1

Konu: Florinda Donner - Cadının Rüyası

http://www.sessizbilgi.com/dosya/files/cadruyazzzo7a.jpg

ÖNSÖZ (Carlos Castaneda)
Florinda Donner’in çalışmasının benim için çok özel anlamı vardır. Benim çalışmamla aslında, hem uyum halindedir hem de ondan ayrılır. Florinda Donner benimle birlikte çalışan kişidir. Aynı amacın peşindeyiz; ikimiz de don Juan Matus’un dünyasına aidiz. Fark onun dişi oluşundan kaynaklanır. Don Juan’ın dünyasında erkek ve kadın aynı yönde, savaşçı yolunda ilerlerler fakat yolun iki farklı yanındadırlar. Şu halde, bu iki farklı pozisyondan elde edilen aynı olgunun görüntüleri ayrıntıda farklı olsalar da esasta aynıdırlar.
Florinda Donner’e yakınlığım, normalde onun çalışmalarına acımasız bir bakış yerine kaçınılmaz bir yakınlık ve sadakatle yaklaşımı gerektirse de, ikimizin izlediği savaşçı yolunun gereği olarak sadakat ancak kendimizden verebileceğimiz en mükemmeli ifade edebilir. Mükemmel, bizler için her ne yapıyorsak onun tümel bir incelemesi anlamına gelir.
Don Juan’ın öğretilerini izleyerek, Florinda Donner’ın çalışmasına, savaşçının öncülü olan, acımasız incelemeyi uyguladım. Benim açımdan, değerlendirmemde üç değişik düzey, üç farklı ortam bulunuyor.
Birincisi anlatısındaki ayrıntı zenginliği ve betimlemelerdir. Benim için ayrıntı, etnografi (toplum bilim) demektir. Tasvir ettiği karakterlerin kültürel ortamlarındaki gündelik hayatın ayrıntıları, bazen çoğu okuyucu için tümüyle yabancıdır.
İkincisi sanat ile ilgilidir. Bir toplum bilimcinin aynı zamanda yazar olması gerektiğini söylemek cüretini gösteriyorum. Bizleri etnografik ufkun içine katabilmesi için bir toplum bilimci, bir bilim insanı olmaktan öte bir sanatçı da olmalıdır. Üçüncüsü çalışmanın dürüstlüğü, basitliği ve açıklığıdır. Bu düzeyde, şüphesiz, en fazla beklenti içindeyim. Ben ve Florinda Donner aynı kuvvetlerle şekillendik; bu bakımdan çalışması mükemmellik arayışı şablonuna uygun olmalıdır. Don Juan çalışmamızın yaşamımızı tümüyle yansıtması gerektiğini öğretmiştir.
Florinda Donner’a bir savaşçı hayranlığı duymaktan kendimi alamıyorum. Yalnızlığına ve büyük güçlüklere rağmen sükunetini korumayı bilmiş, savaşçının yoluna ve don Juan’ın öğretilerine harfiyen sadık kalmıştır. -Carlos Castaneda


YAZARIN NOTU
Venezuela’nın kuzeydoğusunda bulunan Miranda eyaleti İspanyolların gelişinden önce Karib ve Siparikoto yerlileri ile meskûn idi. Sömürge dönemiyle birlikte iki farklı ırk bu bölgeye etkin olmaya başladı; İspanyol sömürgeciler ve İspanyolların çiftliklerinde ve ocaklarında çalışma amaçlı getirdikleri Afrikalı esirler. Gerek iç gerekse kıyı bölgeler de bulunan köy ve kasabalarda yaşayan halk bu yerli İspanyol ve Afrikalıların torunlarıdır.
Miranda eyaletinin bazı kasabaları aynı zamanda ruhsalcı, medyum ve büyücü olan şifacıları ile meşhurdur.
Yetmişli yılların ortalarında Miranda’ya seyahat ettim. Şifa pratiklerine meraklı bir toplum bilim öğrencisi olarak, şifacı bir kadınla çalıştım. Kadının gizli kalma isteğine saygımdan dolayı onu Mercedes Peralta ve kasabasını Kurmina olarak adlandırdım.
Evine girdiğim andan itibaren, kendi izni dahilinde ve elimden geldiğince, bir hatıra defterine kendisi ile olan ilişkimle ilgili her şeyi kaydettim. Ayrıca, bazı hastalarının kendileri hakkında bana söylediklerini de kaydettim.
Bu çalışma, Mercedes Peralta tarafından seçilmiş hastaların bana anlattıkları hikâyeleri ve alan çalışmamdaki kayıtlarımın bir kısmından oluşmaktadır. Alan kayıtlarımla ilgili bölümleri birinci tekil şahıs olarak yazdım. Hastaların hikayeleri ile ilgili aktarımlarımda ise üçüncü tekil şahsı kullandım. Hikâyelerdeki isimleri ve şahsi bilgileri değiştirmekten başka, içerik ile ilgili tek yaptığım değişiklik budur.

2

Cvp: Florinda Donner - Cadının Rüyası

BİRİNCİ BÖLÜM

Benim için her şey, yaşamımın akışını şekillendiren açıklanamaz bir olayla başladı. Bir nagual ile karşılaştım. Kendisi Meksika’nın kuzey bölgesinden bir Kızılderiliydi. İspanyol Kraliyet Akademisi lügati nagual sözünün Güney Meksika’nın Nahuati dilinde bir büyücü veya sihirbaz anlamına geldiğini yazar.
Modern Meksika’nın geleneksel hikâyelerinde naguallerin olağanüstü güçlere sahip, hayal gücünü sarsan işler başarabilen kadim dönem insanları oldukları söylenir. Fakat şehir ve hatta köy ortamında naguallerin varlığı tümüyle destansıdır. Onlar sanki sadece halk masallarında, kulaktan kulağa aktarımlarda ve fantezi dünyasında yaşamaktadırlar.
Bununla birlikte karşılaştığım nagual gerçek idi. Onda hayali hiçbir şey yoktu. Kendisine, iyi niyetimle, onu nagual yapanın ne olduğunu sorduğumda bana kim olduğu ve ne yaptığı ile ilgili çok basit fakat aynı zamanda tümüyle karmaşık bir açıklamada bulundu.
Nagualizmin iki kesinlikle başladığını söyledi: Birincisi, insanların sıra dışı bir dünyada yaşayan sıra dışı varlıklar oldukları ve ikincisi, ne insanların ne de dünyanın ne olursa olsun olağan kabul edilmesi gerektiğidir.
Bu tatlı ve basit kabullerden basit bir sonuç çıktığını da ekledi: Nagualizm aynı anda bir maskeyi indirirken bir diğer maskeyi de takmaktadır.
Naguller kendimizi ve yaşadığımız dünyayı olağan, heyecansız, bilinebilir ve tekrarlı görmemize neden olan maskeyi çıkarırken ikinci bir maske takarlar. Bu maske hem kendimizi hem de çevremizi aslında olduğumuz gibi –tekrarlanmayan nefes kesici olaylara açılan geçici bir varoluş içinde görmemizi sağlar.
Bu unutulmaz nagual ile tanıştıktan sonra, böylesine önemli bir paradigmayla yüzleşmenin verdiği korkudan doğan bir tereddüt anı yaşadım.
Bu nagualden ve onun arayışından kaçmak istedim ama yapamadım. Bir süre sonra kararlı bir adım atarak ona ve grubuna katıldım.
Her yaptığımda onun etkisi ve düşünceleri ağırlıklı olarak bulunsa da bu yazdıklarım onun hikâyesi değildir. Onun hakkında yazmak ve hatta adını vermek benim görevim değildir. Ancak grubunda başkaları bunu yapmaktadır.
Kendisine katıldığım vakit, kendi grubunun bilgili ve etkin kişisi olduğunu söylemeden, beni bir kadınla tanıştırmak üzere kuzey Meksika’ya götürdü.
Adı Florinda Matus idi. Aşınmış ve gösterişsiz kıyafetine rağmen uzun boylu ve ince kadınların zarif görüntüsünü sergiliyordu. Solgun, zayıf ve ciddi yüzünü örgülü beyaz saçları taçlandırıyor, büyük ve aydınlık gözleri aydınlatıyordu. Boğuk sesi ve mutlu, genç gülüşü kendisine karşı duyduğum anlamsız korkumu azalttı.
Nagual beni onun denetimine teslim etti.
Florinda’ya ilk sorum onun da bir nagual olup olmadığı idi. Gizemli bir gülümseme ile kavramın tanımını geliştirdi: “Bir büyücü veya bir sihirbaz veya bir cadı olmak bir nagual olmak anlamına gelmez. Fakat bunlardan herhangi biri belirli bir bilgi etmek için arayışa çıkmış bir erkek ve kadın grubundan sorumlu ise bir nagual olabilir.” Kendisine bu arayışın ne olduğunu sorduğumda, bu arayışın erkek ve kadınların ikinci maskeyi bularak hem kendilerini hem de dünyayı oldukları gibi - nefes kesici olaylar içinde görmelerine yardımcı olacağını söyledi.
Fakat bu kitap, benim her hareketimi yönlendiren kadın olmasına rağmen Florinda’nın da hikâyesi değildir. Bu daha ziyade bana yaptırdığı birçok şeyden bir tanesinin hikâyesi olmaktadır.
Bir gün Florinda: “Kadınlar için bilgi arayışı gerçekten ilginç bir meseledir. Tuhaf manevralar gerçekleştirmemiz gerekir.” “Neden böyle, Florinda?” “Çünkü kadınlar aslında aldırmazlar.” “Ben aldırırım.” “Aldırdığını söylüyorsun. Aslında aldırmıyorsun.” “Burada seninleyim. Bu durum aldırdığımı göstermiyor mu?” “Hayır. Olan şey senin nagualden hoşlanman. Kişiliği seni aşırı etkiliyor. Ben de öyleyim. Bundan önceki nagualden aşırı etkilenmiştim. Kendisi mümkün olan en karşı konulmaz büyücü idi.” “Haklı olduğunu kabul ederim ama kısmen. Nagualın arayışına önem veriyorum.” “Şüphem yok, ama bu yeterli değil. Kadınlar kendi öz kaynaklarına ulaşabilmeleri için bazı özel manevralara gereksinim duyarlar.” “Hangi manevralar? Hangi öz kaynaktan söz ediyorsun, Florinda?” “İçimizde kendimizin dahi haberdar olmadığı bazı gizli yetenekler, beklenmedik hile ve kurnazlıklar veya hüzünlü ve acı durumlar karşısında ruh asaleti varsa, bunlar bilinmeyenle yalnız başımıza, arkadaşsız, ailesiz ve desteksiz karşılaştığımızda ortaya çıkacaklardır. Bu şartlar altında bizden hiçbir şey çıkmıyorsa bizde hiçbir şey bulunmadığı içindir. Nagualın arayışına önem verdiğini söylemeden önce kendinde bir şeylerin bulunup bulunmadığını kendi başına ortaya çıkarman gerekir. Bunu yapmanı senden istiyorum.” “Sınav konusunda başarılı olduğumu sanmıyorum, Florinda.” “Sorum şu: İçinde gizli bir şeylerin bulunup bulunmadığını bilmeden yaşayabilir misin?” “Fakat ya içinde hiçbir şey bulunmayanlardan biriysem?” “Eğer durum bu ise sana ikinci sorumu sormak zorundayım: Eğer içinde hiçbir şey yoksa seçtiğin bu dünyada var olmaya devam edebilir misin?” “Neden olmasın, elbette ki burada seninle birlikte olmaya devam edebilirim.” “Hayır. Sen sadece benim dünyamı seçtiğini düşünüyorsun. Nagualın dünyasını seçmek sadece söylemek değildir. Kanıtlamalısın.” “Bunu nasıl başarabileceğimi düşünüyorsun?” “Sana bir öneride bulunayım. Onu uygulaman gerekmez, ama uygulamayı düşünürsen, doğduğun yere yalnız başına gitmen gerekecek. Hiçbir şey bundan basit olamaz. Oraya git ve her ne iseler bu tehlikeleri göze al.” “Fakat önerin pratik değil. O yerle ilgili iyi duygular taşımıyorum. Orayı iyi şartlarda terk etmedim.” “Bu durum daha da iyi. Şartlar aleyhinde olacak. Bu nedenle senin ülkeni seçtim. Kadınlar rahatsız edilmekten hoşlanmazlar. Eğer nesnelerle ilgilenmeleri gerekirse darmadağın olurlar. Bana böyle olmadığını kanıtla.” “Orada ne yapmamı önerirsin?” “Kendin ol. İşini yap. Bir toplum bilimci olmak istediğini söyledin. Öyle ol. Bundan daha basit ne olabilir?”
Yıllar sonra, Florinda’nın önerisinden dolayı, nihayet doğduğum ülke olan Venezuela’ya gittim. Görünürde, şifa pratikleri hakkında toplum bilimsel veri toplamak için gitmiştim. Aslında, Florinda’nın yönetimi altında, onlar olmadan nagualın dünyasında kalmamın mümkün olamayacağı gizli güçlere sahip olup olmadığımı keşfetmemi sağlayacak manevraları yapmak üzere orada bulunuyordum.
Bu seyahati tek başıma yapmam gerektiği anlaşması bana adeta zorla kabul ettirilmişti. Kararlı hareketler ve güçlü sözlerle Florinda, benim bu seyahat boyunca hiçbir şekilde etrafıma danışmamam gerektiğini belirtmişti.
Bir üniversitede bulunduğumu bildiğinden alandayken akademik tuzaklara düşmememi ısrarla nasihat etmişti. Bir burs istemeyecek, akademik danışmanlarım olmayacak, hatta ailemden ve arkadaşlarımdan yardım talep etmeyecektim.
İzleyeceğim yolu mevcut şartların şekillendirmesine izin verecek ve bir kadın savaşçının şiddetiyle o yola dalacaktım.
Venezuela’ya gayri resmi bir ziyaret ayarladım. Akrabalarımı ziyaret etmeyi ve gelecek bir çalışma için kültürel toplum bilim verileri toplamayı düşünüyordum. Florinda hızımı ve eksiksiz yaklaşımımı övdü.
Benimle dalga geçtiğini sandım. Övülmemi gerektiren hiçbir şey yoktu.
Beni kaygılandıran konunun bana hiçbir talimat vermemiş olduğunu kendisine söyledim. Venezuela’daki rolüm hakkında, tekrar tekrar daha fazla ayrıntılı bilgi vermesini istedim.
Hareket tarihi yaklaştıkça sonuçlarla ilgili endişelerim gittikçe arttı. Kararlı sözlerle daha ayrıntılı talimatlar istediğimi ısrarla belirttim.
Florinda ve ben onun meyve ağaçlarıyla donanmış büyük bahçesinde, yumuşak yastıklarla desteklenmiş rahat hasır koltuklarında oturuyorduk. Uzun muslin elbisesi, geniş kenarlı şapkası ve oymalı yelpazesi ile farklı bir zamandan gelmiş bir kişiyi andırıyordu.
“Belirli talimatları unut” dedi sabırsızlıkla “sana hiçbir yararı dokunmaz.” “Bana kesinlikle yararı dokunur” diye ısrar ettim. “Bana neden bunu yaptığını gerçekten anlamıyorum, Florinda.” “Suçu, benim nagual dünyasına ait biri, bir kadın ve farklı bir düzeyde oluşuma yükle.” “Düzey? Farklı bir düzey demekle neyi kastediyorsun?” Bana uzak ve ilgisiz bir bakış atarak “Konuşurken kendini dinlemeni arzularım. Ne düzeyi?” diyerek alay etti. Yüzünde hoş görü içeren bir aşağılama vardı. “Düzenli görünen düşünce ve davranışlar izlemem. Benim için düzen, şeyleri muntazam olarak dizmekten farklıdır. Salaklığa hiç önem vermem ve hiç sabrım yoktur. Düzeyim budur.” “Bu kulağa korkunç geliyor, Florinda. Nagual dünyasında insanların küçük hesapların üzerinde olmadıklarına ve sabırsız davranmadıklarına inanmaya yönlendirilmiştim.” Ümitsiz ve şaka içeren bir hareket yaparak, “Benim sabırsız oluşum nagual dünyasında olmamla hiçbir ilgisi yok.” dedi. “Ben, gördüğün gibi, kusursuz sabırsızım.” “Kusursuz sabırsız olmanın ne demek olduğunu gerçekten bilmek isterim.” “Örneğin, şu anda talimat istemindeki salak ısrarınla beni sıktığının tam şuurunda olduğum anlamına gelir. Sabırsızlığım seni durdurmam gerektiğini söylüyor. Fakat seni susturan kusursuzluğum olacaktır.” “Sonuçta, sana dur dememe rağmen, eğer “her şeyi söze dökme” kötü alışkanlığından kaynaklanan talimat isteğinde ısrar edersen sana vuracağım. Fakat sana asla kızmayacağım veya kin güdüp bunu aleyhinde kullanmayacağım.” Onun ciddi havasına rağmen gülmek zorunda kaldım. Onun kararlı yüz ifadesini görünce “Bana gerçekten vurur musun, Florinda? Şu halde, gerekiyorsa vur. Ama Venezuela’da ne yapacağımı bilmem gerekiyor. Kaygıdan çıldıracak gibiyim.” “Tamam, benim önem verdiğim ayrıntıları bilmekte ısrar ediyorsan sana söyleyeyim. Bizleri ayıran bir uçurum bulunduğunu ve bu uçurumun sözlerle kapanmayacağını bildiğini umuyorum. Erkekler sözlerle köprüler inşa edebilirler, kadınlar ise edemez. Şu anda erkekleri taklit ediyorsun. Kadınlar köprüleri davranışlarıyla inşa etmeleri gerekir. Biz doğum yapıyoruz, biliyorsun. İnsan oluşturuyoruz. Senin ötelere gidip yalnızlık içinde, zaaflarının ve güçlü yönlerinin ne olduğunu bulmanı istiyorum.” “Dediklerini anlıyorum Florinda, fakat pozisyonumu göz önüne al.”
Florinda yumuşadı ve dilinin ucuna gelene hakim olarak usanmış bir ifadeyle koltuğumu kendisine yaklaştırmamı işaret ederek “Tamam, tamam. Sana seyahatinde önemli olacağını düşündüğüm ayrıtılar vereceğim. Ne ki, bunlar senin istediğin ayrıntılı talimatlar olmayacak. Senin istediğin, benim sana gelecek zamanda hangi durumlarda ve ne şekilde ne yapman gerektiğini söylemem. Bu oldukça salak bir istek. Sana henüz gerçekleşmemiş bir durumun talimatını nasıl verebilirim? Onun yerine, düşüncelerini, duygularını ve tepkilerini nasıl düzenlemen gerektiği hakkında talimat vereceğim. Bu sayede karşılaşabileceğin herhangi bir durumla başa çıkabileceksin.” “Ciddi misin, Florinda?” dedim inanmayarak. “Kesinlikle ciddiyim,” diye güven verdi. Koltuğunda öne eğilerek ve gülüşe dönmeye hazır bir yarım gülümsemeyle konuşmaya devam etti. “Göz önüne ayrıntılı olarak alman gereken ilk konu kendin hakkında envanter yapmak olmalıdır. Görüyorsun ki, nagualın dünyasında, hareketlerimizin sorumluluğunu almamız gerekir.”
Bana savaşçının yolunu bildiğimi hatırlattı. Onunla bulunduğum süre içinde Nagual dünyasının felsefesi ile ilgili ayrıntılı ve zor pratik eğitimden geçtiğimi bana söyledi. Bu bakımdan, bana şu anda verebileceği herhangi bir talimat, savaşçı yolunu ayrıntılı olarak hatırlatmaktan ibaret olacaktı.
Sanki ezbere konuşan biri gibi, “Savaşçı yolunda kadınlar kendilerini önemli hissetmezler. Çünkü önem sertliği sulandırır. Savaşçı yolunda kadınlar serttirler. Hangi şart altında olursa olsun sert bir ilgisizlik sergilemeye devam ederler. Hiçbir şey talep etmezler ama kendiliğinden herhangi bir şeyi vermeye hazırdırlar. Bir tatlı sözü veya uygun bir hareketi içeren işareti sertlikle ararlar ve bu işareti aldıklarında teşekkürlerini, sertliklerini kat kat arttırarak ifade ederler.
“Savaşçının yolunda kadınlar yargılamaz. Sertlikle kendilerini hiçliğe indirgerken dinlemeyi, izlemeyi, galibiyetlerinden tevazu kazanmayı, yenilgilerinden yücelme elde etmeyi başarırlar. Savaşçının yolunda kadınlar teslim olmaz. Bin kere yenilseler de asla teslim olmazlar. Her şeyden önce, savaşçı yolunda kadınlar özgürdür.”
Dediklerini tam olarak anlamama rağmen, Florinda’nın dediklerini yorumlayamadan hayranlıkla izlemeye devam ettim. Ekleyecek daha hiçbir şey yokmuş gibi aniden durunca derin bir umutsuzluk hissettim. Elimde olmadan, kontrolsüz bir şekilde ağlamaya başladım. Bana şu anda söylediklerinin problemlerimin çözümüne yardımcı olamayacaklarını biliyordum. Uzunca bir süre ağlamama izin verdi ve sonra güldü. Şaşkın bir ifadeyle “Gerçekten ağlıyorsun” dedi.
Hıçkırıklarım arasında “Rastladığım en acımasız, duygusuz insansın,” dedim. “Beni, Tanrı bilir nereye, yollamaya hazırsın ve ne yapmam gerektiğini dahi söylemiyorsun.” “Ama, şimdi söyledim” dedi gülmeye devam ederken. “Söylediklerinin gerçek yaşam durumlarında hiçbir değeri yok,” diye cevapladım kızgınlıkla. “Sloganlar dağıtan bir diktatörü andırıyordun.” Florinda bana keyifle baktı. “O salak sloganlardan ne çok kullanım elde edebileceğini görünce şaşıracaksın. Fakat şimdilik bir uzlaşmaya erişelim. Ben seni hiçbir yere yollamıyorum. Savaşçı yolunda bir kadınsın ve istediğini yapmakta serbestsin, bunu biliyorsun. Nagual dünyasının ne olduğunu henüz tümüyle kavramış değilsin. Ben senin hocan değilim, hâmin de değilim. Senden sorumlu değilim. Kendinden sadece kendin sorumlusun. Nagual dünyası hakkında kavranması en zor olan şey tam bir özgürlük sunduğudur. Fakat özgürlük karşılıksız değildir. Seni kanadımın altına almamın nedeni, şeyleri oldukları gibi görme doğal yeteneğine sahip olman ve kendini olaylardan soyutlayıp, tümel mucizeyi hayretle izlemendir. Bu bir yetenektir; böyle doğdun. Nagual’ın dünyasına ait ortalama insanların kendilerine dönük ilgilerinden kopmaları ve tümel gizemi görmeyi başarmaları yıllar alır.”
Onun methini önemsemeden, endişeden adeta kendimden geçmiştim. Nihayet, uçağım kalkmadan hemen önce istediğim belirli talimatları bana vereceğine söz vererek beni sakinleştirdi.
Havayolunun dış hatlar bekleme salonunda bekledim ama Florinda hiç gelmedi. Moralsiz ve kendine acıma duygularıyla dolu umutsuzluğuma ve hayal kırıklığıma doludizgin izin verdim. Etrafımdaki meraklı bakışlara aldırmadan oturdum ve ağladım. Daha önce hiç hissetmediğim kadar yalnız hissettim. Tek düşünebildiğim beni yolcu etmeye kimsenin gelmemiş olması, bavulumu taşımak için kimsenin yardıma gelmemesiydi. Arkadaş ve akrabalar tarafından yolcu edilmeye alışıktım.
Florinda, nagualin dünyasını seçen herhangi bir kişinin keskin bir yalnızlığa hazır olması gerektiği konusunda beni ikaz etmişti. Onun için yalnızlığın tek başınalık anlamına gelmeyip, fiziksel yalnızlık durumunu ifade ettiğini açıkça belirtmişti.
Yaşamımın ne derece korunaklı olduğunu hiç bu kadar farkına varmamıştım.
Caracas’ın bir otel odasında, yalnız ve bundan sonra ne yapacağım hakkında hiçbir fikir sahibi olmadan, Florinda’nın sözünü ettiği yalnızlığı birinci elden deneyimledim. Tek istediğim, otel odasındaki yatakta oturup televizyon izlemekti. Bavulumu ellemek dahi istemiyordum. Uçakla Los Angeles’e dönmeyi dahi düşündüm. Ebeveynlerim o dönemde Venezuela’da değillerdi ve ağabeylerime telefonla ulaşamamıştım.
Çok büyük bir gayret sonrasında eşyalarımı bavulumdan çıkarmayı başardım. Bir çift çorabın arasına dikkatle yerleştirilmiş ve Florinda’nın el yazısını içeren katlanmış bir kâğıt parçası buldum. İştahla okudum:
Ayrıntılar hakkında dertlenme. İnsanda güçlü inanç varsa ayrıntılar kendilerini dış şartlara hizmet edecek şekilde ayarlarlar. Planların şöyle olmalıdır. Herhangi bir şey seç ve onu başlangıç olarak tanımla. Ondan sonra o başlangıçla yüzleşmeye git. Bir kere başlangıçla yüz yüze geldiğinde seni nereye götürürse izin ver. Niyetinin seni zorlayıcı bir başlangıç seçmeni önleyeceğine güveniyorum. Bilgelikle seçebilmen için gerçekçi ve sade ol. Şimdi hemen yap.
P.S. Başlangıç için herhangi bir durum olabilir.
Florinda’nın kararlılığının etkisiyle telefonun ahizesini kaldırarak eski bir dostun numarasını çevirdim. Hâla Caracas’ta olduğundan emin değildim.
Telefonu yanıtlayan kibar hanım dostumun o adreste oturmadığını söyleyerek aramam için başka numaralar verdi. Artık durmam mümkün olmadığından hepsini aradım. Başlangıç beni sarmaya başlamıştı. Sonunda ebeveynlerimin ahbabı olan evli bir çiftle konuşmayı başardım. Beni hemen görmek istediler, fakat bir nikâha gitmekte olduklarından beni de beraberlerinde götürmekte ısrar ettiler. Hiçbir sorun olmayacağına dair bana güven verdiler.
Nikâhta amatör toplumbilimci, eskiden Cizvit papazı olan bir beyle tanıştım. Saatlerce onunla konuştum. Kendisine toplumbilim çalışmalarına olan ilgimden söz ettim. Benim sihirli bir söz söylememi bekliyormuş gibi, halk şifacılarının tartışmalı değeri ve toplumdaki sosyal rolleri hakkında yorumlar yapmaya başladı.
Düşüncemde en ön safta yer almasına rağmen, çalışmamın mümkün konusu olarak genelde şifacılar veya şifa hakkında söz etmemiştim. Düşüncelerimi yanıtlar gibi görünüşü beni sevindireceği yerde, korkuya yakın bir huzursuzlukla doldum. Batı Venezuela’nın ruhsallık merkezi olmasına rağmen Sortes kasabasına gitmememi söylediğinde ona karşı samimi bir kızgınlık hissetim. Her adımda, beni önceden tahmin eder gibiydi. Eğer farklı bir olayla karşılaşmazsam tam da o küçük kasabaya gitmeyi planlamıştım.
Partiden ayrılmamdan hemen önce yüksek sesle, Kuzey Venezuela’nın yeni ve gerçek ruhsallık merkezi olan, olağanüstü başarı sağlayacağım, Curmina kasabasına gitmeyi, ciddi olarak göz önüne almamı söyledi.
Doğal ve kuru bir tonda “Nasıl bildiğimi bilmiyorum ama biliyorum ki Curmina cadılarıyla birlikte olmaya can atıyorsun” dedi.
Bir parça kâğıt alıp bölgenin haritasını çizdi. Büyücülerin, sihirbazların, cadıların ve şifacıların yaşadığı çeşitli noktaların Caracas’a olan kesin mesafelerini kilometre olarak verdi. Bir isim üzerine özellikle durdu: Mercedes Peralta. Önce ismin altını çizdi, farkına varmaksızın daire içine ve nihayet bir koyu kare içine aldı.
Bana gülümseyerek “Kendisi tinsel ve şifacı bir cadıdır,” dedi. “Onu görmeye gideceksin, değil mi?”
Neden söz ettiğini biliyordum. Florinda’nın yönlendirmesiyle hem Kuzey Meksika’da hem de güney California’nın Latino halkından ruhsalcı kişilerle, büyücülerle, cadılarla ve şifacılarla tanışmış ve çalışmıştım. Florinda en başından beri onları sınıflandırmıştı.
Ruhçu kişiler yüksek bir mertebede, meleklere veya şeytanlara yakararak hastaları adına şefaat rica edenlerdir. İşlevleri ruhlarla temasa geçip nasihatlerini yorumlamaktır. Nasihatler, ruhların çağırıldığı toplantılarda elde edilir.
Büyücüler ve cadılar hastalarını doğrudan etkilerler. Doğaötesi sanatların bilgisiyle aniden, belirsiz unsurlar sayesinde iki çeşit insanı etkilerler: yardım arayan hastalar ve onların sihir hizmetinden yararlanmak isteyen ziyaretçiler.
Şifacılar özellikle bozulan sağlığı ve mutsuzluğu onaran uygulayıcılardır.
Florinda, sınıflandırmasına her üçünün mümkün birleşimlerini de katmayı ihmal etmedi.
Şakacı bir ciddiyetiyle sağaltma konusunda batılı olmayan şifa uygulamalarının batılı ilaçlardan daha bütünsel etkiye sahip olduklarına inanmaya yatkın olduğumu belirtmişti. Yanıldığımı açıkça ifade ederek şifanın uygulayıcıya bağlı olduğunu, bir bilgi dağarcına bağlı olmadığını söylemişti. Şifa vermek ilaç tedavisinden farklı olduğundan ve şifacılık şekli bir disiplin olmadığından, batılı olmayan şifa diye bir şeyin bulunmadığından söz etmişti. Hastanın şifalı bitkilerle, mesajlarla veya sihirli sözlerle iyileşmesi durumunda, hastalığın ya psikosomatik olduğuna ya da uygulayıcının kavrayamadığı mutlu bir tesadüf sonucunda şifanın gerçekleştiğine inananlar kadar önyargılı olduğumu söyleyerek, kendine has tarzıyla bana sataşmıştı.
Florinda’ya göre, başarıyla sağaltma yapan bir kişi, ister tabip ister şifacı olsun, bedenin kendisine dönük duygularını ve dünya ile olan bağını temelden değiştiren, bedene ve zihne yeni olanaklar sunarak onların uyum sağlamaya alıştığı kalıbın kırılmasını sistematik olarak sağlayandır.
Bedenle ilgili yeni anlamlar açıklığa kavuşup sabitleştikçe, sağlık ve hastalıkla ilgili alışılagelmiş beklentiler dönüşüp farklı farkındalık boyutlarına ulaşmak mümkün olacaktır. O dönemde benim için devrim niteliğinde olan bu tür düşünceleri duyduğumda yaşadığım gerçek şaşkınlığı Florinda’ya belli ettiğimde bana gülmüştü. Bana söylediği her şeyin, nagualin dünyasına ait arkadaşlarıyla paylaştığı bilgiden kaynaklandığını belirtmişti.
* * *
Florinda’nın notundaki talimatları izleyerek olaylara teslim oldum ve kendi yönlendirmemi minimuma indirerek onların bana rehberlik etmelerine izin verdim. Hislerim benim Curmina’ya gitmemi ve eski Cizvit papazının sözünü ettiği kadını aramamı söylüyordu.
Mercedes Peralta’nın evine ilk gittiğimde gölgeli koridorda fazla beklemeden, karşımda kapı görevi yapan perdenin arkasından bir ses beni içeri çağırdı. Sigara dumanı ve amonyak kokan, yarı aydınlatılmış geniş odanın girişindeki iki basamağa tırmandım. Uzaktaki duvara yakın büyük sunak üzerinde çeşitli mumlar yanıyor, mavi elbiseli Coromoto bakiresi ile etrafına dizilmiş azizlerin resimlerini ve çizimlerini aydınlatıyordu. Narin bir tarzda yontulmuş olan heykelin gülümseyen kırmızı dudakları, pembe yanakları ve beni zararsız, affedici bakışlarla izleyen gözleri vardı. İlerledim, sunağın arkasında köşede, sunak ile yüksek ve dörtgen bir masanın ardında adeta saklanmış olan Mercedes Peralta oturuyordu. Gözleri kapalı ve başı iskemlenin sırtına dayanmış halde uyuyor gibi görünüyordu. Aşırı derecede yaşlı görünüyordu. Hiç böyle bir yüz görmemiştim. Dingin hareketsizliğine rağmen korkutucu bir gücü açığa çıkarıyordu. Mumların parıltısı keskin hatlarını yumuşatacağı yerde yüzündeki kırışıklık ağındaki kararlılığı daha da arttırıyordu.
Yavaşça gözlerini açtı; badem şeklinde ve büyüktüler. Gözlerinin beyazı hafifçe renk değiştirmişti. Bakışları önce hemen hemen boştu, fakat sonradan canlanarak bir çocuğun sinirlendirici dik bakışlarına dönüştü. Saniyeler geçtikçe onun sabit ve ne dostça ne de düşmanca olan bakışlarından rahatsızlık duymaya başladım.
Nerdeyse cesaretimi kaybedip kaçakken “Tünaydın, dona Mercedes” şeklinde onu selamladım. “Adım Florinda Donner ve kıymetli zamanınızı harcamamak için çok doğrudan konuşacağım.”
Gözlerini beni görmesi için odaklarken birkaç kere kırptı.
“Venezuela’ya şifa metotlarını incelemek için geldim,” dedim ve güven kazanarak “Birleşik Devletlerin bir üniversitesinde okuyorum, fakat aslında bir şifacı olmak istiyorum. Beni öğrenciniz olarak kabul ederseniz size para verebilirim fakat beni öğrenciniz olarak almasanız dahi vereceğiniz herhangi bir bilgi için de size para verebilirim,” diye devam ettim.
Yaşlı kadın hiçbir şey söylemedi. Bir iskemleye oturmamı işaret etti ve sonra ayağa kalkıp masanın üzerindeki metal bir nesneye dikkatle baktı. Bana dönüp baktığında yüzünde komik bir ifade vardı.
Cesurca “Bu alet nedir?” diye sordum.
“Bir deniz pusulası,” dedi basitçe “bana her türlü şeyler söyler.” Aleti alıp karşı duvardaki cam dolabın en üst rafına yerleştirdi. Sanki bir komik düşünceden etkilenmiş gibi gülmeye başladı. “Sana şu anda bir şey açıklayacağım” diyerek “evet, sana şifa hakkında her türlü bilgiyi vereceğim, benden istediğin için değil fakat şanslı olduğun için. Bunu şimdiden kesinlikle biliyorum. Bilmediğim şey aynı zamanda güçlü olup olmadığındır,” diye devam etti.
Yaşlı kadın sessiz kaldı, sonra dikkatini cam dolabın içindeki bir nesneye yönelterek ve bana bakmadan güçlü bir fısıltıyla yeniden bir şeyler söyledi.
“Her şeyde tek önemli olan şans ve güçtür. Seni meydanda gördüğüm gece beni aradığını ve şanslı olduğunu biliyordum.” dedi.
“Neden söz ettiğini anlamıyorum.” dedim.
Mercedes Peralta yüzüme bakmak için döndü ve sonra öyle ahenksiz bir şekilde güldü ki deli olduğunu kesinlikle hissetim. Ağzını öyle büyük açtı ki ağzında kalmış birkaç azı dişini görebildim. Aniden durdu, iskemlesine oturdu ve tam iki hafta önce gece geç vakit meydanda beni gördüğünü ısrarla söyledi.
Kıyı kasabalarının birindeki bir seanstan kendisini geri getiren bir dostunun arabasındaydı. Dostu beni bu derece geç saate yalnız başıma görmekten şaşırmış olmasına rağmen, kendisi en ufak bir şaşkınlık yaşamamıştı. “Anında bana eskiden tanıdığım birini hatırlattın. Gece yarısını geçmişti ve bana gülümsedin” dedi.
Onu gördüğümü veya o saatte meydanda yalnız olduğumu hatırlamadım ama Caracas’tan geldiğim gece beni görmüş olabilirdi. Hafta boyu yağan yağmurun durmasını boşuna bekledikten sonra nihayet Caracas’tan Curmina’ya araba sürmenin tehlikesini göze almıştım. Toprak kaymalarının olacağını gayet iyi biliyordum. İki saatlik normal süre dört saatimi aldı. Vardığımda tüm kasaba uykudaydı ve önceki papazın tavsiye etmiş olduğu meydana yakın pansiyonu bulmakta güçlük çektim.
Onu görmeye geldiğimi bilmesindeki ısrarından şaşırmış olarak papazdan ve nikâhta bana söylediklerinden söz ettim. “Seni aramam için hayli ısrar etti,” dedim. “Atalarının büyücü ve şifacı olduklarından ve Engizisyon mahkemesi tarafından sorgulama ve eziyetlere tabi tutulduklarından bahsetmişti.”
Bir şaşkınlık titreyişi gözlerinin hafifçe aralanmasına neden oldu. “Cadılıkla suçlananların o günlerde Colombia’daki Cartagena şehrine yargılanmak üzere gönderildiklerini biliyor muydun?” diye sordu ve hemen “Venezuela bir Engizisyon mahkemesine sahip olacak kadar önemli değildi” diye devam etti.
Bir süre durduktan sonra gözlerimin içine doğrudan bakarak “şifa metotlarını incelemek için önce nereye gitmeyi planlamıştın?”
“Yaracuy eyaletinde” dedim, belli belirsiz.
“Sortes mi?”, “Maria Lionza mı?” diye sorguladı. Başımla onayladım.
Sortes, Maria Lionza kültünün (inancının) merkezi olan kasabadır. Bir Kızılderili prenses ile bir İspanyol fetihçiden doğmuş olan Maria Lionza’nın doğaüstü güçlere sahip olmuş olduğu söylenir. Günümüzde, Venezuela’da mucizevi bir azize olarak binlerce insan tarafından kutsanır.
“Fakat eski papazın nasihatini dinleyerek, yerine Curmina’ya geldim” dedim. “Şimdiye kadar şifacı iki kadınla görüştüm. İkisi de senin en bilgili kişi olduğuna ve şifa konularını bana en iyi açıklayabilecek tek kişi olduğunu söylediler.”
İzlemek istediğim metodu o anın etkisi altında şöyle açıkladım: bazı şifa seanslarının ses kaydını alarak doğrudan gözlem ve katılım ile en önemlisi, gözlediğim hastalarla sistematik mülakat yapmak.
Yaşlı kadın zaman zaman kıkırdayarak, başıyla onayladı. Teklif ettiğim metotlara tümüyle onay vermesi beni büyük bir şaşkınlık içinde düşürdü. Yıllar önce, Caracas üniversitesinden gelmiş bir psikologun kendi evinde bir hafta boyunca kalarak kendisiyle mülakat yaptığını gururla söyledi.
“Sana kolaylık olsun diye bizimle burada yaşayabilirsin. Evimizde birçok oda var” dedi.
Davetini kabul ettim ancak bölgede en az altı ay kalmayı planladığımı söyledim. Rahatsız olmamış göründü ve ona kalırsa yıllarca kalabileceğimi söyledi.
“Burada olduğuna seviniyorum, Musiyua” diye ekledi yumuşak bir sesle.
Gülümsedim. Her ne kadar Venezuela’da doğmuş ve büyümüş olsam da, yaşamım boyunca hep musiyua diye çağırıldım. Genelde aşağılayıcı bir sözcük olmasına rağmen, söyleniş tarzına bağlı olarak, oldukça sevecen bir anlama dönüşerek sarışın ve mavi gözlü olan herhangi biri için de kullanılabilir.
Yanımdan geçen bir eteğin hafif hışırtısından korkarak gözlerimi açtım ve odanın loş ışığında sunağın üzerinde yanmakta olan mumu gördüm. Alev titredi ve yukarı doğru tek bir kara tel gibi is yolladı. Duvara, elinde çubuk tutan bir kadının gölgesi düştü. Gölge, sanki yanımda daire şeklinde dizilmiş eski tahta iskemlelerde kapalı gözlerle oturan erkek ve kadınların kafalarına kazık çakar gibiydi. El yapımı iri puroları herkesin ağzına yerleştirenin Mercedes Peralta olduğunun farkına vardığımda, sinirli bir kıkırdamayı güçlükle bastırdım. Daha sonra sunaktaki mumu alıp herkesin purosunu yaktı ve dairenin ortasındaki iskemlesine oturdu. Derin ve monoton bir sesle anlaşılmayan ve tekrarlar içeren büyüleyici bir ilahi tutturdu.
Bir öksürük nöbetini bastırarak purodan çektiğim nefesler ile etrafımdaki insanların dumanı hızlı çekişleri arasında uyum sağlamaya çalıştım. Gözlerimi perdeleyen gözyaşlarımın ardından maskemsi ciddi yüzlerin her nefeste, önce kısa bir süre için canlanmalarını ve ardından yoğun duman tabakası içinde erimlerini izledim. Bedensiz bir nesne gibi, Mercedes Peralta’nın eli buharımsı sis tabakası içinden belirdi. Parmaklarını şaklatarak dört yönü birleştiren hayali çizgileri havada birkaç kere tekrarladı.
Bir yandan alçak sesli ilahiye ve parmakların ritmik sesine uyum sağlarken, diğer yandan oturan kişileri taklit ederek başımı öne arkaya sallamaya başladım. Artan mide bulantıma aldırmadan, etrafımda oluşan tek bir ayrıntıyı kaçırmamak amacıyla, kendimi gözlerimi açık tutmaya zorladım. Bu, ruhçuların toplantılarına katılmama izin verildiği ilk seferdi. Dona Mercedes ruhlarla iletişim kuracak ve medyum görevini üstlenecekti.
Ruhsalcıları, cadıları ve şifacıları tanımlaması Florinda’nınki ile aynı idi. Tek fark ayrı ve bağımsız bir sınıfın varlığını kabul etmesiydi: Medyumlar. Medyumları, ruhların kendilerini ifade etmeleri için ortam oluşturan aracı-yorumcular olarak tanımlıyordu. Onun anlayışına göre medyumlar diğer üç sınıftan o derece farklı idiler ki hiçbir gruba ait olmaları gerekmiyordu. Fakat dört özelliğin tek bir kişide toplanması da mümkündü.
Bir erkek sesi “Odada rahatsız edici bir etki var” sözleriyle dona Mercedes’in ilahisini kesti. Grubun geri kalanı tüten purolarla ve suçlayan gözlerle dumanlı karanlığı delerek onaylarını gevelediler.
İskemlesinden kalkarak “Bir bakayım” dedi. Her bir kişinin arkasında kısa bir süre durarak birinden ötekine geçti.
Omzumu sivri bir şeyin deldiğini hissedince bir çığlık attım. “Benimle gel,” diye kulağıma fısıldadı “transta değilsin.” İtiraz edeceğimden çekinerek kolumdan tuttu ve beni kapı niyetine kullanılan kırmızı perdeye götürdü.
Odanın dışına itilmeden önce “fakat sen kendin gelmemi istedin,” diye itiraz ederek “eğer bir köşede sakince oturursam kimseyi rahatsız etmem” diye ısrar ettim.
“Ruhları rahatsız edersin” diye mırıldandı ve sessizce perdeyi kapadı.
Genelde çalıştığım, ses kayıtlarımı aldığım ve gittikçe artan alan notlarımı düzenlediğim mutfağa geçtim. Mutfağın tavanından sarkan tek ampulün etrafında bir sürü böcek uçuşuyordu. Odanın ortasındaki masayı aydınlatan zayıf ışık köşeleri ve orada uyuyan pire dolu uyuz köpekleri karanlıkta bırakıyordu. Dikdörtgen mutfağın bir yanı avluya açılıyordu. İsten karamış olan diğer üç yanda bir kerpiç fırın, bir gaz sobası ve suyla dolu yuvarlak madeni bir leğen duruyordu.
Ay ışığı ile aydınlanmış avluya yürüdüm. Dona Mercedes’in ahbabı olan Candelaria’nın, iyice sabunlanmış çamaşırları güneşten beyazlaşmaları için üzerine astığı çimento zemin, bir gümüş su birikintisi gibi parlıyordu. İplere asılı çamaşırlar, avluyu çevreleyen sıva kaplı kara duvarlara karşı beyaz lekelere benziyorlardı. Ay ışığı ile çevrelenmiş meyve ağaçları, tıbbi bitkiler ve sebze öbekleri, böceklerin uğuldaştığı ve çekirgelerin tiz sesler çıkardığı karanlık ve ayırımsız bir yığın oluşturuyorlardı.
Mutfağa döndüm ve ocakta yavaş yavaş kaynayan tencereye göz attım. Günün hangi saati olursa olsun, daima yiyecek bir şey bulunurdu. Genellikle, mevcutlara bağlı olarak, et, tavuk veya balık ile birçok sebze karışımını içeren, koyu bir çorba olurdu.
Duvara oyulmuş kerpiç raflardaki tabakların arasında bir çorba tabağı aradım. Düzinelerle uyumsuz porselen, madeni ve plastik tabak vardı. Kendime büyük bir kap tavuk çorbası aldım ama oturmadan önce yakında duran leğenden bir kap su alıp sobanın üzerindeki çorba tenceresine eklemeyi unutmadım. Ev halkının acayip adetlerine uyum sağlamakta uzun zaman harcamamıştım.
Toplantıda olanları yazmak üzere oturdum. Bir toplantıda olan ayrıntıları veya bir sohbette geçen her sözü hatırlamak üzerime kaçınılmaz olarak çöken yalnızlık hissini yenmenin en iyi egzersizi idi.
Bacağıma bir köpeğin soğuk burnu sürttü. Artık ekmek parçaları aradım, onlarla köpeği besledim ve notlarıma geri döndüm. Uykulu hissetmeye başlayıp gözlerim zayıf ışıktan yorulana kadar çalıştım. Kâğıtlarımı ve ses kayıt cihazımı toparlayıp evin öbür yanındaki odama doğu yöneldim. İç verandada kısa bir süre durdum, ay ışığı ile yamalı görünüyordu. Hafif bir rüzgâr bükülü üzüm asmasının yapraklarını karıştırarak, karmaşık gölgesinin tuğla avluda girift şekiller oluşturmasına neden oluyordu.
Kadını görmeden önce varlığını hissettim. Avluya yayılmış iri kil kapların arasında yere çömelmiş, adeta saklanmıştı. Saçaklı beyaz yüne benzeyen bir saç demeti başını beyaz bir hâle gibi örtüyordu ama etrafındaki gölgelere karışan karanlık yüzü belirsizdi. Onu evde daha önce hiç görmemiştim.
Onun dona Mercedes’in arkadaşlarından biri, belki bir hasta, belki de Candelaria’nın seanstan çıkmasını bekleyen akrabalarından biri olabileceği mantığını yürüterek ilk korkumu yendim. “Özür dilerim ben burada yeniyim. Dona Mercedes ile çalışıyorum dedim.”
Ben konuşurken kadın başını sallıyordu. Bende, neyin hakkında konuştuğumu biliyor intibanı yarattı ama sessizliği bozmadı. Açıklanamaz bir huzursuzluk beni ele geçirdi ve histerik bir korkuya kapılmamaya gayret ettim. Avluda yaşlı bir kadın çömeldi diye paniğe kapılmam için herhangi bir nedenim bulunmadığını kendime defalarca tekrar ediyordum.
“Seansta mıydın?” diye şüpheli bir sesle sordum. Kadın onaylayarak başını salladı.
“Ben de ordaydım ama dona Mercedes beni kovdu,” dedim.
Birden rahatladığımı hissetim ve durumla dalga geçmek istedim.
Yaşlı kadın “benden korkuyor musun?” diye aniden sordu. Çatlak sesinden kararlılık ve gençlik yansıyordu. Güldüm. Saygısız bir tavırla “hayır” demek üzere iken bir şey beni durdurdu. Kendimi ondan aşırı derece korkmuş olduğumu söylerken buldum.
Kadın doğal bir şekilde “benimle gel” diye emretti. Yine ilk tepkim onu cesurca takip etmekti ama yerine, kendimi söylemek niyetinde olmadığım bir şey söylerken buldum.
“İşimi bitirmem gerekiyor. Benimle konuşmak istiyorsan şimdi burada yapmalısın.”
“Gelmeni emrediyorum” diye kadının sesi gürledi. Sanki bir anda bedenimdeki tüm enerji beni terk etti gitti. Buna rağmen “neden kendine kalmayı emretmiyorsun?” dedim.
Bunu dediğime inanamadım. Özür dilemeye hazırlanırken sanki tuhaf yedek bir enerji bedenime aktı ve kendimi tekrar kontrol altına almamı, hemen hemen sağladı.
Kadın çömeldiği pozisyondan kalkarak “senin istediğin olsun,” dedi.
Boyu inanılmaz büyüktü. Dizleri benim göz hizama gelecek kadar uzadı. Bu noktada enerjimin beni terk ettiğini hissettim ve bir seri vahşi ve tiz çığlık attım.
Dona Mercedes’in ahbabı Candelaria koşarak yanıma geldi. Derin bir nefes alıp yeniden çığlık atmama vakit kalmadan ruhsalcıların bulunduğu oda ile avlu arasındaki mesafeyi aştı. Uzaktan gelen ve teskin edici bir sesle “Her şey yolunda şimdi” dedi.

