16

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

15 BÖLÜM

Bay Abelar'ı görmemden aylar sonra bir gün, beni özetleme yapmam için mağaraya göndermek yerine, Clara avluda çalışırken ona eslik etmemi istedi. Sebze bahçesinin yakınında, onun evinin arka avlusunun ötesinde, Clara'nın yaprakları titizlikle süpürerek yığmasını izledim. Yığının üstünde, bazı kuru kahverengi yaprakları elips biçiminde yerleştirdi.
Daha iyi görmek için yaklaşarak, “Ne yapıyorsun?” diye sordum.
Bütün sabahı mağarada babamla ilgili anılarımı özetlemiş olduğum için gergin ve sıkıntılı hissediyordum. Her zaman onun abartılı ve kibirli bir canavar olduğunu düşünürdüm. Onun aslında savaş ve çelişen hırsları tarafından kırılmış, üzgün, yenilmiş bir adam olduğunun farkına varmak, beni duygusal açıdan tüketmişti.
Clara, “Senin üzerine oturman için bir kus yuvası yapıyorum,” diye yanıtladı. “Yumurtalarının üzerinde kuluçkaya yatmış bir tavuk gibi kuluçkaya yatman gerekiyor. Senin dinlenmeni istedim çünkü bu öğleden sonra bir misafirimiz var.”
Ona ilgisizce, “Bu kim olabilir?” diye sordum.
Aylardır Clara bana nagual'ın grubunun diğer üyelerini-sonunda Hindistan'dan dönen gizemli akrabalarını- tanıştıracağına söz vermişti. Ne zaman onlarla tanışma istediğim dile getirsem, Clara hep kendimi daha fazla özetlemeyle temizlemem gerektiğini çünkü su anki durumumda hiç kimseyi görecek durumda olmadığımı söylerdi.

Ona inanırdım. Geçmişle ilgili anılarımı daha fazla gözden geçirdikçe, daha fazla temizlenmeye gereksinim duyuyordum.
Hırçınca, “Sorumu yanıtlamadın, Clara,” dedim. “Kim geliyor?”
Bana bir avuç kuru, bakır renkli yaprak vererek, “Kim olduğunu bos ver,” dedi. “Bunları göbeğinin üstüne koy ve özetleme kuşağınla bağla.”
“Kuşağımı mağarada bıraktım,” dedim.
Clara, “Umarım onun doğru kullanıyorsundur,” dedi. “Kuşak bizi özetleme yaparken destekler. Onu karnına sarmalı ve bir ucunu mağaranın içine çaktığım kazığa bağlamaksın. Bu yolla, eğer uyuya kalırsan ya da çiftin uyanmaya kalkarsa düşüp kafanı vurmazsın.”
“Gidip onu getireyim mi?”
Clara kızarak dilini saklattı. “Hayır, zamanımız yok. Misafirimiz her an burada olabilir ve ben senin gevşemiş ve en iyi durumunda olmanı istiyorum. Benim kuşağımı kullanabilirsin.”
Clara aceleyle eve girdi ve kısa süre sonra safran renkli bir şeritle geri döndü. Bu gerçekten güzeldi. Üzerine islenmiş neredeyse gözle görülemeyene bk desen vardı. Güneş ışığında ipek şerit parladı, rengi koyu altın renginden açık kehribar rengine dönüştü.
“Eğer bedeninin herhangi bir yeri yaralanmışsa ya da ağrıyorsa, bu kuşağı onun etrafına sar,” diye açıkladı. “Bu senin iyileşmene yardımcı olur. Bir parça gücü var, çünkü onu takarak yıllarca özetleme yaptım. Bk gün sen de kendi kuşağın için bunun aynısını söyleyebileceksin.”

“Neden bana kimin ziyarete geldiğini söylemiyorsun,” diye ona baskı yaptım. “Sürprizlerden nefret ettiğimi bilirsin. Gelen nagual mı?”
Clara, “Hayır, bir başkası,” dedi, “ama onun kadar güçlü belki ondan da fazla. O bayanla karşılaştığında, sessiz ve kafanı düşüncelerden boşalmış olmalısın, yoksa onun varlığından yararlanamaz sın. ”
Abartılmış bir ciddiyetle, Clara bugün, bir ilke olarak, bana öğrettiği tüm büyücülük geçişlerini kullanmam gerektiğini söyledi- kimsenin onları bildiğimden emin olmak için beni test edeceğinden değil, ama bir kavşağa geldiğim ve yeni bir yönde ilerlemeye başlamam gerektiği için.
“Bekle, Clara, beni değişmekten söz ederek korkutma,” diye yalvardım. “Yeni yönlerden çok korkuyorum.”
Clara beni, “Seni korkutmak yapmak istediğim en son şey,” diye temin etti.
“Yalnızca kendim biraz endişeliyim de ondan. Kristallerin yanında mı?”
Yeleğimin düğmelerini açtım ve ona, kuvars kristalleri taşımak için, onunla birlikte dizayn ettiğim, deriden çiftli omuz askısını gösterdim. Her biri kınındaki iki bıçak gibi, bir kolumun altına gelecek biçimde duruyordu ve çıtçıtlı kapakları vardı.
Clara, “Onları çıkart ve hazır tut,” dedi. “Ve onları enerjini yükseltmek için kullan. Onun sana bunu yapmanı söylemesi için bekleme. Fazladan enerji desteğine gerek duyduğunda bunu kendiliğinden yap.”
Clara'nın söylediklerinden, iki şeyi çıkartmak çok kolaydı: bunun önemli bir karşılaşma olacağı ve gizemli misafirimizin bir kadın olduğu.

“O bayan senin akrabalarından biri mi,” diye sordum.
“Clara soğuk bir gülümsemeyle, “Evet, öyle,” diye yanıtladı. “Bu kimse benim akrabam, grubumuzun bir üyesi. Şimdi gevşe ve başka soru sorma.”
Akrabalarının nerede oturduğunu bilmek istiyordum. Evde oturuyor olmaları olanaksızdı çünkü onlarla karşılaşmam ya da en azından varlıklarına dair bir iz görmem gerekirdi. Kimseyi görmüyor olmam merakımı bir saplantıya dönüştürmüştü. Clara'nın akrabalarının benden saklandıklarını ve batta beni izlediklerini düşünüyordum. Bu beni sinirlendiriyor ve aynı zamanda onları görmeye daha kararlı hale getiriyordu. Kafamdaki karışıklığın nedeni kesinlikle sürekli olarak izleniyor olduğumu hissetmemdi.
Resim kalemlerimden birini bilerek ortada bırakıp birinin onu alıp almadığını görerek, ya da bir derginin belirli bir sayfasını açık bırakıp daha sonra sayfanın değişip değişmediğine bakarak onları tuzağa düşürmeye çalışıyordum. Mutfakta, dikkatle tabakların kullanılmış olduğunu gösteren izleri arıyordum. İsi arka kapıya giden yola elenmiş toprak serperek daha sonra geri dönüp ayak izlerini ya da yabancı izleri aramaya kadar vardırdım. Tüm dedektiflik çabalarıma rağmen, bulabildiğim tek ayak izleri Clara'nınkiler, Manfred'inkiler ve benimkilerdi. Eğer birisi benden saklanıyorsa, bunu fark edeceğimden emindim. Ama benim evde başkalarının olduğuna emin olmama rağmen kimse yokmuş gibi görünüyordu.
Sonunda, “Bağışla beni, Clara, ama sana sormalıyım,” diye baklayı ağzımdan çıkardım, çünkü bu beni çılgına çeviriyor.
Akrabaların nerede kalıyorlar?”
Clara bana şaşırmış gibi baktı. “Bu onların evi. Tabii ki, burada kalıyorlar.”

“Ama tam olarak nerede?” diye sordum. Neredeyse ona tuzakları nasıl kurduğumu ama bunun ise yaramadığını itiraf etmek üzereydim, ama bundan vazgeçtim.
“Oh! Ne demek istediğini anlıyorum,” dedi. “Dedektiflik oynama çabalarına rağmen, onların izine rastlayamadın. Ama bu gizemli bir şey değil. Onları hiç görmedin çünkü evin sol tarafında kalıyorlar.”
“Hiç dışarı çıkmazlar mı?”
“Çıkarlar, ama sağ taraftan uzak duruyorlar çünkü sen orada kalıyorsun ve seni rahatsız etmek istemiyorlar. Senin özel yaşamına ne kadar önem verdiğini biliyorlar.”
“Ama kendilerini hiç göstermemek. Bu özel yaşam fikrini biraz fazla ileri götürmek olmuyor mu?”
Clara,”Hiç de değil,” dedi. “Özetleme çalışman üzerine konsantre olmak için kesin bir yalnızlığa gereksinimin var. Sana bugün bir misafirimiz olduğunu söylediğimde, evin sol tarafındaki akrabalarımdan birisinin bizim olduğumuz yere gelerek seninle tanışacağını söylemek istemiştim. O seninle konuşmayı çok istiyordu, ama senin kendini gereken en az düzeyde temizleyene kadar beklemen gerekiyordu. Sana onunla karşılaşmanın nagual'la karşılaşmadan bile daha yorucu olduğunu söylemiştim. Yeterince güç depolamış olman gerekiyor yoksa nagual'da olduğu gibi dibe gidersin.”
Clara yaprakları karnıma koymama ve onları bezle bağlamama yardım etti.
Clara, “Bu yapraklar ve bu kuşak seni o kadının şiddetli saldırılarından koruyacak,” dedi ve sonra bana bakarak hafif bir sesle ekledi “ve başka darbelerden de. Onun için ne olursa olsun, bunu çıkartma.”

Sinirlice daha fazla yaprağı kuşağın içine sokuşturarak, “Bana ne olacak,” diye sordum.
Clara omuz silkti. “Bu senin gücüne bağlı,” dedi ve kuşaktaki düğümü iyice sıkıştırdı. “Ama senin haline bakılırsa, ancak Tanrı bilir.”
Parmaklarım titreyerek gömleğimin düğmelerini ilikledim ve onu bol pantolonumun içine soktum. Karnımda geniş safran rengi bantla sismiş gibi görünüyordum. Yapraklar karnımı kaplayan gevrek, kaşındırıcı bir yastık gibiydi. Ama gittikçe karnımdaki gerginlik ve titreme durdu; karnım sıcaklaştı ve tüm bedenim gevşemiş hissetti.
Clara, “Şimdi yaprak yığınının üstüne otur ve tavukları yaptığını yap.” dedi.
Ona şaşırmış bir yüzle bakmış olmalıydım ki bana, “Kuluçkaya yatan tavukların ne yaptığını sanıyorsun,” diye sordu.
“Gerçekten bilmiyorum, Clara.”
“Bir tavuk hareketsiz kalır ve tüm dikkatini onlara yönelterek, altındaki yumurtaları dinler. Dinler ve konsantrasyonunun değişmesine asla izin vermez. Böyle kararlı bir halde istencini civcivlerin yumurtadan çıkması için kullanır. Bu hayvanların doğal olarak yaptıkları, ama insanların unuttukları, onun için de geliştirmeleri gereken, sessiz bir dinlemedir.”
Clara geniş, soluk gri bir kayanın üzerine oturdu ve yüzünü bana döndü. Kayanın doğal bir girintisi vardı ve bir koltuğa benziyordu.
“Şimdi bir tavuk gibi uyukla ve ben konuşurken içsel kulağınla dinle. Rahmindeki sıcaklığa konsantre ol ve dikkatinin dağılmasına izin verme, çevrendeki seslerin farkında ol, ama zihninin onları izlemesine izin verme.”

“Gerçekten burada böyle oturmalı mıyım, Clara? Yani yalnızca tazeleyici bir uyku alsam daha iyi olmaz mı?”
“Korkarım hayır. Sana söylediğim gibi misafirimizin varlığı kötü bir biçimde yorucudur. Eğer enerji toplamayı başaramazsan, acınacak biçimde halsiz düşersin, inan bana, o benim gibi yumuşak değildir. O daha çok nagual'a benzer, acımasız ve serttir.”
“O neden o kadar yorucu?”
“Bu konuda yapabileceği bir şey yok. O insanlardan ve onların isteklerinden o kadar uzaklaşmıştır ki onun enerjisi seni tümüyle karışıklık içine itebilir. Artık onun fiziksel bedeniyle eterik çifti arasında bir fark kalmamıştır. Demek istediğim o ki, o usta bir büyücüdür.”
Clara bana dikkatle baktı ve gözlerimin alındaki koyu renk çizgiler üzerine yorum yaptı. Beni, “Gece lambanın ışığında okuyordun, değil mi?” diye azarladı. “Neden odalarımızda elektrik olmadığını sanıyorsun?”
Ona onun evine geldiğim günden beri bir tek sayfa bile okumadığımı, çünkü özetlemenin ve benden yapmamı istediği tüm diğer şeylerin bana başka bir şey için zaman bırakmadığını söyledim. “Ayrıca pek okumayı fazla sevmem,” diye itirafta bulundum. “Ama zaman zaman koridordaki raflardaki kitaplara göz atıyorum.” Ona aslında söylemek istediğimin oraya üzerime vazife olmadığı halde kitapların onun akrabaları tarafından alınıp alınmadığını araştırmak için gittiğimi söylemedim.
Clara güldü ve “Ailemin bazı üyeleri okumayı çok severler. Ben onlardan biri değilim,” dedi.
“Ama sen zevk için okumaz mısın, Clara?”
“Ben değil. Ben bilgi için okurum. Ama bazı başkaları zevk için okurlar.”

Önemsiz bir şey söylüyormuş gibi, “O zaman neden kitapların hiçbirinin eksildiğini görmüyorum,” diye sordum.
Clara kıkırdayarak güldü. “Onların evin sol tarafında kendi kitaplıkları var,” dedi, sonra bana, “Sen sen zevk için okumaz mısın, Taisha?” diye sordu.
“Maalesef, ben de bilgi için okurum,” dedim.
Clara'ya benim için okuma zevkinin ben daha ilkokuldayken başından yok edildiğini söyledim. Babamın bir kitap dağıtım firmasının sahibi olan bir arkadaşının, ona kutularla baskısı tükenmiş kitap verme alışkanlığı vardı. Babam onları saklar ve bana edebi kitapları verirdi, bunları ev ödevlerime ek olarak okumamı söylerdi. Onun her sözcüğü okumam gerektiğini söylemesini her zaman normal karşıladım. Dahası, bir kitabı bir diğerine başlamadan önce bitirmem gerektiğini düşünürdüm. Daha sonra bazı kişilerin aynı anda birkaç kitaba birden başlayarak canları istediği gibi birinden diğerine geçtiklerini öğrendiğimde bu benim için tam bir sürpriz olmuştu.
Clara bana baktı ve sanki ben kayıp bir vakaymışım gibi kafasını salladı, “çocuklar baskı altında garip şeyler yaparlar,” dedi. “Şimdi neden bu kadar bazı şeyleri içinden gelen yenilmesi zor bir hisle yaptığını anlıyorum. Bahse girerim şimdi o öyküleri anımsamaya kalksan, bulacağın şeyden sok olursun, çocukken, bize verilen şeyleri asla sorgulamayız, aynı senin bir kitabı başından sonuna kadar okuman gerektiğini sorgulamadığın gibi. Ailemin tüm üyeleri çocuklara yapılanlarla ilgili ciddi kavgaları vardır.”
“Senin ailenle tanışmak benim için bir takıntı oldu, Clara.”
“Bu çok doğal. Sana onlardan o kadar sık söz ettim ki.”

“Sadece o değil, Clara,” dedim. “Bu daha çok fiziksel bir his. Neden olduğunu bilmiyorum, ama onları düşünmeyi bırakamıyorum. Onları rüyamda bile görüyorum.”
Bunu söylediğim anda, bir şeyler kafamda yerli yerine oturdu. Clara'yı açık sözlülükle sorguya çektim. O ve kuzeni benim kını olduğumu bildiğine göre, birdenbire aklıma onun öbür akrabalarını da tanıyıp tanımadığımı sormak geldi.
Clara sanki bu çok açık bir şeymiş gibi, “Doğal olarak hepsi de seni tanıyorlar,” dedi, ama sorumu yanıtlamadı.
Onların kim olabileceğini kesinlikle hayal edemiyordum. “Şimdi sana açıkça sunu sormama izin ver, Clara. Ben onları tanıyor muyum?” diye ısrar ettim.
“Tüm bunlar olanaksız sorular, Taisha. Sanırım en iyisi bunları sormaman.”
Suratımı astım. Yaprak yığınının üzerinden kalktım ama Clara beni yeniden hafifçe aşağı itti. “Tamam, tamam. Küçük Bayan Meraklı,” dedi. “Eğer bu senin yerinde kalmanı sağlayacaksa, sana söyleyeceğim. Onların hepsini tanıyorsun, ama kesinlikle onlarla karşılaştığını anımsamıyorsun. Eğer akrabalarımdan herhangi birisi karşında dursaydı, benim tahminim onları hiç tanımayacaktın. Ama aynı zamanda, içindeki bir şey son derece büyük bir heyecan duymana neden olacaktı. Şimdi tatmin oldun mu?”
Onun yanıtı beni birazcık bile olsun tatmin etmemişti. Aslında, yanıtı benim Clara'nın bana bilerek gizemli şeyler söylediğine, beni yönlendirdiğine, sözcüklerle oynadığına inanmama neden oldu.
Nefretle, “Bana işkence etmekten gerçekten hoşlanıyor olmalısın, Clara,” dedim.
Clara yüksek sesle güldü. “Seninle oynamıyorum,” dedi. “Bizim ne olduğumuzu ve ne yaptığımızı açıklamak dünyadaki en yorucu iş. Keşke bunu daha iyi açıklayabilseydim, ama bunu yapamam. Onun için ortada açıklanacak bir şey olmadığı halde açıklamalar yapılmasında ısrar etmeyi sürdürmek anlamsız bir şey.”
Yerde rahatsız olarak yana kaydım. Bacaklarım uyuşmuştu. Clara bana karnımın üzerine yatmamı ve kafamı sağ kolumun dirseğimden bükerek üstüne koymamı önerdi. Öyle yaptım ve bu pozisyon bana rahat geldi. Yer ve yapraklar beni, zihnim sakin ama tetikte olarak, kök salmış hale getiriyordu. Clara öne eğildi ve başımı sevgiyle okşadı. Sonra gözlerini gözlerime dikerek bana öyle garip bir biçimde baktı ki onun elini yakaladım ve bir an için elimde tuttum. Yumuşak bir sesle, elimi bıraktırarak, “Şimdi gitmeliyim, Taisha,” dedi, “ama seni mutlaka tekrar göreceğim.” Yeşil gözlerinde ışıldayan kehribar zerreler vardı. Ve onların parıltısı gördüğüm son şeydi.
Birisi sırtıma bir sopayla vurduğunda uyandım. Garip bir kadın tepemde duruyordu. Uzun boylu, ince ve son derece etkileyiciydi. Yüz hatları zarafetle biçimlendirilmişti; küçük ağız, düzgün dişler, mükemmel bir burun; oval bir yüz; ince, neredeyse şeffaf beyaz İskandinav ten; parlak, kıvırcık gri saçlar.
Gülümsediği, zaman, onun cüret ve duyarlılık dolu, genç bir kız olduğunu düşündüm. Sakin göründüğünde, kıta Avrupa’sından modaya uygun ve olgun bir kadın gibi görünüyordu. Sık giysisi zarifti, özellikle de ayakkabıları, bu, iyi giyimli kadınların rahat ayakkabılar giymesinin her zaman ağır başlı durduğu, Birleşik Devletlerde hiç görmediğim bir şeydi.
Kadın Clara'dan hem daha yaşlı hem de daha gençti; yası kesinlikle daha fazlaydı, ama görünümü ondan daha gençti. Ve yalnızca içsel yaşamsallık diyebileceğim bu: şeye sahipti. Bunun tersine, Clara hala gelişme çağında görünüyordu, bu varlıksa bitmiş üründü. Son derece farklı, belki de bir başka türün üyeleri kadar farklı, birisinin beni büyük bir merakla incelediğini biliyordum.

Ayağa kalktım ve hemen kendimi tanıttım. Kadın sıcakça karşılık verdi.
İngilizce olarak, “Ben Nelida Abelar'ım,” dedi. “Burada diğer arkadaşlarımla birlikte oturuyorum. Onların ikisini tanıyorsun, Clara ve nagual, John Michael. Kalanlarımızla da yakında tanışacaksın.”
Sesi hafifçe yükselip alçalarak konuşuyordu. Sesi hoştu ve o kadar tanıdık geliyordu ki kendimi ona bakmaktan alamıyordum. Kadın, sanırım bu sürprizden dolayı, yüz kaslarımın gülümseyecek biçimde donup kalmasına güldü. Onun gülüşünü de uzaktan tanıyor gibiydim; bu gülüşü daha önce duyduğumu düşündüm. Aklımdan bu kadını bir yerde görmüş olduğum geçti, ama nerede olduğunu çıkartamıyordum. Ona daha fazla baktıkça, onu bir zaman tanıyor ama şimdi unutmuş olduğumdan daha da emin hale geldim.
Bana endişeli bir sesle, “Neyin var, canım,” diye sordu. “Daha önce karşılaştığımızı mı düşünüyorsun?”
Heyecanla, “Evet, evet,” dedim, çünkü onu nerede gördüğümü anımsamak üzere gibiydim.
Acele etmeme gerek olmadığını anlamama yol açan yatıştırıcı bir sesle, “Önünde sonunda anımsayacaksın,” dedi. “Özetleme yaparken yaptığın temizleyici soluk sonunda, rüyaların da dahil olmak üzere, yaptığın her şeyi anımsamanı sağlayacak. O zaman nerede ve ne zaman karşılaştığımızı bileceksin.”
Ona baktığım ve bu kadar savunmasız yakalandığım için utandım.
Ayağa kalkıp ona baktım, meydan okur gibi değil, ama korkuyla.
Şaşkınlıkla, “Siz kimsiniz,” diye sordum.

Gülümseyerek, “Sana kim olduğumu söyledim,” dedi. “Şimdi, eğer benim önemli bir kimse olup olmadığımı bilmek istiyorsan, düş kırıklığına uğrayacaksın. Ben önemli birisi değilim. Ben yalnızca özgürlüğü arayan bir grup insandan birisiyim. Nagual'la tanıştığın için, senin için bir sonraki adım benimle tanışmaktı. Bunun nedeni senden benim sorumlu olmam.”
Onun benden sorumlu olduğunu duyunca, bir panik dalgası deneyimledim. Tüm yaşamım boyunca bağımsızlığımı kazanmak için savaşmıştım ve bunun için elimden geldiğince şiddetle savaşmıştım.
“Kimsenin benden sorumlu olmasını istemiyorum,” dedim. “Şimdi birisinin kontrolü altına giremeyecek kadar zorlu bir savaş verdim.”
Bana saldıracağını sanmıştım, ama o güldü ve omzuma hafifçe vurdu. “Asla öyle olacağını söylemek istemedim,” dedi. “Kimse seni kontrol etmek istemiyor. Nagual'ın senin boyun eğmez kişiliğin üzerine bir açıklaması var. O senin gerçekten savaşçı bir ruhun olduğuna inanıyor. Aslında, o senin tartışılmaz bir biçimde, ama olumlu bir anlamda, çılgın olduğunu düşünüyor.”
Nagual'ın benim çılgınlığımla ilgili açıklamasının annemin bana alışılmışın dışında ve umutsuz koşullar altında hamile kalmasından olduğuydu. Nelida sonra bana annemle babamın geçmişi üzerine onlardan başka kimsenin bilemeyeceği gerçekleri anlattı. Bana, annemle babam Güney Afrika'da yasarlar ve çalışırlarken, annemin bana hamile kalmasından önce, babamın asla açıklamadığı nedenlerden dolayı hapsedildiğini söyledi. Ben her zaman onun hapishanede değil de politik tutuklama kampında olduğunu hayal etmiştim. Nelida babamın bir gardiyanın hayatını kurtardığını söyledi. Daha sonra, o gardiyan önemli bir anda onu görmezden gelerek babamın kaçmasına yardım etmişti.

Nelida, “Onun izleyenleri arkasında bırakarak,” diye sürdürdü, “karısını görmeye, onunla yaşamında son kez olarak beraber olmaya gitti. Yakalanacağından ve öldürüleceğinden emindi. O ihtiraslı ölüm kalım sarılısında, annen sana hamile kaldı. Babanın hissetmekte olduğu yoğun korku ve yaşam ihtirası sana aktarıldı. Bunun sonucunda, sen yerinde duramayan, boyun eğmez olarak ve özgürlük için bir ihtirasla doğdun.”
Onun sözcüklerini güçlükle duyabiliyordum. Bana açıkladığı şeyden öylesine hayrete düşmüştüm ki kulaklarım uğulduyordu ve dizlerimin bağı çözüldü.
Yere düşmemek için bir ağacın gövdesine yaslanmak zorunda kaldım. Ben konuşamadan önce o sözlerine devam etti.
“Annenin o kadar mutsuz olmasının ve babanın gizliden gizliye hor görmesinin nedeni onun annenin ailesinden kalan tüm varlığını, bu hatalar her ne olursa olsun, kendi hatalarını kapatmak için kullanmış olmasıydı. Paraları bitti ve sen dogmadan Güney Afrika'yı terk etmek zorunda kaldılar.”
“Annem ve babamla ilgili benim bile emin olmadığım şeyleri nasıl bilebilirsiniz,” diye sordum.
Nelida gülümsedi, “Bunları biliyorum çünkü senden sorumluyum,” diye yanıtladı.
Yeniden bir korku dalgasının içimi sardığını ve beni titrettiğini hissettim. Eğer annemle babamın sırlarını biliyorsa benimle ilgili şeyleri de biliyor olmasından korkmuştum. Kendimi her zaman, öznel zapt edilemez kalemde, emin hissetmiştim. Sahte bir güvenlik hissine kapılmıştım, hissettiklerim, düşündüklerim ve yaptıklarım onları gizli tuttuğum sürece, başka kimse bunları bilmediği sürece bir şeyi değiştirmeyeceğinden emindim. Ama şimdi bu kadının benim içse benliğime ulaşabildiği açıktı.