3

Cvp: Florinda Donner - Cadının Rüyası

Hafifçe sırtımı ve ensemi ovaladı ama ben titremekten kendimi alamıyordum. Bir anda istemeden ağlamaya başladım.
Özür diler gibi “seni kendi başına bırakmamalıydım” dedi, “Musiya’nın onu göreceği kimin aklına gelirdi?”
Toplantıya katılanların çıkıp ne olup bittiğini görmelerine vakit kalmadan Candelaria beni mutfağa götürdü. Bir iskemleye oturmama yardım etti ve bir bardak rom verdi. İçtim ve avluda olanları ona anlattım. Rom bardağı ve olayları anlatmam bittiğinde uykulu ve şaşkın hissetim ama sarhoş olmaktan uzaktım.
Candelaria beni yatağa yatırmakla kalmadı, ayrıca uyandığımda yanımda olabilmesi için bir karyola yerleştirdi.
Dona Mercedes odama girerek “Bizi yalnız bırak, Candelaria,” dedi. Uzun bir sessizlikten sonra dona Mercedes “Bunu nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ama sen bir medyumsun,” diye söze başladı. “Bunu başından beri biliyordum” dedi.
Yüzümü dikkatle incelerken ateşli gözleri sanki bir kristal nesneye bakar gibi idi. “Senin seansta oturmana izin vermelerinin tek nedeni şanslı oluşundur. Medyumlar şanslıdır.” Tedirginliğime rağmen gülmek zorunda kaldım.
“Buna gülme, ciddidir” diye uyardı. “Avluda kendi başına bir ruh çağırdın ve en önemli olanı geldi; atalarımdan birinin ruhu. Sık gelmez ama geldiğinde önemli bir nedenden dolayıdır.” dedi.
“O bir hayalet miydi?” diye salakça sordum. Ciddiyetle “elbette ki hayaletti” dedi. “Bizler şeyleri öğretildiğimiz şekilde algılarız. Bundan kaçış yoktur.” Son derece korkunç bir hayalet gördüğüne ve canlı bir medyumun ölü bir medyumun ruhuyla iletişime geçebileceğine inanıyoruz.”
“Bu hayalet bana neden gelsin?” diye sordum.
“Bilmiyorum. Beni ikaz etmek için bir kere bana geldi ama onun nasihatini dinlemedim.” diye yanıtladı. Dona Mercedes’in gözleri yumuşadı ve nazikleşerek:
“Buraya geldiğinde sana ilk dediğim şey senin talihli olduğundur. Ben de talihli idim, ta ki biri talihimi kırana kadar. Bana o insanı hatırlatıyorsun. O da senin gibi sarışındı. Adı Frederico idi ve onun da talihi vardı ama hiç gücü yoktu. Hayalet bana onu kendi haline bırakmamı söyledi, dinlemedim ve hâlâ o hatamı ödüyorum.”
Ona çöken hüznün ve olayları nasıl yorumlamam gerektiği konusundaki şaşkınlığımın etkisiyle elimi onun eli üstüne koydum. “Onun hiç gücü yoktu, hayalet biliyordu” diye tekrarladı.
Mercedes Peralta kendi şifa pratikleri ile ilgili her konuyu konuşmakta arzulu olmasına rağmen, kendi geçmişi ile ilgili merakımdan beni vazgeçirmek için ısrarla gayret gösterirdi. Bir kere, onu habersiz mi yakalamıştım veya kasıtlı mı yapmıştı bilmiyorum, bana birçok yıl önce çok büyük bir kayıp yaşadığından söz etmişti.
Şahsi bir soru sormamı cesaretlendirdiğine karar vermeme vakit kalmadan elimi yüzüne doğru kaldırıp yanağına tuttu. “Bu yara izlerini hisset” dedi.
Yanaklarındaki ve boynundaki pütürlü yara izlerinin üzerinde parmaklarımı gezdirerek, “Sana ne oldu?” diye sordum.
Dokunduğum ana kadar yara izlerini yüzündeki kırışıklıklardan ayırt etmek mümkün değildi. Koyu derisi o derece gevrek bir his veriyordu ki elimde dağılacağından korktum. Tüm bedeninden gizemli bir titreşim yayılıyordu. Bakışlarımı onun gözlerinden ayıramadım.
Kararlı bir şekilde “Senin avluda gördüğünle ilgili konuşmayacağız. Böyle şeyler yalnızca medyumların dünyasına aittir ve o dünyadan hiçbir zaman hiç kimseye söz etmemelisin. Sana o hayaletten kesinlikle korkmamanı tavsiye ederim ama onu düşüncesizce davet etme” dedi.
Yataktan çıkmama yardım etti ve beni dışarıdaki avluya, kadını gördüğüm aynı noktaya götürdü. Orada durup etrafımızdaki karanlığı teftiş ederken, birkaç saat mi yoksa bir tüm gün ve gece mi uyuduğum hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
Dona Mercedes şaşkınlığımın farkına varmış gibi “Sabahın dördü, hemen hemen beş saat uyudun,” dedi. Kadının bulunduğu yere çömeldi. Ben de, örgülü tahta desteklerin arasından parfümlü bir perde gibi sarkan yasemin fundalıkları arasına, yanına sindim.
“Senin sigara içmeyi bilmediğin hiç aklıma gelmedi” dedi ve kuru, çatlak gülüşüyle güldü. Eteğinin cebine erişip bir puro çıkardı ve yaktı.
“Ruhsalcıların toplantısında el yapımı purolar içeriz. Ruhçular tütün kokusunun ruhların hoşuna gittiğini bilir.”
Bir kısa aradan sonra yanan puroyu ağzıma soktu ve “içmeyi dene,” diye emretti. Derin bir nefesle dumanı içime çektim. Ağır duman beni öksürttü.
“Ciğerine çekme. Bak sana göstereyim” dedi sabırsızlıkla. Puroya uzandı ve defalarca, kısa eşit nefeslerle, içe çekip dışa üfledi. “Dumanın ciğerlerine değil başına gitmesini istersin. Medyumlar ruhları bu şekilde çağırır. Bundan böyle ruhları bu noktadan çağıracaksın ve bu konudan ruhsalcıların toplantısını kendi başına yöneteceğin zamana kadar hiç kimseye söz etme.” diye açıkladı.
Ben gülerek itiraz ettim “Ama ben ruhları çağırmak istemiyorum ki. Tek isteğim bu toplantıların birinde oturup izlemek.” Bana tehditkâr bir kararlılıkla baktı “Sen bir medyumsun ve hiçbir medyum böyle bir toplantıya izlemek için gitmez.”
Konuyu değiştirerek, “Toplantının amacı nedir?” diye sordum. “Ruhlara soru sormak,” diye hemen yanıtladı “Bazı ruhlar fevkalade nasihatlerde bulunur, bazıları ise kötü niyetlidir.” Hafif garez içeren bir kıkırdamayla “Hangi ruhun geleceği medyumun o andaki durumuna bağlıdır” dedi.
“O halde medyumlar, ruhların isteklerine mi boyun eğerler?” diye sordum.
Yüzüne herhangi bir duygu yansıtmadan uzun bir süre bana bakıp sessiz kaldı. Sonra meydan okuyan bir tonla “Eğer güçlüyseler, boyun eğmezler” dedi.
Bana şiddetle bakmaya devam etti, sonra gözlerini kapadı. Gözlerini açtığında her türlü ifadeden yoksundular. “Odama gitmeme yardım et” diye fısıldadı.
Başıma tutunarak doğruldu. Eli önce omzuma sonra koluma, aşağı doğru kaydı. Bileğimi saran sert parmakları kömürleşmiş köklere benziyordu. Keçi derileriyle örtülü sedir ve iskemlelerin duvara dayalı olduğu koridoru, küçük adımlarla ve sessizce geçtik. Kendi yatak odasına adım attı. Kapıyı kapamadan önce medyumların, dünyaları hakkında söz etmediklerini yeniden hatırlattı. “Senin medyum olduğunu ve beni görmeye geleceğini meydanda gördüğüm an biliyordum” diye onayladı.
Yüzünde kısa süre anlam veremediğim bir gülümseme belirdi “bana geçmişimden bir şey getirmek için buraya geldin” dedi.
“Ne?” diye sordum. Belli belirsiz “Ben de bilmiyorum, hatıralar belki. Belki de eski şansımı geri getiriyorsun”
Yüzümü elinin tersi ile okşadı ve yavaşça kapıyı kapadı.
Sokakta oynayan çocukların gülüşlerinden ve hafif rüzgârdan uyuşmuş vaziyette, tüm öğleden sonra avluda iki tropikal ağaç arasına gerili hamak içinde uyudum. Calendrianın günde iki kere, kirli olup olmadıklarına bakmadan yıkadığı zeminden yayılan toz deterjan ile karışık keskin kreozol kokularının bile farkında değildim. Saat altı olana kadar bekledim.
Sonra, Mercedes Peralta’nın istemiş olduğu gibi, onun yatak odasının kapısını tıklattım. Hiç yanıt yoktu. Sessizce içeri girdim. Genellikle bu saate kendisine, herhangi bir hastalık için gelmiş olanların tedavisini bitirmiş olurdu. Günde iki kişiden fazla asla kabul etmezdi. Kötü hissettiği günler ki bunlar da oldukça sık idiler, hiç kimseyi kabul etmezdi. Böyle günlerde onu arabamla dolaştırır ve çevredeki tepelerde uzun yürüyüşlere çıkarırdım.
Dona Mercedes, duvardaki metal halkalara bağlı alçakta asılı duran hamak içinde gerilerek “Sen misin Musiyua?” diye sordu. Onu selamladım ve pencerenin yanındaki çift kişilik yatağa oturdum. İçinde hiç uyumazdı. İnsanın yataktan, yatağın eninden bağımsız olarak, ölümcül bir şekilde düşebileceğini savunurdu. Onun kalkmasını beklerken tuhaf bir şekilde donatılmış ve beni her seferinde büyülemekten geri kalmayan odaya baktım.
Eşyalar sanki amaçlı olarak, aykırılık sergilemeleri için oraya yerleştirilmişlerdi. Üzerlerinde karışık halde aziz figürleri ve mumlar bulunan, yatağın iki başındaki gece masaları sunak görevi yapıyorlardı. Tahtadan yapılmış, mavi ve pembe boyalı, alçak elbise dolabı sokağa açılan kapıyı iptal ediyordu. İçinde ne olduğunu hep merak etmişimdir. Dona Mercedes sadece siyahlarla giyinirdi ve elbiseleri her yerde, duvarlardaki ve kapının ardındaki kancalarda, demir karyolanın baş ve ayak kısmında, hatta hamağı tutan iplerde, asılı idi. Çalışmayan bir avize, kamış tavandan güvensiz bir şekilde sarkıyordu. Tozdan sararmış kristalleri arasında örümcekler ağlarını germişlerdi. Her gün bir sayfası koparılan cinsten bir takvim, kapının arkasında asılıydı.
Mercedes Peralta parmaklarıyla beyaz saçlarını taradı, derin bir nefes çekti, bacaklarını hamağın dışına savurarak kumaş terliklerini ayaklarıyla araştırdı. Bir süre hareketsiz durdu, sonra sokağa bakan yüksek ve dar bir pencereye yönelerek tahta panjurlarını açtı. Odaya giren geç öğleden sonra güneşinin ışınlarına uyum sağlayana kadar, defalarca gözlerini kırptı. Batan güneşten bir mesaj bekler gibi göğü dikkatle süzdü.
“Bir yürüyüşe çıkıyor muyuz?” diye sordum.
Yavaşça geri döndü ve kaşlarını hayretle yükselterek “Bir yürüyüş mü? Beni bekleyen biri varken nasıl yürüyüşe gidebilirim” dedi. Dışarıda kimsenin bulunmadığını bildirmek üzere ağzımı açtım ama yorgun gözlerindeki alaycı ifade susmama beni zorladı. Elimden tuttu ve birlikte odasından çıktık.
Mercedes Peralta’nın yardım için gelen insanları tedavi ettiği odanın dışında duran tahta bankın üzerinde çenesi göğsüne gömülü vaziyette yaşlı ve çelimsiz görünümlü bir adam uyukluyordu. Varlığımızı hissederek doğruldu ve yanında duran yürüyüş bastonu ile hasır şapkasına uzanarak, monoton bir sesle “Çok iyi hissetmiyorum” dedi. Mercedes Peralta onun elini sıkarken bana hitaben “Octavio Cantu” dedi. Onu odanın eşiğindeki iki basamağa yöneltti.
Ben de onlara katıldım. Geriye dönüp sorgulayan bir ifade ile bana baktı.
Mercedes “O bana yardım ediyor ama bizimle kalmasını istemiyorsan dışarı gidecektir” dedi.
Adam bir süre başını sinirli bir şekilde sallayarak öylece durdu. Ağzı çarpık bir gülümsemeye dönüştü. Biraz ümitsizlik içeren bir mırıldanmayla “Eğer sana yardım ettiyse, sanırım uygundur” dedi.
Hızlı bir baş işaretiyle Mercedes Peralta önce beni sunağın yanındaki tabureme yöneltti, sonra da adamı yüksek dikdörtgen masanın karşısındaki iskemleye oturmasına yardım etti. Kendisi adamın sağına, yüz yüze gelecek şekilde oturdu.
Masanın üzerine yayılmış, kuru kökler, kavanozlar, mumlar ve purolara arasında aranarak “nerde olabilir ki?” diye defalarca geveledi. Deniz pusulasını bulup Octavio Cantu’nun önüne koyduğunda bir rahatlama iç çekişi saldı. Dikkatle, yuvarlak madeni kutuyu inceledi. Yakına gelmemi işaret ederek “şuraya bak” diye seslendi.
Odasına girdiğim ilk gün, dikkatle odaklanarak incelediğini gördüğüm pusulanın aynısı idi. Fena halde çizilmiş camın altından ancak görülen pusula iğnesi, sanki Octavio Cantu’dan yayılan görünmez bir kuvvetin etkisindeymiş gibi şiddetle sağa sola hareket ediyordu.
Mercedes Peralta, pusulayı bir teşhis aleti olarak, kişinin doğalığı olmayıp sadece ruhsal sorunu olduğuna inandığı durumlarda kullanıyordu. Şimdiye kadar iki tür hastalığı ayırt etmek için hangi kıstasları kullandığını tespit edememiştim. Ona göre ruhsal bir sorun, bir talihsizlik nöbeti şeklinde veya şartlara bağlı olarak doğal bir hastalıkmış gibi teşhis edilebilecek, bir soğuk algınlığı şeklinde belirebilirdi.
İğneyi hareket ettiren bir mekanizma bulmak ümidiyle pusulayı her fırsatta incelemiştim. Hiç böyle bir şey olmadığına göre onun açıklamasını güvenilir olarak kabullenmiştim: Bir insan dengede olduğunda, yani ruh, beden ve tin uyum içinde olduklarında aletin iğnesi hiç kıpırdamaz. İddiasını kanıtlamak için aleti sırayla kendine, Candelaria’ya ve bana tutmuştu. Pusula sadece benim önümde iken iğnenin hareket ettiğini, şaşkınlık içinde görmüştüm.
Octavio Cantu alete bakmak için boynunu uzattı ve “Hasta mıyım?” diye dona Mercedes’e, yukarı doğru bakarak yumuşakça sordu. “Senin tinin” diye fısıldadı, “tinin çok kargaşa içinde”.
Pusulayı cam dolaba iade etti ve yaşlı adamın arkasında pozisyon alarak iki elini başının üstüne koydu. Uzun bir süre öylece durdu, sonra emin ve hızlı hareketlerle parmaklarını omuz ve kollarının üzerinde gezdirdi. Hızla adamın önüne geçti, elleri hafifçe göğsünden bacaklarına, ayaklarına kadar süpürdü. Kısmen kilise ilahisine kısmen sihirli bir şarkıya benzeyen bir dua okuyarak – ruhçulukla Hıristiyanlığın birbirlerini tamamladıklarını her iyi şifacının bildiğini iddia ederdi – adamın sırtını ve göğsünü yaklaşık yarım saat süreyle, sırayla ovaladı. Yorulan ellerine anlık rahatlama sağlamak için aralıklı olarak arkasında silkeledi. Bu silkeleme hareketini biriken negatif enerjinin atılması olarak tanımlıyordu. Şifa seansının birinci bölümünün bitişini sağ ayağını üç kere yere vurarak belirtti.
Octavio Cantu kontrolsüz bir şekilde ürperdi. Mercedes, adam yavaşça ve zorlukla nefes alana kadar başını arkadan tutarak şakaklarını avuçlarıyla bastırdı. Bir dua mırıldanarak sunağa gitti, önce bir mum yaktı, ardından mumla yaktığı puroyu eşit ve kısa nefeslerle içmeye başladı.
Adam dumanlı sessizliği bozarak “Şimdiye kadar alışmalıydım” dedi. Sesten irkilen Mercedes yanaklarından yaşlar akana kadar öksürdü. Acaba dumanı kazara içine mi çekti diye merak ettim. Octavio Cantu onun öksürüğüne aldırmadan konuşmaya devam etti. “Sana defalarca söyledim ki sarhoş olsam veya olmasam da tek bir rüya görüyorum. İçi boş olan kulübemde ayakta duruyorum. Rüzgârı hissediyorum ve her yöne doğru hareket eden gölgeler görüyorum. Fakat boşluğa ve gölgelere havlayacak köpekler artık yok. Korkunç bir baskı ile uyanıyorum. Sanki biri göğsümün üstünde oturuyormuş gibi bir his duyuyorum. Bir köpeğin sarı gözbebeklerini görüyorum. Gittikçe büyüyorlar ve sonunda beni yutuyorlar.” derken sesi gittikçe zayıfladı.
Nefes için soluyarak odanın içine bakındı. Nerde olduğunu bilmiyor gibiydi. Mercedes Peralta puronun izmaritini yere attı. İskemlesini arkadan tutarak hızla çevirdi, böylece adam sunakla yüz yüze geldi. Yavaş ve büyüleyici hareketlerle gözlerinin etrafını ovaladı.
Herhalde uyuya kalmış olmalıyım ki kendimi odada yalnız başıma buldum. Süratle etrafıma bakındım. Sunaktaki mum hemen hemen tükenmişti. Tam tepemde, bana yakın olan duvarın köşesinde küçük bir kuş boyunda bir güve vardı. Kanatlarında büyük siyah daireler bana meraklı gözler gibi bakıyorlardı. Ani bir hışırtı dönüp bakmamı sağladı. Mercedes Peralta sunağın yanındaki iskemlede oturuyordu. Boğuk bir çığlık attım. Biraz önce orda olmadığına yemin edebilirdim.
“Orda olduğunu bilmiyordum” dedim ve “başımın üzerindeki büyük güveye bak” diye ekledim. Böceği aradım ama gitmişti. Kadının bakış tarzında beni ürperten bir şey vardı. “Çok yorgun düştüm ve uyuya kaldım. Octavio Cantu’nun derdinin ne olduğunu bile duymadım” diye açıkladım.
“Arada bir beni ziyaret eder” dedi. “Bana bir şifacı ve ruhçu olarak gereksinimi vardır. Ruhu üzerine çökmüş olan yükü hafifletirim.”
Sunağa yöneldi ve üç tane mum yaktı. Titreyen ışıkta gözleri güvenin kanatları rengindeydi. “Uyumaya gitsen iyi olur” diye teklifte bulundu. “Unutma yarın şafak vakti yürüyüşe çıkacağız” diye ekledi.
Uykuya dalmış olduğumdan emin, süratle giyindim ve koridor boyunca yürüdüm. Menteşelerin gıcırdadığını bildiğimden dikkatle kapıyı açtım, odaya girip hamağa doğru parmak uçlarında ilerledim. Cibinliğini oluşturan şeffaf kumaşı kenara iterek “Uyanık mısın, hâlâ bir yürüyüşe çıkmaya istekli misin?” diye fısıldadım.
Gözleri anında açıldı ama henüz tam uyanık değildi. Gözleri ileriye doğru sakince bakmaya devam ediyordu. Nihayet, cibinliği tümüyle kenara iterek, kısık bir sesle “İstiyorum” dedi. Boğazını temizledi, yerdeki leğene tükürdü ve bana yer açmak için hamakta biraz geri çekildi. Haç çıkartarak, “yürüyüşümüzü hatırladığına sevindim” diye mırıldandı. Gözlerini kapatarak ellerini birleştirdi ve meryemana ile gökteki bazı azizlere dua etti. Her birine, tedavi sırasındaki rehberlikleri ve yardımları için ayrı ayrı teşekkür etti ve aflarını diledi.
Uzun duasını bitirdikten sonra hemen “neden af diledin?” diye sordum. Ters çevrilmiş ellerini kucağıma koyarak “Avuçlarımdaki çizgilere bak” dedi.
İşaret parmağımla, avuçlarına sanki dağlanmış gibi görünen soldaki belirgin V ve sağdaki M çizgilerin üzerinden geçtim. Sözcükler üzerinde durarak “V çizgisi yaşamı ‘vida’ ve M çizgisi ölümü ‘muerte’ tanımlar. Ben tedavi etme ve zarar verme yetileriyle doğdum” diye açıkladı.
Ellerimi kucağımdan çekerek sözlerini silmek ister gibi havayı fırçaladı. Odaya göz gezdirdi, zayıf etsiz bacaklarını hamaktan yere indirerek ayaklarını önü kesilmiş ve ayak parmaklarının göründüğü terliklere dikkatle geçirdi. Giymiş olduğu siyah bluz ve eteği düzeltirken gözleri eğlenceli bir şekilde pırıldadı. Koluma girerek beni dışarı çıkardı ve çalışma odasına yönelerek “yürüyüşe çıkmadan önce sana bir şey göstereyim” dedi.
Doğrudan tümüyle erimiş mumla kaplı büyük sunağa yöneldi. Bu sunak, bir şifacı olan onun büyük-büyük-annesi tarafından tek bir mumla başlatılmış olduğunu söyledi. Elini sevgiyle, parlak ve adeta şeffaf olan yüzey üzerinde gezdirdi.
“Renkli çizgiler arasından siyah mumdan olanı bul” diye istekte bulundu. “Bu da, cadıların güçlerini kötülük yapmak için kullandıklarında siyah bir mum yaktıklarının kanıtıdır”. Renkli çizgiler arasında siyah mumdan sayısız iplikçik bulunuyordu.
“Tepeye yakın olanlar benim” dedi. Gözleri farklı bir sertlikle parlarken “gerçek bir şifacı aynı zamanda bir cadıdır” diye ekledi. Dudaklarında bir an için hafif bir gülümseme parladı; sonra da sadece bölgesinde tanınmış olmadığını, insanların tedavi için Caracas, Maracaibo, Merinda ve Cumana’dan da kendisine geldiklerini söyledi. Yurt dışından Trinidad, Cuba, Colombia, Brezilya ve Haiti’de de tanınıyordu. Evin bir tarafında bulunan ve bu durumu onaylayan resimler arasında bakanlar, büyük elçiler ve hatta bir de piskopos vardı. Esrarengiz bir şekilde bana baktı, sonra omuzlarını silkti.
“Şansım ve gücüm emsalsizdi bir zamanlar, her ikisini de kaybettim ve şimdi sadece şifa verebiliyorum” dedi. Sırıtışı yayıldı ve gözleri alaylı bir parıltı ile aydınlandı. Bir çocuğun saf merakıyla “ya çalışmaların nasıl gidiyor?” diye sordu. Ani konu değişikliğine uyum sağlamama vakit kalmadan ekledi “Mülakat yapacağın şifacı ve hasta sayısı ne kadar olursa olsun, bu şekilde hiçbir zaman öğrenmeyeceksin. Gerçek bir şifacı önce bir medyum, sonra da bir ruhçu, bir cadı olmalıdır.”
Göz kamaştırıcı bir gülümseme yüzünü aydınlattı. Doğal bir ifadeyle “Bu günlerin birinde yazı defterlerini yakarsam fazlaca üzülme. Bu saçmalıklarla vakit kaybediyorsun” dedi. Bir anda panikledim. Çalışmamın alevler arasında yok olması olasılığını hoş karşılamadım.
“Asıl önemli olan nedir biliyor musun?” diye sordu ve sonra kendi sorusunu yanıtladı.
“Şifanın görünen basit yüzünün ötesine geçen meseleler. Açıklanamayan ama yaşanarak tecrübe edilen şeyler. Şifacıları inceleyen pek çok kişi oldu. Gözleyerek ve soru sorarak medyumların, cadıların ve şifacıların yaptıklarını anlayabileceklerini sandılar. Onlarla tartışmanın bir anlamı olmadığına göre, onları yapmak istedikleri ile baş başa bırakmak çok daha iyidir. Senin durumun aynı olamaz. Senin çöpe gitmene izin veremem. Şu halde, şifacıları inceleme oyunu yerine, bu evin verandasında her gece atamın ruhunu çağırma pratiği yapacaksın. Bu süre içinde not tutamayacaksın çünkü hayaletler için zaman farklıdır. Göreceksin, ruhlarla ilgilenmek toprağa girmeye benzer.”
Avluda gördüğüm kadının hatırası beni korkunç tedirgin etti. O anda tüm arayışımı ve Florinda’nın planlarını terk edip kaçmak istedim. Dona Mercedes tüm korkularımı dağıtan bir kahkaha ile güldü. “Musiyua, yüzünü görmeliydin. Bayılmak üzeresin, diğer özelliklerinden öte, bir korkaksın” dedi. Sesindeki alaycı tona rağmen, gülümsemesinde sempati ve şefkat vardı.
“Seni zorlamamam gerek. Bu bakımdan sana hoşlanacağın bir şey vereceğim –çalışma planından daha değerli bir şey; kendi seçimim olan bazı kişilerin yaşantılarından görüntüler. Onlara senin için öyküler örmelerini sağlayacağım. Kader öyküleri, şans öyküleri ve aşk öyküleri” dedi. Yüzünü benimkine yaklaştırdı ve yumuşak bir fısıldamayla “Güç ve zaaf öyküleri. Seni yatıştıracak olan hediyem bu olacak” dedi. Kolumdan tutup beni dışarı yöneltti ve “bir yürüyüşe çıkalım” dedi.
Yüksek beton kaldırımlarla sınırlanmış sessiz caddede sadece adımlarımız çınlıyordu. Geçmekte olduğumuz evlerdeki insanları uyandırmamak için dikkatli davranan Mercedes Peralta, genç bir şifacı iken evinin -caddedeki en büyük olanı- o dönemde bağımsız olarak, kasabanın kenarı olarak kabul edilen bölgede durduğunu fısıldadı.
Etrafındaki her şeyi süpüren bir hareketle “şimdi, öyle görülüyor ki kasabanın merkezinde yaşıyorum” dedi.
Ana caddeye döndük ve meydana kadar yürüyüp at üstünde duran Bolivar’ın heykeline bakan bir bankoya oturduk. Şehir meclis binası meydanın bir kenarında, çan kulesiyle kilise diğer kenarındaydı. Orijinal binalardan pek çoğu yıkılmış, yerlerine kutu gibi yapılar dikilmişti. Buna rağmen, dövme-demir ızgaraları, zamanla grileşmiş kırmızı kiremitten damları ve parlak renklerle boyanmış duvarlardan yağmuru uzak tutan geniş saçakları ile eski evler, şehir merkezindeki belirgin sömürge dönemini hatırlatıyordu. Düşünceli bir şekilde “Bu kasaba şehir meclisi binasının kulesindeki saat tamir edildiğinden bu yana değişti” diye mırıldandı. Uzun zaman önce, sanki gelişmelere içerlemiş gibi, saatin tam on-iki iken durmuş olduğunu söyledi. Yerel eczacı saatin tamirini sağladı ve hemen ardından, sanki bir sihirli el değmiş gibi, caddelere lamba direkleri kondu ve çimenin yıl boyu yeşil kalması için meydana fıskiyeler yerleştirildi. Kimse ne olduğunu anlamadan, birden her yanda endüstri merkezleri mantar gibi büyüdü.
Nefeslenmek için bir an durdu ve kasabayı çevreleyen gecekondu kaplı tepeleri göstererek “Ardından gecekonduda yaşayanların mahalleleri büyüdü” diye ekledi. Oturduğu bankodan kalktı ve tepelerin başladığı anayolun sonuna doğru yürüdük. Teneke levhalardan, sandıklardan, oluklu saçtan ve kartondan yapılmış kulübeler dik yamaçların kenarında tehlikeli bir şekilde asılı duruyorlardı. Kasabanın sokaklarına yakın gecekonduların sahipleri lamba direklerinden cesurca kaçak elektrik çekmişlerdi. Yalıtılmış teller renkli şeritlerle kabaca gizlenmişlerdi. Önce bir yan sokağa sonra dar bir yola saptık ve nihayet bir patika izleyerek henüz gecekondular tarafından işgal edilmemiş tek tepeye döne döne ulaştık. Gecenin çiğiyle nemli hava biberiye kokuyordu. Üzerinde yalnız bir güney Amerika akasyasının bulunduğu tepeye nerdeyse varmıştık. Küçük sarı papatyalarla kaplı rutubetli zemine oturduk. Mercedes Peralta “denizi duyabiliyor musun?” diye sordu.
Hafif esinti, örgülü ağaç dallarının arasından hışırdayarak geçerken, altın tozlarına benzeyen çiçekleri üstümüze saçıyordu. Çiçekler onun saçlarında ve omuzlarında kelebekler gibi parlıyorlardı. Yüzünü sınırsız bir sükûnet kaplamıştı. Ağzı hafifçe açıldı ve tütünün sararttığı birkaç diş göründü. Uykulu ve hafif buğulu gözlerini bana çevirerek “Denizi duyabiliyor musun?” diye yineledi. Ona denizin dağların ötesinde çok uzakta olduğunu söyledim.
Yumuşak bir sesle “Denizin çok uzakta olduğunu biliyorum ama bu erken saatlerde, kasaba hâlâ uyurken, rüzgârın taşıdığı dalgaların sesini her zaman duyarım” dedi. Gözlerini kapatarak uyumak ister gibi ağacın gövdesine yaslandı. Sabahın sessizliğini aşağıda döne döne yolunu arayan bir kamyonun gürültüsü bozdu. Acaba taze pişmiş ekmekleri dağıtan Portekizli fırıncı mı, yoksa geceden kalma sarhoşları toplayan polis mi diye merak ettim. “Bak bakalım kimmiş” diye beni iteledi. Patikada aşağı doğru birkaç adım attım ve tepenin dibinde park etmiş yeşil bir kamyondan çıkan yaşlı bir adam gördüm. Ceketi kambur omuzlarından gevşekçe sarkıyordu ve hasır bir şapka başını örtüyordu. İzlendiğinin farkına varıp yukarı doğru baktı ve selam niyetine yürüme bastonunu salladı. Ben de onu selamladım.
“Dün akşam tedavi ettiğin yaşlı adam” dedim. “Ne şans, çağır onu, buraya yukarı gelmesini söyle, onu görmek istediğimi söyle. Sana vereceğim armağan şimdi başlıyor” diye mırıldandı. Kamyonun park etmiş olduğu aşağıdaki yere yürüdüm ve yaşlı adama benimle birlikte tepeye tırmanmak isteyip istemediğini sordum. Tek bir söz etmeden beni izledi. Mercedes Peralta’ya selam yerine “bugün hiç köpek yok” dedi ve yanına oturdu.
Mercedes, karşısında oturmamı işaret ederek “sana bir sır vereyim Musiyua” dedi. “Ben bir medyum bir cadı ve bir şifacıyım. Üçünden ikincisi hoşuma gider çünkü cadılar kaderin sırlarını değişik bir şekilde anlarlar. Neden bazı insanlar zengin, başarılı ve mutlu olurlarken bazıları sadece zorluk ve acı ile karşılaşırlar? Bunları kararlaştıran senin kader dediğin şey değildir. Bundan daha gizemli bir şeydir ve sadece cadılar onun hakkında bilgi sahibidirler.”
Yüz hatları anlam veremediğim bir ifadeyle gerildi ve Octavio Cantu’ya dönerek,
“Bazı insanlar kaderimizle doğduğumuzu söyler, bazıları da kaderimizi davranışlarımızla oluşturduğumuzu iddia eder. Cadılar her ikisinin de doğru olmadığını ve köpek avlayıcısının köpeği yakaladığı gibi bir şeyin bizi yakaladığını söyler. İşin sırrı bizim yakalanmak istediğimizde orada olmamız, yakalanmak istemediğimizde orada olmamamızdır.”
Bakışları amaçsızca uzak dağların ardından güneşin yükseldiği doğu göğüne doğru kaydı. Bir süre sonra yaşlı adama bir kere daha yüzünü döndü. Gözleri sanki güneşin ışıltısını emmiş gibiydiler, çünkü ateşle sıvanmış gibi parlıyorlardı.
“Octavio Cantu evime mevsimlik tedaviler için gelir. Belki sana yavaş yavaş senin için bir hikâye örecektir. Şansın yaşamları nasıl bir araya getirdiği ve sadece cadıların bildiği bir şeyin nasıl onları bir demet haline getirdiği hakkında bir hikâye” dedi. Octavio Cantu başını onaylar şekilde salladı. Belli belirsiz bir gülümseme dudaklarını araladı. Çenesindeki seyrek sakalı hasır şapkasının altından sarkan saçları kadar beyazdı.
Octavio Cantu dona Mercedes’in evine sekiz kere geldi. Anlaşılan, onu delikanlılığından beri belirli zamanlarda tedavi ediyordu. Yaşlı ve yıpranmış olmasından öte alkolikti. Dona Mercedes’e göre hastalıklarının kaynağı ruhsaldı. İlaçlara değil, ilahilere ihtiyacı vardı.
Önceleri benimle çok az konuştu, sonraları açılmaya başladı; daha güvende hissettiği için olsa gerek. Onun yaşamı hakkında uzun saatler konuştuk. Her seansın başında ve her seferinde kaçınılmaz olarak umutsuzluğa, yalnızlığa ve şüpheye yeniliyordu. Onun yaşamıyla neden ilgilendiğimi bilmek istiyordu. Fakat her seferinde kendini denetleyerek çeki düzen veriyor ve seansın geri kalan zamanında –bir saat veya tüm öğleden sonra olabilir- kendisi hakkında, sanki başka bir kişiden söz eder gibi konuşuyordu.
***+++***+++***
Octavio yassı karton parçasını kenara iterek kulübenin dar girişinden içeri süzüldü. İçerde ışık yoktu ve taş ocaktaki sönmekte olan ateşten yayılan keskin kokulu duman gözlerini yaktı. Gözlerini kapadı ve yolunu karanlıkta el yordamıyla aradı. Ayağı teneke kutulara takıldı ve bacağını tahta bir sandığa çarptı.
“Lanet kokulu yer” diye alçak sesle küfür etti. Bir süre sert toprak zemine oturdu ve bacağını ovaladı. Sefil kulübenin uzak köşesinde, aşınmış ve atık edilmiş bir otomobil arka koltuğunda uyuyan adamı gördü. Eğilerek ve yerde dağınık olarak yayılmış olan sandıklara, iplere, kilimlere ve kutulara çarpmamaya dikkat ederek, yavaşça yaşlı adamın yattığı yere yürüdü. Octavio bir kibrit çaktı. Loş ışıkta yaşlı adam ölüye benziyordu. Göğsünün iniş-çıkış hareketi o derece zayıftı ki, nefes almıyor gibiydi. Bir deri bir kemik kalmış zayıf ve kara yüzünde fırlak elmacık kemikleri vardı. Kirli haki renkli yırtık pantolonu baldırlarına doğru kıvrılmıştı. Haki renkli, uzun kollu gömleği buruşuk boynunda sıkıca düğmelenmişti.
Şiddetle sarsarak “Victor Julio, uyan ihtiyar adam” diye seslendi. Victor Julio’nın titrek ve buruşuk göz kapakları bir an aralandı. Gözlerini tekrar kapamadan önce rengi değişmiş gözlerinin beyazı kısa bir süre göründü. “Uyan” diye Octavio sinirli bir şekilde bağırdı. Yerde duran dar çeperli hasır şapkaya uzandı ve onu yaşlı adamın bakımsız beyaz saçlarının üzerine sertçe bastırdı.
Victor Julio “Sen kimsin? Ne istiyorsun?” diye geveledi.
Önemli bir hava takınarak “Ben Octavio Cantu’yum ve belediye başkanı tarafından senin yardımcın olarak atandım” dedi. Yaşlı adam kararsız bir tavırla doğruldu ve “Yardımcı mı? Benim yardımcıya ihtiyacım yok” dedi. Bağsız, aşınmış ayakkabılarını giydi ve sendeleyerek karanlık odada gazyağı fenerini bulana kadar odada dolandı. Feneri yaktı. Gözlerindeki son uyku kalıntılarını atmak için defalarca gözlerini kırptı ve genç adama dikkatle baktı.
Octavio Cantu orta boylu idi. Güçlü adaleleri, aşınmış ve iliklenmemiş mavi ceketinin altından belli oluyordu. Kendisine büyük gelen pantolonunun paçaları, parlak ve yeni ayakkabıları üzerine kıvrılmıştı. Victor Julio, ayakkabıların çalıntı olduklarını düşünerek kıkırdadı. Octavio Cantu’nun bir beyzbol şapkasının gölgelediği gözlerinin rengini seçmeye çalışarak hırıltılı bir sesle “Demek, yeni adam sensin” dedi. Değişken renkli gözlerdi, rutubetli toprağın rengi.
Victor Julio genç adamla ilgili kesinlikle şüpheli bir şeylerin bulunduğuna karar verdi. “Seni bu civarlarda hiç görmedim. Nerden geliyorsun?” dedi. Octavio sertçe “Paraguana” diye yanıtladı. “Bir süredir buradayım. Seni meydanda birçok kere gördüm.”
Yaşlı adam “Paraguana” diye dalgın bir şekilde tekrarladı. “Paraguana’nın kum tepelerini gördüm” dedi. Başını sallayarak sert bir sesle sordu “Allahın terk ettiği bu yerde ne yapıyorsun? Bu kasabanın hiçbir geleceği olmadığını bilmiyor musun? Genç insanların şehirlere göç ettiklerine dikkat etmedin mi?
Octavio, konuyu kendinden uzaklaştırmak isteği içinde “Her şey değişecek” diye bildirdi. “Bu kasaba büyüyecek, yabancılar kakao bahçelerini ve şeker kamışı tarlalarını satın alıyorlar. Fabrikalar inşa edecekler. İnsanlar zengin olacak.”
Victor Julio alaycı bir kahkaha ile iki büklüm oldu. “Fabrikalar bizim gibiler için değildir. Eğer buralarda yeteri kadar uzun zaman kalırsan sonun bana benzer.” Elini Octavio’nun koluna koyarak ve genç adamın huzursuz gözlerinin içine bakarak “Paraguana’dan neden bu kadar uzakta olduğunu biliyorum. Bir şeyden kaçıyorsun, değil mi?” diye sordu.
Octavio huzursuzca kıpırdandı ve “Öyle bile olsa, ne olmuş?” dedi. Octavio adama herhangi bir şey söylemek zorunda olmadığını düşündü. Bu kasabada onun hakkında kimse bir şey bilmiyordu. İhtiyarın bakışındaki bir şey onu etkiledi ve “Evde bazı sorunlarım oldu” diye kaçamak bir yanıt geveledi.
Victor Julio kulübenin girişine doğru küçük adımlarla ilerledi, paslı bir çiviye asılı çuvaldan torbasını aldı ve içinden ucuz bir şişe rom çıkardı. Damarları belirgin elleri şişeyi açarken kontrolden çıkmış halde titriyordu. Düzensiz sakalından süzülen kehribar rengi sıvıya aldırmadan peş peşe yudumladı.
Octavio “Yapılacak çok iş var. Gitsek iyi olur” dedi. Victor Julio geçmişi hatırlayarak “Ben de başka bir belediye başkanı tarafından yaşlı bir adama yardımcı olarak atandığımda, senin gibi gençtim. Ben de güçlü ve çalışmaya istekliydim, çalışmaya arzuluydum ve güçlüydüm, şimdi şu halime bak. Artık rom genzimi bile yakmıyor” dedi.
Victor Julio, yere çömelerek yürüme bastonunu aradı. “Bu baston yaşlı adama aitti. Ölmeden önce bana verdi” dedi. Cilalı ve sert bastonu Octavio’ya uzatarak “Amazon ormanlarının sert kerestesinden yapılmıştır. Asla kırılmaz,” dedi.
Octavio bastona bir göz attı ve “İhtiyacımız olan malzeme burada mı? Yoksa onu hâlâ almamız mı gerekecek?” diye sabırsızlıkla sordu. İhtiyar adam sırıttı “Et dünden beri terbiye edilmiş durumda. Artık hazır olmuş olması gerekir. Kulübenin arkasında bir çelik bidonun içinde duruyor.”
“Etin nasıl hazırlandığını bana gösterecek misin?” diye Octavio sordu. Victor Julio güldü. Ağzında hiç diş yoktu. Geriye kalmış olan iki sarı azı dişi de mağaramsı ağzında iki direğe benziyorlardı. Kıkırdamalar arasında “Gösterecek gerçekten hiçbir şey yok” dedi. “Eti hazırlamak istediğimde eczacıya giderim. Ete yumuşatıcıyı karıştıran odur. Aslında, daha çok terbiyeye benzer.” diye açıklarken ağzı geniş bir sırıtışla yayıldı.
“Eti her zaman, belediye başkanının selamlarıyla mezbahadan alırım”. Şişeden bir yudum daha aldı. “Rom kendimi hazırlamama yardım eder” dedi ve çenesini sildi.
“Köpekler yakında bir gün benden intikamlarını alacaklardır” diye alçak sesle mırıldandı ve yarı boş şişeyi Octavio’ya uzatarak “biraz sen de alsan iyi olur,” dedi.
“Hayır, teşekkür ederim. Boş mide ile içemem” diye Octavio kibarca reddetti.
Victor Julio bir şey söylemek için ağzını açtı ama onun yerine çuvalını ve bastonunu alıp Octavio’nun onu izlemesi için dışarıyı işaret etti. Victor Julio, dalgın bir halde bir süre göğü izledi. Ne karanlıktı ne de aydınlık, gün ışımadan önceki tuhaf bunaltıcı gri hâkimdi. Uzaktan bir köpeğin havlamasını duydu.
“Et orada,” diye çenesiyle bir ağaç kütüğünün üzerinde duran çelik bidonu işaret etti. Octavio’ya bir yumak ip vererek “bidonu sırtına bağlayıp taşırsan daha kolay olacak” dedi. Octavio, uzmanca bidonu iple sardı, sırtına kaldırdı, ipleri göğsünde çaprazladı ve göbeğinin altında sıkıca düğümledi. İhtiyarın bakışlarından kaçınarak “İhtiyacımız olan bu kadar mı?” diye sordu.
Victor Julio şişesinden bir yudum rom daha alarak “Torbamda bir miktar daha ip ve bir kutu gazyağı var” diye açıkladı. Dalgınca, şişeyi cebine yerleştirdi. Sessizce kamış tarlasının içinden geçen kuru kanaldan ilerlediler. Çekirgelerin azalmakta olan cızırtısı ve kamış yapraklarının arasından geçen rüzgârın sesinden başka hiçbir ses duyulmuyordu. Victor Julio nefes almakta zorlanıyordu. Göğsü ağrıyordu. O derece yorgun hissediyordu ki hemen oracıkta sert zemine uzanmak istedi. Sık sık geri dönüp uzaktaki kulübesine baktı. Rahatsız edici bir şey sezdi, sonu yakındı.
Yapması gereken iş için çok yaşlı ve güçsüz olduğunu uzun zamandan beri biliyordu. Yerine yeni bir kişi almaları sadece zaman meselesiydi. Octavio sabırsızlıkla “Victor Julio, hadi gel, geç oluyor” diye seslendi.
Kasaba hâlâ uyuyordu. Sadece kiliseye gitmekte olan birkaç yaşlı kadın gördüler. Yüzleri koyu peçelerle örtülü olarak iki adamın yanından selamlarına karşılık vermeden aceleyle geçtiler. Dar beton kaldırımlarda, cılız ve hastalıklı görünüşlü köpekler, sessiz evlerin dibine sığınarak kapalı kapıların önünde kıvrılmış yatıyorlardı. Victor Julio’nun isteği üzerine Octavio çelik bidonu yere indirdi ve sıkıca kapanmış kapağını açtı. Çuvalından çıkardığı tahta maşa ile bidondan et parçaları çıkardı. Octavio ile birlikte kasabanın sokaklarında dolaşarak karşılaştıkları her başıboş köpeği besledi. Aç hayvanlar, kuyruklarını sallayarak, öldürücü eti iştahla yediler.
“Köpekler cehennemde seninle beslenecekler” diyen şişman bir kadın, meydanın öte tarafındaki eski sömürge dönemi kilisenin tahta kapısından kaybolmadan önce seslendi. Victor Julio burnunu gömleğinin yenine silerken “Bu yıl hiç kuduz vakası yok” diye geri bağırdı. “Sanırım öteki dünya için onları iyi besledik”
Octavio ağrıyan sırtını gererek “On yedi tane saydım. Taşınması gereken çok fazla köpek yapar” diye şikâyet etti.
Uğursuz bir gülümseme Victor Julio’nun yüzünü buruşturdu ve “En büyüğünü taşımamız gerekmeyecek. Sokakta ölmeyecek olan bir köpek var.” dedi.
Başındaki kırmızı beyzbol kasketini arkaya doğru çevirerek ve yüzünde şaşkın bir ifadeyle Octavio “Ne demek istiyorsun?” diye sordu.
Victor Julio’nun gözleri küçüldü, gözbebekleri kem bir ışıltı ile parladı. Yaşlı zayıf bedeni heyecanla ürperdi. “Havasına girdim. Şimdi, Lübnanlı dükkân sahibinin siyah Alman çoban köpeğini öldüreceğim” dedi.
Octavio “Bunu yapamazsın,” diye itiraz etti. “O sahipsiz değil, hasta değil ve iyi besleniyor. Belediye başkanı sadece sahipsiz ve hastalıklı olanları dedi”.
Victor Julio yüksek sesle küfür etti ve yardımcısına hain bir bakış attı. Köpek zehrine son kez ulaşmakta olduğundan emindi. Octavio olmasa da bir başka kişi, gelecek kurak mevsimde köpeklerden kurtulmakla görevlendirilecekti. Genç adamın kasabada herhangi bir sorun yaratmak istememesini anlıyordu, ama bu durum onun derdi değildi. Lübnanlı’nın köpeğini, kendisini ısırdığından beri öldürmek istiyordu ve bu da onun son şansıydı.
“Bu köpek saldırmak için eğitilmiş. Her serbest kaldığında birini ısırdı. Beni de birkaç ay önce ısırdı” dedi. Pantolonunun bacağını sıyırarak, “bu yara izine bak” diye mor yara izini ovalayarak kızgınca söylendi. “Lübnanlı beni bir doktora bile götürmek zahmetine katlanmadı. Kanımca köpeğin kuduz olması ihtimali vardı”.
Octavio “Ama değildi ve sen de onu öldüremezsin” diye ısrar etti. “Köpek sokakta değil. Bir sahibi var. Sen sadece başına bela arıyorsun,” diye yalvaran gözlerle ihtiyar adama baktı.
Victor Julio “Bana ne. O hayvandan nefret ediyorum ve onu öldürmek için başka şansım olmayacak” diye sert bir şekilde tersledi. Çuvalını omzuna vurdu ve “Haydi, gidelim” dedi. Octavio isteksizce, kasabanın kenarına erişen dar yan yolda ihtiyar adamı izledi. Yeşil renkli, sıvalı, büyük bir evin önünde durdular.
Victor Julio “Köpek arka tarafta olmalı. Bir bakalım” dedi. Tuğla duvarın etrafında yürüdüler. Köpekten iz yoktu. Octavio “Gitsek iyi olur. Köpeğin evin içinde uyuduğundan eminim” diye fısıldadı. Victor Julio bastonunu duvara sürterek “Çıkacaktır” dedi.
Yüksek sesli havlamalar sabahın sessizliğini böldü. Yaşlı adam heyecanla bastonunu başının üzerinde havada sallayarak, zayıf bacakları üzerinde defalarca sıçradı. “Etin gerisini ver” dedi.
Octavio göğsündeki ipleri çözdü ve isteksizce çelik bidonu yere indirdi. Yaşlı adam son kalan et parçalarını tahta maşası ile alarak duvarın üzerinden fırlattı. Victor Julio mutlu bir şekilde “Hayvanın zehirli etleri yutuşunu dinle. Bu vahşi canavar diğerleri kadar aç” dedi.
Octavio çelik bidonu sırtına yükleyerek “Çabuk buradan uzaklaşalım” diye tısladı. Victor Julio “Acelesi yok” diyerek güldü. Vücudunu bir sevinç dalgası kapladı ve tırmanacak bir şey aradı. “Gidelim. Yakalanacağız” diye Octavio ısrar etti.
Victor Julio bulduğu sallantılı tahta sandığı duvara yaslayarak üstüne tırmandı ve “Yakalanmayacağız” diye güven verdi. Ayak parmaklarının üstünde yükselerek azgın köpeğe baktı. Öfkeli havlamaları arasında boğazına takılmış olanı çıkarmak için kan ve köpük saçıyordu. Birden bacakları katılaştı, yana devrildi, vücudunu güçlü kasılmalar sardı.
Victor Julio ürperdi. Sandıktan aşağı inerek “Ölmek bile zor” diye mırıldandı. Lübnanlı’nın Alman çoban köpeğini öldürmüş olmaktan dolayı herhangi mutluluk hissetmedi. Köpekleri zehirlediği bunca yıl boyunca onları ölürken izlemekten kaçınmıştı. Başıboş melez köpekleri öldürmekten hiçbir zaman zevk almamıştı ama ona sunulan tek uygun iş teklifi buydu. Victor Julio’nun kalbini belli belirsiz bir korku kapladı. Boş yola baktı. Sol başparmağını geriye doğru bükerek yürüyüş bastonunu parmağıyla bileği arasına sıkıştırdı. Kolunu ileri doğru gererek bastonu ileri-geri o derece hızlı salladı ki, baston havada asılı durur gibi göründü.
Octavio büyülenmiş gibi izleyerek “Bu nasıl bir hile?” diye sordu.
“Bu hile değil, bir sanattır. En iyi yaptığım şeydir.” diye Victor Julio hüzünle açıkladı.
“Sabahları ve öğleden sonraları dans eden bastonumla küçük çocukları meydanda eğlendiririm. Bazıları bana dostça davranır” .
Bastonu Octavio’ya uzatarak “Dene, bak bakalım yapabiliyor musun?” dedi. Victor Julio, Octavio’nun bastonu düzgün tutamayan beceriksiz girişimine güldü. Yaşlı adam “Yılların pratiği gerekir. Başparmağı bileğine değene kadar bükmen gerekir ve kolunu çok daha hızlı hareket ettirmen gerekir ki baston yere düşecek vakit bulamasın”. Octavio bastonu iade ederek ve sabahın parlaklığı ile doğu göğünde beliren alev renkli lekelere şaşırarak “Şu köpekleri toplasak iyi olur” diye haykırdı.
“Victor Julio beni bekle,” diye bir çocuk arkalarından seslendi. Karışık siyah saçları atkuyruğu şeklinde bağlanmış yalın ayak altı yaşında bir kız adamlara yetişti. Adamın görmesi için bir Alman çoban köpeği yavrusunu yüksekte tutarak “Bak, teyzem oynamam için ne getirdi. Ona kelebek adını koydum. Benziyor değil mi?” dedi.
Victor Julio kaldırıma oturdu. Küçük kız yanına oturup küçük sevimli, tombul köpek yavrusunu kucağına verdi. Dalgın bir şekilde parmaklarını siyah ve açık sarı tüyler üzerinde gezdirdi. Kız, “Bastonunu nasıl dans ettirdiğini Kelebek’e göster” diye rica etti. Victor Julio köpeği yere koydu ve rom şişesini cebinden çıkardı. Şişenin tümünü bir dikişte, nefes almadan içti. Sonra boş şişeyi çuvalına bıraktı. Çocuğa bakarken yüzünde hüzünlü bir ifade vardı.
Yakında büyüyecek ve meydandaki ağaçların altında onunla oturup sararmış yaprakları çöp tenekesine doldurmasına yardım etmeyecek, onların gece altına dönüşeceklerine inanmayacaktı. Daha büyük çocuklardan çoğunun yaptığı gibi, ona bağırıp alay edip etmeyeceğini merak etti. Gözlerini sıkıca kapattı. “Bakalım baston dans etmek istiyor mu?” diye mırıldandı. Kütürdeyen dizlerini ovalayarak ayağa kalktı.
Octavio ve çocuk büyülenmiş gibi bastonu izledi. Baston kendiliğinden dans ediyormuş gibiydi. Sadece Victor Julio’nun hızlı ve zarif kol hareketleri değil, aynı zamanda ritmik olarak ayağını yere vuruşu ve boğuk olmakla birlikte ahenkli sesiyle söylediği bir çocuk tekerlemesi de bastona can veriyordu.
Octavio bidonu yere koydu ve yaşlı adamın becerisini izlemek için üzerine oturdu. Victor Julio şarkısını yarıda kesti. Bastonu yere düştü. Şaşkınlık ve dehşetle köpek yavrusunun bidondan sızan zehirli sıvıyı yaladığını gördü.
Küçük kız bastonu yerden aldı, baş kısmını okşadı Victor Julio’ya geri verdi.
“Senin onu düşürdüğünü hiç görmedim. Acaba yoruldu mu?” diye kaygılı bir yorum yaptı. Victor Julio titreyen elini kızın başına koydu. Atkuyruğunu hafifçe çekerek, “Kelebek’i bir yürüyüşe çıkaracağım. Annen seni burada ortalıkta bulmadan yatağına dön. Daha sonra meydanda buluşuruz. Birlikte yaprak toplarız” dedi. Kırçıl köpek yavrusunu yerden kaldırdı ve onu izlemesi için Octavio’ya işaret etti.
Sahipsiz köpekler kapalı kapıların önünde artık kıvrılmış yatmıyorlardı. Bacakları gergin durumda, göğe bakan buzlu gözler ve boş bakışlarla sokağa serilmişlerdi. Octavio, onları teker teker Victor Julio’nın çuvalında getirmiş olduğu iple bağladı.
Kelebek, tüm vücudu titreyerek ve kasılarak yaşlı adamın pantolonundan aşağı bir kanlı akıntı gönderdi. Zehirlenmiş köpek yavrusunu diğerlerine bağlayarak “Çocuğa ne diyeceğim?” diye mırıldandı.
Ölü köpekleri kasabanın dışına, Lübnanlı’nın evinin önünden, boş tarlalardan geçerek ve iki sefer yaparak, bir koyak içine sürüklediler. Victor Julio onları kuru dallarla örttü, sonra birlikte getirmiş olduğu gaz yağını üzerlerine serpti ve tümünü ateşe verdi. Ölü köpekler havayı yanık et ve kıl kokularıyla doldurarak yavaş yavaş yandılar.
Boğazları tozdan ve dumandan kurumuş halde, nefes nefese iki adam koyaktan dışarı tırmandılar. Kırmızı çiçek açmış akasya ağacının gölgesine çökmeleri için fazlaca yürümeleri gerekmedi. Victor Julio geceden serin kalmış sert toprağa uzandı. Bastonunu midesi üzerine sıkıca bastırırken elleri titriyordu. Gözlerini kapadı, göğsünü sıkıştıran ağrıyı dağıtır ümidiyle nefesini sakinleştirmeye çalıştı. Uyuyabilmeyi, kendini rüyalarda kaybetmeyi arzuladı.
Bir süre sonra Octavio “Gitmem gerek, yapacak başka bir işim var” dedi.
“Benimle kal, köpeği hakkında çocukla konuşmam gerekecek.” diye yaşlı adam rica etti. Oturdu ve yalvaran gözlerle Oktavio’yu süzdü.
“Bana yardım edebilirsin. Çocuklar benden çabucak korkuyorlar. O, bana dostça davranan az sayıdakilerden biri”.
Victor Julio’nun sesindeki biçarelik Octavio’yu korkuttu. Ağaca doğru yaslanarak gözlerini kapadı. Yaşlı adamın yüzüne yansıyan korku ve çaresizlik ifadesine bakmaya dayanamadı.
Victor Julio “Benimle meydana gel ve yeni adam olduğunu herkese söyle” diye rica etti. Octavio hırçın bir şekilde “Bu kasabada kalmayacağım. Bu köpek öldürme işini sevmedim” dedi.
Victor Julio, “Sevmek ve sevmemekle ilgisi yok. Kaderle ilgisi var” diye uyardı.
Victor Julio özlemle gülümsedi ve bakışlarını kasabaya doğru yöneltti. Gözlerini kapatarak “Kim bilir, belki de buralarda sonsuza kadar kalman gerekebilir” diye mırıldandı.
Sessizlik kızgın seslerin gürültüsüyle bozuldu. Lübnanlı’nın en yaşlı oğlu tarafından yönetilen bir genç grubu, yoldan geliyordu. İki adamdan birkaç adım ötede durdular.
“Köpeğimi öldürdün” dedi Lübnanlı çocuk tıslayarak ve Victor Julio’nun ayakları dibine tükürdü. Yaşlı adam bastonuna dayanarak ayağa kalktı ve zaman kazanmaya çalışarak “Benim olduğumu nerden biliyorsun?” diye sordu.
Rom şişesini torbasında ararken Victor Julio’nun elleri kontrolsüz bir şekilde titriyordu. Boş şişeye şaşkınlıkla baktı. Son damlasına kadar içtiğini hatırlamıyordu.
Delikanlılar “Köpeği öldürdün, köpeği öldürdün!” diye birlikte bağırdılar. Onu itekleyerek ve hakaret ederek elindeki bastonu ve çuvalı almaya çalıştılar. Victor Julio geri çekildi. Bastonunu yuhalayan gençlere doğru körlemesine salladı. Titreyen dudaklarının arasından “Beni rahat bırakın!” diye bağırdı. Onun öfkesinden bir an için şaşıran gençler durdular.
Aniden, Victor Julio’nun yalnız olmadığını yeni fark etmişler gibi Octavio’ya döndüler.
“Sen kimsin? İhtiyarla birlikte misin? Onun yardımcısı mısın?” dedi gençlerden biri, bir adamdan diğerine bakarak ve her ikisiyle başa çıkmanın sonuçlarını hesaplayarak.
Octavio cevap vermedi ama elindeki ipi başının üzerinde çevirerek bir kırbaç gibi ileri doğru savurdu. Gençler alayla gülüp bağırarak, kendilerine savrulan ipten kaçmayı başardılar. Fakat birkaç tanesi, sadece kalça ve bacaklarından değil, kol ve omuzlarından da iple vurulunca geri çekildiler. Bu fırsattan istifadeyle, köpeklerin hâlâ yanmakta olduğu koyağa doğru kaçmakta olan Victor Julio’ya yönelip onun peşine düştüler. Victor Julio geriye baktı ve kendisine bu kadar yaklaşmış olan gençleri görünce, ani dehşet gözbebeklerine yayıldı.
Ona insanları değil, havlayan bir köpek sürüsünü hatırlattılar. Daha hızlı koşmaya çalıştı ama göğsünü yırtan acı buna engel oldu. Çocuklar yerden küçük taşlar alıp ona atarak sataştılar. Fakat Lübnanlı büyükçe bir taşa uzanınca diğerleri, birbirlerinden üstün olmak arzusuyla, daha iri kayaları seçtiler.
Kayalardan biri Victor Julio’nun başına çarptı. Sendeledi, görüşü bulanıklaştı. Yer ayaklarının altından kaydı ve koyağın dibine doğru yuvarlandı. Rüzgâr yaşlı adamın çığlığını koyağın dışına taşıdı. Nefes nefese, yüzleri toz ve terle kaplı çocuklar durup birbirlerine baktılar. Sonra, sanki biri emir vermiş gibi farklı yönlere doğru dağıldılar.
Octavio dik yamaçtan aşağı doğru koştu ve Victor Julio’nun hareketsiz bedeninin yanına çömeldi. Onu şiddetle salladı. Yaşlı adam gözlerini açtı, nefesi kesik kesik ve sesi kısıktı.
“Sonun yakın olduğunu biliyordum ama sadece mesleğimin sonu olduğunu sanıyordum. Bu şekilde olacağı hiç aklıma gelmedi” dedi. Yardımcısının gözlerine bakarken gözbebekleri tuhaf bir ışıldama ile parladı. Yavaşça ışığı söndü.
Octavio onu şiddetle salladı. “Tanrım, öldü” diye mırıldandı. Sonra haç çıkardı. Yüzünü göğe çevirdi. Gökte kör eden güneşe rağmen solgun bir ay açıkça görünüyordu. Dua etmek istedi ama tek bir dua bile aklına gelmedi. Zihnine sadece bir görüntü geldi: tarlalar üzerinden adamı kovalayan bir köpek sürüsü.
Octavio ellerinin soğuduğunu ve bedeninin titrediğini hissetti. Başka bir kasabaya doğru yeniden kaçabileceğini düşündü. Fakat, Victor Julio’yu kendisinin öldürdüğünden şüphelenebilirlerdi. Olaylar açıklığa kavuşana kadar kalmasının daha iyi olacağına karar verdi.
Uzun bir süre Octavio ölü adama baktı kaldı. Sonra, ani bir tepki ile yakına düşmüş olan Victor Julio’nun bastonunu aldı. Onu okşadı ve maharetle oyulmuş baş kısmını sol yanağına sürttü. Sanki daima kendisine aitmiş gibi hissetti. Bastonu, günün birinde, dans ettirmeyi başarıp başaramayacağını merak etti.
Octavio Cantu mevsimin son şifasını almıştı. Şapkasını giydi ve iskemlesinden kalktı. Yılların göğsünü nasıl çukurlaştırdığını ve kollarının adalelerini nasıl erittiğini gördüm. Aşınmış ceketi ve pantolonu bedenine göre birkaç ölçü büyüktü. Sağ cebinde iri bir şişkinlik yapan bir rom şişesi vardı.
Çökmüş ve sararmış gözlerini Mercedes Peralta’ya dikerek “Tedavimi bitirdiği her seferinde aynı şey oluyor. Onu uyutuyorum” diye mırıldandı. “Seninle bugün çok fazla konuştum. Yine de, benimle neden ilgilendiğini anlayamıyorum.” Bastonunu başparmağı ile bileği arasında tutarken geniş bir gülümseme yüzünü buruşturdu. Kolunu ileri geri öylesine ustalıkla hareket ettirdi ki baston havada asılı durur gibi göründü. Başka bir söz etmeden odadan çıktı.
Kadına dönerek “Dona Mercedes, uyanık mısınız?” diye hafifçe seslendim. Mercedes Peralta başını salladı, yumuşak bir sesle “Uyanığım, her zaman uyanığım, uyurken bile. Bu şekilde kendimden bir adım ilerde dururum.”
Ona, Octavio Cantu ile konuşmaya başladığımdan beri derin ve rahatsız edici soruların etkisinde kaldığımı söyledim. Octavio Cantu, Victor Julio’nun yerine geçmeyi önleyebilir miydi? Ve neden Victor Julio’nun yaşantısını bu derece tekrarladı?
Mercedes Peralta “Bunlar yanıtlanamaz sorulardır. Mutfağa gidip Candelaria’ya soralım. O ikimizin toplamından daha anlayışlıdır. Ben duygusal olmak için çok yaşlıyım, sen de çok tahsillisin.” Yüzünde parlak bir gülümseme ile koluma girdi ve mutfağa gittik.
Kıymetli çelik kap kaçağının bakır altlarını temizlemekle meşgul Candelaria bizim yaklaştığımızı ne gördü ne de duydu. Dona Mercedes kolunu dürtünce şaşkın ve tiz bir çığlık attı.
Candelaria uzun boylu, düşük omuzlu ve geniş kalçalıydı. Yaşını tahmin etmem mümkün değildi. Otuzlu olduğu kadar ellili yaşlarında da görünüyordu. Esmer yüzü çillerle kaplı idi ve o derece eşit aralıklı idiler ki, boyanmış gibi duruyorlardı. Saçlarını havuç kırmızısına boyuyordu ve parlak çarpıcı renkli pamuklu basma elbiseler giyiyordu.
Yapmacık bir rahatsızlık ifadesiyle “Eeee? Mutfağımda ne yapıyorsunuz?” diye sordu.
Dona Mercedes “Musiya, Octavio Cantu’ya saplantılı” diye açıkladı.
Candelaria “Tanrım” diye bağırdı. Yüzünde samimi bir şok ifadesi vardı ve bana bakarak “Neden o?” diye sordu.
Onun suçlayıcı ses tonundan şaşırmış olarak dona Mercedes’e sorduğum soruyu yineledim.
Candelaria gülmeye başladı. “Bir an için endişelendim”, dona Mercedes’e dönerek “bu Misuya’lar tuhaf oluyor”. “Finlandiya’lı bir Musiyu (sarışın erkek Ç.N.) hatırlıyorum. Kilo almamak için yemekten sonra bir bardak idrar içerdi. Ayrıca, Norveç’ten balık tutmak için gelmiş olan bir kadın vardı. Bildiğim kadarıyla hiçbir şey tutmazdı ama tekne sahipleri onu açık denize götürmek için aralarında kavga ederlerdi.”
İki kadın kahkaha ile gülerek oturdular. Candelaria devamla “Sarışınların aklından ne geçtiği hiçbir zaman bilinemez. Her şey yapabilirler” dedi. Kesik kesik ve her seferinde daha da yüksek perdeden güldü ve sonra kaplarını silmeye geri döndü.
Dona Mercedes “Öyle görünüyor ki Candelaria senin sorularınla ilgilenmiyor. Benim görüşüm şu ki Octavio Cantu, Victor Julio’nun yerine geçmesini engelleyemezdi. Çok az gücü vardı, bu yüzden sana sözünü ettiğim o gizemli şey tarafından yakalanmıştı; kaderden daha gizemli olan şey. Cadılar o şeye cadıların gölgesi adını verir.” dedi.
Candelaria aniden “Octavio Cantu çok genç ve güçlüydü. Fakat Victor Julio’nun gölgesinde çok uzun zaman oturdu” dedi.
Dona Mercedes’e “Ne demek istiyor?” diye sordum. Dona Mercedes “İnsanlar silinirken, özellikle ölüm anında, diğer insanlarla o gizemli şeyin yardımıyla bir bağ oluştururlar. Bir tür süreklilik” diye açıkladı. “Çocukların ebeveynlerine veya yaşlı insanlara bakanların vesayet ettiklerine dönüşmeleri bu yüzdendir.”
Candelaria yeniden konuştu “Octavio Cantu, Victor Julio’nun gölgesinde çok fazla oturdu. Gölge de onu tüketti. Victor Julio güçsüzdü ama o şekilde ölmesiyle, gölgesi çok güçlendi.”
Candelaria’ya “Gölgeyi ruh diye tanımlar mısın?” diye sordum. Soruya canı sıkılmış olarak “Hayır, gölge her insanda olan ve ruhtan daha güçlü olan bir şeydir,” diye yanıt verdi.
Dona Mercedes “Şimdi oldu Musiuya, Octavio Cantu bir bağlantı üzerinde fazla uzun zaman oturdu – kaderin yaşamları birbirlerine bağladığı noktada. Oradan uzaklaşmak gücünü gösteremedi ve Candelaria’nın dediği gibi gölge onu tüketti. Hepimizin zayıf veya güçlü bir gölgesi vardır. Onu ya sevdiğimiz, ya nefret ettiğimiz veya orada hazır durumda bulunan birine verebiliriz. Eğer hiç kimseye veremezsek, ölünce bir süre ortalıkta dolaşır ve sonra silinir gider.” dedi.
Ona hiç anlamamış olarak bakmış olmalıyım ki güldü ve “Sana cadıları sevdiğimi söyledim. Onları anlamak zor olsa dahi, olayları açıklayış tarzları hoşuma gidiyor” dedi. “Octavio’nun, yükünü azaltmam için bana ihtiyacı var. Bunu da ilahilerim sayesinde başarıyorum. Eğer müdahale etmezsem Victor Julio’nun yaşamını tüm ayrıntılarına kadar tekrarlayacağını hissediyor” diye devam etti.
Candelaria “Bir kişinin adımlarını izlemek istemiyorsan onun gölgesinde uzun süre oturmaman önerilir” diye ortaya söz attı.

4

Cvp: Florinda Donner - Cadının Rüyası

İKİNCİ BÖLÜM

Candelaria her Perşembe sabahı, oturma odasındaki ağır eşyaların yerini değiştirirken eve yayılan gürültülü sesleri bekliyordum. Bu kargaşa döneminde uyuyakalmış olabilir miyim düşüncesiyle, sessiz koridor boyunca oturma odasına doğru yürüdüm. Sokağa bakan iki pencereyi örten tahta panjurların yarıklarından güneş huzmeleri süzülüyordu. Altı iskemleli yemek masası, koyu renkli kanepe, içi doldurulmuş koltuklar, cam kahve masası, duvardaki çerçeveli doğa resimleri ve boğa dövüşü sahneleri içeren tablolar Candelaria’nın geçen perşembe günü koymuş olduğu yerlerde aynen duruyorlardı.
Avluya çıktım ve Candelaria’yı bir gülhatmi fidanının ardına yarı-saklanmış halde buldum. Kırmızı boyalı kıvırcık saçları arkaya taranmış, süslü taraklarla tutturulmuştu. Parlak altın halkalar kulak memelerinden sarkıyordu. Dudakları ve tırnakları parlak kırmızı renkleriyle basma elbisesinin canlı rengine uyum sağlıyorlardı. Hiçbir zaman tam olarak açılmayan göz kapaklarının altındaki büyük gözleri, keskin ve sivri hatta kaba denebilecek tarzına ters düşercesine baygın ve rüyalı bakıyorlardı.
“Seni bu kadar erken uyandıran nedir?” diye sordu Candelaria. Ayağa kalktı ve geniş eteği ve geniş göğsünün önemli bir bölümünü açıkta bırakan kısa yeleğini düzeltti. “Eşyaların yerini değiştirmeni duymadım. Dışarı mı çıkıyorsun?” diye sordum.
Yanıt vermeden ve terlikleri topuklarına çarparak, mutfağa doğru koştu. Ayağından çıkmış olan terliği tekrar giymek için bir an durdu ve “Bugün her konuda geri kaldım” dedi. “Eminim yetişeceksin, sana yardım edeceğim” diye yanıtladım.
Ocağın odunlarını ateşledim ve uyumsuz porselenlerle sofrayı kurdum. “Henüz yedibuçuk, sadece yarım saat geciktin” diye belirttim. Programlarla hiç ilgisi olmayan dona Mercedes’in aksine, Candelaria zamanı kesin belli olan görevlerle gününü planlardı. Sofraya yemek için, hiçbir zaman bir arada oturulmamasına rağmen Candelaria kahvaltıyı daima yedide hazırlardı. Sekiz olduğunda yerleri siler ve eşyaların tozlarını alırdı. Boyu uzun olduğundan, yüksek noktalara ulaşması kolaydı ve köşelerdeki örümcek ağlarını alması için kolunu uzatması yetiyordu.
Saat on bir olduğunda gündelik çorba, sobanın üzerine yavaş yavaş kaynamaya konurdu. Bundan hemen sonra çiçekleri ile ilgilenmeye başlardı. Elinde ibriği, önce taraçada sonra avluda yukarı aşağı yürür, bitkileri sevgi ile sulardı. Tam saat ikide, yıkanacak tek bir havlu olsa bile çamaşırı yıkardı. Ütü bittikten sonra resimli aşk romanı okurdu. Akşamları dergilerden resimler keser, fotoğraf albümlerine yapıştırırdı.
Elio’nun vaftiz babası dün gece buradaydı. Dona Mercedes ve ben sabaha kadar onunla konuştuk. Bir gece önceden hazırlanmış mısır unundan hamura uzandı ve sabahları yediğimiz çöreklerin hamurunu yoğurmaya başladı.
“Seksen yaşının üzerinde olması gerek ve hâlâ Elio’nun ölümüne alışmış değil. Lucas Nunez, çocuğun ölümünden kendisini sorumlu tutuyor” dedi.
“Elio kim?” diye sordum.
Hamura yuvarlak çöreklerin şeklini vererek “Dona Mercedes’in oğlu” diye fısıldadı. “Trajik bir şekilde öldüğünde sadece on sekizindeydi. Uzun zaman önceydi” dedi.
Bir saç tutamını kulağının arkasına iterek, “Bir oğlu olduğunu sana söylediğimden dona Mercedes’e bahsetmesen iyi olur” diye ekledi. Ocağın üzerine uzanarak mısır-unu-poğaçalarını yerleştirdi, bana doğru döndü ve dudaklarında şeytani bir gülümsemeyle “Bana inanmıyorsun, değil mi?” diye sordu fakat elini havaya kaldırarak yanıt vermemi engelledi.
“Şimdi kahve ile ilgilenmem gerek. Eğer yeteri kadar sert veya tatlı olmazsa, dona Mercedes’in nasıl da titizlendiğini bilirsin.”
Candelaria’ya şüpheli bir bakış attım. Bana şifacı hakkında en olmadık hikâyeleri anlatmayı âdet edinmişti. Örneğin, şifacı kadının İkinci Dünya Savaşı sırasında bir grup Nazi tarafından tutuklanıp bir deniz altında hapis tutulma hikâyesi gibi…
Dona Mercedes “O bir yalancıdır. Doğruyu bile söylese o derece abartır ki yalana eş değer olur” diye bir zamanlar sır vermişti. Candelaria, benim şüpheli bakışlarıma tümüyle ilgisiz, boğazına bağlı önlüğüne yüzünü sildi ve ters dönüp mutfaktan hızla dışarı çıktı. “Mısır çöreklerini kontrol et. Bugün her konuda geri kaldım,” diye koridordan seslendi.
Perşembe günlerinin kargaşası, Candelaria’nın telaşından dolayı, her zamankinden fazla olmasına rağmen uyumaya devam edebilen Mercedes Peralta nihayet öğlene doğru uyandı. Mercedes Peralta aydınlığa alışmak için gözlerini kısarak odasının kapısı önünde kararsızca duruyordu. Yanına koştum ve koluna girerek onu mutfağa götürdüm. Gözleri kızarmıştı. Kaşları çatıktı ve yüzünde üzgün bir görüntü vardı. Onun da geceyi uyanık geçirmiş olabileceğinden şüphelendim. Candelaria’nın gerçekten doğruyu söylüyor olması ihtimali de her zaman vardı.
Düşünceli bir bakışla tabak dolusu mısır çöreklerini inceledi ve bir tane almak yerine, kirişlerden birine asılı olan muz hevenginden iki tane muz kopardı. Onları soydu, uzun dilimlere ayırdı ve dilimleri zarif bir şekilde sırayla yedi.
Ağzının kenarlarını nazikçe silerek “Candelaria seni ebeveynleriyle tanıştırmak istiyor. Baraja yakın tepelerde yaşıyorlar” dedi. Çok mutlu olacağımı söylemeye fırsat vermeden Candelaria mutfağa aylak adımlarla girdi.
“Annemi çok seveceksin. Senin gibi zayıf ve çelimsiz ama tüm gün boyunca yer” diye açıkladı. Candelaria’nın bir annesi olabileceğinin, her nedense, hiç aklıma gelmediğini dile getirdim. Ben bu sözlerimle ne demek istediğimi iki kadına anlatırken onlar mest olmuş bir gülümsemeyle beni dikkatle dinlediler. Bazı insanları annesiz olarak sınıflandırmanın yaşla veya görüntü ile ilgili olmadığını, tam olarak tanımlayamayacağım uzak ve anlaşılmaz bir nitelikle ilgili olduğunu anlatmaya çalıştım. Mercedes Peralta’yı en çok keyiflendirmiş olan husus, açıklamalarımda hiçbir anlam bulunmayışı idi. Kahvesini düşünceli bir şekilde yudumladı ve bana göz ucuyla baktı.
Gözlerini kapatıp ağzını meme emer gibi büzerek “Benim de bir anneye sahip olduğum görüşünde misin? Yoksa benim bir yumurtadan çıktığıma mı inanıyorsun?”
Candelaria’ya bakarak ciddi bir tonda “Musiuya tamamen haklı. Demek istediği cadıların ebeveynlerine veya çocuklarına çok az bağlı olduklarıdır. Buna rağmen, karşı karşıya olduklarında var güçleriyle severler, sırtlarını dönene kadar.”
Candelaria’nın benim Elio’yu dile getireceğimden korkmuş olabileceğini düşündüm, zira dona Mercedes’in arkasına geçerek sessiz kalmamı isteyen çılgın hareketler yapıyordu. Dona Mercedes düşüncelerimizi okumaya kararlıymış gibi, sabit kırpışmayan gözlerle önce bana sonra Candelaria’ya baktı. İçini çekti, kahvesinin geri kalanını yudumladı ve sona bana bakarak hafif bir sesle “Annesi, yani kız kardeşim, öldüğünde Elio sadece birkaç günlük idi. O benim mutluluğumdu. Onu kendi çocuğum gibi sevdim” dedi. Hafifçe gülümsedi ve kısa bir aradan sonra Elio hakkında konuşmaya devam etti.
Onun yakışıklı olarak tanımlanamayacağını ifade etti. Geniş ve anlamlı bir ağzı, yassı bir burnu, yaygın burun delikleri ve karışık vahşi saçları vardı. Fakat yaşlı veya genç ayırımı olmadan, Elio’yu herkese dayanılmaz kılan, sağlıkla ve katışıksız bir mutlulukla parlayan büyük ve siyah gözleriydi.
Mercedes, Elio’nun acayipliklerinden uzun uzadıya söz etti. Kendisi gibi bir şifacı olacağı belli olsa da, şifa hakkında düşünmeye pek az zaman ayırırdı. Vaktini en çok, aşık olmak ve aşkı kaybetmek alıyordu. Gündüzleri Mercedes’i ziyarete gelen genç kızlar ve genç hanımlarla saatler boyunca sohbet ederek vaktini geçiriyordu. Akşamları ise, elinde gitarı, fethettiklerine serenatlar çekmeye gidiyordu. Amatör girişimlerinde başarısız olduğu zamanlar hariç, eve nadiren şafaktan önce dönüyordu. Eve erken geldiği durumlarda, maceralarını esprili bir tarzda fakat asla bayağılaşmayan yorumlarla Mercedes’e anlatıp onu eğlendiriyordu.
Marazi bir merakla onun trajik ölümünden söz etmesini bekliyordum. Candelaria’ya göz atıp “Benim hırkamı getir. Ebeveynlerinin yaşadığı o tepeler rüzgârlı oluyor” diye fısıldayınca hayal kırıklığına uğradım. Ayağa kalktı, koluma yaslanarak avluya doğru ayaklarını sürüyerek ilerledi.
“Bugün Candelaria seni şaşırtacak. Onun birçok tuhaf zevki vardır. Eğer onların sadece yarısından haberdar olsaydın, şoktan bayılabilirdin. Dona Mercedes bir sırrı açığa vurmaktan çekinen bir çocuk gibi yumuşak bir şekilde güldü.
Curmina’nın, dışına çıkan sokaklarında bulunan küçük lokanta ve barlarından gülüşler, heyecanlı sesler ve yüksek perdeden müzik kutusu melodileri taşıyordu. Benzin istasyonunun ilerisinde, yol caddeye kavuşmadan önce, yolun iki yanındaki yüksek ağaçlar, dallarını karşılıklı bağlayarak ark şeklinde rüyamsı bir görüntü oluşturuyorlardı. Yolda yürürken, kamış üzerine çamur sıvanarak oluşturulmuş münzevi kulübeler geçtik. Hepsinin dar bir girişi, az sayıda penceresi ve samandan dam örtüsü vardı. Bazı kulübeler kireçle beyaza boyanmıştı, bazıları ise sadece çamur renginde idi. Atık tencerelerde veya teneke kutularda büyüyen, çoğu sardunya olan çiçekler alçak saçaklardan sarkıyorlardı.
Sarı ve kıpkırmızı çiçeklerle süslü heybetli ağaçların gölgesinde kadınlar, dikkatle süpürülmüş avlularda çamaşırlarını plastik küvetlerde yıkıyor veya kurumaları için çalılara seriyorlardı. Bazıları hafif bir gülümseme ile bazıları da başlarını belli belirsiz sallayarak bizi selamladılar. Çocukların, bahçelerinden toplanmış meyve ve sebze sattıkları tezgâhlarda iki kere durduk.
Jipimin arka koltuğunda oturan Candelaria bana talimat veriyordu. Küçük bir kasabanın kenarında bulunan birkaç kulübeyi geçtikten hemen sonra yoğun bir sis tabakası bizi sardı; öylesine yoğun bir sis ki arabamın kaportasından ötesini zorlukla seçebiliyordum.
Candelaria “Oh Tanrı’m Mesih İsa, aşağı in de bu şeytani sisi geçmemizi sağla. Lütfen Kutsal Meryem, Tanrı’nın anası, buraya gel de bizi koru. Kutsanmış Aziz Anthony, merhametli Azize Theresa, ilahi kutsal ruh, toplanıp bize yardım edin” diye dua etmeye başladı.
Dona Mercedes “Kessen iyi olur Candelaria, ya azizler seni gerçekten duyup dualarını yanıtlarlarsa? Hepsini arabaya nasıl sığdıracağız?” diye araya girdi. Candelaria güldü ve şarkıya geçti. İtalyan operasından bir aryanın ilk birkaç satırını defalarca tekrarladı. Dikiz aynasındaki bakışımı yakalayarak “Beğeniyor musun?” diye sordu ve “babam bana öğretti. Babam İtalyan’dır, operayı sever ve bana Verdi, Puccini ile diğerlerinden aryalar öğretti” diye ekledi. Dona Mercedes’in onayı için baktım ama uykuya dalmıştı.
Candelaria “Doğrudur” dedi ve değişik operaların aryalarından birkaç şarkı söylemeye devam etti. Ait oldukları bazı operaları doğru tahmin ettiğimde “Sen de onları biliyor musun? Senin de baban İtalyan mıydı?” diye sordu. “Hayır” diyerek güldüm ve “Babam Alman’dır. Müzik hakkında bana tek öğrettiği şey Beethoven’in nerdeyse yarı-Tanrı olduğudur. Evde yaşadığım süre boyunca her Pazar, babam Beethoven’in bütün senfonilerini çaldı” diye itiraf ettim.
Sis aniden çöktüğü gibi birden kayboldu ve sıra sıra mavimsi dağlar belirdi. Işık ve hava boşluğu içinde sonsuza kadar uzanmış gibi görünüyorlardı. Candelaria’nın talimatı üzerine yolla keskin bir açı yapan toprak bir patikaya saptım: Genişliği arabaya ancak yetecek kadardı.
Patikanın sonundaki iki katlı evi işaret ederek “İşte orda” diye heyecanla seslendi. Kireçle sıvalı duvarları zamanla sararmış ve kırmızı kiremitler grileşip yosun tutmuştu.
Park ettim ve arabadan çıktık. Yıpranmış tişörtlü yaşlı bir adam üst kattaki bir pencereden dışarı doğru eğiliyordu. Bize el salladı ve evin sessizliğinde yankılanan yüksek sesiyle “Roraima, cadılar burada” diye bağırarak pencereden kayboldu. Kapıya ulaştığımızda yaşlı ve buruşuk yüzlü bir kadın bizi karşılamak için dışarı çıktı. Gülümseyerek önce Candelaria’yı sonra dona Mercedes’i öptü.
Candelaria iftiharla “Bu annem, adı Roraima.” dedi. Kısa bir tereddütten sonra Roraima beni de öptü. Boyu ancak bir altmış kadardı ve çok zayıftı. Uzun siyah bir elbise giyiyordu. Gür, koyu siyah saçlar ve bir kuşun parlak gözlerine sahipti. Bizleri aziz Joseph’in resmi altında yanan bir ışığın bulunduğu hole davet ederken hareket ve tavırları da bir kuşunkine benziyordu, hızlı ve zarif.
İçinde bir limon ağacı ve bir Guava ağacı bulunan avlunun kenarını takip eden L şeklindeki koridordan açık oturma odasına ve geniş mutfağa giderken, ışıltılı bir gülümseyerek onu izlememizi istedi. Mercedes Peralta Roraima’nın kulağına bir şeyler fısıldadı ve yolun arka kısmına ulaşan koridorda yürümeye devam etti. Bir an tereddüt ettikten sonra taş merdivenleri çıkarak ve her birinin avluya açıldığı bir dizi yatak odası geçerek, geniş avluya bakan üst kattaki balkon boyunca Candelaria ile annesini izledim. Beşinci kapıyı da geçerken “Kaç çocuğun var?” diye sordum.
Rorarima gülümserken kösele gibi sertleşmiş yüzündeki buruşukluklar derinleşti ve “Sadece Candelaria var ama Caracas’tan torunlar tatillerini geçirmek için buraya gelirler” dedi. Donakaldım ve Candelaria’nın belli belirsiz eğlenceli bir bakışın belirdiği koyu ve parlak gözlerinin içine bakarak “Çocukların olduğunu bilmiyordum” dedim. Dona Mercedes’in sabah sözünü ettiği sürpriz bu mu diye düşünürken bir çeşit hayal kırıklığı yaşadım.
Candelaria “Nasıl çocuğum olabilir, ben genç bir kızım” diye protesto etti. Kahkahayı patlattım, açıklaması sadece evli olmadığını değil, bakire olduğunu da ima ediyordu. Yüzündeki mağrur ifade bu durumla çok onurlandığına dair en ufak bir tereddüt bırakmıyordu. Candelaria balkonun korkuluğuna eğildi, sonra geri dönüp yukarı baktı “sana bir kardeşimin olduğunu hiç söylemedim. Aslında o sadece üvey kardeşim. Benden çok daha yaşlıdır. İtalya’da doğmuştu. Babam gibi, Venezuela’ya servet yapmak için geldi. Bir inşaat şirketi var, şimdi zengin.”
Rorarima başını onaylar şekilde salladı. “Üvey kardeşinin sekiz çocuğu var. Yazları bizimle burada olmaya bayılırlar” diye ekledi. Ani bir tarz değişikliği ile Candelaria gülerek annesine sarıldı “Düşünebiliyor musun?” Musiyua benim bir annem olabileceğini hayal edemiyor ve daha da kötüsü benim bir İtalyan babam olduğuna inanmıyor” diye ekledi.
O anda yatak odalarından birinin kapısı açıldı ve pencerede gördüğüm yaşlı adam balkona çıktı. Sert hatları ve iri yapısıyla Candelaria’ya çok benziyordu. Hızla giyinmiş olduğu, gömleğinin yanlış düğümlenmiş olmasından belliydi. Pantolonunu belinde tutan deri kemeri yuvarlak askıların tümünden geçmemişti ve ayakkabılarının bağları çözüktü.
Candelaria’yı öptü. Kendisini “Guido Miconi” diye bana tanıttı ve beni kapıda karşılayamadığı için özür diledi. Kızına sıcak bir şekilde sarılarak “Çocukken Candelaria Roraima kadar güzeldi ama büyüyünce bana benzemeye başladı” dedi. Besbelli ortak bir şakayı paylaştılar zira üçü de aynı anda kahkaha ile güldüler. Rorarima onaylayan bir baş işareti yaptı ve kocasına ve kızına belirgin bir hayranlıkla baktı. Koluma girip beni alt kata doğru yönlendirirken “Aşağı gidip dona Mercedes’e katılalım” diye önerdi.
Sazlarla çevrelenmiş avlu çok büyüktü. En uçta, çatısı samandan olan kapısı açık bir kulübe vardı. Kulübenin iki kirişine bağlanmış bir hamakta Mercedes Peralta oturuyor ve Rorarima’nın ev yapımı peynirlerini tadıyordu. Rorarima’yı başarısından dolayı tebrik etti. Guido Miconi dona Mercedes’in karşısında kararsız bir tavırla durmaktaydı. Elini sıkmak ya da kolunu omuzuna atmak konusunda kararsızdı. Mercedes gülümsedi ve Guido da ona sarıldı.
Mercedes Peralta’nın yanına, hamağın içine oturan Roraima haricindeki bizler hamağın etrafına oturduk. Roraima benimle ilgili birtakım sorular sordu ve dona Mercedes ben yokmuşum gibi anında yanıtladı. Bir süre onların sohbetlerini dinledim. Fakat Guido Miconi’nin ve kadınların alçak sesleri ile arada bir duyulan kısık gülüşmeler beni o derece uyuşturdu ki yere uzandım.
Uyuyakalmış olmalıyım ki, Mercedes Peralta benim Candelaria ile yemek hakkında görüşmüş olmam gerektiğini anlatmakta güçlük çekti. Candelaria ile babasının ayrıldıklarını duymamıştım. Evin içine gittim. Yatak odalarının birinden derin ve sakin bir ilahi mırıltısı geliyordu.
Candelaria’nın teybimdeki şifa seanslarından birini babasına dinlettiği korkusuyla yukarı koştum. Daha önce, bir kaydımı dinlemiş ve aceleyle yanlış düğmeye basarak tüm kaydı silmişti. Yarı açık kapıda aniden durdum. Sessiz, Candelaria’nın bir ilahi mırıldanarak babasının omuzlarını ve sırtını ovalamasını izledim. Duruşunda farklı bir şey -ellerinin akıcı ve odaklanmış hareketleri- bana Mercedes Peralta’yı hatırlattı. O anda Candelaria’nın da bir şifacı olduğunun farkına vardım.
Babasının masajını bitirince gözlerinde şakacı bir bakışla bana döndü “Dona Mercedes benim hakkımda sana bir şey söyledi mi? Sesinde daha önce hiç şahit olmadığım tuhaf bir yumuşaklıkla “benim bir cadı olarak doğduğumu söylüyor” diye ekledi. Beynimde o kadar çok soru dolanıyordu ki nerden başlayacağımı bilemedim.
Candelaria benim şaşkınlığımın farkına vardı ve omuzlarını aldırmaz bir tavırla silkti. Guido Miconi “Öğlen yemeğini hazırlayalım” diye teklif ederek merdivenlerden aşağı indi. Candelaria’yla birlikte ardına düştük. Aniden geri döndü ve bana bakarak “Mercedes Perlata haklı” ve başını eğerek tuğla avludaki Gueva ağacının dantel gibi gölgesine dikkatle baktı. Başını arada bir sallayarak ne diyeceğini ve ne yapacağını bilemez gibi, uzunca bir süre öylece durdu. Başını kaldırdı, hafifçe gülümsedi, çiçeklere ve yapraklara dokunarak ve beni tam olarak görmeyen parlak gözleriyle bana odaklanarak, avluyu aşağı yukarı adımlamaya başladı.
İtalyan aksanının daha da belirgin olmasına neden olan heyecanlı bir sesle “Acayip bir hikâyedir. Candelaria bana, sana anlatmamı dona Mercedes’in istediğini söyledi. Burada hoş karşılandığını biliyorsun. Konuşabilmemiz için umarım sık gelirsin” dedi.
Şaşkın durumdaydım. Bir açıklama duyarım umuduyla Candelaria’ya baktım. Candelaria “Dona Mercedes’in seninle ne yapmak istediğini sanırım biliyorum” dedi ve koluma girerek beni mutfağa götürdü. “Seni çok beğeniyor ama sana gölgesini veremez, çünkü bir tek gölgesi var ve onu da bana veriyor” dedi. “Neden söz ediyorsun?” diye sordum.
“Ben bir cadıyım,” diye yanıtladı ve “dona Mercedes’in ayak izlerini takip ediyorum,” diye devam etti. Bir şifacının ayak izlerini izlemeden bir şifacı olamazsın. Buna bir yol kesişimi, bir bağlantı denir. Dona Mercedes sana, bu olguya cadıların gölge dediklerini söylemişti. Gölge her şeyi kapsar ve gerçek bilgi sahibi kişinin sadece tek bir mirasçısı vardır. Victor Julio köpek öldürmek konusunda gerçek bilgi sahibi idi. Octavio Cantu ile kasıtsız bir bağ kurdu. Octavio’nun Victor Cantu’nun gölgesinde çok uzun bir süre oturduğunu ve dona Mercedes’in bana gölgesini vereceğini sana söyledim.
Dona Mercedes bazı insanların hikâyelerini sana dinletmekle, seni bir an için o insanların gölgesi altına koyuyor. Böylece şans çarkının nasıl döndüğünü ve cadıların bu çarkı nasıl çevirdiklerini hissedeceksin” dedi.
Bana anlattıklarının beni derin bir depresyona sürüklediklerini söylemeye çalıştım ama başarısız oldum. Güvenen, parıltılı gözlerle bana baktı ve düşünceli bir sesle “Bir cadı araya girdiği zaman, şans çarkını cadının çevirdiğini söyleriz” dedi. Sonra, kısa bir ara vererek “babamın hikâyesi uygundur ama o hikâyesini anlatırken benim bulunmamam gerekir. Onu kısıtlarım. Hep kısıtladım” dedi.
Geriye, babasına doğru dönüp baktı ve güçlü bir kahkaha attı. Kahkahası bir kristalin infilâkına benziyordu. Tüm evin içinde yankılandı.
****====****
Roraima’nın huzurlu uykusuyla olduğundan daha uzun gibi gelen gecenin ne zaman biteceğini merak eden Guido Miconi yatağında döndü. Beyaz çarşafların üzerinde esmer görünen Roraima’nın çıplak vücuduna ve siyah bir tutam saç ile örtülmüş yüzüne endişeyle baktı. Saçları dikkatle bir tarafa itti. Roraima fırçaya benzeyen kirpikleri arasından parlayan gözlerini hafifçe açarak gülümsedi ama uyanmadı. Guido Miconi onu rahatsız etmemeye dikkat ederek yataktan kalktı ve pencereden dışarı baktı. Şafak sökmek üzereydi.
Bitişik avluda bir köpek, yoldan sendeleyerek ve şarkı söyleyerek geçen bir sarhoşa havladı. Adamın adım sesleri ve şarkısı uzaklaşınca köpek uykusuna geri döndü. Guido Miconi pencereden ayrılıp yatağın altına gizlemiş olduğu valizi almak üzere çömeldi. Meryem Ana madalyası ile birlikte boynundaki zincire takılı olan anahtarla valizi açtı ve katlanmış giysileri arasına sıkışmış olan büyük deri keseyi aradı. Tuhaf bir duygu, bir önsezi onun tereddüt etmesine neden oldu. Keseyi beline bağlamadı, içinden ağır bir altın bilezik çıkardı, Roraima’nın yanındaki yastığın üzerine koydu ve keseyi valize geri yerleştirdi.
Gözlerini sıkıca kapadı. Zihni yirmi yıl önce, yüksek ücret ve iş olanaklarından dolayı, Venezuela’ya göç ettiği ilk güne gitti. Yirmi altı yaşındaydı. Karısının ve iki çocuğunun yakında kendisine katılacaklarından emin, ilk yıllar Caracas’ta kaldı. Para arttırmak için, çalıştığı inşaat bölgesine yakın, pansiyon odalarda kaldı. Arttırdığı paranın bir kısmını her ay evine yolladı.
Birçok yıl geçtikten sonra karısının kendisine katılmak istemediğini nihayet fark etti. Caracas’tan ayrılıp iç bölgede bir iş buldu. Evinden arada bir mektup alıyordu ve bir süre sonra tümüyle kesildiler. Para göndermeyi kesti. Yerine, onun gibi çoğu işçilerin yaptığı gibi, mücevhere yatırım yapmaya başladı. İtalya’ya zengin bir adam olarak dönecekti.
“Zengin bir adam” diye mırıldandı Guido Miconi. Valizi bir deri kemerle bağlarken bu sözlerin neden kendisini eskisi kadar etkilemediğini düşündü. Yataktaki Rorarima’ya baktı, onu şimdiden özlüyordu.
Hemen hemen on yıl önce ucuz pansiyonunun avlusunda, bir gaz ocağının üzerinde spagetti ısıtırken, Roraima ile karşılaşmasını hatırladı. Avurtları çökmüştü, giydiği etek de ince ve hafif vücuduna fazla boldu. Onun, çevredeki yabancılarla ve özellikle İtalyan inşaat işçileriyle her zaman alay eden çocuklardan biri olabileceğini düşündü. Fakat Roraima İtalyanlarla alay etmek için gelmemişti. Pansiyonda çalışmak üzere işe alınmıştı ve geceleri birkaç kuruş karşılığında erkeklerin yatağını paylaşıyordu.
Diğer işçileri kızdıran şey, Guido’ya öylesine bağlanmıştı ki, ne kadar para teklif ederlerse etsinler onlarla geceyi geçirmeyi ret ediyordu. Günün birinde ortalıktan kayboldu. Kimse nerden geldiğini veya nereye gittiğini bilmiyordu.
Beş yıl sonra onu tekrar gördü. Nedensiz bir kaprisle, bir fabrika ve bir ilaç laboratuvarı inşaatına kendisini diğer işçilerle birlikte götürecek olan servise bineceği yerde, otobüse binmeyi tercih etti. Orada, otobüs terminalinde, sanki onu bekliyormuş gibi, Roraima oturuyordu.
Şaşkınlığı geçmeden onu teslim alan bir gülümsemeyle “Bu Candelaria. Dört yaşında ve senin kızın” dedi. Sesinde ve bakışında öylesine belirgin bir çocuksu ifade vardı ki, elinde olmadan güldü. Roraima öylesine çelimsiz ve narin idi ki yanındaki çocuğun annesi yerine kız kardeşi gibi duruyordu.
Candelaria ona sessizce baktı. Çocuğun siyah gözlerindeki karanlık bakışlar, ona çok yaşlı bir insanı düşündürdü. Yaşına göre uzun boyluydu. Bir çocuk yüzü ne kadar ciddi olabilirse, o kadar ciddiydi.
Çocuk birlikte oynadığı çocuklara gözlerini çevirdi. Adama tekrar baktığında gözlerinde şeytani bir parıltı vardı. Adamın elini alıp onu ileri doğru çekerek “Eve gidelim” dedi. Küçük avucun sıkı baskısına dayanamayan adam çocukla birlikte anayoldan kasabanın kenar mahallesine doğru yollandı. Rüzgârın dalgalandırdığı bir sıra mısır sapından oluşmuş çitin perdelediği küçük bir evin önünde durdular. Evin betonu badanalanmamıştı ve damdaki dalgalı çinko levhalar yerlerine iri taşlarla sabitlenmişlerdi.
Roraima adamın valizini alarak “Candelaria seni nihayet buraya getirdi. Onun bir cadı olduğuna dair inancımı neredeyse yitirmekte olduğumu düşündükçe.” diye belirtti. Adamı duvara dayalı üç tane iskemleden başka bir mobilyası olmayan geniş bir odaya açılan küçük bir hole davet etti. Perde ile ayrılmış yatak odasının girişi bir basamak altta idi. Bir yanda, pencere altında, duran yatağın üzerine Roraima valizi bıraktı. Karşı yanda, çocuğun gidip içine yattığı bir hamak asılıydı.
Roraima’yı kısa bir koridor boyunca izleyip mutfağın ortasında duran tahta masanın kenarına ilişti. Guido Miconi, Roraima’nın elini avucuna alarak onu kasabaya getirenin Candelaria olmadığını, tepelerde inşa edilecek olan baraj olduğunu bir çocuğa açıklar gibi anlattı. Roraima “Hayır, bu sadece yüzeysel neden. Geldin çünkü Candelaria seni buraya getirdi. Şimdi bizimle kalacaksın, değil mi?” diye kekeledi. Onun sessiz kaldığını görünce “Candelaria bir cadı olarak doğmuştu” diye ekledi.
Çevreyi kapsayan bir kol hareketiyle Roraima odayı, evi ve avluyu taradı. “Bütün burası ona ait. Vaftiz anası meşhur bir şifacı ve bütün buraları o verdi. Sesi birden düştü ve “ama çocuğun isteği bunlar değildi. O seni istiyordu” diye geveledi.
“Beni mi?” biraz şaşkınca ve üzgünce başını sallayarak tekrarladı. Roraima’ya İtalya’daki ailesi hakkında hiç yalan söylememişti. “Eminim vaftiz anası iyi bir şifacıdır. Fakat bir cadı olarak doğmuş olmak! Bu tam bir saçmalık. Bir gün İtalya’da bıraktığım aileme geri döneceğimi biliyorsun.”
Masanın üzerindeki sürahi ile ters dönmüş bardağa uzanırken, rahatsız edici bir gülümseme Roraima’nın yüzünde bir kısa an belirirdi. Bardağı doldurdu ve ona uzatarak “Bu demirhindi suyu Candelaria tarafından efsunlandı. Eğer içersen bizimle sonsuza kadar kalacaksın” diye ekledi.
Bir an tereddüt etti ve ardından bir kahkaha attı. “Büyücülük batıl inançtan başka bir şey değildir” deyip bardağı uzun bir yudumda boşalttı. Bir kere daha doldurması için bardağı uzatarak “uzun zamandan beri bu içtiğim en iyi meşrubattı” dedi.
* * *
Kızının hafif öksürüğü onu hayallerinden kopardı. Odayı ayıran perdenin öteki tarafına sessizce geçerek duvara tutturulmuş iki halkaya bağlı hamak üzerinde uyuyan kızına endişeyle eğildi. Onun küçük yüzüne bakınca üzgün bir gülümseme dudaklarını ayırdı. Birçok kere o yüzde kendine benzeyen hatlar keşfetmeye çalışmıştı ama hiç bulamamıştı. Fakat şaşılacak şekilde, kızı bazen kendi büyükbabasını hatırlatıyordu. Dış görünüşten ziyade bir tavır, çocuğun yaptığı belirgin bir hareket, onu her seferinde mutlaka afallatıyordu. Ayrıca, dedesinde bulunan hayvanlarla iletişim kolaylığı kızında da vardı. Civardaki her ineği, eşeği, köpeği, keçiyi ve kediyi iyileştiriyordu. Ayrıca iki yana açılmış kollarına kuşları ve kelebekleri konmaya ikna ediyordu.
Dedesinde de aynı yetenek vardı. Calabria’daki küçük kasabada insanlar ona aziz diye hitap ediyorlardı. Candelaria’da kutsal bir özelliğin olup olmadığı konusunda emin olamıyordu.
Bir öğleden sonra çocuğu yüz üstü yatar ve çenesi bükülü kollarına dayanır vaziyette, kendinden birkaç santimetre uzakta kıvrılmış yatan hastalıklı bir kedi ile konuşurken buldu. Kedi, miyavlama sesleriyle değil, yaşlı bir adamın gülüşünü hatırlatan hırıltılı seslerle sanki ona yanıt veriyordu. Onun varlığını hissettikleri anda, görünmez bir ip onları çekmiş gibi, hem Candelaria hem de kedi havaya sıçradı. Gözlerinde tekin olmayan bir gülümseme ile onun tam önüne kondular. Kısa bir an şaşkına dönüp kalakaldı; zira görüntüleri üst üste binmiş gibiydi. Hangisinin yüzünün hangisine ait olduğunu ayırt edemiyordu.
* * *
O günden beri Roraima’nın dediği gibi, Candelaria’nın bir azize değil de bir cadı olması konusunu merak edip durdu. Guido Miconi, uyandırmamak amacıyla, çocuğun yanağını hafifçe okşadı ve sönmekte olan kandilin zayıf ışığıyla hafifçe aydınlanmış girişe doğru parmak uçlarında yürüdü. Geceden hazırlanmış olan ceket, şapka ve ayakkabılarını giyerek kıyafetini tamamladı. Kandili aynaya tutarak yüzünü inceledi.
Kırk altı yaşında zayıf ve yıpranmış yüzü, yıllarca ağır çalışma şartlarını aşmasını sağlamış olan tükenmeyen enerjisi ile doluydu. Saçları, gri tutamlara rağmen hâlâ gürdüler ve açık kahverengi gözleri kalın kaşlarının altından ışıl ışıl parlıyorlardı.
Uykusunda mızırdanan ve kıvrılan köpeğe basmamaya dikkat ederek kendini kapının dışına attı. Gözleri gölgelere alışana kadar duvara yaslanarak bir süre bekledi. İçini çekerek, şafak öncesi alaca karanlıkta hayaletler gibi işe gitmekte olan işçileri izledi. İşçileri inşaat alanına götürecek olan otobüsün beklediği kasabanın güney ucuna gideceği yerde, Miconi Caracas’a gidecek olan otobüsün park etmiş olduğu meydana doğru yürüdü. Otobüsteki zayıf ışık uyuklayan birkaç yolcunun yüz hatlarını bulanık gösteriyordu. En gerideki koltuğa yerleşti.
Bavulunu üstteki rafa yerleştirirken otobüsün kirli camından, kilisenin beyaz duvarı üzerinde belirmiş olan koskoca siyah bir gölge gördü. Ona neyin bir cadıyı düşündürdüğünü bilemedi ve dindar olmamasına rağmen sessizce dua etmeye başladı. Gölge ince bir duman bulutuna dönüşüp dağıldı. Meydandaki donuk ışıkların gözlerine oyun oynadıklarını düşünerek güldü.
Roraima ile Candelaria bunu farklı yorumlarlardı. Geceleri iz bırakmadan dolanan, gelişlerini ve gidişlerini gizemli işaretlerle belli eden varlıklardan birini gördüğünü söylerlerdi.
Biletçinin sesi onu derin düşüncelerinden kopardı. Miconi ücretini ödedi, La Guaira limanına giden en kısa yolu sordu ve gözlerini kapadı. Otobüs Sallanıp titreyerek vadiyi geçti sonra da kıvrılan tozlu yolda tırmanışa geçti. Miconi oturduğu yerde doğruldu, yaşlı gözlerinde yüzmekte olan uzaklaşan çatılara ve beyaz kuleli kiliseye son bir kez baktı. Bu çan seslerini ne kadar sevmişti. Şimdi onları hiç duymayacaktı.
* * *
Guido Miconi, Roraima ve Candelaria’yı terk edeli bir ay olmuştu. Meydandaki badem ağaçlarının gölgesinde bir süre dinlendikten sonra tepede kayaya oyulmuş eğri büğrü basamaklarla sona eren dar ve dik yokuşa doğru yoluna devam etti. Yarı yola kadar tırmandı ve geriye dönüp alttaki limanı süzdü. La Guaria, dağ ve deniz arasına sıkışmış kalabalık şehir, pembe, mavi deve tüyü rengindeki evleriyle, çift kuleli kilisesiyle ve eski gümrük binasıyla limanda tarihi bir kale gibi duruyordu.
Bu münzevi yere yaptığı gündelik geziler bir gereklilik olmuştu. Güvende ve huzurlu hissettiği tek yer orasıydı. Bazı günlerde saatlerce orda oturup büyük gemilerin demir atmalarını izlerdi. Bayraklarından veya bacalarının renginden hangi ülkeye ait olduklarını tahmin etmeye çalışırdı. Şehirdeki gemi acentelerine haftalık ziyareti sağlığı için, izlediği gemilere eş değer bir önem taşıyordu. İtalya’ya doğrudan mı yoksa New York üzerinden mi döneceği konusunda hâlâ kararsızdı veya, seyahat acentesindeki Bay Hylkema’nın önerdiği gibi belki de önce dünyayı görmek ve Rio’ya, Buenos Aires’e, Afrika’ya oradan da Akdeniz’e giden yük gemilerinden birine binmeliydi.
Fakat, tüm cazip seçeneklere rağmen Guido Miconi İtaya’ya geri dönüş biletini almaya kendini ikna edememişti. Sebebini anlayamıyordu, ama; derunundan biliyordu.
Guido Miconi basamakları tırmanıp tepede bir öbek palmiye ağacına ulaşan dar ve bükümlü yola saptı. Yere oturdu, sırtını ağacın gövdesine dayadı ve şapkasıyla kendini yelpazeledi. Tam bir sessizlik vardı. Palmiyenin yaprakları hareketsiz sarkıyorlardı. Kuşlar bile, bulutsuz bir gökte iğneyle tutturulmuş yaprakların düşüşü gibi sakince uçuyorlardı. Sessizlikte yankılanan hafif bir kahkaha duydu. Şaşırıp etrafına bakındı. Çınlayan ses ona kızını hatırlatmıştı. Ve birden kızının yüzü karşısında belirdi; kısa süren bir görüntü; nesnel olmayan, ışıkla çevrili, seyrek dalgalı ve solgun bir yüz. Guido Miconi kısa ve kesik hareketlerle, görüntüyü silmek ister gibi kendini şapkasıyla yelledi.
Candelaria’nın bir cadı olarak doğduğu belki de doğruydu diye düşündü. Buralardan ayrılma kararsızlığının gerçek sebebi çocuk olabilir mi? diye kendine sordu. İtalya’daki karısının ve çocuğunun yüzlerini, ne kadar gayret etse de, bir türlü hatırlayamama nedeni o muydu?
Guido Miconi ayağa kalktı ve ufku taradı. Dalgalanan sıcak havanın arasından serap gibi beliren büyük gemiyi görünce bir an rüya gördüğünü sandı. Gemi limana bir açıyla yaklaştı. Uzak mesafeye rağmen bacasındaki yeşil, beyaz, kırmızı renkleri açıkça tanıdı. Şapkasını havaya atarak “Bir İtalyan gemisi” diye bağırdı.
Hem Venezuela’nın büyüsünden hem de kuşların uçuşundan, gölgelerin hareketinden ve rüzgârın yönünden sonuçlar çıkaran batıl inançlı Roraima’nın ve Candelaria’nın büyüsünden nihayet kurtulmuş olduğundan emindi. Sevinçli bir kahkaha attı. Bir mucize gibi limana yaklaşan bu gemi onun kurtuluşuydu.
Heyecanla çarpık merdivenlerden aşağı inerken birkaç kere tökezledi. Eski sömürge evlerinin önünden koşarak geçti. Çeşmelerden akan suyun sesini ya da açık pencere ve kapılardan taşan kafeslerde ötüşen kuş seslerini dinlemeye vakti yoktu. Gemi seyahat acentesine gidecek ve eve dönüş biletini hemen bugün alacaktı.
Adı ve soyadıyla ona seslenen bir çocuk sesi duyunca Guido Miconi birden durdu. Ani bir baş dönmesi etkisi altında gözlerini kapayıp duvara yaslandı. Biri onu kolundan tuttu. Gözlerini açtı ama tek gördüğü önünde dolanan kara lekelerden ibaretti. Yeniden bir çocuk sesinin kendi adını çağırdığını duydu.
* * *
Baş dönmesi yavaş yavaş geçti. Gözleri hâlâ odaklanamamışken gemi acentesindeki Hollandalı Bay Hylkema’nın endişeli yüzünü gördü. Guido Miconi “Buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum ama seninle konuşmak istiyorum” diye kekeledi. “Tepeden biraz önce bir İtalyan gemisinin limana yaklaştığını gördüm. Hemen şimdi eve dönüş biletimi almak istiyorum”.
Bay Hylkema inanmaz bir tavırla başını salladı ve “gitmek istediğinden emin misin?” diye sordu.
“Eve dönüş yerimi ayırtmak istiyorum. Hemen şimdi” diye çocukça ısrar etti. Bay Hylkema’nın anlam dolu bakışlarını yakalayınca “büyüyü nihayet bozdum” diye ekledi.
Bay Hylkema “Elbette bozdun” diyerek omzuna güven verircesine vurdu ve onu vezneye doğru yönlendirdi. Yukarı bakarak uzun boylu zayıf Hollandalının veznenin arkasına geçmesini izledi. Bay Hylkema her zamanki gibi beyaz keten bir elbise altına siyah kumaş sandaletlerini giymişti. Başının bir yanında uzayan gri saçlarını çıplak üst kısmına dikkatle tarayıp yaymıştı. Yüzü hem amansız tropik güneşin hem de, şüphesiz, romun etkisiyle yaşlanmıştı.
Ağır bir defteri-kebir çekti, gürültüyle veznenin üstüne koydu, bir iskemle çekip oturdu ve yazmaya başladı. Bay Hylkema “Bazılarımız burada kalmaya mahkumdur,” dedi ve kalemini kaldırıp Miconi’yi işaret ederek “ve sen dostum, asla İtalya’ya dönmeyeceksin” dedi.
Guido Miconi bu sözlere bir anlam veremediğinden dudaklarını ısırdı. Bay Hylkema göbeğinin derinliklerinden ifadesiz bir gurultu gibi yükselen acı dolu bir kahkaha savurdu. Fakat yeniden konuştuğunda Bay Hylkema’nın sesinde tuhaf bir yumuşaklık vardı. “Sadece şaka yapıyordum. Seni gemiye kendim götüreceğim” dedi.
Bay Hylkema onunla birlikte oteline gidip eşyalarını toplamasına yardım etti. İstemiş ve ödemiş olduğu gibi, kendine ait bir kabine yerleştirdikten sonra, Hollandalı onu geminin muhasebecisiyle birlikte bıraktı.
Sersemliği hâlâ devam eden Guido Miconi etrafına bakınarak 9 numaralı iskeleye bağlı olan İtalyan gemisinin güvertesinde neden hiç kimsenin bulunmadığını merak etti. Güvertedeki bir masanın kenarında duran bir iskemleyi çekip ters oturdu ve başını tahta arkalığa dayadı. Deli olmadığını ve bir İtalyan gemisinde bulunduğunu tekrarlayarak etraftaki ıssız görüntüyü defetmeye çalıştı.
Bir süre dinlendikten sonra aşağı inip yolcuların ve mürettebatın geminin bir yerinde bulunduklarını bizzat görmeyi düşündü. Bu düşünce kendine güvenini geri getirdi.
Guido Miconi iskemlesinden kalktı vapurun korkuluğuna yaslanıp aşağı iskeleye baktı. Kendisine el sallayan ve yukarı doğru bakan Bay Hylkema’yı gördü. “Miconi” diye aşağıdan seslendi “gemi demir alıyor. Gitmek istediğine emin misin?” Guido Miconi’yi soğuk bir ter bastı, onu ölçüsüz bir korku ele geçirdi. Huzurlu hayatını, Roraima ile Candelaria’yı; ailesini özledi.
Aşağı doğru “Gitmek istemiyorum” diye bağırdı.
“Bavulunu almaya vaktin yok. İskele çekildi. Suya atlaman gerekecek. Eğer şimdi atlamazsan asla gemiden ayrılamayacaksın”.
Guido Miconi bir an yerinde sallandı. Bavulunda yıllarca insanüstü gayretle çalışarak biriktirmiş olduğu mücevherler vardı. Bütün bunlar kayıp mı olacaktı? Yeniden başlayacak kadar güç sahibi olduğuna karar verdi ve korkuluğun üstünden atladı.
Her şey bulanıklaştı. Kendini suyla çarpışmaya hazırladı. Korkmuyordu, çünkü iyi bir yüzücüydü. Ama çarpışma hiç gerçekleşmedi.
* * *
Bay Hylkema’nın yüksek sesle söylediği cümleyi duydu “Sanırım bu adam bayıldı. Onu buradan çıkarana kadar otobüs hareket edemez. Biri bavulunu alsın”.
Guido Miconi gözlerini açtı. Beyaz kilise duvarının üzerinde siyah bir gölge gördü. Gölgenin neden bir cadıyı çağrıştırdığını bilmiyordu. Kaldırılıp taşındığını hissetti. Birden çarpıcı bir gerçeklikle yüzleşti.
“Hiç ayrılmadım, hiç ayrılmadım. Bu bir rüyaydı” dedi tekrar tekrar. Bavulu ve içindeki mücevherleri düşündü. Herkim bavulunu kaptıysa onu çalacağından emindi. Fakat mücevherler artık onun için bir değer taşımıyorlardı. Çünkü onları zaten vapurda kaybetmişti.
Guido Miconi’nin evine yaptığım son ziyarette Mercedes Peralta da benimle birlikte geldi. Kasabaya dönmek üzere olduğumuz bir sırada Roraima elimden tutarak beni kamış çitinin ardındaki dar bir patikadan avize ağaçlarının çevrelediği bir açıklığa götürdü. Ağaçların dik duran beyaz çiçekleri bana sunak üzerindeki mumları anımsattı. Roraima köşeleri çatal çubuklara tutunan ince ve kuru dallardan oluşmuş bir çatı ile örtülmüş bir ekili alanı göstererek “Beğendin mi?” diye sordu.
Tüysü havuç sürgünlerin, küçük kalp şeklindeki marul yaprakların, kıvrık dantele benzeyen maydanozların örttüğü zemini inceleyerek “Bir bebeğin sebze bahçesine benziyor” diye seslendim.
Roraima ışık saçan bir gülümsemeyle yandaki sürülü alan boyunca bir aşağı bir yukarı yürüdü. Uzun eteğine kuru yapraklar ve dal parçaları takılmıştı. Bir marul, bir turp veya bir karnabahar ekeceği noktaları her gösterdiğinde, ağzı ruhani bir gülümseme ile yayılıyor ve alçalmış olan öğleden sonra güneşinin etkisiyle keskin gözleri yarı kapalı gözkapakları arasından parlıyordu.
“Biliyorum ki neyim varsa bir cadının müdahalesi sayesindedir. Benim tek özelliğim bunu bilmemdir.” diye seslendi aniden. Ne demek istediğini kavramaya vakit kalmadan sevgiyle kollarını açarak bana doğru yaklaştı. “Umarım bizi unutmazsın” diyerek beni cipime yöneltti.
Ön koltukta oturan Mercedes Peralta başını enseliğe dayamış derin bir uykudaydı. Üst pencerelerden birinden dışarı sarkan Guido Miconi’nin el sallayışı bir vedadan çok bir karşılama hareketine benziyordu.
* * *
Curmina’ya varmadan hemen önce Mercedes Peralta kımıldadı. Sesli bir esneyişten sonra dikkatsizce dışarı baktı. “Guido Miconi’ye gerçekten ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu.
“Hayır” dedim. “Tek bildiğim hem Roraima’nın hem de Miconi’nin bir cadının müdahalesinden söz ettikleri”. Dona Mercedes kıkırdadı. “Elbette ki bir cadının müdahalesiydi” dedi. “Candelaria sana daha önce demişti ki cadılar müdahale ettiklerinde gölgeleri ile bunu yaptıkları söylenir. Candelaria babası ile bir bağ, bir bağlantı kurdu. Ona bir rüya yaşattı. Bir cadı olduğundan, şans çarkını harekete geçirdi.
Victor Julio da bir bağ kurmuştu, o da şans çarkını harekete geçirdi. Octavio Cantu’nun rüyası Miconi’nin rüyası gibi hem gerçek hem de gerçek değil. Victor Julio büyücü olmadığından Octavio Cantu’nun rüyası Miconi’ninkine oranla daha uzun ve daha acı vericidir” dedi.
“Candelaria nasıl müdahale etti?”
“Bazı çocuklar bir şeyi uzun süre büyük ihtirasla arzulamak gücüne sahiptir” diye açıkladı. Kendini koltuğuna yerleştirdi ve gözlerini kapadı.
“Candelaria böyle bir çocuktu. Böyle doğmuştu. Babasının kalmasını niyet etti ve bu niyette en ufak bir şüphe kırıntısı bile yoktu. Bu odaklanmaya, bu kararlılığa cadılar ‘cadının gölgesi’ adını verirler. Miconi’nin ayrılmasına engel olan bu gölgeydi” diye devam etti.
Yolun geri kalanında sessiz kaldık. Söylediklerini hazmetmek istiyordum. Eve girmeden önce ona son bir soru sordum.
“Nasıl oldu da Miconi bu derece ayrıntılı bir rüya gördü?”.
Dona Mercedes “Miconi ayrılmayı aslında hiç istemedi. Bu durum, Candelaria’nın sarsılmaz isteğine bir geçit sağladı. Rüyanın ayrıntılarına gelince; orası, cadının müdahalesinden bağımsızdır: Miconi’nin hayal gücünden kaynaklandı” dedi.