Umutsuzca bulunduğum yeri doğrulamak gereksinimi duyuyordum.
Küstahça, “Eğer ben bilisiysem,” dedim, “kendimim. Kimse benden sorumlu değildir. Ve kimse beni kontrol edemez.”
Nelida benim patlak vermeme güldü. Saçlarımı nagual'ın yaptığı gibi karıştırdı, bu hem yatıştırıcı hem de tanıdık bir hareketti. Arkadaşça bir ses tonuyla, “Kimse seni kontrol etmeye çalışmıyor, Taishika,” dedi. Onun kibarlığı kızgınlığımı geçirdi. “Sana tüm bunları söyledim çünkü seni çok özel bir is için hazırlamam gerekiyor.”
Onu dikkatle dinledim çünkü sesinin tonundan bana korkunç bir şeyi açıklayacağını sezmiştim.
“Clara seni en sanatsal ve etkili biçimde su anki düzeyine getirdi. Ona sonsuza kadar minnettar kalacaksın. Şimdi görevini bitirdiği, için gitti. Ve isin üzücü yanı su ki sen ona gösterdiği dikkat ve kibarlığı için teşekkür bile etmedin.”
Üzerime korkunç, adlandırılamaz bir his çöktü. “Bir dakika,” diye mırıldandım. “Clara gitti mi?”
“Evet, gitti.”
“Ama geri gelecek, değil mi,” diye sordum.
Nelida kafasını olumsuz anlamda salladı. “Hayır. Sana söylediğim gibi onun görevi bitti.”
O anda, tüm yaşamım boyunca hissettiğim tek gerçek duyguyu hissettim. Bununla karşılaştırıldığında, daha önce hissettiğim hiçbir şey gerçek değildi; ne kızgınlığım, ne öfkeye kapılmam ve sevgi patlamalarım, ne de kendime acımam on anda duyduğum içimi dağlayan acıyla karşılaştırıldığında gerçek değildi. Bu o kadar yoğundu ki, beni uyuşturdu. Ağlamak istedim, ama ağlayamadım. O zaman gerçek acının gözyaşlarına neden olmadığını anladım.
“Peki, Manfred, o da mı gitti,” diye sordum.
“Evet. Onun seni koruma görevi de bitti.”
“Peki ya nagual? Onu tekrar görecek miyim?”
Nelida elime dokunarak, “Büyücülerin dünyasında her şey olasıdır,” dedi. “Ama bir şey kesindir; bu değerini bilmeden kabul edeceğimiz bir dünya değil. Bu dünyada, teşekkürlerimizi şimdi dile getirmeliyiz, çünkü yarın yoktur.”
Ona boş gözlerle, tümüyle sersemlemiş olarak baktım. Nelida bana baktı ve fısıldadı, “Gelecek yoktur. Bunun farkına varmanın zamanı. Ve özetlemeyi bitirdiğin ve geçmişini tümüyle sildiğin zaman, geriye kalan tek şey simdi olacaktır. Ve o zaman anlayacaksın ki şimdi sadece bir andan ibarettir, başka bir şey değildir.”
Nelida hafifçe sırtımı okşadı ve bana solumamı söyledi. O kadar acı içindeydim ki soluğum durmuştu. Yalvarırcasına, “Bir gün farklı olacak mıyım? Benim için bir şans var mı?” diye sordum.
Nelida bana yanıt vermeden arkasını döndü ve eve doğru yürüdü. Arka kapıya geldiğinde, bana işaret parmağıyla çağırarak işaret etti.
Arkasından koşmak istedim ama kımıldayamadım. İnlemeye başladım, sonra içimden son derece garip bir sızlama, pek insansı olmayan bir ses çıktı. O zaman Clara'nın neden koruyucu kuşağını karnımın etrafına sardığını anladım-beni bu darbeden korumak içindi. Yaprak yığınının üzerinde yüzüstü vattım ve onlara beni boğan bir hayvan çığlığı attım. Bunu yapmam şiddetli acımı geçirmedi. Kristallerimi çıkarttım, onları parmaklarıma yerleştirdi ve kollarımla saatin tersi yönünde gittikçe küçülen daireler çizdim. Kristalleri tembelliğime, korkaklığıma ve yararsız kendime acıma duygularıma doğru yönlendirdim.

17

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

16 BÖLÜM

Nelida beni arka kapıda sabırla bekliyordu. Sakinleşmem saatler aldı. Öğleden sonra geç saatlerdi. Onu izleyerek eve girdim. Koridorda, oturma odasının dışında, Nelida öyle aniden durdu ki neredeyse ona çarpıyordum.
“Clara'nın sana söylediği gibi, ben evin sol tarafında oturuyorum,” dedi. “Ve seni de oraya alacağım. Ama önce, oturma odasına gidelim ve biraz oturalım ki sen soluklan.”
Soluk soluğa kalmıştım ve kalbim bana rahatsızlık verecek derece hızlı atıyordu.
Onu, “Fiziksel kondisyonum iyi,” diye temin ettim. “Her gün Clara'yla kung fu çalışıyordum. Ama su anda pekiyi hissetmiyorum.”
Nelida, “Soluksuz kalmış olmaktan dolayı endişelenme,” dedi. “Bedenimin enerjisi senin üzerine baskıda bulunuyor. Kalbinin hızlı atmasına neden olan şey o fazladan basınç. Enerjime alıştığında, bir daha seni rahatsız etmeyecek.”
Nelida elimi tuttu ve yerdeki bir mindere oturarak sırtımı bir koltuğa dayamama yardım etti.
“Şimdiki gibi heyecanlı olduğunda, belinin arkasını bir mobilyaya yasla. Ya da kollarını arkana götürerek ellerini böbreklerinin üstüne koy.”
Sırtım öyle yaşlı olarak yerde oturmanın üzerimde kesinlikle gevşetici bir etkisi olmuştu.

Birkaç saniyede, normal olarak solur hale gelmiştim ve karnımdaki kasılmalar geçmişti.
Nelida'nın önümde bir yukarı bir aşağı yürümesini izledim.
Gevşemiş, rahat yürüyüşünü sürdürerek, “Şimdi, bir şeyi anlamanı ve aklında tutmanı istiyorum,” dedi. “Senden sorumlu olduğumu söylediğimde, senin nihai özgürlüğünden benim sorumlu olduğumu söylemek istiyorum. Onun için bana bağımsızlık savaşınla ilgili daha fazla boş laf etme. Senin ailene karşı verdiğin kaprisli kavgayla ilgilenmiyorum. Olarla aran ömrün boyu açık olduğu halde kavganın bir amacı ya da yönü yoktu. Senin doğal gücüne ve zorlayıcı itkine iyi bir neden vermenin zamanı geldi.”
Yürüyüşünün hiç de sinirlice olmadığının farkına vardım. Sinirli değildi de sanki benim dikkatimi çekmek için bu şekilde yürüyordu çünkü bu tavırlarıyla beni tümüyle rahatlatmış ama dikkatimi korumamı sağlamıştı.
Ona Clara ve Manfred’i görüp göremeyeceğimi bir defa daha sordum. Nelida bana, içinde bir parçacık bile açıma duygusu bulunmayan gözlerle baktı; içim titredi.
“Hayır, onları görmeyeceksin,” dedi. “En azından bu dünyada. Her ikisi de seni büyük uçuşa hazırlamak için ellerinden gelenin en iyisini kusursuzca yaptılar. Sadece çiftini uyandırmayı ve soyut alana geçmeyi başarırsan yeniden karşılaşacaksınız. Eğer bunu yapamazsan yaşadıkların, bir süre için başkalarıyla konuşacağın ya da kendine saklayacağın ve sonra da zamanla unutulacak olan anıların olacaklar.”
Ona, Clara’yı ve Manfred’i asla unutmayacağıma, onları bir daha görmesem de benim bir parçam olacaklarına yemin ettim. Ve içimden bir şey bunun böyle olacağını bildiği halde, böyle bir ayrılığa katlanamıyordu. Ömrüm boyunca kolayca yaptığını gibi ağlamak istedim ama her nasılsa kristallerle yaptığım büyü geçişlerim işe yaramıştı; ağlamak yaşamımdan çıkmıştı. Şimdi gerçekten ağlamaya gereksinim duyduğumda ağlayamıyordum. İçimde bir boşluk vardı. Her zaman olduğum gibiydim: soğuk. Bir farkla ki, artık bunun için bahanelerim yoktu. Clara’nın bana söylediğini, soğukluğun zalimlik ya daha kalpsizlik değil kararlı bir kendini ayrı tutma olduğunu anımsadım. Sonunda acıma duygularına sahip olmamanın ne anlama geldiğini anlamıştım.
Nelida, içinde bulunduğum durumu hissederek, “Yitirdiklerin üzerine odaklanma,” dedi. “En azından şu an için. Onun yerine gel kaçınılmaz olana, soyut uçuşa kalkışmak için gerekli olan enerjiyi toplamakla uğraşalım. Şimdi bize, özellikle de bana ait olduğunu biliyorsun. Bugün evin, benim oturduğum tarafına gelmeyi denemelisin.”
Nelida ayakkabılarını çıkarttı ve karşımdaki koltuğa oturdu. Zarif bir hareketle dizlerini göğsüne çekti ve ayaklarını koltuğun üzerine koydu. Uzun eteği baldırlarına çekildiğinden yalnızca ayak bilekleri ve ayakları görünüyordu.
“Şimdi utangaç, eleştirel ya da müstehcen olmamaya çalış,” dedi.
Sonra ben tepki veremeden eteğini kaldırdı ve bacaklarını ayırdı. “Vajinama bak,” dedi. “Bir kadının bacaklarının arasındaki delik, rahmin enerjetik bir açılımıdır, hem güçlü hem de becerildi bir organdır.”
Dehşete kapılmıştım. Nelida’nın üzerinde iç çamaşırları yoktu. Onun kasıklarını görebiliyordum. Bakışlarımı çevirmek istedim ama hipnotize olmuştum. Yalnızca ağzım yarı açık bir halde bakabiliyordum. Nelida’nın tüyleri yoktu ve bacakları kesinlikle herhangi bir kırışık ya da yağ olmamacasına sert ve düzdü.

Nelida en ufak bir utanma belirtisi bile olmaksızın, “Ben dünyada bir kadın olarak var olmadığımdan rahmim normal, disiplinsiz bir kadınınkinden farklı bir hâle geldi,” dedi. “Onun için bana küçültücü bir gözle bakmamaksın.”
Nelida gerçekten de güzeldi ve ben tam bir kıskançlık hissi duydum. Yaşım onun en fazla üçte biri kadardı ve ben benzeri bir biçimde asla onun kadar iyi görünemezdim. Her zaman, sanki saklayacak bir şeyim varmış gibi, uzun elbiseler giyerdim. Kendi utangaçlığımı anımsayarak, kibarca başka tarafa baktım ama bundan önce, yalnızca enerji olarak adlandırabileceğim şeye bir göz attım: vajinasının etrafındaki alan ona baktığımda başımı döndüren bir enerji yayıyordu.
Gözlerimi kapadım ve onun benim hakkımda ne düşündüğüne önem vermedim. Nelida'nın kahkahası sonsuz bir çağlayan gibiydi, yumuşak ve coşkun.
“Şimdi tümüyle gevşemiş durumdasın,” dedi. “Yeniden bana bak ve kendini şarj etmek için birkaç derin soluk al.”
Anı bir korkuyla, ama onun vajinasına bakmaktan değil aklıma gelen düşünceden duyduğum korkuyla, “Bir dakika bekle, Nelida,” dedim. Çıplaklığını göstermesi bana anlaşılamaz bir şey yapmıştı: kederimi azaltmış ve tüm iffet taslamalarımı bıraktırmıştı. Bir anda Nelida ile son derece yakınlaşmıştım. Acınacak bir biçimde kekeleyerek, Nelida ya farkına vardığım şeyi söyledim.
Nelida neşeyle, “Rahimden gelen enerjinin tam olarak buna yol açması gerekiyor,” dedi. “Şimdi gerçekten, bana bakmalı ve derin bir soluk almalısın ondan sonra kalbindekileri analize edebilirsin.”
Bana söylediğini yaptım ve hiçbir utanç duymadım. Onun enerjisini soluyarak içime çekmek, sanki aramızda sözcüklere gerek duymayan bir bağ oluşturmuş gibi, bana garip bir biçimdezindelik vermişti. Nelida eteğini yeniden baldırlarına çekerek, “Rahmin enerjisini kontrol ederek ve dolaştırarak mucizeler yaratabilirsin,” dedi.
Nelida, rahmin ilk işlevinin soyumuzun sürmesini sağlamak için çocuk doğurmak olduğunu açıkladı. Ama kadınların bilmedikleri bir şey vardı: rahim ayrıca incelikli ve karmaşık ikincil işlevlere sahipti. Ve onunla benim geliştirmekle ilgilendiğimiz işlevlerin bunlar olduğunu söyledi.
Nelida, sözlerinde beni de içerdiğinde öylesine sevinmiştim ki, karnımın içinde bir gıdıklanma hissi duydum. Nelida, rahmin en önemli ikincil işlevinin çift için bir yönlendirme birimi görevi görmek olduğunu açıklarken onu dikkatle dinledim. Erkeklerin çiftlerini yönlendirmek için aklın ve istencin bir bileşimini kullanmaya ihtiyaçları varken, kadınların rahmi, tümü çifti korumak ve beslemek için yaratılmış çok sayıda gizli özellik ve işlevi olan güçlü bir enerji kaynakları vardı.
Nelida, “Tüm bunlar tabii ki kendini, erkeklerin senin içine bıraktığı tüm engel olucu enerjiden kurtulduysan olanaklıdır,” dedi. Tüm cinsel etkinliklerini baştan sona özetlemen ve bırakman bunu gerçekleştirecektir.”
Nelida, rahmi kullanmanın çifte ulaşmanın son derece güçlü ve doğrudan bir yöntemi olduğunu vurguladı. Bana doğrudan doğruya vajinanın açıldığıyla soluyarak yapılan, daha önceden öğrenmiş olduğum büyücülük geçişini anımsattı.
Nelida, “Rahim, dişi hayvanların olanları hissettikleri ve bedenlerini düzenledikleri yoldur,” dedi. “Rahim yoluyla, kadınlar yapmak ya da yıkmak ya da çevrelerindeki her şeyle bir olmak için güç üreterek bunu çiftlerinde depolayabilirler.”
Yine karnımdaki bir gıdıklanma, bu kez cinsel organlarıma ve bacaklarımın içine yayılan hafif bir titreşim hissettim.

Nelida, “Diğer de denilen çifte ulaşmanın, rallimin enerjisini kullanmanın dışındaki bir yolu, harekettir,” diye sürdürdü. “Clara, sana büyücülük geçişlerini bu nedenle öğretti. Bugün gelecek olan şeye kendini uygun olarak hazırlaman için kullanman gereken iki geçiş var.”
Nelida dolaba yürüdü ve hasır bir örtü çıkarıp yere serdikten sonra bunun üzerine yatmamı söyledi. Sırtüstü yattığımda, bana dizlerimi biraz kırmamı, kollarımı göğsümün üzerinde birleştirmemi, ardından da önce sağ tarafa sonra sol tarafa yuvarlanmamı söyledi. Bana bu hareketi yedi kez tekrarlattı. Yuvarlanırken, omurgamı omuzlarımdan biraz bükmem gerekiyordu.
Nelida bana yeniden bağdaş kurup oturmamı ve sırtımı koltuğa dayamamı söyledi, kendisiyse diğer koltuğa oturdu. Yavaşça ve hafifçe burnundan soluk aldı. Sonra sanki havada eliyle bir delik açıyormuş gibi sol kolunu ve elini dışarı ve yukarı hareket ettirdi. Sonra içeriye uzandı, bir şey tuttu ve kolunu geri çekti. Bu, bana uzun bir ipin havadaki bir delikten çekildiği izlenimini verdi. Sonra aynı hareketleri sağ kolu ve eliyle yaptı.
O, büyücülük geçişini yaparken, bunun, Clara’nın gösterdiği hareketlere benzer olduğunun farkına vardım ama aynı zamanda daha farklı, daha hafif, daha akışkan, daha fazla enerjiyle yüklüydü. Clara’nın büyücülük geçişleri savaş sanatları teknikleri gibiydi; zarif ve içsel güçle doluydu. Nelida’nın geçişleri uğursuz, tehditkâr ama aynı zamanda da izlemesi zevk vericiydi; sinirsel bir enerji yayıyordu ama heyecanlı değildi.
Geçişini yaparken Nelida’nın yüzü güzel bir maske gibiydi. Yüz hatları simetrik, mükemmeldi. Onun son derece güzel hareketlerini kendini son derece uzak tutarak ve yaptığı işten ayrı kalarak yapışını izlerken, Clara’nın bana Nelida’nm acıması olmadığını söylediğini anımsadım.

Nelida, “Bu geçiş, tüm gördüklerimizin altında yatan genişlikten enerji toplamak içindir,” dedi. “Bir delik açmaya ve gözle görülebilir biçimlerin dış görünüşünün arkasına ulaşarak onu ayakta tutan enerjiyi kavramaya çalış. Bunu şimdi yap.”
Onun akışkan, zarif hareketlerini taklit etmeye çalıştım ama ona göre katı ve sakar olduğumu hissettim. Hayal gücümü ne kadar zorlarsam zorlayayım, bir delikten içeri uzandığımı ve enerjiyi yakaladığımı hissedemiyordum. Yine de geçişi bitirdikten sonra, kendimi güçlü ve enerji dolu hissettim.
“Eterik bedenle iletişime geçmek ya da ona ulaşmak pek zor değildir. Rahmi ve hareketlen kullanmaktan başka, ses de onun dikkatini çekmenin güçlü bir yoludur.”
Nelida, sözcüklerimizi farkındalık kaynağımıza —çifte- sistematik olarak yönlendirmek yoluyla, kişinin o kaynağın kendini göstermesini sağlayacağını açıkladı.
“Tabii ki yeterli enerjimiz varsa,” diye ekledi. “Eğer yeterli enerjimiz varsa, önümüzde düşünülmeyecek bir şeyi açmak için yalnızca birkaç seçilmiş sözcük ya da yinelenen ses yeterli olur.”
“O sözcükleri çifte tam olarak nasıl yönlendirebiliriz?” diye sordum.
Nelida kollarını uzatarak salladı. “Çift neredeyse sonsuzdur,” dedi. “Çünkü tıpkı fiziksel bedenin diğer fiziksel bedenlerle ilişki için de olması gibi, çift de evrensel yaşam kuvveti ile iletişim içindedir.”
Aniden ayağa kalktı. “Büyü geçişlerimizi yaptık ve ayrıca bolca da konuştuk,” dedi. “Şimdi iş yapıp yapamayacağımızı görelim. Evin sol tarafına giden kapının önünde durmanı istiyorum. Çok sakin olmanı ama çevrendeki her şeyin tümüyle farkında olmanı istiyorum.”

Onu koridor boyunca, her zaman kapak duran kapıya kadar izledim. Clara bana, tüm aile bireyleri evde olduğunda bile bu kapının kapak durduğunu açıklamıştı. Bana hiçbir koşul altında, ne kadar merak duyarsam duyayım, o kapıyı asla açtırmayacağıma söz verdirdiği için kapıya pek dikkat etmemiştim.
Şimdi ona bakarken, olağandışı hiçbir şey görmüyordum; evdeki diğerleri gibi sıradan tahta bir kapıydı. Nelida onu dikkatle açtı. Aynı evin diğer tarafına giden sağ taraftaki koridor gibi bir koridor vardı.
Nelida, arkamda bana yakın durarak, “Bir sözcüğü tekrarlamanı istiyorum,” dedi. “Sözcük ‘istenç’. Senin üç ya da dört kez ya da daha fazla sayıda ‘istenç’ demeni istiyorum, ama bu sözcüğü derinliklerinden çıkart.”
“Derinliklerimden mi?”
“Sözcüğün orta bölgenden yüksek sesle ve net bir biçimde, patlar gibi çıkmasına izin ver. Aslında ‘istenç’ sözcüğünü bütün gücünle bağırmalısın.”
Tereddüt ettim. Bağırmaktan nefret ederdim ve insanların benimle konuşurken seslerini yükseltmelerini sevmezdim. Çocukken, bağırmanın kibar olmadığını öğrenmiştim ve annemle babamın yüksek sesle tartışmalarını duymaktan korkardım.
Nelida, “Utangaç olma,” dedi. “Olabildiğince yüksek sesle ve gerektiği kadar fazla defa bağır.”
“Ne zaman duracağımı nasıl bileceğim?”
“Bir şey olduğunda ya da sana hiçbir şey olmadığı için durmanı söylediğimde durursun. Haydi yap! Şimdi!”
“İstenç” sözcüğünü söyledim, sesim tereddütlü, zayıf, kendinden emin olmayan bir biçimde çıktı. Bana bile ikna edicilikten yoksun geliyordu. Ama onu tekrarlamayı sürdürdüm, her defasında daha güçlü yineledim. Sesim daha derinden gelmiyordu ama tiz ve yüksek çıkmaya başladı, taa ki kendimi benim olmayan, tüyleri diken diken eden bir çığlıkla kendimi neredeyse bayıltacak derecede bir şoka sokana kadar. Ama bunu daha önce duymuştum. Bu Clara’yla Manfred’in, beni ağacın altında bırakarak, eve koştukları gün duyduğum tiz gürültüydü. Titremeye başladım ve başım o kadar kötü döndü ki, olduğum yerde ikiye bükülerek kapının çerçevesine yaslandım.
Nelida, “Hareket etme,” dedi ama çok geçti. Çoktan pelte gibi yere yatmıştım bile.
Nelida sertçe, “Ayakta kalman gerekirken hareket etmen çok kötüydü,” dedi. Ama benim bayılmak üzere olduğumu görünce bir gülümseme ekledi. Yanıma çömeldi ve beni iyileştirmek için ekerimi ve boynumu ovdu.
Sırtımı duvara dayayarak, “Beni neden bağırttın?” diye mırıldandım.
Nelida, “Çiftinin dikkatini çekmeye çalışıyorduk,” dedi. “Görünüşte evrensel farkındalığın iki düzeyi vardır: gözle görülür olanın, düzenin, düşünülebilen ya da isim verilebilen her şeyin düzeyi ve tüm nesneleri yaratan ve ayakta tutan enerjinin kendini göstermeyen düzeyi.
“Biz dil ve akıla güvenmediğimiz için,” diye sürdürdü, “gözle görünen düzeyini gerçek olarak kabul ederiz. Bu, bir düzeni varmış gibi görünür ve durağan ve önceden tahmin edilebilir. Ama aslında anlaşılması zor ve her an değişen bir şeydir. Bizim sürekli gerçek olarak nitelendirdiğimiz şey yalnızca kavranılamaz kuvvetin yüzeysel görünüşüdür.”
Uykum gelmişti, onun sözlerini zar zor dinleyebiliyordum. Daha fazla hava almak için birkaç kez esnedim. Gözlerimi, ona dikkatimi verdiğim izlenimi yaratmak için abartılı bir şekilde açtığımda güldü.
“Tüm bu bağırmalarla yapmak istediğimiz şey,” diye sürdürdü, “gözle görülebilir gerçekliğin değil, onun yerine görünmeyenin, senin varlığının kaynağı olan kuvvetin, seni boşluktan geçireceğini umduğumuz kuvvetin dikkatini çekmek.”
Nelida’nın söylediklerini dinlemek istiyordum ama garip bir düşünce beni rahatsız edip durdu. Tam yere yığılmadan önce, bir an için gözüme nadir görülen bir şey ilişti. O kapının arkasındaki koridordaki havanın, aynı evde uyuduğum ilk gece odamın karanlığının olduğu gibi kabarcıklar çıkarttığını fark ettim.
Nelida konuşmasını sürdürürken yeniden koridora bakmak için döndüm ama o önüme geçti ve görmemi engelledi. Yere eğildi ve ben bağırırken Clara’nın bedenimin orta bölümüne bağladığı koruyucu yığından düşmüş olan bir yaprağı aldı.
Yaprağı benim görmem için kaldırarak, “Belki de bu yaprak olanları açıldığa kavuşturmamıza yardımcı olabilir,” dedi. Nelida sanki dikkatimin dağınık olduğunu biliyormuş ve zihnim yine başka bir yere gitmeden önce olabildiğince fazlasını yapmak istiyormuş gibi hızlı konuştu. “Dokusu kuru ve kırılgan; biçimi yassı ve yuvarlak, rengi, içinde bir parça koyu kırmızı olan kahverengi. Bunun bir yaprak olduğunu duyularımız, algı organlarımız ve nesnelere isim veren düşüncelerimiz sayesinde biliyoruz. Onlar olmaksızın yaprak soyut, arı, farklı hâle gelmemiş enerjidir. Bu yaprağın içinden akan aynı gerçek olmayan, eterik enerji her şeyin içinden akar ve onları ayakta tutar. İzler diğer her şey gibi, bir yandan gerçeğiz, diğer yandansa yalnızca görüntüleriz.
Nelida, yaprağı en küçük bir dokunuşta parçalanacak kadar narin bir şeymiş gibi dikkatle yere bıraktı.

Sanki zihnimin onun söylediklerini özümsemesini beklermiş gibi bir an sustu ama dikkatim yine kapıdan koridorun sonundaki geniş bir pencereden akan ışık telciklerini gördüğüm koridora kaymıştı. Gözüme bir an için erkekler ve kadınların dalgalanan bir görüntüsü ilişti; yanı üç ya da dört kişinin bir an için kafalarını koridora açılan kapılardan çıkardıklarını görür gibi oldum. Hepsi birden benim bağırmalarımdan dolayı uyanmış ve gürültünün ne olduğunu görmek için kafalarını yatak odalarından dışarı çıkarmış gibi görünüyordu.
Nelida bana, “Sen kesinlikle disiplinsizsin,” diye bağırdı. “Dikkatini toplayabildiğin süre çok kısa.”
Nelida’ya gördüğüm şeyi söylemeye çalıştım ama beni bir bakışıyla susturdu. Omurgamdan yukarıya, boyuma giden bir ürperti hissettim ve sonunda istemsiz olarak titredim. O zaman orada kafam karışmış ve savunmasız bir hâlde otururken, şimdiye kadar aklıma gelen en garip düşünce aklıma geldi: Nelida bana tanıdık görünüyordu çünkü onu bir rüyada görmüştüm. Aslında onu yalnızca bir rüyada değil, kendini tekrar eden bir dizi rüyada görmüştüm ve koridordaki insanlar...
Nelida, “Zihninin bu noktadan öteye gitmesine izin verme!” diye bağırdı. “Buna sakın cüret etme! Beni duyuyor musun? Dikkatinin dağılmasına cüret etme! Senin bölünmemiş dikkatinin burada benimle olmasını istiyorum.”
Beni ayağa kaldırıp tüm gücümü toplamamı söyledi. Gücümü toplamak için elimden geleni yaptım çünkü kesinlikle gözümü korkutmuştu. Her zaman kimsenin beni kontrol edemeyeceğine inanmaktan gurur duyardım ama bu kadının bir bakışı düşüncelerimi durdurup beni aynı anda kokuya ve dehşete düşürebiliyordu.