5

Cvp: Florinda Donner - Cadının Rüyası

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Yanağıma bir şeyin sürtündüğünü hissederek dik oturdum. Bakışlarımı tavana doğru yavaşça çevirerek bir gece kelebeği araştırdım. Bir kuş boyunda olan güveyi şifa odasında gördüğüm günden beri ona kafayı takmıştım. Geceleri güve rüyalarıma girip kendisini Mercedes Peralta’ya dönüştürüyordu. Kendisine bu rüyaya bir şekilde inandığımı söylediğimde, hayalimin ürünü olarak tanımlamış ve gülerek geçiştirmişti.
Yumrulu yastığıma yaslanarak yerleştim. Uykuya dalmaya yakın iken, kapımdan geçmekte olan Mercedes Peralta’nın şüphe götürmez hışırtısını duydum. Yataktan kalktım, elbiselerimi giydim ve ayak parmaklarıma basarak karanlık koridor boyunca ilerledim. Çalışma odasından hafif bir gülüş sesi geldi. Mum ışığının kehribar rengi dikkatsizce çekilmiş perdenin aralığından sızıyordu. Merakımı yenemeyerek içeri baktım.
Masanın kenarında Mercedes Peralta ve şapkasının gölgesi yüzünü kaplamış bir adam oturuyordu. Mercedes Peralta “Bize katılmak ister misin? Buradaki dostumuza senin beni aramaya gelmenin çok sürmeyeceğini söylüyordum” diye seslendi. Adam bana doğru dönüp selam verircesine şapkasını geriye itince “Leon Chirino” diye bağırdım.
Onu, benim katılıp başarısız olduğum ruhsal seansları yöneten adam olarak tanımıştım. Adam yetmişlerindeydi, belki de seksenlerinde, buna rağmen esmer yüzünde çok az kırışık vardı. Büyük siyah gözleri vardı ve puro içmekten sararmış olmaları gereken dişleri parıldıyordu. Birkaç günlük beyaz sakalı olmasına rağmen kısa kesilmiş beyaz saçları kusursuz taranmıştı. Koyu renkli bol elbisesi sanki içinde uyuyakalmış gibi kırışıktı.
Dona Mercedes düşüncelerimi okumuş gibi “Deliler gibi çalıştı” dedi. Bir ruhsal seansa davet edilmemiş olmama rağmen, Mercedes Peralta, Leon Chirino’yu haftada en az bir kere ziyaret etmemi desteklemişti. Bazen benimle geliyordu, bazen yalnız gidiyordum.
Mesleği marangozluktu, fakat Venezuela’da uygulanan değişik şaman gelenekleri hakkındaki bilgisi hayret uyandıracak derecede fazlaydı. Araştırmama ilgi duyuyordu ve notlarımın üzerinden geçerek büyücülerin usulleri ile Afrika ve Kızılderili köklerini aydınlatmak için saatlerini harcıyordu. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda Venezuela’da yaşamış tüm ruhçuları, şifacıları ve cadıları tanıyordu. Onlardan o derece samimi söz ediyordu ki, onları şahsen tanımış olduğu kanısına kapıldım.
Mercedes Peralta’nın sesi beni hayallerimden kopardı. “Bir vaadi yerine getirmek için bizimle gelmek ister misin?” diye sordu. Sorudan telaşlanarak birinden diğerine göz gezdirdim. Yüzlerinden hiçbir şey anlayamadım.
“Hemen hareket ediyoruz. Önümüzde uzun bir gece ve uzun bir gün var,” dedi. Ayağa kalkıp koluma girerek “seni yolculuk için hazırlamam gerek” dedi.
Beni hazırlaması hiç zaman almadı. Saçlarımı dar bir örgülü denizci başlığı içine gizledi ve yüzümü koyu bir bitki özlü macunla esmerleştirdi. Hiç kimse ile konuşmayacağıma ve soru da sormayacağıma dair yemin ettirdi.
Mercedes Peralta benim cipimle gitme teklifime aldırmadan Leon Chirino’nun eski Mercury arabasının arka koltuğuna yerleşti. Ezik tamponları ve hırpalanmış kaportasıyla araba sanki araba mezarlığından çıkmış gibiydi. Nereye gitmekte olduğumuzu sormaya fırsat bulamadan, ağzına kadar mumlarla, şifalı otlarla ve purolarla dolu sepetini tutmamı ve ona sahip çıkmamı emretti. Yüksek sesle içini çekti, haç çıkardı ve kısa sürede uyuyakaldı.
Leon Chirino’yu sohbetimle rahatsız etmek istemedim, arabasını sürerken tüm dikkatini vermesi gerektiği kanısını uyandırıyordu. Arabanın zayıf farları önümüzü güçlükle aydınlatıyordu. Hafifçe öne eğilmiş durumda, arabanın karanlık tepeleri aşmasına yardım edercesine direksiyonu sıkıca tutuyordu. Dik yokuşlarda araba zorlandığında, ilerlemesine teşvik edercesine, onunla yumuşak bir dilde konuşuyordu.
Yokuş aşağı arabayı kendi hızına terk ediyordu. Zifiri karanlık dönemeçlere öylesine dikkatsizce ve hızlı giriyordu ki canımız tehlikede diye korktum. Camsız pencerelerden ve döşemedeki delikleri örten kartonların aralıklarından toz bulutları içeri doluyordu.
Zafer kazanmış edasıyla gülümseyerek arabayı nihayet aniden durdurdu. Farları söndürdü. Arka koltukta dona Mercedes kıpırdadı. Leon Chirino yumuşak bir sesle “Geldik” dedi. Sakince arabadan çıktık. Karanlık ve bulutlu bir geceydi, gökte tek bir yıldız parlamıyordu. İlerde ne varsa siyah bir boşluk halinde önümüzde uzanıyordu. Karanlıkta görme sorunu yokmuş gibi ilerleyen dona Mercedes’in peşine sendeleyerek takıldım. Leon Chirino koluma girip beni yönlendirdi. Çevremden gelen kısık gülüşmeler duydum. Etrafta başka insanlar olmalıydı ama hiçbirini göremiyordum.
Nihayet biri bir gaz lambası yaktı. Lambanın titrek ışığında bir halka şeklinde çömelmiş dört adam ve dona Mercedes’in karaltılarını seçmeyi başardım. Leon Chirino beni gruptan birkaç metre öteye götürdü. Tümüyle aciz durumdaydım. Oturmama yardım etti ve yerden fırlamış bir kayaya benzer bir şeye sırtımı dayamamı sağladı. Bana feneri uzattı ve söylendiğinde onunla istenen yeri aydınlatmamı istedi. Sonra da iki tane matara verdi: Büyüğü suyla küçüğü romla doluydu. Adamlar istediklerinde onlara bu mataraları uzatmamı tembihledi.
Gevşek toprağı iki adam uzun küreklerle sessizce ve kolaylıkla kazmaya başladılar. Çıkan topraktan çukura yakın düzgün bir tepe oluşturdular. Yarım saatten fazla bir süre sonra durup rom matarasını istediler. Onlar dinlenip içerken yerlerine geçen Leon Chirino ile bir diğer kişi kazmaya başladı. Sırayla adamlar çalıştılar, yorulanlar su veya rom içerek dinlendiler. Bir saatin sonunda içinde bir insanın görünmez olacağı derinlikte bir çukur kazdılar.
Adamlardan biri küreği ile sert bir şeye çarptığında çalışmayı durdurdular. Leon Chirino çukuru aydınlatmamı ama içine bakmamamı istedi. Biri “İşte budur. Şimdi etrafını kazabiliriz” dedi. O ve arkadaşı yardım etmek için çukura indiler.
Meraktan ölüyordum ama vaadimi bozmaya da cesaret edemiyordum. Hiç olmazsa yakınımda oturan dona Mercedes ile konuşabilseydim. Hareketsiz, derin bir transa girmiş gibiydi.
Adamlar çukurda gayretle çalıştılar. En az yarım saat kadar sonra Leon Chirino’nun dona Mercedes’e açmaya hazır olduklarını söyleyen sesini duydum.
“Musiyua, sepetimden bir puro yak ve bana uzat. Ayrıca sepeti de bana getir” dedi, dona Mercedes emrederek. Bir puro yaktım ve ona götürmek için ayağa kalkınca Leon Chirino “çömel, Musiyua çömel” diye çukurun içinden seslendi. Eğilerek dona Mercedes’e puroyu ve sepeti uzattım. Kulağıma “ne olursa olsun, katiyen çukurun içine bakma” diye kulağıma fısıldadı.
Fenerle çukuru aydınlatmak için dayanılmaz bir arzu hissettim ama onunla mücadele ederek oturduğum yere doğru gerisin geri hareket ettim. Hiçbir şüpheye yer vermeyen mutlak bir kesinlikle altın sikkelerle dolu bir küp kazmakta olduklarından emindim. Ağır ve büyük bir nesneye çarpan donuk kürek seslerini duyabiliyordum.
Büyülenmiş gibi dona Mercedes’in sepetinden bir siyah mum ile içinde siyah bir toz bulunan bir kavanoz çıkardığını gördüm. Siyah mumu yaktı, çukurun yanına yere dikti ve bana feneri söndürmemi emretti. Siyah mum esrarengiz bir ışık saçıyordu. Dona Mercedes çukurun yanında baldırları üstüne çömeldi. Sessiz bir emre itaat edercesine adamların başı birer birer çukurun kenarında onun karşısında belirdi. Her baş belirdiğinde avucuna bir miktar siyah toz döküp bir topu ovalar gibi başlarını ovaladı. Başlarını ovaladıktan sonra adamların ellerini de ovaladı.
Bir kapağın çatırtı ile açıldığını duyduğumda merakım tavan yaptı. Leon Chirino kafasını çukurdan çıkararak “Elde ettik” dedi. Dona Mercedes ona, siyah toz kavanozunu ve ayrıca bir de beyaz toz içeren bir kavanoz verdikten sonra siyah mumu söndürdü.
Bir kere daha zifiri karanlığa gömülmüştük. Çukurdan çıkmakta olan adamların inlemeleri ve hırlamaları yapay sessizliği arttırıyordu. Dona Mercedes’e sokulmak istedim ama beni geri itti.
Leon Chirino “Tamam, oldu” diye gerilimli bir sesle fısıldadı. Dona Mercedes siyah mumu yeniden yaktı. Büyük bir bohçayı taşıyıp toprak yığınının yanına bırakan üç adamın karaltılarını güçlükle seçtim. Dona Mercedes’in hâlâ çukurun içinde olan Leon Chirino’ya çivileri hızla geri çakıp çukurdan bir an önce çıkmasını söylediğini duyduğumda üç adamı o derece dikkatle izliyordum ki nerdeyse çukura düşecektim.
Leon Chirino çukurdan hemen çıktı, dona Mercedes onun ellerini ve yüzünü ovaladı, diğer üç kişi kürekleri alıp çukuru doldurmaya başladılar. İşi bitirdiklerinde dona Mercedes yanan mumu doldurulmuş çukurun tam orta kısmına yerleştirdi. Leon Chirino son kürek toprağı attı ve mumu söndürdü. İçlerinden biri feneri yeniden yakınca adamlar tekrar işe koyuldular ve zemini o derece mükemmel düzelttiler ki oranın kazılmış olduğunu kimse tahmin edemezdi. Bir süre onları izledim ama ilgim kayboldu ve tüm dikkatim muşambaya sarılı bohçaya yöneldi.
Adamlardan biri “Hiç kimse asla bilmeyecek,” diyerek yumuşakça güldü ve “şimdi buradan ayrılalım. Yakında gün ışıyacak” diye ekledi. Hepimiz bohçaya doğru ilerledik. Ben fenerle yol gösteriyordum. Merak ederken sendeleyip bohçaya takılınca muşamba biraz kaydı ve siyah ayakkabılı bir kadın ayağı belirdi. Kendime hâkim olamayıp muşambayı çektim ve bohçayı aydınlattım. Bir kadın cesedi ortaya çıktı. Korkum ve iğrentim o derece fazlaydı ki arzuladığım ve niyetlendiğim gibi bağıramadım. Tek başarabildiğim hafif bir gak sesi çıkarmak oldu ve ardından her şey simsiyah oldu.
Leon Chirino’nun arabasının arka koltuğunda, dona Mercedes’in kucağında kendime geldim. Amonyak ile gül suyu karışımına batırılmış bir mendil burnuma sıkıca bastırılmıştı. Dona Mercedes için bu en uygun çareydi. Ona ruhsal iğne adını vermişti.
“Senin bir korkak olduğunu hep biliyordum” diye yorum yaptı ve şakaklarımı ovalamaya başladı. Leon Chirino bana dönerek “Çok ataksın, Musiyua ama bu ataklığına destek olacak gücün hâlâ yok. Olacak, bir gün olacak” dedi.
Yorum dinleyecek durumda değildim. Korkum dengemi bozacak kadar büyük olmuştu. Yapacakları iş hakkında beni uyarmadıkları için onları kötü niyetlilikle suçladım. Dona Mercedes tüm hareketlerinin önceden hesaplanmış olduğunu ve bu hesabın içinde benim tamamen bilgisiz kalmamın da bulunduğunu söyledi. Nedeni de mezarın kutsallığına saygısızlık etmiş olmalarına karşın, onlara bir çeşit korunma sağlamış olmamdı. Ancak, muşambanın altında ne olduğunu bilmekteki aşırı merakım hesaba katılmamıştı.
Dona Mercedes “Sana daha önce bir vaadi yerine getirmekte olduğumuzu söylemiştim” dedi. “Birinci kısmı yerine getirdik. Bir cesedi mezardan çıkardık. Şimdi onu yeniden gömmemiz lazım” diyerek gözlerini kapadı ve uyumaya başladı.
Ben ön koltuğa geçtim. Leon Chirino bir melodiyi hafifçe mırıldanarak arabayı sahile giden bir toprak yola doğru sürdü. Terk edilmiş hindistan cevizi ağaçlığına ulaştığımızda sabah olmuştu. Denizden esen rüzgârın kokusundan olsa gerek Dona Mercedes uyandı. Sesli bir esneyişle doğruldu. Pencereden dışarı eğildi, uzak dalgaların sesini içine çeker gibiydi.
Gördüğüm en yüksek ve en düz palmiye ağacının dibinde arabayı durduran Leon Chirino “Burası park etmek için iyi bir yer” dedi. Ağacın gümüşi renkteki ağır yaprakları gökteki bulutları süpürür gibiydiler. Leon Chirino, dona Mercedes’in sepetini taşımam için uzatarak “Yürüyüş bize iyi gelecek” dedi gülümseyerek.
Denizden uzaklaşarak dere kıyısındaki bir bambu öbeğinin içinden geçen patika boyunca ilerledik. Öbeğin içi serin ve karanlıktı. Şeffaf hava adeta yaprakların yeşilliğini almıştı. Hasır şapkasını rüzgâr uçurmasın diye kulaklarına kadar indirmiş olan Leon Chirino bizden bir hayli ilerdeydi. Onu kısa ve dar bir köprüde yakaladık.
Yeni kesilmiş tahta direklerden oluşmuş köprünün korkuluğuna yaslanarak bir süre dinlenerek, dere kıyısındaki taşlara çamaşırlarını çarparak yıkayan bir grup kadını izledik. Onlardan birinin elinden bir gömlek dereye uçunca genç kadın dereye girdi. Eteği önce şişti, sonra da dereden çıktığında, vücuduna yapışan eteği göğüslerinin, karnının ve kalçalarının hoş hatlarını ortaya çıkardı.
Köprünün ötesindeki düz yol bir köye gidiyordu ama biz köye doğru yaklaşmak yerine ihmal edilmiş bir mısır tarlasının kenarını boyunca devam eden yola saptık. Bozulmaya yüz tutmuş mısır kamışları üzerindeki koçanların solmuş yaprakları hafif rüzgârda buruşuk gazete kâğıtları gibi ses çıkarıyorlardı.
Küçük bir eve geldik: Duvarları bir süre önce boyanmıştı ve kiremit çatısı kısmen tamir edilmişti. Giriş kapısının iki yanında, yaprakları güneşin altında adeta şeffaflaşmış iki büyük muz ağacı, birer nöbetçi gibi duruyorlardı. Kapı aralıktı, kapıyı çalmadan ve haber de vermeden doğrudan içeri girdik.
Sırtları duvara dayalı ve tuğla zemine çömelmiş birkaç kişi ellerindeki rom dolu bardakları selam niyetine havaya kaldırıp alçak ve telaşsız seslerle sohbetlerine devam ettiler. Dar bir pencereden sızan ışık demeti içeriyi aydınlatıyor, durgun havanın sıcağını arttırıp deterjan ve gaz yağı kokusunu keskinleştiriyordu. İlerde bir köşede, iki sandık üzerine konmuş açık bir tabut duruyordu.
Adamlardan biri kalktı ve dirseğimi nazikçe tutarak beni tabuta yönlendirdi. Adam zayıf olsa da güçlü bir yapıdaydı. Beyaz saçlarından ve buruşuk yüzünden dolayı yaşlı olduğu belli idi ama açık kahverengi gözlerindeki yaramaz bakışta ve elmacık kemiklerindeki zarif bükümde genç olan bir şey vardı.
Açık, boyasız ve kaba tabutta yatan ölü kadına doğru eğilerek “Ona bir göz at. Hâlâ ne kadar güzel olduğunu gör” diye fısıldadı. Bir çığlığı zor tuttum. Gece topraktan çıkarttığımız aynı kadındı. Yanına gidip dikkatle inceledim. Yüzündeki aşırı makyajın bile gizleyemediği sarı-yeşil tenine rağmen onda canlı havası vardı. Kendi ölümüne gülümser gibiydi.
İnce ve narin burnunun üstünde camsız tel çerçeveli bir gözlük duruyordu. Aşırı bir kırmızıya boyanmış olan yarı açık dudaklarından beyaz dişleri görünüyordu. Beyaz çizgili kırmızı bir kıyafet uzun vücudunu sarıyordu. Sol tarafında bir asa, sağ tarafında tahtadan oyulmuş, siyah ve kırmızı renkli, bükülü iki tehditkâr koçboynuzu olan bir şeytan maskesi vardı.
Kıyafetin bir kıvrımını düzelten adam “Çok güzeldi ve benim için çok, çok değerli idi” dedi. “Hâlâ bu kadar güzel olması inanılmaz” dedim ve konuşmasını keser korkusuyla soru sormaktan vazgeçtim. Kıyafeti düzeltmeye devam ederek o ve arkadaşlarının Curmina yakınlarındaki bir mezarlıktan kadını nasıl çıkarttıklarını ve evine nasıl getirdiklerini ayrıntılı bir şekilde anlattı. Aniden yukarı bakıp beni dikkatle inceledi ve yabancı olduğumu anlayınca, “Tüh, ben nasıl bir ev sahibiyim. Burada sana yiyecek veya içecek bir şey ikram etmeden konuşup duruyorum” dedi. Elimi tutarak “Benim adım Lorenzo Paz” diye kendini tanıttı.
Boğazımdan hiçbir şeyin geçmesinin mümkün olmadığını söylememe fırsat kalmadan beni mutfağa giden küçük bir kapı aralığına doğru yönlendirdi. Bel yüksekliğinde bir taş fırının üzerindeki bir gaz yağı sobasının yanında duran Mercedes Peralta, yanında getirmiş olduğu şifa otlarından oluşan bir bulamacı karıştırıyordu.
“Onu bir an önce gömsen iyi olur Lorenzo. Hava, yer üstünde daha fazla tutulması için gereğinden fazla sıcak” dedi. Lorenzo, “Sorun olmayacak. Eminim ki kocası Curmina’da mevcut olan en iyi mumyalama işi için para ödemiştir. Ayrıca emin olmak için tabuta sönmemiş kireç püskürttüm ve bedenini parafin ile deterjana batmış şeritlerle sardım,” dedi. Şifacıya yalvaran gözlerle baktı ve “ruhunun buraya kadar bizi izlediğinden emin olmam lazım” diye ekledi.
Mercedes, başıyla onaylayarak bulamacı karıştırmaya devam etti. Lorenzo Paz iki adet emaye bardağı yarıya kadar rom ile doldurdu. Birini bana diğerini dona Mercedes’e uzattı. “Hava serinler serinlemez onu gömeceğiz” diye söz verip diğer odaya geri gitti.
Dona Mercedes’e “dün akşam topraktan çıkardığımız ölü kadın kimdi?” diye sorup duvarın kenarında üst üste konmuş palmiye yapraklarının üstüne oturdum.
Hafifçe gülerek “İnsanları inceleyen biri olarak pek de dikkatli değilsin. Sana bir süre önce onu göstermiştim. O eczacının karısı idi” dedi.
Donakaldım ve “İsveçli kadın mı? Fakat neden…” Adamların yan odadan yükselen kahkahaları soruma devam etmeme fırsat vermedi. Dona Mercedes “Sanırım senin dün gece ışık tutan kişi olduğunu yeni keşfettiler” diyerek onlarla birlikte gülmek için yan odaya geçti.
Alkol almaya alışık olmadığımdan gerçek uyku halinden pek de farklı olmayan uyuşuk bir hale geçtim. Kısa süre sonra adamların sesleri, gülüşleri ve bir çekicin ritmik vuruş sesi çok uzaktan gelmeye başladı.
Akşam üstü adamlar tabutla birlikte mezarlığa gittiklerinde, dona Mercedes ve ben köye gittik. “Köy halkı nerede?” diye sordum. Bir kapı eşiğinde çıplak bir bebeği bacakları arasında, ata biner gibi sıkıştırmış bir genç kız ile evlerin gölgesine uzanmış birkaç sahipsiz köpekten başka kimse görünmüyordu.
Dona Mercedes beni meydandaki kiliseye doğru götürerek “Mezarlıkta” dedi. “Bugün ölüler günüdür. İnsanlar ölmüş akrabalarının mezarlarını yabani otlardan temizliyorlar ve onlara dualar okuyorlar”.
Kilisenin içi serin ve gölgelikti. Kilisenin orta bölümündeki boyalı camlardan içeri süzülen güneşin son ışıkları, azizlerin heykellerini ve duvarlardaki oyukları aydınlatıyordu. İnsan boyundaki bir çarmıha gerili, canlı renklere boyalı heykelin başı yana eğik ve etleri parçalı halde sunağı kaplıyordu. Çarmıhın sağında yıldızlarla süslü mavi kadife bir pelerin giymiş, mutlu yüzlü Coromoto bakiresinin heykeli duruyordu. Solunda şaşı gözlü, omzuna kırmızı renkli, tozlu ve yırtık bir pamuklu pelerin atmış, başında kısa kenarlı havalı şapkasıyla Aziz Yuhanna duruyordu.
Dona Mercedes sunakta yanmakta olan yedi mumu söndürüp onları sepetine yerleştirdi ve yerlerine yeni yedi mum yaktı. Gözlerini kapattı, ellerini bitiştirerek uzun bir dua mırıldandı.
Kiliseden çıktığımızda güneş tepelerin ardında hafif bir pırıltıdan ibaretti. Denize doğru yollanan kırmızı ve turuncu bulutlar ile batmakta olan güneş, akşam üstünü altın yaldız rengine boyuyordu. Mezarlığa ulaştığımızda karanlık olmuştu.
Sanki bütün köy halkı ölüleri ile iletişime geçmek için gelmişlerdi. Yakılmış mumların çevrelediği mezarların kenarına diz çömüş erkek ve kadınlar yumuşak seslerle dua ediyorlardı. Mezarlığı çevreleyen alçak duvar boyunca yürüyüp Lorenzo Paz ve arkadaşlarının dinlendiği sakin bölgeye gittik. Tabutu mezara indirip üstünü toprakla örtmüşlerdi. Çevredeki mumların ışığında soyut maskelere dönüşmüş olan yüzleri, altımızdaki ölülerin hayaletimsi şekilleri olabilirdi.
Mercedes Peralta’yı gördükleri anda ellerindeki eğreti haçı mezarın başına sıkıca saplamaya giriştiler. Sonra da adamlar, karanlık onları yutmuş gibi, aniden ve sessizce ortadan kayboldular.
Dona Mercedes kiliseden aldığı yedi mumu ve eşit sayıda puroyu sepetinden çıkararak “Şimdi Birgit Briceno’nun ruhunu buraya cezbetmemiz gerek,” dedi. Mumları mezarın yumuşak toprağına sapladı ve hepsini yakınca bir puroyu ağzına koydu ve “dikkatle izle” dedi. “Puroyu bitirdiğim anda yeni bir puroyu yakılmış durumda hazır etmelisin.”
Purodan derin nefesler alarak dumanı dört yana doğru üfledi. Ardından mezarın üzerine eğilerek sürekli puro içip, alçak ve çatlak sesiyle ilahiler okudu. Tütünün dumanı artık ağzından değil, sanki doğrudan yerden çıkıyordu. İnce bir sis şeklinde artan duman bizi bir bulut gibi sardı. Büyülenmiş durumda, orada oturup ona ardı ardına puro sundum ve anlaşılmaz fakat ahenkli ilahisini dinledim. Sol kolunu mezarın üzerinde sallamaya başlayınca ona yaklaştım. Eliyle bir çıngırak salladığını sandım ama hiçbir şey göremedim. Elinde hızla birbirine çarpan tohumların veya küçük çakıl taşlarının seslerini duyuyordum sadece. Yumruğunun içinden ateş böceklerine benzer küçük kıvılcımlar fışkırıyordu. Bir süre sonra çıngırak sesinden ayırt edilemez olan tuhaf bir ezgiyi ıslıkla söylemeye başladı.
Birden duman bulutunun arasından uzun boylu, sakallı ve başında öne doğru bükük külahı bulunan bir şekil belirdi. Kıkırdamamı engellemek için elimle ağzımı kapattım. Kanımca ya gündüz içtiğim romun etkisi devam ediyordu ya da tabut örtüsü taşıyanlar, ölüler gününün geleneği olarak, bir çeşit oyun oynuyorlardı.
Kendimden geçmiş vaziyette, görüntünün duman halkasından çıkarak mezarlığı çevreleyen duvara doğru gittiğini gördüm. Görüntü, yüzünde dalgın bir gülümsemeyle orada oyalandı. Hafif bir gülme sesi duydum. O derece sessiz ve dünya ötesinden gelir gibiydi ki, Mercedes Peralta’nın ilahisinin bir parçası bile olabilirdi. Sesi yükselmeye başladı. Sözler mezarın dört bir yanından yankılanarak ve tekrarlanarak geliyorlardı. Duman dağıldı, palmiye ağaçlarına doğru yükseldi ve gecenin içinde kayboldu.
Yüzü sönmek üzere olan mumların ışığında zorlukla seçilen dona Mercedes uzun bir süre hafifçe mırıldanarak mezarın üzerinde bükülü durumda kaldı. Yüzünde hafif bir gülümsemeyle bana dönerek “Birgit Briceno’nun ruhunu buraya yönlendirdim, kendi mezarına değil” dedi. Koluma tutunarak ayağa kalktı. Ona görüntü hakkında soru sormak istedim ama gözlerindeki boş ifade beni susmaya zorladı.
Lorenzo Paz, mezarlığın dışındaki büyük bir kayaya oturmuş bizi bekliyordu. Tek söz söylemeden kalktı ve sahile giden dar yol boyunca bizi takip etti. Sahildeki uzun kumsal boyunca dağılmış ve dalgaların etkisiyle beyazlaşmış odun parçaları yarım ayın ışığında parlıyorlardı. Dona Mercedes kökünden sökülmüş bir ağaç kütüğü yanında beklememi emretti. O ve Lorenzo Paz sahil şeridi boyunca ilerlediler. Lorenzo Paz elbiselerini çıkardı, denizin içine doğru zorlukla yürüdü ve tepelerinde gümüş renkli köpükleri bulunan fosforlu dalgaların arasında kayboldu.
Uzunca bir süre görünmez olmuştu ki ay ışığı ile parıldayan bir dalga onu kıyıya iade etti. Mercedes Peralta sepetinden bir şişe çıkarıp içindekini kumda yatan perişan adamın üzerine döktü. Yanına çömelerek elini başının üstüne koydu ve bir ilahi mırıldanmaya başladı. Parmaklarını onun bedenine nazikçe dokunarak, zayıf bir hâle belirene kadar ovaladı. Hızla onu bir yandan diğer yana yuvarlarken, havadaki gölgeleri toplayıp bedeni çepeçevre sarmalar gibi yaparak, elleriyle tuhaf daireler çizdi.
Bir süre sonra benim bulunduğum yere geldi ve ağaç kütüğünün üstüne yanıma oturarak “Birgit Briceno’nun ruhu ona ikinci bir deri gibi yapışmıştı” dedi. Kısa süre sonra Lorenzo Paz tam giyinik olarak bize doğru yürüdü. Dona Mercedes bir çene hareketiyle, önünde kumun üzerinde oturması için işaret etti. Ağzını büzerek yüksek sesli şapırtılar çıkardı ve içine çektiği hızlı nefesler hafif bir homurtuya dönüşünce uzun bir dua okudu.
“Birgit Briceno’nun ruhu uzun zaman sonra unutabilecek,” dedi. “Beden toprağın altına girdikten sonra da ölüm olayı devam ediyor. Ölüler belleklerini çok yavaş kaybediyorlar,” diye ekledi. Bana dönerek Lorenzo Paz’ın yanına oturmamı emretti. Elbisesi gülsuyu ve mum isi kokuyordu.
Dona Mercedes ona hitaben “Lorenzo, misuyaya Birgit Briceno’yu nasıl efsunladığını anlatmanı istiyorum” dedi. Lorenzo şaşkın bakışlarla dona Mercedes’e baktı ve arkasını dönüp denizi izledi. Başı hafifçe yana eğik durumda dalgalardan gelen gizli bir mesajı dinler gibiydi. Bana bakmadan “Yaşlı insanlardan mantıksız hikâyeler dinlemeyi neden istesin ki?” diye sordu. “Misuya’nın kendi hikâyeleri vardır. Bundan eminim” diye ekledi.
Dona Mercedes “Diyelim ki anlatmanı ben senden istiyorum. Şans çarkının insan etkisiyle nasıl döndüğünün çeşitli yollarını inceliyor. Senin durumunda, bir nesne çarkı senin için çevirdi, Lorenzo” dedi.
Hasret dolu bir sesle Lorenzo “Şans çarkı,” dedi ve “her şeyi dün olmuş gibi hatırlıyorum” diye ekledi. Şaşırmış bir ifadeyle ayağının ucuyla bir çakıl taşını tekmeledi ve sırtüstü kuma uzandı.
****====****
Bar sigara dumanıyla doluydu ve tezgâhın ardında sallanan iskemlesine oturmuş olan Lorenzo, bilardo masasına eğilmiş insanları izliyordu. Bakışlarını şömine rafının üzerinde duran cam fanus içindeki saate çevirdi. Neredeyse sabah oluyordu. Ayağa kalkıp adamlara saatin ne kadar geç olduğunu hatırlatacaktı ki Petra’nın evin ardından gelen sürtünmeli ayak seslerini duydu. Hemen geri oturdu ve yüzüne hınzır bir gülümseme yayıldı.
Adamlarla teyzesini yüzleştirecekti. Kasabada hiç kimse onun ihtarlarından kurtulamazdı. Bu ihtarlar ne derece aşırı ve berbat olsalar da onu dinlerlerdi. Odaya girince “Bu lanet bilardo toplarının çarpışma sesi kimseyi uyutmaz” diye boğuk sesiyle şikâyet etti. “Sizleri bekleyen karılarınız yok mu? İyi bir Hıristiyan gibi sabah gideceğiniz işleriniz yok mu?”
Adamlara şaşkınlıklarını atlatmalarına vakit bırakmadan “Sorununuzun ne olduğunu biliyorum. Evlerinize şu pagan Noel ağaçlarını soktuğunuz için ve çocuklarınızın Noel tiyatrosunda yer almalarına izin verdiğiniz için pişmansınız,” dedi ve haç çıkararak adamlardan birine dönerek “sen belediye başkanısın. Böyle şeylere nasıl izin verebilirsin? Hepiniz Protestan mı oldunuz?”
Belediye başkanı haç çıkararak “Tanrı korusun, Petra. Bir köstebek yuvasını dağa çevirme. Bir ağaçla bir oyundan ne zarar gelebilir ki. Çocukların hoşuna gidiyor.”
Petra anlaşılmaz bir şeyler mırıldanarak ayrılmaya niyetlendi fakat aniden durdu ve “don Serapio’ya yazıklar olsun! Kendisi hakiki bir yabancıdan daha yabancı ve onun gerçekten yabancı olan karısına da yazıklar olsun. Onların yüzünden her iyi Hıristiyan çocuğun alması gerektiği gibi, kasabadaki birçok çocuk altı ocak günü Üç Bilge Adam’dan hediyelerini alamayacaklar,” dedi. Tezgâhın üstündeki bir paket sigaraya uzanarak “şimdi hediyelerini Noel günü Noel Baba denen heriften alacaklar. Bu bir yüz karasıdır”.
Ağzında sürekli duran sigara izmaritinin yere düştüğünden habersiz, kapıya yaslandı ve belediye başkanına tehditkâr bakışlar attı. Bilardo masasının yanında duran yarı dolu rom şişesini aldı ve kendi kendine söylenerek odadan çıktı.
Lorenzo tezgâhın ardından sırıtarak, acayip kokan ağaçlarla dolu bir kamyonun kasabaya geldiği günü hatırladı. Eczacı don Serapio onlara Noel ağaçları adını vermişti. Onları Caracas’tan süslemeleri ve Avrupa’nın Noel şarkı-plaklarıyla birlikte ısmarlamıştı.
Dostları da onun örneğini süratle izleyerek, yarışırcasına, oturma odalarında teşhir etmek üzere bu nazik ağaçlara büyük paralar ödediler. O evlerde yaşayan yaşlı kimseler büyük üzüntüyle, geleneksel İsa’nın doğum sahnelerinin yanına, hatta yerine, bu ağaçların konduklarını gördüler. Sokaktan geçenlerin duymaları ve görmeleri için, pencereleri sonuna kadar açık durumda, kadınlar bir yandan ağaçları çelenklerle, cam toplarla, cicili bicili altın ve gümüş şeritlerle ve pamuktan karlarla süslerken, diğer yandan bilinmeyen “Schtiele Nacht” ve “O tannenbaum” şarkılarını çaldılar.
Lorenzo’nun hayalini çekilen halkalı perdenin sesi bozdu. Bardan ayrılmakta olan adamlara el salladı ve şişeleri raflarındaki yerlerine geri koydu. Bakışları raftaki dini semboller olan bakireler, azizler ve acı çeken ucuz İsa heykellerinin ardındaki maskeye takıldı. Heykeller ona içtikleri içkilerin karşılığı olarak, fakir müşterileri tarafından verilmişti. Maskeyi raftan çıkardı. İri koçboynuzları olan bir şeytan maskesiydi. Caracas’tan gelmiş olan bir adam onu bırakmıştı, o da içmiş olduğu bardaklar dolusu romu ödeyememişti.
Petra’nın yerleştirdiği tencere tavaların mutfaktan gelen sesini duyunca maskeyi rafa geri koydu. Barı kilitlemek yerine sallanan iskemlesini dışarı, kaldırımın üstüne taşıdı. Solgun göğün önünde, meydandaki eski ağaçların geniş dalları dış hatlarıyla seçiliyorlardı.
Tembelce, kendini ileri geri salladı. Yarı kapalı gözlerinin ardından, daima şafaktan önce kalkan yaşlı adamları izledi. Kapılarının önünde oturup büyük heyecanla, geçmiş günlerinin tüm ayrıntılarını hatırlayarak sohbet ederlerdi.
Sessizliğin içinden bir melodi yükseldi. Birgit Briceno, eczacının karısı, yüzü kıvrılmış kollarına dayalı durumda, yolun karşısındaki açık penceresinden Lorenzo’ya doğru bakıyordu. Radyosu açıktı. Lorenzo, onun da kendisi gibi bütün gece uyumamış olduğunu mu sadece erken kalkmış olduğunu mu merak etti. Yüzü tam bir oval şeklindeydi. Güzel, küçük ve şehvetli ağzının kenarlarında meydan okuyan bir cüret ifadesi belirgindi. Sarı saçları başının etrafında örülü idi ve ona gülümsediğinde soğuk mavi gözleri parlar gibiydiler.
Ona sessiz bir şekilde başıyla selam verdi. Onun karşısında dili tutuluyordu, çünkü ilk gördüğü günden beri kendisi için güzelliğin timsali olmuştu. Kırk yaşıma gelmiş olmama rağmen hiç evlenmemiş olmamın nedeni odur, diye düşündü. Onun için her kadın arzulanır ve dayanılmazdı ama Birgit Briceno dayanılmaz olmaktan öte, cidden ulaşılamazdı.
Sokağın karşı tarafından Birgit Briceno “Bu geceki Noel gösterisini izlemek için gelmek ister misin, Lorenzo? Bu gece Noel gecesi” diye seslendi. Kapılarının önünde uyuklayan yaşlı adamlar birden dikilip başlarını bar sahibine doğru çevirdiler. Merakla sırıtarak onun yanıtını beklediler.
Şimdiye kadar Lorenzo, don Shapiro’nun davetlerini hep geri çevirmişti. Eczacının kendini beğenmişliğine katlanamıyordu. Üstelik her tanıdığına ve dostuna kasabadaki en önemli kişinin kendisi olduğunu söyleyerek ısrarla ikna etmeye çalışmasına ve medeni yaşam örneğini onun vermesi gerektiği görüşünü savunmasına tahammül edemiyordu.
Lorenzo adamı ne derece çekilmez bulsa da karısının davetlerine karşı koyamıyordu. Akşam geleceğine dair Birgit Briceno’ya yüksek sesle söz verdi. Sonra da sallanan iskemlesini içeri alıp, kendinden memnun ve güven içinde evin arka kısmındaki hamağında uyumaya gitti.
****====****
Beyaz keten elbisesini giymiş olan Lorenzo odasında dolaşarak özel deriden yapılmış yeni ayakkabılarını deniyordu. Oda, bir zamanlar babasının bara çevirmiş olduğu oturma odasında duran maun eşyalarla doluydu. Lorenzo yatağa oturdu, ayakkabılarını ve çoraplarını çıkarıp kumaş terliklerini giydi.
Odaya süzülerek giren Petra “O kadar da kibirli olmadığına seviniyorum. Sıkan ayakkabı kadar huzuru kaçırıcı bir şey yoktur. İnsanı kesinlikle güvensiz yapar” dedi. Takım elbiseyi incelerken küçük siyah gözleri onayla parladı. Adamın aynadaki bakışlarını yakalayarak “Birgit Briceno’yu alelade metotlarla asla ayartamayacaksın. Bu yabancı sadece büyüye yanıt verecektir”.
Lorenzo ölçülü bir ilgisizlikle omuzlarını silkti ve “Gerçekten mi?” diye sordu. Petra çöp gibi zayıf kollarını göğsünde kavuşturarak “Bir cadıyı ziyaret etmiş olmanın nedeni bu değil mi? Şu misuya’ya etki edecek bir aşk iksiri almak için değil mi?” diye meydan okudu. Ondan bir yanıt alamayacağını anlayınca “O zaman neden cadının nasihatini dinlemiyorsun?” diye devam etti.
Lorenzo güldü ve teyzesine düşünceli bir şekilde baktı. Düşüncelerini bilmekte teyzesinin esrarengiz bir yeteneği vardı ve tespitleri her zaman doğruydu. Petra babasının ölümü üzerine eve gelmişti. O zamanlar on yaşındaydı. Sadece onunla ilgilenmekle kalmamış, ayrıca kendisi barı idare edecek yaşa gelinceye kadar, barı da idare etmişti.
Petra “Birgit Briceno sadece büyüye yanıt verecektir” diye ısrarla tekrarladı. Lorenzo kendini aynada izledi. Asaletle bağdaşmayacak kadar kısa ve tıknazdı. Fazla çıkık elmacık kemikleriyle, fazla ince dudaklarıyla, fazla kısa burnuyla yakışıklı denemezdi. Buna rağmen arsızca kadınlardan hoşlanıyordu ve kadınların da onlardan bu şekilde hoşlanan erkeklerden hoşlandıklarını biliyordu. Fakat Birgit Briceno’yu elde etmek için bundan fazlasına ihtiyacı olacağını biliyordu ve onu dünyadaki her şeyden fazla istiyordu.
Büyünün gücünden hiçbir zaman şüphe etmemişti. Fakat cadının yabancı kadını elde etmesi için önerdikleri gereğinden fazla uçuktu. Büyücü “Aşk iksirleri nesnelerin ruhu ile yüzleşme gücüne sahip olmayanlar içindir. Eğer arzunu bir nesnenin ruhuna doğrudan ve tüm gücünle isteyecek kadar kuvvetli isen, herhangi bir nesne bu isteğini yerine getirir. Sende bir şeytan maskesi var. Birgit Briceno’yu ayartmayı maskeden iste” demişti.
Önerinin çok belirsiz olduğuna karar vermişti. Kendisi pratik bir adam olduğundan sadece somut şeylere güvenirdi. Teyzesine doğru dönerek “Birgit Briceno’nun kendisinin beni evine davet ettiğini biliyor muydun?” dedi. Petra alay eden bir tavırla “Herhalde kasabanın yarısını davet etmiştir. Davet edilmeyen diğer yarısı da orada olacaktır” diye yanıtladı.
Ayağa kalktı ve odasına gitmeden önce “Birgit Briceno’yu elde edemezsin demedim. Ama sözlerimi not et, bu alelade çarelerle olmayacaktır” dedi. Cadının önerisini ciddiye almayışının bir nedeni de İsveçli kadını sadece ayartmak istemeyişiydi: Kısa bir an için bile olsa, onu sevmesini de istiyordu. Aşırı duygusal düşündüğünde bir saatten daha kısa bir sürenin kendisini tatmin etmeyeceğini hayal ediyordu.
Briceno’ların ön kapısı ve pencereleri ardına kadar açıktı. Oturma odasındaki yüksek çam ağacı, parıldayan pek çok renkli ışığıyla ve tüm ihtişamıyla, meydandan dahi görülebiliyordu.
Lorenzo eve girdi. İçerisi tren istasyonuna benziyordu. İskemle sıraları verandaya kurulmuş yüksek bir sahneye bakıyordu. Oturma odasının bütün eşyaları dışarıya, söğüt ağacının yanındaki alana taşınmıştı. Kıyafetlerine son düzeltmeyi yapmak için arkalarından koşuşturan anneleri ile birlikte, erkek ve kız çocukları yalın ayak etrafta dolaşıyorlardı.
Her tarafı açık oturma odasında bulunan don Serapio onu gördüğü anda “Lorenzo” diye seslendi. Don Serapio’nun, uzun boylu ve zayıf olmasına rağmen oldukça büyük bir göbeği vardı ve ayakta durduğunda bacaklarını hafifçe aralıyordu.
Don Serapio kemik çerçeveli gözlüğünü düzelterek Lorenzo’nun omzuna dostça vurdu ve “Kahve ikram etmek üzereyiz” diyerek onu kasabanın eşrafının olduğu yere doğru yönlendirdi. Aralarında doktor, belediye başkanı, berber, okul müdürü ve papaz vardı. Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı: Lorenzo’yu don Serapio’nun evinde görmekten doğan tam bir şaşkınlık. Eczacı ise ikna edilmesi zor olan bar sahibinin evine misafir olarak gelmiş olmasından dolayı, samimi bir memnuniyet görüntüsü veriyordu.
Lorenzo herkesi selamladıktan sonra kapıya doğru yönelince birden odaya girmekte olan Birgit Briceno ile nerdeyse çarpışacak gibi oldu. Tüm misafirlere hitap eden bir gülümsemeyle “Eveeet... Şimdi çocuklar oyunu başlatmak için hazır ama önce kahve ve çörek için karılarınızın yanına gelin” diye seslendi. Kocasının koluna girerek yemek odasına doğru yolu gösterdi.
Lorenzo gözlerini kadından ayıramıyordu. Uzun boyuna ve güçlü bedenine rağmen ince boynu ile nazik el ve ayaklarının kadına narin ve kırılgan bir hava verdiğini düşündü.
İzlendiğinin farkına varan kadın adama doğru baktı ve bir an tereddüt ettikten sonra altın kenarlı iki küçük kahve fincanını kahve ile doldurup Lorenzo’ya getirdi. Masanın uzak ucunda duran şişeye özlemle bakarak “Orada rom da var ama sadece erkekler o şişeden içebiliyor” dedi. Lorenzo “Derhal ilgileneyim” diyerek kahvesini bir yudumda bitirdi. Bardağını şişedeki romla doldurdu ve doğal bir hareketle kadının boş bardağını kendi bardağıyla değiştirdi. Birgit gülümseyerek bir çörek aldı, ucundan ısırdı ve nazikçe bardağındaki romu yudumladı. Gözleri parlayarak ve yanağı kızararak “Beni her zaman bekleyen sürprizler oluyor” dedi. Lorenzo’nun gözü ondan başka bir şey görmüyordu. Don Serapio’nun konuşmakta olduğunun, kadının hafifçe bir can sıkıntısı hareketi yapıp “Çocuklara geri dönsem iyi olur” demesiyle farkına vardı.
Eczacı, sakin ve monoton bir sesle Venezuela geleneğinde Noel geceleri boyunca doğaçlama Noel şarkıları söyleyip davul çalan eğlence düşkünlerini tanıtıyordu. Dediğine göre, sürekli duyulan davul sesleri rahatsız edici olduğu gibi, söyledikleri şarkıların karşılığında aldıkları rom ile sarhoş olmuş gençlerin yollarda sendeleyerek dolaştıklarını görmek, kesinlikle tiksindiriciydi.
Cadıya yaptığı son ziyareti hatırlayan Lorenzo’nun yüzüne yavaşça şeytani bir gülümseme yayıldı. “Bana dediklerine inanmıyorum çünkü bu derece devasa bir isteği bana kimsenin bağışlayabileceğini düşünemiyorum” demişti. Cadı “Bana güven, bu tür istekleri kimin bağışladığını bilmeye imkân yoktur ama gerçekleşirler. Üstelik senin en az beklentide olduğun zaman” demişti. Birgit Briceno’yu efsunlayacak nesnenin kendisinde zaten bulunduğunu, bunun da şeytan maskesi olduğunu ısrarla söylemiş ve “Tek ekleyebileceğim, maskeyi zafer kazanmış gibi takacak olursan, maske isteğini yerine getirecektir” demişti.
Cadı ona maskeyi takacağı zamanın büyük önem taşıdığını, zira maske büyüsünün sadece bir kere etkin olacağını söylemişti. Sabahın erken saatlerinde maskenin dikkatini çekmiş olmasında tesadüften daha fazla bir şeylerin bulunduğundan emin, Lorenzo avluya yürüyüp dışarı çıktı. Kimsenin onu görmediğinden emin olduktan sonra bir yan sokağa sapıp koşarak arka kapıdan evine sızdı. Bara parmak uçlarında yürüyüp bir mum yaktı ve raftaki maskeyi aldı. Parmaklarını tereddütlü hareketlerle maskenin kırmızı ve siyah boyalı yüzünde gezdirdi.
Maskeyi oyan ona şeytani bir şeyler katmış olmalı diye düşündü. Ağaç liflerinden oluşan gür kaşların altında gizlenmiş gibi görünen göz yarıklarının onu ihmalinden dolayı suçluyormuş hissine kapıldı. Kenarlarında bir vahşi hayvanın uzun sivri dişleri bulunan ağzı düşmanca gülümseyerek onu, sanki maskeyi takarak dans etmeye teşvik ediyordu.
Maskeyi yüzüne tuttu. Ağzı burnu ve gözleri maskeye öylesine uymaktaydılar ki, maskenin nerdeyse kendisi için yapılmış olduğuna inanacaktı. Sadece elmacık kemikleri maskenin düzgün iç tahtasına sürtüyorlardı. Ham deriden yapılmış iki kayışı başının arkasında bağladı ve maskenin üst kısmından çıkan ağaç liflerinden oluşmuş, kırmızı, siyah ve yeşil şeritlerle deri kayışları örttü.
Lorenzo odaya süzülerek giren Petra’yı duymamıştı. Petra’nın sözleri onu şaşkınlıkla havaya sıçrattı. Ona bir pantolon ve yamalı bir gömlek uzatarak “Elbiselerini değiştirmen gerekecek. Terliklerini de çıkar, şeytan yalın ayak yürür” diye ikazda bulundu. Birinin duyacağından korkarcasına etrafına bakındı ve “Unutma şeytan tek söz söylemeden emreder” dedi.
Lorenzo geldiği gibi, sessizce arka kapıdan dışarı çıktı.
Yolun ilerisinde davullarını çalan eğlenceye düşkün gençlerin seslerini duyunca ne tarafa gitmesi gerektiği konusunda tereddüte düştü. Duvar diplerini izleyerek ve gölgelere sığınarak onlara doğru yaklaştı. Onlardan biri Lorenzo’yu görünce “Şeytan” diye bağırdı ve heyecanla ileri geri koşarak, kasabaya şeytanın geldiğini ilan etti. Dört genç gruptan ayrılarak ve zarif şekilde davullarını çalarak Lorenzo’nun etrafını çevirdiler. İçlerinden biri doğaçlama bir şiirsel şarkıyla gece boyunca şeytanın emrinde olduklarını belirtti.
Lorenzo omuriliği boyunca bir ürpertinin yükseldiğini hissetti. Onu kontrol edemediği bir canlılıkla doldurdu. Yavaşça adaleli kollarını kaldırdı ve ayakları davulların ritmine uyarak kendiliklerinden hareket etmeye başladılar, onlar peşlerinden gelen ve gittikçe artan bir kalabalıkla meydana doğru hoplayıp zıplayarak ilerledikçe, evlerin kapı ve pencereleri açılmaya başladı. Sanki şeytan arzu etmiş gibi, meydanın ve etraftaki evlerin ışıkları üç-dört saniye söndü. Müzik durdu ve kısa bir süre için felce uğramış insanlar, şeytanın Briceno’ların evine girişini izledi.
Dışarıda bir havai fişek göğe doğru yükselirken Lorenzo verandadaki sahnenin üzerine sıçradı. Gökte patlayan kırmızı, mavi ve yeşil parıltılar salınarak yere doğru düşerken, sönük altın kıvılcımlara dönüştüler. Evdeki misafirler büyülenmiş gibi, mıhlanmış durumda şeytana ve onun peşinden gelen davulculara baktılar.
Suskun davulcuların oluşturduğu halkanın ortasında ve sessiz bir müziğe uyum sağlar gibi, kırmızı-siyah parlayan, boynuzları göğe dikilen maskesiyle Lorenzo, bedeni hafifçe öne eğik durumda dans etti. Ardından, sessizliği bozan bir gök gürültüsü gibi, evin her köşesine yayılan gümbürtülü davul sesleri yükseldi.
Kapıya yaslanmış olarak duran Birgit Briceno’yu gören şeytan sahneden aşağı sıçradı ve masanın üzerindeki rom şişesini kaptığı gibi ona uzattı. Kadın gülerek başını güvenle geriye itti ve şişeyi başına dikti. Gücünden emin olan şeytan, zarafetle dikilerek ve kalçalarında belli belirsiz hareketlerle kadının etrafında dans etti. Kolları açık ve yüzü mest olmuş durumda, Birgit Briceno, transa girmiş gibi, yüzü mest olmuş durumda davul seslerine uyum sağladı.
Kendisine bir anda çok büyük gibi görünen koltuğunun içinde ve kalın kemik çerçeveli gözlüklerinin ardında, karmakarışık yüzüyle don Serapio büzülmüş oturuyordu. Meydandan içeri girmiş kalabalığa karışan misafirler, kalçalarının hafif hareketleriyle, kendilerini kasıtlı olarak kontrol ederek dans ediyorlardı.
Lorenzo, gittikçe artan sayıda ve onunla dans edip etten kemikten oluştuğuna emin olmak istercesine kendisini elleyen kadınlar tarafından sarıldığından, Birgit Briceno’yu gözden kaybetmişti. Kadınların ateşli ellerinden kurtulup bir kapının ardına saklandı. Takip edilmediğinden emin olduktan sonra evin gerisine doğru yürüdü ve önüne gelen her kapıyı açıp içeriye göz attı.
Neşeli bir kahkaha sesi onu aniden durdurdu. Çamaşırhaneyi arka bahçeden ayıran kemere dayanmış uzun boylu, siyah çizmeli, kırmızı ve beyaz çizgili mantolu, kıvırcık bir peruğun üstüne bağlanmış, kıvrımı öne doğru bükük külahlı iri bir şahıs duruyordu. Lorenzo bu acayip kıyafetli şahsa yaklaştı ve camsız gözlüklerinin altındaki cesur mavi gözlere bakıp “Birgit Briceno” diye nefesinin arasından mırıldandı. Kalın beyaz sakal ve bıyığının altından, geniş bir gülümsemeyle Briceno “Noel Baba” diye düzeltti.
Paketlerle dolu olan yerdeki çuvala ve duvara dayalı olan bastona uzandı. “Sürpriz olsun diye Noel oyununda yer alan çocuklara vereceğim bu hediyeleri yarına kadar bekletecektim ama bu fırsatı kaçıramam” dedi. Komplo kuran muzip bir gülümsemeyle “Benimle birlikte olacaksın, değil mi?” diye sordu ve gözleri hınzırca parlayarak maskenin göz yarıklarına eğilerek baktı.
Lorenzo eğilerek onay verdi, çuvalı alıp omzuna attı ve izlenmesini isteyen bir işaret yaptı. Evin dışına çıkıp ara bir yoldan meydana doğru yöneldi. Meydanda birkaç kadın ve küçük çocukları, Briceno’ların evini izlemek için yolun karşısında toplanmışlardı.
Bir kız çocuğu Lorenzo’yu göstererek “Şeytan burada” dedi ve uzun boylu sahsa dönerek “Ya sen kimsin? Neden böyle giyindin?” diye sordu. Birgit Briceno çuvaldan bir paket çıkararak “Ben Noel Babayım, hediyeler getirdim” dedi ve paketi çocuğa gülümseyerek verdi. Diğer çocuklar etrafında dans ederek “Bize de hediyen var mı?” diye sordular.
Birgit Briceno gülerek onların istekli ellerine hediye paketlerini yerleştirdi. Şaşkına dönmüş küçük bir kız çocuğu hediye kutusunu göğsüne sıkıca bastırarak “Noel Baba ile şeytan birlikte dans edecekler” diye heyecanla bağırdı. Çocukların çığlıkları kısa sürede insanları meydana çekti. Aralarında bazı çalgıcılar aletlerini çaldı ve davullarını dövdü. Lorenzo “Dans ederek bu kalabalıktan uzaklaşalım. Bir ara sokağa geldiğimizde ortadan kayboluruz” diye Birgit Briceno’nun kulağına fısıldadı.
Lorenzo, Birgit Briceno’nun beline büyük bir yemeni sarıp uçlarını sıkıca tuttu. Bedenleri ritmik ve ateşli bir kavuşmayla bükülüp titredi. Kavradığı yemeninin uçlarını elinden kaçırmak korkusuyla, diğer kadınların dans tekliflerini duymazdan geldi. İzleyenlerin gözünde o, dansıyla kendinden geçmiş durumdaydı ama yolun ucundan yeni bir mızıkacı grubunun geldiğini görünce, şaşkın Birgit Briceno’nun elini kavrayıp kalabalığın içinden çekip götürdü. Ne olduğunu anlamaya kimsenin fırsatı kalmadan şeytanla Noel Baba ortalıktan kaybolmuşlardı.
Nefesleri kesilene kadar koştular. Köşeden dönmekte olan kalabalığın gülen gürültülü sesini duyduğunda, Lorenzo, Birgit Briceno’yu kucaklayarak, aynı zamanda müşterisi olan arkadaşının evinin kapısından içeri taşıyarak girdi.
Lorenzo arkadaşını birkaç kişinin ortasında dururken gördü. Bir aile toplantısını rahatsız edebileceği aklından bile geçmedi. Tek düşüncesi arkadaşını ona arabasını ödünç vermesi için nasıl ikna edeceğiydi.
****====****
Birgit Briceno büytük bir gülümsemeyle “Ne gece ama. Kalabalık nerdeyse bizi ezecekti” diyerek içini çekti. Peruğunu, sakalını ve bıyığını çıkararak camdan dışarı attı. Kıyafetinin içine bağlamış olduğu yastıkları çözerek arka koltuğa attı. Dışarıdaki karanlığı araştırarak “Nereye gidiyoruz?” diye sordu. Lorenzo maskesinin ardından güldü ve kıyıda sahip olduğu küçük eve doğru arabayı sürmeye devam etti.
Birgit Briceno kıkırdadı ve koltuğunda gevşedi. Derin bir nefes alarak “Denizden gelen rüzgârı kokluyorum” diye mırıldandı. “İsveç’in bir sahil balıkçı köyünde doğdum. Halkım daima denizde veya denize yakın yerlerde gömülmüştür. Hayattaki tek üzüntüm benim bundan mahrum kalacak olmam. Zira Serapio kasabanın mezarlığında bir mezar yeri satın aldı bile” dedi.
Lorenzo bu tuhaf endişeden etkilenerek arabayı durdurdu. Birgit Briceno “Acaba şeytan maskesi denize yakın gömülme arzumu yerine getirebilir mi?” diye öylesine kararlı bir ifadeyle sordu ki Lorenzo sadece başıyla onay vermek durumunda kaldı. Briceno “Böyle bir vaat kutsaldır” dedi. Gözlerindeki bakış aralarındaki anlaşmanın kendisi için kesinlik kazanmış olduğunu belli ediyordu.
Koltuğuna geri yaslandı ve tuhaf hatta afacan bir gülümsemeyle “Buna karşılık, ben, bu vaadi yerine getirecek olan maskeyi takan kişi ile sabaha kadar sevişeceğime söz veriyorum” diye fısıldadı. Lorenzo bir anlık sevişmeye razı iken, an ile karşılaştırıldığında tüm bir gecenin süresi sonsuzluk anlamını taşıyordu.
Duyduğum hikâyeler üzerinde günler boyunca düşündüm. Bir bağlantıyla veya cadının gölgesiyle veya şans çarkıyla nelerin kastedildiğini sanıyorum ki anlamıştım; fakat yine de dona Mercedes’in veya Candelaria’nın bazı şeylere berraklık getirmelerini istiyordum. Burada yaşadıklarımı akademik eğitimimle yorumlamayacağımı baştan beri kabul etmiştim, ama yine de olaylara nagual’ın dünyasında öğrendiklerim açısından bakmaktan kendimi alıkoyamıyordum.
Florinda tüm bu olayları, içinde bulunduğumuz dünyadaki her şeyi şekillendiren soyut ve evrensel bir güç olan ‘istenç’ ile açıklardı. Soyut bir kuvvet olduğundan insanlar genelde bu şekillendirici gücün hâkimi değildirler, ama özel şartlar altında bu güç kendini kullandırtmaya izin verir. İsteklerimizin insanlar veya nesneler tarafından karşılandığı yanlış kanısını uyandıran da bu özel durumdur.
Florinda ile karşılaştırınca -ki ben de bu karşılaştırmayı yapmaktan kendimi alıkoyamıyordum- dona Mercedes ve Candelaria daha uygulamaya dönük, basit pragmatist oluyorlardı. Davranışlarının kapsayıcı ve tümel anlayışından yoksundular. Her etkinliklerini, birer medyum, cadı veya şifacı olarak gerçekleştirdikleri, birbirleriyle zayıf bağları bulunan somut olaylar olarak değerlendiriyorlardı.
Örneğin, dona Mercedes bana adını koymadan bir şeyi etkilemenin somut örneklerini veriyordu. Etkileme eylemine cadının gölgesi diyordu. Etkilemenin sonucuna da bir bağ, bir süreklilik veya şans çarkının dönmesi diyordu.
“Lorenzo’nun isteğini yerine getiren hiç şüphesiz maskeydi. Nesnelerin istekleri karşıladığına dair birçok benzer olayla karşılaştım” demişti, büyük bir inançla. “Fakat dona Mercedes söyle bana, nesne mi daha önemli bir etken yoksa istekte bulunan insan mı?” diye sormuştum.
“Nesnenin kendisi” diye yanıtlamıştı. “Eğer Lorenzo maskeye sahip olmasaydı ömrü boyunca Birgit Briceno’ya hasret kalabilirdi ve bu da isteğinin tek sonucu olurdu. Cadı yorumuna göre bağı kuran maskedir, Lorenzo değil.”
“Eğer işe karışan bir cadı bulunmasa dahi, oluşan etkiye cadının gölgesi adını verir miydin?”
“Cadının gölgesi sadece bir isimdir. Hepimizde bir miktar cadılık vardır. Lorenzo kesinlikle bir büyücü veya bir şifacı değildir, ama belli bir miktarda büyüleme gücüne sahiptir. Gücü bir bağ kurmaya veya şans çarkını çevirmeye yeterli olmasa da, maskenin yardımıyla olay, tümüyle farklı bir duruma dönüşmüştü”.

6

Cvp: Florinda Donner - Cadının Rüyası

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Hafif bir ses beni ürküttü. Hareket etmek istedim ama başımı dayadığım sol kolum, kan deveranının azlığından uyuşmuştu. Kurutulmuş şifa bitkilerinin dökümünü aldıktan sonra yorgunluktan Mercedes Peralta’nın odasında uyuyakalmıştım. Adımı çağıran bir ses duyunca başımı çevirdim ve “dona Mercedes” diye fısıldadım. Hamağın bağlantı noktalarındaki metal halkalara sürtünme sesinden başka bir yanıt gelmedi. Parmak uçlarımda köşeye yürüdüm ama hamak boştu. Yine de onun biraz önce odada bulunduğunu ve onun varlığının, her nasılsa, oda içinde sürdüğünü belirgin bir şekilde hissediyordum.
Açıklanması mümkün olmayan bir sıkıntı beni sardı ve kapıyı açarak karanlık ve sessiz koridor boyunca koştum. Mutfağa giden holü geçtim ve avluya çıktım. Orada, iki ağaca bağlı hamağın içinde, dona Mercedes tütün dumanıyla sarılmış durumda bir gölge gibi yatıyordu. Yüzü bulanık dumanların arasından yavaşça belirdi. Daha çok, rüyadaki bir görüntüye benziyordu. Gözleri boş bir derinliğin tuhaf ışıltısıyla parlıyordu.
“Tam da seni düşünüyordum,” dedi. Hamaktan çıkmak için bacaklarını yukarı çekerek “burada ne yaptığın hakkında” diye ekledi. Ona, odasında uyuyakaldığımı ve boş hamağın gıcırtısından korktuğumu söyledim. Yüzünde kaygılı bir ifadeyle sessizce dinledi ve “Misuya, sana kaç kere bir cadının odasında asla uyuyakalmamanı söyledim. Uyurken çok savunmasız oluruz” diye ciddi bir ifadeyle ekledi.
Beklenmedik şekilde, gereğinden fazla konuşmuş gibi, kıkırdadı ve eliyle ağzını kapadı. Yanına gidip hamağın kenarında yere oturmamı işaret etti. Başıma masaj yapmaya başladı. Parmakları yılankavi hareketlerle yüzüme doğru iniyorlardı. Hatlarıma sakinleştirici bir uyuşukluk yayıldı. Derim, adalelerim ve kemiklerim usta parmakları altında adeta eriyorlardı. Tamamen huzurlu ve gevşemiş durumda, tam olarak uyku sayılamayacak bir uyuşukluğa girdim. Masaj yapan nazik dokunuşlarını yarı-şuurlu halde hissediyordum. Sonunda, sırtüstü durumda oradaki çimento levhanın üzerine uzandım.
Sessizce, dona Mercedes üzerimde ayakta durdu. Birdenbire ve yukarı doğru, ayın bulutlar arasındaki koşuşturmasına bakarak “İzle Misuya” diye seslendi. Gizlenen, beliren ve yükselen ay, telaşından bulutları yırtar gibiydi. Üzerinde altın paralar bağlı olan altın bir zinciri havaya doğru yükseğe atarak “izle, bu zinciri yeniden gördüğünde Caracas’a geri döneceksin” diye tekrarladı.
Bir an için zincirin karanlık şekli, bir bulutun ardından beliren parlak dolunay üzerinde hareketsiz durur gibi oldu. Benim Caracas’a dönmemden söz etmesine neyin sebep olduğunu düşünmekle fazlaca meşgul olduğumdan, zincirin geri düştüğünü görmedim. Bunu kendisine sorduğumda, Curmina’da ilelebet kalacağımı varsaymamın saçmalık olduğunu söyledi.
Başımın üzerindeki dalda duran ağustosböceğinin tiz cırcır sesleri, sıcak ve nemli gecenin sükûnetini delen inatçı birer titreyiş gibiydiler. Her gece verandanın aynı noktasından beliren kadını uzanmış beklerken, hasır yer yatağımda karnımın üzerinde döndüm.
Yakında duran bir hamak içinde uyuyan dona Mercedes, bana o gece için eşlik etmeye karar vermişti ve varlığıyla, görüntülerin bana özel tekliğini bozuyordu. Benimle birlikte kimse olmadığı sürece ve beni kimse izlemediği sürece, hayaletle olan temaslarımın son derece özel olaylar olarak kalacaklarına en başından karar vermişti. Eğer, başka biri şahit olarak bulunacak olursa tüm olayın genele açık olacağını da belirtmişti.
Artık puro içmekte belli bir uzmanlık düzeyine ulaşmıştım. Dona Mercedes’e başta, sıcak dumanın ağzımın içindeki hassas dokuya olan tahriş edici etkisinden endişeyle söz etmiştim. Endişemi gülerek geçiştirmiş ve ayinlerde kullanılan puroların serinletici ve sakinleştirici oldukları hakkında güven vermişti. Bir süre pratik yaptıktan sonra onunla aynı fikirde oldum: duman gerçekten serindi ve tütün mentollü gibiydi.
Dona Mercedes’in o gece bana eşlik etmesinin nedeni, Candelaria’nın tüm bir ruhsal seans boyunca dayanacak yeterli güce sahip olmamla ilgili şüphelerinden kaynaklanıyordu. Tüm bir ruhsal seanstan anladıkları, medyumun belli bir anda kişiliğiyle ilgili kontrolleri tamamen terk etmesiyle, ruhunun medyumun bedenini kullanarak kendini ifade etmesidir.
O günün sabahında dona Mercedes onun evinde kalmamın mümkün olmadığını, onun veya Candelaria’nın bana herhangi bir nedenle kırgın veya kızgın olmadıklarını, asıl sebebin artık bana verecek değerli bir şeyi kalmamış olması olduğunu açıklamıştı. Hem kendisinin hem de Candelaria’nın bana karşı derin sevgiden başka bir şey hissetmediklerini bilmemi istedi. Eğer beni daha az sevmiş olsaydı hastalara şifa verişini izlememe izin verir ve onun yardımcısı olmam bahanesini öne sürebilirdi. Bana karşı duyduğu şefkatten dolayı samimi davranmak zorunda kalmıştı.
İhtiyacım olan şey bir bağlantıydı ve bana verecek bir bağı yoktu. Sadece Candelaria ile bir tek bağ kurabilirdi. Fakat, mademki hayalet beni bir aracı olarak, belki de gerçek bir medyum olarak seçmişti, o seçime saygı göstermeliydi. Şimdiye kadar, hayaletle geceleri ilişkiye geçmemi teşvik ederek bana yardımcı olmuştu.
“Atalarımın ruhu seni seçmesiyle sen, ben ve Candelaria bir çeşit akraba olduk” demişti. Candelaria aynı hayaletle çocukluktan beri temasta olduğunu söylemişti. Fakat medyumların tam gizlilik geleneğini izlediğinden, bu konuda hiçbir şey söylemesi mümkün değildi.
Dona Mercedes hamağında döndü ve ellerini başının arkasında birleştirdi. Yumuşak ve sakin bir sesle “Misuya, çömelip puro içmeye başlasan iyi olur” dedi. Bir puro yaktım ve onun öğrettiği bir ilahiyi mırıldanırken purodan kısa ve eşit aralıklarla nefesler çektim. Duman ve ses, görüntünün her sefer belirmesinde kesinlikle etkin olan aracılardı.
Yumuşak bir hışırtı duydum. Dona Mercedes de duydu, çünkü benimle aynı anda o yöne doğru döndü. Kadın birkaç metre ilerde, Candelaria’nın büyük kil çömleklerinin arasında, çömelmiş durumda göründü. Dona Mercedes yanıma çömeldi, ağzımdan puroyu aldı, benimkinden farklı bir ilahi mırıldanarak purodan nefesler çekti. Vücudumda bir titreme hissettim ve görünmez bir el beni boğazımdan yakaladı. Guruldayan ve titreşen birtakım sesler çıkardığımı duydum. Benim ses tellerimi kullanan başka birinin söylediği sözlere benzediklerini şaşkınlıkla farkına vardım. Anlamadığım halde, anında farkına vardım ki bu sözler daha farklı bir ilahiye aittiler. Hayalet başımın üzerinde dolandı ve sonra kayboldu.
Ardından kendimi evin içinde, Candelaria ve dona Mercedes ile birlikte buldum. Ter içindeydim ve fiziksel olarak tükenmiş hissettim. Diğer iki kadın da aynı durumdaydılar. Buna rağmen tükenmişliğim güçsüzlüğe neden olmamıştı. Son derece hafif ve coşkulu hissediyordum.
“Buraya nasıl geldim?” diye sordum. Candelaria, dona Mercedes’e sorgulayan bir bakışla baktı ve “bir seansı tümüyle yaşadın” dedi. Dona Mercedes zayıf bir sesle “Bu durum her şeyi değiştirir. Atalarımın ruhu seninle bir bağ kurdu. Şu halde, hayalet seni serbest bırakana kadar burada kalacaksın” dedi.
“Fakat hayalet neden beni seçsin ki, ben bir yabancıyım.” diye sordum. Candelaria “Hayaletler için yabancı diye bir şey yoktur. Onlar sadece medyum ararlar” dedi.
Mercedes Peralta sunağın üzerine eğilmiş oturur durumda bir ilahi mırıldanıyordu. Açlık ve yorgunluktan bitkin durumda sürekli saatime bakıyordum. Nerdeyse akşamın altısı olmuştu. Masanın kenarında oturan şişman kadının, dona Mercedes’in gününün son hastası olmasını kuvvetle arzuluyordum. Onun günde iki hastadan fazlasını kabul etmemesi için bir neden yoktu, ama son dört cumartesi dona Mercedes bir günde on iki hastaya kadar bakmıştı.
Çoğu civar köylerden haftalık pazar alışverişi için gelen ve fırsattan istifade bir şifacıyı görmek için uğrayan kadınlardı. Bunların çoğu baş ağrısı, nezle ve kadın sorunları gibi rahatsızlıklar için gelenlerdi. Diğer çoğunluk duygusal sorunlarına çözüm arayanlardı. Karşılık bulmayan aşk, evlilik zorlukları, dünürlerle sürtüşmeler, büyüyen çocuklar, iş yeri veya yaşadıkları çevre ile olan sorunlar en sık konuşulan konulardı. Saç dökülmesi, beyazlayan saçlar, kırışıkların belirmesi veya kötü tesadüfler en sudan şikâyetleri oluşturuyordu.
Problemi ne olursa olsun, dona Mercedes her geleni aynı samimiyet ve etkinlikle tedavi ediyordu. Sorunu öncelikle deniz pusulası ile veya tabaktaki puro külleriyle teşhis ediyordu. Eğer kişinin dengesizliğine psikolojik bir kargaşa sebep olmuşsa -ki bunlara ruhsal sorunlar diyordu- bir dua-ilahi söyleyip masaj yapıyordu.
Eğer kişi bedensel bir sorundan muzdarip ise, bir şifa otu reçetesi yazıp onun kullanışını da belirtiyordu. Kullandığı özenli dil ile insanların tavırlarındaki ufak değişikliklere gösterdiği derin ilgi, en isteksiz erkek ve kadının dahi samimiyetle sorunlarından söz etmelerini sağlıyordu.
Mercedes Peralta’nın masanın karşısında oturan kadına “Bu sefer gerçekten de işi berbat ettin” demesi beni şaşırttı. Başını inanmaz şekilde sallayarak bir metal tabakta biriktirdiği puro küllerini bir kere daha inceledi. Kül dolu tabağı kadının burnuna doğru uzatarak ve kadının kendi sorununu gri-yeşil tozlardan teşhis etmesini beklercesine “Sen bir delisin. Bu sefer gerçekten başın belada” diye ilan etti. Kadın kaygıyla kızararak, kaçmak ister gibi bir o yana bir bu yana baktı. Bir çocuk gibi dudaklarını büktü.
Dona Mercedes benim her zaman oturduğum köşeye gelerek ciddi bir sesle “Hastamın izlemesi gereken tedaviyi yazmanı istiyorum” dedi. Her zaman yaptığım gibi önce kullanması gereken otları, çiçek kokularını ve izlemesi gereken diyeti yazdım. Sonra da, ayrıntılı bir şekilde bu şifalı otları ve arındırıcı banyoları ne zaman ve ne şekilde uygulaması gerektiği yazdım. Dona Mercedes’in izniyle her seferinde yaptığım gibi, kendim için de bir karbon kopya yapmayı ihmal etmedim.
Dona Mercedes’in isteği üzerine yazdıklarımı yüksek sesle defalarca okudum. Bu uygulamayla sadece her şeyi doğru listelediğimi, dona Mercedes onaylamakla kalmıyor, ayrıca kadının okur-yazar olmaması ihtimalini de değerlendirdiğinden emin oluyordu. Kadın yazılı talimatları elinde sıkıca tutarak yerinden kalktı ve sunağa yüzünü döndü. Bakire heykelinin altına birkaç kâğıt para sıkıştırdı ve sonra ciddiyetle dona Mercedes’in talimatlarını izleyeceğine söz verdi.
Dona Mercedes sunağa gitti bir mum yaktı ve diz çökerek verdiği kararların doğru olması için azizlere dua etti. Bir hayli fazla dua eden birçok doktor tanıdığımı kendisine söyledim.
“İyi doktorlarla şifacıların ortak noktası hastalarına karşı duydukları saygıdır” diye açıkladı. “Orada bulunan ve onları yönelten o büyük kuvvete itimat ederler. O gücü dualarla, ilahilerle, düşüncede yoğunlaşarak, tütün dumanıyla veya ilaçlar ve aletlerle çağırabilirler”.
O gün içinde yazmış olduğum karbon kopyalara uzanarak sayfaları saydı. Yanıtım onu ilgilendirmiyor gibi “Gerçekten bugün bu kadar çok insan ile mi görüştüm?” diye sordu. Hafif bir gülümseme dudaklarına yayıldı, rahat değilmiş gibi görünen iskemlesine geri yaslanarak “Bana tüm müşterilerimle ilgili tuttuğun notlarını getir ama sana hikâyelerini anlatan kişilerinkiler hariç olsun. Sen buraya geldiğinden beri kaç kişiyi tedavi ettiğimi görmek istiyorum” dedi. Ayağa kalktı, benimle birlikte kapıya kadar yürüdü ve “Hepsini avluya getir. Candelaria’ya da söyle gelsin, yardım etmesini istiyorum” dedi.
Tüm notları toparlamam yaklaşık bir saatimi aldı. Hatıra defterimin haricinde her şeyi avluya taşıdım. Dona Mercedes ve Candelaria orada beni bekliyorlardı. Dona Mercedes önüne bırakmış olduğum kâğıt yığınına bakarak “Bu kadar mı?” diye sordu. Cevabımı beklemeden Candelaria’ya kâğıtları avlunun ucundaki çelik bidona doldurmasını emretti. Bu işi bitirir bitirmez Candelaria yanıma gelip kilimin üstüne oturdu. Yeniden hamağına uzanmış olan dona Mercedes’e yüzümüzü döndük.
Dona Mercedes bana doğru “Burada kalmanın nedeninin, atalarımın ruhunun seni himayesine almış olmalarından kaynaklandığını sana daha önce söyledim. Dün geceden beri hayalet tarafından seçilmiş bir medyumsun ve medyumlar şifa hakkında not tutmazlar. Bunun düşüncesi bile iğrençtir” dedi.
Hamağından kalktı ve notlarımın olduğu bidona doğru yürüdü. Ancak o anda ne yapmak istediğinin şuuruna vardım. Bir bıçakla sicimi kesti ve bidona avuç dolusu kâğıtlar saçtı. Büyülenmiş gibi, bidondan dumanların yükseldiğini izledim. İçinde ateş olduğunu daha önce fark etmemiştim. Çalışmalarımın bir kısmını olsun kurtarabilmek için ayağa fırladım.
Candelaria’nın sözleri benim bidona koşmamı engelledi. “Eğer bunu yaparsan burayı derhal terk etmen gerekecek” dedi ve gülümseyerek oturmam anlamında kilimin yan kısmına eliyle hafifçe vurdu. O anda artık yapabileceğim hiçbir şeyin kalmadığını anladım.
Tüm bir gün çalıştıktan sonra dona Mercedes iskemlesinde derin bir uykuya daldı. Bu kadar kolay gevşemeyi arzu ederek onu bir süre izledim ve ardından sakince kutuları, kavanozları ve şişeleri cam dolaba yerleştirdim. Dışarı çıkmak üzere, parmak uçlarımda yürüyerek yanından geçerken aniden gözlerini açtı. Başını yavaşça çevirdi ve dinledi. Havayı koklar gibi burun delikleri genişledi.
“Neredeyse unutuyordum. Onu hemen içeri al” dedi. Büyük bir güvenle “Kimse yok ki” dedim. Ellerini çaresizlik belirten bir ifadeyle kaldırdı ve yumuşak bir sesle “Ne diyorsam onu yap” dedi.
Nihayet, onun bu sefer kesinlikle yanılmış olduğundan emin olarak dışarı çıktım. Dışarısı hemen hemen karanlıktı ve hiç kimse görünmüyordu. Muzaffer bir gülümsemeyle odaya geri dönmek üzereydim ki hafif bir öksürük sesi duydum. Dona Mercedes’in büyülü sözleriyle çağırılmış gibi temiz giyimli bir adam gölgeden çıkıp koridora adım attı. Bedenine oranla bacakları ölçüsüz derecede uzundu. Buna karşılık omuzları dardı ve koyu ceketi altında çelimsiz görünüyordu.
Bir an sendeledi ve hafif bir selam vererek, birkaç yeşil hindistan cevizinden oluşmuş bir hevengi havaya kaldırdı. Diğer elinde özel yapımlı bir pala tutuyordu. Sert öksürüklerle kesilen, boğuk bir sesle “Mercedes Peralta içeride mi?” diye sordu. Perdeyi onun geçmesi için yana çekerek “Sizi bekliyor” dedim.
Kısa, sert, kıvırcık saçları vardı ve çatık kaşlarının arası derin görünüyordu. Koyu ve kemikli yüzünün acımasız sert ifadesi, hareketli gözlerindeki azgın bakışla uyum halindeydi. Tek fark, muntazam ağzının kenarlarında varlığını sürdüren belli belirsiz yumuşaklıktı.
Bir an kararsız kaldı ve dona Mercedes’e yaklaşırken yüzüne hafif bir gülümseme yayıldı. Hindistan cevizlerini yere bıraktı, pantolonunun dizlerini çekerek yere iskemlenin yanına çömeldi. Hevenkten en büyük hindistan cevizini seçip aldı ve kısa palasının üç usta darbesiyle cevizin tepesini kesti. “Tam senin sevdiğin gibiler, hâlâ yumuşak ve çok tatlı” dedi.
Dona Mercedes tatlı meyveyi ağzına götürdü ve şapırtılı yudumlar arasından ceviz suyunun ne kadar lezzetli olduğunu söyledi. Meyveyi geri vererek “Biraz da iç kısmından ver” diye istekte bulundu. Adam emin bir darbeyle hindistan cevizini ikiye böldü ve palasının ucuyla içindeki yumuşak jelâtinimsi özü kabuğundan ayırdı. Dona Mercedes “Öbür yarısını da misuya için hazırla” dedi.
Bana uzun uzun sert bir şekilde baktı, sonra da hiç söz etmeden aynı dikkati göstererek cevizin diğer yarısını kazıdı ve bana uzattı. Kendisine teşekkür ettim.
Dona Mercedes garip sessizliği bozarak “Eee... Seni buraya bugün getiren nedir? Yardımıma ihtiyacın var mı?” diye sordu. Adam cebinden bir sigara tabakası çıkararak “Evet” dedi. Çakmağıyla sigarayı yaktı. Uzun bir nefes çektikten sonra tabakayı cebine geri koydu.
“Ruhsal sorunum yok. Şu berbat öksürük gittikçe kötüleşiyor. Beni uyutmuyor. Ayrıca bir de baş ağrım var. Çalışmama engel oluyor” dedi. Dona Mercedes onun, hastalarının her zaman oturduğu masanın karşı tarafına değil de, sunağın yanındaki iskemleye oturmasını istedi. Dona Mercedes bakire heykelinin önünde üç adet mum yaktı ve ona sahilde bir yerde sahibi olduğu hindistan cevizi ekim alanıyla ilgili sıradan sorular sordu. Adam yavaşça dönüp dona Mercedes’in gözlerinin içine baktı. Adamı ikna edici bir baş hareketiyle “Bu misuya hastalarım geldiğinde bana yardımcı oluyor. O yokmuş gibi konuşabilirsin” dedi.
Gözlerimiz kısa bir an karşılaştı. “Adım Benito Santos” dedikten sonra süratle dona Mercedes’e geri döndü ve “Onun adı var mı?” diye sordu. Herhangi bir şey söylememe vakit kalmadan dona Mercedes “Adının Florinda olduğunu söylüyor ama ben onu misuya diye çağırıyorum” diye yanıtladı. Adamı dikkatle süzdükten sonra arkasına geçti. Yaklaşık yarım saat boyunca adamın göğsüne ve omuzlarına bir kremi yumuşak ve akıcı hareketlerle sürdü.
Bana dönerek “Benito Santos, güçlü bir adamdır. Bir öksürük veya baş ağrısı veya nezle için arada bir beni ziyaret eder. Özel olarak hazırlanmış bir macunun ve denizin ruhuna hitap eden anlamlı bir duanın yardımıyla onu beş seansta iyileştiririm.” dedi. Onu uzun bir süre ovmaya devam etti. Ellerini Benito Santos’un omuzlarına koyarak “Baş ağrısı gitti mi?” diye sordu.
Soruyu duymamış gibiydi. Titreşen mum alevlerine büyülenmiş gibi bakarak deniz hakkında konuşmaya başladı ve şafakta güneşin karanlık denizden doğarken ne derece meşum olduğundan söz etti. Monoton bir sesle ve cezbeye kapılmış gibi, her öğlen vakti yaptığı deniz ziyaretlerinden söz etti. Yüzmeyi hiç öğrenmemişti, sadece batmamayı başarıyordu. “Pelikanlar etrafımda daireler atıyor. Bazen çok alçaktan uçarak gözlerimin içine bakıyorlar. Eminim ki gücümüm tükenip tükenmediğini merak ediyorlar” dedi.
Başı öne eğik uzunca bir süre sessiz kaldı ve sesi biraz daha azalarak anlaşılması zor bir fısıltıya dönüştü. “Akşamın alaca karanlığında, güneş uzaktaki tepelerin ardına çekildiğinde ve güneşin ışınları suya değmediğinde denizin sesini duyuyorum. Bir gün öleceğini fakat yaşadığı sürece acımasız olacağını bana söylüyor. O zaman denizi sevdiğimi anlıyorum” dedi. Mercedes Peralta “Benito Santos suçluluğun üstesinden gelmiş, yaşlı ve yorgun bir adam olsa da hâlâ bugün bile deniz gibi acımasızdır” dedi.
Benito Santos dona Mercedes’i beş gün ardı ardına ziyaret etti. Dona Mercedes onun tedavisini bitirdiği her seferde, bana hikâyesini anlatmasını istedi. İsteğe hiç yanıt vermediği gibi beni de tümüyle yok saydı. Nihayet bir gün tedavinin sonunda aniden bana dönüp “Dışarıda caddede duran senin araban mı?” diye sordu. Yanıt vermeme fırsat bırakmadan “beni hindistan cevizi ekim alanına götür, lütfen” diye ekledi.
Sessizce yol aldık. Sahile varmadan önce ona dona Mercedes’in isteğini karşılamak zorunda olmadığını söyledim. Sert bir sesle ve sözlerini vurgulayan bir baş hareketiyle “Onun her isteği benim için kutsaldır. Sadece ne söyleyeceğimi veya nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum” dedi.
Dona Mercedes için Hindistan cevizi almak bahanesiyle Benito Santos’u defalarca ziyaret ettim. Uzun uzadıya konuştu, fakat benimle hiç samimi olmadı. Gözlerimi öte yana çevirene kadar bana hep dik dik bakardı. Benimle konuşmasının nedeninin, sadece Mercedes Peralta’nın isteğinden dolayı olduğunu açıkça belli ederdi. Dona Mercedes’in onu tanımlamış olduğu gibi, gerçekten de sert ve acımasızdı.
****====****
Benito Santos elindeki palayı sıkıca tutarak, sıcak öğlen güneşi altında hareketsiz durdu. Bir haftadan beri şeker kamışı kesmekten tutulmuş beli ile sırtı güneşte yanmıştı. Alnını serinletmek için şapkasının tereğini geriye doğru itti. Gözleri, kesilerek boşaltılmış şeker kamışı tarlası içinden kasabaya doğru yürümekte olan yorgun adamları izledi. Son günlerde herkes gece-gündüz çalışmıştı. Pazartesi günü onlar da kendisi gibi işsiz kalacaklardı. Bu son hasattan sonra kamyonlar gelip şeker kamışı tarlasını düz hale getirecek ve parselleyeceklerdi.
Tarlanın sahibi satmamakta en uzun direnen kişiydi. Fakat sonunda, civardaki tüm tarla sahipleri gibi, Caracas’taki bir inşaat firmasına mülkünü satmak zorunda kalmıştı. Ova, bir endüstri merkezine dönüştürülecekti. Almanlar ve Amerikalılar ilaç laboratuvarları kuracaklardı. İtalyanlar sadece bir ayakkabı fabrikası kurmakla kalmayacaklar, üstüne üstlük kendi işçilerini de İtalya’dan getireceklerdi.
Benito Santos “Tanrı’nın belası yabancılar” diye küfür edip yere tükürdü. Okuma yazması yoktu ve bir meslek sahibi de değildi. Bir şeker kamışı işçisiydi ve tek bildiği şey palayı kullanmaktı. Palasını yere saplayarak çiftliğin avlusuna ve oradan ustabaşının çalışma masasının bulunduğu kulübeye yöneldi. İçeri girerken, kimi ayakta bekleyen kimi de geniş çatının gölgesinde yere çömelmiş olan insanlar onu şüpheli gözlerle süzdüler.
Gri metal bir masanın ardında oturan göbekli ve kısa boylu ustabaşı “Ne istiyorsun?” diye sordu. Ensesini düzgün olarak katlanmış bir mendille silerken “Ücretin ödendi, değil mi?” diye sabırsızlıkla ekledi. Benito Santos başıyla onayladı. Suskun hatta hırçın bir adamdı ve konuşmak, bir istekte bulunmak ona zor geliyordu.
Gözleri ustabaşının beyaz kolalı yakasından taşan geniş ensesine takıldı. “Duyduğuma göre şeker kamışı yakındaki bir kasabanın değirmenine taşındı” diye kekeledi. “Değirmenlerde daha önce de bulundum. Acaba bana orada iş vermeniz mümkün mü?” diye sordu.
Ustabaşı iskemlesinde geriye yaslanarak ve yarı kapalı göz kapakları altından Benito Santos’a bakarak “Buralarda yaşıyorsun değil mi? Öteki kasabaya nasıl gideceksin? Orası buradan en az 20 km. ilerde” dedi. Benito Santos adamın gözlerine kaçamak bakışlarla bakarak “Otobüsle” dedi. İnce kesilmiş bıyığıyla oynayarak ve hoşgörüyle gülümseyerek ustabaşı “Otobüs mü! Otobüsün dolmadan hareket etmediğini gayet iyi biliyorsun. Öğleden evvel asla oraya ulaşamazsın” dedi. Benito Santos “Ulaşırım. Eğer bana iş verirsen bir şekilde ulaşırım, lütfen” diye umutsuzca ısrar etti.
Ustabaşı “Dinle, belli bir sürede işimizi bitirmek zorunda olduğumuzdan şeker kamışı kesiminde çalışacak olanları yaşına veya tecrübesine bakmaksızın işe aldık. Bu işin altı günde biteceğini her işe alınan işçiye açıkça belirttik. Değirmende ihtiyaçtan daha fazla çalışan insan var” diye çıkıştı ve çekmecesindeki kâğıtları arar gibi yaparak “Daha fazla zamanımı harcama, ben meşgul bir adamım” diye ekledi.
Benito Santos dışarı, avluya çıktı. Yürürken taşların arasından biten çimenlere basmamaya dikkat ederek ilerdeki değirmene baktı. Daha birkaç gün önce çalışır halde olan avlunun diğer ucundaki değirmen şimdiden terk edilmiş görünüyordu. Ovada onun benzerini bir daha görmeyeceğini biliyordu.
Bir kamyonun yüksek korna sesi onu sıçrattı. Hızla kenara çekildi. Büyük bir toz bulutu onu sardı. Hareket halindeki vasıtadan biri “yürümen gerekecek Benito Santos” diye seslendi. Toz bulutu dağıldıktan epey sonra dahi kamyondaki işçilerin seslerini ve gülüşlerini duyabiliyordu. Palayı tutan parmakları kabzayı sıkıca kavradılar ve sonra yavaşça gevşediler. Gözlerini göğün maviliğini parlatan güneşten korumak için şapkasını iyice alnına indirdi.
Benito Santos kasabaya giden ana yolu izlemedi. Tarlalar arasından kestirme yolu seçerek dar bir keçi yoluna saptı. Bu patika, Cumartesi pazarının bulunduğu, kasabanın güneyindeki açık hava çarşısına ulaşıyordu. Yürüyüşü her zamankinden daha yavaştı. Ayakkabılarının birinin tabanında bir delik olması ve diğerinin de tabanının ayrılmış olması sebebiyle, her adımda önünde toprak zeminden bir toz bulutunu oluşturuyordu. Arada bir yolun iki tarafında büyüyen mango ağaçlarının serin gölgesinde durup dinlendi. Keyifsiz bir bakışla çalıların arasından görünüp kaçan kertenkelelerin parlayan yeşil çizgilerini izledi.
Pazara ulaştığında öğlen vakti çoktan geçmişti. Alan hâlâ insanlarla dolup taşıyordu. Sesleri kısılmış pazarcılar mallarını aynı sabahki şevkle ilan etmeye devam ediyorlardı. Çoğunluğu kadın olan alıcılar da utanmaz bir tarzda pazarlık yapıyorlardı. Benito Santos dağınık duran pörsümüş sebzelerin sergilendiği Portekizli çiftçilerin tezgâhlarını ve sineklerin uçuştuğu, uyuz köpeklerin bir parça et için sabırla bekleştiği et ve kuru balık tezgâhlarını geçti. Müşterilerin tezgâhlarda sergilenen meyveleri seçmelerine izin vermeyen satış yapmak için kiralanmış çocukların, çürümüş meyveleri kese kâğıtlarına doldurmaları onu gülümsetti.
Altı günlük maaşının toplamı olan parayı cebinde yokladı. Karısı Altagracia’ya ve küçük oğluna şimdi mi, yoksa daha sonra mı yiyecek alması gerektiğini kafasında tarttı. Yüksek sesle “Sonra” dedi. Satıcıların tezgâhlarını toplamalarına yakın gelip pazarlık yapacak olursa daha uygun bir fiyat alma ihtimali yüksekti. Onu iyi tanıyan yaşlı bir kadın “Paran varken yiyeceğini al, Benito Santos. Kuru fasulye ve pirinç ucuzlamayacak” diye seslendi. Bir muzu müstehcen tarzda sallayan bir tezgâhtar “Sadece kadınlar öğleden sonraki düşük fiyatları bekler” diye alay etti.
Benito Santos gösterişli tezgâhlarında ucuz elbiseler, takılar ve kokular satan Lübnanlı pazarcıların sırıtan yüzlerine baktı. Kabaran hırsı şakağındaki damarları şişirdi ve ensesindeki kasları sertleştirdi. Ustabaşının odasında yaşadığı utanç, beyninde hâlâ tazeliğini koruyordu. Kamyondaki işçilerin alaylı gülüşleri kulaklarında hâlâ çınlıyordu. Elindeki pala bir bıçak kadar hafifti. Büyük bir gayretle kendine hâkim oldu ve dönüp yürüdü.
Vücudunu soğuk bir ter sardı. Ağzı kurudu ve midesinde açlık ile ilgili olmayan bir sancı hissetti. Hemen şimdi bir rom içmeye karar verdi. Eve gidene kadar bekleyemezdi. Sinirini, üzüntüsünü ve moral bozukluğunu dağıtması için rom içmesi gerekliydi. Çarşıda satılmamış olan malları taşımak için bekleyen kamyonların ve yük eşeklerinin bulunduğu girişe doğru kararlılıkla yürüdü. Caddeyi geçti ve köşedeki küçük, karanlık dükkândan üç tane yarım litrelik ucuzundan rom şişesi satın aldı.
Pazarcıların tezgâhlarını toplayacakları zamanı kaçırmak istemediğinden kamyonlara ve eşeklere yüzünü dönerek bir ağacın gölgesinde yere oturdu. Halinden memnun sırtını ağaca dayadı, şapkasını çıkardı ve bitkin yüzündeki toz ile teri koluyla sildi. Şişelerden birini dikkatle açtı ve içindeki yarım litre romu uzun bir solukta içti. Rom tedricen midesindeki sancıyı, sırtındaki ve bacaklarındaki ağrıları hafifletti. Gülümsedi. Sağlıklı olmanın mutluğunu hisseder gibi oldu. Evet, burada oturup rom içmek eve gidip Altagracia’nın bitmek bilmeyen şikâyetlerini dinlemekten iyidir, diye düşündü. Çabuk sinirlenmezdi ama bugünkü olaylar ona yetmişti.
Yarı kapalı göz kapaklarının ardından pazarın girişine yakın yerde, Benito Santos insanların bir çember halinde toplanmalarını izledi. Kalabalık her cumartesi civar köylerden horoz dövüşünde iddiaya girmek için gelen aynı kalabalıktı. Uyuşuk durumda, karşı ağacın dibine çömelmiş iki adama gözleri ilişti. Horoz dövüşüne pek ilgisi yoktu ama adamların ellerinde tuttukları horozlar dikkatini çekti. Bacaklarını kuvvetlendirmek için horozları yukarı aşağı zıplattılar. Horozları dövüş havasına sokmak için, tüylerini nazik bir hareketle kabartarak, birbirlerine doğru itelediler.
Benito Santos tüylerinin ucu altın sarısı, koyu renkli horozu tutan adama “Bu güzel görünüşlü bir kuş” dedi. “Elbette öyledir. O öğleden sonranın son dövüşüne çıkacak. En iyi kuşlar son dövüşe saklanır” diye hemen ekledi gururla. Horozun tüylerini okşayarak “Onun üzerine iddiaya girmelisin. Bugünün galibi olacak” diye onayladı. Benito Santos kese kâğıdından yeni bir rom şişesi çıkarak “Emin misin?” diye ilgisizce sordu.
Şişeden uzun uzun içti ve kum havuzu etrafında heyecanla çömelmiş insanlara doğru yöneldi. Gözleri iki horozun ölümüne savaştıkları alana kilitlenmiş olan insanlar, ona bakmadan yer açtılar. Kalabalığın gürültüsünü bir an için bastıran bir erkek sesi “Bahisleriniz beyler, bahisleriniz. Son dövüş için, gerçek dövüş için bahisleriniz.”
İnsanlar, sabırsızlıkla, kirli kâğıt paralarını bahis miktarını belirten renkli fişlerle değiştirdiler. Benito Santos altın uçlu tüyleri olan horozun sahibine “Horozunun bugün kazanacağından emin misin?” diye sordu. Horozun yaralı ibiğine öpücükler konduran adam “Elbette kazanacak” diye yanıtladı. Hafta içinde kendisi ile şeker kamışı kesmiş olan bir adam “İddiaya girmekten korkuyor musun, Benito Santos?” diye sordu ve “Bu gece başın derde girmesini istemiyorsan yaşlı karına yiyecek satın al” diye alay ederek ekledi.
Benito Santos bir fiş seçti ve tereddüt etmeden tüm maaşını altın uçlu tüyleri olan horoza yatırdı. Parasını iki misline çıkaracağından emindi. Sadece pirinç ve fasulye değil, ayrıca et ve daha fazla rom satın alabilecekti. Belki de oğluna ilk çift ayakkabısını alacak kadar dahi para kalabilirdi. Horoz sahipleri kuşlarını başlarının üzerine kaldırınca, diğer izleyiciler kadar heyecanlı olan Benito Santos teşvik edici naralar attı. Üzerlerinde zehir bulunmadığını kanıtlamak için horoz sahipleri kuşların öldürücü mahmuzlarını emdiler.
Sahipler horozlara tatlı sözler fısıldadılar ve hakemin işareti üzerine onları kum havuzuna yerleştirdiler. Savaşçılar birbirlerine kızgınlıkla baktılar ama dövüşmeyi reddettiler. Seyirciler bağırıyorlardı. Horozların üzerine hasır bir kafes indirildi. İzleyicilerin saldırı teşvikleriyle horozlar hiddetle titredi ve kabaran tüylerinin altından kızarmış çıplak boyunları belirdi.
Kafes kaldırıldı ve horozlar karşı gaga ve kanat darbelerini savuşturarak kapıştılar. Dövüşleri kısa sürede kanat çırpışı, gaga vuruşu ve mahmuz darbesi içeren ölümcül bir şiddet patlayışına dönüştü. Beyaz horozun tüyleri kendi kanıyla, belki de hasmının kanıyla kırmızıya boyanmıştı. Benito Santos sessizce üzerine para yatırdığı horozun kazanması için dua etti.
Hakemin bir işareti üzerine, gagaları açılmış, zorla nefes alabilen horozlar havuzdan kaldırıldı. Artan bir endişe ile Benito Santos, altın tüylü horoz sahibinin kuşunun yaralarına üfleyişini ve konuşup okşayarak sakinleştirmeye çalışışını izledi. Hakemin işaretiyle kuşlar yeniden kum havuzunun orta yerine bırakıldılar. Beyaz tüylü horoz düzgün bir nişan alarak aniden, rakibinin boynuna mahmuzlarını sapladı. Tüyleri altın uçlu olan horoz ölü olarak yere devrilirken beyaz horozun muzaffer ötüşü seyircilerin sessizliğini bozdu.
Benito Santos önce acıyla gülümsedi, sonra da gözyaşlarını tutabilmek için yüzünü buruşturarak güldü. “En azından rom şişelerim duruyor” diye mırıldandı ve ikinci şişede kalan romu bir yudumda bitirdi. Titreyen parmaklarla çenesini sildi ve kalabalıktan uzaklaşarak tepelere doğru yöneldi. Göz alabildiğine uzanan boş şeker kamışı tarlaları akşam üstü güneşinin altında parıldıyorlardı. Yürürken kaldırdığı yolun sarı kumları kollarına ve ellerine altın tozları gibi yapışıyorlardı.
Yavaş adımlarla dik bir tepeye tırmandı. Nerede bir ağaca rastladıysa yolun karşı tarafına geçip gölgesinde dinlendi. Son rom şişesini açıp uzun bir yudum aldı. Karısını görmek istemiyordu. Onun suçlayıcı gözlerine bakmaya cesareti yoktu. Bakışlarını yolun karşı tarafında, yüksek rütbeli bir generalin çiftliğinin bulunduğu yeşil tepelerin üzerinde, dolaştırdı.
Benito Santos şişeden uzun bir yudum daha içti. Rom onda hafif bir ümit ışığı yakmıştı. Belki de generalin çiftliğinde ona bir iş verebilirlerdi. Yeşil çimenleri keser, atlar için yetiştirilen yoncaları sulayabilirdi. Ne de olsa bir beceri sahibiydi, bir şeker kamışı kesicisiydi, kamış kesmekle yonca kesmek arasında fark yoktur, diye düşündü. Belki de biraz avans isteyebilirdi. Fazla değil, sadece biraz pirinç ile fasulye satın alacak kadar.
Tepeden aşağı koşar adımlarla indi ve generalin çiftliğine giden taşlarla yeni döşenmiş yol boyunca ilerledi. İş bulma ümidi onu o derece heyecanlandırmıştı ki açık duran girişin iki yanında duran askerleri görmedi bile. Onlardan biri yolun kenarında duran bir yazıyı tüfeğiyle işaret ederek “Nereye gittiğini sanıyorsun. Okuman yok mu? Buradan öteye geçilmez. Burası özel bir yoldur” diyerek onu durdurdu.
Koşmaktan soluğu kesilmiş olan Benito Santos’un boğazı her nefes aldığında acıyordu. Askerlere ayrı ayrı baktı. Yazının yanındaki bir kayaya yaslanmış olan, daha yaşlı ve yardımsever görünen askere dönerek “Acil olarak bir işe ihtiyacım var” diye fısıldadı. Asker sessizce başını salladı. Gözleri Benito Santos’un yırtık hasır şapkasından taşan sert siyah saçlarına sabitlenmişti. Benito Santos’un aşınmış ve dizlerine doğru kıvrılmış haki pantolonu ile gömleği terden zayıf bedenine yapışmıştı. Asker samimi bir tonla “Burada hiç iş yok. Ayrıca etrafta sana iş verecek biri de yok” dedi. Benito Santos “Atların orada biri olmalı. Belki yardım ederim. Sadece günde birkaç saat” diye ısrar etti.
Nöbetçiler birbirlerine baktılar, sonra da genç görüneni yaramaz bir sırıtışla ve omuz silkerek “Atlardan sorumlu Alman’ı sor. O sana belki yardım eder” dedi. Bir an Benito Santos onların neden sırıttıklarını merak etti ama minnettarlığı bu konuyu dert etmesini engelledi. Askerlerin fikir değiştirip onu geri çağıracakları korkusuyla, döşeli yokuş yolu süratle kat etti. Generalin evini görününce aniden durdu. Kararsız durumda, iki katlı eve baktı. Sütunlarla desteklenmiş geniş bir balkonu olan beyaz bir binaydı. Seslenmek yerine, yavaşça alt kat pencerelerinden birine dikkatle ilerledi. Pencere açıktı ve rüzgâr tül perdeyi dalgalandırıyordu. İçeriye bir göz atmak istiyordu. Lüks eşyaların Avrupa’dan getirilmiş olduklarını duymuştu.
Arkasından, ağır aksanlı bir ses “Burada ne yapıyorsun?” diye sordu. Şaşıran Benito Santos arkasını dönerken elindeki rom şişesini az daha düşürüyordu. Orta yaşlı, saçları kısa kesilmiş sarışın adama şaşkın gözlerle baktı. Adamın huzursuz gözlerine bakarak, askerlerin görmesini istedikleri Alman olması gerektiğini düşündü. Gözleri gök rengiydiler ve çıkık kaşlarının altından kızgın bakıyorlardı.
Benito Santos “Benim için bir işiniz var mı? Herhangi bir iş” diye sordu. Adam Benito Santos’a yaklaşarak onu tehdit eden bakışlarla dik dik süzdü. Aşağılayıcı soğuk bir sesle “Buraya gelmeye nasıl cesaret ediyorsun, seni sarhoş. Köpekleri üzerine salmadan derhal burayı terket” diye tehdit etti. Benito Santos’un bakışı bulanıklaştı, gözleri seyirdi. Kendini bir dilenci gibi gördü. Bir lütuf istemekten nefret ederdi. Her zaman elinden geldiğince dürüst çalışmıştı. Dili peltekleşti. “Sadece birkaç saat. Ben çalışkan biriyim. Şeker kamışı kesicisiyim. Atlar için yonca kesebilirim” diyerek elindeki çatlakları görebilmesi için elini adama uzattı. Alman “Çık dışarı, sarhoşsun” diye bağırdı.
Benito Santos elindeki palanın ucunu yere sürüyerek yavaş adımlarla yürüdü. Eve varışını kasıtlı olarak geciktirmek istercesine, önündeki yol her zamankinden uzun, bitmez tükenmez görünüyordu. Yanında konuşacak birinin olmasını arzuladı. Böceklerin monoton vızıltısı onu daha da mahzunlaştırdı. Kulübesinin önündeki kurumuş dere yatağını aştı ve öğleden sonra rüzgârının terli yüzünü serinletmesi için bir süre kapının dışında bekledi. Kulübeye girmesi için eğilmesi gerekiyordu. Kulübe penceresizdi, sadece önde ve arkada geceleri kartonla kapatıp sopayla desteklediği iki girişi vardı.
İçeride boğucu bir sıcak vardı. Hamak iplerinin tahtaya sürtünüş sesi ve Altagracia’nın düzensiz nefesi onu sinirlendirdi. Hırstan köpürmekte olduğunu biliyordu. Gözleri yerde uyuyan oğluna yöneldi. Küçük göğsünü ancak örten rengi atmış bir paçavra kıyafet giyiyordu. Oğlunun iki mi üç mü yaşında olduğunu hatırlayamadı. Altagracia Benito’nun elindeki kese kâğıdına bakarak hamağından kalktı. Karşısına geçerek sert ve tiz bir sesle “Yiyecek nerde Benito?” diye sordu. Benito Santos elindeki kesekâğıdını sıkıca tutarak kulübenin köşesindeki yatağa doğru gitti ve “Oraya vardığımda pazar yeri toplanmıştı. Burada hâlâ biraz pirinç ve fasulye kalmış olmalı” diye geveledi.
Altagracia, Benito’nun elindeki kese kâğıdına dalarak “burada senin de bildiğin gibi hiçbir şey yok ama sen sarhoş olmaya vakit bulabildin” dedi. Sarımsı ve buruşuk yüzünü kan basmıştı. Genelde ölgün bakan gözleri kızgınlıkla ve ümitsizlikle parlıyorlardı. Benito Santos kalbinin hızla çarptığını hissetti. Ona bir açıklamada bulunmak zorunda değildi. Hiç kimseye bir açıklama borcu yoktu.
“Sus kadın” diye bağırdı ve rom şişesinden son kalanı bir dikişte bitirdi. “Bütün gece şeker kamışı kesmek için çalıştım. Yorgunum ve şimdi biraz sessizlikle huzur istiyorum. Bana bağıran bir kadına ihtiyacım yok. Oğlanı al ve buradan defol git” diyerek boş şişeyi giriş aralığından dışarı attı.
Benito Santos’un yatağa uzanmasına fırsat bırakmadan Altagracia, onu kolundan yakaladı ve “Parayı bana ver. Yiyeceği kendim alırım. Çocuğun yemesi lazım” dedi cebine dalarak ve yırttı. Şaşkınlıkla ve anlam veremeden baktı, “Para yok. Bugün para almadın mı? Altı günlük ücretini rom şişelerine yatırmadın herhalde” diyerek küfür etti, adamın saçını çekti ve ağrıyan sırtına yumruklar indirdi.
Romdan değil ama hırstan ve ümitsizlikten sarhoş hissetti. Palasını kaldırdığında kadının gözlerinde korkunun belirdiğini gördü. Kadının çığlığı odayı doldurdu ve ardından sessizlik vardı. Yerde uzanmış hareketsiz bedene ve kana bulanmış saçlara baktı. Birden bacağına asılan bir şeyin farkına vardı. Küçük oğlu bacağına öylesine kuvvetle yapışmıştı ki hiç bırakmayacak sandı. Mantıksız bir korkuya kapılan Benito Santos ondan kurtulmak için bacağını salladı fakat çocuk bırakmıyordu. Çocuğun gözleri annesininki gibi koyu ve derindi, üstelik aynı suçlayıcı bakışla doluydu. Oğlanın dik bakışı altında Benito Santos’un şakakları zonklamaya başladı. Kör bir öfkeyle palasını bir kere daha havaya kaldırdı.
Yaşamı boyunca hiç bu kadar acı veren bir yalnızlık hissetmemişti. Zihninin hiç bu kadar açık olduğu da olmamıştı. Bir anda, anlamlı -önemli bir amaç taşıyan- yaşamı geçmişte kalmış, kâbusa dönüşmüş olan yeni bir yaşama adım atmıştı.
Eski haline oranla şuuru hiç bu kadar açık olmamıştı. Kenarda duran bir gaz yağı tenekesine birkaç paçavra batırıp kulübesini ateşe verdi. Koşabildiği kadar uzağa koşup sonunda durdu. Hareketsiz durumda tepenin altındaki boş tarlalara ve uzaktaki dağlara baktı. Sabahları bu dağlar onun için ümit rengindeydiler. Onların ötesinde deniz vardı. Denizi hiç görmemişti. Sadece uçsuz bucaksız olduğunu duymuştu.
Benito Santos dağlar, tepeler ve ağaçlar birer gölgeye dönüşene kadar bekledi. Çocukluk hatıralarına benzeyen gölgeler. Karanlıkta ışıldayan mumların aydınlattığı bir akşam vakti, annesiyle beraber dini bir tören yürüyüşünde olduğunu hissetti. “Kutsal ana, Tanrı’nın anası, bu ölüm anımızda günahkârlar olan bizler için dua et. Amin”.
Sesini rüzgâr, çevredeki binlerce ses ile birlikte ötelere taşındı. Korkuyla ürperdi ve yeniden delicesine bir koşu tutturdu. Nefesi kesilene kadar koştu. Yumuşak toprağa battığını hissetti. Toprak onu yutuyor ve karalığıyla onu sakinleştiriyordu. Benito Santos anlamsız yaşamının sonuna geldiğini anladı. Nihayet ölmüştü.
Bir kadının inleme sesiyle gözlerini açtı, ama etrafındaki yapraklarda gece esintisinin çıkardığı sesti bu. Sonsuza kadar karanlıkta kalmayı ne kadar da arzulamıştı; fakat onun için artık hiçbir şeyin kolay olmayacağını da biliyordu. Kalktı, palasını aldı ve dağlara giden yola doğru yürümeye başladı.
Gökten inen ışık etrafını aydınlattı: hatta ona bir gölge de sundu. Parlak ışık havayı daha latif yaptı ve nefes almayı kolaylaştırdı. Gideceği hiçbir yer yoktu. Hiçbir amacı ve o derin duygusallığı da kalmamıştı. Sadece belli belirsiz bir heyecanı, denizi görebileceğine dair hafif bir ümidi vardı.
Candelaria “Gitme zamanın geldi. Pazar günleri çalışmaman gerek” diyerek ses kayıt aletimin fişini çekti. O anda dona Mercedes odadan içeri girdi ve benim hâlâ ev kıyafetimle oturduğumu görünce kaşlarını çatarak “Neden hazır değilsin?” diye sordu.
Candelaria tatlı bir sesle ve gözlerinde alaycı bir parlayışla “Nedenini biliyorum. Benito Santos’un hindistan cevizlerini almak istemiyor. Ondan korkuyor” dedi ve ithamını reddetmeme fırsat kalmadan odadan çıktı.
Dona Mercedes kendine bir fincan kahve doldurarak “Doğru mu bu, Misuya? Ona karşı kötü duygular beslediğini fark etmedim” dedi. Kesinlikle böyle bir durumun olmadığına dair kendisini temin ettim. Ancak, Benito Santos’un karısına ve çocuğuna yaptığının berbat bir şey olduğunu düşünmekten de kendimi alamadığımı söyledim.
Sözümü keserek “Hikâyesinin ahlakla veya adaletle hiçbir ilgisi yoktur. Şiddete kapılmış ümitsiz bir adamın hikâyesidir” dedi. Benito Santos’un sadece kendini düşünmesi, beni derinden rahatsız ettiği için itiraz ettim. Kadınların ve çocukların çaresizlikleri ve ümitsizlikleri hakkında aşırı heyecanlanarak konuştum.
Göğsümü parmağı ile dürterek “Yeter, misuya” dedi. Köprücük kemiğime doğru olan bu dürtüşünü sanki demir bir çubukla yapmış gibi hissettim. “Sende var olan sahte düzen fikrine teslim olma. Yabancı ülkeden gelip hata arayan bir Misuya da olma. Böyle bir insan Benito Santos’un yaptıklarından alınır ve sana göstermek istediklerimi gözden kaçırır. Hikâyelerini sana anlatmaları için seçtiğim insanların gölgelerine seni yerleştirmek istiyorum. Benito Santos’un faydasız yaşamının son günü onun tüm hayatının özetidir. Hatırlayabildiği tüm ayrıntılarla sana anlatmasını ben istedim. Ayrıca, onun hindistan cevizi alanına şans çarkının döndüğünü, kendin görmen için yolladım” dedi.
Ahlak konusuna girmeden dona Mercedes’e duygularımı anlatmam çok güçtü. İstemediğim halde buna engel olamıyordum. Her şeyi anlayan bir gülümsemeyle aniden “Hikâyenin değeri şurada ki, hiçbir hazırlığı olmadan bağı kendi oluşturdu: Şans çarkını harekete geçirdi. Cadılar der ki bazen tek bir hareket bu bağı oluşturur” dedi.
Dona Mercedes oturduğu iskemleden kendini yukarı doğru itti ve kolumu sıkıca tutarak beni mutfaktan çıkardı, odasına doğru yönlendirdi. Kapısında durup bana baktı “Benito Santos karısını ve çocuğunu öldürdü. Bu hareketle şans çarkını çevirdi ama onun şimdi bulunduğu deniz kenarındaki yerini sağlayan şey, onun denizi görmek için hissettiği arzuydu,” dedi ve “sana da söylemiş olduğu gibi bu belli belirsiz bir arzuydu. Fakat öylesine şiddet içeren nihai bir davranışın ardından sahip olabileceği son şeydi. Böylece, arzusu onu ele geçirdi ve yönetti. Bu yüzden onu kurtaran bu arzuya sadık kalması gerekiyor. Denize âşık olması gerekiyor. Bu sarsılmaz yolda devam etmesini sağlamam için beni ziyarete gelir. Gerçekten de yapılabilir, biliyor musun? Kendi bağımızı tek bir hareketle oluşturabiliriz. Benito Santos’unki kadar şiddetli ve ümitsiz olmayabilir ama onunki kadar nihai olmalıdır. Eğer bu hareketi güçlü bir istek izlerse, bazen, Benito Santos’un durumunda olduğu gibi, ahlak ötesi bir yere konabiliriz” diye devam etti.

7

Cvp: Florinda Donner - Cadının Rüyası

BEŞİNCİ BÖLÜM

Evimizi terk edip Leon Chirino’nun evine doğru yürüyüşe çıktığımızda akşam olmak üzereydi. Sakin bir yürüyüşle, meydana yakın eski sömürge evlerinin yanından geçerken pencerelerden içeri göz attık. Odalar karanlıktı, buna rağmen tespihlerinin tanelerini çekerken dualarını sessizce mırıldanan yaşlı kadınların gölgelerini görebildik. Meydanda bir bankta dinlendik. Etrafımız ağaç gövdelerine dayanmış eski ve ilkel tahta iskemlelerde oturan yaşlı adamlarla sarılıydı. Onlarla birlikte güneşin tepelerin ardında kaybolmasını ve akşam rüzgârının etrafı serinletmesini bekledik.
Leon Chirino kasabanın öte yanında, gecekondularla kaplı bir tepenin eteğinde yaşıyordu. Evi badanasız beton bloklardan oluşmuştu ve geniş avlusu yüksek duvarlarla çevrili idi. Duvardaki küçük tahta kapı, kilitli olmadığı gibi evinin kapısı da kilitli değildi. Seslenmek veya kapıyı çalmak gereğini duymadan içeri girdik ve büyük bir oturma odasını geçerek, bir çalışma atölyesine dönüştürülmüş olan arka avluya yöneldik.
Leon Chirino tek bir ampulün parlak ışığında bir tahta parçasını zımparalıyordu. Ellerini davet ve memnuniyet ifade eden bir hareketle açarak, tezgâhının karşısındaki banka oturmamızı teklif etti. Karışık beyaz saçlarındaki tozları ve üzerindeki tahta kırpıntılarını silkeleyerek “Sanırım hazırlanma zamanı geldi” dedi. Beklentiyle dona Mercedes’e baktım ama o sadece başını sallamakla yetindi. Leon Chirino’ya baktığında gözlerinde gizli bir ışık parlıyordu. Tek söz söylemeden yerinden kalktı ve avlunun kenarında uzanan koridor boyunca ayaklarını sürüyerek evin arka tarafına yöneldi.
Onu izlemek üzereydim ki Leon Chirino beni durdurdu ve ışığı söndürerek “Benimle gelsen iyi olur” dedi, içinde kurumuş çiçek bulunan saksılardan birine doğru nişan alarak dişlerinin arasından tükürdü.
“Dona Mercedes nereye gidiyor?” diye sordum. Sabırsızca omuzlarını silkti ve beni mutfakla oturma odasını ayıran küçük bir girintiye yönlendirdi. Küçük girintinin bir duvarına toprak bir su filtresi, diğer duvarına bir buzdolabı dayalıydı. Buzdolabından bir Pepsi şişesi çıkararak “Bunlardan birini ister misin?” diye sordu ve yanıtımı beklemeden şişeyi açarak “dona Mercedes yeterli sayıda puro olduğundan emin olmak istiyor” diye ekledi. Elinden şişeyi alarak “Bir seans mı olacak?” diye sordum.
Leon Chirino oturma odasının ışığını yaktı. Ardından yola bakan büyük pencereye yöneldi ve tahta bir levhaya uzandı. Levhayı pencerenin pervazına yerleştirmeden önce bir eliyle çenesini sıvazladı ve gözleri şeytani bir ışıltıyla parladı “Elbette ki olacak” dedi.
Pencerenin kenarındaki koltuğa yerleştim ve Pepsi’mi yudumladım. Odada eşyanın bulunmayışı odayı olduğundan daha büyük gösteriyordu. Koltuktan başka içinde kitaplar, fotoğraflar, şişeler, kavanozlar, fincanlar ve bardaklar bulunan bir yüksek büfe ile duvara dayalı birçok tahta iskemle vardı. Leon Chirino anlaşılmaz bir şeyler mırıldanarak ışığı söndürdü, sarı duvarda asılı azizlerin, Kızılderili şeflerin ve koyu tenli esirlerin fotoğraflarının altındaki oyuklarda duran mumları yaktı.
Odanın ortasına iki iskemle yerleştirip “Burada oturmanı istiyorum” diye emretti. “Hangisinde?”
“Hangisinde istersen”
Gülümseyerek kol saatimi çıkardı, cebine koydu ve büfeye giderek küçük bir kavanoz çıkardı. Kavanoz yarıya kadar cıva ile doluydu. Koyu tenli elinde canlı bir canavarın göz bebeğine benziyordu. Kavanozu kucağıma koyarak “Duyduğuma göre yetenekli bir medyummuşsun. Cıva hayaletin senin etrafında dolanmasına yardım edecektir. Onun sana çok yakın olmasını da istemiyoruz. Çünkü senin için tehlikeli olabilir” dedi. Göz kırptı ve boynuma Meryem ana madalyonu asılı olan gümüş bir zincir taktı. “Bu madalyon seni kesin korur” diye güven verdi.
Gözlerini kapadı ve ellerini bitiştirerek bir dua okudu. Bitirir bitirmez seans içinde kimin ruhunun ziyaret edeceğini bilmenin mümkün olmadığını söyledi. Geriye kalan iskemleleri odanın ortasında bir daire şeklinde dizerken “Kavanozu bırakma ve kolyeyi çıkarma” diye ikaz etti. Venezuela’daki ile köle isyanını çıkaran El Negro Miguel’in fotoğrafı altındaki mum hariç, diğer mumları söndürdü. Sonra da kısa bir dua daha mırıldanarak odayı terk etti.
Döndüğünde mum dibine kadar yanmış, tükenmek üzereydi. Gözlerimi kucağımdaki cıva kavanozundan ayırmamamı istedi ve yanıma oturdu. İçeri insanların girdiğini ve iskemlelere oturduklarını duyunca, merakımı yenemeyip birkaç kere onlara göz attım. Loş ışıkta kimsenin yüzünü tanıyamadım. İçeri giren en son kişi Mercedes Peralta oldu. Oyuktan mumu alıp herkese elde sarılmış puroları dağıttı. Benim puroma titrek mum alevini tutarken kulağıma eğilip “Seanstan önce veya sonra kimseyle konuşma. Leon Chirino’nun dışında kimse senin bir medyum olduğunu bilmiyor. Medyumlar savunmasızdırlar” dedi ve karşımdaki iskemleye oturdu.
Gözlerimi kapayıp, dona Mercedes’in avlusunda daha önce defalarca yaptığım gibi, purodan ustaca nefesler çektim. Bu eyleme öylesine bağlandım ki zaman kavramını kaybettim. Dumanlı karanlıktan hafif bir inilti yükseldi. Gözlerimi açtığımda iskemle halkasının ortasında puslu bir kadın görüntüsü belirdi. Kırmızımsı bir ışık tüm bedeni parıldayana kadar sardı. Davranış tarzı, kıyafeti –siyah etek ve bluz- başını bir tarafa aşina olduğum bir şekilde eğişi, onun Mercedes Peralta olduğunu düşündürdü. Buna rağmen onu daha fazla izledikçe daha az emin olabiliyordum.
Daha önce avluda gördüğüm o açıklanamaz görüntülerden biri ile karşı karşıya kalmış olduğumu düşündüm ve cıva kavanozunu elimde tutarak ayağa kalktım. Kadın şeffaf hale dönüşünce yerimde mıhlanmış gibi kaldım. Onun şeffaf oluşunu korkutucu bulmadım: sadece onun içinden öteye bakmanın mümkün olduğunu kabullendim. Kadın hiçbir ikaz vermeden yere karanlık bir yığın halinde çöktü. İçindeki ışık aniden söndürülmüş gibiydi. Onun bir hayal olmadığına, mendilini çıkarıp burnunu silince kesinlikle emin oldum. Bitkin halde iskemleme çöktüm. Solumda oturan Leon Chirino dirseğiyle beni dürttü ve dikkatimi çemberin ortasında tutmam için işaret verdi. Orada, iskemleler çemberinin merkezinde, daha önce şeffaf kadının bulunduğu noktada, tanımadığım yaşlı ve yabancı görünüşlü bir kadın duruyordu.
Büyük mavi gözleri faltaşı gibi açılmış, korkmuş ve şaşkın durumda bana baktı. Başı önce geriye, sonra ileriye doğru sarsıldı ve bu görüntü, anlam vermeme fırsat vermeden yavaşça silinip etrafta dalgalanır gibi oldu. Oda öyle sessizdi ki bir an için herkesin gitmiş olduğunu düşündüm. Sinsice etrafıma baktım. Tek görebildiğim puroların parıltısıydı. Dona Mercedes’in dağıtmış olduğu puroları hâlâ içmeleri mümkün değil diye düşündüm, çünkü benimkisi çoktan bitmişti.
Leon Chirino’ya doğru ilgisini çekmek için eğilirken biri omzuma elini koydu. Onun dokunuşunu tanıyarak “dona Mercedes” diye seslendim. Başım eğik durumda bir şeyler söylemesini bekledim. Ses gelmeyince yukarı baktım, orada kimse yoktu. Odada yapayalnızdım. Herkes odayı terk etmişti. Korkuyla kapıya doğru koşmak isterken Leon Chirino beni durdurdu. “Frida Herzog’un ruhu burada dolanıyor. Bu tepenin dibinde öldü” dedi. Pencereye doğru gitti ve tahta levhaları çıkarıp pencereyi açtı. Odadaki duman hayaletimsi bir görüntü gibi anafor halinde pencereden dışarı çıktı ve gecenin karanlığına karıştı.
Leon Chirino bana baktı ve bir kere daha Frida Herzog’un bu tepenin dibinde öldüğünü tekrarladı. Belki de kimsenin bulunmadığından emin olmak için karanlık köşeleri dikkatle denetleyerek odada dolandı. “Gördüğüm yaşlı kadın Frida Herzog muydu? Sen de onu gördün mü?” diye sordum. Başıyla onayladı ve onun ruhunun etrafta hâlâ dolandığını bir kere daha mırıldandı. Bir düşünceden veya belki kadının korkmuş görüntüsünden kurtulmak istercesine alnını defalarca ovaladı.
Odanın sessizliği rahatsız edici olmuştu. “Dona Mercedes’e gitsem iyi olur” diyerek kapıyı açtım. Leon Chirino ileri fırlayarak kolumu tuttu ve “Dur” dedi. Boynumdaki gümüş kolyeyi başımın üzerinden kaldırdı ve elimdeki cıva kavanozunu aldı. Yavaş ve yorgun bir sesle “Bir seans süresince zamanın akışı durur. Ruhsal zaman ise ne rüyadır ne de gerçek. Buna rağmen uzayda var olan bir zamandır” dedi. Uzun yıllar önce olmuş bir olaya fırlatılmış olduğumu belirtti ve “Geçmişin sürekli bir zamanı yoktur. Bugün, dünle; yıllar önce olmuş olaylarla bitişebilir” diye ekledi. Saatimi koluma taktı ve “En iyisi bu konular hakkında konuşmamaktır. Her ne olduysa müphem ve yanıltıcı olduğundan sözlerle açıklanması doğru olmaz”.
Dona Mercedes’e yetişmek arzumdan dolayı onu yarım ağızla onayladım. Leon Chirino ise beni evinde tutmakta kararlı olduğundan Frida Herzog’un evinin ardındaki tepede öldüğünü defalarca tekrarladı. Sözünü keserek “Dona Mercedes’in şeffaflaştığını gördüm. Sen de gördün mü?” diye sordum. Bu tür bir soruyla karşılaşmayı beklemiyormuş gibi beni süzdü ve ardından gülmeye başladı. Güven dolu bir ifadeyle “Seni efsunlamak istemiştir. O mükemmel bir medyumdur” dedi. Hafif bir gülümsemeyle yorgun gözlerini kapadı. Sanki çok değer verdiği bir hatıranın keyfini çıkarır gibiydi. Ardından kibarca beni kapıdan evin dışına doğru itti ve sessizce kapıyı kapadı.
Leon Chirino’nun kapısının önünde bir süre öylece kalakaldım. Seans süresince zaman kavramını kaybettiğimi biliyordum. Bütün gecenin geçmiş olduğuna ve yağmur sesini duymamış olduğuma bir türlü inanmak istemesem de kaldırımdaki su birikintileri ve sökmekte olan şafak aksini söylüyorlardı.
Uzakta bir papağan öttü. Yukarı baktığımda, yolun karşısında, gecekondu kaplı tepeye doğru giden beton basamakların kenarındaki okaliptüs ağaçlarının altında, Mercedes Peralta bir gölge gibi duruyordu. Ona doğru koştum. Soru soracağımı tahmin ederek parmağıyla dudaklarıma dokundu ve eğilip yerden yeni kırılmış küçük bir dal aldı. Dal gecenin yağmurundan hâlâ ıslaktı. Yüzlerce damlada hapsolmuş okaliptüs kokusu başıma serpildi. “Gitsek iyi olur” dedi ama eve doğru gideceğine tepeye tırmanmaya başladı. Havada küflü karton kokusu vardı. Etrafta kimse yoktu. Gecekondular sanki terk edilmişlerdi. Yolun yarısında basamaklardan sağa sola dallar gibi dağılan birçok patikadan birine saptık ve damı dalgalı teneke ile kaplı, sarı boyalı bir gecekondunun önünde durduk.
Kilitli olmayan kapı doğrudan, yatak odasına benzeyen bir odaya açılıyordu. Odanın ortasında dar ve muntazam örtülmüş bir yatak duruyordu. Taburelerin üzerinde, hayvan şeklindeki saksılarda yetişen, dallı eğrelti otları duruyordu. İçlerinde kanaryalar bulunan bambu kafesler tavandan sarkıyordu. Sarı duvarlardaki dövme demir kancalara pantolonlar, ceketler ve ütülenmiş gömlekler asılmıştı.
Duvar dekorasyonu sandığım parlak şekiller içeren bir perdenin ardından bir adam belirdi. Dükkânından kalem ve defter satın aldığım adamın burada ne yaptığını merak ederek “Efrain Sandoval” diye seslendim. Onu ve hem sözleri hem tavırlarıyla yerli bir Venezuelalı’dan daha Venezuelalı olan Alman doğumlu karısını iyi tanıyordum. İki kızlarıyla birlikte sahibi olduğu meydana yakın kırtasiye, radyo ve TV dükkânının üst katında yaşıyorlardı. Kırk yaşlarında idi fakat ince vücudu ve narin yüzü onu olduğundan çok daha genç gösteriyordu. Uzun ve kıvrık kirpiklerinin çevrelediği çekik gözleri ışıl ışıl parlıyordu.
Gizli bir düşünce onu eğlendiriyormuş intibaını veriyordu. Her zamanki gibi kusursuz giyinmişti ama bu sabah tüm bedeni tütün kokuyordu. Engelleyemediğim kuşkulu bir tonla “Seansta mıydınız?” diye sordum. Bana sessiz olmamı işaret ederek yatağa oturmamızı istedi ve “Hemen dönerim” diyerek perdenin ardında kayboldu. Bir süre sonra içinde yiyeceklerle çatallar, bıçaklar ve tabaklar bulunan bambu bir tepsiyle göründü. Taburelerden birini boşalttı ve bir şef garsonun ateşli kıvraklığıyla bize siyah fasulye, pirinç, kızarmış yabani muz, dilimlenmiş kızarmış et ve kahve ikram etti.
Ruhçuların toplantısı hakkında konuşulması beklentisiyle ve heyecanla birinden diğerine baktım. Dona Mercedes gözlerinde şeytani bir parıltıyla “Misuya meraktan çatlamak üzere,” diye ilan etti ve “senin kasabadaki dükkânının üzerinde o güzel dairen varken neden burada yaşadığını merak ediyor. Ona nedenini açıklamanı istiyorum” diye ekledi. Efrain Sandoval tabağındaki son fasulyeleri yerken, ilgisiz bir tavırla “Öyle mi?” diye sordu. Zaman kazanmak istercesine fasulyeleri yavaş yavaş çiğniyordu. Ayağa kalktı ve pencereyi açtı. Birkaç saniye aydınlanmaya başlayan göğe baktı ve bana doğru döndü. Dikkatle bakarak “benim hakkımda bilgi edinmek için iyi bir nedenin var olduğunu umarım,” diye sordu. Dona Mercedes “Var, üstelik hikâyeni öğrenmek için dükkânına gelip seni taciz ederse, sakın bozulma” diye yanıtladı. Efrain Sandoval kabullenen bir gülümsemeyle iskemlesini çevirip duvara yasladı. Dalgın bakışlarının odada gezinmesine izin verdi, varlığımızdan habersizmiş gibi bir hâli vardı. Bir süre sonra dona Mercedes’e bakmadan “Ona anlatmamda ne gibi bir neden olabilir ki?” diye sordu ve “dünyayı sarsacak bir hikâye değil, oldukça alelade” diye ekledi.
Dona Mercedes “İşte asıl neden bu. Misuya şimdiye kadar her türlü hikâyeyi dinledi. Seninki özel olarak ilgi çekici, çünkü sen oluşması için hiçbir şey yapmadın. Sadece oraya yüksek bir karar merciinin iradesiyle konuldun” dedi. Efrain Sandoval “Yine de Frida Herzog’un hikâyesinin Misuya’ya ne şekilde yararlı olacağını göremiyorum” diye ısrar etti. Mercedes Peralta “Bırak da bununla o ilgilensin” diye sertçe yanıtladı.
Yataktan kalktı ve bana aynı şeyi yapmam için işaret verdi. Efrain Sandoval itiraz etmeye devam edecekmiş gibi göründü ama başıyla onay verdi ve bana dönerek “Bildiğin gibi kasabada büyük bir evim var.” Kollarını iki yana açarak “Buna rağmen, bana ait olan her şeyi, istemeden de olsa vermiş olan, Frida Herzog’un varlığını hissedebildiğim için burada yaşıyorum” dedi. Pencereye yöneldi ve kapamadan önce dona Mercedes’e dönerek “Bana bugün bir arıtma seansı verir misiniz?” diye sordu. Mercedes Peralta “Elbette” diye gülerek yanıtladı. “Misuya’ya aldırma, benim bunu daha önce de yaptığımı gördü”.
Efrain Sandoval bir an sendeler gibi oldu ama zaman kısıtlıymış gibi telaşla ceketini çıkardı ve sırtüstü yatağa uzandı. Mercedes Peralta elbisesinin cebinden küçük bir şişe, bir beyaz mendil, iki mum ve iki puro çıkardı. Onları dikkatle yatağın önüne yere dizdi. Önce bir mum sonra bir puro yaktı ve purodan derin bir nefes çekti. Her nefes verişinde mırıldandığı ilahinin sözleri, ağzından dumanlı bir yumak gibi dökülüyorlardı.
Yarıya kadar parfümlü sıvı ve amonyak karışımı ile yarıya kadar dolu şişe ile mendiline uzandığında yüzüne hınzır bir gülümseme yayılmıştı. Şişeden bolca sıvıyı mendile döktü ve mendili tam bir kare şeklinde katladı. “Nefes al” diye emir verdikten sonra mendili hızlı bir hareketle Efrain Sandoval’ın burnuna tuttu. Efrain Sandoval anlaşılmaz sözler geveleyerek oturmak gayretiyle sağa sola debelendi. Yanaklarından aşağı gözyaşları süzüldü ve dudakları bir şeyler söylemeye uğraştı. Dona Mercedes hiç gayret göstermeden, sadece burnu üzerindeki baskıyı arttırarak onu yerinde tuttu. Mücadeleyi bırakan Efrain Sandoval kollarını göğsünde çaprazlayarak yatakta bitkin vaziyette bekledi.
Dona Mercedes ikinci puroyu yaktı. Yumuşak sesliyle bir dua mırıldanarak Hans Herzog’un ruhunun, Efrain Sandoval’ı korumasını istedi. Puronun son birkaç nefesini çukur hale getirdiği avuçlarına üfledi ve ellerini Efrain Sandoval’ın yüzüne, kollarına ve bacaklarına sürdü.
Tuhaf bir ses işitim ve ürkerek etrafıma baktım. Oda duman doluydu ve yatağın yanında bir gölge veya bir iri dalga dolandığını gördüm. Efrain Sandoval’ın uykusunda yüksek sesli horlaması büyüyü bozdu. Mercedes Peralta oturduğu yerden kalktı. Kendine ait ufak tefek eşyaları ve puro izmaritlerini cebine koydu, ardından gidip pencereyi ardına kadar açtı. Çenesiyle kapıyı işaret ederek benim izlememi istedi. Dışarı çıktığımızda “Onun durumu iyi mi?” diye sordum. Daha önce bu denli kısa bir seansta hiç bulunmamıştım. “Daha bir yıl sorunu olmaz. Her yıl Efrain Sandoval, kendini yenilemek için, bir ruhçular toplantısına katılır” diye beni yatıştırdı.
Eliyle geniş bir çevirme hareketi yaparak “Frida Herzog’un hayaleti buralarda dolanıyor. Efrain, hayaletin kendisine şans getirdiğine inanıyor. Ailesi kasabada yaşarken gecekondusunu elinden çıkarmamış olması bu yüzdendir. Bu inancı doğru olmasa da kimseye zararı olmadığı gibi kendisini de rahatlatıyor.”
“Fakat, Frida Herzog kim? Ayrıca Hans Herzog kim? Onun hayaletinden Efrain’i korumasını açıkça istedin” diye sordum. Dona Mercedes biraz sersemlemiş durumda eliyle ağzımı kapatarak “Sabırlı ol Misuya” dedi. “Efrain sana her şeyi zamanı gelince anlatacak. Tek söyleyebileceğim şey, Efrain için şans çarkını döndüren Frida Herzog olmadı. Onun bunu yapması için hiçbir nedeni yoktu. Bunu yapan aslında bir hayaletti. Hans Herzog’un hayaleti idi” diye ekledi.
Tepeden aşağı yürürken dona Mercedes tüm gücüyle bana yaslandı ve “Hamağıma uzanmayı zor bekliyorum. Yorgunluktan ölüyorum” dedi.
****====****
Birinin kurcalamasından, hatta çalmasından çekinen Efrain, yeni motorunu önce kaldırıma sonra da işvereni olan Frida Herzog’un iki katlı yeni binasının giriş holüne itti. Binanın alt katında yaşayan Finli kadın ve çocukları ona kızgınlıkla baktılar. Giriş holünü kendi oturma alanları olarak kabul ediyorlardı. Efrain özür dilercesine omuzlarını yükseltti ve Frida Herzog’un dairesine çıkan basamakları tırmandı.
Gençliğinden beri Herzog’lar için çalışıyordu ve ona motorunu satın almış olan da Hans Herzog idi. Onunla çalıştığı yıllar öyle hızlı geçmişti ki Efrain yılların geçişini hissetmemişti bile. Hans Herzog’un tavuk çiftliğinde her işe koşan ve genel dağıtımda çalışan biri olsa da, en hoşuna giden şey işvereninin nezaketi ile derin mizah duygusuydu. Efrain çalışmak amacıyla işe gittiğini hiç hissetmemişti: daima kaliteli yaşam hakkında ders almak için işe gitmişti. Yıllar içinde Hans Herzog’un bir işçisi olmaktan çok, bir üvey evladı veya bir çömezi olmuştu.
“Sana teşekkür ederim Efrain” derdi. “Benim yapımdaki insanlar belli bir yaştan sonra tarafsız dinleyicilere, ilgilenen kulaklara gereksinim duyarlar”. Hans Herzog Almanya’dan, harpten önce servet yapmak için değil, mutluluğu aramak için Venezuela’ya göç etmişti. Geç evlenmişti, nedeni de ebeveyn olmanın ahlaki bir zorunluluk olduğuna inanmasıydı. Bu duruma cennete giden gerilimli yollar derdi.
Hans Herzog bir inme geçirdiğinde ona gece gündüz bakan Efrain oldu. Hans Herzog artık konuşamıyordu ama göz işaretleriyle, aynen eskisi gibi, Efrain’le mükemmel anlaşıyordu. Son anlarında Efrain’e bir şeyler söylemek için büyük gayret gösterdi ama başaramadı. Omuzlarını silkti, güldü ve öldü. Şimdi Efrain adamın dul karısı için çalışıyordu. Aynı pozisyonda değildi ve kesinlikle aynı zevki almıyordu. Kadın tavuk çiftliğini satmıştı: bana kocasımı hatırlatıyor derdi, fakat Efrain’i bir memur olarak alıkoydu; nedeni de motoru kullanmayı bilen tek kişinin o olmasıydı.
Frida Herzog’un dairesine ait kapının aralık olduğunu fark edince, Efrain kapıyı çalmadan oturma odasına bitişik olan küçük hole girdi. Bej renkli koltuklarla dolu oturma odası yemek odasından büyük bir piyano ile ayrılmıştı. Noel zamanı, yılda bir kere yakılan büyük şöminenin iki yanında camlı dolaplar içinde kitaplar duruyordu. Şömine rafının üzerinde duran süslü aynada kendini tümüyle görebilmesi için, Efrain bir iki adım geri attı.
Yirmili yaşlarındaydı ama ince yapısı ve sakalsız, çocuksu yüzü onu on altı yaşındaymış gibi gösteriyordu. Büyük bir dikkatle saçını taradı, kravatını sıktı ve göğüs cebinde duran kolonya kokulu mendilini düzeltti. Fakir olmak dağınık olmak için bir neden olamaz, diye düşündü. Omzunun üstünden bakarak ceketinin sırt kısmının düzgün ve kırışıksız olduğundan emin oldu. Islık çalarak odayı boyan boya geçti ve geniş balkona çıktı.
Saksılardaki kauçuk bitkileri, tavana yükselen eğrelti otları ve kuş kafesleri Frida Herzog’u kısmen gizliyorlardı. Şişman ve sağlam yapılı kadın üstü koyu camla kaplı beyaz dövme demirden masasının ardında oturuyordu. Efrain’e selam vermek yerine “Seni saat sekizden beri bekliyorum” dedi. İri burnu üzerine yerleştirdiği kemik çerçeveli gözlüğünün camları, mavi gözlerinin sinirli ve tehditkâr bakışlarını arttırıyorlardı. Efrain coşkuyla “Bu gerçek cennet gibi mekânda ne büyük huzur ve ne hoş bir serinlik yaşanıyor” diye seslendi. Frida Herzog’a bu konuda iltifat etmenin onu her zaman olumlu bir ruh haline soktuğunu biliyordu. “Kanaryaların öğlen vaktinde dahi melekler gibi şarkı söylüyorlar” diye ekledi. Kuş seslerini taklit ederek ceketini çıkardı ve dikkatle bir iskemlenin arkalığına astı.
Frida Herzog onun oturmasını işaret ederek ters bir ifadeyle “Kuşları boş ver. Sana bir maaş ödüyorum ve senin burada zamanında olmanı bekliyorum” dedi. Efrain, önemli bir poz takınarak “Olası müşteriler tarafından alıkonuldum” dedi. Oyalı mendiliyle terlemiş olan üst dudağını ve alnını hafifçe silen Frida Herzog “Hiç sipariş alabildin mi?” diye sordu ve yanıt vermesini beklemeden masada duran ince uzun beyaz kutuları önüne doğru itti. “Şunları kontrol et” diye homurdandı. Efrain, sert tarza aldırmadan ve neşeyle aldığı siparişlerin, yazılı ve imzalı olanlar kadar sağlam olduklarını belirtti.
Efrain saygılı bir tavırla beyaz kutuları açıp koyu mavi kadife üzerinde uzanmış duran gümüş kaplamalı tükenmez kalemlere huşu ile baktı. Bir kalemin üst kısmını çevirerek açtı ve beliren küçük bir mürekkep ıstampasıyla bir mührü dikkatle inceledi. Kalemin üst kısmı ile mührü alıp kutuyu damgaladı. Mührü yerine yerleştirdi ve kalemin tepesini geri vidaladı. Diğer kalemlerle de aynı işlemleri tekrarladı. Böylece müşteri adlarının da doğru yazılmış olduklarını onaylamış oldu.
Frida Herzog kalemi elinden kaparak “Sana kaç kere kalemlerin üzerinde parmak izi olmasın demem gerekir?” diye tersledi. Mendiliyle kalemi parlattı kutusuna yerleştirdi ve “Şimdi paketle” dedi. Efrain ona haşin bir bakış attı ve emrettiği gibi yaptı. Sonuncu kutuyu da sardıktan sonra “Adres etiketlerini de yapıştırmamı istiyor musun?” diye sordu.
“Evet, onu da yap” dedi ve bir metal kutudan üzerlerinde daktilo ile yazılmış adreslerin bulunduğu altı tane etiket verip “Tutkalı eşit olarak sürmeye dikkat et” diye ekledi. Efrain “Ne?” diye sertçe sordu. Frida Herzog’un aksanı normal zamanda dahi anlaşılması zordu. Sinirlendiğinde veya korktuğunda alevlenen aksanı ne dediğini tamamen anlaşılmaz hâle dönüştürüyordu. Frida Herzog her sözün üzerine teker teker basarak “Tutkalı etiketlerin köşelerine kadar eşit miktarda sür,” dedi. Efrain’e dik dik bakarak “Etiketlerin yapışık kalmalarını istiyorum” diye ekledi.
Efrain iki elini başına götürerek “Eğer bakışlar öldürseydi ölmüş olurdum” diyerek kıvranma hareketi yaptı. Frida Herzog “Ne dedin?” diye sordu. Aksanı iyice anlaşılmaz olmuş, sözler ağzında yuvarlanmıştı. Efrain “Dediğini yapmam çok kısa sürecek” dedi. Mavi çizgili ve kolalı gömleğinin yakasını çözdü, kravatını gevşetti ve matara şeklindeki tutkal şişesinden bir miktar tutkalı her etiketin üzerine sıktı. Tutkal şişesinin lastik ucuyla tutkalı eşit olarak etiketlere dağıttı ve her birini tükenmez kalemlerin kutularına dikkatle yapıştırdı.
Frida Herzog’un pembe ve dolgun yüzünde kısa bir onay ifadesi belirdi. “Güzel iş çıkardın, Efrain” dedi. Efrain’in kutuların tam ortalarına yapıştırdığı etiketlerin düzgünlüğü onu her zaman şaşırtmıştı. Kendisi yapsa daha düzgün yapamazdı. İltifatından güç alan Efrain, ona vaat etmiş olduğu kalemi sormaya karar verdi. Bu konuda hiç ümidi kalmamış olsa da, ona her fırsatta hatırlatmaktan geri kalmıyordu. Frida Herzog, vaadini yerine getirmemek için her seferinde yeni bir bahane buluyordu. Tiz ve acil bir sesle “Bana ne zaman bir kalem vereceksin?” diye sordu.
Frida Herzog ona sessizce baktı ve öne eğilerek dirseklerini masaya sertçe koydu. “Bu bölgenin mümessilliğini bana vermesi için imalatçı firmayı ikna etmekte ne büyük zorluklar çektiğimi sana söylemedim mi? Üstelik benim yaşımda, hem de kadın olmak ayrı bir engel teşkil ediyor” dedi. Yaşını hiçbir zaman söylememişti. Bir an durakladı ve yüzünde hafif bir gurur ifadesiyle “Kalemleri satmakta bu kadar başarılı olmam onları etrafa hediye etmemi gerektirmez” dedi. Efrain “Bir kalem seni iflas ettirmez” diye ısrar etti.
Sesi öfkeyle titredi “Kalemin, kalemin. Sen başka şey düşünmez misin?” dedi. Frida Herzog yüzünü Efrain’in yüzüne yaklaştırdı. Arada birkaç santimetre kalmıştı. Gözlerini kırpmadan sabit bakışlarla Efrain’e baktı. Mavi gözlerinde hafif bir delilik belirtisi sezen Efrain, büyülenmiş gibi onu süzdü. Fazla ileri gittiğini hisseden kadın bakışlarını başka yöne çevirdi. Yüz hatları yavaşça yumuşadı. Gönlünü alan bir ifadeyle birlikte binlerce kalem satacaklarından emin olduğunu söyledi. Kalemleri sadece kasabada ve civar köylerde değil, tüm ülkede satacaklardı. Ona iyice yaklaşarak “Sabırlı ol, Efrain. İşler açılınca ikimiz de zengin olacağız” dedi. Koltuğuna geri yaslandı ve eliyle küçük gri kutuyu okşadı. Efrain “Fakat tüm istediğim bir kalem, seni gidi salak yaşlı deli” diye umutsuzca geveledi.
Frida Herzog onu duymadı. Gözlerinde hüzünlü, uzak bakışlarla kuş kafeslerini süzdü. Efrain “Çok fazla çalışıyorum. Sadece kalemlerini dağıtmakla kalmıyorum, ayrıca tüm müşterilerini de ben buldum” dedi. Sözünün kesilmesine aldırmadan “Sen bana bir kalem bile vermiyorsun” diye devam etti. Frida Herzog aksileşerek “Kötü çalışıyorsun demedim. Senin anlaman gereken şey, bir iş yeni kurulduğunda birtakım fedakârlıkların yapılması gerektiğidir” dedi.
Kalkıp balkonda ileri geri yürümeye başladı. Sözlerine devam ederken sesi tizleşiyordu. “Yakında sana sadece bir kalem ve komisyon vermekle kalmayacağım, ayrıca seni ortak da yapacağım”. Karşısında durup “Ben bir iş kadınıyım. Bu ülkede okuma yazması olan her insana kalem satacağız” dedi. Ondan uzaklaşıp balkonun korkuluğuna yaslandı. Koluyla etrafı kapsayan geniş bir çevreleme hareketi yapınca sabahlığının kolu dalgalandı. “Şu tepelere bak, şu gecekondulara bak” diye seslendi. Ona doğru döndüğünde geniş bir gülümseme yüzüne yayılmıştı “Şu tepelerdeki kulübelere bir bak. Ne fırsatlar var. Okuma yazması olmayanlara da kalem satacağız. Bir belge imzalamaları gerektiğinde koca bir X yapacaklarına, imzaları gereken her kâğıda kendi adlarını mühürleyebilecekler”.
Ellerini çocuksu bir mutlulukla çırparak Efrain’in yanına oturdu ve cebinden altın kaplamalı kalemini çıkardı. Altın kaplamalı kalemini havada tutarak “İşte bu, herkesin sorunlarına yanıt veren ideal çözümdür!” dedi. Dikkatle kalemin tepesini çevirerek açtı mührü kaleme taktı ve her bir kutunun arkasına mührü bastı. Gururla, küçük kırmızı harflerle yazılı adını ve adresi okudu. “Bu gecekondularda yaşayan yüzlerce insan var. Onların bu kalemlerden birine sahip olmayı isteyeceklerini seziyorum” dedi ve Efrain’in koluna dokunarak “Bu tepelerde satacağın her kalem için sana bir komisyon ödeyeceğim” diye ekledi. Efrain alay eden bir tavırla “Onlar bu kalemi ödeyemezler” diye hatırlattı.
Frida Herzog havalı bir tavırla “Şimdiye kadar hiç yapmadığım bir şey yapacağım. Kalemleri kredi ile satın almalarına izin vereceğim” dedi. Koluyla süpürerek masada duran küçük kutuları toparladı ve kutularla birlikte kendi altın kalemini de dalgınlıkla Efrain’in aşınmış deri omuz çantasına yerleştirdi. Efrain’e “Şimdi gitsen iyi olur” dedi. Efrain’in yüzüne inanmaz bir ifade yayıldı. Kadının yaptığı hatayı fark edip etmediğini sorgulayan bakışlarla yukarı baktı, sonra da sakince omuz çantasını alıp “Yarın görüşürüz” dedi.
“Bu öğleden sonra teslim edeceğin sadece altı kalem var. Senin saat beşte geri gelmeni bekliyorum. Bu kalemleri parası ödendi. Ödeme yapılması için beklemen gerekmeyecek” diye hatırlattı.
Efrain, “Gün ortası oldu bile. Bu sıcakta gitmemi bekleyemezsin. Üstelik önce yemek yemem lazım. Seyahat masraflarım için de paraya ihtiyacım var” diye itiraz etti. Kadının boş bakışlarının farkına varınca “Motorum için benzin almam gerek” diye açıkladı. Frida Herzog bir miktar ufak para verdi ve gözlüğünün üstünden ona bakarak “Makbuz istemeyi unutma” dedi.
Efrain memnuniyetsizlik ifadesiyle omuzlarını silkti ve dişlerinin arasından “Hasis karı, bu para deponun yarısını bile doldurmaz” diye hırladı. Frida Herzog “Bana ne dedin?” diye çıkıştı. Dilinin ucuna gelen hakaret dolu sözleri geri yuttu ve ufak paraları cebine koyarak “Bu para benzin deposunu doldurmaya yetmez” dedi. Kadının onaylamayan ifadesini hiçe sayarak tarağını çıkardı ve karışık siyah saçlarının üzerinde gezdirdi.
Frida Herzog “Teslim edeceğin yerlerden dördü yürüme mesafesinde” diye uyardı. “Motoru şehir içinde dolaştırmana gerek yok. Bu mesafelere, hatta daha da uzaklara kendim yürüdüm. Eğer bu yaşımda ben yapabilmişsem, aynı şeyi senin gibi genç bir adamın yapmasını da beklerim”.
Efrain hafifçe ıslık çalarak, kravatını düzeltti ve ceketini giydi. Hafif bir el hareketi yaparak geri döndü ve oturma odasına yöneldi. Ağzından ani bir nida sesi kaçarken, şaşkınlık ve hayranlıkla gözleri açıldı. Geniş bir koltukta, çıplak bacaklarını kolçak kısmının üstünden sarkıtmış olarak oturan Frida Herzog’un kızı Antonia duruyordu. Bacaklarını örtmedi ve şefkatli bir ilgi ile ona baktı –aynen kadınların bebeklerine baktıkları gibi- ve ardından kışkırtıcı bir şekilde gülümsedi.
Antonia ufak tefek ve sevimli, yirmili yaşlarında bir kadındı, fakat ümitsiz ve bitkin hali ile bezgin tavrı onu olduğundan çok daha yaşlı gösteriyordu. Çoğunlukla ortalıkta yoktu. Eline geçen her fırsatta erkeklerle uzaklaşışı ve arada bir eve uğrayışı annesini utandırıyordu. Yaşlı kadının böylesine asabi oluşuna şaşmamak gerekir, diye düşündü Efrain. İçinde Antonia’ya karşı ani bir sevgi dalgası kabardı ve onunla oturup konuşmayı arzuladı ama Frida Herzog’un balkondan onları duyacağını bildiğinden, dudaklarını büzerek sessiz bir öpücük yollamakla yetinip kapıdan dışarı çıktı.
Frida Herzog balkonun korkuluklarına dayanarak hareketsiz kaldı. Birkaç kere göz kırptı. Kızgın güneş ve parlak çevre gözlerini yaşartmıştı. Çevredeki tepelerin eteklerinde sıcak hava dalgaları salınıyor, farklı renklerden oluşmuş gecekondu görüntülerini sisli ve titreşen bir kesyapa dönüştürüyordu. Kısa bir süre önce bu tepeler yemyeşildi. Bölgeye gelenler, hemen hemen bir gece içinde, tepeleri teneke mahallesine çevirmişlerdi. Gecekondular bir sabah vakti aniden, güçlü bir yağmurdan sonra ortaya çıkan mantarlar gibi belirmişler, onları yıkmaya da hiç kimse cesaret edememişti.
Bakışları Efrain’in yolda ses çıkararak ilerleyen motoruna takıldı. Kalemlere sahip olmak için aşırı istek göstermiş olan, ecza laboratuarında çalışan iki sekretere önce gitmesini arzuladı. Parlak ve yeni kalemlerini oradaki çalışanlara gösterdikleri vakit, siparişlerin peş peşe geleceğinden emindi. İçten kıkırdayarak geri döndü ve kızının oturduğu salona doğru baktı.
Frida Herzog derin bir iç geçirdi ve hayal kırıklığı duygusuyla başını bir bu yana bir öte yana salladı. Saf ipek kaplı koltuk kolçaklarınaçıplak bacaklarını koymaması gerektiğini kızına bir türlü anlatmamıştı. Güzel kızı için büyük umutları vardı. Antonia birçok zengin erkekle evlenebilirdi. Kızının neden beş parasız, ihtirassız ve onu terk etmiş olan bir satıcı ile evlendiğini anlamakta güçlük çekiyordu. Öğlen yemeği sırasında mı, yoksa akşam yemeği sırasında mı, hatırlayamadığı günün birinde adam sofradan kalkıp gitmiş ve bir daha dönmemişti.
Durumu kabul eden zorlama bir gülümseme ile Frida Herzog oturma odasına girdi. Antonia’nın karşısındaki koltuğa oturarak “Farkındaysan, Efrain her geçen gün daha küstah oluyor. Ona bir kalem versem işi terk edeceğinden çekiniyorum. Tek istediği o kalem” dedi. Antonia boyalı, bakımlı tırnakları ile ilgilenerek ve yukarı bakmadan “Onun yapısını biliyorsun. Demek ki Efrain’in tek isteği bir kalem. Bunda ne kötülük var ki?” diye sordu. Frida Herzog “Bir tane satın alması lazım” diye tersledi. Antonia “Aman anne,” diye azarladı “bu ıvır zıvırlar aşırı pahalılar. Besbelli bir tane alacak gücü yok” dedi. Frida Herzog homurdanarak “Beni güldürme. Ona iyi bir maaş veriyorum. Eğer parasını kıyafet almak için harcamasa satın alabi-” . Antonia annesinin sözünü keserek “Bu kalemler sadece geçici bir merak. Efrain de bunu biliyor. Birkaç ayda, belki de birkaç hafta sonra onları hiç kimse istemeyecek” dedi. Frida Herzog aniden dikilerek “Bana böyle bir şey söylemeyi nasıl cesaret edersin? Bu kalemler hep satacak” diye bağırdı.
Antonia yatıştırıcı bir tonla “Sakin ol anne. Bu dediklerine inanıyor olamazsın. Neden kalemleri bu ücra yerde sattığını sanıyorsun? Onları Caracas’ta artık hiç kimsenin istemediğini fark etmiyor musun?”. Frida Herzog “Bu doğru değil. Bir gün tüm bölgenin mümessilliğini alacağım, belki de tüm ülkenin. Eğer bu kalemlerin imalatçısı ben olsaydım diğer ülkelere açılmaya çalışırdım. Kesinlikle yapardım. Bir imparatorluk kurardım” diye bağırdı.
Antonia güldü ve şöminenin üzerindeki aynaya doğru döndü. Koyu sarı saçlarının arasından erken beyazlaşan saç tutamları belirmekteydi. Ağzının iki yanında kırışıklar vardı. Dünyadan nefret eden sert bakışları olmasaydı, geniş mavi gözleri güzel sayılırlardı. Yıllar değil ama yorgunluk ve ümitsizlik, hem yüzünün hem de bedeninin gençliğini yok etmeye başlamıştı. “Efrain’in senin henüz keşfetmediğin yetenekleri var. Kimse para kazanmanın yollarını onun kadar bilemez. Kalem satarak zengin olacağını düşünmen ciddi değil, ancak şaka olabilir. Neden onu en iyi yaptığı şeyde kullanmayı düşünmüyorsun?”
Frida Herzog’un yüzüne hor gören bir ifade yayıldı. “Onu en iyi yaptığı şeyde kullan! Senin son bir iki aydır ne yaptığını bilmediğimi mi sanıyorsun? Belki biraz sağırım ama aptal değilim”. Antonia’nın ayrılmakta olduğunu görünce aceleyle “Hiçbir zaman kaliten olmadı. Efrain ile dışarılarda gezmek. Kendinden utanmalısın. O koyu renkli bir mulato[1] veya öyle bir şey.” Hırsını almış olan Frida Herzog koltuğunda geriye yaslandı ve gözlerini kapadı. Sözlerini geri almayı arzuladı ama tekrar konuştuğunda kavgacı tarzı devam ediyordu. “Hayatında yapmak istediğin hiçbir şey yok mu?” diye sordu. Antonia yumuşak bir sesle “Efrain ile evlenmek istiyorum” dedi.
Frida Herzog hırsla “Ben öldükten sonra. Seni mirasımdan ederim. Evimden kovarım” diye bağırdı ve bir nefes aldıktan sonra “Ne yapacağımı sana söyleyeyim. Onun motorunu elinden alıp işten atacağım” dedi. Fakat Antonia onu duymadı, çünkü kapıyı ardından çarparak odadan çıkmıştı bile. Frida Herzog kızının geri gelmesini umut ederek çıktığı kapıya bir süre baktı. Gözleri akmayan gözyaşlarıyla doldu. Sakince holün ilerisindeki yatak odasına doğru yürüdü. Böbrek şeklindeki makyaj masasının önüne çöktü. Titreyen parmaklarla gözlüklerini çıkardı ve kendini aynada inceledi. Parmaklarını seyrek ve gri saçlarının arasında gezdirerek saçlarını boyatması gerektiğini düşündü. Koyu gölgelerle çevrili gözleri çukurlaşmıştı. Bir zamanlar porselen beyazlığındaki pürüzsüz teni, acımasız tropik güneşin kaçınılmaz etkisiyle yıpranmıştı. Gözlerine yaşlar doldu ve yumuşakça “Tanrım, benim bu yabancı yerde hastalanıp ölmeme izin verme” dedi.
Dışarıda yumuşak adım sesleri duydu. Antonia’nın onu kapının dışından dinlediğinden emindi. Bunu dert etmeyecek kadar yorgundu. Yatağına uzandı ve bir Mozart sonatını dinlerken keyifli bir yarı-uyku durumuna geçti. Antonia’nın kuyruklu piyanoyu çalmakta olduğu düşüncesi onu derinden mutlu etti. Kızı her zaman çok güzel piyano çalmıştı.
Frida Herzog uyandığında saat dört gibiydi. Bir kısa öğleden sonra uykusunun ardından, her zaman olduğu gibi, tazelenmiş ve morali düzelmiş hissetti. Benekli elbisesini ve ona uyan, kızının Noel için hediye etmiş olduğu ayakkabıları giymeye karar verdi. Alçalmış olan güneş oturma odasını gölgelerle doldurmuştu. İlerde, balkonun ötesinde, uzaktaki tepelerde parlayan gecekondulara baktı. Bu öğleden sonra ışığı, onları olduklarından çok daha yakın gösteriyordu. Mutfağa gitti ve kendine bir tepside kahve, şeker, krema ile haşhaş tohumu içeren tatlılardan hazırladı.
Koltuklardan birine otururken şefkatle “Antonia” diye seslendi. Sert karolu zeminde alışık olduğu ayak seslerini duymayı bekledi, kendine kahve servisi yaptı, tekrar seslendi ama hiç ses yoktu. Kucağına beyaz keten bir peçete serdi ve dışarı çıkmış olmalı diye düşündü.
Altın kol saatine baktığında saat beşe yaklaşıyordu. Efrain her an geri gelebilir diye düşündü. Belki de kendisine doğruyu söylemişti ve gerçekten yeni bir müşteri bulmuştu. Açıkça hiç sözünü etmemiş olsa da Efrain’in ihtirassız olmasına rağmen, insanlarla iyi ilişkiler kurduğunu çok önceden fark etmişti. Ne yazık ki onu göndermek zorunda idi. Onun yerine birini bulması kolay olmayacaktı ama Antonia’nın onunla ilgili planlarını bildiğinden, artık onun etrafta dolanmasına izin veremezdi. Kızının kendisini sadece kızdırmak için böyle konuştuğu düşüncesi aklından geçti. Antonia’nın bu oğlanla evlenebileceğine bir türlü inanamıyordu.
Saat altı gibi Frida Herzog o derece huzursuz durumda idi ki laboratuardaki iki sekretere ve kumaş dükkânının sahibine telefon etti. Kalemler teslim edilmemişti. Donakalmış durumda bir süre telefona baktı ve balkona çıkıp çalışma masasındaki her nesnenin altına baktı. “Kalemimi aldı” diye bir çığlık attı.
Giriş kapısına doğru telaşla yürüdü ve hızla merdivenlerden inip sokağa çıktı. Köşeye doğru koşarken komşuların şaşkın bakışlarını görmediği gibi ne selamlarını ne de dedikodularını duydu. Tepenin eteğine vardığında biraz olsun dinlenmek için durdu. Topuklu ayakkabılar yerine daha rahat olanlarını giymiş olmayı arzu ederek gecekondulara giden geniş toprak yolu tırmanmaya başladı.
Efrain’in evine hiç gitmemişti ama yaklaşık olarak nerede olduğunu biliyordu. Hiçbir yabancının gitmeye cesaret edemediği bu teneke mahallelerinin tehlikeli oldukları hakkında birçok şey duymuştu. Bu tepelerde saklanmayı seçen canileri takip etmekte polis bile isteksiz davranıyordu. Korkmuyordu. Yaşlı bir kadına zarar vermeyi kim isteyebilirdi ki? Tüm binaların kulübe olmadıklarını görünce biraz güvende hissetti. Bazıları beton bloklardan yapılmıştı, hatta birkaç tanesi de iki katlı idi.
Nefes almak ve çarpan kalbini sakinleştirmek için sık sık durdu. İnsanlar ona merakla bakıyorlardı. O geçerken, yalın ayak, yarı çıplak çocuklar oyunlarını durdurup kıkırdayarak güldüler. Tepeye varmadan önce geri dönüp alttaki kasabaya baktı. Hafif bir rüzgâr ateş basmış yüzünü serinletti. Batmakta olan güneşin tatlı ve dağınık ışıkları altında, öğleden sonra sıcaklığını koruyan kasaba hiç bu kadar güzel görünmemişti. Sebepsizce sıra dışı ve beklenmedik bir olayla karşılaşacağı önsezisine kapılarak gözleri aradığı binayı bulmaya çalıştı.
Bir kızın dostane sesi duygularını dağıttı ve “Yardıma ihtiyacınız var mı? Kayıp mı oldunuz?” diye samimiyetle sordu. “Efrain Sandoval’ın evini arıyorum” diye yanıtladı Frida Herzog. Evinin yerini saptamak için o derece kendinden geçmişti ki nerdeyse gece olmakta olduğunun farkına bile varmamıştı. “Efrain nerde yaşıyor, bana söyleyebilir misin?” sorusunu birkaç kere tekrarladı, zira küçük kız tek bir söz anlamadan boş gözlerle onu süzüyordu. Yakına çömelmiş bir yaşlı adam terbiyeli bir ifadeyle “Fazla ileri gittiniz” diye bildirdi. Bir gecekondunun düzensiz çivilenmiş tahtaları arasından süzülen ışığın altında güçlükle seçiliyordu. “Biraz aşağı doğru yürüyün ve soldaki yola sapın. Sarı renkli ev. Görmemeniz mümkün değil çünkü bir kanaryaya benzer” dedi. Aşağı doğru inen kadının dengesiz adımlarını görünce “Eve dönseniz daha iyi olur. Bu saatte birçok sarhoş adam etrafta dolanır ve kavgaya tutuşurlar” diye seslendi.
Kızgın adamların bağırtıları ve yaklaşan telaşlı adımların gürültüsü Frida Herzog’un onu duymasını engelledi. Arkasına dönüp ne olduğunu anlamasına fırsat kalmadan sert bir darbeye maruz kaldı. Altındaki zemin kayar gibi oldu ve derin bir uçuruma düşmeyi engellemekten çok, onu işaretlemeye yarayan bir korkuluğun üzerinden yuvarlandı. Bir anda, alttaki kaya kaplı zeminin kendisini karşılamak üzere yaklaştığını dehşetle gördü. Bazıları yüksek, bazıları yumuşak olan birtakım sesler duydu ve ardından sessizlik ile karanlık içine gömüldü.
****====****
Efrain aniden uyandı. Esrarengiz bir rüya görmüştü. Uykusunda daha önce defalarca yapmış olduğu gibi, Hans Herzog ile yine konuşmuştu. Dostu onun olaylara öncülük etmesini istiyordu ve bir an önce Antonia ile evlenmeye teşvik ediyordu. Birlikte bir dünya turuna çıkmalarını istiyordu. Efrain bu sözlere gülmüştü. Seyahat etmektense, bu uzak yerler hakkındaki hikâyeleri dostundan dinlemeyi tercih edeceğini söylemişti. Hans Herzog itiraz etmiş ve Efrain’e bu yerleri artık kendisinin görme vaktinin geldiğini belirtmişti. Hans Herzog ile ilgili rüyalar görmeye alışık olmasına rağmen, bu rüya özel olarak onun aklını çelmiş, Efrain’in bir türlü dağıtamadığı bir gerçeklik duygusu yaratmıştı.
Efrain işvereni olan dostunun ölmüş olduğunu inatla kabul etmek istemiyordu. Ne de olsa onu her gece rüyasında görüp onunla konuşuyordu. Yatağın yanında duran masanın üzerindeki gaz lambasını yaktı ve bir taburenin üzerine koymuş olduğu bira şişesini açtı. Büyük bir bardağa birayı döktü ve kabaran köpüğü üfleyerek uzun uzun içti. Biranın sıcak oluşuna aldırmıyordu. “Olaylara öncülük etmenin şerefine” diyerek altın kalemi omuz çantasından çıkardı. Kendi kendine memnuniyetle gülerek mührü çevirip çıkardı, mührü kalemin tepe kısmına taktı ve kolunu defalarca damgaladı.
Orijinalin aynısı olan fakat kendi adını içeren bir mührü yapması için bir hafta önce, bir mücevherat dükkânında çalışan bir oymacıyla anlaşmıştı. Şansın kendi lehine olaylara müdahale etmiş olduğundan hiç şüphesi yoktu. Bu şaşırtıcı tesadüfü başka nasıl açıklayabilirdi ki? Kendi adını ve adresini içeren mührü teslim alacağı gün, Frida Herzog, kazayla, kendi altın kalemini dağıtacağı diğer altı adet kalemle birlikte omuz çantasına koymuştu.
Biranın geri kalanını bardağına aktardı ve mutlulukla yudumladı. Belki de Frida Herzog’un bilinçaltı onun kaleme sahip olmasını istemişti. Buna inanmak hoşuna gidiyordu. Kapısından gelen ısrarlı vuruş sesleri düşüncelerini durdurdu. Kapının dışındaki panikli ses “Seni soran yabancı bir hanım, sarhoş biri tarafından düşürüldü”.
Masadaki omuz çantasını kapan Efrain “Frida Herzog” diyerek tepenin dibinde toplanmış olan insanların yanına koştu. Etrafta toplanmış olanları iterek “Olamaz” diye tekrarladı. Frida Herzog yere yayılmıştı. Yanına çömeldi. Gaz lambasının ölgün ışığı kadının yüzüne sarımtrak bir parlaklık yayıyordu. Bir şeyler söylemek istedi ama ağzından hiçbir söz çıkmadı. Tek yapabildiği kadının solgun mavi gözlerine bakmaktı. Frida Herzog’un kırılmış gözlükleri yanında duruyordu ve gözlüksüz gözleri nerdeyse çocuksu bir dikkatle bakıyorlardı. Hafif aralanmış dudaklarının arasından beyaz dişleri görünüyor ve dudaklarının kenarındaki kırışıklık hoşnutsuzluk izlenimi veriyordu. Efrain kadının bir şeyler söylemek istediği hissine kapıldı.
Altı kalem kutusunu omuz çantasından çıkarıp kadının yüzüne yakın tutarak ve güven vermek istercesine “Kalemler bende” dedi. “Onları bugün teslim edemedim, çünkü senin için sipariş formları doldurmakla meşguldüm. Yeni dört tane müşterimiz var” diye yalan söyledi. Frida Herzog’un yüzü daha da asıldı. Dudakları oynadı ve hem onun işten kovulmuş olduğu, hem de Antonia hakkında bir şeyler mırıldandı. Gözleri daha da açıldı, gözbebekleri genişledi ve yaşamı tükendi.
Efrain, topluluğa “Onun için çalışıyorum” dedi. Altın kaplamalı kalemi cebinden çıkararak “Hayat ne tuhaf, daha bu sabah bana bu şahane altın kalemi verdi” diye açıkladı. Dikkatli ve dakik hareketlerle mührü yerinden çıkardı kalemin tepesine taktı ve koluna bastırdı. Yüksek sesle adını ve adresini okudu: “Efrain Sandoval, Kanarya Dükkânı, Curmina; bu kıymetli kalemleri kredi ile satın almanıza yardımcı olabilirim” dedi.
Pazar sabahı idi, Candelaria’nın kiliseden çıkmasını beklerken dona Mercedes ile birlikte kasabanın meydanında oturuyordum. Sadece bir saat önce Efrain Sandoval ile son görüşmemi yapmıştım. Yakın bir bankta, bir Caracas gazetesini yüksek sesle okuyan iyi giyimli, yaşlı ve saygın bir bey oturuyordu. Kendisi için önemli olması gereken bir yazıyı çevredeki insanların gülümsemelerine dikkat etmeden, ciddi bir sesle okuyordu. Saçları karmakarışık, yaşlı bir adam karşı kaldırımdaki açık bir bardan çıkıp geldi. Şapkasını giydi, bir plastik torba içindeki şişeyi sıkıca tutarak ve öksürüp tıksırarak sokak boyunca yürüdü.
Açıklanması mümkün olmayan bir hüzün duygusu içinde dona Mercedes’e baktım. Güneş gözlüklerini takmış olduğundan ve tam karşıya baktığından gözlerindeki ifadeyi göremedim. Ani soğuk bir rüzgârın etkisinde kalmış gibi kollarını göğsü üzerinde birleştirdi. Duyduğum hikâyeleri nasıl anladığımı kendisine anlatmaya çalışırken beni dikkatle dinledi. “Florinda’nın istenç dediği bir kuvveti kullanmanın farklı yollarını bana gösteriyorsun” dedim. Kollarını kavuşturmuş halde “hareket ettirmek kullanmak demek değildir” diye beni düzeltti. “Ayrıca ben bundan fazlasını yapmaya çalışıyorum. Daha önce söylediğim gibi, şans çarkının harekete geçmesini hissetmen için seni geçici olarak o insanların gölgesinde bırakıyorum. Bu duygu olmadan yapacağın her şey boşlukta kalacaktır. Sana hikâyesini anlatan insanın iniş-çıkışlı ruhsal durumunu izleyebilmen gerek: Bir süreliğine o insanın gölgesinde kalman gerek” diye devam etti.
“Efrain Sandoval’ın durumu ne? Onun başına gelenlerle hiçbir ilgisi olmadığı kesin. Neden onun gölgesine yerleştirildim?” diye sordum. “Çünkü çark onun için hareket etti. Kendi hareket ettirmedi ama hayatı değişti. Bu değişimi, çarkın bu hareketini hissetmeni istedim. Sana daha önce sözünü ettiğim gibi, bir hayalet, Hans Herzog’un hayaleti çarkı onun için harekete geçirdi. Victor Julio ölüm anında çarkı çevirip Octavio Cantu’nun yaşamını rezil ettiği gibi, Hans Herzog da ölümünden sonra çarkı çevirip Efrain Sandoval’ın yaşamına zenginlik kattı” dedi.
Dona Mercedes gözlüklerini çıkarıp yüzüme dik dik baktı. Bir şey söylemek için ağzını açtı ama onun yerine gülümseyerek banktan kalktı ve “Ayin her an bitebilir. Candelaria’yı kilisenin kapısında bekleyelim” dedi.