Nelida, kafamın üstüne bir parmak boğumuyla sertçe vurdu. Bu, onun bağırmasının beni tedirgin ettiği kadar kolaylıkla aklımı başıma getirdi.
Nelida, “Sürekli olarak konuşuyordum çünkü Clara beni, konuşmanın seni rahatlatmanın ve ilgini çekmenin en iyi yolu olduğuna ikna etti,” dedi. “Senin ne pahasına olursa olsun bu kapıdan geçmeye hazır olmanı istiyorum.”
Nelida’ya, onu rüyalarımda gördüğüme emin olduğumu söyledim. Ama hepsi bu kadarla kalmıyordu; kafalarını kapılarından uzatan kişileri de tanıdığımı hissediyordum.
Ona bu kişilerin sözünü ettiğimde, Nelida bir adım geriye çekildi ve bana sanki bedenimde işaretler arıyormuş gibi dikkatle bakış. Bir an için sessiz kaldı, belki de bir şeyleri bana açıklayıp açıklamamaya karar veriyordu.
“Nagual’ın ve Clara’nın sana söylediği gibi, biz bir grup büyücüyüz. Biz bir soyuz ama ailesel bir soy değiliz. Bu evde o soyun iki kolu var ve her birinin sekiz üyesi bulunuyor. Clara’nın kolunun üyeleri Graular ve benim kolumun üyeleri Abdallardır. Köklerimiz zamanın derinliklerinde kaybolmuştur. Kendimizi nesillerle sayarız. Ben güce sahip olan neslin bir üyesiyim ve bu da benim grubumun bildiklerini bana benzeyen birisine öğretebilirim demektir. Bu durumda, bu kişi sensin. Sen bir Abelarsın.”
Nelida arkamda durdu ve beni koridora doğru döndürdü. “Şimdi daha fazla konuşmak yok. Koridora dön ve yemden istenç’ diye bağır. Hepimizle tanışmaya hazır olduğunu düşünüyorum.”
Üç kez “istenç” diye bağırdım. Bu kez sesim ince ve keskin çıkmadı, evin duvarlarının ötesine doğru güçlüce yankılandı. Üçüncü bağırışta, koridordaki hava köpürmeye başladı.

Milyarlarca küçük köpük sanki hepsi aynı anda aydınlatılmış gibi parladı.
Bana sesi uzaktan gelen bir jeneratörü anımsatan hafif bir vızıltı duydum. Onun insanı hipnotize eden sesi beni içeri, Nelida ile benim durmakta olduğumuz sınırdan içeri çekti. Kulaklarım tıkandı ve onları açmak için sürekli yutkunmak zorunda kaldım. Sonra vızıltı durdu ve kendimi benim odamın olduğu, evin sağ tarafındaki koridorla aynı biçimdeki bir koridorun ortasında buldum. Bu koridor insanlarla doluydu. Hepsi odalarından çıkmıştı ve bana başka bir gezegenden gelmiş ve onların gözlerinin önünde materyaliz e olmuşum gibi baktılar.
Aralarında, koridorun uzak başında, Clara’yı gördüm. Işıldayan ir gülümsemesi vardı ve beni gidip ona sarılmaya çağırarak kollarını açtı. Sonra, ayaklarıyla yeri eşeler gibi yapan Manfred’i gördüm. O da beni gördüğüne Clara kadar sevinçliydi. Onlara doğru koştum ama tahta zeminde adımlarımı hissetmek yerine havada uçtuğumu hissettim. Clara ile Manfred’i ve koridordaki tüm diğerlerini geçip gitmem beni üzdü. Hareketlerim üzerinde •kontrolüm yoktu; tek yapabildiğim onların yanından, koridorun, evin ötesine, ağaçların ve tepelerin ötesindeki kör edici bir parıltıya ve sonunda tümüyle siyah bir durağanlığa doğru uçup giderken büyük bir acıyla Clara’nın ve Manfred’in adlarını bağırmaktı.

18

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

17 BÖLÜM

Rüyamda, bahçede yeri kazdığımı görüyordum ki, boynumdaki keskin bir acı beni uyandırdı. Gözlerimi açmadan, boynumu koyup rahatlatmak için el yordamıyla yastıkları aradım. Ama ellerim boşlukta kaldı. Yastıkları bulamıyordum; altımdaki yastığı bile hissedemiyordum. Sanki önceki gece çok yiyip içmişim de hazımsızlık çekiyormuşum gibi sallanmaya başladım. Yavaş yavaş gözlerimi açtım. Tavanı ya da duvarları görmek yerine, dallar ve yeşil yapraklar gördüm. Kalkmaya çalıştığımda, etrafımdaki her şey hareket etmeye başladı. Yatağımda olmadığımın farkına vardım; bir çeşit deri koşum takımıyla havada asılıydım ve sallanan etrafımdaki dünya değil bendim. Her türlü kuşkunun ötesinde bunun bir rüya olmadığını biliyordum. Duyularım kaostan bir düzen yaratmaya çalıştığında, makaralarla bir ağacın en yüksek dalma kaldırılmış olduğumu gördüm.
Beklenmedik bir biçimde bağlanmış olarak uyanma duygusu, üzerine aklımda hiçbir şeyin olmadığının farkına varmak eklenerek, bir anda bende bir yükseklik korkusu yarattı. Ömrüm boyunca hiç ağaca tırmanmamış tim. Bağırarak yardım çağırmaya başladım. Kimse yardıma gelmedi onun için sesim kısılana kadar çığlık atmaya devam ettim. Yorulmuş olarak, orada hareketsiz bir ceset gibi asılı kaldım. Fiziksel olarak korkmuş olmak boşaltım işlevlerimin kontrolünü yitirmeme neden olmuştu. Her yerim kirlenmişti. Ama çığlık atmak korkularımı yok etmişti. Çevreme bakındım ve yavaşça durumumu değerlendirmeye başladım.
Kollarımın ve ellerimin serbest olduğunun farkına vardım ve kafamı aşağıya döndürdüğümde beni neyin asılı tuttuğunu gördüm. Belimden, göğsümden ve bacaklarımdan kalın kahverengi deriden kemerlerle bağlanmıştım. Ağacın gövdesinin etrafında, kollarımı uzattığımda ulaşabildiğim bir başka kemer vardı. İpin ucu ve ona bağlı bir makara o kemerdeydi. O zaman kendimi serbest bırakmak için yapmam gereken tek şeyin ipi bırakarak aşağıya inmek olduğunu gördüm. İpe ulaşmak ve kendimi aşağıya indirmek bana büyük bir acı verdi; çünkü kollarım ve ellerim titriyordu. Ama bir kez yere indiğimde, bedenimi saran kayışları açıp koşumdan kurtulmayı başardım.
Evin içine koşarak Clara’ya seslendim. Onu bulamayacağımı hissediyordum ama bu bilinçli bir eminlikten çok bir duyguydu. Otomatik olarak onu aramaya başladım ama ne o ne de Manfred hiçbir yerde yoktu. O zaman, her nasılsa her şeyin değiştiğini fark ettim; ama her şeyin nasıl, ne zaman ve hatta neden eskiden farklı olduğunu bilmiyordum. Bildiğim tek şey, bir şeyin tamir edilmez bir şekilde kırılmış olduğuydu.
Uzun bir içsel konuşmanın içine düştüm. Kendimi, Clara’nın tam ona en çok gereksinimim olduğu zaman gizemli yolculuklarından birine çıktığını söyledim. Sonra onun burada olmamasının başka açıklamalarının olabileceğini düşündüm. Benden bilerek uzak duruyor ya da evin sol tarafındaki akrabalarını ziyaret ediyor olabilirdi. Sonra Nelida ile karşılaşmamı anımsadım ve Clara’nın o kapıyı asla açmamam gerektiği yolundaki uyarısını göz ardı ederek sol taraftaki koridorun kapısına koştum. Kapı kilitliydi. Ona kapıdan birkaç kez seslendim sonra kapıyı öfkeyle tekmeleyerek yatak odama gittim. O kapının da kilitli olması cesaretimi kırdı. Çileden çıkmış bir halde koridordaki diğer yatak odalarının kapılarını açmaya çalıştım. Bir depo dışında hepsi de kilitliydi. Clara, oradan uzak durmamı söylediği için oraya hiç girmemiştim. Ama o kapı her zaman aralık dururdu ve kapının önünden her geçişimde içeriye bakardım.
Bu kez içeriye girdim, Clara ve Nelida’yı kendilerini göstermeleri için çağırdım. Oda karanlıktı ama ağzına kadar, ömrümde gördüğüm en garip eşyalarla doluydu. Aslında oda, acayip heykeller, kutular ve sandıklarla o kadar doluydu ki, hareket edebilecek yer bile yoktu. Arkadaki duvarın cumbasındaki güzel, renkli pencereden biraz ışık geliyordu. Bu, odadaki tüm nesnelerin üzerine ürkütücü gölgeler düşüren tatlı bir pırıltıydı. Bu bana, dünyayı kat etmiş olan ve artık kullanılmayan zarif okyanus gemilerinin depolarının da böyle bir yer olduğunu düşündürttü. Altımdaki zemin aniden sallanmaya ve gacırdamaya başladı ve etrafımdaki nesneler kayıyor gibi göründü. İstemsiz bir çığlık attım ve odanın dışına koştum. Kalbim o kadar hızlı ve güçlü atıyordu ki, onu sakinleştirmek için birkaç dakika ve çok derin soluklar gerekti.
Koridorda, o depo odasının karşısındaki gömme dolabın açık olduğunu ve tüm elbiselerimin düzgünce askılara asılmış ya da katlanarak raflara konmuş olduğunu gördüm. Eve geldiğim ilk gün Clara’nın bana vermiş olduğu ceketin yakasına iğnelenmiş, bana yazılmış bir not gördüm. Üzerinde, "Taisha, bu notu okuyor olman ağaçtan inmiş olduğun anlamına geliyor. Lütfen söylediklerimi harfi harfine yerme getir. Eski odana gitme çünkü orası kilitli. Bundan sonra koşumlarınla ya da ağaç evinde uyuyacaksın. Hepimiz uzun bir yolculuğa çıktık. Tüm eve senin bakman gerekiyor. Elinden gelenin en iyisini yap!” yazıyordu. Altında “Nelida” diye bir imza vardı.
Şaşkınlık içerisinde, nota uzun süre baktım, tekrar tekrar okudum. Nelida eve benim bakmam gerektiğini söylemekle ne demek istemişti? Burada yalnız başıma ne yapmam gerekiyordu. O korkunç koşumun içinde bir ağırlık gibi asılı halde uyuma fikri, bana en ürkütücü hisleri veriyordu. Gözlerimden yaşların akmasını istedim. Kendim için üzüntü duymak istedim çünkü önceden uyarmadan beni yalnız başıma ve öfke içinde bırakmışlardı: bunların hiçbirini yapamıyordum. Olduğum yerde tepinerek hiddetimi arttırmaya çalıştım. Ama yine, acınacak bir biçimde başarısızlığa uğradım. Sanki içimdeki bir şey kapanmış, beni olanlara aldırmaz ve bildik duygularımı ifade edemez kılmıştı. Ama kendimi terk edilmiş hissediyordum. Bedenim her zaman ağlamaya başlamadan önce olduğu gibi titremeye başladı. Ama bunun ardından fışkıran şey bir gözyaşı seli değil bir anılar akışı ve rüyaya benzeyen görüntülerdi.
O koşum takımına asılı aşağıya bakıyordum. Aşağıda insanlar ağacın dibinde durmuş gülüyor ve ellerini çırpıyorlardı. Bana bağırarak dikkatimi çekmeye çalışıyorlardı. Sonra hepsi birden aslan kükremesini andın bir ses çıkardılar ve gittiler. Bunun bir rüya olduğunu biliyordum. Ama Nelida ile karşılaşmamın kesinlikle bir rüya olmadığını biliyordum. Elimdeki not bunun bir kanıtıydı. Emin olmadığını şey ağaçta neden ve ne kadar süreli asılı olduğumdu. Elbiselerimin durumuna ve ne kadar aç olduğuma bakılırsa orada günlerdir duruyor olabilirdim. Ama oraya nasıl çıkmıştım?
Dolaptan elbiselerimin bazılarını aldım ve yıkanıp üstümü değiştirmek için dışarıdaki tuvalete gittim. Yeniden temiz olduğumda, mutfağa bakmamış olduğum aklıma geldi. Clara’nın orada yemek yiyor olabileceği ve onu çağırdığımı duymamış olduğu umudunu duydum. Kapıyı açtım ama mutfakta kimse yoktu. Dolaşıp yemek aradım. Sobanın üzerinde en sevdiğim türlüden bir tencere dolusunu buldum ve umutsuzca Clara’nın onu benim için bıraktığına inanmak istedim. Tadına baktım ve içimi çektim. Sebzeler küp biçiminde kesilmek yerine ince ince dilimlenmişti ve neredeyse hiç et yoktu. Yemeği Clara'nı’ yapmadığını ve onun gittiğini biliyordum. Önce türlüyü yemek istemedim ama som derece açtım. Raftan bir tabak aldım ve ağzına kadar doldurdum.
Ancak yemeğimi yedikten sonra içinde bulunduğum durumu değerlendirirken bakmayı unuttuğum bir yer daha olduğu aklıma geldi. Clara’yı ya da Nagual’ı orada bulma umuduyla aceleyle mağaraya gittim. Ama kimseyi bulamadım; Manfred’i bile. Mağaranın ve tepelerin yalnızlığı bana öyle bir hüzün duygusu verdi ki, ağlayabilmek için her şeyimi verirdim. Daha dün nasıl konuşacağını bilen bir dilsizin ümitsizliği ile mağaraya girdim. Oracıkta ölmek istedim ama bunun yerine uyuyakaldım.
Uyandığımda eve geri döndüm. Şimdi herkes gitmiş olduğuna göre, diye düşündüm, ben de gidebilirim. Arabanın park edilmiş olduğu yere yürüdüm. Clara arabamı sürekli olarak kullanıyor ve kentteki bir serviste bakımını yaptırıyordu. Kontağı açtım ve arabanın mükemmel bir şekilde çalışması içimi rahatlattı. Bazı eşyalarımı bir torbaya tıktıktan sonra arka kapıya kadar gittim ama içimi güçlü bir suçluluk duygusu doldurdu. Nelida’nın notunu yeniden okudum. Notta Nelida benden eve bakmamı istiyordu. Evi böyle terk edemezdim. Elimden gelen en iyisini yapmamı söylemişti. Bana belirli bir görev verdilerini ve yalnızca bu görevin ne olduğunu bulmak için bile olsa, kalmam gerektiğini düşündüm. Eşyalarımı dolaba geri koydum ve kendimle ilgilenmek için koltuğa yattım.
Attığım bütün o çığlıklar ses tellerimi kesinlikle zedelemişti. Boğazım çok kötü acıyordu; ama bunun dışında fiziksel açıdan iyi durumda görünüyordum. Şok, korku ve kendine acıma geçti ve geriye kalan tek şey o koridorun ardında çok önemli bir şey olduğuna dair hissettiğim güçlü duyguydu. Ama ne kadar uğraşırsam uğraşayım kapıyı geçtikten sonra ne olduğunu anımsayamıyordum.
Bu temel sorunlardan başka, bir de ciddi sorunum vardı: odun sobasını nasıl yakacağımı bilmiyordum. Clara bana bunu nasıl yapacağımı defalarca göstermişti ama ben bu işi, belki de sobayı kendi başıma yakmamın gerekeceğini hiç beklemediğimden öğrenememiştim. Aklıma gelen bir çözüm ateşi gece boyunca besleyerek canlı tutmaktı.
Aceleyle, ateşe sönmeden daha fazla odun atmak için mutfağa gittim. Ayrıca daha fazla su kaynattım ve bunun birazıyla tabağımı yıkadım. Suyun kalanını kalın, ters çevrilmiş bir koni gibi görünen kireçtaşı filtreye döktüm. Sağlam dövme demirden ayakların üzerinde duran büyük kap, kaynar suyu damla damla süzdü. Filtrenin altında suyun toplandığı kaptan yüzüme birkaç kepçe su döktüm. Soğuk, tadı güzel sudan içtim, sonra eve dönmeye karar verdim. Belki de Clara ya da Nelida bana tam olarak 11e yapmam gerektiğini söyleyen başka not bırakmışlardı.
Yatak odalarının kapılarının anahtarlarını aradım. Koridordaki camlı dolapta farklı isimlerle işaretlendirilmiş anahtarlar buldum. Üzerinde Nelida’nın adı yazılı olanı aradım; anahtarın benim yatak odamın kilidine uyduğunu görmek beni şaşırttı. Sonra Clara’nın adının yazılı olduğu anahtarı aldım ve onun uyduğu kilidi bulana kadar farklı kapıları denedim. Anahtarı çevirdim ve kapı açıldı ama iş onun odasına girmeye ve içeridekilere bakmaya geldiğinde bunu yapamadım. Clara gitmiş olsa bile, özel hayatını korumaya hakkı olduğunu düşündüm.
Kapıyı yeniden kapatıp kilitledim ve anahtarları, onları bulduğum yere geri koydum. Oturma odasına döndüm ve sırtımı Nelida’nın bana gergin olduğumda yapmamı önerdiği gibi koltuğa yaslayarak yere oturdum. Bu kesinlikle sinirlerimi yatıştırmama yardımcı oldu. Yeniden arabama binip gitmeyi düşümdüm. Ama gerçekte hiçbir gitme isteği duymuyordum. Meydan okumayı kabul etmeye ve bu sonsuza kadar sürse de, onlar olmadığı sürece eve bakmaya karar verdim.
Yapacağım başka bir şey olmadığından, aklıma kitap okumayı deneyebileceğim geldi. Kitaplara karşı olan eski olumsuz deneyimlerimi özetlemiştim ve onlara karşı olan eski tutumumun değişip değişmediğini denemek istedim. Kitap raflarına göz atmaya gittim. Kitapların çoğunu Almanca, bazılarının İngilizce, birazının da İspanyolca olduğunu gördüm. Kitapları hızla taradım ve almanca kitapların çoğunun botanik üzerine olduğunu gördüm; ayrıca zooloji, jeoloji, coğrafya ve denizbilim (oşinografi) üzerine olanları da vardı. Gözden uzak başka bir rafta bir dizi İngilizce astronomi kitabı vardı. Ayrıca bir raftaki kitaplar İspanyolca kitaplar, edebiyat, roman ve şiirlerdi.
Önce astronomi üzerine yazılmış la ta plan okumaya karar verdim, çünkü bu konu beni her zaman büyülemişti. Bol resimli ince bir kitabı aldım ve sayfalarını çevirmeye başladım. Ama kısa süre sonra uyuyakaldım.
Uyandığımda evin içi zifiri karanlıktı ve arka kapıya el yordamıyla gitmek zorunda kaldım. Jeneratörün bulunduğu sundurmaya giderken mutfaktan ışık geldiğinin farkına vardım. Birinin jeneratörü çalıştırmış olması gerektiğini düşündüm. Belki de Clara geri dönmüştür diye sevinerek aceleyle mutfağa gittim. Mutfağa yaklaştığımda yumuşak bir sesle söylenen İspanyolca bir şarkı duydum. Bu Clara değildi. Ses, bir erkek sesiydi ama Nagual’ın sesi değildi. Büyük bir korkuyla yoluma devam ettim. Ben daha kapıya varamadan bir adam kapıdan kafasını çıkarttı ve beni görünce yüksek sesle çığlık attı. Ben de aynı zamanda çığlık attım. Görünüşe bakılırsa onun beni korkuttuğu kadar ben de onu korkutmuştum. Kapıdan dışarı çıktı ve bir an için orada birbirimize bakarak durduk.
Adam inceydi ama bir deri bir kemik değildi; sırım gibi ama kaslıydı. Benim boyumdaydı ya da belki 2-3 santimetre daha uzundu, 1.75 kadardı. Tamircilerin giydiğine benzer mavi bir tulum giymişti. Teni açık pembe renkteydi. Saçları griydi. Sivri bir burnu ve çenesi, çıkık elmacık kemikleri ve küçük bir ağzı vardı.
Gözleri bir kuşunki gibi koyu renk ve yuvarlak ama parlak ve canlıydı. Göz aklarını zar zor görebiliyordum. Ona baktığımda sanki yaşlı bir adam değil de egzotik bir hastalık nedeniyle cildinde kırışıklıklar oluşmuş bir çocuğa baktığım izlenimine kazandım. Adam aynı anda hem yaşlı hem de genç, sevimli ama tedirgin edici görünüyordu. Ondan en iyi lise İspanyolcamla bana kim olduğunu söylemesini ve evde bulunuş nedenini açıklamasını rica ettim.
Bana merakla baktı. Neredeyse aksansız bir İngilizceyle, “İngilizce biliyorum,” dedi. “Yıllarca Clara’nın akrabalarıyla Arizona’da yaşadım. Adım Emilito; ben hizmetçiyim. Sen de ağaçta yaşayan olmalısın.”
“Pardon?”
Bana doğru birkaç adım atarak, “Sen Taisha’sın, değil mi?” dedi. Kolayca ve çevik bir şekilde hareket ediyordu.
“Evet, ben Taisha’yim. Ama benim için ağaçta yaşayan demen de neyin nesi?”
“Nelida bana, senin ana binanın ön kapısının yanındaki büyük ağaçta yaşadığını söyledi. Bu doğru mu?”
Kafamı otomatik olarak evet anlamında salladım ve ancak o zaman kalın kafalı bir maymunun bile gözünden kaçmayacak bir şeyin farkına vardım: ağaç, evin yasaklanmış ön tarafında, doğudaydı; yalnızca tepedeki gözlem noktasından görebileceğim alandaydı. Bunun farkına varmak heyecanlanmama neden olmuştu çünkü artık bana yasaklanmış olan bölgeyi keşfetmekte serbest olduğumu anlamıştım.
Heyecanım Emilito’nun kafasını sanki bana açıyormuş gibi sallamasıyla sona erdi. Omzuma hafifçe vurarak , “Ne yaptın, seni zavallı kız?” diye sordu.
Bir adım geriye çekilerek, “Hiçbir şey yapmadım,” dedim. Emilito açıkça yanlış bir şey yaptığım için bir ceza olarak ağaca asıldığımı ima ediyordu.
Gülümseyerek, “Dur, dur, işine burnumu sokmak istemedim,” dedi. “Benimle kavga etmek zorunda değilsin. Ben önemli bi kişi değilim. Sadece bir hizmetçiyim, kiralanmış bir yardımcıyım. Ben onlardan bi kişi değilim.”
“Kim olduğun umurumda değil,” diye yapıştırdım. “Sana söyledim, ben hiçbi şey yapmadım. “
Yeniden mutfağa gitmek için arkasını dönerek, “Tamam, eğer bundan söz etmek istemiyorsan, benim için fark etmez,” dedi.
Son sözü söylemek isteyerek, “Bu konuda konuşacak bir şey yok,” diye bağırdım.
Ona bağırmakta hiç zorlanmamıştım; bu, eğer genç ve yakışıldı olsa yapmakta zorlanacağım bir şeydi. Yeniden, “İşimi zorlaştırma. Ben patronum. Nelida benden bu eve bakmamı istedi. Notunda öyle diyor,” diye bağırdım ve bu yaptığıma şaşırdım.
Emilito sanki yıldırım çarpmış gibi yerinden sıçradı. “Sen garip bi kişisin,” diye mırıldandı. Sonra boğazını temizledi ve bana, “Daha fazla yaklaşmaya kalkışma. Yaşlı olabilirim ama hala güçlüyüm. Burada çalışmamın içine yaşamımı riske atmak ya da aptalların hakaretine uğramak girmiyor. İşi bırakacağım,” diye bağırdı.
Bana ne olduğunu anlayamadım. Özür dileyerek, “Bir dakika,” dedim. “Sesimi yükseltmek istemedim ama son derece sinirliyim Clara ve Nelida beni hiçbir uyarı ya da açıklamada bulunmadan terk ettiler.”
Emilito, benim kullandığım özür dileyen ses tonuyla, “Tamam, ben de bağırmak istemedim,” dedi. “Yalnızca gitmeden önce seni neden ağaca astıklarını anlamaya çalışıyordum. Yanlış bir şey mi yaptın diye sormam ondandı. İşine burnumu sokmak istemedim.”
“Ama sizi temin ederim bayım, ben hiçbir şey yapmadım, inanın bana.”
“O zaman neden ağaçta yaşıyorsun. Bu insanlar çok ciddidir. Bunu bos yere yazmazlar. Dahası, senin onlardan birisi olduğun belli. Eğer Nelida sana, eve bakmanı söyleyen bir not bıraktıysa onunla yakın arkadaş olmalısınız. O, kimseye zamanını ayırmaz.”
“Gerçek şu ki,” dedim, “beni neden ağaçta bıraktıklarını bilmiyorum. Nelida ile evin sol tarafındayım, bir sonra bildiğim şey, boynum kırılmış olarak o ağaca asılı uyandığımdı. Çok korkmuştum."
Herkes gitmişken, kendimi tek başıma buluşumu anımsayınca, yeniden rahatsızlık duymaktan kendimi alamadım. Bu garip adamın önünde titreyip terleye başladım.
“Evin sol tarafında mıydın?” Emilito’nun gözleri büyüdü; yüzünde gerçek bir şaşkınlık vardı.
“Bir an için oradaydım ama sonra her şey siyaha döndü,” dedim.
“Ve ne gördün?”
“Koridorda insanları gördüm. Birçoğunu.”
“Kaç kişi derdin?”
“Koridor insanla doluydu. Belki yirmi ya da otuz kişiydi.”
“O kadar çok mu? Ne garip!”
“Neden garipmiş?”
“Çünkü bütün gece evde o kadar çok kişi yoktu. O zaman evde yalnızca on kişi vardı. Biliyorum çünkü ben hizmetçiyim.”
“Tüm b unlar ne anlama geliyor?”

“Keşke bilseydim! Ama bana senin bir şeyin var gibi geliyor.”
Üzerime tanıdık bir kötü kader bulutunun çökmesiyle kanım dondu. Bu, çocukken, doktorun muayenesinde benim mono nükleoz olduğumu bulduğunda hissettiğim duygunun aynıydı. Bunun ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu ama mahvolmuş olduğumu biliyordum ve herkesin yüzündeki ifadeden, bunu onların da bildiği anlaşılıyordu. Bana penisilin iğnesi yaparlarken öylesine güçlü bir çığlık attım ki bayıldım.
Hizmetçi nazikçe, “Dur, dur,” dedi. “Bu kadar kızmak hiçbir işe yaramaz. Duygularını incitmek istemedim. Benim koşum takımlarıyla ilgili olarak bildiklerimi anlatmama izin ver. Belki de bu olanları açığa kavuşturur. Onu, iyileştirmeye çalıştıkları kişi... yani... Yani biraz kafadan çatlak olduğu zaman kullanırlar. Ne dediğimi anlıyor musun?”
“Ne demek istiyorsunuz, bayım?”
Gülümseyerek, “Bana Emilito de,” dedi. “Ama lütfen ‘bayım”, deme. Ya da bana, herkesi John Michael Abelar’a Nagual dediği gibi, hizmetçi diyebilirsin. Şimdi, mutfağa gidelim, orada masaya oturup daha rahat konuşabiliriz.”
Birlikte mutfağa gidip oturduk. Bardağıma, sobanın üzerinde ısıttığı sıcak sudan döktü ve onu bana getirdi.
Karşımdaki banka oturarak, “Şimdi, koşum takımlarına gelince,” diye söze başladı, “onunla zihinsel hastalıkları iyileştirirler. Ve çoğunlukla birisini keçileri kaçırdığında koyarlar.”
“Ama ben deli değilim,” diye karsı çıktım. “Eğer sen ya da bir başkası benim deli olduğumu ima edecekse, ben gidiyorum.”
Emilito, “Ama deli olmalısın,” dedi.
“Bu kadarı yeter. Eve geri dönüyorum.” Gitmek için ayağa kalktım.
Hizmetçi beni durdurdu. Yatıştırıcı bir ses tonuyla, “Bekle, Taisha. Deli olduğunu söylemek istemedim. Belki de başka bir açıklaması olabilir,” dedi. “Bu insanlar bir şey yapıyorsa mutlaka bir açıklaması vardır. Belki de şendeki bir zihinsel hastalığı iyileştirmeyi değil, onlar evde yokken gücünü toplayacağını düşündüler. Seni o nedenle koşum takımlarına koydular. Yanlış sonuca varmak benim hatamdı. Lütfen özürlerimi kabul et.”
Geçip gitmiş olan şeylerin geçmişte kalmasını istiyordum ve yeniden masaya oturdum. Dahası hizmetçiyle aramı iyi tutmalıydım çünkü belli ki o, sobayı yakmayı biliyordu. Ayrıca kendimi hakarete uğramış hissetmeyi sürdürecek enerjim yoktu. Bu noktada onun haklı olduğunu düşündüm. Ben deliydim. Yalnızca hizmetçinin bunu bilmesini istememiştim.
Kendimi rahat hissediyormuş gibi görünmeye çalışarak, “Yakında mı oturuyorsun, Emilito?” diye sordum.
“Hayır. Burada evde oturuyorum. Odam senin dolabının karşısında.”
“Yani heykeller ve eşyalarla dolu o depoda mı oturuyorsun?” diye sordum. “Peki, benim dolabımın nerede olduğunu nereden biliyorsun?”
Emilito sırıtarak, “Bana Clara söyledi,” dedi.
“Ama eğer burada yaşıyorsan nasıl oldu da seni görmedim?”
“Ah, bu açıkçası farklı saatlerde dışarı çıkmamızdan. Gerçeği söylemek gerekirse, ben de seni hiç görmedim.”
“Bu nasıl olabilir Emilito? Ben bir yıldan fazladır buradayım.”
“Ben de arada gelip gitmek suretiyle kırk yıldır buradayım.”