8

Cvp: Florinda Donner - Cadının Rüyası

ALTINCI BÖLÜM

Mercedes Peralta odamın kapısını sessizce açarak “Misuya orda mısın?” diye sordu fısıldayarak. Okuma lambamın hafif ışığında beliren dış hatları, uzun siyah elbisesi ve yüzünün yarısını örten geniş kenarlı şapkasıyla, tam bir cadı örneği idi. Işığı açmak için davrandığımda “Işığı açma, bir ampulün parlaklığına tahammülüm yok” dedi. Yatağıma oturdu ve yatak örtümün kıvrımlarını düzeltirken alnında yoğun bir ciddiyetin izleri vardı. Yukarı baktı ve gözlerini kırpmadan bakışlarını yüzüme sabitlendi. Tatsız bir durum olup olmadığını merak ederek parmaklarımı yanağımda ve çenemde gezdirdim. Kıkırdayarak çalışma masama döndü ve not tuttuğum küçük kâğıtları dikkatle üst üste dizmeye başladı. Nihayet, alçak ve ciddi bir sesle “Chuao’ya hemen gitmem gerekiyor” dedi. “Chao mu? Hem de bu saatte” diye şaşırarak sordum. Başını sallayarak onaylayan kararlı duruşunu görünce “Yağmur yağarsa çamura saplanırız” diye ekledim.
Chuao, Curmina’ya bir saat sürüş mesafesinde, sahile yakın bir köydü. Doğal bir sesle “Yağmur yağacak ama senin cipinle çamura saplanmayacağız” dedi. Çalışma masamın üzerine eğilerek alt dudağını ısırdı ve daha fazla söylemenin uygun olup olmayacağını düşündü. Arzudan çok aciliyet belirten bir sesle “Bu gece yarısından önce orda olmam gerek. Sadece bu gece müsait olacak olan birtakım otları almalıyım” diye fısıldadı. Kolumdaki fosforlu saatime bakarak “Saat on biri geçti. Gece yarısından önce orada olamayız” diye belirttim. Dona Mercedes sırıtarak yatağımın demirden baş kısmında asılı olan jean pantolonumu ve gömleğimi alarak “Saatinin saatleri saymasına engel olacağız” dedi. Hafif bir gülümseme yüzünü aydınlattı. Gözleri ümitle ve güvenle bakarak benimkilerle karşılaştı ve “Beni götüreceksin, değil mi?” dedi.
Kasabayı terk eder etmez ağır yağmur damlaları arabanın üzerinde takırdadı. Birkaç saniye içinde yağmur, koyu ve yoğun bir perde gibi üzerimize çöktü. Silecekler ön camı bir kavis çizerek temizleseler de, cam anında tekrar bulanıklaşıyordu. Sileceklerin hışırtısından ve görüntünün azlığından sinirlenerek arabayı yavaşlattım. Yolun kenarındaki ağaçlar belli belirsiz şekilde yanımızda ve üzerimizde dalgalanıyor, bir tünel içinden geçiyormuşuz intibaını veriyorlardı. Sadece arada bir duyulan yalnız bir köpeğin havlaması, bir gecekondunun yanından geçmiş olduğumuzu bildiriyordu. Yağmur başlamış olduğu gibi aniden durdu, fakat gök hala kapalıydı. Bulutlar bunaltıcı derecede alçakta duruyorlardı. Arabanın ışıklarından geçici olarak körleşen ve yolda sıçrayan kurbağaları ezmemek için tüm dikkatimi arabanın ön camına verdim.
Sahile giden yola saptığımızda bulutlar, sanki gökten aniden silinmişler gibi, bir anda kayboldular. Gümüşi renkli yapraklarıyla rüzgârda yavaşça salınan nadir ağaçların tepesindeki ay, düz bir arazi üzerinde gerçek dışı renkleriyle parlıyordu. Bir kavşakta durarak arabadan çıktım. Sıcak ve rutubetli hava dağ ve deniz kokuyordu. Arabadan çıkıp yanıma gelen Mercedes Peralta, şaşkın bir ifadeyle “Burada seni ne durdurdu, Misuya?” diye sordu. Gözünün içine bakarak “Ben bir cadıyım” dedim. Ona sadece bacaklarımı hareket ettirmek istediğimi söyleseydim inanmayacağını biliyordum.
“Böyle bir yerde doğmuştum. Dağ ile deniz arasında” diye devam ettim. Mercedes Peralta önce kaşlarını çattı, sonra da keyifli ve şakacı bir bakışla, kontrolsüz bir şekilde gülerek ıslak yere otururken beni de beraberinde çekti. “Belki de normal bir insan gibi doğmadın. Belki de bir Curiosa gökte dolanırken seni yolda kaybetti” dedi. “Bir Curiosa nedir?” diye sordum. Bana neşeyle baktı ve Curiosa’ların büyücülüğün herkesçe bilinen sembolleriyle, ayinleriyle ve büyülü sözleriyle ilgilenmeyen cadılar olduklarını açıkladı. “Curiosa’lar sonsuzlukla ve ebediyetle ilgilenirler. Onlar bilinenle bilinmeyen arasında ince ve görünmeyen iplikler ören örümceklere benzerler” dedi.
Şapkasını çıkardı ve başı kavşağın tam ortasında, kuzeye bakar durumda, sırtüstü uzandı. Kollarını doğuya ve batıya doğru açarak “Yere uzan Misuya, başının tepesi başıma değsin ve kollarınla bacakların benimkilerle aynı pozisyonda olsunlar” dedi. Yol kavşağında kafa kafaya uzanıp yatmak rahattı. Sadece saçlarımızla birbirimize değsek de, kafataslarımızın kaynaşmış oldukları hissine kapıldım. Başımı yana çevirdim ve hoş bir ilgiyle onun kollarının benimkilerden ne kadar daha uzun olduklarını fark ettim. Bu keşfimin farkına varmış olmalı ki dona Mercedes kollarını benimkilere yaklaştırdı. “Eğer biri bizi görse deli olduğumuz sanacak” dedim. “Belki” dedi “Eğer gecenin bu saatinde bu kavşaktan her gece geçen insanlar bizi görürlerse korkuyla kaçışacaklar ve uçmaya hazır iki tane Curiosa gördüklerini sanacaklardır”.
Bir süre sessiz kaldık ve ben Curiosa’ların uçuşu ile ilgili bir soru sormadan “Kavşakta durmuş olmanla bu kadar ilgilenmemin nedeni, tam da bu noktada çıplak yatan bir Curiosa gördüklerine dair yemin eden insanların oluşudur” dedi. “Sırtından çıkan kanatlara sahip olduğunu ve göğe doğru yükselirken bedeninin şeffaf beyaz renge dönüştüğünü gördüklerini söylüyorlar”.
“Efrain Sandoval için düzenlenen seansta senin bedeninin şeffaflaştığını gördüm” dedim. Hoş bir doğallıkla “Elbette ki gördün” dedi. “Bunu sadece senin için yaptım, çünkü asla bir şifacı olmayacağını biliyorum. Sen bir medyumsun, hatta belki de bir cadı, ama bir şifacı değilsin. Bunu bilmem gerek, zira kendim de bir cadıyım”. Onu ciddiye almak istemediğimden gülüp kıkırdayarak “İnsanı cadı yapan nedir?” diye sordum. “Cadılar sadece şans çarkını çevirmekten öte, ayrıca kendi bağlarını da kurmak gücüne sahiptirler. Şu anda, başlarımız bitişmiş durumda, uçmaya başlasak nasıl olur?” dedi.
Bir iki saniye korkunç bir kaygı duydum. Sonra da tam bir aldırmazlık duygusu beni sardı. “Ecdadımın sana öğretmiş olduğu ilahilerden herhangi birini söyle. Ben de sana katılacağım” diye emretti. Seslerimiz tek bir uyumlu teraneye dönüşüp etrafımızı doldurdu ve dev bir koza gibi bizi sardı. Sözler derin ve sürekli bir çizgiye dönüşerek bizi yükseklere doğru taşıdı. Bulutların bana doğru geldiklerini gördüm. Bir çark gibi dönmeye başladık ve sonunda her şey kapkara oldu.
Biri beni şiddetle sallıyordu. Beklenmedik sarsıcı bir darbeyle uyandım. Arabamda direksiyonun arkasında oturuyor ve arabamı kullanıyordum. Arabaya geri yürüdüğümü hatırlamıyordum. Dona Mercedes “Uykuya dalma. Arabayı çarpıp iki enayi gibi öleceğiz” dedi. Frene bastım ve motoru durdurdum. Uyur durumda arabayı sürmüş olduğum düşüncesi beni korkuyla titretti. “Nereye gidiyoruz?” diye sordum ama sesim bir oktav düşüktü.
Gülümsedi, sabırsızlık hareketi yaptı ve kaşlarını kaldırarak “çok çabuk yoruluyorsun, Misuya. Ufak tefeksin ama sanırım bu senin en iyi özelliğin. Eğer daha iri olsaydın tahammül edilmez olurdun” dedi. Hedefimizi öğrenmek için ısrar ettim. Arabayı yön duygumla oraya doğru kullanabilmem için fiziksel bölgeyi bilmem gerekirdi. “Leon Chirino ve bir arkadaşla buluşmaya gidiyoruz. Gidelim, arabayı sürerken seni yönlendireceğim” diye bilgilendirdi. Arabayı çalıştırıp sessizce sürdüm. Hâla sersem gibiydim. “Leon Chirino bir medyum ve bir şifacı mıdır” diye sordum. Hafifçe güldü fakat yanıt vermedi.
Uzun bir süre sonra “Bunu sana düşündüren nedir?” diye sordu. “Onda açıklanması zor olan bir şey var. Bana seni hatırlatıyor” dedim. Alaycı bir tarzda “Gerçekten mi?” diye sordu ve ardından ciddileşerek Leon Chirino’nun bir medyum ve bir duru görücü olduğunu kabul etti. Düşüncelere daldığımdan bana verdiği yol talimatını duymadım. Bir erguvan ağacını işaret ederek “Geçtin! Şimdi geri dönmen gerek” diye bağırarak ihtarda bulunması beni yerimden sıçrattı. Gülümseyerek “Şuraya park et, bundan sonra yürümemiz gerekecek” dedi.
Ağaç dar bir girişi belirliyordu. Zemin küçük çiçeklerle kaplıydı. Erguvan çiçeklerini kırmızı bilirdim ama ay ışığında siyah görünüyorlardı. Erguvan ağacı nadiren tek başına bulunur. Genelde koruluklarda kahve veya kakao ağaçları yanında bulunurlar. Azman otlarla kaplı ve erguvan ağaçları ile çevrili dar bir patika boyunca ileride görülen karanlık tepelere doğru ilerledik. Mercedes Peralta’nın düzensiz nefesi ile ayaklarımız altında kırılan dalların çıtırtısından başka herhangi bir ses duyulmuyordu. Patika, geniş ve sert bir toprak zeminle çevrili, alçak bir evin önünde son buluyordu.
Kamış üzerine kilden oluşmuş duvarda yer yer aşıntı delikleri belirgindi. Çatı teneke levhalarla ve kuru palmiye yapraklarıyla örtülmüştü. Geniş saçaklar bir ön avlu oluşturacak şekilde uzatılmışlardı. Ön cephenin penceresi yoktu, sadece hafif bir ışığın sızdığı dar bir kapısı vardı. Dona Mercedes aralık kapıyı itti. Seyrek eşyalarla döşeli bir odada titreşen mumlar ışıktan çok gölge yayıyorlardı. Düz arkalıklı bir iskemlede oturan Leon Chirino şaşkınlık ve mutluluk içeren bir ifadeyle bize baktı. Ayağa kalktı ve topallayarak şifacıya sarılıp onu demin oturduğu iskemleye yöneltti. Benimle selamlaştı ve elimi sıkarak şaka yollu “sana, dona Mercedes’ten sonra, civardaki en muazzam şifacıyı tanıştırmak isterim” dedi.
Fakat devam etmesine fırsat kalmadan “Ben Agustin’im” diyen biri seslendi. Ancak o zaman köşede asılı duran hamağı fark ettim. İçinde ufak bir adam yatıyordu. Vücudu yarı bükülü idi ve hamağı ileri geri sallaması için bir bacağı yere doğru sarkıyordu. Çok genç görünmüyordu, yaşlı da değildi. Belki otuzlarında idi ama çukur yanakları ve çıkık elmacık kemikleriyle açlıktan ölen bir çocuğa benziyordu. Onun en belirgin özelliği gözleriydi. Gözleri açık maviydiler ve kara yüzünde büyüleyici bir yoğunlukla parlıyorlardı. Odanın ortasında ne yapacağımı bilemeden öylece durdum. Örümcek ağlarıyla kaplı duvarlarda gölgelerimizi oynatan mumların zayıf ışığı ürkütücüydü. Duvara yaslanmış sade mobilyalar -bir masa, üç iskemle, iki tabure ve bir portatif yatak- odaya yaşanmamış havası veriyorlardı. Agustin’e “Burada mı yaşıyorsun?” diye sordum. Bana yaklaşarak “Hayır, burası benim yazlık sarayım” dedi ve şakasından memnun olmalı ki başını geriye atarak güldü.
Utanarak en yakın iskemleye doğru giderken sivri bir şeyin ayak bileğime sürttüğünü hissederek bir çığlık attım. İğrenç ve kirli bir kedi bana doğru yukarı bakıyordu. Agustin “Bağırarak burayı yıkmana gerek yok” dedi ve sıska hayvanı kucağına aldı. Başı okşandığı anda kedi mırlamaya başladı. Agustin “Seni sevdi, ona dokunmak ister misin?” diye sordu. Kesinlikle istemediğimi belirten bir ifadeyle başımı salladım. Pirelerinden ve uyuz yaralarından çok, kedinin yüzümü hiç terk etmeyen yeşil-sarı çizgi gibi gözlerindeki delici bakışlarından rahatsız olmuştum.
Leon Chirino, dona Mercedes’in kalkmasına yardım ederek “Eğer bitkileri zamanında toplamak istiyorsak, gitsek iyi olur” dedi. Kapının arkasındaki bir çiviye takılı gaz lambasını alıp yaktı ve onu izlememizi işaret etti. Plastik bir perde ile örtülmüş alçak bir kapı, arka bölümdeki hem mutfak hem de depo görevi gören bir odaya açılıyordu. Odanın bir yanı yüksek otlar ve bodur ağaçlarla kaplı geniş bir alana açılıyordu. Gaz lambasının zayıf ışığında terk edilmiş bir meyve bahçesini andırıyordu.
Görünürde geçit vermeyen ot duvarının arasından sızınca ıssız bir manzarayla karşılaştık. Yamacın kısa bir süre önce yanmış zeminindeki kömürleşmiş artıklar ay ışığında acayip ve ürkütücü görünüyorlardı. Leon Chirino ve Agustin hiç ses çıkarmadan ortadan kayboldular. Dona Mercedes’e “Nereye gittiler?” diye fısıldadım. Karanlığı işaret ederek ve belirsizce “Önden gittiler” dedi. Taşıdığı gaz lambasının ışığında canlanan gölgeler çalılığa doğru uzanan dar yolda sağa sola oynaşıyordu. Otların arasından ilerde bir ışığın parıldadığını gördüm. Bir ateş böceğinin ışığı gibi sık aralıklarla parlayıp sönüyordu. Yakına geldikçe böceklerin vızıltısına ve rüzgârda hışırdayan yaprakların sesine karışan monoton bir şarkı duyduğumdan emindim.
Mercedes Peralta gaz lambasını söndürdü. Lambanın son parıltısı sönerken dört metre ilerimdeki yıkık ve alçak bir duvara oturan onun, şişkin eteğini gördüm. Hatlarını bir puronun ışığı aydınlatıyordu. Başının tepesinde yarı saydam, oynak bir parlaklık belirdi. Adını seslendim ama hiç yanıt vermedi. Büyülenmiş gibi, tam tepemde sisli bir puro dumanının daireler çizerek dolandığını gördüm. Duman, dağılması gerektiği gibi dağılmadı ve havada uzunca bir süre durdu. Bir şey yanağımı sıyırdı. Otomatik olarak elimi yüzüme götürdüm. Parmaklarıma baktığımda büyük şaşkınlıkla fosforluymuş gibi parladıklarını gördüm. Kokup alçak duvar boyunca dona Mercedes’in oturduğu yere doğru koştum.
Birkaç adım atmıştım ki Leon Chirino ve Agustin tarafından durduruldum. Leon Chirino “Nereye gidiyorsun, Misuya?” diye alaycı bir tavırla sordu. “Bitkileri toplaması için dona Mercedes’e yardım etmem gerek” dedim. Yanıtım onları eğlendirmişe benziyordu. Gülüştüler. Leon Chirino başımı okşadı ve Agustin cüretle başparmağımı kapıp lastik bir pompa imiş gibi sıktı. Agustin “Burada sabırla beklememiz gerek. Senin başparmağından içine sabır pompaladım” dedi. “Beni buraya ona yardım etmem için getirdi” diye ısrar ettim. “Elbette, ona yardım etmen gerekecek ama bitkiler için değil”. Kolumdan tutarak yıkılmış bir ağaç kütüğüne doğru götürdü. “Burada dona Mercedes’i bekleyelim” dedi.
Mercedes Peralta’nın alnında parlak ve gümüşi-yeşil yapraklar vardı. Sessizce gaz lambasını bir dala bağladı, ardından yere çömelip toplamış olduğu otları değişik gruplara ayırmaya başladı. Verbana kökleri aybaşı ağrılarına iyi geliyorlardı. Rom içine batırılmış Valerian otları asabiyete, korkulu heyecanlara ve kâbuslara karşı ideal bir çözümdü. Rom içine batırılmış Torco kökleri kansızlığı ve sıtmayı tedavi ediyorlardı. Esasen erkeklere önerilen Guaritoto kökleri idrar kesesi zorluklarında kullanılıyordu. Biberiye ve sedefotunun mikrop öldürücü özellikleri vardı. Malva yaprakları cilt döküntülerine uygulanıyordu. Şeker kamışı özünde kaynatılmış Artemisia aybaşı ağrılarını azaltıyor, parazitleri öldürüyor ve ateş düşürüyordu. Zabila astım hastalığını tedavi ediyordu.
“Fakat tüm bu bitkileri kendi bahçende yetiştiriyorsun. Onları toplamak için neden buraya geldin?” diye sordum. Agustin yüzünü bana yaklaştırarak “Sana bir şey söyleyeyim, Misuya; bu bitkiler cesetlerden beslendiler” dedi ve neşeyle güldü. Eliyle geniş bir kavis çizerek “Bir mezarlığın ortasındayız” dedi. Panikleyerek etrafıma bakındım. Ne mezar taşları ne de mezarı andıran küçük toprak kümeleri vardı, ama diğer mezarlıklarda da mezar taşı görmemiştim.
Agustin haç çıkararak “Atalarımız buraya gömülüdür. Dolunay olduğu bu gibi gecelerde, ay ışığı mezarların mesafelerini değiştirip ağaç dipleri beyaz gölgelerle boyandığında acınacak inlemeleri ve zincirlerin şakırtısını duymak mümkündür. Kendi kesik başlarını taşıyan adamlar etrafta dolaşır. Bunlar sahiplerinin hazinelerini gömmek için açtıkları çukurlara altınla birlikte, başları kesilerek gömülmüş kölelerin hayaletleridir,” dedi ve hemen “Ama korkacak bir şey yok. Tüm istedikleri bir miktar romdur. Onlara bir miktar verirsen hazinelerin nereye gömülü olduklarını sana söyleyeceklerdir. Ayrıca burada günah işlemiş ve günahlarını itiraf etmek isteyen keşişler de vardır, ama onları dinleyecek kimse yoktur. Bir de İspanyol altınlarını aramaya Chuao’ya kadar gelmiş olan korsanların hayaletleri vardır” diye ekledi.
Güldü ve sır verir gibi “Gelip geçene ıslık çalan yalnız hayaletler de vardır. Bunlar basit ruhlardır. Fazla bir şey istemezler. Tek istedikleri onlara bir dua okumandır”.
Elinde hazır duran bir kökle Mercedes Peralta, yavaşça başını kaldırdı ve “Agustin’de tükenmez bir hikâye kaynağı vardır. Her hikâyeyi mümkün olduğu kadar süsler” dedi. Agustin ayağa kalktı. Vücudunu ve kol ile bacaklarını hareket ettirişi kemiksiz olduğu kanısını uyandırıyordu. Dona Mercedes’in önüne kendini attı ve başını kucağına gömdü. Dona Mercedes başı şefkatle okşayarak “Gitsek iyi olur. Misuya’yı birkaç gün sonra senin yerine yollayacağım” dedi. Agustin bana üzgün ve özür dileyen bir bakışla bakarak “Fakat ben sadece çocukları tedavi ediyorum” diye kekeledi. Dona Mercedes gülerek “Onun tedaviye ihtiyacı yok. Tek istediği seni izlemek ve hikâyelerini dinlemek” dedi.
Yatağımda irkilerek doğruldum. Güçlü bir sarsıntıyla yatağımın ayak ucuna bir şey çöküvermişti. Yerde uyuyan köpek başını kaldırdı, kulaklarını dikti, benim söven mırıltılı sesimden başka bir şey duymayınca başını ön ayaklarının üzerine geri koydu. Bir an için nerede olduğumu kestiremedim fakat dona Mercedes’in yumuşak ve ısrarlı mırıltısını duyunca Curmina’ya bir saat sürüş mesafesindeki küçük kasabada, Leon Chirino’nun kardeşinin evinde olduğumu anımsadım. Mutfakta, benim için hazırladıkları geçici yatakta idim. Leon Chirino’nun kardeşine özel bir seans düzenlemeleri gerektiğinden Leon Chirino ile dona Mercedes’i buraya gece yarısı getirmiştim.
Gözlerimi kapatarak iri yastığa yerleştim ve kendimi şifacının güven veren sesine terk ettim. Sesin beni sarmaladığını hissettim. Uyumak üzereydim ki ikince bir sarsıntı beni uyandırdı. Örtünmüş olduğum küflü yorgan boğazıma dolanmıştı. Onu düzeltmek için hafif doğruldum ve Agustin’in kedisini dizime konmuş görünce çığlığı bastım. Karanlıktan gelen yarı kibar yarı alaycı bir ses “Neden kedimi her gördüğünde çığlık atıyorsun?”
Yatağımın ayak ucunda bacak bacak üstüne atmış oturan Agustin kedisine uzandı. Büyüleyici mavi gözleri yüzümde sabitlenerek “Seni köpeğimden korumak için geldim. Köpekler geceleri uyumazlar. Eğer karanlıkta gözlerini açarsan bir köpeğin seni nasıl bütün gece göz hapsine aldığını görebilirsin. Onlara bu yüzden çoban köpeği denir”. Kendi esprisine kendi güldü. Yanıt vermek için ağzımı açtım ama hiçbir ses çıkmadı. Yerimde doğruldum ama Agustin ile kedisinin görüntüsü karşımda belli belirsiz titreşmeye başladı ve sonunda yok oldu. Belki dışarıdadırlar düşüncesiyle şafak vaktinin gölgeleriyle kaplı bahçeye çıktım. Ortalıkta hiç kimse yoktu. Kol saatime baktım. Dona Mercedes ve Leon Chirino ile buraya geleli sadece iki saat olmuştu. Çok az uyumuş olduğumun farkına vararak yatağıma geri döndüm, yorganı başıma çektim ve uyuyakaldım.
Birtakım insan ve müzik sesleri ile kahve kokusu beni uyandırdı. Gaz sobasının üzerine eğilmiş olan Leon Chirino radyo dinliyor ve taze kahve filtreliyordu. Yanına oturmamı işaret ederek “İyi uyudun mu?” diye sordu. Yeni bir muşambayla örtülü büyük ve kare bir masada ona katıldım. İki fincanı yarıya kadar kahveyle doldurdu ve üzerlerine cömertçe şeker kamışı likörü ekledi. Tüten porselen fincanı bana doğru iterek “Güç versin” dedi. Sarhoş olmaktan korkarak tereddütle birkaç yudum içtim. Fincanların kenarında altın yaldız ve üzerlerinde gül desenleri vardı. Kendi bardağını kahve ve şeker kamışı likörü ile yeniden doldurdu. “Dona Mercedes bana senin duru görü sahibi olduğunu söyledi. Benim kaderimde nelerin olduğunu söyleyebilir misin?” dedim. Bu ani sorumun samimi bir yanıtla karşılanacağını ümit ediyordum. Tevazu ve yaşlı insanların gençlere gösterdikleri hoşgörü ile “Canım benim, ben dona Mercedes’in kadim dostuyum. Onun hayaletleri ve hatıralarıyla yaşıyor ve onun yalnızlığını paylaşıyorum” dedi.
Dişlerinin arasından tükürdü, sigara paketinden iki sigara aldı ve birini kulağının arkasına yerleştirdi. “Agustin’e gitsen iyi olur” diye nasihatte bulundu “Zira işe erken başlar. Sana kasabaya giden yolu göstereyim”. Beni evin dışına çıkarmak isteğine aldırmadan “Aslında soruma cevap vermedin” dedim. Yüzünde şaşkın ve alaycı bir ifade belirdi. “Seni nelerin beklediğini söyleyemem. Duru görücüler olaylar hakkında nedenini anlamadıkları kısa görüntüler görürler ve gerisini uydururlar” dedi.
Kolumdan tutup beni resmen çekerek evin dışına götürdü. “Sana Agustin’in evinin yolunu göstereyim” diye tekrarladı. Tepenin altına doğru kıvrılarak giden bir patikayı işaret ederek “Bu yolu takip edersen kasabaya varırsın. Kime sorsan Agustin’in evini sana gösterir” dedi. “Dona Mercedes ne olacak?” diye sordum. “Akşama gelip seni alacağız” dedi ve bir sır verir gibi eğilerek “Dona Mercedes’le birlikte kardeşimin durumuyla ilgileneceğiz” diye fısıldadı.
Ağaçlardaki kuşların ötüşleri ile koyu renkli yaprakların arasından parıldayan altın kütlelere benzeyen olgun mangoların kokusu havayı dolduruyordu. Üzerinden çok geçilmiş olduğu belli olan patika, bükülerek yokuş aşağı iniyor ve geniş bir toprak yola ulaştığında aydınlık kasabanın öte yanındaki tepeye doğru devam ediyordu. Parlak renklere boyalı evlerinin önündeki beton kaldırımları süpüren kadınlar, geçerken verdiğim selamı yanıtlamak için işlerine ara veriyorlardı. Kadınlardan birine “Şifacı Agustin’in nerde oturduğunu söyleyebilir misin?” diye sordum. Çenesini süpürgesinin tahta sapı üzerinde bitiştirdiği ellerine dayayarak yüksek sesle “Elbette ki söyleyebilirim” dedi ve meraklı komşularının duyacağı şekilde yolun sonundaki yeşil sıva ile kaplı eve yönlendirdi. “Damında büyük anteni olan evdir. Yanılman mümkün değil” diye ekledi. Sesini alçaltarak gizli bir bilgi verir gibi fısıldayarak, Agustin’in uykusuzluktan yılan ısırığına kadar her şeyi tedavi edebileceğini söyledi. Hatta ne kanser ne de cüzzam sorunları onun için zor değildi. Genç hastaları daima iyileşiyorlardı.
Agustin’in kapısına birkaç kere vurdum ama hiç yanıt gelmedi. Sokağın karşı tarafındaki evin penceresinden dışarı sarkan bir genç kız “Doğrudan içeri gir. Agustin seni duyamaz. Kendisi arka tarafta” diye bağırdı. Tavsiyesine uyarak iç avluya açılan ön kapıdan içeri girdim. Avluya açılan üç odaya ayrı ayrı göz attım. İlk iki odada bir hamaktan başka bir şey yoktu. Üçüncü oda bir oturma odasıydı. Takvimler ve dergi fotoğrafları duvarları süslüyordu. Bir sıra düz arkalıklı iskemle ile üzerinde plastik bir örtü bulunan bir koltuk büyük bir televizyona dönüktüler. Geride bir mutfak vardı. Mutfağın da ilerisinde, bir girintiden geçilerek ulaşılan diğer bir oda vardı. Orada, bir masada oturan Agustin’i gördüm.
Ona yaklaşırken bir eliyle başını kaşıyarak ve gülümseyerek ayağa kalktı, diğer eli aşınmış haki pantolonunun derin cebinde idi. Beyaz gömleği yamalı idi ve kollarının yenleri aşınmıştı. İftiharla “Burası benim çalışma odam” dedi. Koluyla bir kavis çizerek “Burada her şey var ve güne başlamak üzereyim. Hastalarım bu yan kapıdan girer. Bu yan kapı ikimize de şans getiriyor.”
Tepelere bakan iki penceresiyle aydınlık ve havalanmış olan oda deterjan kokuyordu. Duvarlar boyasız ve cilasız raflarla kaplıydı. Raflarda düzgün şekilde duran ve her biri etiketlenmiş durumda, kuru otlarla, yapraklarla, ağaç kabukları ve çiçeklerle dolu şişeler, kavanozlar ve kutular vardı. Bu etiketlerde nesnelerin sadece bilinen isimleri değil, ayrıca Latinceleri de yazılmıştı. Masa elle yapılmıştı ve açık pencerelerin yanındaydı. Cilalı yüzeyinin üzerinde kitaplar, şişeler, kaplar, tokmaklar ve iki tane de terazi duruyordu. Basit bir sedir ile bir köşede asılı duran bir metre boyundaki haç ve altındaki üçgen bir çıkıntı üzerinde yanan mum, benim bir eski zaman eczacısının odasına değil de bir şifacının odasına girmiş olduğumu onaylıyorlardı.
Agustin telaşsızca mutfaktan bir iskemle getirdi ve onu çalışırken izlememi söyledi. Biraz önce işaret etmiş olduğu şans getiren kapıyı açtı. Yan odada üç kadın ve dört çocuk vardı. Saatler çabuk geçti. Tedaviye, çocukların anneleri tarafından getirilmiş olan kavanozlardaki çocuk idrarlarını incelemekle başlıyordu. Her çocuk annesinin anlattığı hastalık belirtilerini dinledikten sonra Agustin “Suları okumaya” başlıyordu. Bir teşhise ulaşmadan önce idrarın rengi, kokusu ve çıplak gözle görebildiğini iddia ettiği mikropları -onun ifadesiyle lifçikleri- inceleniyordu.
“Suların okunması” eksiksiz olarak tamamladığında Agustin nezleyi, ateşi, hazımsızlığı, astımı, cilt döküntülerini, alerjileri, kansızlığı, hatta kızamıkla suçiçeğini dahi teşhis edebildiğini iddia ediyordu. Her kadın, Agustin’in uygun ilaçları yazmadan önce İsa’dan yardım istemesini saygı ve sabırla bekliyordu. Agustin karışımlarını kendi hazırlayıp paketlediğinden ve modern eczacılıktan da haberdar olup ona inandığından, karışımlara magnezyum sütü, antibiyotik, aspirin ve vitamin katmaya yatkındı.
Mercedes Peralta gibi belli bir ücret almıyor, her hastanın kendi ödeme gücüne göre bağışta bulunmasına izin veriyordu. Komşu kadınlardan birinin getirdiği ve geç saatte yediğimiz tavuk ile domuz karışımı öğlen yemeğimiz, kucağında küçük bir çocuk taşıyan yaşlı bir adamın mutfaktan içeri girmesiyle aniden sona erdi. Babasının ot kesmeye yarayan palasıyla tarlada oynarken baldırını kesmiş olan çocuk altı veya yedi yaşındaydı. Güvenli ve sakin bir şekilde, Agustin çocuğu çalışma odasındaki sedire taşıdı ve kana bulanmış geçici sargıyı çözdü. Derin kesiği önce biberiye suyu ile sonra da oksijenli su ile yıkadı.
Agustin’in, çocuğun heyecanlı küçük yüzünü sakinleştirici okşayışından mı, yoksa yumuşak sesle söylediği ilahinin etkisinden mi bilinmez, çocuk hipnotize olmuş gibi kısa bir süre içinde uykuya daldı. Ondan sonra Agustin, tedavisinin en önemli kısmına geçti. Kanamayı durdurmak için yaraya şeker kamışı likörüne batırılmış yapraklardan oluşan bir lapa uyguladı. Sonra da yarayı on gün içinde iyileştirip hiç iz bırakmayacak olan bir macun hazırladı. İsa’nın desteğini isteyerek, süte benzeyen bir maddeden birkaç damlayı büyük bir denizkulağı kabuğuna damlattı. Tahta bir havan elini kullanarak, yavaş ve ritmik hareketlerle kabuğu ezip öğütmeye başladı. Yarım saat içinde yarım çay kaşığından az, yeşilimsi ve misk kokulu bir macun elde etmişti.
Yarayı bir kere daha inceledi. Parmaklarıyla yarayı sıkarak kapattı ve macunu dikkatle kesiğin üstüne sürdü. Bir dua mırıldanarak bacağı beyaz bez şeritlerle ustaca sardı. Yüzünde mutlu bir gülümseme ile uyuyan çocuğu babasının kucağına teslim etti ve sargının değişmesi için iki günde bir çocuğu getirmesini söyledi.
Akşamüstü, artık ziyarete kimsenin gelmeyeceğinden emin olan Agustin, beni bahçesinde gezdirdi. Şifa otları, çalışma odasındaki raflarda olduğu gibi, düzgün ve sıralı kare toprak alanlarda büyüyorlardı. Bahçenin ucunda, bir alet kulübesine bitişik, gaz yağıyla çalışan eski bir buzdolabı duruyordu.
Kolumu sıkıca tutarak “Onu açma” diye Agustin bağırdı. “Nasıl açabilirim ki? Asma kilitle kilitlenmiş,” diye itiraz ettim. “İçinde ne gibi sırlar saklıyorsun?”. Alaycı bir tarzda “Benim büyü edevatım. Büyücülük de yaptığımı biliyorsun, değil mi?” dedi ve ciddileşerek “çocukları tedavi etmekte ve yetişkinleri büyülemekte uzmanım” diye ekledi. İnanmaz bir ifadeyle “Gerçekten büyücülük uyguluyor musun?” diye sordum. Agustin “Dar görüşlü olma, Misuya” diye azarladı.
Bir süre düşündü ve önemini vurgulayarak “Şifanın diğer yanı da büyü olduğunu dona Mercedes’in sana söylemiş olması gerekir. Birlikte bulunurlar, çünkü biri olmadan diğeri işe yaramaz” dedi ve buzdolabının tepesine vurarak “çocuklara şifa veriyorum, büyükleri de büyülüyorum” diye tekrarladı. “Her ikisinde de çok iyiyim. Dona Mercedes şifa verdiğim çocukları ilerde bir gün büyüleyeceğimi söylüyor. Şaşırmış yüzüme gülümseyerek “Bunu yapacağımı sanmıyorum ama zaman içinde göreceğiz” dedi.
Açık sözlü ruh halinden yararlanarak, bütün gün aklımda olanı; yarı uyku halindeyken onu görüp onunla konuştuğumu söyledim. Agustin dikkatle dinledi fakat bakışları hiçbir şeyi ele vermedi. “Ne olduğunu tam olarak tanımlayamıyorum. Fakat bir rüya değildi” dedim. Hiçbir yorum yapmak veya açıklamak istemeyişine sinirlenerek bir şeyler söylemesi için teşvik ettim. Gülümseyerek “Senden o kadar hoşlanıyorum ki gerçekten bir medyum olup olmadığını bilmek istedim. Şimdi öyle olduğunu biliyorum” dedi. Daha da sinirlenerek “Sanırım benimle dalga geçiyorsun” dedim.
Agustin’in kaşları şaşkınlık kavislerine dönüşerek “Büyük ayaklara sahip olmak berbat bir şey olmalı” dedi. Ne demek istediğini anlamadım ve terliklerime bakarak “Büyük ayaklar mı? Ayaklarım boyum ile tam bir uyum içinde” diye kekeledim. Bir gülümsemeyi bastırmak ister gibi, parmağını ağzına götürdü ve “Daha küçük olmaları lâzım. Ayakların çok büyük. Bu yüzden sürekli gerçeklikte yaşıyorsun. Bu yüzden her şeyin açıklanmasını istiyorsun” dedi. Sesinde alay ile bana güvence vermekten uzak olan bir tutam anlayış vardı. Gülerek “büyücülük, diğer doğa yasalarından farklı olarak, tekrarlanamayan ve deneysel olarak kanıtlanamayan yasalara bağlıdır. Büyücülük aklı tam da kendini aşmaya veya bir diğer deyişle, kendinin altına inmeye ikna etme yoludur” dedi ve beni şakadan itti. Dengemi kaybettim ve düşmemi önlemek için hızla kolumdan tuttu. “Şimdi ayaklarının çok büyük olduklarını görebiliyor musun?” diye sordu ve güldü. Beni hipnotize etmek isteyip istemediğini merak ettim, çünkü gözlerini kırpmadan bana bakıyordu. Gözleri tarafından tutsak edilmiştim. Büyüdükçe büyüdüler ve etrafımdaki her şeyi bulanık hâle getirdiler. Tek algılayabildiğim sesiydi.
“Bir büyücü yetiştirildiği tarzdan farklı olmayı seçer. Büyücülüğün yaşam boyu uğraş olduğunu kabul etmesi gerekir. Bir büyücünün, büyüsü sayesinde, örümcek ağları gibi şekiller örmesi gerekir. Bu şekiller yukarıdan çağırılan güçlerle örülür ve yine yukarıdaki sırlı bir güce aktarılır. İnsan davranışlarının bir ağ gibi yayılan etki ve sonuçları vardır. Büyücü bu sonuçları kabul ederken, onları yeniden sihirli bir şekilde yorumlar”. Yüzünü benimkine iyice yaklaştırarak sesini bir fısıltı düzeyine indirdi “Büyücünün gerçek üzerindeki hâkimiyeti mutlaktır. Bu hâkimiyet öyle güçlüdür ki, gerçeği, sanatına hizmet edecek şekilde istediği gibi eğip bükebilir. Fakat gerçeğin ne olduğunu hiçbir zaman unutmaz.”
Başka bir söz söylemeden geri dönüp oturma odasına doğru yürüdü. Hızla onun peşinden gittim. Bir koltuğa çöktü ve yatağımda yapmış olduğu şekilde bacak bacak üstüne attı. Bana gülümseyerek yanındaki yeri yokladı. Büyük televizyonu uzaktan kumanda ile açıp “Biraz da gerçek büyücülük izleyelim” dedi. Bir anda oda çevreden gelen çocukların sesleri ile dolduğundan, soru sormama vakit kalmadı. Agustin “Her akşam buraya benimle bir saat kadar TV izlemeye gelirler. Daha sonra, seninle konuşacak vaktimiz olur” diye açıkladı.
Bu ilk karşılaşmamızdan sonra Agustin’in tarafsız bir hayranı oldum. Onun şifacılık konusundaki yeteneklerinden başka, büyüleyici karakterinden etkilenerek neredeyse evindeki boş odalardan birine taşındım. Dona Mercedes’in bana anlatmasını istediği hikâye dâhil olmak üzere, sayısız olayın girift örgüsünden söz etti.
****====****
Hafif bir inilti duyan Agustin irkilerek gözlerini açtı. Görünmez bir iplikten sarkan bir örümcek, dökülen kamış tavandan bir ışık huzmesi boyunca, Agustin’in bir kedi gibi kıvrılıp yatmakta olduğu yere düştü. Örümceğe uzandı, parmaklarıyla onu ezdi ve yedi. Aşınmış kerpiç duvarların çatlaklarından içeri süzülen şafak soğuğunun etkisiyle içini çekerek bacaklarını göğsüne doğru daha da yaklaştırdı. Agustin, bu perişan ve terk edilmiş kulübeye annesi tarafından getirildiğinden beri günlerin mi, yoksa ayların mı geçtiğini hatırlamıyordu. Kulübenin tavanında yarasalar sönmüş ampuller gibi sarkıyor, gündüz ve gece hamam böcekleri kaynıyordu. Bildiği tek şey o günden beri aç olduğu, yakaladığı sümüklüböceklerin, örümceklerin ve çekirgelerin şişkin karnındaki kemirici ağrıyı asla dindirmediğiydi.
Agustin hafif iniltiyi bir kere daha duydu. Odanın diğer ucundaki karanlık köşeden geliyordu. Annesinin döşek üzerinde oturan ve ağzı hafifçe açık durumda çıplak karnını ovalayan hayaletini gördü. Döşek üzerinde bir eşeğe biner gibi oturuyor, is lekeleriyle kaplı duvardaki gölgesi aşağı yukarı hareket ediyordu. Birkaç saat önce annesini bir adamla mücadele ederken görmüştü. Adamın bedeni, üzerinde kıvrılmış ince siyah yılanlara benzeyen bacaklarıyla, nefesini keser durumdaydı. Gece boyu süren sessizlikten önce annesinin delici çığlığını duyunca, adamın mücadeleyi kazandığını ve onu öldürdüğünü anlamıştı.
Artık bir öksüz olduğu düşüncesiyle Agustin’in yorgun gözleri memnuniyetle kapandı. Kurtulmuştu, onu misyona[1] götüreceklerdi. Annesinin odada dolanan hafif iç çekmelerinden, kıkırdama ve mırıltılarından yarı şuurlu durumda tekrar uykuya daldı. Yüksek sesli bir homurtu sabahın sessizliğini dağıttı. Agustin gözlerini açtı ve bir gece önceki adamın şiltede doğrulduğunu görünce çığlığını bastırmak için yumruğunu dudaklarına bastırdı. Agustin adamı tanımıyordu ama onun İpairili olduğundan emindi. Adamı meydanda adamla konuşurken gördüğünü hayal meyal hatırlıyordu. Acaba tepedeki küçük köyde oturan kadın bu adamı Agustin’i geri almak için mi göndermişti? Onu öldürmek için olabilir mi? Olamaz, yarı uyanık durumda berbat bir rüya görüyor olsa gerek.
Adam boğazını temizledi ve yere tükürdü. Sesi odayı doldurdu “Seni bugün götüreceğim. Fakat oğlanı götüremem. Onu neden Protestanlarla bırakmadın? Çocuklara bir yer verdiklerini biliyorsun. Onu almasalar bile beslerler.” Agustin annesinin sert yanıtını duyunca onun bir hayalet olmadığını ve tam uyanık olduğunu anladı. Annesi “Protestanlar hiçbir çocuğu öksüz kalmadıkça almazlar. Onu bu terk edilmiş kulübeye getirmekten başka yapabileceğim bir şey yoktu. Onun ölmesini bekliyorum” dedi.
Adam “Onu alacak bir kadın tanıyorum. Ona ne yapacağını bilir, o bir cadıdır”. Annesi “Şimdi çok geç. Agustin’i keşke doğduğunda bir cadıya verseydim. Bebekliğinden bu yana Ipairili bir cadı onunla ilgilendi. Bebeğe tuhaf karışımlar içiriyor, hastalıklardan ve felaketlerden korumak amacıyla bileğine ve boynuna tılsımlı takılar asıyordu. Çocuğu büyülediğini biliyorum. Başıma gelen bütün belalardan bu cadı sorumludur”.
Annesi bir süre sessiz kaldı. Ardından da, boğuk bir fısıltıyla ve sanki görünmeyen bir düşmanın saldırısına uğramış gibi “Cadılardan dehşetle korkuyorum. Şimdi birine gitsem, çocuğu beslemediğimi anlayacak ve beni öldürecek” dedi.
Annesinin onu kucağında salladığı, öpücüklere boğarak gözlerinin gök parçalarına benzediğini söylediği Ipairi’deki günleri hatırlayan Agustin’in gözlerinden yaşlar aktı. Komşu gecekondularda oturan anneler çocuklarının onunla oynamalarını yasakladıklarında, annesi birden farklı bir insan oldu. Ondan sonra annesi ona ne dokundu ne de öptü. Sonunda onunla konuşmayı tümüyle kesti. Bir öğleden sonra, kucağında ölü bir çocuk taşıyan bir kadın kulübelerine daldı. Agustin’in annesine “Kara bir yüzde mavi gözler. Bu şeytanın işidir. Bu şeytanın ta kendisi. Kem gözüyle bebeğimi öldürdü. Eğer bu oğlandan kurtulmazsan ben kurtulmayı bilirim” diye bağırdı. Aynı gece annesi onunla tepelere kaçtı. Agustin aslında o kadının annesine büyü yaptığından ve annesinin o sebepten dolayı kendisinden nefret ettiğinden emindi.
Adamın yüksek sesi Agustin’in hayallerini bozdu. “Onu cadıya kendin götürmen gerekmeyecek. Bu gece gelip çocuğu almasını ona söyleyebilirim. O zamana kadar gitmiş oluruz. Seni buradan uzaklara, hiçbir cadının bulamayacağı yere götüreceğim” diye vaatte bulundu. Annesi uzun bir süre sessiz kaldı. Sonra da başını geriye atarak histerik bir kahkaha savurdu. Yataktan kalkarken bedenini kirli çarşaf ile sıkıca sardı. Odaya yayılmış olan birkaç sandık ve kırık masayı dolanarak ilerledi. Agustin’in uyku taklidi yaptığı ve kıvrılmış durumda yattığı köşeye doğru çenesini uzatarak “Şuna bak. Sadece altı yaşında ama şimdiden kötü bir ihtiyara benziyor. Saçları dökülmüş durumda. Vücudunu iğrenç şeyler kaplamış. Karnı parazitlerden şişmiş ama bunlara rağmen yaşıyor. Elbisesi yok. Örtüsüz uyuyor ama gene de nezle bile olmuyor” dedi.
Yataktaki adama dönerek “Onun gerçekten şeytan olduğunu görmüyor musun? Şeytan nereye gitsem beni bulur” diye ekledi.
Annesi, dağınık saçlarının altındaki gözlerinden ateşli bakışlar atarak “Kendi göğüslerimle şeytanı emzirmiş olduğum düşüncesi beni korku ve tiksintiyle dolduruyor” dedi. Duvardaki bir boşlukta adamın bir gece önce getirmiş olduğu mısır gevreklerini aldı. Birini adama verdi, diğerini kendi kemirdi ve adamın yanına yatağa oturdu. Monoton bir sesle ve transa girmiş gibi Agustin’in doğduğunda değiştirilmiş olduğunu anlattı. Aniden heyecanlı bir sesle “Hastanedeki hemşirelerden biri bebeğimi şeytanla değiştirdi” dedi. “Herkes benim bir kız çocuğu doğuracağımı biliyordu. Karnım sivri değildi, genişti. Saçlarım dökülmeye başladı. Cildimde kabarıklıklar ve lekeler belirmeye başladı. Bacaklarım şişti. Tüm bunlar kız olacağı belirtileridir. Önceler, değiştirilmiş olduğunu bilmeme rağmen, onu sevmekten kendimi alamadım. O kadar güzel ve akıllıydı ki. Hiç ağlamazdı, daha yürümeden konuştu ve bir melek gibi şarkı söylüyordu. İpairi’deki kadınların Agustin’de kem göz olduğu suçlamalarını kabul etmek istemedim. Hamile kalıp çocuğumu düşürdükten sonra dahi komşuların imalarını ciddiye almadım. Onların sadece cahil olduklarını, hatta daha da kötüsü çocuğumun güzel gözlerini kıskandıklarını düşündüm. Sonuç itibariyle, bir çocuğun kem gözlü olabileceğini kim duymuştu ki?”
Mısır gevreğinin yumuşak beyaz orta kısmını sıyırdı ve geriye kalan kuru ve sert kısmını yere attı. “Fakat kocam bir değirmen kazasında ölünce diğer kadınlara hak vermek zorunda kaldım” dedi ve yüzünü elleriyle örterek “Agustin hiç hasta olmadı. Onu İpairi’de kaderine terk etmeliydim. O takdirde ölümünden vicdan azabı duymazdım” diye sakince ekledi. Adam yumuşak fakat kararlı bir sesle “Sana sözünü ettiğim kadınla gidip konuşayım. Çocuğu alacağından eminim” dedi.
Ayrıntılı bir şekilde bir ilaç laboratuarının deposunda çalıştığını ve patronla arasının çok iyi olduğunu anlattı. Avans isteği konusunda patronunu ikna etmekte hiçbir zorlukla karşılaşmayacağını söyledi ve “O parayla ikimiz birlikte Caracas’a gidebileceğiz” dedi. Ayağa kalktı, giyindi “Beni laboratuarda bekle. Beşte çıkacağım. O zamana kadar her şeyi ayarlamış olurum” dedi.
Agustin yerdeki kuru peksimeti aldı, kararsız adımlarla arkadaki kapısı olmayan açık kısma doğru yürüdü. Kulübeden bir zamanlar bahçe olan açıklığa çıktı. Tercihli yeri olan budaklı ve kurumuş akasya ağacının altına oturdu. Bacaklarını öne doğru uzattı ve çıplak sırtını bir zamanlar bahçeyi çevreleyen, fakat şimdi yıkık durumda olan duvara dayadı. Onu İpairi’den beri izlemiş olan hastalıklı ve cılız kedi sertleşmiş kürkünü baldırına sürttü. Agustin peksimetten küçük bir parçayı ona verdi ve çamur duvarın deliklerinden girip çıkan kertenkelelere doğru itti. Başka bir peksimet artığını vermek istemedi. Kendi sürekli açlığını tatmin edememişti. Gece ile gündüzünü işgal eden ve yemek rüyaları görmesine neden olan bir açlık. Dudaklarında bir iç çekişle uykuya daldı.
Ani bir rüzgârla uyandı. Ölü yapraklar onun etrafında bir daire çizerek dolanıyorlardı. Yapraklar yükseklere çıkıyor ve ardından derin vadiye girdaplar halinde iniyorlardı. Aşağılardaki mırıldayan dereyi duyabiliyordu. Yağmur yağdığında sığ olan dere çağlayan bir nehre dönüşüyor, tepelerdeki köylerden ölü hayvanları ve ağaç kütüklerini sürüklüyordu. Agustin başını yavaşça çevirdi ve çevresindeki sessiz tepeleri gözledi. İnce duman sütunları göğe doğru yükseliyor, hareket eden bulutlara karışıyordu. Protestan yetimhanesi bu kadar yakın olabilir mi, diye kendine sordu. Belki de bu duman kendisini almaktan korkmayan kadının evinden çıkıyordu.
Yanağını küçük kemikli elinin üzerine koydu. Açık ağzının etrafında sinekler dolanıyordu. Kavrulmuş dudaklarını kapattı, bacaklarını açtı ve yere idrarını saldı. Karnı açtı, içindeki acıyı hissederek yeniden uykuya daldı.
Agustin tekrar uyandığında güneş yükselmişti. Yanındaki kedi büyük bir kertenkele yemekteydi. Kediye doğru emekleyerek yaklaştı. Kedi yarı yenmiş sürüngeni patisi altında sıkıca tutarak homurdandı. Agustin kedinin karnına bir darbe vurdu ve kaygan iç organlara uzanarak onları yuttu. Yukarı baktı ve annesinin kulübe girişinden onu izlediğini gördü. Kadın haç çıkararak “Kutsal bakire, insan değil o, çok geçmeden kendini zehirler” diye haykırdı. Yeniden haç çıkardı ve ellerini dua edercesine kavuşturarak “Kutsal baba, onu yolumdan uzaklaştır. Onu doğal bir ölümle ölmesini sağla ki benim vicdanıma yük olmasın” dedi.
İçeri girdi, yatağı kaldırdı ve altından tek entarisini çıkardı. Buruşuk eteği sevgiyle okşadı, bedenine bastırdı, ardından defalarca silkeleyip dikkatle yatağın üzerine serdi. Agustin ilgiyle annesinin ocağı yakışını izledi. Bir şarkı mırıldanan annesi yüksek bir çiviye takılı bir kutu içindeki kahve ile şekeri aldı. Agustin şekerden bir miktar arzuladı. Ayağa kalkmaya gayret etse de midesi bulandığından dirsekleri üstüne yere yığıldı ve çiğnenmemiş kertenkele artıkları kustu. Çökük yanaklarından tuzlu gözyaşları aktı. Birkaç kere öğürdü. Köpük ve safra titreyen dudaklarından döküldü. Ağzını ve çenesini omzunda sildi. Acı dolu bir iniltiyle ayağa kalkmaya çalıştı ama ileri doğru yere yığıldı.
Uçurumun debindeki dereden gelen ses onu yumuşak bir tül gibi sardı. Burun deliklerine kahve kokusu gelince ve annesi ona tatlı kahve yaptığını söyleyince kesin rüya gördüğünden emindi. Kuru dudaklarını buruşturdu. Annesinin, çok iyi tanıdığı, yüksek sesli, ani ve mutlu gülüşünü duyunca gülümsemek istedi. Kırmızı entariyi giyip ecza deposundaki adamla buluşup buluşmayacağını merak etti. Agustin gözlerini açtı, yanında, yerde duran içi kahve dolu küçük bir cezve vardı. Görüntünün kaybolmasından korkarak cezveye uzandı ve dudaklarına götürdü. Ağzının ve dudaklarının yanmasına aldırmadan güçlü ve çok tatlı sıvıyı içti. Zihni açıldı ve mide bulantısı geçti.
Agustin, rüyadaymış gibi uzaktaki eğimli yağmur çizgilerini izledi. Kısa süre içinde, kenarları altın sarısı koyu bulutlar gökte dolanıyorlardı. Bulutlar tepeleri mor gölgelerle örtüyor ve göğü koyu duman rengine dönüştürüyorlardı. Uçurumun dibinden soğuk bir rüzgârla birlikte sağır eden bir gümbürtü yükseldi. Uzak tepelerin yağmur suları derin boğazın içinde aşırı bir güçle akmaya başladılar. Saniyeler sonra büyük ve ağır yağmur damlaları gökten boşandı.
Agustin yerinden kalktı, yüzünü göğe çevirdi ve kollarını açarak onu temizleyen ferahlatıcı serinliği davet etti. Sebebi açıklanamayan bir dürtünün etkisiyle içeri girdi ve yatağın üzerindeki eteği aldı. Titreyen elleriyle eteği sıkıca tutarak uçurumun kenarına gitti ve rüzgârın içine doğru attı. Bir uçurtma gibi uçan etek, derin uçurumun kıyısındaki yapraksız akasya ağacının dalına takıldı.
Annesi “Seni şeytan, seni canavar” diye bağırarak ona doğru koştu. Kolları ileri uzanmıştı ve saçları yüzünde darmadağın savruluyordu. Gürleyen suyun sesinden etkilenmiş, gözleri kinle dolu ve tek söz söylemekten aciz durumda, çocuk ile dalgalanan eteği arasında donakaldı. Sonra da yerdeki yabani otlara ve fırlak köklere tutunarak akasya ağacının sarkan dalına doğru uzandı. Agustin onu derin bir ilgiyle budaklı ağacın ardından izledi. Ayakları şaşmaz bir çeviklikle kaygan ve derin uçurumun kenarında hareket ediyorlardı. Agustin, eteği her ne pahasına olursa olsun alacak diye düşündü. Hem kızgınlık hem de korku ile doldu.
Annesi etekten sadece birkaç santimetre ötedeydi. Kolunu mümkün olduğunca ileri uzattı. Eteğe parmaklarının ucuyla dokundu ve dengesini kaybederek uçuruma yuvarlandı. Kükreyen suların sesine karışan dehşet dolu çığlığını rüzgâr ötelere taşıdı. Agustin uçurumun kenarına yaklaştı, çukur gözleri annesinin bedeninin koyu kahverengi sularda çaresizce fırıldak gibi dönüşünü ve denize doğru sürüklenişini, parlayarak izledi.
Fırtına dindi, rüzgâr kayboldu ve yağmur durdu. Uçurumun dibindeki çalkantılı dere doğal mırıltılı sakinliğine kavuştu. Agustin eve girdi, yatağa uzandı, ince ve kirli örtüyü üzerine çekti. Kedinin ısı arayan kirli ve kırçıl kürkünü bedeninde hissetti. Örtüyü gözlerinin üzerine çekerek derin ve rüyasız bir uykuya daldı.
Uyandığında gece olmuştu. Kapı boşluğundan akasya ağacının dalları arasından ayı görebiliyordu. Kediyi dürterek “Şimdi gidiyoruz” diye mırıldandı. Güçlü hissediyordu. Tepeleri kestirmeden aşmanın kolay olacağına karar verdi. Kendisine yoldaş olacak olan kediyle birlikte, Protestan yetimhanesini veya onu almaktan korkmayan kadının evini bulacaklarına dair belli belirsiz bir güven duymaktaydı.
Mercedes Peralta odama aniden girdi. Yatağa oturdu ve rahat edene kadar kıpırdadı. “Eşyalarını bavuldan çıkar. Ülkenin uzak bölgelerine her yıl seyahat eder. Onun için Agustin’e artık gidemezsin” dedi. Öylesine kesin konuşmuştu ki biraz önce Agustin ile telefonda görüştüğü hissine kapıldım; fakat yakında bir telefon olmadığını biliyordum. O anda Candelaria odaya bir tepsi içinde en sevdiğim yiyeceklerle girdi: Guava jölesi ve birkaç dilim beyaz peynir.
“Agustin ile TV karşısında, ruhsal iletişim içinde oturmakla aynı olmadığını biliyorum ama şu anda benden başkası yok” dedi. Tepsiyi gece masasının üstüne koydu ve dona Mercedes ile karşılıklı oturdu. Dona Mercedes güldü ve sevdiğim yiyecekleri yememi önerdi. Agustin’in uzak ve unutulmuş kasabalarda tanındığını ve oraları her yıl ziyaret ettiğini söyledi. Agustin’in çocukları tedavi etmek konusundaki yeteneklerinden uzun uzadıya söz etti.
“Ne zaman geri dönecek?” diye sordum. Onu tekrar göremeyeceğim düşüncesi beni derin üzüntüye boğdu. Dona Mercedes “Belli olmaz, altı ay belki de daha fazla. Bunu yapmasının nedeni büyük bir borç ödemesi gerektiğine inandığı içindir” dedi.
“Kime borcu var?”
Candelaria’ya baktı, ardından ikisi birden bana bilmem gerekirmiş gibi baktılar. Nihayet dona Mercedes “Cadılar bu tür borçları çok tuhaf bir şekilde anlarlar. Şifacılar, azizlere, kutsal bakireye ve Hz. İsa’ya dua ederler. Cadılar ise, güce dua ederler: ilahileri ile onu çağırırlar” dedi. Yataktan kalktı ve odayı arşınlamaya başladı. Hafif bir sesle, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi, Agustin her ne kadar azizlere dua etse de onun daha yüksek ve insandan farklı bir düzene borçlu olduğunu söyledi.
Dona Mercedes bir süre sessiz kaldı. Bana bakan yüzünden herhangi bir duygu sezmek mümkün değildi. “Agustin bu yüksek düzenden tüm hayatı boyunca haberdar oldu, çocukken bile” diye devam etti. “Annesini götürecek olan aynı adamın gecenin karanlığında ve yağmurda, yarı ölü durumda, onu bulup bana getirdiğini söyledi mi?”. Dona Mercedes benim yanıtımı beklemeden hızla ekledi “Agustin’in başarısının sırrı daima o yüksek düzenle uyum halinde oluşudur. Bunu şifalarında ve büyülerinde başarır”. Yine bir süre ara verdi, önce tavana baktı, ardından gözlerini bana doğru alçaltarak “Bu yüksek düzen Agustin’e ve Candelaria’ya bir lütufta bulundu. Doğdukları andan itibaren onlara yardımcı oldu. Candelaria borcunun bir kısmını bana hizmet ederek ödüyor. O var olan hizmetçilerin en iyisidir”.
Dona Mercedes kapıya doğru yöneldi, dışarı çıkmadan dönüp Candelaria’ya ve bana baktı. Yüzünde büyüleyici bir gülümseme ile “Senin de bir ölçüde, o yüksek düzene büyük miktarda borçlu olduğunu sanıyorum. Bu bakımdan borcunu geri ödemeye gayret et” dedi. Uzun süre bir söz edilmedi. İki kadın bana beklenti ile baktılar. Sanki onlara doğal gelen, Agustin’in bir büyücü olarak doğmuş olduğu ve Candelaria’nın bir cadı olarak doğmuş olduğu ilişkisine benzer bir ilişkiyi kurmamı bekler gibiydiler.
İki kadın beni geniş gülümsemelerle dinlediler. Ardından dona Mercedes “Agustin kendi bağlantılarını kurmak gücüne sahiptir. Şans çarkının kendisi olan o yüksek güç ile ve de cadının gölgesi ile veya şans çarkını çeviren her ne ise, onunla doğrudan bağlantısı vardır” diye ekledi.

9

Cvp: Florinda Donner - Cadının Rüyası

YEDİNCİ BÖLÜM

Candelaria ve ben, mutfaktaki ölgün ışığın altında, masada karşılıklı oturuyorduk. O, kendisine getirdiğim dergilerdeki parlak resimleri inceliyordu, ben ise teyp kayıtlarımı yazıya aktarıyordum. Kulaklığımı çıkararak “Kapıya vurulduğunu duydun mu?” diye sordum. Sözlerimi hiç duymamış gibi sarışın bir mankeni işaret ederek “Hangi kızı daha çok beğendiğime karar veremiyorum. Eğer bunu kesip çıkarırsam sayfanın öteki yüzündeki, elinde bir tasmanın ucunda kaplanla yürüyen esmeri kaybederim.” diye dalgınca söylendi. “Ben olsam kaplanlı kızı saklardım. Dergide daha çok sarışın manken bulunur,” diye önerdim ve koluna dokunarak “dinle, kapıda biri var” dedim.
Dergiden kendini koparıp gerçekten kapıya birinin vurmakta olduğunu algılaması, Candelaria’nın belli bir süresini aldı. İlgisini tekrar parlak sayfaya yönelterek “Bu geç saatte kim olabilir ki” diye ilgisizce geveledi. “Belki bir hastadır” dedim ve saatime baktım. Hemen hemen gece yarısıydı. Candelaria “Hayır tatlım, bu saatte kimse gelmez. Herkes bilir ki dona Mercedes acil bir durum dışında kimseye bu kadar geç saatte bakmaz”.
Belki de bir acil durumdur dememe fırsat kalmadan bu sefer kapıdan daha ısrarcı bir darbe sesi geldi. Aceleyle evin ön kısmına yöneldim. Şifa odasının önüne geldiğimde bir an tereddütle durup kapıda birinin olduğunu Mercedes Peralta’ya bildirmem gerekip gerekmediğini hesapladım. Üç günden beri Mercedes Peralta o odadaydı. Sunakta gece gündüz mumlar yakmış, peş peşe purolar içmiş ve yüzünde coşkulu bir ifadeyle duvarlar sallanana kadar anlaşılmaz ilahiler okumuştu. Sorduğum sorulara hiç cevap vermemişti, fakat ona yiyecek getirdiğimde veya birkaç saat dinlenmesi için ısrar ettiğimde, odaya girişlerimi kabullenir gibiydi.
Bir diğer vuruş sesi beni aceleyle kapıya gönderdi. Candelaria, her akşam karanlık basar basmaz kapıyı sürgülüyordu. Bu gereksiz bir tedbirdi, zira girmek isteyen açık mutfak girişini kullanabilirdi. Demir sürgüyü çekmeden “Kim o?” diye sordum. “Gente de paz , barışsever insan” diye yanıtladı bir erkek sesi. Hafif yabancı aksanlı bir kişinin İspanyol istilası döneminden kalan kadim bir yanıt vermesi bende hayret uyandırdı. Hemen beklenen “Kutsal Meryem’e selam olsun” şeklindeki cevabı vererek kapıyı açtım. Duvara yaslanan uzun boylu ve beyaz saçlı adam bana öylesine şaşkın baktı ki gülmekten kendimi alamadım. Tereddütlü bir sesle “Burası Mercedes Peralta’nın evi mi?” diye sordu.
Yüzünü inceleyerek başımla onayladım. Yüzü buruşuk olmaktan daha çok yılların acı ve üzüntüsü ile aşınmış bir perişanlıktaydı. Nemli mavi gözleri yılların yorgunluğunun halkalarıyla çökmüştü. Hafif aydınlık girişe başını uzatıp bakarak “Mercedes Peralta içerde mi?” diye sordu. “İçerde, ama bu geç saatte kimseyi görmez” dedim. “Buraya gelip gelmemeyi kafamda tartarak saatlerce kasabada yürüdüm. Onu görmem lazım. Ben eski bir dost veya eski bir düşmanım” dedi. Sesindeki ıstıraptan ve ümitsizlikten etkilenerek adamı içeri davet ettim. Onun önüne geçerek, güven veren bir gülümsemeyle “Çalışma odasında. Onu görmek için geldiğinizi kendisine haber vereyim,” dedim ve “adınız ne?” diye sordum. Adam kolumu tutarak “Haber verme. İçeri yalnız girmeme izin ver. Yolu biliyorum” diye rica etti.
Kaskatı bir şekilde ayağını sürüyerek avlu ile koridoru geçti, dona Mercedes’in odasının önüne geldiğinde bir an durdu ve iki basamağı tırmanarak içeri girdi. Mercedes Peralta onun varlığından rahatsız olacak olursa, suçu üzerime almaya hazır durumda hemen ardından ben de odaya girdim. Bir an yatağına gitmiş olduğunu sandım ama gözlerim gölgeli karanlığa alışınca, sunak üzerinde yanan tek bir mumun hafifçe aydınlattığı odanın ucundaki yüksek arkalıklı iskemlesinde oturan hatlarını seçebildim.
Panik içinde adama bakarak ve nefesini içeri çekerek “Federico Mueller” diye seslendi. Gördüğüne inanmaz halde birkaç kere gözlerini ovaladı. “Nasıl olabilir? Bunca yıl seni ölmüş sandım.” dedi. Adam beceriksizce yere çömeldi ve yüzünü şifacının kucağına gömerek ümitsiz bir çocuk gibi ağlamaya başladı. Hıçkırıklar arasında “Yardım et, yardım et” diye tekrarladı. Aceleyle kapıya doğru yöneldim ama Federico Mueller’in yere yığılış sesini duyunca birden durdum. Candelaria’yı çağırmak istedim ama dona Mercedes beni durdurdu. Titrek bir tonla “Ne kadar fevkalade. Her şey bir yapboz gibi yerli yerine oturuyor. Bu adam senin bana hatırlattığın kişi. Onu sen bana geri getirdin.” dedi
Ona, bu yaşlı adamla benim aramda hiçbir benzerlik göremediğimi söylemek istedim ama şifa otları bulunan sepetini getirmem için beni yatak odasına gönderdi. Döndüğümde Federico Mueller kıvrılmış durumda yerde yatmaya devam ediyor, dona Mercedes de onu ayıltmaya çalışıyordu. “Candelaria’yı çağır. Federico Mueller’i tek başıma idare edemiyorum” dedi. Candelaria kargaşayı duymuştu ve kapıda beklemekteydi. İçeri girdi. Candelaria’nın gözlerinden saf korku ile inanmazlık karışımı bir ifade okunabiliyordu. Federico Mueller’e yaklaşarak “Geri geldi” diye mırıldandı.
Candelaria haç çıkardı ve dona Mercedes’e dönerek “Ne yapmamı istiyorsun?” diye sordu. “Ruhu bedeninden ayrılıyor. Geri itebilecek kadar gücüm yok.” diye yanıtladı. Candelaria kalçaları üzerine oturdu ve hızla Federico Mueller’in cansız bedenini oturur duruma getirdi. Arkasından bir tür ayı kucaklaması ile sarıldı. Adamın sırt kemikleri yüz parçaya ayrılmış gibi ses çıkardı. Candelaria adamın sırtını duvara dayayarak oturma pozisyonuna getirdi ve bana dönerek “O çok hasta. Sanırım buraya ölmeye geldi” dedi ve haç çıkararak odayı terk etti.
Federico Mueller gözlerini açtı ve bir bakışta odayı inceledi. Sonra da bana baktı. Bakışında sanki onu dona Mercedes ile yalnız bırakmamı isteyen sessiz bir rica vardı. Ben odayı terk etmeye hazırlanırken, dona Mercedes zayıf bir sesle “Misuya, mademki sen onu hayatıma geri getirdin, kalman gerekir” dedi. Beceriksizce iskemleme oturdum.
Adam kimseyi muhatap almadan saatlerce abuk sabuk ve anlamsız ifadeler kullanarak konuştu. Mercedes Peralta dikkatle dinliyordu. Adamın her dediği ona son derece anlamlı geliyordu. Federico Mueller’in sözleri bittiğinde uzun bir sessizlik odayı kapladı. Yavaşça, dona Mercedes yerinden kalktı ve kutsal Meryem heykelinin önünde bir mum yaktı. Sunağın karşısında hareketsiz duruşu ve ifadesiz bir maskeye benzeyen yüzüyle tarihi bir tahta heykele benziyordu. Sadece yaşlarla dolan gözleri onun canlı olduğuna işaret ediyorlardı. Bir puro yaktı ve sanki göğsünün içindeki bir gücü besliyormuş gibi derin nefesler çekti. Mum küçüldükçe alevi daha da parlaklaşıyordu. Federico Mueller’e dönüp baktığında mum ışığının ona esrarengiz bir görüntü kazandırdığını gördü. Hafif bir ilahi mırıldanarak adamın önce başını sonra da omuzlarını ovaladı.
Federico Mueller şifacının ellerini şakaklarına bastırarak “Bana istediğini yapabilirsin.” dedi. Dona Mercedes titrek bir fısıltıyla “Oturma odasına git. Birazdan bir valeryan karışımı ile orada olurum. Seni uyutacaktır” dedi ve eliyle adamın saçlarını okşadı. Federico Mueller tereddütlü adımlarla avluyu ve koridoru topallayarak aştı. Adımlarının sesi evin içinde hafifçe yankılanıyordu. Mercedes Peralta yeniden sunağa yöneldi ama ona erişemedi. Düşmek üzereydi ki, sıçrayıp onu tuttum.
Kontrol dışı titreyişini hissettiğimde yaşamış olduğu gerilimin ne derece büyük olduğunun farkına vardım. Federico Mueller’i saatler boyu teskin etmişti. Ben sadece adamın yaşadığı karmaşayı görmüştüm. Dona Mercedes kendi karmaşasını hiç belli etmemişti.
****====****
Dona Mercedes yazmakta olduğum mutfağa girerek “Misuya, Candelaria’ya hazır olmasını söyle. Bizi arabanla götüreceksin” dedi. Uykuda olacağından emin olarak, derhal Candelaria’nın odasına gittim, ama odada değildi. Elbise dolabının kapısı sonuna kadar açıktı ve içindeki elbiselerle kapının iç tarafındaki elips şeklindeki ayna olduğu gibi görünüyordu. Elbiseler sadece renklerine göre değil, aynı zamanda etek boylarına göre de dizilmişlerdi. At kıllarıyla doldurulmuş şiltesi çıtalardan oluşmuş dar yatağının üstünde duruyordu. Yatağı ise içi romanlarla ve dergilerden kesilmiş resimler içeren albümlerle dolu iki tane kitaplığın arasındaydı. Her şey tam bir düzen içindeydi ve hiçbir tanesi kırışık bile değildi.
Candelaria arkamdan “Hazırım” dedi. Şaşırıp geri döndüm. “Dona Mercedes senin…” demek istedim ama sözümü bitirmeme izin vermeden beni koridorun ucundaki odaya doğru iterek “Ben her şeyi ayarladım. Acele et ve üstünü değiştir, fazla vaktimiz yok.” dedi. Odama doğru giderken oturma odasına göz attım. Federico Mueller koltuğun üzerinde huzurlu bir şekilde uyuyordu.
Dona Mercedes ve Candelaria beni arabamın önünde bekliyorlardı. Gökte ay veya tek bir yıldız görünmemesine rağmen, tepelerden esen serin rüzgârın etkisiyle koyu ve yumuşak, tatlı bir geceydi. Candelaria’nın talimatı üzere iki kadını, ruhsal toplantılara muntazaman katılan insanların evlerine arabayla götürdüm. Genelde adet olduğu üzere dışarıda bekledim. Leon Chirino dışında hiç biri ile tanışmamış olmama rağmen her birinin nerede yaşadığını biliyordum. İki kadın girdikleri evlerde fazla kalmadıklarına göre, acaba önceden bir seans için randevulaşıyorlar mı, diye merak ettim.
Candelaria, dona Mercedes’in arka koltuğa yerleşmesine yardım ederek “Şimdi de Leon Chirino’nun evine gidelim” dedi. Candelaria kızgın görünüyordu. Yol boyunca Federico Mueller aleyhinde sürekli söylendi durdu. Her ne kadar meraktan çatlıyor olsam da dikiz aynasından izlemekte olduğum dona Mercedes’in perişan yüzü dikkatimi dağıttı ve Candelaria’nın tutarsız görünen ifadelerine önem vermemi engelledi. Dona Mercedes bir şeyler söylemek için birkaç kere ağzını açtı ama her seferinde başını sallayıp camdan dışarı baktı ve gecenin karanlığında huzur aradı.
Leon Chirino’nun kapıyı açması uzun zaman aldı. Derin uykuda olmalıydı ve Candelaria’nın kapıya güçlü vuruşlarını duymuyordu. Kapıyı açtığında göğsünü tepelerden inen serin ve rutubetli rüzgârdan korumak için kollarını göğsünde çapraz duruma getirmişti. Gözlerinde kötü bir önsezinin bakışları vardı. Daha merhaba demeye vakit kalmadan dona Mercedes “Federico Mueller benim evimde” dedi. Leon Chirino tek bir söz etmedi. Fakat derin bir kararsızlık ve heyecan içine düştüğü besbelli idi. Dudakları titredi ve gözleri art arda gözyaşıyla doldu ve kinle parladı.
Bizi mutfağa davet eder bir hareket yaptı. Sobanın yanında asılı duran bir hamağa dona Mercedes’in rahatça uzandığından emin olduktan sonra, bir cezve kahve pişirirken hepimiz sessizce oturup bekledik. Bana ve Candelaria’ya kahve ikram ettikten sonra dona Mercedes’i oturur duruma getirdi ve arkasında durarak başının arka tarafını ovalamaya başladı. Ardından boynuna, omuzlarına, kollarına ve bacaklarına kadar bu hareketi sürdürürdü. Şafak kadar parlak, huzur verici fakat derin bir yalnızlık duygusu içeren ahenkli ilahi sesi odayı doldurdu.
Leon Chirino onun ayağa kalkmasına yardım ederek “Ne yapman gerektiğini sadece sen biliyorsun. Seninle gelmemi istiyor musun?” diye sordu. Başıyla onaylayan dona Mercedes onu öptü ve teşekkür etti. Ardından masaya dönüp dudaklarında esrarengiz bir gülümsemeyle sessizce kahvesini içti. Kolumdan tutarak “Şimdi de benim compadre’yi [1]ziyarete gideceğiz. Bizi lütfen El Mocha’nın evine götür” dedi. Birinden diğerine bakarak “Luca Nunez’e mi?” diye sordum. Üçü de başlarıyla onayladılar ama hiçbiri tek bir söz söylemedi.
Dona Mercedes’in evlat edindiği Elio’nun vaftiz babası hakkında Candelaria’nın söylediklerini hatırladım: Candelaria’nın dediğine göre Luca Nunez, Elio’nun ölümünden kendini sorumlu görüyormuş. Luca Nunez’in yaşadığı deniz kenarındaki küçük kasabaya vardığımızda, güneş dağların üzerinden doğmuştu. Denizin etkisiyle havayı tuzlu bir sıcak ve mimoza çiçeklerinin mis kokusu sarmıştı. Hindistan cevizi tarlasına bitişik bir meydanla sona eren kasabanın ana caddesi, canlı renklere boyalı sömürge evleriyle ve bir kiliseyle çevriliydi. Ötesinde deniz vardı. Görülmüyordu ama rüzgâr kıyıya çarpan dalgaların sesini taşıyordu. Luca Nunez’in evi kasabanın yan sokağında, sokaktan çok taşla kaplı yollardan birinin kenarında bulunuyordu.
Dona Mercedes hafifçe kapıya vurdu ve yanıt gelmesini beklemeden itip karanlık ve rutubetli odaya girdi. Dışarının ışığından körleşmiş durumda, küçük arka avluda bir tahta masanın başında kitap okuyan bir adamın dış hatlarını güçlükle seçebildim. Yüzünde öylesine terk edilmiş bir bakışla bize baktı ki oradan kaçmak istedim. Tereddütle yerinden kalktı ve sessizce dona Mercedes’i, Leon Chirino’yu ve Candelaria’yı öptü. Adam uzun boylu ve sert hatlıydı. Beyaz saçları o derece kısa kesilmişlerdi ki altındaki esmer derinin rengi görülüyordu. Ellerini görünce tuhaf bir acı hissettim ve ona neden El Mocho, sakat olan, dendiğini anladım. Parmaklarının ilk boğumları yoktu. Dona Mercedes yavaşça “Federico Mueller evimde. Buradaki Misuya onu kapıma getirdi.” dedi. Lucas Nunez yavaşça bana doğru döndü. Adamın dar yüzünde ve gözlerinde öylesine yoğun bir ifade vardı ki geriye doğru çekildim. Benden öteye bakarak sert bir sesle “Onunla ilişkili mi?” diye sordu. Dona Mercedes “Misuya, Federico Mueller’i ömründe hiç görmedi ama onu kapıma getirdi” dedi. Lucas Nunez duvara yaslanarak boğuk bir fısıltıyla “Eğer senin evindeyse, o zaman onu öldüreceğim” dedi. Dona Mercedes ve Leon Chirino adamın kollarına girip yan odaya götürdüler.
Candelaria’ya “Kim bu Federico Mueller, ne yaptı?” diye sordum. Sabırsızca “Fakat Misuya, sana yol boyunca Federico Mueller’in yaptığı berbat şeyleri anlatıp durdum.” Şaşkın ve inanmaz bir ifadeyle bana bakıp başını salladı. Tekrarlaması için ısrar etmeme rağmen Federico Mueller hakkında tek söz söylemedi.
Mercedes Peralta evine döndüğünde hamağında dinlenmeye çekileceği yerde çalışma odasında Candelaria’yla birlikte ona katılmamızı istedi. Mercedes Peralta yedi tane mum yaktı ve kutsal Meryem’in mavi mantosunun kıvrımları arasından bir tabanca çıkardı. Dehşet içinde ve büyülenmiş bir halde silahı okşamasını izledim. Bana gülümsedi ve tabancayı elime verdi. “İçinde kurşun yok. Senin geldiğin gün silahı boşalttım. O gün artık silaha gereksinim olmayacağını biliyordum ama onu bana geri getireceğini bilmiyordum” dedi. İskemlesine geri döndü ve derin bir iç çekişle “Bu tabanca yaklaşık 30 senedir bende duruyor. Federico Mueller’i onunla öldürecektim.” Candelaria sıkılmış dişlerinin arasından “Şimdi de onu senin öldürmen gerekir” diye tısladı. Dona Mercedes lafının bölündüğünü duymamış gibi “Ne yapacağımı biliyorum. Yaşadığı sürece Federico Mueller’e özen göstereceğim”.
Candelaria “Aman Tanrım, aklını mı kaçırdın?” diye bağırdı. Bize dikkatle bakan dona Mercedes’in gözlerinde, masum ve çocuksu bir ümidin sevgi ışığı parladı. Elini kaldırarak bizi sessizliğe davet etti. Bana doğru “Federico Mueller’i kapıma getirdin. Şimdi biliyorum ki affedecek veya anlayacak bir şey yok. Benim bunu kavramam için geri geldi. Bu yüzden onun yaptıklarından hiç söz etmeyeceğim. Onu ölmüş biliyordum ama şimdi değil” dedi.
Evde birçok boş oda vardı ama Federico Mueller arka taraftaki mutfağa bitişik küçük boşlukta uyumayı tercih ediyordu. Boşluk sadece bir katlanır yatak ve bir gece masasının sığacağı büyüklükteydi.
Kıyafetlerini alması için onu arabayla Caracas’a götürme teklifimi şiddetle reddetti. Orada bulunan şeylerin, kendisi için şimdi burada herhangi bir değer ifade etmediğini söyledi. Buna rağmen, dona Mercedes’in teşviki ile ona birkaç gömlek, bir haki renk pantolon ve tıraş malzemesi götürdüğümde müteşekkir olmuştu. Böylece Federico Mueller evin ferdi oldu. Dona Mercedes onu hoş görüyor ve şımartıyordu. Her sabah ve her öğleden sonra onu çalışma odasında tedavi ediyor, her gece içine rom katılmış valeryanlı bir karışım içiriyordu.
Federico Mueller evi hiç terk etmedi. Vaktini ya avludaki bir hamakta veya dona Mercedes’le konuşarak geçiriyordu. Candelaria onun varlığını yok saydı. O da aynısını yaptı, sadece Candelaria’yı değil beni de aynen yok saydı. Günün birinde Federico Mueller benimle Almanca konuşmaya başladı. Başlangıçta, tekleyerek ve büyük zorluklarla cümle kurabiliyordu. Fakat kısa zamanda dile tümüyle hâkim olunca, bir daha benimle tek kelime İspanyolca konuşmadı.
Bu yeni durum onu tümüyle değiştirdi. Sanki tüm problemleri, onlar her ne ise, İspanyolca sözlerin seslerinde gizli idiler. Başlangıçta, Candelaria bu yabancı dile az da olsa ilgi duydu. Federico Mueller’e sorular sormakla başladı ve sonunda onun doğal çekiciliğine yenik düştü. Federico Mueller, Candelaria’ya gün boyu hatasız bir telaffuzla tekrarladığı anaokulu şarkılarını öğretti. Bana da ilk geldiği gece dona Mercedes’e söylediklerini, mantıklı bir şekilde, defalarca anlattı.
****====****
Federico Mueller her gece olduğu gibi çığlık atarak uyandı. Yatağında doğruldu, o özel yüzden kurtulmak gayretiyle geriye yaslandı. Kahkahalarla güldükçe altın dişleri görünen ve alay eden vahşi bakışlarıyla ona doğru sürekli yaklaşan yüz. Yüzün ardında kâbuslarından hiç eksik olmayan insanların, korku ve acıyla buruşmuş yüzleri duruyordu. Hep ıstırapla bağırıyor, affedilmek için yalvarıyorlardı, hepsi ama o kadın hariç. O hiç bağırmadı, bakışlarını hiç indirmedi. İşte bu bakışlara dayanamıyordu.
Federico Mueller, inleyerek geçmişini silmek ister gibi yumruklarıyla gözlerini ovaladı. Otuz yıldır bu kâbusun ve uyandığında hatırladığı korkunç görüntülerin eziyetini çekmekteydi. Bitkin durumda yorganın altına geri kaydı. Odada görülmeyen fakat hissedilebilen bir şey dolanıyor, uyumasına engel oluyordu. Yorganı kenara itti, ışığı açmayı istemedi ve topallayarak pencereye gidip perdeyi kenara çekti. Şafak vakti odaya süzülerek giren sise büyülenerek baktı. Rüya görmediğinden emin olmak için gözlerini iyice açtı.
Birçok kere olduğu gibi şekilsiz sisin içinden bir kadın görüntüsü belirgin hale geldi ve içleri doldurulmuş, ölü cam gözleriyle bakan kuşların arasına, çalışma masasının kenarına oturdu. Federico Mueller dikkatle görüntüye doğru yaklaştı. Görüntü iz bırakmayan bir gölge gibi hızla kayboldu.
Yakındaki bir kilisenin çan sesleri ile ilk duaya yetişmek isteyen yaşlı kadınların ayak sesleri sakin sokakta yankılandı. Duymaya alışık olduğu sesler, bugünün de diğer herhangi bir gün gibi olacağı güvencesini verdi. Yıkandı, tıraş oldu, kahvaltısını ve sabah kahvesini hazırlayıp sobanın yanında yedi. Çok daha iyi hissedince, kuşları üzerinde çalışmak amacıyla masaya oturdu. Belli belirsiz bir huzursuzluk, tanımsız bir korku, onun öğleden sonra bir müşteriye teslim etmeyi vaat ettiği baykuşla ilgili çalışmasını tamamlamasını engelledi. Temiz kıyafetlerini giyip bir yürüyüş için dışarı çıktı.
Bu erken saatte şehir sakin bir aydınlık içindeydi. Yavaşça ve topallayarak dar yoldan ilerledi. Caracas’ın yaşadığı bölümü, diğer mahallelerde gerçekleşmiş olan modernleşme çılgınlığından nasibini almamıştı. Sıradan bir selamın dışında, konuşmak amacıyla hiç kimse için durmazdı. İşin garibi, tek katlı sömürge evlerinin bulunduğu ve kapılarının önünde dedikodu eden kadınların sesleri ile çocuk gülüşlerinin canlandırdığı bu eski sokaklarda kendini güvende hissediyordu. Başta, insanlar onun hakkında bolca konuşmuş olmalarına rağmen, varlığını açıklamak ihtiyacına hiç teslim olmamıştı. Uzak duruşundan dolayı komşularının yorum yaptıklarını ve ondan şüphelendiklerini biliyordu. Yıllar geçtikçe, beklendiği gibi, insanların ona duydukları ilgi azaldı. Bu günlerde onun yaşlı ve yaşamak için sadece kuş doldurup yalnız kalmak isteyen tuhaf bir adam olduğunu düşünüyorlardı.
Federico Mueller bir dükkânın camekânında kendini gördü. Her zaman olduğu gibi, yüzünün gerçek yaşına göre çok yıpranmış olduğunu keşfetmesi onu şaşırttı. Uzun boylu, sarışın ve güneşten esmerleşmiş yüzlü yakışıklı adamdan eser kalmamıştı. Caracas’ın bu bölümüne geldiğinde sadece otuzlu yaşlarında olmasına rağmen, o zaman dahi şimdiki altmışlı yaşlarında göründüğü gibiydi. İşe yaramayan bir bacağıyla, derin hatlarıyla, beyaz saçlarıyla ve ne kadar dışarıda kalırsa kalsın esmerleşmeyen ölü beyazlığındaki cildiyle, zamanı gelmeden yaşlanmıştı.
Başını sallayarak meydana doğru yoluna devam etti ve bir bankta dinlendi. Birkaç yaşlı adam, hayalleri içinde kaybolmuş halde ve elleri dizleri arasında orada oturuyorlardı. Onların paylaşılmayan yalnızlıklarından tuhaf bir rahatsızlık duydu ve kalkıp, topallaya topallaya şehrin kalabalık blokları boyunca yürüdü. Güneş ısıtıyordu. Binalar sabahki keskin hatlarını kaybetmişlerdi. Caddelerdeki gürültü, şehrin üstüne çökmüş olan sisin baş döndürücü pırıltısını arttırıyordu. Yeniden, daha önce de defalarca olduğu gibi, kendini aynı otobüs terminalinin önünde buldu.
Gözleri kalabalık arasında koyu tenli bir yüz gördü. Gerçek olması mümkün değilmiş gibi “Mercedes” diye mırıldandı. Kadının kendisini duymuş olduğundan şüphelendi, zira kadın aniden dönüp gözlerinin içine baktı ve ardından kalabalıkta kayboldu. Otobüs terminalinde vakit geçiren seyyar satıcılardan birine sigara paketini ve şeker dolu tepsisini uzatarak “Buradan koyu tenli ve uzun boylu bir kadının geçtiğini gördün mü?” diye sordu. Adam eliyle geniş bir kavis çizerek “Yüzlerce kadın gördüm. Burada pek çok kadın var” dedi. Federico Mueller’in kolunu tutarak onu hafifçe sola çevirdi ve “Oradaki otobüsleri görüyor musun? Hepsi de kadınla dolu. Yaşlı, koyu tenli, uzun boylu. Nasıl arzu edersen. Hepsi de kıyı kasabalarına gidiyor”. Adam, gülerek duran otobüslere girip çıkmaya ve satmak istediği nesneleri methetmeye devam etti.
Federico Mueller mantıksız bir inancın etkisinde kalarak, görmüş olduğu yüzü bulacağından emin halde, bir otobüse girdi ve koltuklarda oturanlara dikkatle bakarak yürüdü. Onlar da kendisine sessizce geri baktılar. Bir an için tüm yüzlerin aradığı kadının yüzüne benzediğini düşündü. Bir süre dinlenmesi gerektiği düşüncesiyle arkadaki boş koltuklardan birine oturdu. Biletini soran uzak ve zayıf bir ses onu uyandırdı. Sözler beyninde yankılandı. Göz kapakları uyuşmuş olduğundan gözlerini açmakta zorlandı. Camdan dışarı baktı, şehir uzaklarda kalmıştı. Kafası karışmış ve mahcup olmuş durumda biletçiye doğru baktı. “Bir yere gitmeye niyetim yoktu, sadece birine bakmak için binmiştim” diye kekeledi. Bir an durup kendi kendine “Bu otobüste bulmayı hem ümit ettiğim hem de bulmaktan korktuğum biri” dedi. Adam sevecenlikle “Bazen böyle şeyler olur. Mademki tam ücret ödemeniz gerekecek, yolculuğun keyfini çıkarıp Curmina’ya kadar gidin”. Adam gülümseyip Federico Mueller’in omzuna hafifçe vurdu ve “Orada sizi başkente götürecek bir otobüs bulursunuz” dedi.
Federico Mueller adama bir miktar para verdi ve “Otobüs ne zaman Caracas’a geri döner?” diye sordu. Adam belirsiz bir şekilde “Gece yarısına doğru veya seyahate değecek kadar yeterli insan sayısı olunca” dedi ve paranın üstünü verip diğer yolcuların biletlerini toplamaya yöneldi. Federico Mueller, kader benim planlamadığım bu otobüse binmemi planladı, diye düşündü. Yüzüne hafif bir gülümseme yayıldı. Yorgun göz kapakları ümitle ve derin bir huzurla kapandı. Kader nihayet onu geçmişine teslim olmaya zorluyordu. O geçmişi hatırlayınca içini nedenini bilmediği derin bir huzur duygusu kapladı.
****====****
Her şey Caracas’taki bir partide hükümette yüksek görevli bir generalin kendisine yaklaşıp doğrudan gizli polislere katılmasını istemesiyle başladı. Onun sarhoş olduğunu düşünerek, Federico adamın sözlerini ciddiye almadı. Birkaç gün sonra kapısını bir subayın vurması bir sürpriz oldu. Adam “Ben Yüzbaşı Sergio Medina” diye kendini tanıttı. Teni bakır renkli, kısa boylu, sağlam yapılı ve gülümsediğinde altın dişleri parlayan adamda tekin olmayan bir özellik yoktu. İkna edici şekilde, onun için düşündükleri iyi maaşlı ve hızlı terfi olanaklı işten heyecanla söz etti. Hem gururu okşanmış hem de merak duygusu uyanmış olan Federico, Medina’yla birlikte generalin evine gitti.
Samimi bir şekilde, eski bir dost gibi sırtına vuran general onu çalışma odasına aldı. General “Bu görev sayesinde bu ülkenin hem saygısını hem de minnettarlığını kazanacaksın. Hem bir bakıma senin olan hem de olmayan. Gerçekten bizden biri olman için bu bir şanstır” dedi. Başını sallayarak onaylayan Federico generale hak vermek zorunda kaldı.
Ebeveynleri Venezuela’ya göç ettiklerinde henüz on altı yaşındaydı. Devletin destek programı uyarınca, bir gün sahibi olacaklarını umdukları, ülkenin içlerinde kendilerine tahsis edilmiş geniş arazide tarım yapmak üzere yerleşmişlerdi. Bir kaza sonucu anne ve babası ölünce, ziraata ilgi duymayan Federico, tüm bildiklerini kendisine öğretmiş olan, hayvan doldurmakta uzman bir Alman hayvanbilimcinin yanına çırak olarak girmişti. Federico generale “Size nasıl yardımcı olabileceğimi düşünemiyorum. Tek bildiğim kuş avlayıp onları doldurmaktan ibarettir” dedi. General güçlü bir kahkaha attı ve “Sevgili Federico, senin kuş doldurmaktaki tecrüben, senin için planladığımız görev için ideal örtüdür” dedi.
General güven verici bir gülümseme ile daha da yaklaşarak “Curmina bölgesinde huzur bozucu bir grubun aktif olduğuna dair kesin raporlar aldık. Onlar hakkında bilgi edinmeni istiyoruz” dedi. Yeniden bir çocuk neşesiyle güldü “O bölgeye yolladığımız insanlarla şimdiye kadar başarı sağlayamadık. Ama sen dostum, kuş avlayan bir misiyu olarak hiç şüphe uyandırmayacaksın”.
Federico’ya işi reddetme şansı hiç tanınmadı. O güne kadar ödemeye gücünün yetmediği kalitede alet ve ilaçlarla donanmış yeni bir cip, birkaç gün içinde emrine verildi. Federico tepelerde dolaşırken daima dikkatliydi. Bir sabah, tuzaklarının birinde nadir bir Tukan kuşu gördüğünde, botlarını giymeden hamağından fırladı. Ayak parmaklarının arasında bir acı duydu. Bir dikene bastığını sandığından küfretti. Fakat keskin ağrı iki küçük kan sızan noktadan yayılıp ayağına ve hızla bacağına doğru dağılınca, bir yılan tarafından ısırıldığını anladı. Ne görüp ne de duyduğu bir yılan.
Yakında park etmiş olan cipine koştu, ilk yardım çantasını arayıp buldu, dizine doğru bir mendili sıkıca bağlayıp düğümledi ve iki noktanın etrafını ustaca kesip yarayı kanattı. Fakat bedenine fazlaca zehir dağılmış durumdaydı. Kalçalarına kadar şimşek gibi yayılan derin ağrılar hissetti ve ayağı iki misli şişti. Direksiyonun arkasına yerleşirken Caracas’a asla varamayacağını düşündü ve en yakın kasabada şansını denemeye karar verdi.
Dispanserdeki hemşire sakin bir şekilde yılan zehrine karşı panzehirin ellerinde kalmadığını söyledi. Federico, yüzü ağrı ve kızgınlıkla buruşmuş durumda “Ne yapmamı bekliyorsunuz? Öleyim mi?” diye bağırdı. Hemşire “Umarım hayır. Sanırım zamanında Caracas’a ulaşma ihtimalini bir kenarda bıraktınız”. Onu dikkatle inceledi ve sözlerini tartarak “Bir şifacı tanıyorum. Onda yılan zehrine karşı en etkin panzehir, gizli bir karışım var” dedi. Hemşire özür dileyen bir tarzda “Bu yüzden panzehir bulundurmuyoruz. Zira yılan ısırığından mağdur olanların çoğu ona gitmeyi tercih ediyor”. Bacağı bir kere daha inceleyen hemşire “Seni hangi tür yılanın ısırdığını bilmiyorum ama bana kötü görünüyor. Tek şansın şifacı. Ona gitsen iyi olur” dedi.
Federico hayatında hiç şifacıya gitmemişti, ama o anda her şeyi denemeye hazırdı. Ölmek istemiyordu ve ona kimin yardım edeceği önemli değildi. Sokağın karşısındaki bardan iki kişinin yardımıyla, hemşire Federico’yu kasabanın kenarındaki şifacının evine taşıdı. Federico amonyak kokan ve duman dolu bir odada, basit bir yatağın üzerine yerleştirildi. Bir kibritin çakılış sesiyle Federico gözlerini açtı. Dumanın arasından uzun boylu bir kadının bir sunakta bir mum yaktığını gördü. Mumun titrek ışığında kadının yüzü, çıkık elmacık kemikleri üzerinde gerili esmer cildiyle, cilalı bir tahta maskeyi andırıyordu. Ağır göz kapaklarının altından kendisine bakan kadından herhangi bir duygu sezilmiyordu.
Ayağına doğru bakarak “Seni mutlaka bir Macagua ısırdı” diye teşhis koydu. “Bu yılan tüm zehrini akıttı. Şansın var ki hemşire seni buraya getirdi. Bu tür bir zehre karşı herhangi bir serum yoktur” dedi. Yatağın yanına bir iskemle çekti ve yaranın etrafına ince uzun parmaklarıyla dikkatle bastırarak ayağını inceledi. “Üzülmene gerek yok. Genç olduğundan zehir seni öldürmeyecek ve bedenin benim tedavime dayanacak”.
Arkasındaki masaya dönerek yeşil kahverengi bir sıvı içinde köklerin, yaprakların ve yılan bağırsaklarının yüzdüğü iki tane sürahiye uzandı. Birinden bir miktar sıvıyı metal bir tabağa aktardı, diğerinden küçük teneke bir kabı yarıya kadar doldurdu. Bir puro yaktı ve derin nefesler çekerek başını sağa sola salladı. Aniden ayağın üzerine eğilerek, purodan biriken tüm dumanı daha önce bıçakla kesilmiş olan parmak arası yarığın üzerine üfledi.
Şifacı kanı emip süratle tükürdü, ağzını şeffaf ve güçlü kokan bir sıvı ile çalkaladı. Yedi kere aynı işlemi tekrarladı. Tamamen tükenmiş durumda başını iskemlenin arkalığına dayadı. Bir süre sonra bir ilahi mırıldanmaya başladı. Adamın gömleğinin düğmelerini çözdü. Puro küllerine batırdığı orta parmağı ile boğazının dibinden apış arasına kadar düz bir çizgi çizdi. Büyük bir rahatlıkla onu ters çevirip gömleğini çıkardı ve sırtı boyunca benzer bir çizgi çizdi. “Şimdi seni yarıladım. Zehir öteki tarafa geçemez” diye adama bildirdi. Hafif vuruşlarla aynı çizgilerin üzerinden taze küllerle bir kere daha geçti.
Federico ağrılarına rağmen güldü ve “Zehrin tüm bedenime uzun süre önce yayıldığından eminim” dedi. Federico’nun yüzünü iki eli arasında tutup kendisine bakmasına zorlayan şifacı “Misiyu, eğer bana itimat etmezsen öleceksin” diye onu ikaz etti. Ardından metal kaba aktardığı sıvı ile ayağını yıkamaya başladı. Küçük teneke kaba uzanıp onun dudağına doğru uzattı ve “Hepsini iç. Eğer kusarsan mahvoldun” dedi. Kontrolü mümkün olmayan bulantı dalgaları onu kötü tatlı sıvıyı kusmaya itiyordu. İçi mısır taneleri ile dolu küçük bir yastığı adamın ensesine yerleştirerek “Sıvıyı içerde tutmaya kendini zorla” diye ısrar etti.
Bir mendile amonyak ile gülsuyu karışımından bir miktar dökerken adamı dikkatle izliyordu. Mendili burnuna tutarak “Şimdi nefes al” diye emretti. “Yavaşça ve derin nefes al”. Şifacının elinin boğucu baskısı altında bir süre mücadele etti, ama yüzüne yapılan masajın etkisiyle yavaşça gevşedi. “Hamile kadınların yanına gitme. Panzehiri etkisiz hale çevirirler” diye ihtar etti. Anlamayan bakışlarla şifacıya baktı ve hiç hamile kadın tanımadığını mırıldanarak söyledi. Söylediklerinden tatmin olan Mercedes Peralta sunağa yönelip Aziz Yuhanna’nın heykeli çevresinde yedi tane mum dikti ve onları yaktı. Sessizce mumları izledi ve aniden başını geriye atıp uyumsuz bir melodiden oluşan bir dua okudu. Sözler nefesine uygun olarak inip çıkan çığlıklara dönüştü. Bu insanlık ötesi ağıt duvarları sallıyor, mumların alevlerini titreştiriyordu. Ses odayı, evi doldurdu ve uzak bir kuvvete ulaşacakmış gibi çok ötelere yayıldı.
Federico başka bir odaya taşındığının belli belirsiz farkına vardı. Peş peşe gelen ateş ve ürperti nöbetleri arasında, günler ve geceler yarı ayık durumda birbirine karıştı. Gözlerini ne zaman açsa, karanlıkta şifacının yüzünü ve fazladan iki göz gibi parlayan kırmızı taşlı küpelerini görüyordu. Şifacı yumuşak ve melodik bir sesle kâbuslarındaki gölgelerin ve korkunç hayaletlerin köşelere doğru kaçışmalarını sağlıyordu. Veya sanrılarının içindeymiş gibi, o bilinmeyen güçleri teşhis edip onlarla mücadele etmesini emrediyordu. Ardından ter içindeki bedenini yıkıyor ve cildini yeniden serinleyene kadar ovuyordu. Bazı günler Federico odada bir başka şahsın varlığını hissediyordu. Şifacı sert bir ifadeyle kötü tatlı karışımı dudaklarına tutup içmesi için zorlarken, farklı, daha büyük ve güçlü, fakat şifacınınkiler kadar nazik eller başını özenle ovalıyordu.
Bir sabah, pirinç ve sebzeden oluşan ilk yemeğini kendisine getiren şifacının yanında, elinde gitarıyla genç bir adam odaya girdi. Kendisini “Benim adım Elio” diye tanıttı. Gitarını tıngırdatarak Federico’nun zehir ile olan mücadelesini komik bir şekilde anlatan küçük ve basit bir şarkı söyledi. Elio ayrıca, hemşire tarafından annesinin evine getirildiği gün tepelere çıktığını ve onu ısırmış olan Macagua yılanını palası ile öldürdüğünü söyledi. Eğer yılan yaşamış olsaydı içtiği panzehir ile söylenmiş olan ilahilerin etkileri olmayacaktı.
Sabahın birinde şiş yaranın etrafındaki derinin normal rengine dönmüş olduğunu fark eden Federico, yatağın baş tarafına yıkanıp asılmış elbiselerine uzandı. Gücünü denemek isteğiyle bahçeye çıktı ve içinde gülsuyu bulunan bir leğenin üzerine eğilmiş olan şifacıyı buldu. Sessizce şifacının ellerini kırmızı sıvıya batırışını izledi. Kadın gülümseyerek ona baktı ve ”Ellerimin beyaza dönmelerini engelliyor” dedi ve parmaklarıyla saçlarını taradı. Kendisinde yükselen arzunun etkisine şaşırarak kadına doğru yaklaştı. Yüzünden ve boynundan süzülüp göğsüne damlayan gülsuyu damlalarını öpmeyi arzuladı. Kadının, annesinin yaşında olması ihtimali onun için önemli değildi. Ona göre yaşı belirsiz, gizemli ve son derece çekici bir kadındı.
Kadının yüzüne dokunarak “Hayatımı kurtardın” diye mırıldandı. Parmaklarını kadının yanaklarında, dolu dudaklarında ve sıcak parlak boynunda dolandırdı. “Bana her gün içirdiğin o kötü tatlı karışıma aşk iksiri katmış olmalısın” dedi. Adamın doğrudan gözlerine bakan şifacı herhangi bir söz etmedi. Kadının alındığından korkarak bir özür mırıldandı. Kadın başını salladı, boğuk kahkahası boğazının derininden başlıyordu. Adam böyle bir sesi hayatında hiç duymamıştı. Kadın tüm varlığıyla, sanki dünyada başka hiçbir şey önemli değilmiş gibi güldü. Adamın sarı saçlarını karıştırarak “Burada istediğin kadar kalabilirsin” dedi. Dumanlı gözlerinde bir miktar alay bir miktar da arzu vardı.
Aylar çabuk geçti. Şifacı adamı sevgilisi olarak kabul etti. Buna rağmen odasında tüm gece kalmasına hiç izin vermiyordu. Arzusuna boyun eğeceğini umarak ve ipeksi cildini okşayarak, her seferinde “Biraz daha kalayım, ne olur” diye yalvarıyordu. Ama kadın daima gülerek onu karanlığın içine, odanın dışına doğru itip kapıyı ardından kapıyordu. Her seferinde “Eğer üç yıl boyunca sevgili olarak kalırsak olabilir” diyordu.
Federico tepelere doğru gezilerine yeniden başladığında yağmur mevsimi bitmek üzereydi. Elio önceleri onu korumak için bu gezilere katılırdı. Fakat sonraları o da kuşlara kapan kurup içlerini doldurmanın tutkunu oldu. Daha önce Federico hiç kimseyi yanına almamıştı. Aralarındaki on yıllık yaş farkına rağmen çok iyi arkadaş oldular. Elio’nun uzun saatler boyu sessizce bir kuşun kurdukları kapana düşmesini beklemesi ve rüzgâr ile sisin süratle kapladığı serin tepelerde dolanmayı sevmesi Federico’yu şaşırtıyordu.
Federico birçok kere Elio’ya Yüzbaşı Medina’dan söz etmek istemişse de aralarındaki hassas sessizliği bozmak cüretini bulamamıştı. Federico tepelerde geçirdiği sorumsuz günlerden ve şifacı ile geçirdiği gizli gecelerden dolayı hafif bir suçluluk duyuyordu. Yüzbaşı Medina’nın, doldurmuş olduğu kuşları okullara, müzelere ve ilginç eşyalar satan dükkânlara pazarlayan bir aracı olduğunu hem Elio’ya hem de şifacıya inandırmakla kalmamış, ayrıca kendi de inanır olmuştu. Günün birinde yerel barlardan birinde bira içerlerken, Yüzbaşı Medina ona “bu Tanrı’nın cezası kuşları tutmaktan daha iyi bir iş yapman gerek. Şifacının hastaları ile daha yakın ilişkiler kur. Dedikodu sayesinde insan şaşılacak şeyler öğrenir. Her halükârda parlak manevranı sonuçlandırman gerek” dedi. Yüzbaşı Medina’nın kendisini parlak manevrasından dolayı kutlaması Federico’yu hem şaşırtmış hem de kızdırmıştı. Yüzbaşı, Federico’nun yılana kendini kasten ısırttığını sanıyordu.
Federico “Diktatörlüğe karşı plan kuranlar tahsilli olanlar ve entelektüellerdir. Fakir köylüler ve balıkçılar değil. Onlar gündelik yaşamlarını idameye çalıştıklarından ne tür bir hükümete sahip olduklarını fark edemezler” dedi. Medina onun sözünü keserek “Misuyu, sana fikrini söylemen için para ödemiyoruz. Ne yapman isteniyorsa onu yap” dedi. Medina boş bira bardağını elinde çevirip Federico’ya baktı “Bir süre önce fanatik ihtilalcı bir grubun lideri hapisten kaçtı. Onun bu civarlarda saklandığını sanıyoruz” diye fısıldadı. Medina gülerek sağ elini masanın üzerine koydu ve “Hapiste elinin ilk boğumlarını bıraktı. Bu yüzden ona şimdi El Mocho diyorlar”.
Yağmur öğleden beri yağıyordu. Penceresinin arızalı pervazından gelen ses Federico’yu uyutmuyordu. Koridora çıktı ve bir sigara yakmak üzere iken şifacının odasından hafif bir mırıltının geldiğini duydu. Mırıltıların şifacıdan gelmediğini biliyordu. Bu sabah onu yakındaki bir kasabaya bir seans için arabasıyla götürmüştü. Federico parmakları ucunda koridor boyunca yürüdü ve çeşitli sesler arasında Elio’nun heyecanlı sesini tanıdı. Önce konuşmalardan bir anlam çıkaramadı ama “dinamit”, “tepelere kurulması teklif edilen baraj” ve “diktatörün gayrı resmi ziyareti” sözleri birkaç kere ortaya atılınca, istemeden de olsa, tedirgin edici bir berraklıkla askeri hükümetin başını öldürme planını duyduğunu anladı.
Federico kalbi şiddetle çarparak duvara yaslandı. Sonra da iki basamağı tırmanıp karanlık odaya girdi. “Elio bu sen misin? Bazı sesler duydum ve merak ettim” dedi. Odada birkaç adam vardı, hızla karanlığa çekildiler. Elio hiç rahatsız olmadı. Federico’yu kolundan tutarak sunağın yanındaki bir iskemlede oturan adama doğru götürdü. “Babacığım, bu kişi sana sözünü ettiğim Misiyu’dur. Ailenin dostudur ve itimat edilebilir” dedi.
Adam yavaşça yerinden kalktı. Soğuk bir güç yansıtan gözlerinde, esmer derisi altından yükselen elmacık kemiklerinde ve kemikli yüzünde ilahi bir şeyler vardı. Adam elini uzatarak “Sizi tanımaktan memnun oldum, ben Lucas Nunez” dedi. Bir an için Federico parçalanmış ele baktı ve sonra eli sıktı. Elin parmaklarının ilk boğumları yoktu. Lucas Nunez “Sana itimat edeceğimizi seziyorum. Elio, bize yardımcı olabileceğini söylüyor” dedi. Federico, heyecanının açığa çıkacağından korkarak gözlerini kapadı ve başını salladı. Lucas Nunez onu diğer adamlara tanıştırdı.
Teker teker elini sıktılar ve geriye çekilip yere yarım daire oluşturarak oturdular. Sunaktaki mumların zayıf ışığı yüzlerini belli belirsiz aydınlatıyordu. Federico, Lucas Nunez’in Venezuela’nın geçmiş ve şimdiki politik durumunu tartışan sakin ve açık yorumlarını dikkatle dinledi. Konuşmasının sonunda Federico “Nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu. Lucas Nunez’in yüzü düşünceli ve üzgün bir görüntüye büründü. Yüzü istenmeyen hatıraların etkisiyle bulutlandı.
Ama sonra gülümsedi ve “Eğer diğerleri uygun görürse arabanla, tepelere bir miktar patlayıcıyı götürebilirsin” dedi. Diğerleri hemen kabul ettiler. Federico, kendisini o kadar kolay kabul etmelerinde, Mercedes Perlata’nın sevgilisi olduğunu bilmelerinin etkisi bulunduğunu hissetti.
Adamların sohbeti gece yarısından sonra, yaralı bir kuşun kanatlarını yavaşça çırpışı gibi, tükenerek sona erdi. Adamların beti benzi atmıştı, bitkin görünüyorlardı. Ona sarıldıklarında Federico’yu bir ürpertti kapladı. Hiç ses çıkarmadan odayı terk edip karanlığa karıştılar. Durumunun şeytani rastlantısı onu afallatmıştı. Lucas Nunez’in son sözleri kulaklarında çınladı “Bu iş için biçilmiş kaftansın. Hiç kimse dağlarda kuşlara tuzak kuran bir Misiyu’dan kuşkulanmaz”.
Federico cipini yolun kenarındaki küçük bir düzlüğe park etti. Hafif bir yağmur tepeleri bürümcük gibi örtmüş, sisli bulutların arasından süzülen ay ışığı çevreye değişken bir parlaklık vermişti. Sessizce o ve Elio iyice sarmalanmış dinamit çubukları ile dolu sandıkları arabadan indirdiler. Elio güven veren bir gülümsemeyle “Malzemeleri kulübeye ben taşıyacağım. Bu kadar endişeli bakma Federico, şafak vaktine kadar köprüyü mayınlarlar”.
Federico onun azman otlarla kaplı patika boyunca tepeden aşağı gölgelere doğru inişini seyretti. Şifacının en sevdiği gül yaprağı gibi kokan vahşi pomarosa meyvesini aramak için Elio ile buraya daha önce birkaç kere gelmişti. Federico ölü bir ağaç kütüğüne oturup elleriyle yüzünü örttü. Medina’ya teslim ettiği en nadir kuşların değerini çok aşan ücretleri alırken hissettiği hafif suçluluk dışında, yapmakta olduğu işin sonuçlarını hep göz ardı etmişti. Şimdiye kadar her şey ona bir romandaki veya bir kurgu filmindeki macera gibi gelmişti. Onun tanıdığı, sevdiği ve ona itimat eden insanlara ihanet etmekle ilgili değildi.
Elio’nun acele etmesini arzuladı. Zira kasabanın kenarında, gizlice park etmiş ve onu uzaktan izleyen Medina’nın cipini görmüştü. Federico, Medina’ya her şeyi söylemişti ve şimdi, pişmanlık duymak için çok geçti. Göğü göz kamaştırıcı bir şimşek aydınlatınca ayağa fırladı. Gök gürültüsü sağır edici bir gümbürtüyle derin vadinin dibinden yankılandı. Aniden yağan güçlü yağmur etrafındaki her şeyin görüntüsünü bulanıklaştırdı. “Ben ne aptalım” diyerek dik yoldan yokuş aşağı koşmaya başladı. Federico, Medina’nın vermiş olduğu sözü tutmayacağından emindi. Şifacı ile oğluna dokunmayacağını vaat etmiş olması sadece onun tüm bildiklerini söylemesini sağlamak içindi.
Federico “Elio!” diye bağırdı ama sesi bir makineli tüfeğin takırtısı ve göğe doğru fırlayan kuşların çığlıkları arasında kayboldu. Kulübeye ulaşması için geçen birkaç dakika ona kâbus gibi geldi. Çarpıcı bir berraklıkla yaşamının vahim bir felakete dönüştüğünü gördü. Düşünmeden Elio’nun hareketsiz ve parçalanmış bedeni üstüne kapaklanarak ağlamaya başladı. Medina’nın ve iki askerin kulübeye girişlerini ne gördü ne de duydu. Medina adamlarından birine bağırıyordu ama sesi uzak bir fısıltı gibi geldi. “Tanrı’nın cezası salak, sana ateş etme demiştim. Bu dinamitle hepimizi havaya uçurabilirdin”. Asker “Birinin karanlıkta koşmakta olduğunu duydum. Bir tuzak olabilirdi. Bu Misiyu’ya itimadım yok” diye kendini savundu. Medina, Federico’nun yüzüne doğru elindeki el fenerini çevirerek “Sandığımdan daha da aptalmışsın. Bunun ne olacağını sanıyordun, bir tiyatro mu?” Ardından askerlere dinamitleri tepeye taşımalarını emretti.
Federico cipini şifacının kapısında öylesine ani bir fren yaparak durdurdu ki, başı ön cama çarptı. Bir an için şaşkın ve anlamaz durumda kapalı kapıya ve kapalı panjurlara baktı. Tahta aralıklardan hiç ışık sızmıyordu ama popüler bir şarkıyı yüksek perdeden çalan radyonun sesi kilometrelerce uzaktan duyulabiliyordu. Federico bahçeyi dolandı ve askeri bir cipin yan sokakta park etmiş olduğunu gördü. “Medina” diye bağırarak avlu boyunca koştu mutfağı geçti ve şifacının odasına girdi. Tükenmiş ve tamamen bitkin durumda yere düştü. Köşedeki sunağın yanında şifacı yerde inleyerek yatıyordu.
Federico “O bu işin içinde değil. Hiçbir şeyden haberi yok” diye bağırdı. Medina başını geriye atarak kahkaha ile güldü. Altın kaplamalı dişleri sunak üzerinde yanmakta olan mumun ışığıyla parladı. “Çifte casus olman için benden çok daha zeki olmalısın. Benim tecrübem var. Kurnaz ve şüpheci olmak yaşamımın can damarlarıdır” dedi ve Federico’nun karnını tekmeledi. “Eğer şifacıyı ikaz etmek isteseydin önce buraya gelmeli ve öldürdüğün oğlan için ağlayarak vakit kaybetmemeliydin”.
İki asker şifacıyı kollarından tutup ayağa kalkması için zorladılar. Yarı kapalı gözü bereli ve şişmişti. Burnu ve dudakları kanıyordu. Serbest kalmak için silkinip Federico’yu görene kadar etrafına bakındı ve “Elio nerde?” diye sordu. “Söyle ona” diyerek güldü Medina; “Elio’yu nasıl öldürdüğünü söyle”. Şifacı, kudurmuş bir hayvan gibi ve son gücünü toplayarak, Medina’yı sunağa doğru itip askerlerden birine doğru dönerek silahına doğru uzandı. Asker tek bir mermi ateşledi.
Şifacı ellerini göğsüne bastırarak ve akan kanı durdurmaya çalışarak yerinde kaldı ve “Günlerinin sonuna kadar sana lanet ediyorum, Federico” dedi. Sesi düştü, sözler bulanıklaştı, nerdeyse duyulmayan bir ilahi söyler gibiydi. Ardından bir bez bebek gibi hafifçe yere yığıldı. Federico, yarı bilinçli halde son bir karar aldı; ölümde ihanet ettiği insanlara kavuşacaktı. Beyni hızla, önce her şeyden sorumlu kişi olan kendisi ile ortağı olan Medina’yı birlikte öldürme kararını aldı. Federico av bıçağını kınından çıkarıp Medina’nın kalbine sapladı. Anında öldürülmeyi bekliyordu ama askerlerden biri onu sadece bacağından vurdu.
Kelepçeli, gözleri bağlı ve ağzında tıkaçla, Federico dışarıya, bir arabaya taşındı. Sabah olup olmadığını merak etti, zira bir papağan sürüsünün gökte uçarken çıkardıkları sesleri duydu. Saatler sonra araba durduğunda Caracas’a vardıklarından emindi. Bir hücreye kondu. İşkencecilerin kendisine isnat ettikleri tüm suçları kabul etti. Söylediği hiçbir şeyin artık onun için önemi kalmamıştı. Yaşamı zaten sona ermişti.
Hücrede kaldığı süre hakkında Federico’nun hiçbir fikri yoktu. Diğer mahkûmlardan farklı olarak günleri, ayları ve yılları saymadı. Onun için her gün aynıydı. Günün birinde serbest bırakıldı. Aşırı heyecan dolu bir sabahtı. İnsanlar sokakta gülüyor, bağırıyor ve heyecandan ağlıyordu. Diktatörlük dönemi sona ermişti.
Federico şehrin eski bir mahallesine taşındı ve yeniden kuşları doldurmaya başladı ama onları tuzağa düşürmek için bir daha tepelere çıkmadı.
Dona Mercedes “İnsan yapısı çok acayiptir” dedi. “Benim için bir şey yapacağını biliyordum. Seni ilk gördüğüm anda bunu anlamıştım. Buna rağmen burada yapman gerekeni yaptığında gözlerime inanamadım. Aslında benim için şans çarkını çevirdin. Federico Müeller’i yaşayanların dünyasına geri dönmesini sağladın. Onu bana cadının gölgesi sayesinde geri getirdin.”
Cevap vermeme fırsat kalmadan sözümü keserek “Bu evde bulunduğun bunca ay boyunca, elbette ki minimum olarak, benim gölgemin altında yaşadın. Genelde olması gereken benim senin için bir bağ kurmamdı, tersi değil” dedi.
Durumu açıklamak istedim. Hiçbir şey yapmamış olduğum konusunda ısrar ettim ama beni hiç dinlemedi. Anlaşabilmemiz amacıyla şu açıklamayı getirdim: Benim ona bir şey getireceğim kesin inancı içinde bağı kendisi kurmuştu. Yüzünü buruşturarak “Hayır” dedi. “Mantığın yanlış. Düşüncemizi fakirleştiren açıklamalar arayışın beni çok üzüyor”. Kalktı, beni öptü ve kulağıma eğilerek “Senin adına hüzünleniyorum” diye fısıldadı.
Aniden hüznünü dağıtan bir kahkaha atarak “Bunu nasıl yaptığını açıklamanın imkânı yoktur. İnsanın akli düzenlemelerinden veya cadılığın gölgeli yapısından söz etmiyorum. Fakat zamansızlık kadar anlaşılmaz bir şeyden söz ediyorum. Uygun sözleri aradı ve nerdeyse kekeleyerek “Tüm bildiğim ve hissettiğim senin benim için bir bağ kurmuş olmandır. Ne kadar inanılmaz! Sana cadıların şans çarkını nasıl çevirdiklerini gösterecektim ama sen benim için kendiliğinden çevirdin”.
Israrla ve inanarak “Bunun için herhangi bir paye almak istemiyorum” dedim. Onun şevkli inancı beni mahcup ediyordu. Bana Agustin’i hatırlatan canı sıkılmış bir tavırla “Bu kadar kalın kafa olma Misuya. Benim için bir geçiş yaratmanda bir şey sana yardımcı oluyor. Farkına bile varmadan cadılık gölgeni kullandığını söyleyebilirsin ve bunu söylemekle de tamamen haklı olursun” dedi.