İkimizde söylediklerimizin anlamsızlığına piksek sesle güldük. Beni rahatsız eden şey, derin bir düzeyde evde varlığını hissettiğim kişinin o olduğunu bilmemeli.
Ona açıkça, “Beni izlediğini biliyorum, Emilito,” dedim. “Bunu inkâr etme ve bana bunu nasıl bildiğimi sorma. Dahası, beni mutfak kapısının önünde gördüğünde kim olduğumu bildiğini de biliyorum. Öyle değil mi?”
Emilito içini çekti ve kafasını salladı. “Haklısın, Taisha. Seni tanımıştım. Ama yine de beni gerçekten de korkuttun.”
“Ama beni nasıl tanıdın?”
“Seni odamdan izliyordum. Ama bana kızma. Seni izlediğimi hissedeceğini hiç düşünmemiştim. Eğer seni rahatsız ettiysem özür dilerim.”
Ona beni neden İzlediğini sormak istedim. Beni güzel ya da en azından ilginç bulduğunu söyleyeceğini umuyordum ama Emilito konuşmayı kesti ve hava karardığı için bana ağaca çıkmamda yardımcı olması gerektiğini düşündüğünü söyledi.
“Sana bir öneride bulunmama izin ver,” dedi. “Koşum takımları yerine ağaçta uyu. Bu, heyecan verici bir deneyimdir. Uzun zaman önce olmakla birlikte, bir defasında ben de uzun bir süre o evde kalmıştım.”
Gitmeden önce, Emilito bana bir tabak lezzetli çorba ve undan yapılmış tatlılar verdi. Tam bir sessizlik içinde yemek yedik. Onunla konuşmaya çalıştım ama o yemek yerken konuşmanın sindirim için kötü olduğunu söyledi. Ona Clara ile benim yemeklerde sürekli çene çaldığımızı söyledim.
“Onun bedeni ev benimki birbirine hiç benzemiyor,” diye mırıldandı. “O demirden yapılmıştır, onun için bedenine istediği her şeyi yapabilir. Diğer taraftan, ben zayıf, küçük bedenimle dikkatli olmalıyım. Bu senin için de aynı.”
Onun, benim zayıf değil de narin olduğumu söylediğini ummakla birlikte beni küçük bedenlilerin arasına katması hoşuma gitmişti.
Akşam yemeğinden sonra, beni endişeyle ana binanın içinden ön kapıya götürdü. Evin o bölümüne hiç girmemiştim ve adımlarımı bilerek yavaşlatıp olabildiğince çok yeri görmeye çalıştım, içinde uzun bir ziyafet masası, kristal kadehlerle, şampanya kadehleriyle ve tabaklarla dolu bir tabak dolabı olan çok geniş bir yemek odası gördüm. Yemek odasının yanında çalışma odası vardı. Oradan geçerken yekpare maundan bir çalışma masası ve bir duvarı boydan boya kaplayan kitaplarla dolu bir kitaplık gördüm. Bir başka odada elektrik ışıldan vardı ama içerisini göremedim çünkü kapısı yalnızca biraz aralanmıştı, içeriden gelen hafif sesler duydum.
Heyecanla, “Orada kim var Emilito?” diye sordum.
Emilito, “Hiç kimse,” dedi. “Duyduğun fısıltı rüzgârdı. Panjurlardan içeriye eserken garip oyunlar oynar.”
Ona, kimi kandırıyorsun, gibisinden baktım ve o da içeriye bakmam için kapıyı nazikçe açtı. Emilito haklıydı; oda boştu. Burası yalnızca, evin sağ tarafındakine benzeyen bir başka oturma odasıydı. Bununla birlikte, daha dikkatlice baktığımda yere düşen gölgelerde bir gariplik olduğunu fark ettim. Üzerime bir titreme geldi çünkü gölgelerin yanlış olduğunu biliyordum. Onların heyecanlı, titreşen, dans eden gölgeler olduklarına yemin edebilirdim ama odada hiçbir rüzgâr ya da hareket yoktu.
Emilito’ya fısıldayarak gördüğüm şeyi söyledim. Emilito güldü ve sırtıma hafifçe vurdu. “Aynı Clara gibi konuşuyorsun,” dedi. “Ama bu iyi. Eğer Nelida gibi konuşsaydın endişelenirdim. Nelida’nın apışarasında gücünün olduğunu biliyor musun?”

Bunu söyleyişi, sesinin tonu ve gözlerinde bir kuşunkine benzer meraklı hayret bana öyle komik geldi ki, neredeyse gözlerimden yaşlar akıncaya kadar güldüm. Gülmem, sanki içimde bir düğme kapatılmış gibi, başladığı kadar aniden duruverdi. Bu durum beni endişelendirmişti. Emilito da endişelenmiş ti çünkü benim zihinsel sağlığımdan kuşku duyarmışçasına ihtiyatlı bir şekilde bakıyordu.
Emilito ana kapının mandalını açtı ve beni ağacın olduğu yere götürdü. Koşum takımını üzerime geçirmeme yardım etti ve makaraları, kendimi oturur pozisyonda yukarıya çekmek için nasıl kullanacağımı gösterdi. Bana küçük bir el feneri verdi ve kendimi yukarı çektim. En üstteki dallardan ağaç evini zar zor görebiliyordum. Koşum takımının içinde ilk uyandığım yere yakındı ama çok korkmuş olduğumdan ve onu çevreleyen yoğun dallardan dolayı evi görememiştim.
Hizmetçi, yerden el fenerinin ışığını doğrudan doğruya ağaç evine tuttu ve arkamdan bana seslendi. “İçeride, gemilerde kullanılan fenerlerden bir tane var, Taisha, ama onu uzun süre kullanma. Ve sabah, aşağıya inmeden önce, aküsünün bağlantılarını çıkarmayı unutma.”
Emilito, el fenerinin ışığını ben ağaç evin önündeki girişe varıp koşumu çıkartana kadar olduğu yerde tuttu.
“İyi geceler. Şimdi gidiyorum,” diye seslendi. “İyi rüyalar.”
Onun ışığı çekip ana binaya giderken kıkırdayarak güldüğünü duyduğumu sandım. Kendi zayıf el fenerimi kullanarak ağaç eve girdim ve onun denizci feneri dediği şeyi aradım. Bu, bir rafa monte edilmiş kocaman bir lambaydı; yerde, tahtaya çivilenmiş büyük kare bir akü vardı. Evde, yerde duran kalın çubuklarla açılabilen menteşeli kepenkler vardı.
Odanın köşesinde, bir tarafına tutturulmuş tek kapaklı bir sepetin içinde lavabo vardı. Odayı gözden geçirdikten sonra büyük lambayı söndürdüm ve uyku tulumuna girdim.
Her yer zifiri karanlıktı. Cırcır böceklerini ve uzakta akan ırmağın sesini duyabiliyordum. Sesleri dinledikçe zihnime bilinmeyen korkular yerleşmeye başladı ve daha önceden hiç hissetmediğim duyumlar duymaya başladım. Zifiri karanlık, sesleri ve hareketleri öylesine maskeliyor ve çarpıtıyordu ki, bunları sanki bedenimin içinden geliyorlarmış gibi algılıyordum. Evin her sallanışında ayak tabanlarım gıdıklanıyordu. Evden gıcırtılar geldiğinde, dizlerimin içinde seğirmeler duyuyordum ve bir dal çatırdadığında boynumun arka tarafı kütürdüyordu.
Ardından korku, bedenime ayak parmaklarımdaki bir titreme olarak girdi. Titreme ayaklarımdan bacaklarıma doğru yükselirken kalçamdan aşağının denetlemez bir şekilde zangır zangır titremesine neden oldu. Başım döndü ve nerede olduğumu bilemez hale geldim. Kapının ya da lambanın nerede olduğunu bilmiyordum. Evin sallandığını hissetmeye başladım. Bu, önce zar zor fark ediliyordu ama zemin kırk beş derece eğilene kadar gittikçe daha da fark edilir bir hâle geldi. Platformun daha da fazla eğildiğini hissederek bir çığlık attım. Kendimi koşum takımına sokma fikri korkudan taş kesilmeme neden oldu. Ağaçtan düşüp öleceğime emindim. Diğer yandan, sallanma hissi o kadar belirgindi ki platformdan kayıp aşağıya düşeceğime emindim. Bir noktada yerde yatıyor olmak yerine ayakta duruyormuşum gibi hissettim.
Her ani harekette çığlık atıyor ve kaymamak için kenardaki kirişlerden birine tutunuyordum. Tüm ağaç evi parçalara ayrılıyormuş gibi görünüyordu. Hareketten midem bulandı. Sallanmalara ve gıcırtılar öyle yoğunlaşmıştı İti, bunu hayatımın son günü olduğunu biliyordum. Tam kurtulma umudumu yitirirken akıl almaz bir şey yardımıma koştu, içimden dışarıya bir ışık yayıldı. Işık, bedenimdeki tüm deliklerden dışarıya döküldü. Işık, beni patlak bir zırh gibi kaplayarak platforma sabitleyen ağır, parlak bir sıvıydı. Boğazımı tıkadı ve çığlık atmamı önledi ama aynı zamanda da göğüs bölgemi açarak daha kolay solumama neden oldu. Midemdeki gerginliği yatıştırdı ve bacaklarımın titremesini durdurdu. Tüm odayı aydınlatıyordu, onun için bir metre kadar önümdeki kapıyı görebiliyordum. Işığın parlaklığının tadını çıkarırken sakinleştim. Tüm korkularım ve endişelerim kayboldu; öyle ki, artık hiçbir şeyin önemi yoktu. Gün ağarana kadar hareketsiz ve sakin bir şekilde yattım. Ertesi sabah tümüyle dinlenmiş olarak aşağıya indim ve kahvaltı etmek için mutfağa gittim.

19

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

18 BÖLÜM

Mutfak masasının üzerinde bir tabak tamale buldum. Onları Emilito’nun hazırladığını biliyordum ama görünürlerde yoktu. Bardağıma biraz su döktüm ve hizmetçinin kahvaltısını yapmış olduğunu umarak tamalelerin tamamını yedim.
Tabağımı yıkadıktan sonra sebze bahçesinde çalışmaya gittim ama hemen yoruldum. Kendime bir ağacın altında Clara’nın gösterdiği gibi yapraklardan bir öbek yaptım ve dinlenmek için onun üzerine oturdum. Bir süre, önümdeki ağacın sallanan dallarını izledim. Dalların hareketi beni çocukluğuma götürdü. Dört ya da beş yaşımda olmalıydım; bir söğüt ağacının dallarına tutunuyordum. Bunu yalnızca anımsamıyordum; gerçekten oradaydım. Ayaklarım, altımda sallanıyor ve yere zar zor değiyordu. Sallanıyordum. Ağabeylerim sırayla beni iterken sevinçle çığlık atıyordum. Sonra daha yüksekteki dallara tutunmak için yukarıya sıçradılar; dizlerini yukarıya çekerek, ayaklarını yalnızca bir başka sallanış için yere değdirerek öne ve arkaya sallanıyorlardı.
Bu biter bitmez yeniden, yaşadığım her şeyi, sevinci, gülüşleri, sesleri, ağabeylerim için duyduğum hisleri soluyarak içime çektim. Geçmişimi, kafamı çevirme hareketiyle temizledim. Yavaş yavaş göz kapaklarım ağırlaştı. Yaptığım yaprak yığınının üzerine yattım ve derin bir uykuya daldım.
Kaburgalarıma gelen keskin bir vuruşla uyandım. Hizmetçi beni bir değnekle dürtüyordu.
“Uyan, öğlen oldu bile,” dedi. “Dün gece evde iyi uyuyamadın mı?”

Gözlerimi açtığımda bir ışık huzmesi ağaçların tepesinde parıldadı. Aynı anda hizmetçinin yüzü de onu uğursuz gösteren bir parıltıyla aydınlandı. Üstünde dün giydiği mavi tulum vardı ve beline kabaklardan yapılmış üç matara bağlamıştı. Oturdum ve onun en büyük mataranın kapağını açıp ağzına götürmesini ve bir yudum almasını izledim. Sonra dudaklarını zevkle şapırdattı.
Bana merakla bakarak yine, “Dün gece iyi uyuyamadın mı?” diye sordu.
“Şaka mı yapıyorsun,” diye inledim. “Sana bunun gerçekten de ömrümdeki en kötü gecelerden bir tanesi olduğunu söyleyebilirim.
Dudaklarımdan bir sürü sızlanma ve şikâyet döküldü. Aynı annem gibi konuştuğumu fark ettiğimde korkarak sustum. Ona ne zaman nasıl olduğunu sorsam bana benzeri şikâyetlerde bulunurdu. Annemin bunu yapmasından ve kendimin de aynı şeyi yaptığımı düşünmekten nefret ediyordum!
“Lütfen Emilito, bu önemsiz patlamamı bağışla,” dedim. “Gözümü bile kırpmadığım doğru ama iyiyim.”
Emilito, “Senin bir ölüm meleği gibi bağırdığını duydum,” dedi. “Ya kâbus gördüğünü ya da ağaçtan düştüğünü sandım."
Onun bana şefkat duymasını bekleyerek,” Ağaçtan düşeceğimi sandım,” dedim. “Neredeyse korkudan ölüyordum. Ama sonra garip bir şey oldu ve geceyi geçirdim.”
Emilito yere, benden emin bir uzaklıkta oturarak, merakla, “Ne gibi garip bir şey oldu,” diye sordu.
Olanları ona anlatmamak için bir neden görmediğim için geceki olayları olabildiğince ayrıntılı bir şekilde anlattım ve sonunda ışığın beni kurtarmaya geldiğini söyledim. Emilito beni büyük bir ilgiyle, uygun yerlerde sanki tanımladığım hisleri anlıyormuş gibi kafasını sallayarak dinledi.

“Senin bu kadar becerikli olduğunu duyduğuma sevindim,” dedi. “Gerçekten de geceyi atlatabileceğini beklemiyordum. Senin bayılacağını sandım. Ve tüm bunlar, senin söyledikleri kadar kötü olmadığın anlamına geliyor.”
“Benim kötü olduğumu kim söyledi?”
“Nelida ve Nagual. Bana senin şifa bulmanı engellememem için özel emirler verdiler. Dün gece, başka bir neden için değilse bile biraz huzura kavuşmak için gelip sana yardım etmek istedimse de gelemememin nedeni buydu.”
Kabak matarasından bir yudum daha aldı. Matarayı almam için bana uzatarak, “Bir yudum içmek ister misin?” diye sordu.
Bunun içki olup olmadığını merak ederek, “içinde ne var,” diye sordum. İçki olsaydı bile bir yudum almamda bir sakınca yoktu.
Emilito bir an için tereddüt etti, sonra matarayı ters çevirdi ve güçlü bir biçimde salladı.
“İçi boş,” diye atıldım. “Beni kandırmaya çalışıyordun.”
Emilito, kafasını hayır der gibi salladı.
“Yalnızca boş gibi görünüyor,” dedi. “Ama ağzına kadar en garip içecekle dolu. Şimdi bundan içmek istiyor musun istemiyor musun?”
“Bilmiyorum,” dedim. Bir an için benimle oyun oynayıp oynamadığını düşündüm. Onu, özenle ütülenmiş mavi tulumuyla ve belindeki kabak mataralarıyla görmek bende onun akıl hastanesinden kaçmış birisi olduğu izlenimini uyandırdı.
Emilito, omuzlarını silkti ve bana gözlerini kocaman açarak baktı. Onun, mataranın kapağını kapatarak kemerine ince bir kayışla takmasını izledim.

Merakla ve onun oyununun ne olduğunu anlamak isteğiyle, “Tamam bir yudum içeyim,” dedim.
Emilito, matarayı açtı ve bana verdi. Matarayı salladım ve içine baktım. Gerçekten de boştu. Ama onu dudaklarıma götürdüğümde, hiç alışılmamış bir tat aldım. Ağzıma akan şey her neyse bir sıvıydı ama suya benzemiyordu. Daha çok, bir an için boğazımı tıkayan ve sonra hem boğazımı hem de tüm bedenimi serin bir sıcaklıkla dolduran kuru, neredeyse acı bir basınç gibiydi.
Kabak mataradan ağzıma ilginç bir tozun geldiğini fark ettim. Bunun doğru olup olmadığını anlamak için, matarayı avucuma doğru salladım ama hiçbir şey çıkmadı.
Hizmetçi, şaşırdığımı fark ederek, “Kabağın içinde gözlerin görebileceği bir şey yok,” dedi.
Bir başka hayali yudum daha aldım ve güçlü bir biçimde sarsıldım. Elektrikli bir şey içimden aktı ve ayak parmaklarımda karıncalanma oldu. Karıncalanma bir şimşek gibi bacaklarımdan yukarıya, omurgama yükseldi ve kafama girdiğinde neredeyse bayılıyordum. Hizmetçinin zıplayarak bir soytarı gibi güldüğünü gördüm. Dengemi sağlamak için ellerimle yeri tuttum. Dengemi biraz kazandığımda, Emilito’ya kızgınca, “Bu kabağın içinde ne halt var,” diye sordum.
Emilito, ciddi bir ses tonuyla, “İçindekine ‘istenç’ denir,” dedi. “Clara sana bundan biraz söz etti. Şimdi sana bunu biraz daha anlatıp anlatmamak bana bağlı.”
“Bunun şimdi sana bağlı olduğunu söylerken ne damak istiyorsun, Emilito?”
“Senin yeni yardımcın olduğumu söylemek istiyorum. Clara işin bir bölümünü yaptı ve ben de geri kalanını yapmalıyım.”
İlk tepkim ona inanmamak oldu. Grubun bir üyesi değil kiralanmış birisi olduğuna kendisi söylemişti. Bunun bir oynan olduğu belliydi ve artık onun oyunlarına kanmayacaktım.
Zorla gülerek, “Yalnızca bacağımı çekiyorsun, Emilito ” dedim.
Emilito, “Evet, şimdi öyle yapıyorum,” diyerek üzerime atladı ve gerçekten de bacağımı çekti.
Ban daha ayağa kalkamadan bacağımı bir kez daha çekerek kendi şakasını kutladı. O kadar neşeliydi ki, gülerek, çömelmiş pozisyonda bir tavşan gibi zıpladı.
“Öğretmeninin senin bacağını çekmesini sevmiyorsun, ha?” diye kıkırdadı.
Onun bana dokunmasından hoşlanmıyordum; özellikle de bacağıma dokunmasını. Ama Clara’nın da bana dokunmasını sevmiyordum. Neden dokunulmaktan hoşlanmadığım fikriyle dalga geçmeye başladım, insanlarla yaşadığım tüm olayları özetlemiş olmama rağmen, fiziksel temas ile ilgili hislerini eskisi kadar güçlüydü. Bu sorunu daha sonra incelemek üzere rafa kaldırdım çünkü hizmetçi sakinleşmişti ve tüm dikkatimi ona vermemi gerektiren bir şeyi açıklamaya başlıyordu.
Onun, “Ben, senin öğretmeninim,” dediğini duydum. “Clara, Nelida ve Nagual’dan başka sana ben de rehberlik edeceğim.”
“Sen bir yanlış bilgi yığınısın, işte sen busun,” diye yanıt verdim. “Bana yalnızca kiralanmış bir hizmetçi olduğunu bana kendin söyledin. Benim öğretmenim olduğun olayı da neyin nesi oluyor?”
Emilito ciddice, “Bu doğru, “ dedi. “Ben senin diğer öğretmeninim.”
Bu olasılıktan hiç hoşlanmamış tim ve “Bana öğretecek neyin olabilir ki?” diye bağırdım.

Bir kuş gibi göz kırparak, “Sana öğreteceğim şeye ‘çiftle sürme’ denir,” dedi.
“Clara ve Nelida nerede,” diye sordum.
“Onlar gittiler. Nelida notunda bunu yazmıştı, öyle değil mi?”
“Gittiklerini biliyorum ama tam olarak nereye gittiler?”
Yüzünde, kahkahalar atma isteğinden çektiği rahatsızlığı belli eden bir sırıtışla, “Ohooo, onlar Hindistan’a gittiler,” dedi.
Kendimi kötü hissederek, “O zaman aylarca geri dönmeyecekler,” dedim.
“Doğru. Seninle ben yalnızız. Köpek bile burada değil. Onun için iki seçeneğin var. Ya pilini pırtım toplayıp gidersin ya da benimle kalarak işe koyulursun. Sana gitmeni önermem çünkü gidecek bir yerin yok.”
Ona, “Gitmeye niyetim yok,” dedim. “Nelida bana eve göz kulak olma görevi verdi ve ben de bunu yapacağım.”
Emilito, “İyi, büyücülerin istencini izlemeyi seçmene sevindim,” dedi.
Benim bunu anlamadığımı bildiği için, büyücülerin istencinin sıradan insanlarınkinden farklı olduğunu, büyücülerin dikkatlerini son derece kuvvetli ve kesin bir biçimde odaklamayı öğrenmiş olduklarını açıkladı.”
Ona bakarak, “Eğer sen benim öğretmenimsen, bana anlattığın şeyin somut bir örneğini verebilir misin?” diye sordum.
Emilito, etrafına bakınırken bir an için düşündü. Yüzü aydınlandı ve evi işaret etti. “Bu ev iyi bir örnek. O enerjiyi biriktirerek nesiller boyu toplayan sayısız büyücünün istencinin bir sonucudur. Artık bu ev yalnızca fiziksel bir yapı değil hayali bir enerji alanı. Evin kendisi on defa yok olabilirdi ki bu oldu ama büyücülerin istencinin özü hâlâ bozulmadı çünkü o yok edilemez.”
“Büyücüler oradan gitmek isterlerse ne olur?” diye sordum. “Güçleri burada sonsuza kadar hapis mi kalır?”
Emilito, “Eğer ruhlar, onlara gitmelerini söylerse, onlar istenci şu anda bulunduğu yerden kaldırarak başka bir yere götürebilirler,” dedi.
Ona, “Bu evin gerçekten de tekin olmadığına katılmak zorundayım,” dedim ve evin yaptığım ayrıntılı ölçüm ve hesaplara nasıl direndiğini anlattım.
Hizmetçi, “Bu evi tekinsiz kılan, odaların, duvarların ya da avluların yeri değil,” dedi, “büyücü nesillerinin onun üzerine akıttığı istençtir. Başka bir deyişle, bu evin gizemli istençleri onu yapmaya giden sayısız büyücünün tarihindedir. Görüyorsun ya, ev için yalnızca istençlerini kullanmadılar aynı zamanda da onu tuğla tuğla, taş taş kendileri inşa ettiler. Sen bile kendi istencinle ve çalışmanla onlara katkıda bulundun.”
Emilito’nun sözlerine gerçekten de şaşırarak, “Benim katkım ne olabilir ki?” diye sordum. “Düzenlediğim eğri büğrü bahçe yolundan bahsediyor olamazsın.”
Emilito gülerek, “Aklı yerinde olan hiç kimse ona katkı diyemez,” dedi. “Hayır, sen başka katkılarda bulundun.”
Emilito, tuğlaların ve yapıların alışılmış düzeyinde, benim katkımın ırmaktan tepe boyunca sebze bahçesine çıkan suyu pompalamak için yaptığım su pompasının elektrik tertibatı, boruları ve çimento kaplaması olduğunu söyledi.
“Daha eterik olan enerji akış düzeyinde ise,” diye devam etti, “sana tüm samimiyetimle söyleyebilirim ki, senin katkılarından birisi bu evde daha önceden kimsenin yaptığına tanık olmadığımız bir şeydi; senin istencini Manfred ile birleştirmendi.”
O an aklıma bir şey geldi. “Onun yüzüne karşı ‘kurbağa’ diyebilen kişi sen misin?” diye sordum. “Clara bana bir defasında birisinin bunu yapabildiğini söylemişti.”
Hizmetçinin yüzü aydınlandı ve kafasını evet anlamında salladı. “Evet, o benim. Manfred’i yavruyken buldum. Ya terk edilmiş ya da belki de o bölgedeki motorlu evlerin birinden kaçmıştı. Onu bulduğumda neredeyse ölüyordu.”
“Onu nerede buldun?”
“Gila Bend, Arizona’ya yaklaşık yüz kilometre uzaklıkta, 8 No.lu kara yolunda. Yolun kenarında durdum ve çalılıklara gittim ve onun üstüne işedim. Orada susuzluktan neredeyse ölmek üzere yatıyordu. Beni en çok etkileyen kara yoluna çıkmamasıydı çünkü bunu kolayca yapabilirdi. Ye tabii, benim işemeye gittiğim yerde yatıyor olmasıydı."
“Sonra ne oldu?” diye sordum. Zavallı Manfred’in başına gelenlere duyduğum ilgiyle öylesine heyecanlanmıştım ki hizmetçiye olan tüm kızgınlığımı unuttum.
Hizmetçi, “Manfred’i eve götürdüm ve onu suya soktum ama sudan içmesine izin vermedim,” dedi. “Sonra onu büyücülerin istencine sundum.”
Emilito, yalnızca köpeğin yaşayıp ölmesine değil, onun bir köpek mi yoksa başka bir şey mi olacağın da karar vermenin büyücülerin istencine kalmış olduğunu söyledi. Sonunda yaşamış ve bir köpekten daha fazla bir şey olmuştu.
Emilito, “Aynı şey sana da oldu,” diye devam etti. “Belki de ikiniz o nedenle bu kadar iyi anlaşıyorsunuz. Nagual seni ruhsal açıdan susuz, yaşamını alt üst etmeye hazır bir haldeyken buldu. Arabalı sinemada Nelida ile birlikte olduğundan, sana büyücülerin istencini sunup sunmamak onlara kalmış bir şeydi ve bunu yaptılar.”
“Bana büyücülerin istencini nasıl sundular?”
Emilito şaşkınlıkla, “Sana söylemediler mi?” dedi.
Yanıt vermeden önce bir an düşündüm ve “Sanmıyorum,” dedim.
“Nagual ve Nelida istence tam orada, satış tezgâhının bulunduğu yerde yüksek sesle seslendiler ve yaşamlarını senin için tereddüt ya da pişmanlık olmaksızın, hiçbir şeyi saklamaksızın ortaya koyduklarını duyurdular. Ve her ikisi de seni o anda yanlarına alamayacaklarını ama nereye gidersen git seni izlemeleri gerektiğini biliyorlardı.
“Onun için, büyücülerin istencinin seni içine aldığını söyleyebilirsin. Nagual ve Nelida’nın çağrıları işe yaradı. Nerede olduğuna bir bak! Burada seninle konuşuyorum.”
Emilito sanki anlattıklarını dinleyip dinlemediğimi görmek istermiş gibi bana baktı. Ona büyücülerin istencinin ne olduğunu daha iyi açıklaması için yalvaran gözlerle baktım. Daha kişisel bir düzeye geçti ve eğer Clara’ya kendimle ilgili anlattığım tüm şeyleri bir istenç örneği olarak alırsa, benim istencimin tam bir yenilgi olacağı sonucuna varacağını söyledi. Ben sürekli olarak, çılgın, umutsuz bir yenilgiye uğramaya istençliydim.
Emilito, dilini şaklatarak, “Clara bana, ona kendinle ilgili olarak anlattığın her şeyi söyledi,” dedi. “Örneğin sana, Japonya’daki arenaya savaş sanatlarındaki yeteneğini değil kaybetmeye olan istencini kanıtlamak için çıktığını söyleyebilirim.”
Emilito üzerime gelerek, yaptığım her şeyin yenilgiyle lekelendiğini söyledi.

Onun için şimdi yapmam gereken en önemli şey yeni bir istenç yaratmaktı. Bu yeni istence büyücülerin istenci denildiğini çünkü bunun yalnızca yeni bir şey yapma istenci değil, var olan bir şeye katılma olduğunu, bize binlerce yıllık insan uğrası sonucunda ulaşan bir istenç olduğunu açıkladı.
Emilito, bu büyücülerin istencinde yenilgiye yer olmadığını çünkü büyücülerin kendilerine açılmış bir tek yola sahip olduklarını söyledi: Yaptıkları her ne olursa olsun onda başarılı olmak. Ama böyle güçlü ve net bir bakışa sahip olmak için büyücüler, varlıklarının tümünü sıfırlamak zorundadırlar ve bu da hem anlayış hem de güç gerektirir. Anlayış, yaşamlarını özetlemekten gelir, güç ise onların kusursuz edimleriyle toplanır.
Emilito bana baktı ve kabak matarasına vurdu. Bana kabağın kusursuz duygularını sakladığını ve benim yenilgici tutumuma karşı koymam ve onun öğreteceklerine hazırlanmam için bana içeyim diye büyücülerin istencinden verdiğini açıkladı. Başka bir şey daha söyledi ama dikkatimi ona veremedim; Emilito’nun sesi uykumu getirmeye başladı. Bedenim birden bire ağırlaştı. Onu yüzüne baktığımda yalnızca alacakaranlıktaki pus gibi beyazımsı bir sis gördüm. Emilito’nun bana yere yatmamı ve kaslarımı gevşeterek eterik ağımı yaymamı söylediğini duydum.
Emilito’nun istediğinin, onun söylediklerini otomatik olarak uygulamam olduğunu biliyordum. Yere yattım ve farkındalığımı ayaklarımdan ayak bileklerime, baldırlarıma, dizlerime, uyluklarıma, karnıma ve sırtıma doğru hareket ettirmeye başladım. Sonra kollarımı, omuzlarımı, boynumu ve kafamı gevşettim. Farkındalığımı bedenimin farklı yerlerine götürdüğümde, kendimi gittikçe daha uykulu ve ağır hissetmeye başladım.
Sonra Hizmetçi bana, gözlerimle onların yukarıya doğru kaymasına izin vererek saat yönünün tersine küçük daireler çizmemi söyledi. Soluğum kendiliğinden genişleyip daralarak, yavaş ve ritmik bir hâle gelinceye kadar gevşemeyi sürdürdüm. Emilito bana farkındalığımı alnımdan dışarı, benden olabildiğince uzak bir yere götürmemi ve orada küçük bir açıklık oluşturmamı fısıldadığında ben soluğumun sakinleştirici dalgaları üzerine yoğunlaşmaktaydım.
“Ne tür bir açıklık?” diye mırıldandım.
“Yalnızca bir açıklık. Bir delik.”
“Neyin içine açılan bir delik?”
Emilito, “Ağının üzerine asılı kalabileceği, hiçliğe açılan bir delik,” diye yanıtladı.
Gerginleşerek, “Bunu yapabileceğimi sanmıyorum,” dedim.
Emilito beni, “Tabi ki yapabilirsin,” diye temin etti. “Anımsasana, büyücüler asla yenilmezler, onlar yalnızca başarılı olabilirler.”
Emilito bana doğru eğildi ve fısıldayarak, açıklığı yarattıktan sonra bedenimi bir tomar gibi yuvarlamam ve kafamın üstünden siyahlığa uzanan bir çizgi boyunca fırlatılmama izin vermem gerektiğini fısıldadı.
“Ama yatıyorum,” diye inatla karşı çıktım. “Kafamın üstü neredeyse yere değiyor. Ayakta durmam gerekmez mi?”
Emilito, “Siyahlık her yanımızdadır,” dedi. “Kafamızın üstünde dursak bile o hâlâ oradadır.”
Emilito sesinin tonunu sertleştirerek zihnimi henüz açmış olduğum deliğe vermemi, düşünce ve duygularımın o delikten akmasına izin vermemi emretti. Kaslarım yine gerildi çünkü henüz herhangi bir delik açmamıştım. Hizmetçi beni gevşemeye, kendimi bırakmaya ve o deliği açmışım gibi davranmaya zorladı.

“İçindeki her şeyi dışarıya at,” dedi. “Düşüncelerinin, duygu ve anılarının dışarıya akmasına izin ver.”
Gevşeyerek bedenimdeki gerginliği giderdiğimde, bir enerji dalgasının içimden dışarıya doğru itildiğini hissettim. İçim dışıma çıkmıştı; her şey kafamın üstünden yukarıya doğru, dışarıya çekiliyor, ters çevrilmiş bir şelale gibi bir çizgi boyunca akıyordu. O çizginin sonunda, bir açıklık hissettim.
Emilito kulağıma, “Daha da derine gitmene izin ver,” diye fısıldadı. “Tüm varlığını hiçliğe sun.”
Onun önerilerini yerme getirmek için elimden gelenin en iyisini yaptım. Zihnimde oluşan tüm düşünceler derhal kafamın üzerindeki şelaleye katılıyordu. Hizmetçinin bana eğer hareket etmek istersem yalnızca kendime emir vermemin yeterli olacağını ve çizginin beni gitmek istediğim yere çekeceğini söylediğini zar zor duydum. Kendime emir veremeden önce sol tarafımda hafif ama ısrarlı bir çekiş hissettim. Önceleri yalnızca kafam sola doğru çekiliyormuş gibiydi, sonra bedenimin geri kalanı da yavaşça sola doğru yuvarlandı. Yana doğru dönüyormuşum gibi hissettim ama bedenimin hiç hareket etmediğini d uyum s uy o r d u m. Boynumun arkasında boğuk bir ses duydum ve açıldığın büyüdüğünü gördüm. Açıklığın içine sürünmek, içinden geçmek ve gözden kaybolmak istedim. İçimde derin bir hareket deneyimledim; farkındalığım kafamın üstündeki çizgi boyunca hareket etmeye başladı ve açıklıktan kaydı.
Kendimi dev bir mağaranın içindeymişim gibi hissettim. Mağaranın kadifemsi duvarları beni sarıp sarmaladı; içerisi karanlıktı. Dikkatim parlak bir noktaya çekildi. Nokta, bir işaret kulesi gibi, ona odaklandığımda gözden kaybolup yeniden görünür hâle gelerek titreşiyordu. Sonra önümdeki alan yoğun bir ışık tarafından aydınlatıldı. Ardından yavaş yavaş her şey yemden karardı. Soluğum tümüyle durmuş gibi görünüyordu ve hiçbir düşünce ya da görüntü siyahlığı bozmuyordu. Artık bedenimi hissetmiyordum. Son düşüncem eriyip yok olduğumdu.
Boş bir patlama sesi duydum. Düşüncelerimin hepsi birden bir dağdan üzerime dökülen kayalar gibi geri döndü ve bunlarla birlikte yerin sertliğinin, bedenimin katılığının ve ayak bileklerimi ısıran bir böceğin farkındalığı geldi. Gözlerimi açtım ve etrafıma bakındım; hizmetçi ayakkabılarımı ve çoraplarımı çıkarmıştı ve beni kendime getirmek için ayak tabanlarıma bir sopayla vuruyordu. Ona olanları anlatmak istedim ama kafasını sallayarak beni durdurdu.
Beni, “Yeniden katı olana kadar konuşma ve hareket etme,” diye uyardı. Gözlerimi kapamamı ve karnımdan solumamı söyledi.
Gücümü geri kazandığımı hissedinceye kadar yerde yattım ve ardından kalkıp bir ayağın gövdesine yaslanarak oturdum. Ona bir şey sormadan önce Hizmetçi bana, “Siyahlıkta bir çatlak açtın ve çiftin sola kaydı ve sonra çatlaktan çıktı,” dedi.
Ona, “Kesinlikle bir kuvvetin beni çektiğini hissettim,” dedim. “Ve yoğun bir ışık gördüm.”
Sanki neden söz ettiğimi çok iyi biliyormuş gibi, “O kuvvet senin dışarı çıkan çiftindi,” dedi. “Ve ışık da çiftin gözüydü. Bir yıldan fazla zamandır özetleme çalışması yapmakta olduğun için aynı zamanda enerji hatları yayıyordun ve şimdi bunlar kendilerini hareket ettirmeye başladı. Ama hâlâ konuşmak ve düşünmekle uğraştığın için o enerji hatları bir gün hareket edecekleri kadar kolayca ve bütünüyle hareket etmiyor.”
Bana özetleme yaparken enerji hatlarımı yaydığımı söylemekle ne demek istediği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Ondan bunu açıklamasını istedim.

Emilito, “Açıklanacak ne var ki?” dedi. “Bu bir enerji meselesi; özetlemeyle daha fazla enerji geri çağırıldıkça o geri gelen enerjinin senin çiftini beslemesi kolaylaşıyor. Enerji hatlarını yayman dediğimiz şey, çifte enerji göndermektir. Enerjiyi gören biri onu, fiziksel bedenden dışarıya çıkan çizgiler olarak görür.”
“Ama benim gibi enerjiyi göremeyen biri için ne anlama geliyor?”
Emilito, “Enerjin ne kadar fazla olursa,” diye açıkladı, “olağandışı şeyleri algılama kapasiten de o kadar fazla olur.”
Şaka yapmaya çalışmaksızın, “Sanırım bana olan şu, enerjim ne kadar fazla olursa, ben de o kadar çıldırıyorum,” dedim.
“Kendini boş yere yorma. Algılama en büyük gizemdir çünkü o tümüyle açıklanabilecek bir şey değildir. İnsan olarak büyücüler algılayan yaratıklardır ama algıladıkları şeyler ne iyi ne de kötüdür; her şey yalnızca algıdır. Eğer insanlar, disiplin yoluyla, izin verilenden fazlasını algılayabilirlerse, güçleri artar. Ne demek istediğimi anlıyor musun?”
Emilito bu konuda bir tek kelime daha söylemeyi reddetti. Onun yerine beni, evin içinden geçirerek ön kapıdan ağacıma götürdü. Üstteki dalları göstererek, bu ağacın içinde oturulacak yerler olduğu için onun bir paratoneri olduğunu söyledi.
Emilito, “Bu bölgede şimşekler ani ve tehlikelidir,” dedi. “Bir damla bile yağmur yağmadan şimşekler çakar. Onun için yağmur yağdığında ya da gökyüzünde çok fazla kümülonimbus bulutlar olduğunda ağaç eve git.”
“Gökte çok fazla ne olduğunda?” diye sordu.
Emilito güldü ve sırtıma nazikçe vurdu. “Nagual Julian beni ağaç eve koyduğunda, bana aynı şeyi söylemişti ama o zaman ona ne demek istediğini sormaya cesaret edememiştim. O da bana aynı şeyi söylemişti ama o zaman onun ne demek istediğini sormaya cesaret edememiştim. O da bana söylemedi. Çok sonra fırtına bulutları demek istediğini öğrendim.”
Emilito benim korkmuş görünmeme güldü. “Şimşeğin ağaca düşmesi tehlikesi var mı?” diye sordum.
“Aslında var ama senin ağacın güvenlidir,” diye yanıtladı. “Şimdi hava hâlâ aydınlıkken oraya çık.”
Kendimi yukarıya çekmeden önce, Emilito bana çatlatılmış ama kabukları soyulmamış bir torba ceviz verdi. Bana eğer ağaçta yaşayan birisi olacaksam bir sincap gibi azar azar yemem ve geceleri hiçbir şev yememem gerektiğini söyledi.
Ona bunun benim için sorun olmadığını çünkü zaten yemek yemeyi hiçbir zaman sevmediğimi söyledim.
Emilito kıkırdayarak, “sıçmayı sever misin?” diye sordu. “Umarım sevmiyorsundur çünkü ağaç evde yaşamanın en zor bölümü bağırsaklarını boşaltman gerektiği zamandır. İnsan dışkısıyla uğraşmak zordur. Benim felsefem ne kadar az dışkın olursa, senin için o kadar iyi olacağıdır.”
Emilito kendi sözlerini o kadar komik buldu ki, iki katı fazla gülmeye başladı. Hâlâ kıkırdarken arkasını döndü ve beni onun felsefesi üzerinde düşünmem için yalnız bıraktı.

20

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

19 BÖLÜM

O gece yağmur yağdı ve şimşekler çakıp yıldırımlar düştü. Ama gökyüzünde şimşek arkasına şimşek çakarken ve çevremdeki ağaçlardan yıldırımlar düşerken bir ağaç evinde olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmama olanak yok. Korkum tarif edilemezdi, ilk gece platform yatağım kaydığında attığım çığlıktan daha güçlü çığlıklar attım. Bu, hayvansı bir korkuydu ve beni dondurdu. Aklıma gelen tek düşünce benim doğal bir korkak olduğum ve gerginliğim fazla arttığında hep bayıldığımdı. *
Ertesi gün öğlene kadar bilincim yerine gelmedi. Aşağıya indiğimde Emilito’yu, ayakları neredeyse yere değecek halde alçak bir dalın üzerine oturmuş beni beklerken buldum.
“Cehennemden çıkmış bir yarasa gibi görünüyorsun,” dedi. “Sana dün gece neler oldu?”
“Korkudan neredeyse ölüyordum,” dedim. Güçlü taklidi yapmayı ya da her şey kontrolüm altındaymış rolü oynamayı istemedim. Yaşayan bir paçavra gibi görünüyor olmam gerektiğini düşündüm.
Emilito’ya ömrümde ilk kez, savaş alanındaki askerlere acıdığımı söyledim; etraflarında bombalar patlarken onların duyduğu korkunun aynısını duymuştum.
Emilito, “Sana katılıyorum,” dedi. “Dün geceki korkun daha da yoğundu. Sende bağıran şey her neyse bir insan değildi. Onun için çiftinin düzeyinde bu çok büyük bir korkuydu.”
“Lütfen, Emilito, bana bununla ne demek istediğini açıkla.”
305

“Çiftin, farkındalığını kazanmak üzere; onun için dün geceki gibi gerilimli koşullar altında, çiftin kısmen durumun farkında ama tümüyle korku dolu oluyor. O, dünyayı algılamaya alışık değil. Senin bedenin ve zihnin buna alışık ama çiftin alışık değil.”
Eğer fırtına için hazır olsaydım, gevşemiş olacağımdan ve eğer fırtına ile ilgili korku ve düşüncelerim araya girmiş olsa, bir kuvvetin bedenimin dışına tümüyle çıkacağından ve hatta belki de ayağa kalkıp çevrede gezineceğinden ya da ağaçtan ineceğinden emindim. Beni en çok korkutan şey, bedenimin içine kapalı kalmış, hapsolmuş olma hissiydi.
Hizmetçi, “İçinde hiçbir karmaşanın olmadığı mutlak karanlığa girdiğimizde,” dedi, “çift, kontrolü eline alır. Çift, eterik uzuvlarını uzatır, parlak gözünü açar ve çevreye bakar. Bazen onu deneyimlemek senin dün gece duyduğundan daha büyük bir korkuya neden olur.”
Onu, “Çift o kadar korkutucu olmayacak,” diye temin ettim. “Onun için hazırım.”
Emilito, “Henüz hiçbir şeye hazır değilsin,” dedi. “Eminim dün geceki çığlıkların ta Tuscon’dan duyulmuştur.”
Emilito’nun sözleri beni gücendirdi. Onda sevmediğim bir şey vardı ama bunu ne olduğunu tam olarak anlayamıyordum. Belki de çok tuhaf görünmesindendi. Erkeksi değildi; yalnızca bir erkeğin gölgesi gibi görünüyordu ama aynı zamanda da aldatıcı derecede güçlüydü. Ama esas canımı sıkan ona saldırmama izin vermemesiydi ve bu, benim rekabetçi yanımı son derece rahatsız ediyordu.
Kavgacı bir şekilde büyük öfkeyle, “Nasıl oluyor da sana hoşuna gitmeyen bir şey söylediğimde beni kötülemeye cesaret edebiliyorsun!” diye sordum.

Bunu söyler söylemez yaptığıma pişman oldum ve ondan saldırganlığım için çok özür diledim. Sonunda, “Senden neden bu kadar rahatsızlık duyduğumu bilmiyorum,” diye itirafta bulundum.
Emilito, “Kötü hissetme,” dedi. “Bu, bende açıklayamadığın bir şeyi hissettiğin için oluyor. Senin de dediğin gibi ben erkeksi değilim.”
“Ben böyle bir şey söylemedim,” diye karşı çıktım.
Emilito1iıun bakışlarından bana inanmadığı belli oluyordu. “Tabii ki dedin,” diye ısrar etti. “Bunu benim çiftime sadece bir an için söyledin. Çiftim asla ve asla hata yapmaz ya da olanları yanlış yorumlamaz.”
Sinirliliğim ve utancım doruğuna ulaştı. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Yüzüm kızarmıştı ve bedenim titriyordu. Bu abartılmış tepkiye neyin yol açtığını bilmiyordum. Hizmetçinin sesi düşüncelerimi böldü.
“Böyle tepki veriyorsun çünkü çiftin benim çiftimi algılıyor,” dedi. “Fiziksel bedenin korkmuş durumda çünkü onun kapıları açılıyor ve yeni algılar içeriye akıyor. Eğer şimdi kötü hissettiğini düşünüyorsan tüm kapıların açıldığında bunun ne kadar kötü olacağını hayal et.”
Emilito o kadar ikna edici konuşuyordu ki, haklı olup olmadığını düşündüm.
“Hayvanlar ve bebekler,” diye devam etti. “Çifti algılamakta hiçbir zorluk çekmezler ve çoğunlukla ondan rahatsız olurlar.”
Ona hayvanların beni sevmediklerini ve Manfred dışında, bu hissin karşılıklı olduğunu söyledim.
Emilito, “Hayvanlar seni sevmiyor,” diye açıkladı, “çünkü bedenindeki kapıların bazıları hiçbir zaman tam olarak kapanmadı ve çiftin dışarıya çıkmak için uğraşıyor. Hazırlıklı ol çünkü şimdi çiftinin dışarı çıkması için istencini bilerek kullanmadığın için kapıların açılacak. Bu günlerde bir gün çiftin tümüyle uyanacak ve o zaman kendini yürümeden avlunun öte tarafında bulabilirsin.”
Çoğunlukla sinirimden ve onun söylediklerinin anlamsızlığından gülesim geldi.
“Peki ya çocuklar, özellikle de bebekler?” diye sordu. “Onları kucağına aldığında bağırıp çağırmıyorlar mı?”
Gerçekten de çoğunlukla bağırıp çağırırlardı ama bunu hizmetçiye söylemedim.
Bebeklerle birlikte olduğum pek az zamanda, onlara yaklaşır yaklaşmaz ağlamaya başladıklarını çok iyi bildiğim halde, “Bebekler beni severler,” diye yalan söyledim. Kendime her zaman bunun annelik güdüsünden yoksun olduğum için olduğunu söylerdim.
Hizmetçi kafasını bana inanmazmış gibi salladı. Ona ben bile var olup olmadığını bilmediğim halde hayvanların ve bebeklerin çifti nasıl hissedebileceklerini açıklaması için meydan okudum. Aslında Clara ile Nagual bana ondan söz etmeden önce böyle bir şeyi hiç duymamıştım. Ne de ondan haberi olan birine rastlamıştım. Emilito söylediklerimi reddederek bana hayvanların ve bebeklerin sezdiği şeyin bilmeyle hiçbir ilgisi olmadığını, onların bunu hissedebilecek araçları olduğunu, tüm kapılarının açık olduğunu söyledi. Emilito, hayvanlarda kapıların sürekli olarak algılar halde olduğunu ama insanların kendi kapılarını konuşmaya ve düşünmeye başlar başlamaz ve mantıklı yanları denetimi ele alır almaz kapattıklarını söyledi.
Şimdiye kadar, hizmetçiyi bütün dikkatimle dinlemiştim çünkü Clara bana kim konuşursa konuşsun ve ne söylüyor olursa olsun yapmam gereken çalışmanın onu dinlemek olduğunu söylemişti. Ama Emilito’nun sözlerini ne kadar dinlersem o kadar canım sıkılıyordu ve sonunda kendimi büyük bir öfke içinde buluyordum.
“Bunların hiçbirine inanmıyorum,” dedim. “Niye benim öğretmenim olduğunu söylüyorsun? Bunu hâlâ açıklamadın.”
Hizmetçi güldü. “Bu is için kesinlikle gönüllü olmadım,” dedi.
“O zaman sana bu görevi kim verdi.”
Emilito bir an düşündükten sonra, “Bu uzun bir olaylar zinciri. Zincirin ilk halkası Nagual seni bacakların yukarıya dikilmiş çıplak halde bulduğunda yaratıldı,” dedi. Emilito bir kuşunkine benzer tiz bir sesle kahkahalar atmaya başladı.
Onun hakaret edici şaka anlayışından nefret ettim. “Konuya gel, Emilito ve bana neler olduğunu söyle,” diye bağırdım.
“Üzgünüm, yaptıklarını duymanın hoşuna gideceğini sanmıştım ama görüyorum ki yanılmışım. Diğer yandan biz, senin maskaralıklarından son derece zevk aldık. Yıllarca John Michael Abelar’ın tek yapmak istediği işemek olduğu halde yanlış odaya girip çıplak bir kız bularak üzerine aldığı zorluklara gülüp durduk.” Emilito iki kat fazla gülmeye başladı.
Ben bunda gülünecek bir şey göremiyordum. Duyduğum öfke öylesine büyüktü ki, onun üstüne atlayıp yumruklar atmak ve tam yerine vurulan tekmeler atmak istiyordum. Emilito bana baktı ve kuşkusuz benim patlamak üzere olduğumu sezerek geriye doğru çekildi.
“John Michael’ın yalnızca işemek istediği için üzerine aldığı sorun yüzünden büyük azaplar çekmesini komik bulmuyor musun? Bu konuda Nagual ile ben birbirimize benziyoruz: ben yalnızca yarı ölü bir köpek yavrusu bulurken o tümüyle çıldırmış bir kız buldu. Ve her ikimizde ömrümüzün sonuna kadar onlardan sorumluyuz. Bize olanları gördükten sonra grubumuzun üyeleri o kadar korktular ki, herhangi bir şey yaparken bulundukları yeri tekrar tekrar kontrol edeceklerine yemin ettiler.” Emilito öylesine güçlü gülmeye başladı ki, soluğunun tıkanmaması için öne arkaya adımlar atmak zorunda kaldı.
Yüzümde bir gülümseme bile olmadığını görerek yatıştı. Kendini toparlayarak, “Peki... O zaman devam edelim,” dedi. “Zincirin ilk halkası yaratıldığında, seni bacakların havada bulduğunda, Nagual’ın görevi seni işaretlemekti, bunu hemen yaptı. Sonra senin nerede olduğunu izlemesi gerekiyordu. Kendine yardım etmeleri için Nelida ve Clara’yı kullandı. O ve Nelida’nın seni ilk ziyaretleri, sen liseyi yeni bitirmiş ve dağdaki bir dinlenme yerinde kalp danışmanı olarak çalışırken oldu.”
“Beni bir enerji kanalı yoluyla buldukları doğru mu?” diye sordum.
Emilito, “Kesinlikle,” diye yanıt verdi. “Nagual senin çiftim kendi enerjisinin bir kısmıyla işaretledi ki senin hareketlerini izleyebilsin.”
“Onu gördüğümü bile anımsamıyorum,” dedim.
“Bu, senin hep kendini tekrarlayan rüyalar gördüğüne inanmandan kaynaklanıyor. Ama ikisi gerçekten de seni görmeye geldiler. Seni yıllar boyunca birçok kez ziyaret etmeyi sürdürdüler; özellikle de Nelida. Sonra sen, onun önerilerini izleyerek, Arizona’da yaşamaya başladığında, hepimiz sem ziyaret etme şansına sahip olduk.”
“Bekli bir dakika, bu hikâye çok garipleşmeye başladı. Onu gördüğümü bile anımsamazken onun önerilerine nasıl uyabilirim?”
“İnan bana, Nelida sana sürekli olarak Arizona’da yaşamanı söyledi durdu ve sen de öyle yaptın ama hep buna kendin karar verdiğini sandın.”
Hizmetçi konuşurken, zihnim yaşamımın o dönemine döndü.

Yaşamam gereken yerin Arizona olduğunu düşündüğümü anımsadım. Nerede bir iş bulmam gerektiğine karar vermek için güney ufkuna bakma tekniğini uygulamış ve Tuscon’a gitmem gerektiğini söyleyen çok güçlü bir his duymuştum. Hatta birinin bana bir kitapçıda çalışmam gerektiğini söylediği bir rüya bile görmüştüm. Kitapları pek sevmiyordum ve bir kitapçıda çalışmak benim için garip bir şeydi ama Tuscon’a vardığımda doğrudan doğruya üzerinde ‘Eleman Aranıyor’ tabelası bulunan bir kitapçıya gittim. İşe girdim ve sipariş formlarını yazıp, yazar kasaya bakarak kitapları raflara dizdim.
Emilito, “Seni görmeye gelen herkes,” diye devanı etti, “senin çiftini çekti, onun için senin, Nelida dışında, bizlerle ilgili rüyaya benzer silik anıların oldu. Onu avucunun içi gibi biliyorsun.”
O kitapçıya birçok insan gelmişti ama bir kez oraya gelen ve benimle arkadaşça konuşan şık elbiseli, güzel bir kadını az da olsa anımsıyordum. Bu, alışılmışın dışında bir şeydi çünkü başka kimse bana dikkat etmemişti. O, Nelida olabilirdi.
Derin bir düzeyde, Emilito’nun tüm söyledikleri bana anlamlı geliyordu ama mantığım açısından, bütün bunlar bana o kadar zormuş gibi geliyordu ki, onan inanmak için deli olmalıydım.
Olmak istediğimden daha savunmacı bir tavırla, “Söylediklerin bana uydurma geliyor,” dedim.
Bu katı tepkim Emilito’yu biraz olsun rahatsız etmedi. Kollarını yukarıya uzattı ve daireler cızdı. Sırıtarak bana, “Eğer söylediklerim gerçekten de uydurmaysa o zaman sana neler olduğunu açıklasana,” diye meydan okudu. “Ve benim yanımda küçük bir kız gibi davranıp ağlamaklı ve telaşlı durma.”
Çatlak bir sesle, “Sen boktan herifin tekisin, seni Allah’ın belası,” diye bağırdığımı duydum. Ve için için yanan öfkem bir anda sona erdi.

Böyle küfür ettiğime inanamıyordum. Hemen, bağırmaya ve küfür etmeye alışkın olmadığımı söyleyerek özür dilemeye başladım. Onu, sesinin tonunu yükseltmeyi rüyasında bile göremeyecek bir anne tarafından son derece uygar bir şekilde yetiştirildiğim konusunda temin ettim.
Hizmetçi güldü ve beni durdurmak için elini kaldırdı. “Özür dilemen yeterli,” dedi. “Konuşan senin çiftin. O her zaman doğrudan ve açıkça konuşur ve sen onun kendisini ifade etmesine hiçbir zaman izin vermediğin için nefret ve kötü duygularla dolu.” Emilito bana çiftimin şimşekler ve yıldırımlar tarafından bombardımana tutulmuş olması, ama özellikle beş gün önce, Nelida beni büyü geçişine başlamam için soldaki koridora ittiğinde olanlardan dolayı son derece değişken bir durumda olduğunu söyledi.
“Beş gün önce mi?” dedim. “Yani ağaçta ila gün iki gece mi asılı kaldım?”
Emilito haince bir sırıtışla, “Tam olarak ilk gün ve üç gece,” dedi. “Sırayla oraya çıkarak senin iyi olup olmadığına baktık. Baygındın ama iyiydin, o nedenle seni orada yalnız bıraktık.”
“Ama neden o biçimde asıldım?”
Emilito, “Bizim soyut uçuş ya da büyü geçişi adını verdiğimiz işlemi yapmaya çalışırken acınacak bir biçimde başarısız oldun,” dedi. “Bu deneme senin enerji rezervlerini tüketti.”
Emilito bunun aslında benim başarısızlığımdan değil, tam bir faciaya dönüşen zamanından önce yapılan bir denemeden kaynaklandığını açıkladı.
“Eğer başarılı olsaydım ne olacaktı?” diye sordum.
Emilito bana, başarının beni daha avantajlı bir konuma getirmeyeceğini ama böyle bir şeyin ileride, son uçuşu tek başıma yapmam için yolumu kesin bir şekilde işaretleyecek olan bir çeşit yem ya da işaret kulesi gibi bir çıkış noktası görevi göreceğini anlattı.
Emilito, “Şimdi hepimizin enerjisini kullanıyorsun,” diye devam etti. “Hepimiz sana yardım etmeye mecburuz. Aslında, bizden önce gelen ve bir zamanlar bu evde yaşamış olan bütün büyücülerin enerjisini kullanıyorsun. Onların büyüsünü yaşıyorsun. Bu tıpkı, seni harika yerlere, yalnızca büyülü halının yolu üzerinde var olan yerlere götüren bir uçan halının üzerinde yatmak gibi bir şey.”
“Ama hâlâ neden burada olduğumu anlayamıyorum,” dedim. “Yalnızca Nagual John Michael Abelar bir hata yapıp beni bulduğu için mi?”
Emilito, bana dürüstçe bakarak, “Hayır, o kadar basit değil,” dedi. “Aslında John Michael gerçekte senin Nagualın değil. Yeni bir Nagual ve yeni dönem var. Sen yeni Nagual’ın grubunun üyesisin.”
“Ne diyorsun Emilito? Ne yeni grubu? Buna kim karar veriyor?”
“Tüm bunlara güç, ruh, o sınırsız kuvvet karar verir. Bizim için, senin yeni döneme ait olduğunun kanıtı senin tümüyle Nelida’ya benzemen. O da gençliğinde, aynı şimdi senin yaptığın gibi, soyut uçuşa ilk kalkıştığında tüm enerjisini kullanıp bitirmişti. Ve aynı senin gibi o da az daha ölüyordu.”
“Benim de buna kalkıştığımda gerçekten ölebileceğimi mi söylemek istiyorsun, Emilito?”
“Kesinlikle. Büyücülerin uçuşu o kadar tehlikeli olduğundan değil, sen çok dengesiz olduğun için. Aynı şeyi yapan bir başkası yalnızca bel ağrısı çekebilirdi. Ama sen değil. Sen, Nelida gibi, her şeyi abartmak zorundasın, onun için neredeyse ölüyordun.
“Ondan sonra seni yaşama döndürmenin tek yolu, seni yerden yukarıda, ağaçta, kendine gelene kadar ne kadar zaman geçerse o kadar süre bırakmaktı. Yapabileceğimiz başka bir şey yoktu.”
Olanlar bana inanılmaz gelmekle birlikte yavaş yavaş anlam kazanmaya başladılar. Nelida ile karşılaşmam sırasında bir şeyler korkunç derecede kötü gitmişti, içimdeki bir şey kontrolden çıkmıştı.
Emilito, “Dün çiftinin hâlâ değişken bir halde olup olmadığını anlamak için istenç kabağımdan içmene izin verdim,” diye açıkladı. “Çiftin hâlâ değişken durumda! Onu desteklemenin tek yolu hareket etmekti. Ve bundan hoşlansan da hoşlanmasan da, senin çiftine bu harekette rehberlik edebilecek tek kişi benim. Ben, işte bu nedenle senin öğretmeninim. Daha doğrusu senin çiftinin öğretmeniyim.”
Hâlâ yolunda gitmeyen şeyin ne olduğundan emin olmadığım için, “Nelida ile birlikteyken bana ne olduğunu düşünüyorsun?” diye sordum.
Emilito sözümü, “Yani ne olmadığını demek istiyorsun,” diye düzeltti. “Soldaki koridorda, boşluğu yavaşça ve uyumlu bir biçimde geçmen ve çiftinin tam farkındalığını uyandırman gerekiyordu.” Emilito, olmasını umdukları şeyi anlatan anlaşılması zor bir açıklamaya başladı.
Nelida’nın yönlendirmesiyle farkındalığımı bedenimle çiftim arasına kaydırmam gerekiyordu. Bu kaymanın, ömür boyunca gelişen tüm engelleri, fiziksel bedeni çiftten ayıran engelleri silmesi gerekiyordu. Emilito, büyücülerin planının, çiftin onları zaten tanıyor olduğu için, onların hepsiyle kişisel olarak tanışmama izin vermek olduğunu söyledi. Ama çılgınlığımdan dolayı, yavaşça ve uyumlu bir biçimde geçememiştim. Başka bir deyişle, çiftimin kazandığı farkındalığın, bedenimin her günkü farkındalığı ile hiçbir ilgisi yoktu. Bu, benim uçmakta olduğum ve duramadığım hissine yol açmıştı. Tüm enerjim boşalıp gitmiş ve çiftim çıldırmıştı.
“Sana bunu söylediğime üzgünüm, Emilito, ama neden söz ettiğini anlayamıyorum,” dedim.
Emilito, “Büyü geçişi, fiziksel bedenin sahip olduğu günlük yaşamın farkındalığını çifte kaydırmaktır,” diye yanıtladı. “Dikkatle dinle. Bedenden çifte kaydırmak istediğimiz şey, günlük yaşamdaki farkındalıktır. Günlük yaşamdaki farkındalık!”
“Ama bu ne anlama geliyor, Emilito?”
“Bu bizim ağırbaşlılık, ölçülülük, kontrol peşinde olmamız demektir. Biz çılgınlıkla ve gelişi güzel sonuçlarla ilgilenmiyoruz.”
“Ama bu benim durumumda ne anlama geliyor,” diye ısrar ettim.
“Aşırılıklarına düşkünlük gösterdin ve günlük yaşamdaki farklılığını çiftine kaydırmadın.”
“Ne yaptım?”
“Çiftini bilinmeyen, kontrol edilemeyen bir farkındalıkla doldurdun.”
“Senin dediklerine rağmen, Emilito, tüm bunlara inanmam olanaksız,” dedim. “Aslında, bu gerçekten de anlaşılmaz bir şey.”
Emilito, “Doğal olarak bu anlaşılmaz bir şey,” diye bana katıldı. “Ama eğer anlaşılır bir şeyin peşindeysen, burada kuşkularınla, bana bağırarak oturman gerekmez. Senin için anlaşılır olan şey, çıplak ve ayaklarını yukarıya kaldırmış olmak.”
Emilito, içimi titreten zamparaca bir gülümsemeyle baktı. Ama ben kendimi savunmaya başlamadan önce ciddi bir ifade takındı.

Yumuşak bir sesle, “Çifti yavaşça ve uyumlu bir biçimde yukarıya çekmek ve günlük farkındalığımızı ona kaydırmak, eşi benzeri olmayan bir şeydir,” dedi. “Bunu yapmak anlaşılmaz bir şeydir.
“Şimdi bütünüyle anlaşılır bir şey yapalım. Gidip kahvaltı edelim.”

21

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

20 BÖLÜM

Ağaçtaki üçüncü gecem, açık havada kamp yapmak gibiydi. Sadece uyku tulumumun içine girip iyi bir uyku uyudum ve sabah gün ağarırken uyandım. Aşağıya inmem de kolay oldu, ipleri ve makaraları sırtımı ya da omuzlarımı acıtmadan nasıl hareket ettirebileceğimi bulmuştum.
Kahvaltı yaptıktan sonra Emilito bana, “Bu senin geçiş döneminin son günü,” dedi. Yapacak çok işin var. Ama sen bir hayli üretkensin, onun için bu o kadar zor olmayacak.”
“Geçiş dönemiyle ne demek istiyorsun?”
“Senin Clara ile son konuşmandan bu yana geçen ve altı gün süren bir geçiş. Unutma, ağaçta üçünde bilincinin yerinde olduğu üçünde ise olmadığı altı gün geçirdin. Büyücüler her zaman olayları üçün kadarıyla sayarlar.”
“Ben de her şeyi üçün katlarıyla mı yapmalıyım,” diye sordum.
“Kesinlikle. Sen Nelida’nın soyundansın değil mi? Sen onun neslinin devamısın.” Emilito bana kurnazca bir gülümsemeyle baktı ve ekledi. “Ama şimdilik ben ne dersem onu yapmak zorundasın. Unutma, bu ne kadar uzun sürerse sürsün, ben senin rehberinim.”
Emilito’nun bunu söylediğini duyunca sert bir biçimde yutkundum. Nelida konuşurken beni de söylediklerine dahil ettiğinde bundan büyük bir gurur duyuyordum ama hizmetçinin bundan söz etmesi hiç hoşuma gitmiyordu.
Benim rahatsızlığımı fark eden Emilito, beni, ikimizi, herhangi birisinin ötesindeki kuvvetlerin özel bir görevi yerine getirmemiz için bir araya getirdiğine beni temin etti. Onun için kurallara uymalıydık çünkü onun büyücülük geleneğinde işler böyle yapılıyordu.
Emilito, “Clara, senin fiziksel yanını sana özetleme yapmayı öğreterek hazırladı ve büyücülük geçişleriyle kapılarını gevşetti,” diye açıklamada bulundu. “Benim görevim ise senin çiftinin katılaşmasına yardımcı olmak ve sonra ona iz sürme’yi öğretmek.”
Ondan başka hiç kimsenin bana çiftle iz sürmeyi öğretemeyeceğini söyledi. “Çiftle iz sürmenin ne olduğunu açıklayabilir misin?” diye sordum.
“Tabi ki açıklayabilirim. Ama bundan söz etmek pek bilgece bir şey olmaz çünkü iz sürmek, yapmak demektir, yapmak üzerine konuşmak değil. Dahası, bunun ne olduğunu zaten biliyorsun, çünkü bunu yaptın.”
“Bunu nerede ve ne zaman yaptım?”
Emilito, “Ağaç evde uyuduğun ilk gece,” dedi. “Korkudan ölmek üzere olduğunda. O olayda mantığın ne yapacağını bilemez haldeydi, onun için koşullar seni çiftini kullanmaya zorladı. Yardımına gelen senin çiftindi. Korkun nedeniyle iyice açılan kapıların dışına aktı. Ben buna çiftle iz sürme diyorum.
“Nagual ve Nelida, çiftin ustalarıdır ve onlar sana son rötuşları yapacaklar; tabi ki ben ışın kaba bölümünü yaparsam. O nedenle, nasıl ki seni benim için hazır hâle getirmek Clara’nın işi idiyse seni onlar için hazır hâle getirmek de bana bağlı. Ve ben seni onlar için hazırlamadığım sürece, onlar senin için bir şey yapamazlar.”
Bir yudum su içerek, “Neden Clara benim öğretmenliğimi yapmaya devam etmedi?” diye sordum.
Emilito bana baktı, sonra bir kuş gibi göz kırptı. “İki öğretmene sahip olmak ilkedir,” dedi. “Hepimizin iki öğretmeni vardır. Ama benim son öğretmenim bir Nagual idi; bu da bir ilkedir.”
Emilito, Nagual Julian Grau'nun yalnızca kendi öğretmeni olmayıp evin on altı üyesinin her birinin öğretmeni olduğunu açıkladı. Nagual Julian, Elias Abelar adında bir başka Nagual olan kendi öğretmeniyle birlikte, onların her birini tek tek bulmuş ve onlara özgürlüğe giden yollarında yardım etmişti.
“Neden Grau ve Abelar adları durmadan tekrarlanıyor?”
Emilito, “Onlar güç isimleri,” diye açıkladı. “Her büyücü nesli onları kullanır. Ve her Nagualın adı bir başka neslin ilkelerini izler. Bu, John Michael Abelar’ın adını Elias Abelar’dan aldığı ama yeni Nagual’ın, John Michael Abelar’dan sonra gelecek olanın, Julian Grau’dan Grau adını alacağı anlamına gelir. Bu, Naguallar için bir ilkedir.”
“Neden Nelida benim bir Abelar olduğumu söylüyor?”
“Çünkü sen aynı onun gibisin ve ilke senin, onun soyadını ya da ilk adını ya da istersen her iki adını birden alabileceğini söyler. Nelida’nın kendisi, her ilk adını da kendinden önce gelen kişiden aldı.”
“Bu ilkeyi kim koydu ve böyle bir şeye ne gerek vardı?”
“İlke, büyücülerin keyfi ya da acayip olmalarını önlemek için uydukları bir yasadır. Onlar kendileri için konulan ilkelere uymak zorundadırlar çünkü bunlar ruhun kendisi tarafından konulmuştur. Bana söylenen budur ve bundan kuşku duymak için herhangi bir nedenim yok.”
Emilito, onun diğer öğretmeninin Talia adlı bir kadın olduğunu söyledi. Onu, dünyadaki herhangi birisinin hayal edebileceği en mükemmel kadın olarak tanımladı.

“Nelida’nın en mükemmel varlık olduğunu sanıyordum,” dedim ama daha fazlasını söylemeden sustum. Yoksa aynı türden mutlak bir bağlılık içinde olan Emilito’ya benzeyecektim.
Emilito mutfak masasına eğildi ve bir sırrı açılayacak olan bir suikastçı edasıyla, “Sana katılıyorum,” dedi. “Ama Nelida seni gerçekten elde edene kadar bekle; o zaman onu ölesiye seveceksin.”
Onun sözleri beni şaşırtmadı çünkü benim zaten hissetmekte olduğum bir şeyden söz ediyordu; Nelida’yı sanki onu çocukluğumdan beri tanıyormuşum gibi seviyordum. Onu, sanki hiç sahip olmadığım bir anneyi seviyormuşum gibi seviyordum. Emilito’ya, daha birkaç gün öncesine kadar onun var olduğunu bilmediğim halde, Nelida’nın karşılaştığım en nazik, en güzel ve kusursuz varlık olduğunu söyledim.
Emilito, “Ama onu tabii ki tanıyorsun,” diye karşı çıktı. “Hepimiz seni görmeye geldik ve Nelida seni hepimizden daha sık gördü. Sen Clara ile geldiğinde Nelida sana zaten sonsuz şey öğretmişti.”
Rahatsız olarak, “Bana ne öğrettiğini düşünüyorsun?” diye sordum.
Emilito bir an kafasını kaşıdı. “Örneğin Nelida sana, çiftini öneride bulunması için çağırmayı öğretti.”
“Bana bunu, ağaç evdeki ilk gecemde yaptığımı söyledin ama ben ne yaptığımı bilmiyorum.”
“Tabi ki biliyorsun. Bunu her zaman yapıyordun. Senin öneri almak için gevşeyerek güney ufkuna bakına tekniğine 11e dersin?”
Emilito bunu söylediği anda kafamdaki bir şey açıklık kazandı. Yıllar boyunca güzel, gizemli bir kadının benimle konuştuğunu ve yatağımın başucundaki masaya hediyeler bıraktığı bazı rüyaları tümüyle unutmuştum. Bir defasında onun opal bir yüzük bıraktığını, bir başka seferde ise üzerinde küçük bir kalp olan bir kolye bıraktığını görmüştüm. Bazen yatağımın kenarına oturur ve bana güneydeki ufka bakmak ya da belirli bir renkte elbiseler giymek ya da saçlarımı daha güzel olacak belirli bir biçimde toplamak gibi, uyandığımda yapacağım şeyleri söylerdi.
Kendimi üzgün ya da yalnız hissettiğimde, o kadın kulağıma rüyalarımda tatlı şeyler fısıldayarak beni yatıştırır ve rahatlatırdı. En canlı olarak anımsadığım şey onun bana, beni olduğum gibi sevdiğini söylemesiydi. Aynen şu sözcükleri kullanmıştı: “Seni olduğun gibi seviyorum.” Sonra sırlımda sertlik olan yerleri ovar, kafama vurur ve saçlarımı dağıtırdı. Annemin bana dokunmasını bu nedenle istemediğimi fark ettim. Bana o kadından başka kimsenin dokunmasını istemezdim. Bu rüyaların birinden uyandığımda, o kadın beni kalbinde tuttuğu sürece dünyadaki hiçbir şeyin önemli olmadığını hissederdim.
Her zaman bunların benim fantezi rüyalarım olduğunu düşünürdüm. Katolik okuluna gitmiş olduğum için, onun belki de Meryem Ana ya da azizelerden bir tanesi olduğunu bile düşünmüştüm. Bana tüm iyi şeylerin onlardan geldiği öğretilmişti. Bir defasında, onun benim koruyucu meleğim olduğunu bile düşünmüştüm ama böyle bir varlığın gerçekten var olduğunu hiçbir zaman düşünmemiştim.
Emilito, “O, Meryem Ana ya da azize değildi, seni aptal,” diye güldü. “O, bizim Nelida’ydı. Ve sana gerçekten de o değerli mücevherleri verdi. Onları ağaç evdeki platformun altındaki kutuda bulacaksın. Onları Nelida’ya öğretmeni vermişti; şimdi Nelida onları sana veriyor.”
“Yani o opal yüzük gerçekten var mı?” diye sordum.
Emilito başını olumlu anlamda salladı. “Git de kendin gör.

Nelida bana, sana söylememi istedi.”
Emilito sözünü bitiremeden mutfaktan çıkıp koşarak evin önüne gittim. Rekor bir hızla ağaç eve çıktım. Orada, platformun altına saklanmış ipek bir kutuda, harika mücevherler vardı, içinde kırmızı ateş rengi olan opal yüzüğü ve altın kolyeyi tanıdım ve kutuda başka yüzükler, altından bir saat, elmas bir kolye daha vardı. Üzerinde kalp olan altın kolyeyi aldım ve taktım. Clara gittikten sonra ilk kez olarak gözlerimi yaşlar dolmuş halde buldum. Ama bunlar kendime acuna ya da üzüntüden kaynaklanan gözyaşları değil, neşe ve sevinç gözyaşlarıydı çünkü şimdi rüyamdaki kadının yalnızca bir rüya olmadığını kesinlikle biliyordum.
Nelida’nın adım söyledim ve ona yaptığı tüm iyilikler için en yüksek sesinle teşekkür ettim. Onu yeniden görüp onunla yeniden konuşabileceğim sürece, değişeceğime, farklı olacağıma ve Emilito benden ne isterse istesin yapacağıma söz verdim.
Aşağıya indiğimde, Emilito’nun mutfaktaki kapının yanında durduğunu gördüm. Ona kolyeyi ve yüzükleri gösterdin ve aynı mücevherleri yıllar önce rüyamda görmemin nasıl mümkün olduğunu sordum.
Emilito, “Büyücüler son derece gizemli varlıklardır,” dedi, “çünkü çoğu zaman edimlerini çiftlerinin enerjisiyle gerçekleştirirler. Nelida büyük bir iz sürücüdür. O rüyalarda iz sürer. Onun gücü o kadar eşsizdir ki, yalnızca kendisini istediği yere götürmekle kalmaz yanında istediği şeyleri de getirebilir. Seni böyle ziyaret edebiliyordu. Ve onun adının Abelar olmasının neden bu. Abelar, bizim için iz sürücü anlamına gelir. Ve Grau rüya görücü demektir. Bu evdeki tüm büyücüler ya rüya görücü ya da iz sürücülerdir.”
“Bunların farkı ne, Emilito?”
“İz sürücüler plan yapar ve edimlerini planlarına göre gerçekleştirirler; onlar nesneleri uyanık ya da rüyalarındayken yaratabilir ve değiştirebilirler. Rüya görücüler hiçbir plan ya' da düşünce olmadan hareket ederler; dünyanın gerçekliğinin ya da rüyaların gerçekliğinin içine atlarlar.”
Opal yüzüğü ışık altında inceleyerek, “Tüm bunlar bana anlaşılmaz geliyor, Emilito,” dedim.
Emilito, “Sana rehberlik ediyorum, o nedenle bunlar senin için anlaşılır hâle gelecek,” diye yanıt verdi. “Ve sana rehberlik etmeme yardımcı olmak için, sana söylediğim şeyleri yapmaksın. Sana söyleyeceğim, yapacağım ya da önereceğim her şey ya İlci öğretmenimin bana söylediklerinin tam bir kopyasıdır ya da onların söylediklerine göre biçimlendirilmiş olan bir şeydir.” Emilito bana doğru eğildi. “Buna inanamayabilirsin,” diye fısıldadı, “ama seninle ben temelde benzeriz.”
“Ne yönden, Emilito?”
Emilito çok ciddi bir yüzle, “İkimiz de biraz deliyiz,” dedi. “Dikkat et ve bunu anımsa. Seninle benim akıllı olmamız için, bedenimizi ya da zihnimizi değil çiftimizi dengelemek için eşekler gibi çalışmamız gerekiyor.”
Onunla tartışmanın ya da ona katılmanın bir anlamı yoktu. Ama yeniden mutfak masasına oturduğumda ona, “Çiftimizi dengelediğimizden nasıl emin olabiliriz?” diye sordum.
Emilito, “Kapılarımızı açarak,” diye yanıt verdi, “ilk kapı ayak tabanlarında, ayak başparmağının dibindedir.”
Masanın altına uzanıp sol ayağımı tuttu ve inanılmaz derece hızlı bir hareketle ayakkabımı ve çorabımı çıkarttı. Sonra işaret parmağı ve başparmağını neredeyse bir mengene gibi kullanarak ayak tabanımda ayak başparmağınım çıkıntısıyla, ayağımın üstündeki ekleme bastırdı. Keskin acı ve şaşkınlık çığlık atmama neden oldu. Ayağımı öyle güçlü çektim ki dizimi masanın altına vurdum. Ayağa kalktım ve “ne halt ettiğini sanıyorsun!” diye bağırdım.
Emilito benim öfkeli çıkışımı görmezden geldi ve “Kapıları sana ilkeye göre gösteriyorum. Onun için iyi dikkat et,” dedi.
Ayağa kalktı ve benim olduğum tarafa geçti. Eğilip bacaklarıma vurarak, “İkinci kapı, baldırları ve dizlerin iç bölümünü içine alan bölgedir,” dedi.
“Üçüncüsü cinsel organlar ve kuyruk s o kumu dur.” Ben kaçana kadar, Emilito sıcak ellerini bacaklarımın arasına kaydırdı ve beni sertçe sıkarken biraz yukarıya kaldırdı.
Onunla boğuştum ama belimin arkasını tuttu. “Dördüncü ve en önemli olanı böbreklerin olduğu bölgededir,” dedi. Benim sinirlenmeme aldırmayarak, beni yeniden banka oturttu. Ellerini yukarıya doğru sırtıma götürdü. Korkuyla büzüldüm ama Nelida’nın hatırına ona izin verdim. “Beşinci kapı kürek kemiklerinin arasındadır,” dedi. “Akıncısı, kafatasının dibindedir. Ve yedincisi, kafanın üstündedir.” Son noktayı göstermek için parmaklarının boğumu kafamın tam tepesine sertçe indi.
Emilito, masanın kendi oturduğu tarafına geçti ve oturdu. Emilito, “Eğer birinci ve ikinci kapılarımız açıksa, insanların dayanılmaz bulabilecekleri bir tür kuvvet yayarız,” diye devam etti. “Diğer yandan eğer üçüncü ve dördüncü kapılar, olmaları gerektiği gibi, yanı kapalı değilse, insanların son derece çekici bulacakları bir kuvvet yayarız.”
Hizmetçinin alt merkezlerinin açık olduğunu biliyordum çünkü onu son derece iğrenç ve dayanılmaz buluyordum. Yarı şaka olarak ve biraz da ona karşı beslediğim hislerden duyduğum suçluluktan dolayı, insanların bana pek dayanamadıklarını itiraf ettim. Her zaman bunun zarafet eksikliğinden kaynaklandığını ve bu açığımı, fazla lütufkâr olmakla kapatmak zorunda olduğumu düşünmüştüm.
Emilito, bana katılarak, “Bu çok doğal,” dedi. “Ayaklarındaki ve baldırlarındaki kapılar tüm yaşamın boyunca kısmen açıktı. Bu alt merkezlerin açık olmasının bir diğer sonucu yürümekte zorlanıyor olman.”
“Bekle bir dakika,” dedim, “yürüyüşümde hiçbir şey yok. Ben savaş sanatları çalışıyorum. Clara bana akışkan ve zarif bir şekilde hareket ettiğimi söyledi.”
Emilito bunu duyunca kahkahayı bastı. “Canın neyi isterse onu çalışabilirsin,” dedi, “ama yine de yürürken ayaklarını sürüyorsun. Yürüyüşün yaşlı bir adamınki gibi.”
Emilito, Clara’dan daha da kötüydü. En azından Clara bana gülmek yerine benimle birlikte gülme nezaketini gösteriyordu. Emilito’nun ise benim duygularıma hiç saygısı yoktu. Benimle, büyük çocukların daha küçük ve savunmasız çocuklarla dalga geçtikleri gibi dalga geçiyordu.
Bana bakarak, “Darılmadın değil mi?” diye sordu.
“Ben, darılmak mı? Tabii ki darılmadım.” Hırsımdan köpürüyordum.
“Güzel. Clara bana, senin özetleme yoluyla kendine acıma ve önem verme duygularının çoğundan kurtulduğunu söylemişti. Yaşamını, özellikle de cinsel yaşamını özetlemek kapılarının bazılarını daha da gevşetti. Boynunun arkasında duyduğun çatlama sesi, senin sağ ve sol tarafların ayrıldığı anda çıktı. Bu, bedeninin ortasında, enerjinin boynuna, sesin duyulduğu yere yükseleceği bir aralık bırakır. O patlamayı duymak, çiftinin farkındalık kazanmak üzere olduğu anlamına gelir.”

“O sesi duyduğumda ne yapmalıyım?”
“Ne yapman gerektiğini bilmek o kadar önemli değil çünkü yapabileceğimiz çok az şey var. Gözlerimiz kapalı olarak oturabilir ya da ayağa kalkıp gezinebiliriz. Önemli olan nokta, farkındalığımızı, fiziksel bedenimizi kontrol ettiği için sınırlamış olduğumuzu bilmektir. Ama eğer farkındalığımızı, çiftin kontrol edebileceği biçimde tersine çevirebilirsek, aklımıza gelen her şeyi yapabiliriz.”
Emilito ayağa kalktı ve bana doğru geldi. “Şimdi, beni Nelida’yı ya da Clara’yı yaptığın gibi bir şeyler üzerine konuşmaya kandıramazsın,” dedi. “Çiftin hakkında ancak yaparak öğrenebilirsin. Şu anda seninle konuşuyorum çünkü geçiş dönemin henüz bitmedi.”
Emilito beni kolumdan tuttu ve bir şey söylemeden evin arkasına sürükledi. Orada beni, kafamın üstü alçak, kalın bir dalın birkaç santimetre altına gelecek biçimde bir ağacın altında durdurdu. Bana, ağacın yardımıyla, çiftimi, bu kez tam farkındalıkla, yansıtıp yansıtamayacağıma bakacağını söyledi.
Herhangi bir şeyi dışarıya yansıtabileceğimden ciddi bir kuşku duyuyordum ve bunu ona söyledim. Fakat Emilito, eğer istencimi kullanırsam, çiftimin içimden dışarıya doğru itileceğine ve fiziksel bedenimin sınırlarının ötesine doğru genişleyeceğine emindi.
Onun bana, büyücülerin ilkesinin bir parçası olan bir işlem göstereceğini umarak, “Tam olarak ne yapmam gerekiyor?” diye sordum.
Emilito bana gözlerimi kapatmamı ve soluğumun üzerine yoğunlaşmamı söyledi. Gevşediğimde, kafamın üstünden dışarıya çıkan bir hisle, ağacın üst dallarına dokunana kadar istencimi, kuvvetin yukarıya doğru akması için kullanacaktım. Emilito bunun bir hayli kolay olacağını çünkü arkadaşım ağacın desteğinden yararlanacağımı söyledi. Ağacın enerjisinin, benim farkındalığımın genişlemesi için bir metris oluşturacağını söyledi.
Bir süre solunumum üzerine yoğunlaştıktan sonra, titreşen bir enerjinin sırtımdan yukarıya yükseldiğini, kafamın üstünden yukarıya çıkmaya çalıştığını hissettim. Sonra içimdeki bir şey açıldı. Her soluk alışımda bir hat, ağacın tepesine uzandı; soluğumu verdiğimde hat yeniden aşağıya, bedenimin içine çekiliyordu. Ağacın tepesine ulaşma hissi, bedenimin genişleyip ağaç kadar uzun ve geniş olduğuna inanır hâle gelinceye kadar güçlendi.
Bir noktada, ağaca karşı duyduğum derin bir sevgi ve birlik hissi her yanımı sardı; aynı anda bir şey sırtımdan yukarıya ve kafamdan dışarıya çıktı ve kendimi, dünyayı ağacın tepesinden izler buldum. Bu duyum yalnızca bir an için sürdü çünkü Hizmetçinin bana aşağıya gelmemi ve yeniden bedenimin içine akmamı söyleyen sesi dikkatimi dağıtmıştı. Şelale gibi bir şeyin, bir tür kabarmanın aşağıya doğru aktığını, kafamın üstünden bedenime girdiğini ve onu tanıdık bir sıcaklıkla doldurduğunu hissettim.
Emilito, gözlerimi açtığımda, “Ağaçla çok uzun bir süre birleşmiş halde kalmaman iyi olur,” dedi.
Ağaca sarılmak için karşı konulmaz bir arzu duydum ama hizmetçi beni kolumdan çekti ve biraz uzaktaki bir kayaya götürdü, orada oturduk. Emilito, dıştaki bir kuvvetin yardımıyla, bu durumda farkındalığımı ağaçla birleştirerek, çiftin kolayca genişlemesini sağlayabileceğimi söyledi. Ama bu kolay olduğu için, ağaçla gereğinden fazla birleşmiş halde kalabileceğimizi, o zaman ağacın kendisini güçlü ve sağlıklı bir durumda tutması için gereken yaşamsal enerjiyi bitirme riskine gireceğimizi söyledi. Ya da ağaca duygusal olarak bağımlı hâle gelerek enerjimizin bir bölümünü geride bırakabilirdik.
Emilito, “Kişi, herhangi bir şeyle birleşebilir,” diye açıkladı.

“Eğer birleştiğin nesne ya da kimse güçlüyse, sihirbaz Manfred ile birleştiğinde olduğu gibi, enerjin artar. Ama eğer hasta ya da zayıfsa ondan uzak dur. Her iki durumda da bu alıştırmayı yaparken tedbirli olmalısın çünkü her şey gibi, bu da çift taraflı bir kılıçtır. Dıştaki enerji her zaman bizimkinden farklıdır, çoğu kez ona karşıttır,”
Hizmetçinin söylediklerini dikkatle dinledim. Bir şey daha çok dikkatimi çekmişti.
“Söylesene, Emilito, neden Manfred’e sihirbaz dedin?”
“Bu, bizim için onun eşsizliğini onaylama biçimimiz. Manfred bizim için bir sihirbazdan başka bir şey olamaz. O bir büyücüden daha fazlasıdır. Eğer kendi türünün arasında yaşasaydı o zaman bir büyücü olurdu. O, insanların, insan büyücülerin arasında yaşıyor ve onlara eşit. Yalnızca mükemmel bir sihirbaz bu başarıyı gösterebilir.”
Ona Manfred’i yeniden görüp göremeyeceğimizi sordum. Hizmetçi, işaret parmağını öyle abartılmış bir biçimde dudaklarına koydu ki, sessiz kaldım ve onu yanıt vermeye zorlamadım.
Emilito yandan bir çubuk aldı ve yere oval bir biçim çizdi. Sonra onun ortasından geçen yatay bir çizgi ekledi. İki bölümü işaret ederek çiftin, fiziksel bedende kabaca karın ve göğüs boşluklarına karşılık gelen, alt ve üst bölümlere ayrıldığını açıkladı. İki farklı enerji akımı bu iki bölümde dolaşıyordu. Alttakinde, biz daha ana rahmindeyken sahip olduğumuz enerji dolaşıyordu. Bu enerji doğum anında bedene ilk solukla girerdi. Emilito, düşünce enerjisinin deneyimle arttığını ve yukarıya, kafaya yükseldiğini söyledi. Orijinal enerji genital bölgeye inerdi. Çoğunlukla yaşamda, bu iki enerji çiftte ayrılırdı ve fiziksel bedende zayıflığa ve dengesizliğe yol açardı.
Emilito bu kez, elips biçiminin merkezinden, onu boylamasına bedenin sağ ve sol yanlarına karşılık geldiğini söylediği iki bölüme ayıran başka bir çizgi çizdi. Bu iki tarafın da özel enerji dolaşım yolları ya da ağları vardı. Sağ tarafta enerji çiftin ön tarafından yukarıya ve arka tarafından aşağıya doğru dolaşıyordu. Sol taraftaysa, çiftin ön tarafından aşağıya inerken arka tarafından yukarıya çıkıyordu.
Emilito çifti arayan çoğu kişinin yaptığı hatanın ona fiziksel bedenin ilkelerini uygulamak, onu örneğin kas ve kemiklerden oluşuyormuş gibi çalıştırmaktı. Emilito bana, çifti fiziksel alıştırmalarla çalıştırmanın hiçbir yolu olmadığını söyledi.
Hizmetçi, “Bu sorunu çözmenin en kolaya yolu, ikisini birbirinden ayırmaktır,” dedi. “Ancak bedenle çift birbirinden açıkça ayrı olduğunda farkındalık birinden diğerine akabilir. Büyücülerin yaptığı budur. Onun için büyücüler anlamsız ritüellerden, büyülerden ve bedenle çifti bütünleştireceği düşünülen karmaşık solunum tekniklerinden vazgeçebilirler.”
“Peki ya Clara’nın bana öğrettiği solunum teknikleri ve büyü geçişleri? Onlar da anlamsız mı?”
“Hayır. O sana yalnızca bedeninle çiftini ayırmana yardımcı olacak şeyler öğretti. O nedenle bunların hepsi de bizim amacımız için kullanışlıdır.”
Emilito, belki de biz insanların sahip olduğu en yanlış görüşün, yaşamlarımızın kontrolü özünde çiftin dünyasında yatarken, sağlık ve zindeliğimizin bedenin dünyasında olduğunu düşünmemiz olduğunu söyledi. Bu yanlış görüş, farkındalığımızı bedenin denetlemesinden kaynaklanıyordu. Emilito normalde, farkındalığımızın çiftin sağ tarafında dolaşan ve düşünme ile usavurma, görüşlerle ve insanlarla başa çıkmada etkili olma yeteneğimizi sağlayan enerjide yer aldığını açıkladı. Bazen kaza eseri ama daha çok çalışma sonucunda, farkındalık çiftin sol tarafında dolaşan ve entelektüel amaçlara ya da insanlarla basa çıkmaya pek yararı dokunmayan davranışlara neden olan enerjiye kayabiliyordu.
Emilito sözlerini, “Farkındalık, düzgün bir biçimde çiftin sol tarafına çevrildiğinde, çift dolgunlaşır ve dışarıya çıkar,” diye sürdürdü. “Ve kişi, akıl almaz işleri başarabilir hâle gelir. Bu, şaşırtıcı gelmemelidir çünkü çift bizim enerji kaynağımızdır. Fiziksel beden yalnızca enerjinin konulduğu kaptır.”
Ona, farkındalıklarını kendi istekleriyle çiftin her ilk yanma da odaklayabilen insanların olup olmadığını sordum.
Emilito, kafasını olumlu anlamda salladı. “Büyücüler bunu yapabilirler,” diye yanıtladı. “Bunu yapabildiğin gün, sen kendin de bir büyücü olacaksın.”
Emilito bazı kişilerin, soyut uçuşu başarıyla tamamladıktan sonra, yalnızca solunumlarını denetleyerek farkındalıklarını çiftin sağ ya da sol tarafına kaydırabileceklerini söyledi. Böyle kişiler büyücülük ya da savaş sanatları çalışabilecekleri gibi, karmaşık akademik işlerin de üstesinden gelebilirlerdi. Emilito, farkındalığı düzgün bir biçimde sol tarafa döndürme itkisinin gizemi ve gücü nedeniyle, farkındalığı günlük yaşamın çekiciliğine döndürmekten çok daha ölümcül bir tuzak olduğunu vurguladı.
Emilito kolumu tuttu ve beni kayanın üstünden çekti. Aceleyle eve giderken, “Geçiş zamanın neredeyse bitmek üzere,” dedi. “Artık açıklamalar için zaman yok. Geçiş dönemini bir darbede geride bırakacağız. Gel odama gidelim.”
Olduğum yerde kalakaldım. Artık kendimi yalnızca rahatsız değil aynı zamanda da tehdit altında hissediyordum. Emilito ne kadar garip olursa olsun ve eterik çiftten ne kadar bahsederse etsin o hâlâ bir erkekti ve mutfakta bedenimin özel yerlerine dokunuşunun anısı çok canlıydı. Bunun yalnızca bana bir şeyi göstermek için yapılan ve kişisel olmayan bir dokunuş olmadığını biliyordum; bana dokunduğunda şehvetini açıkça sezmiştim. Hizmetçi, bana soğuk gözlerle baktı. “Sana dokunduğumda şehvetimi hissetmen de ne demek oluyor?”
Yalnızca ağzım bir karış acık kalarak ona bakakaldım.
Düşüncelerimi kelimesi kelimesine seslendirmişti. Bedenimi bir utanç dalgası sardı ve buna tüm bedenime yayılan soğuk bir terleme eşlik etti. Birkaç kez sılacı özürler diledim. Ona çok güzel olduğum için tüm erkeklerin beni karşı konulmaz buldukları hayalini kurduğumu söyledim.
Emilito, “özetleme yapmak demek bunların tümünü yakmak demektir,” dedi. “İşini tam yapmadın. Büyü geçişi yapmaya kalkıştığında çıldırmanın nedeni kuşkusuz ki buydu.”
Emilito arkasını döndü ve evden uzaklaştı.
“Henüz sana aklımdaki şeyi göstermenin zamanı değil,” dedi. “Hayır. Edimlerini temizlemek için daha çok çalışma yapmaya ihtiyacın var. Çok daha fazla çalışmaya... Ve şu andan itibaren iki katı dikkatli olmak zorundasın; eskisinin ila katı çaba göstermelisin çünkü artık daha fazla hata yapmayı kaldıramazsın.”

22

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

21 BÖLÜM

Geçiş dönemim, Emilito’nun bana onun düşüncelerini yanlış anladığım için saldırmasıyla hemen orada bitiverdi. O andan sonra soytarılık yapmayı bırakıp bana son derece zorlu işler vermeye başladı. Artık çiftle ya da büyücülüğün bir başka yanıyla ilgili uzun açıklamalar ve dolayısıyla entelektüel anlayış nedeniyle kazanılan teselliler yoktu. Yalnızca faydacı ve zorlu çalışmalar vardı. Aylarca her gün sabahtan akşama kadar, yorgunluktan bitkin düşmüş bir halde ağaç evde uykuya dalıncaya kadar çalışıyordum.
Kung Fu idmanı yapmak ve bahçede çalışmanın yanı sıra öğle ve akşam yemeklerini hazırlamaktan da ben sorumluydum. Hizmetçi bana sobayı nasıl yakacağımı ve bazı kolay yemekleri nasıl hazırlayacağımı gösterdi; bu annemin denediği ama tümüyle başarısız olduğu bir şeydi. Başka görevlerim de olduğundan çoğu zaman bütün malzemeyi bir tencereye doldurarak pişmesi için sobanın üzerine koyuyor ve daha sonra yemek zamanı geri geliyordum. Aynı türlüyü birkaç hafta boyunca yaptıktan sonra mükemmel bir tat karışımı elde ettim. Emilito, iyi bir aşçı olmasam bile en azından yemeklerimin yenebilir hâle geldiğini söyledi. Bunu bir kompliman olarak kabul ettim çünkü hayatım boyunca kekten rulo köfteye kadar yenebilir hiçbir şey yapamamıştım.
Yemeklerimizi tam bir sessizlik içinde yiyorduk. Sessizlik yalnızca o, bana bir şey söylemek istediğinde bozuluyordu. Ama ben konuşmak istediğimde bana narin sindirim sistemini anımsatmak için karnına vuruyordu.
Zamanımın büyük bir bölümü hâlâ özetlemeye ayrılmıştı. Hizmetçi bana daha önce özetlediğim olay ve kişilerin üstünden bir kez daha geçmemi söyledi ama bu kez bunu ağaç evde yapmam gerekiyordu. Kendimi her gün ağaç eve çıkarmak, baştaki yükseklik korkumun ortadan kalkmasını sağladı. Açık havada olmaktan zevk almaya başladım, özellikle bu iş için ayırdığı öğleden sonraları. Clara’nın nezareti altında, karanlık bir mağarada özetleme yapmıştım. O özetlemenin havası ağır, topraksı, kasvetli ve çoğu zaman korkutucuydu. Emilito’nun rehberliğinde ağaç evde yaptığım özetleme çalışmasa başka bir hava hakimdi. Bu çalışmalar, hafif, havasal, şeffaftı. Olayları daha önce benzeri görülmemiş bir netlikle anımsıyordum. Eklenen enerjimle ya da yerden yukarıda olmanın etkisiyle, çok daha fazla ayrıntıyı anımsayabiliyordum. Her şey canlı ve belirgindi, daha önceki özetleme çalışmalarımın tersine daha az kendine acıma, daha az korku ve daha az pişmanlıkla yüklenmişti.
Clara bana, ömrüm boyunca karşılaştığım tüm insanların adını yere yazmamı ve o kişi ile ilgili anıları soluyarak içime çektikten sonra, elimle silmemi istemişti. Diğer yandan Emilito bana o kişilerin isimlerini kuru yapraklara yazdırdı ve onlarla ilgili anımsadığım her şeyi soluyarak içime çektikten sonra yaprakları kibritle yaktırdı. Bana yaprakları yakıp kül haline getirmem için her tarafında yuvarlak, özenle açılmış küçük delikleri olan yirmi santimetre boyunca metal bir küp verdi; bu özel bir araçtı. Kutunun bir tarafının yarısına küçük bir pencere gibi bir cam takılmıştı. Kapağın alt tarafında, merkezde sivri bir iğne vardı. Pencerenin olduğu tarafta, üzerine bir kibrit takılan ve kibritin kapak kapatıldıktan sonra kutunun içindeki sert bir yüzeye dışarıdan sürtülerek yakılmasın sağlayan bir kol vardı.
Emilito, “Yangın çıkarmamak için kuru yaprağı kapaktaki iğneye takmaksın ki,” dedi. “Kapağı kapadığında yaprak, kutunun ortasında havada asılı kalsın. Sonra küçük cam pencereden kutunun içine bak, kolu kullanarak kibriti yak ve onu yaprağın altına getir, sonra onun yanıp kül olmasını izle.”

Alevlerin her bir yaprağı yakıp bitirmesini izlerken, her zaman dumanı solumamak için dikkat ederek, ateşin enerjisini gözlerimden içeriye çekmem gerekiyordu. Emilito bana yaprakların külünü metalden bir kaba ve kullanılmış kibritleri kâğıttan bir torbaya koymamı söyledi. Her kibrit, o belirli kibrit tarafından parçalarına ayrılmış olan kuru yapraktaki adı yazılı olan kişiden geriye kalan kabuğu temsil ediyordu. Metal kap dolduğunda, onu ağacın tepesinden, rüzgârın külleri dört bir yana savuracağı bir biçimde boşaltacaktım. Kâğıt torbadaki yanmış kibritleri bir ipe bağlayarak aşağıda duran Emilito’ya sarkıtacaktım ve Emilito onları bir maşa yardımıyla tutarak bu iş için kullandığı özel bir sepete koyacaktı. Emilito, kibritlere ya da torbaya dokunmamaya dikkat ediyordu. Benim tahminim, onları tepelerde bir yere gömdüğü ya da onları suyun parçalaması için ırmağa attığıydı. Emilito bana, kibritlerin atılmasının, dünya ile olan bağların koparılması için yapılan son edim olduğunu söyledi.
Uç ay kadar öğleden sonraları özetleme yaptıktan sonra, Emilito birden bire planlarını değiştirdi.
Bir sabah benim için hazırladığı yemeği yukarıya gönderirken, “Senin sıkıcı türlünü yemekten bıktım,” dedi.
Buna çok sevinmiştim; yalnızca ağaç evde geçirecek daha çok zamanım olacağına değil aynı zamanda başka birisinin hazırladığı yemekleri çok sevdiğim için.
Emilito’nun yaptığı yemeği ilk tattığımda, Clara’nın bana verdiği yemekleri kesinlikle kendisinin yapmadığına emin oldum. Gerçek aşçı her zaman Emilito’ydu. Emilito, yemekleri çok özel bir zevkle hazırlıyor ve bu nedenle de onları yemek büyük bir zevk oluyordu.
Her sabah saat yedi civarında, Emilito ağacın altındaki sepete koyduğu yemeği yukarıya yollamak için hazır oluyordu. Kahvaltıyı ağaç evinde yaptıktan ve hoşa gitmeyen bir şeyleri ortaya çıkarma korkusundan kurtulduktan sonra, şimdi heyecanlı bir inceleme ve içgörür haline gelmiş olan özetlemeye devam ediyordum. Çünkü geçmişimin daha fazla bölümünü soluyarak içime çektikçe kendimi daha hafif ve daha özgür hissediyordum.
Eski, geçmişte kalan bağları koparttıkça yeni bağlar kurmaya başladım. Bu durumda bağlarım, bana rehberlik eden eşsiz varlıklaydı. Emilito sert ve burnumu sürtmeye hazır olduğu halde, özünde bir tüy kadar hafifti. Önceleri hem o hem de Clara, kendilerine benzediğimi söylediklerinde şaşırmıştım. Ama daha derinlemesine bir incelemeden sonra Clara kadar ağır ve Emilito kadar kararsız, hatta onun kadar deli olduğumu kabul etmek zorundaydım.
Bir kez Emilito’nun tuhaflığına alıştıktan sonra, onunla Clara ya da Nagual, hatta Manfred arasında bir fark • olmadığını gördüm. Onlar için hissettiğim duygular iç içe geçti öyle ki Emilito için sevgi duymaya ve bir gün onu Emilito diye çağırmaktan hoşlanmaya başladım. İlk karşılaştığımızda, hizmetçi bana adının Emilito, yani Emilito’nun İspanyolcada dostlar arasında kullanılan biçimi olduğunu söyledi. Yetişkin bir adama, “Emilito cuk,” demek bana saçma gelmişti ve bunu istemeyerek yapmıştım. Ama onu daha iyi tanıdıkça, onu başka türlü çağırmak bana garip gelmeye başladı.
Ne zaman onların dördünü düşünsem, zihnimde birleşiyorlardı. Ama onları asla Nelida’yla birleştiremezdim. O, benim için çok özeldi; onu gerçek dünyada yalnızca bir kez görmüş olmama rağmen, onu herkesten ayrı ve herkesin üstünde tutuyordum. Ona baktığım gün, aramızda zaten var olan bağın resmileştiğini hissetmiştim. Ne kadar geçici olursa olsun, günlük dünyanın farkındalığındaki tek bir karşılaşma, bu bağı kopartılamaz ve sonsuza kadar sürecek hâle getirmeye yetmişti.

Bir gün mutfakta öğle yemeğimizi yedikten sonra, Emilito bana bir paket verdi. Onu tuttuğumda, Nelida’dan olduğunu biliyordum. Üzerinde gönderenin adresini bulmaya çalıştım ama adres yoktu. Paketin üzerinde, dudaklarını öpmek için uzatmış bir kadın karikatürü vardı, içinde Nelida’nın el yazısıyla, “Ağacı öp,” yazılıydı. Paketi yırtıp açtım ve içinde yumuşak deriden, ön tarafında bir kordon olan bir çift boğazlı ayakkabı buldum. Ayakkabıların tabanlarına lastikten takozlar takılmıştı.
Onları Emilito’nun görebileceği bir biçimde kaldırdım. Bunların hangi amaçla kullanıldığını anlayamıyordum.
Emilito, kafasını onları tanıyormuş gibi sallayarak, “Bunlar, senin ağaca tırmanma ayakkabıların,” dedi. “Nelida senin, düşme korkuna rağmen ağaçları sevdiğini biliyordu. Takozlar, ağacın kabuklarını zedelemeyesin diye lastikten yapılmış.”
Paketin gelişi Emilito için bana ağaca tırmanmak ile ilgili ayrıntılı, bilgiler vermesi içi bir işarete benziyordu. Şimdiye kadar, kendimi ağaç eve çıkarmak için yalnızca koşumları kullanmıştım. Ve bazen, sanki bir hamakta yatıyormuşum gibi koşumun içinde uyuklamış ya da uyumuştum. Ama ok alçaktaki bir dala asılmak dışında ağaca hiç tırmanmamış tim.
Emilito, ciddi bir ses tonuyla, “Şimdi senin neden yapılmış olduğunu anlama zamanı geldi,” dedi. “Yeni görevin zor olmayacak ama dikkatinin tamamını onun üzerine vermezsen bu çok tehlikeli olabilir. Yeni kazandığın enerjinin tamamını sana göstereceğim şeyi öğrenmek için harcamaksın.”
Emilito, kendisini evin önündeki uzun ağaçlardan oluşan korulukta beklememi söyledi. Biraz sonra elinde uzun, yassı bir kutuyla yanıma geldi. Kutuyu açtı ve içinden birkaç emniyet kolonu ve kaya tırmanışlarında kullanılan yumuşak bir ip çıkardı. Emniyet kolanlarından birini belime taktı ve ona dağcılıkta kullanılan emniyet kancalarıyla daha uzun bir kemer taktı. Kendi beline de buna benzer bir kemer takarak, daha uzun olan kemeri ağacın gövdesinin etrafına kancalayarak ve bunu ağacın gövdesinden yukarıya çıkmakta destek olarak kullanarak bana bir ağaca nasıl tırmanılacağım gösterdi. Emilito hızlı ve kesin hareketlerle tırmandı; tırmanırken kendim emniyete almak için yolu üzerindeki dallara ipi doladı. Bunun sonucunda onun, ağacın bir tarafından diğerine güvenli bir biçimde hareket edebilmesini sağlayan ipten bir ağ oluştu.
Emilito, ağaca tırmandığı kadar çevik bir şekilde aşağıya indi. “Tüm iplerin ve düğümlerin güvenli olduğundan emin olmalısın,” dedi. “Burada büyük bir hata yapamazsın. Küçük hatalar düzeltilebilir; büyük hatalarsa ölümcüldür.”
Gerçekten de şaşırmış bir halde, “Ama Tanrım, senin yaptığının aynısını mı yapmam gerekiyor?” diye sordum.
Artık yükseklikten korkmuyordum, yalnızca bütün o kancaları ve ipleri yerine bağlayacak sabrım olmadığını düşünüyordum. Koşumun içinde ağaca çıkıp inmeye alışmam bile bir hayli zamanımı almıştı.
Emilito kafasını evet der gibi salladı ve neşeyle güldü. “Bu gerçek bir meydan okuma,” dedi. “Ama buna bir kez alıştığında, yaptıklarına değdiğini anlayacaksın. Ne demek istediğimi göreceksin.”
Bana bir ip verdi ve sabırla nasıl düğüm atıp düğümleri nasıl çözeceğimi, tırmanmak için kullanılacak yeni bir ip hattı çekmek için ipi ağacın dallarına sararken ağacın kabuğuna zarar vermemek için tırmanma iplerimin içinden geçen lastik hortum parçalarını nasıl kullanacağımı ve tırmanışta kuş yuvalarını bozmaktan kaçınmak için neler yapmam gerektiğini gösterdi.
Bunu izleyen üç ay boyunca, onun sürekli nezareti altında, kendimi alçak dallarla sınırlayarak çalıştım. Araç gereçleri iyi bir biçimde kontrol edebilir hâle geldiğimde, ellerim artık eldiven takmama gerek kalmayacak kadar nasır tuttuğunda, hareketlerim yeteri kadar esneklik ve denge kazandığında, Emilito daha yüksek dallara tırmanmama izin verdi. Yüksek dallarda da, alçak dallarda öğrendiğim hareketlerin aynılarını büyük bir gayretle çalıştım. Ve bir gün, bunu yapmaya çalışmadığım halde, tırmanmakta olduğum ağacın en tepesine ulaştım. O gün Emilito, bana vereceği en anlamlı hediye olduğunu söylediği şeyi verdi. Bu, Amerika’daki ordu malzemesi satan dükkânlardan birinden alındığı belli olan üç kamuflajlı tulum ve bunlara uygun başlıklardan oluşan bir takımdı.
Orman elbiseleri giyinmiş olarak, evin önündeki yüksek ağaçlardan oluşan korulukta yaşamaya başladım. Yalnızca tuvalete gitmek ve bazen de Emilito ile birlikte yemek için aşağıya iniyordum. Yeterince yüksek olmak kaydıyla, istediğim her ağaca tırmanıyordum. Tırmanmayı reddettiğim yalnızca birkaç ağaç vardı; çok yaşlı ve benim varlığımı bir işgal olarak görecek olanlar ve iplerimle hareketlerimi kaldıramayacak kadar genç olanlar.
Genç, güçlü ağaçları yeğliyordum çünkü beni mutlu ve iyimser kılıyordu. Ama daha yaşlı bazı ağaçlar da iyi oluyordu çünkü söyleyecek çok şeyleri vardı. Ama Emilito’nun, gece uyumam için izin verdiği tek ağaç üzerinde ev olan ağaçtı çünkü onun üzerinde bir paratoner vardı. Platform yatakta, deri koşumlarda ve hatta bazen kendi seçtiğim bir dala asılı olarak uyuyordum.
En sevdiğim dallar kalın ve üzerinde çıkıntı olmayanlarıydı. Dallarda yüzüstü yatıyordum. Kafamı, hep yanımda getirdiğim bir yastığa koyarak dala kollarım ve bacaklarımla sarılıyor, dikkatli ama canlandırıcı bir dengeyi koruyordum. Tabi ki her zaman belime bir ip bağlayıp diğer ucunu da yüksekteki bir dala bağlıyordum; böylece uyurken dengemi kaybedersem yere düşmemiş oluyordum.
Ağaçlar için geliştirdiğim hisler kelimelerin ötesindeydi. Onların içlerinde bulundukları ruh hallerini, yaşlarını, içgörürlerini ve hissettiklerini bildiğime emindim. Bir ağaçla, bedenimin içinden gelen bir duyum aracılığıyla doğrudan doğruya iletişimde bulunabiliyordum. İletişim çoğunlukla, neredeyse Manfred için duyduğum sevgi kadar yoğun olan saf bir sevginin içime yayılmasıyla başlıyordu; bu, içimden her zaman beklenmedik bir şekilde ve ben istemeden çıkıyordu. Sonra onların, toprağın içine uzanan köklerini hissedebiliyordum. Onların suya gereksinim duyup duymadıklarını ve hangi köklerin yer altındaki su kaynağına uzandığını biliyordum. Işığı arayarak, onun nerede olduğunu bulmaya çalışarak, istencini ona yönelterek yaşamanın ya da sıcağı, soğuğu hissetmenin ya da şimşek ve yıldırımlar tarafından tahrip edilmenin ne demek olduğunu biliyordum. Kaderindeki noktadan asla hareket edemez olmanın nasıl bir şey olduğunu öğrendim. Sessiz olmayı, kabuklar aracılığıyla hissetmeyi, kökler ve yapraklar aracılığıyla ışığı emmenin nasıl bir şey olduğunu anladım. Hiçbir kuşku olmaksızın, ağaçların acıyı hissettiğini ve bir kez iletişim kurulduğunda ağaçların kendilerini sevgiyle dışarıya akıttıklarını biliyordum.
Sırtımı ağacın gövdesine yaslayarak güçlü bir dalın üstüne oturduğumda özetleme çalışmam tümüyle farklı bir havaya büründü. Yaşamdaki deneyimlerimin en küçük ayrıntılarını bile önemli bir bağlılık korkusu olmaksızın anımsayabiliyordum. Bir zamanlar benim için derin travmalar olmuş olan şeylere kahkahalarla gülebiliyordum. Takıntılarımın attık kendime acıma duygusu uyandırmadığını gördüm. Her şeyi farklı bir bakış açısından, her zaman olduğum gibi bir kentli olarak değil ama dertsiz ve terk edilmiş bir ağaçta yaşayan birisi olarak görebiliyordum.
Bir gece, hâlâ yaptığım türlüyü yerken, Emilito, çok canlı bir şekilde konuşarak şaşırmama neden oldu. Yemekten sonra mutfakta kalmamı çünkü bana diyecek bir şeyi olduğunu söyledi. Bu, o kadar olağan dışıydı ki heyecanla beklemeye başladım. Aylardır konuştuğum tek varlıklar kuşlar ve ağaçlardı. Kendimi çok büyük bir şey için hazırladım.
Emilito söze, “Altı aydan fazladır ağaçlarda yaşıyorsun,” diye başladı. “Şimdi yukarıda ne yaptığını anlamanın zamanı geldi. Haydi, eve gidelim. Sana göstereceğim bir şey var.”
Onun bana odasındaki bir şeyi göstermek istediği ama benim onu izlemeyi reddettiğim zamanı anımsayarak, “Bana ne göstereceksin, Emilito?” diye sordum. Emilito adı ona mükemmel uyuyordu. O aynı Manfred gibi, bağrıma bastığım birisi haline gelmişti. Bir ağacın dallarına tünemişken gelen derin bir içgörür, Emilito’nun bir insan olmadığıydı. Bir zamanlar bir insan olup da özetleme çalışmasının onu insan yapan şeyleri süpürüp götürdüğü ya da götürmediği yalnızca bir spekülasyondu. Onun insan olmayışı herhangi bir kişinin onunla öznel bir alış verişte bulunmasını önleyen bir engeldi. Hiçbir sıradan insan asla Emilito’nun ne düşündüğünü, ne hissettiğini ya da neye tanık olduğunu bilemezdi. Ama eğer o, bunu isterse, herhangi birimizle iletişime geçebilir ve bizimle öznel durumları paylaşabilirdi. Onun insan olmayışı, onunla mutfak kapısında ilk karşılaştığım andan itibaren hissettiğim bir şeydi. Şimdi onunlayken rahattım; ve hâlâ o engel tarafından ayrılmış olduğum halde, onun başarısına hayret edebiliyordum.
Bana yanıt vermediği için, Emilito’ya yeniden, bana ne göstereceğini sordum.
Emilito, “Göstereceğim şey son derece büyük bir öneme sahip,” dedi. “Ama senin onu nasıl göreceğin sana bağlı. Bu, ağaçların sessizliğini ve dengesini kazanıp kazanmadığına bağlı.”
Emilito, karanlık avludan aceleyle eve yürüdü. Onu koridorda, odasının girişine kadar izledim. Emilito’nun orada uzun bir süre durarak sanki kendisini gelecek olan şeye hazırlarmışçasına derin soluklar alması beni iki kat gerginleştirdi.
Gömleğinin yakasını hafifçe çekerek, “Tamam, haydi içeriye girelim,” dedi. “Bir uyarı: Odadaki hiçbir şeye bakma. Neye istersen ona bak ama onları yalnızca hızlı bakışlar atarak gözlerinle tara.”

Emilito kapıyı açtı ve onun aşırı dolu odasına girdik. Ağaçlarda yaşamak bana, o odaya ilk kez Clara’yla Nelida gittiği gün girdiğimi unutturmuştu. Şimdi yine odayı dolduran tuhaf nesnelerden ürkmüştüm. İlk gördüğüm şeyler, her biri bir duvarın merkezinde duran dört yer lambasıydı. Bunların ne çeşit lambalar olduğunu anlayamamıştım. Oda ve içindeki her şey korkunç, yumuşak bir kehribar rengi ışıkla aydınlanıyordu. Elektrikli aletleri, hiçbir standart ampulün, en alışılmışın dışındaki dokuyla kaplanmış olsa da asla bu türden bir ışık vermeyeceğini bilecek kadar tanıyordum.
Emilito, odanın güneybatı köşesinde küçük bir kare alanı oluşturan yükseltinin üzerinden geçmeme yardım etmek için kolumu tuttu.
Bize ayrılmış alana adım attığımızda sırıtarak, “Mağarama hoş geldin,” dedi.
O kare alanda yarı siyah bir perde, çok garip dört sandalye ve gizlenmiş uzun bir masa vardı. Sandalyelerin her birinin gövdeye doğru eğilmiş yekpare oval bir arkalığı ve bacakların yerine yekpare gibi görünen yuvarlak bir tabanı vardı. Sandalyelerin dördü de duvarlara dönüktü. Hizmetçi, sandalyelerden birine oturmama yardım ederken beni, “Doğrudan bakma,” diye uyardı.
Sandalyelerin bir çeşit plastik malzemeden yapıldıklarını fark ettim. Yuvarlak oturakta minder vardı ama bunun nasıl monte edildiğini anlayamıyordum; ağaç gibi sertti ama üzerinde aşağıya yukarıya hareket ettiğimde yaylanıyordu. Yanlara hareket ettiğimde ise döner bir sandalye gibi dönüyordu. Sırtıma sarılmış gibi görünen oval arkalıkta da bir minder vardı ama o da eşit derecede sertti. Tüm sandalyeler canlı bir gök mavisine boyanmıştı.
Hizmetçi, yanımdaki sandalyeye oturdu. Sandalyesini, yüzü odanın merkezine bakacak şekilde döndürdü ve bana, alışılmışın dışında zorlanarak çıkan bir sesle sandalyemi döndürmemi söyledi. Bunu yaptığımda soluğum kesildi. Daha bir dakika önce içinden geçtiğim o oda gözden kaybolmuştu. Onun yerine, şeftali renginde bir ışığın aydınlattığı uçsuz bucaksız düz bir alana bakıyordum. Oda, görünüşe göre gözlerimin önünde sonsuz genişlemişti. Görüş alanımdaki ufuk simsiyahtı. Göbeğimde bir boşluk hissettiğim için yeniden soluğum kesildi. Zeminin ayaklarımın altından kaydığını ve o alana çekildiğimi hissettim. Hâlâ sandalyenin üzerinde oturuyor olduğum halde altımdaki döner sandalyeyi hissetmiyordum.
Emilito’nun, “Haydi sandalyeleri geri döndürelim,” dediğini duydum ama sandalyeyi geri döndürecek gücüm yoktu. Emilito bunu benim yerime yapmış olmalıydı çünkü kendimi birden bire yine odanın köşesine bakar buldum.
Hizmetçi gülümseyerek, “Harika, değil mi?” diye sordu.
Tek bir kelime dahi edemeyecek ve yanıtı olmadığını bildiğim soruları soramayacak durumdaydım. Bir ya da iki dakika sonra Emilito benim sonsuzluğa biraz daha bakmam için sandalyeyi bir kez daha döndürdü. O alanın genişliğini o kadar korkutucu buldum ki gözlerimi kapadım. Emilito’nun sandalyeyi yine döndürdüğünü hissettim.
Emilito, “Şimdi sandalyeden kalk,” dedi.

Onun sözlerine otomatik olarak uydum ve orada elimde olmadan titreyerek, sesimin geri gelmesine çalışarak durdum. Emilito beni odaya doğru döndürdü.
Korkunun etkisi altında, inatla ya da bilgece gözlerimi açmayı reddettim. Hizmetçi, parmaklarının boğumuyla kafamın tepesine sertçe vurdu ve bu, gözlerimi açmama neden oldu. Odanın siyah sonsuz bir alan yerine içeriye girdiğim zamanki gibi olması beni rahatlattı. Emilito’nun yalnızca hızla göz atmam ile ilgili uyarılarını bir kenara bırakarak, ne olduğu anlaşılmaz nesnelerin her birisine baktım.
“Lütfen, Emilito, söyle bana, tüm bunlar nedir?” diye sordum.
Emilito, “Ben yalnızca hizmetçiyim,” dedi. “Tüm bunlara ben bakıyorum.” Eliyle tüm odayı gösterdi, “Ama ne olduğunu biliyorsam ne olayım. Aslında hiçbirimiz bunun ne olduğunu bilmiyoruz. Burası bana, evle birlikte öğretmenimden, Nagual Julian’dan kaldı, ona da kendi öğretmeninden, Nagual Elias’tan kaldı, Nagual Elias’a da kendi öğretmeninden kalmıştı.’'
“Burası bir ardiye odasına benziyor,” dedim. “Ama bu bir yanılsama, değil mi, Emilito?”
“Bu büyücülük! Onu şimdi algılayabiliyorsun çünkü algını genişletmek için yeterli enerjiyi serbest bıraktın. Yeterli enerji depolayan herhangi birisi onu algılayabilir. İşin trajik yanı enerjimizin büyük bir kısmının anlamsız işlerde hapsolmuş olmasıdır. Anahtar, özetleme çalışmasıdır. Özetleme, o hapsolmuş enerjiyi serbest bırakır ve voilâ\ Sonsuzluğu gözlerinin önünde bulursun.”
Emilito, voilâ dediğinde güldüm çünkü bu hiç beklenmedik bir şeydi. Gülmek, gerginliğimi gidermişti. Tüm söyleyebildiğim, “Ama tüm bunlar gerçek mi Emilito, yoksa rüya mı görüyorum?” oldu.
“Rüya görüyorsun ama tüm bunlar gerçek. O kadar gerçek ki, bizi parçalara ayırarak öldürebilir.”
Gördüğüm şeyi mantıklı olarak tarif edemiyordum, onun için algılarıma inanmak ya da onlardan kuşku duymak için hiçbir nedenim yoktu, içinde bulunduğum ikilem ve panik başa çıkılmaz gibiydi. Hizmetçi bana yaklaştı.
“Büyücülük kara kediler ve gece yarısı mezarlıkta dans edip başkalarına büyü yapan insanlardan daha fazlasıdır,” diye fısıldadı. “Büyücülük, soğuk, soyut, kişisel olmayan bir şeydir. Onu algılama edimine büyü geçişi ya da soyuta yapılan uçuş dememizin nedeni budur. Onun korkunç çekimine dayanmak için güçlü, kararlı olmalıyız; bu ürkek ya da zayıf olanlar için değildir. Nagual Julian böyle söylerdi.”
Ilgım o kadar yoğundu ki Emilito’nun söylediği her kelimeyi benzen görülmemiş bir dikkatle dinliyordum; bu arada gözlerim odadaki o nesnelere dikilmişti. Yardığım sonuç bunların hiçbirisinin gerçek olmadığıydı. Ama onan açıkça algıladığım için kendimin de gerçek olup olmadığımı ya da bunları kafamda kurup kurmadığımı düşündüm. Bunlar tarif edilemez değil, yalnızca zihnim tarafından tanınamaz şeylerdi.
Emilito, “Şimdi kendini büyü geçişi için hazırla,” dedi. “Yaşamın için bana tutun. Gerekirse kemerime tutun ya da sırtım açık ama ne yaparsan yap sakın bırakma.”
Ona ne yapmaya niyetlendiğini soramadan Emilito beni sandalyeye götürdü ve yüzüm duvara dönük olarak oturttu. Sonra sandalyeyi yeniden odanın merkezindeki o korkunç sonsuzluğa bakacak biçimde doksan derece döndürdü. Emilito, belinden tutarak ayağa kalkmama yardım etti ve sonsuzluğun içine birkaç adım attırdı.
Yürümem neredeyse olanaksızdı; bacaklarım birer beton ağırlığında gibiydi. Hizmetçinin beni ittiğini ve yukarıya kaldırdığını hissettim. Birden bire çok büyük bir kuvvet beni içine emdi; artık yürümüyor süzülüyordum. Hizmetçi de benim yanımda süzülüyordu. Onun uyarısını anımsadım ve kemerini tuttum. Bunu çok kısa bir sürede yaptım çünkü tam o anda bir başka enerji dalgası beni en yüksek hıza çıkardı. Emilito’ya beni durdurması için bağırdım. Emilito beni hemen sırtına aldı ve yaşamım için ona tutundum. Gözlerimi sımsıkı kapattım ama bu, hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Gözlerim açık da olsa kapalı da olsa önümdeki aynı enginliği görüyordum. Hava olmayan bir şeyin içinde süzülerek uçuyorduk; bu, yerin üstünde de değildi. En büyük korkum dev bir enerji patlamasının beni Hizmetçinin < sırtından düşürmesi idi. Tüm gücümle ona tutunmak ve dikkatimi korumak için savaştım.
Her şey başladığı gibi birden bire sona erdi. Bir başka enerji patlaması tarafından sarsılmıştım ve kendimi sırılsıklam ter içinde, mavi sandalyenin yanında ayakta durur buldum.
Emilito beni, sertçe, “Sakın bu sandalyede otururken altına işemeye cesaret etme,” diyerek uyardı.
Bedensel işlevlerim durmuştu. Korku da dahil her şeyden yoksun hâle gelmiştim. Hepsi o sonsuz boşlukta süzülürken boşalıp gitmişti.

Emilito, kafasını aşağı yukarı sallayarak, “Benim algılayabildiğim gibi algılayabiliyorsun,” dedi. “Ama henüz yeni algıladığın bu dünya üzerinde hiçbir denetime sahip değilsin. O denetim, bir yaşam boyu süren disiplinle ve güç depolamakla gelir.”
“Bunu kendime hiçbir zaman açıklayamayacağım,” dedim ve kendiliğimden pembemsi sonsuzluğa bir kez daha bakmak için sandalyemi odanın merkezine doğru döndürdüm. Şimdi odada gördüğüm nesneler küçüktü, satranç tahtasındaki taşlar gibiydi. Onların farkına varmak için onları bilerek aramam gerekiyordu. Diğer yandan, o boşluğun soğukluğu ve korkunçluğu ruhumu dinmeyen bir korkuyla doldurdu. Clara’nın onu arayan görücüler üzerine söylediklerini; onların bu uçsuz bucaksız boşluğa nasıl baktıklarını ve onun, onlara soğuk ve boyun eğmez bir umursamazlıkla baktığını söylediğini anımsadım. Clara bana hiçbir zaman kendisinin ona baktığını söylememişti ama şimdi bunu biliyordum. Ama bunu bana o zaman söylememesinin ne anlamı vardı kır Yalnızca ona gülecek ya da onu komik bulacaktım. Şimdi o boşluğa, neye baktığımı anlama umudundan yoksun olarak bakma sırası bana gelmişti. Emilito haklıydı, sınırsız olana bakmakta olduğumu anlamak yaşam boyu süren bir disiplin ve güç depolamayı gerektiriyordu.
Emilito, “Şimdi sonsuzluğun diğer aynına bakalım,” dedi ve sandalyemi yavaşça duvara doğru döndürdü. Ben boş gözlerle bakar ve takırdayan dişlerimi kontrol etmeye çalışırken, o, siyah perdeyi törensel hareketlerle kaldırdı.
Perdenin arkasında uzun mavi, dar bir masa vardı; masanın bacakları yoktu ve onu tutan bir menteşe ya da destek göremediğim halde duvara tutturulmuş gibi görünüyordu.
Emilito bana, “Kollarını masanın üzerine koy ve kafanı Clara’nın sana gösterdiği gibi çenenin altına koyduğun yumruklarının üstüne koy,” dedi. “Çenenin altına basınç uygula. Kafanı rahat tut ve gerginleşme. Şimdi rahat olmaya gereksinimimiz var. ”
Bana söylediği gibi yaptım. Bir anda siyah duvarda, burnumdan on santimetre kadar uzakta küçük bir pencere açıldı. Hizmetçi sağımda oturuyordu, belli ki o da küçük bir pencereden bakıyordu.
Emilito, “içeriye bak,” dedi. “Ne görüyorsun?”
Eve bakıyordum. Emilito’yla birlikte ana girişi ilk olarak kullandığımda geçerken kısaca göz attığım, evin sol tarafındaki yemek odasını ve ön kapıyı gördüm. Oda iyi aydınlatılmıştı ve insanlarla doluydu. Gülüyor ve İspanyolca konuşuyorlardı. Bazıları bir dizi büfeden, büyük gümüş tabaklara güzelce dizilmiş lezzetli görünen çeşitli yemeklerden alıyorlardı. Nagual’ı ve sonra da Clara’yı gördüm. Neşeli ve mutluydu. Gitar çalıyor ve kolayca onun kız kardeşi olabilecek bir başka kadınla düet yapıyordu. Bu kadın, Clara kadar iliydi ama teni koyu renk ti. Clara’nın ateş gibi yeşil gözleri onda yoktu. Onunkiler de ateş gibi ama koyu ve uğursuzdu. Sonra Nelida’nın ürpertici derecede güzel bir müzikle - dans ettiğini gördüm. Onu anımsadığımdan biraz farklıydı ama farkın ne olduğunu çıkartamıyordum.
Bir süre için, sanki ölmüşüm de cennete gitmişim gibi kendimden geçmiş halde izledim; sahne o kadar ruhsal, o, kadar neşeli, gündelik dertlerden o kadar uzaktı ki! Ama neşem, yemek odasına yandaki kapıdan ikinci bir Nelida’nın girmesiyle birden bire son buldu. Gözlerime inanamıyordum; orada iki Nelida vardı! Hizmetçiye doğru döndüm ve ona sessiz bir soru sordum.
Emilito, “O dans eden Florinda,” dedi. “O ve Nelida tıpatıp birbirlerine benzerler, sadece Nelida biraz daha yumuşak görünüşlüdür.” Emilito, bana baktı ve gözünü kırptı. “Ama çok daha acımasızdır.”

Odadaki insanları saydım. Nagual’dan başka on dört kişi vardı; dokuz kadın ve beş erkek. İki Nelida, Clara ve koyu tenli kız kardeşi ve tanımadığım beş kadın. Üçü kesinlikle yaşlıydı ama Clara, Nelida, Nagual ve Emilito gibi yaşlarını tahmin etmek zordu. Diğer iki kadın benden yalnızca birkaç yaş büyüktü, herhalde yirmili yaşlarının ortalarındaydılar.
Erkeklerin dördü yaşlıydı ve Nagual kadar sert görünüyorlardı ama birisi gençti. Teni koyu renkliydi; kısa boyluydu ve çok güçlü görünüyordu. Saçları siyah, kıvırcıktı. Konuşurken canlı bir biçimde el kol hareketleri yapıyordu ve yüzü enerjik, anlam doluydu. Bu adamda onu diğer dördünden ayıran bir şey vardı. Kalbim hopladı ve aniden ona çekildiğimi hissettim.
Hizmetçi, “O yeni Nagual,” dedi.
İkimiz odaya bakarken, Emilito her Nagual’ın kendi büyücülüğünü, kendi belirli mizacı ve deneyimleriyle doldurduğunu söyledi. Nagual John Michael Abelar, bir Yaqui kızılderilisi olarak, grubuna onların tüm edimlerinin tamamlayıcı işareti olarak Yaquilerin hislerini getirmişti. Emilito, onların büyücülüğünün o kızılderililerin kasvetli havasına girmiş olduğunu söyledi. Ve onların tümü, ben de dahil olmak üzere, kendilerini Yaquilere alıştırma ilkesine bağlıydı.
Emilito eğilerek kulağıma, “Bu bakış açısı, yeni Nagual başa geçene kadar sürecek,” dedi. “Sonra kendini onun mizacı ve deneyimleriyle doldurmaksın. Bu, ilkedir. Üniversiteye gitmen gerekecek. O, akademik uğraşılar içinde kaybolup gitmiştir.”
“Bu ne zaman olacak?” diye fısıldadım.
Emilito yumuşak bir sesle, “Benim grubumun tüm üyeleri arkamızdaki odadaki sonsuzlukla hep birlikte yüzleştiği ve onun bizleri parçalarımıza ayırmasına izin verdiği zaman,” diye yanıt verdi.

Etrafımı bir yorgunluk ve umutsuzluk bulutu sarmaya başladı. Anlaşılmaz olanı anlamaya çalışmanın zorluğu çok büyüktü.
Emilito, kulağıma eğilerek, “Benim baktığım bu oda, John Michael Abelar’dan önce gelen tüm Nagualların birikmiş istenci ve mizaçlarıdır,” dedi. “Sana bu odanın ne olduğunu açıklamamın hiçbir yolu yok. Benim için bu oda, aynı senin için olduğu gibi anlaşılmaz bir şev.”
Gözlerimi, içindeki tüm coşkulu insanlarla birlikte yemek odasından aldım ve Emilito1ya baktım. Ağlamak istedim çünkü sonunda Emilito’nun Manfred kadar yalnız olduğunu, anlaşılmaz bir farkındalığa sahip olan ama sırtına o farkındalığın getirdiği yalnızlığı yüklenmiş bir varlık olduğunu anlamıştım. Ama ağlama ihtiyacım anlık çünkü onun yerine hayret duyabilecekken üzüntünün çok değersiz bir duygu olduğunun farkına vardım.
Emilito dikkatimi yeniden yemek odasına çekerek, “Yeni Nagual sana göz kulak olacak,” dedi. “O, senin son öğretmenin, seni özgürlüğe götürecek olan kişi. Onun, uğraştığı büyücülüğün farklı yönlerinden her biri için farklı bir adı vardır. Sonsuzluk büyücülüğü için adı Dilas Grau’dur. Bir gün onunla ve diğerleriyle tanışacaksın. Bunu Nelida’yla soldaki koridordayken yapamamıştın ama bunu şimdi burada benimle yapabilirsin. Ama yakında diğer tarafa geçeceksin. Onlar seni bekliyorlar.”
Adlandırılamaz bir arzu içimi doldurdu. Onlarla birlikte olmak için baktığım o deliğin içinden kayıp gitmek istedim. Orada sıcaklık ve sevgi vardı. Ve onlar beni bekliyorlardı.