10

Cvp: Florinda Donner - Cadının Rüyası

SEKİZİNCİ BÖLÜM

Yağmur mevsimi nerdeyse bitmişti ama hâlâ her öğleden sonra yağmur yağıyordu; Gök gürültüsü ve şimşekle birlikte sel gibi inen bir yağış. Genelde bu tür öğleden sonraları dona Mercedes’in odasında geçiriyordum. O, benim odadaki varlığıma ya şaşkın bakarak veya ilgisiz kalarak, hamağında yatıyordu. Eğer ona bir soru sorarsam bana yanıt veriyordu, eğer sormazsam sessiz kalıyordu.
Camdan dışarı bakarak ve fırtınayı izleyerek “yağmurdan sonra hiç hasta gelmez” dedim. Bir süre sonra fırtına dindi ve sokakları sular basmış halde bıraktı. Üç tane akbaba bitişik çatıya kondular. Kanatlarını açıp çatıda sıçrayarak dolandılar. Sonra da çatının kenarındaki oluğun üstüne çıkıp bulutların arasından görünen güneşe doğru baktılar. Yarı çıplak çocuklar evlerinden çıkıp akbabalara bağırdılar ve onları korkutup kaçırdılar. Ardından çamurlu su birikintilerinde birbirlerini kovaladılar.
Hamağında oturan ve bacak bacak üstüne atmış durumda sessizce ucu kesik terliğine bakan dona Mercedes’e dönerek “Yağmurdan sonra hiç hasta gelmez” diye tekrarladım. İskemlemden kalkarak “Leon Chirino’yu ziyaret etmeyi düşünüyorum” dedim. Hâlâ ayak parmaklarına bakmaya devam eden dona Mercedes “yerinde olsam bunu yapmazdım” dedi. Derin düşünceli bir bakışla bana doğru baktı. Kaşlarını çattı, dudaklarını sırıdı, bir şeyler söylemek istemenin tereddüdü içindeydi. Söz etmeden kalktı, kolumdan tutarak beni çalışma odasına götürdü.
İçeri girince çok hızlı hareket etmeye başladı. Eteği hışırtılı sesler çıkararak bir köşeden diğerine masasının üstünü altına getirerek, cam dolabı karıştırarak ve aynı yerlere tekrar tekrar bakarak arandı. Sonunda “bulamıyorum” dedi. “Ne kaybettin? Belki de yerini biliyorum” dedim. Bir şey söylemek için ağzını açtı ama yerine sunağa dönüp bir mum ve ardından bir puro yaktı. Gözlerini önündeki metal kül tablasına düşen küllerden hiç ayırmıyordu. Puro tükenip bir izmarit olarak kalana kadar aralıksız güçlü nefesler çekmeye devam etti. Sonunda aniden dönüp bana baktı ve yere oturdu. Masanın altına doğru eğildi ve şişelerin arkasından, üzerinde birtakım madalyaların bağlı bulunduğu uzun bir altın zincir çıkardı.
“Ne yapmak..” diye söze başlamıştım ki, zinciri havaya fırlattığı geceyi hatırlayarak cümlemin yarısında aniden durdum. “Bu madalyaları tekrar gördüğünde Caracas’a geri döneceksin” demişti. Madalyalı zincirin geri düştüğünü görmemiştim. Bu olayın bir hile mi içerdiği veya sadece benim çok yorgun olmamla ilgili olduğu konusunu hiç açıklığa kavuşturmamıştım. Madalyaları o günden beri hiç görmemiş olduğumdan, bu olayı tamamen unutmuştum.
Mercedes Peralta ayağa kalktığında sırıtıyordu. Zinciri boynuma taktı ve “bunların ne kadar ağır olduklarını hisset. Tamamen saf altındandırlar” dedi. Madalya demetini elimde tartarak “gerçekten da ağırlar” dedim. Düzgün ve parlak, madalyaların Venezuela altınına has zengin portakal sarısı renkleri vardı. Boyları küçük çeyrek altın boyundan tam altın paraların boylarına kadar değişiyordu. Hepsinde dini simgeler yoktu. İspanyol istilasından kalmış olan bazılarında Kızılderiliye benzeyen yüzler görülüyordu.
“Bunlar ne işe yarar?” diye sordum. Dona Mercedes “teşhis etmeye, şifa vermeye, onlarla ne yapmak istersem o işe yararlar” dedi. Derin bir iç çekerek masanın yanındaki iskemleye oturdu. Zincir hâlâ boynuma takılı olarak karşısında durdum. Zinciri nereye koymamı istediğini soracaktım ki derin bir hüzün duygusu beni sessiz bıraktı. Gözlerine baktığımda, onlardan da sınırsız bir hüzün ve özlem yayılıyordu.
“Şimdi tecrübeli bir medyumsun ama buradaki zamanın sona erdi” diye mırıldandı. Bir haftadan beri atasının ruhunu çağırmaya çalışmıştık ama ilahilerimin etkisi bitmiş gibiydi. Daha önce her gece tek başıma aylar boyunca yaptığım halde, hayaletin görünmesini başaramamıştık. Dona Mercedes kulağa meşum gelen çınlayan bir kahkaha attı ve “hayalet bize, senin hareket etme zamanının geldiğini söylüyor. Buraya gelmene neden olan amacı başardın. O amaç da benim için şans çarkını hareket ettirmekti. Leon Chirino’nun arabasından seni meydanda gördüğüm gece şans çarkını senin için harekete geçirdim. Senin buraya gelmeni o belirgin anda istemiştim. Eğer ben öyle yapmamış olsaydım, seni kapıma kim göndermiş olursa olsun, beni bulamayacaktın. Gördüğün gibi, ben de cadı gölgemi kullanarak senin için bir bağ kurdum.”
Dağılmış olan kavanozları, kutuları, mumları ve masa üzerindeki küçük nesneleri kolları arasında biriktirerek dikkatle iskemlesinden kalktı. Çenesiyle cam dolabı işaret ederek “yardım et” dedi. Tüm nesneleri dolaba düzgün bir şekilde yerleştirdikten sonra sunağa dönüp devrilmiş olan aziz heykellerini düzelttim. Dona Mercedes hafif bir sesle “bir parçam daima seninle birlikte olacaktır. Nereye gidersen, ne yaparsan görünmez olan ruhum daima orada olacaktır. Kader görünmez bağlarını örüp ikimizi birbirine bağladı” dedi. Bana elveda dediği düşüncesi gözlerime yaşlar getirdi. Bir uyanış gibi beni çarpan gerçek, onu kolaylıkla bir büyüğüm olarak kabullenmiş ve hesapsızca sevmiş olduğumdur.
Duygularımı ifade etmeme vakit kalmadı, zira o anda yaşlı bir kadın odadan içeri girdi. Ellerini buruşuk göğsünün üstüne koyarak “Dona Mercedes Clara’ya yardım etmen lâzım. Yine bir havale geçiriyor. Buraya getirmeme imkân yok, çünkü yatağında ölü gibi yatıyor” diye seslendi. Kadın hızla ve ağzının kenarından konuşuyordu. Şifacıya doğru yaklaşırken sesi tizleşerek “Ne yapacağımı şaşırdım. Doktor çağırmanın faydası yok, çünkü karabasan geçirdiğini biliyorum” dedi. Durup haç çıkardı ve etrafına bakınca beni keşfetti. Pişman olmuş bir edayla “bir hasta ile birlikte olduğunu bilmiyordum” diye mırıldandı.
Dona Mercedes onu bir iskemleye oturtarak rahatlattı. “Dert etme Emilia, Misuya bir hastam değil, yardımcımdır” diye açıkladı ve beni mutfağa yollayıp sepetini getirmemi istedi. Dışarı adımı atınca dona Mercedes’in Emilia’ya, teyzelerin gelip Clara’yı ziyaret edip etmediklerini sorduğunu duydum. Kadının yanıtını duyabilmek için perdeyi kapatmakta yavaş davrandım. Emilia “nihayet bu sabah terk ettiler” dedi. Yaklaşık bir haftadan beri buradaydılar. Buraya geri dönmek istiyorlar. Luisito da geldi. Her zaman olduğu gibi Clara’yı Caracas’a geri götürmek istiyor. Bu bilgilerin ne anlama geldiklerini bilmeme imkân olmasa da, dona Mercedes’in ev halkını tedavinin bir öğesi yapmayı gerekli bulduğunu biliyordum. Zira Candelaria’yı eczaneye gönderip “Altın yağmur”, “gümüş yağmur” ve “güçlü el” ilaçlarından birer şişe satın almasını istedi. Bu çiçek özleri suyla karıştırılıp hem büyülenmiş olan evin, hem de büyünün etkisi altında bulunanın yıkanmaları için kullanılırdı. Bu görevler büyülenmiş olan kişi tarafından yapılması gerekliydi.
****====****
Bir zamanlar şeker kamışı tarlası olan kasabanın güneyindeki ova ile hafif eğimli araziyi sevimsiz kutu şeklindeki evlerle endüstri merkezleri işgal etmişti. Onların arasında, geçmişten bir kalıntı gibi, bir meyve bahçesi içinde büyük pembe bir ev olan “hacienda El Rincon” kalmıştı. Uzunca bir süre, dona Mercedes ile birlikte bu eve, kapalı kapıları ve pencerelerine, dökülen sıvalarına baka kalmıştık. İçerden tek ses gelmiyordu ve ağaçlarda tek yaprak kımıldamıyordu. Evin giriş kapısına doğru yürüdük. Caddenin trafik gürültüsü, binayı çevreleyen harap duvarlar ile meyve ağaçları tarafından kesilmişti. Yüksek ağaçlar güneş ışığına da engel oluyorlardı.
Sihirli sessizlikten ve geniş yürüme yoluna düşmüş olan öğleden sonrası gölgelerden etkilenerek “Emila’nın dönmüş olduğunu sanıyor musun?” diye fısıldadım. Dona Mercedes yanıt vermeden kapıyı itip açtı. Çürüme kokan bir hava esintisi yerdeki ölmüş yaprakları etrafa saçtı. Gölgeli ve rutubetli iç avluyu çevreleyen koridor boyunca yürüdük. Avludaki tombul bir melek heykelinin elleri arasında dengede duran bir tabaktan su damlıyordu.
Bir köşeyi dönüp diğer bir koridor boyunca sayısız odanın yanından geçtik. Yarı açık kapılardan odalara gelişi güzel fırlatılmış eşyalar ve nesneler göze çarpıyordu. Üzerleri çarşaflarla örtülü koltuklar, kıvrılmış halılar ve heykeller görebiliyordum. Duvarlara eğik şekilde yaslanmış aynalar, tablolar ve portreler sanki yeniden yerlerine asılmayı bekliyorlardı. Bu karmaşık durumdan en ufak bir rahatsızlık duymayan dona Mercedes’e evin haliyle ilgili yorum yaptığımda omuzlarını silkmekle yetindi. Evi iyi tanıyan birinin güvenli haliyle yarı aydınlık bir yatak odasına girdi. Odanın ortasında üzeri ince tülden bir cibinlik ile örtülü maun bir karyola duruyordu. Pencereler koyu, ağır perdelerle, giyim masanın aynası siyah bir kumaşla örtülüydü. Balmumu, tütsü ve kutsal su kokusu bana kilise havasını hatırlattı.
Her yer gelişi güzel dizilmiş kitapla kaplıydı. Yatağın üzerinde, iki koltukta, yerde, giyim masasında, hatta bir lazımlığın üzerinde dahi kitaplar vardı. Mercedes Peralta yatağın yanındaki gece masasının üzerindeki ışığı açtı. Cibinliği kenara iterek yavaşça “Clara” diye seslendi. Bir çocuk görmeyi beklerken, ileri yirmi yaşlarında ve başı yatağın arkalığına dayalı durumda, bir bez bebek gibi yatağa serilmiş bir genç kadına şaşkın ve çenem düşmüş olarak bakakaldım. Şehvetli vücudunu ejderha şekli işlenmiş ipekli sabahlığı ancak örtüyordu. Darmadağın görüntüsüne rağmen müthiş bir güzelliği vardı. Çıkık elmacık kemikleri, çekik gözleri, dolgun dudakları ve parlayan esmer bir cildi vardı.
Dona Mercedes hafifçe omzunu sallayarak “Negrita, Clarita” diye seslendi. Genç kadın bir kâbustan uyanır gibi büyümüş göz kapaklarıyla hafifçe gözlerini açtı ve anında tekrar kapadı. Gözlerinden yaşlar aktı ama yüzünde herhangi bir ifade yoktu. Dona Mercedes kitapları yere iterek sepetini yatağın ayakucuna koydu ve içinden bir mendil çıkarıp, tercihli ilacı olan amonyak ile gül suyu karışımını üzerine serpti. Islak mendili genç kadının burnuna tuttu.
Dona Mercedes’in ruhsal iğne dediği karışım genç kadına pek etki etmedi, sadece biraz yatağında kımıldamasına neden oldu. Kadın yorgun ve mızmız bir sesle “neden huzur içinde ölemiyorum?” diye sordu. Dona Mercedes sepetini karıştırarak “saçmalama Clara. Eğer bir insan ölmeğe hazırsa o kişinin sonsuz yolculuğa hazırlanmasına seve seve yardım ederim. Bazı hastalıklar bedenin ölümüne neden olur, ama senin ölme vaktin henüz gelmedi” .
Dona Mercedes aradığını bulunca ayağa kalktı, beni yanına çağırıp kulağıma eğildi ve “onunla kal, birazdan gelirim” diye fısıldadı. Tedirgin durumda odayı terk etmesini izledim ve dikkatimi yatağa çevirerek genç kadının yüzündeki ölü sabitliğini izledim. Nefes bile almıyor gibiydi fakat benim onu dikkatle izlediğimin farkında olmalıydı, çünkü zayıf ışıktan etkilenmiş gibi, göz kapaklarını kırpıştırarak gözlerini hafifçe araladı. Gece masasının üzerindeki fırçaya uzanarak “benim için saçlarıma örgü yapar mısın?” diye sordu. Gülümseyerek fırçayı aldım ve saçlarını düzgün hale getirmek için defalarca fırçaladım. Saçları dona Mercedes’in ve Candelaria’nın saçları gibi biberiye kokuyordu.
“Tek bir kalın örgüye ne dersin?” diye sordum. Clara yanıt vermedi. Dalgın bakışlarını karşı duvarda bir haç şeklinde örülmüş palmiye yaprakları arasında duran oval çerçeveli fotoğraflara sabitledi. Acı ile buruşmuş yüzünü bana doğru çevirdi, kolları ve bacakları şiddetle titremeye başladı. Nefes almakta zorlanırken yüzü karardı ve kendini yatağın arkalığından ayırmaya çalıştı. Kapıya doğru koştum ama onu odada tek başına bırakmak istemediğimden, odadan dışarı çıkmaya cesaret edemedim. Dona Mercedes’e seslendim ama hiç yanıt gelmedi.
Temiz havanın Clara’ya iyi geleceği düşüncesiyle pencereye gidip perdeyi açtım. Dışarıda varlığını sürdüren zayıf günışığı meyve ağaçlarının yapraklarını rengârenk titreştiriyor ve odanın gölgelerini kovuyordu. Fakat pencereden gelen hafif esinti Clara’yı daha da kötü etti. Nefes almakta zorlanarak göğsü inip kalktı ve sonunda yatağa yığıldı. Bir sara nöbeti geçirdiği düşüncesiyle, dilini ısırmasın diye fırçanın sapını çarpışan dişlerinin arasına sokmaya çalıştım. Bu davranışım onu dehşet içine soktu. Gözleri daha da büyüdü. Tırnaklarının rengi koyu kırmızıya döndü ve kalp atışlarının delice hızlanmasıyla ense damarları şişti.
Çaresizlik içinde boynumda hâlâ durmakta olan altın madalyalı zinciri çıkardım ve Clara’nın gözleri önünde ileri geri sallamaya başladım. Belirli bir düşünce veya fikirle hareket etmemiştim. Tamamen otomatik bir tepkiydi bu. Dona Mercedes’ten daha önce duymuş olduğum gibi “Negrita, Clarita” diye seslendim. Clara zorlanarak elini kaldırmaya çalıştı. Zinciri ulaşabileceği mesafeye yaklaştırdım. Hafifçe inleyerek zinciri göğüslerine bastırdı. Sihirli bir kaynaktan güç emiyormuş gibi, boynunun şiş damarları söndü, nefesi ve gözbebekleri normale döndü. Gözbebeklerinin renginin siyah olmayıp açık kahverengi hatta kehribar renginde olduklarını fark ettim. Dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi, gözlerini kapadı ve zinciri bırakarak yatağa yan dönerek uzandı.
Dona Mercedes odaya öyle hızlı girdi ki, odadaki gölgelerin yardımıyla aniden peydahlanmış gibi yatağın ayakucunda belirdi. İçinde sert kokan bir sıvının bulunduğu alüminyum bir kabı elleri arasında ve bir tomar gazeteyi koltuğunun altında sıkıca tutuyordu. Dudaklarını sıkarak sessiz kalmam için işaret etti. Ardından elindeki kabı gece masasının üstüne koydu ve gazeteleri yere serdi. Yatağın üstündeki altın zinciri aldı ve gülümseyerek boynuna taktı.
Bir mum yaktı ve dua mırıldanarak sepetinin içini karıştırmaya başladı. Sepetten yapraklara sarılı siyah bir hamur yumağı çıkarıp avuçları arasında bir top haline getirdi ve alüminyum kabın içine attı. Hamur hışırtı çıkararak süratle sıvıda çözüldü. Parmağıyla sıvıyı karıştırdı ve tattıktan sonra kabı Clara’nın dudaklarına uzatıp “hepsini iç” diye emretti. Dona Mercedes Clara’nın sıvıyı yudumlayarak içişini yüzünde kayıtsız bir ifade ile izledi. Clara belli belirsiz gülümsedi. Ardından sert bir kahkaha atarak tek bir sözünü dahi anlayamadığım dehşet dolu bir gevezeliğe girişti. Bu da bitince kendini yatağa sırtüstü atarak özür ve af dilemeye başladı.
Bu heyecanlı çıkışlardan zerre kadar etkilenmeyen dona Mercedes, Clara’nın üzerine eğildi ve parmakları eşit daireler çizerek gözlerinin etrafını ovaladı. Şakaklarına doğru devam etti ve bir maskeyi aşağı doğru çeker gibi yüzüne masaj yaptı. Ustaca Clara’yı yatağın kenarına yuvarladı ve başı gazetelerin tam üstünde olduğundan emin olunca sırtına bastırıp kusmasını sağladı. Başını onaylayan bir hareketle sallayan dona Mercedes, yerdeki siyah kusmuğu inceledi, gazetelere sarıp paketi sicimle bağladı.
“Şimdi bu pisliği dışarıya gömmeliyiz” diyerek Clara’yı hızlı bir hareketle yataktan kaldırdı. Nazikçe ağzını sildi ve sabahlığının kemerini sıktı. Bana doğru dönen dona Mercedes “Musiuya, Clara’nın diğer kolunu tut” dedi. Aramızda genç kadınla birlikte koridor boyunca yürüyüp avluya ve geniş beton merdivenlerden inerek meyve ağaçlarının bulunduğu bahçeye yöneldik. Orada, dona Mercedes bana kazdırdığı derin çukura paketi gömdü. Taş merdivenlere oturmuş olan Clara ilgisiz bir şekilde bizleri izledi.
Clara peşpeşe altı gün çok az yedi. Her öğleden_sonra, tam saat altıda dona Mercedes’i El Ricon’a arabamla götürdüm. Clara’yı tamamen aynı tarzda şifa verdi. Her şifa seansının sonunda gazete kâğıdına sarılı paket, bir meyve ağacının dibine gömüldü. Altıncı günün sonunda Clara, ne kadar gayret etse de kusamadı. Buna rağmen, dona Mercedes boş gazete paketini ona gömdürdü.
Eve dönerken “Şimdi iyileşti mi? Seanslar sona erdi mi?” diye sordum. “Her iki soruya da henüz değil. Yarından itibaren her gün, tedavinin bir parçası olarak, Clara’yı ziyaret edeceksin” dedi ve “sana konuşmasını sağla. Ona çok faydalı olacaktır”. Biraz düşündükten sonra “sana da çok faydası dokunacaktır” diye ekledi.
****====****
Elinde elbiseler ve bir ayakkabı kutusu tutan Clara aceleyle banyoya doğru, koridor boyunca ilerledi. Her şeyi yere bıraktı ve gece kıyafetini çıkararak hayranlıkla aynalı duvarlarda kendini izledi. Henüz ufak olan göğüslerinin bir gecede büyüyüp büyümediklerini görmek için aynaya yaklaştı. Tatmin olmuş bir gülümseme ile eğilip yeni beliren tüylerini saydı. Hafiften bir şarkı mırıldanarak istiridye şeklindeki küvetin sıcak ve soğuk su musluklarını açtı. Ardından mermer kaplı giyim masasına gidip, üzerinde dizili duran şişeleri dikkatle inceledi. Banyo için hangi tuzu veya sıvı sabunu kullanacağına karar veremeyince hepsinden az miktarda suya döktü. Bir süre bekleyip köpüren sabun baloncuklarını izledi.
Piritu’da ne kadar da farklı idi. Su dereden veya yeni konmuş olan yol kenarı çeşmesinden tenekelere doldurulup tepelere taşınması gerekiyordu. El Ricon’a geleli sadece bir yıl olmuştu ama ona sanki tüm yaşamı bu eski ve büyük evde geçmiş gibi geliyordu. Piritu’daki yaşamını unutmak için şuurlu bir gayret göstermemişti. Fakat anıları, bir rüyanın görüntüleri gibi silinmeye başlamıştı. Gecekondudaki son gününden belleğinde geriye kalmış olan anneannesinin yüzü ve onun toprak zemin üstünde sallanan iskemlesinin gıcırtısıydı.
Yüzü her zamankinden daha yaşlı ve yorgun görünen anneannesi “artık hemen hemen yetişkin bir insan oldun, Negra” demişti. Dünyada sahip olduğu tek insanın öleceğini o anda anlamıştı. Genç kızın durumu sezişini fark eden anneanne “İleri yaş bunu yapar” demiş ve “beden ölmeye hazır olunca insanın yapabileceği tek şey sırtüstü yatıp gözleri kapamaktır. Bu sallanan iskemleyi bir tabuta karşılık ve gecekonduyu da bir Hıristiyan cenazesi yapılsın diye şimdiden verdim” diye eklemişti.
“Fakat anneanne…”
“Sus çocuğum” diye yaşlı kadın sözünü kesti. Gömlek cebinden bir mendil çıkardı, düğümünü açtı ve acil bir durumda kullanılmak üzere sakladığı paraları saydı. “Bunlar seni El Ricon’a götürmeye yeter” dedi. Elleriyle çocuğun yüzünü okşadı ve uzun saçlarını örgü haline getirdi. “Babanın kim olduğunu kimse bilmiyor. Ama annen, yani kızım, don Luis’in gayrimeşru kızıdır. Sen doğduktan hemen sonra servet aramak için Caracas’a gitti; ama servet aranmayı gerektirmez”. Sesi azaldı ve düşünceleri onu ötelere taşıdığından sustu. Uzun bir sessizlikten sonra “Eminim ki don Luis seni torunu olarak tanıyacaktır. Kendisi El Ricon’un sahibi olup yaşlı ve yalnız bir adamdır” dedi. Çocuğun ellerini ellerine aldı, buruşuk yanağına sürüp sağ avuncundaki yaprak şeklindeki siğili öptü ve “bunu ona göster” dedi.
Siyah İsa heykeli önünde yanan mumun ışığı bulanıklaştı. Genç kız, bakışlarını köşede duran basit yatağın, sepette birikmiş olan kolalı ve ütüsüz gömleklerin ve anneannesini gezdirdiği duvara dayalı tekerlekli el arabasının üstünde gezdirdi. Son bir kere yaşlı kadına baktı. Sallanan iskemlesine oturmuş, yüzünde ölümün çöküntüsüyle uzaklara doğru boş gözlerle bakıyordu.
Otobüs şoförü kendisini El Ricon’u çevreleyen duvara gömülü, kavisli giriş kapısına bıraktığında akşam olmak üzereydi. Kademeli arazide yetişen eşit aralıklı meyve ağaçları arasından tepeye doğru yürüdü. Yarı yolda aniden durdu ve hareketsiz kaldı. Tüm dikkatini beyaz çiçeklerle kaplı küçük bir ağaç çekmişti. Bir ses “Bu bir elma ağacı” dedi ve ardından “Ya sen kimsin? Nerden geliyorsun?” diye sordu. Genç kız bir an için elma ağacının konuştuğu kanısına kapıldıysa da yanında duran yaşlı adamın farkına vardı. Elini selamlaşmak için uzatarak “elma ağacından düştüm” dedi.
Bu resmi hareketten şaşıran adam kızın eline baktı. Eli sıkacağı yerde avucu yukarı dönük durumda elinde tuttu. Başparmağını yaprak şeklindeki siğil üzerinde gezdirerek “tuhaf” dedi ve “kimsin sen?” diye yeniden sordu. Ümitlenerek “sanırım senin torununum” dedi. Yaşlı adama ani bir yakınlık duymuştu.
Adam çelimsiz görünüşlüydü. Gümüşi beyaz saçları esmer teni ile belirgin bir tezat oluşturuyordu. Burnu ile ağzının iki kenarı arasında iki derin çizgi oluşmuştu. Genç kız bu çizgilerin dertlerden ve ağır çalışma şartlarından mı, yoksa fazla gülümsemekten mi oluştuklarını merak etti. Yaşlı adam kızın avucundaki yaprak şeklindeki siğili ovuşturarak “seni buraya kim gönderdi?” diye sordu.
“Anneannem, Piritu’lu Eliza Gomez. Burada çalışmıştı. Dün sabah vefat etti”.
Geniş kehribar rengi gözleri, ince burnu, dolgun dudakları ve kararlı çenesini inceleyen yaşlı adam “Peki, adın ne?” diye sormaya devam etti. “Bana La Negra derler…” dedi ama inceleyen bakışlar onu duraklattı. Yaşlı adam “La Negra Clara, benim anneannemin adıydı. Senin kadar koyu tenliydi”.
Sözlerini hafifletmek için kızı elma ağacının etrafında dolaştırdı. “Bunu bir Avrupa gezisinden getirdiğimde bir maydanoz fidanı kadardı. İnsanlar bu ağacın tropikal iklimde büyümeyeceğini söyleyip bana güldüler. Şimdi yaşlandı. Çok uzamadı ve hiç meyve vermedi ama arada bir böyle beyaza bürünür”. Özlemle ağacın nazik çiçeklerine baktı. Ardından çocuğun meraklı yüzüne baktı ve “Elma ağacından düşmüş olman uygun oldu. Böylece bu hediyeyi her zaman önemseyeceğim” dedi.
****====****
Emilia’nın sesi onu hayallerinden kopardı. Başını kapıdan uzatan Emilia “Negraaa, acele et kızım, yoldan gelen bir araba sesi duydum” diye selendi. Aceleyle Clara banyodan çıktı, kurulandı ve yarı ıslak durumda en beğendiği elbiseyi giydi. Sarı elbisesinin yakasında, kol yenlerinde ve belinde papatya motifleri işliydi. Aynaya baktı ve güldü. Sarı elbise onu olduğundan daha da koyu tenli gösterse de ondan hoşlanıyordu. Yeğeni Lusito’nun da bu elbiseyi beğeneceğinden şüphesi yoktu. Yazı El Ricon’da geçirmek için geliyordu. Onu hiç görmemişti. Geçen yaz ailesi onu Avrupa’ya götürmüşlerdi.
Bir araba sesini duyunca, Clara koridor boyunca koşarak oturma odasına girdi ve açık pencereden parlak siyah büyük bir arabanın bahçeden içeri girdiğini gördü. Üniformalı bir şoförün ve beyaz kıyafetli iri bir kadının arabadan indiğini hayretle izledi. Ciddi tavırlarla arabadan kutular, bavullar, sepetler ve kuş kafesleri indirdiler. Dışarıya koşan Emilia’nın yardım teklifini küçümseyerek eşyaları sessizce içeri taşıdılar. Onlar işlerini bitirmeden yoldan yüksek bir korna sesi duyuldu. Ardından birinci araba kadar iri, siyah ve parlak ikinci bir araba içeri girdi.
Bej bir kıyafet giymiş, başında panama şapkası ve yeni oldukları belli olan ve ses çıkaran parlak çizmeleri için sokulmuş pantolonu ile kısa boylu şişman bir adam arabanın şoför koltuğundan indi. Clara onun dedesinin damadı ve hükümette çok önemli bir kişi olan Raul olduğunu biliyordu. Raul “Don Luis, kızlarını, üç güzeli getirdim” diye bağırdı. Nerdeyse yeri süpüren şapkasıyla eğilip derin bir selam verdi ve elini uzatıp üç kadının arabadan çıkmasına yardım etti. Bunlar, ikiz olan Maria del Rosario ve Maria del Carmen ile Raul’un karısı olan genç kız kardeş Maria Magdalena idiler.
Raul arabanın ön kapısını açarak “Luisito, sana onlarla yardım…” derken Clara gerisini dinlemeden arabaya doğru koştu. “Luisito, senin gelmeni bekli…” derken yarıda durdu. İki koltuk değneğine dayanan çocuğa baktı ve şaşkın halde “bir kaza geçirmiş olduğunu bilmiyordum” dedi. Çocuk ters bir bakış atarak “kaza geçirmedim” dedi. Bedeni zayıf ve çelimsiz olmasına karşın sesi gür çıkıyordu. Doğal bir ifadeyle “çocuk felci geçirdim” dedi ve Clara’nın anlamayan bakışlarını fark edince “ben sakatım” diye açıkladı. Clara biraz şakacı fakat durumu kabul eden sakin bir tavırla “sakat olduğunu bana kimse dememişti” dedi.
Luisito küçük beyaz elleriyle, renksiz fakat narin yüzünü çevreleyen koyu renkli saçlarıyla dünya dışından gelmiş bir varlık gibiydi. Clara’ya elma ağacının çiçeklerini hatırlatıyordu. Clara Lusito’nun kendisinden bir yaş büyük, onüç yaşında olduğunu biliyordu. Fakat görünüşü yedi veya sekiz olduğunu düşündürüyordu. Clara’nın düşüncelerini okumuş ve bir gülüşü bastırır gibi Luisito’nun dudakları büzülüp seğirdi.
Clara omuz silkti ve eğilerek “Oh Luisito. Bir meleğe benziyorsun” diyerek yanağından öptü. İkizlerden biri Emilia’ya dönerek “O kim? Mutfakta sana yardım edecek birini mi buldun? Senin akraban mı?” diye sordu. Clara teyze ile Emilia arasına girerek “ben Clara’yım. La Negra Clara, senin yeğenin”. Teyze Clara’yı kolundan tutup sallayarak “benim neyim?” diye bağırdı.
Oğlan “Negrita, Clarita” diye bağırarak tek değneğin yardımıyla yanına koştu. Teyzesine dönerek “Maria del Rosario teyze duymadın mı? O benim yeğenim”. Teyzelerinin ve anne ile babasının şaşkın bakışları altından Clara’yı çekerek “Hadi, dedemin ne yaptığını bulalım” dedi. Daha Clara dedesinin kasabada olduğunu açıklayamadan Luisito evin arkasındaki meyveliğe doğru giden çakıl yola koyuldu. Koltuk değneklerini öyle hızlı ve ustaca hareket ettiriyordu ki Clara özürlü bir insandan çok, bir maymunu izlediğini düşündü.
Maria del Rosario Luisito’nun peşinden “Luisito, uzun ve yorucu yolculuktan sonra dinlenmen gerekir. Dışarıda durmak için fazla sıcak” diye seslendi. Raul üç kadını evin içine doğru yönlendirerek “onu rahat bırak. Temiz hava ona iyi gelecektir” dedi. Luisito kendini duvarın yanındaki mango ağacının gölgesinde yere bırakarak “Büyükbaba nerde?” diye sordu. Clara onun yanına oturarak “kasabada” dedi. Her zaman yaptığı gibi dedesi ile birlikte kasabaya gitmemiş olmasından dolayı mutluydu.
Dedesiyle birlikte berbere, hiç içmediği ilaçları satın aldığı eczaneye ve bir bardak kanyak içip domino oynadığı bara gitmekten hoşlanıyordu. Fakat bugün, Luisito’nun gelişini hayatta hiçbir şeye değişmezdi.
“Gel büyükbabaya sürpriz yapalım. Gelişinin öğleden sonra geç saatlerde olacağını sanıyordu. Hiç kimseye haber vermeden kasabaya gidelim”. Luisito koltuk değneklerini uzağa itip başını öne eğdi ve “O kadar uzağa yürüyemem” dedi. Clara alt dudağını emerek kararlı bir tarzda “başarırız. Seni el arabasında iterim.” İtiraz etmesin diye parmağını Luisito’nun dudağına koyarak “Bunda ustayım. Yapacağın tek şey el arabasının içine kayıp oturmaktır” dedi. Duvardaki kavisli kapı girişini işaret ederek “seninle orda buluşuruz” dedi. Ona itiraz etme fırsatını vermeden bahçenin ilerisindeki aletlerin bulunduğu kulübeye koştu.
Luisito’nun el arabasına oturmasına yardım eden Clara “gördün mü ne kadar da kolay. Bizim nerde olduğumuzu kimse bilmeyecek” dedi. Koltuk değneklerini kucağına verdi ve onu fabrikalarla boş arazilerin kenarından yeni yapılmış geniş yol boyunca itti. Derin bir iç çekişle el arabasını aniden durdurdu. Uzakta görünen manzara sıcağın etkisiyle dalgalanıyordu. Parıldayan ışık gözlerini acıtıyordu. Anneannesi, ufak tefek ve zayıf olmasına rağmen Luisito’dan kesinlikle daha ağırdı. Buna rağmen onu itmek için şimdiki kadar zorlandığını hiç hatırlamıyordu.
Yüzündeki terleri ve tozu elinin tersiyle silerek “Bu yoldan kasabaya gitmek çok zaman alacak” dedi. El arabasını son yağmurun etkisiyle yabani otların kapladığı boş bir tarlaya sürerek “sıkı tutun Luisito” diye bağırdı. Çocuk gülerek “sen bir dahisin. Bu her şeyden daha zevkli. Beni çok mutlu ettin. İnsanları sağlıklı yapan mutluluktur. Bunu biliyorum çünkü ben bir sakatım”.
Koltuk değneklerinden birini göğe doğrultarak heyecanla “bak Clara, şu akbabalara bak. Ne kadar güçlü ve özgürler” dedi ve Clara’nın kolunu tutarak “Şunlara bak, siyah kanatlarına, kuyruklarının altında gerili ayaklarına, gagalarından damlayan kana bak. Eminim ki onlar da çok mutludur” diye ekledi. Clara “mezbaha ötede” diye açıkladı. Luisito mezbahanın yan tarafında siyah gölgeler gibi yere konmuş olan akbabaları işaret ederek “beni onların yanına it” dedi ve ardından “hızlı, daha hızlı” diye bağırdı.
Akbabalar öteye sıçradılar, sonra da tembelce havalanıp gittikçe daralan daireler çizdikten sonra biraz ileriye yeniden kondular. Luisito’nun kızarmış yüzünü ve heyecanla parlayan gözlerini görünce, Clara onu mutlu ettiğini anladı. Bir an dikkati dağıldı ve düzensiz tarlada el arabasını iri bir taşın etrafından dolandırmayı başaramadı. Luisito ileri doğru fırlayıp yüksek otların arasına düştü. Ölü gibi öylece hareketsiz kaldı. Clara heyecanla yanına çömelerek “Luisito” diye seslendi. Yanıt gelmedi. Dikkatle onu çevirdi. Anlından kan damlıyordu ve dikenler yanığını çizmişti.
Luisito gözlerini titreterek açtı. Gözleri şaşkınlıktan irileşmiş halde Clara’ya baktı. Clara “yaralandın” dedi ve Luisito’nun elini yaralı anlına bastırdı ve kana bulaşmış parmaklarını kendisine gösterdi. Luisito’nun mutlu ve kendiyle barışık hali Clara’yı güldürdü. Clara “bakalım başka bir yerinden yaralandın mı? Bacağın ne durumda?” diye sordu. Luisito yere oturdu ve pantolonunun paçasını çekerek “protezler sağlam. Eğer bükülürlerse babam onları düzeltmeyi biliyor” dedi. “Fakat, bacağın nasıl? İyi durumda mı?” diye Clara ısrarla sordu. Luisito hüzünle başını salladı, pantolonunu geri iterek “hiçbir zaman iyi olmayacak” dedi.
Clara’ya çocuk felcinin ne olduğunu anlattı. “Birçok doktora gittim. Babam beni Amerika’ya ve Avrupa’ya götürdü ama ben hep özürlü kalacağım” dedi. Özürlü sözünü defalarca ve o kadar yüksek sesle bağırdı ki sonunda öksürüğe boğuldu. Calara’ya mahzun bakarak “seninle istediğin her yere gideceğim. Benim gerçekten yeğenim misin?”. Clara “senin yeğenin olmam için çok koyu olduğumu mu düşünüyorsun?” diye sordu. Düşünceli bir tarzda “Hayır ama yeğenim olmak için çok iyisin. Benim alay etmeyen, acımayla ve küçümsemeyle bakmayan tek kişisin”.
Cebinden beyaz bir mendil çıkardı, üçgen haline getirdi, yuvarlayıp anlına bağladı. Mutlulukla “bu hayatımın en mükemmel yazı olacak. Hadi gel kuzenim, büyükbabayı bulalım” dedi.
****====****
Yemek odasının kapısını açmadan, Clara birkaç saç telini kulağının arkasına itti. Caracas’tan teyzeleri geldiğinden beri dedesiyle birlikte mutfakta kahvaltı etmiyordu. Maria del Rosario masanın uzak ucunda oturmuş önündeki vazoda duran çiçeklere şekil vermek için, sabırsız hareketlerle onları kurcalıyordu. Maria del Carmen başı dua kitabına gömülmüş durumda yanında sakince oturuyordu. Luisito’nun ebeveynleri El Rincon’da sadece birkaç gün kalmış, ardından Avrupa’ya gitmişlerdi.
Clara uzun maun masada Luisito’nun yanına oturarak “günaydın” diye mırıldandı. Don Luis tabağından başını kaldırarak ona hınzırca göz kırptı. İkizleri kızdırmak amacıyla ekmeğini kahvesine batırıp gürültüyle emdi. İkizler kiliseye gitmeden önce herhangi bir şey yemiyorlardı. Clara sıcak çukulata fincanının üzerinden ikizlerin onaylamayan yüzlerine bir göz attı. İkizlerin, oturma odasının duvarında asılı olan tabloda görülen iki genç ve güzel kızla hiçbir benzerlikleri kalmamıştı. Renksiz yüzleri, çökük yanakları ve topuz haline getirdikleri siyah saçlarıyla, ona okulda din dersi veren rahibeleri anımsatıyorlardı. İkisinden Maria del Rosario en zor olanıydı. Clara onun yanında tedirgin ve huzursuz hissediyordu.
Maria del Rosario uykusuz insanların sabırsız ve telaşlı bakışlarına sahipti. Daima tenkit için izleyen gözler. Sadece kendi istediği olduğunda tatlı ve uysal davranıyordu. Buna karşılık, Maria del Carmen’in varlığı belli bile olmuyordu. Gözkapaklarında sanki nesillerin yorgunluğu vardı. Sessiz yürüyor ve o derece hafif sesle konuşuyordu ki, sadece dudakları kıpırdıyor hissini veriyordu.
Clara’nın düşüncelerini Maria del Rosario’nın keskin sesi böldü. “Clara, bu Pazar sabahı Luisito’yu seninle birlikte kilise ayinine gelmesi için ikna eder misin?”. Sesi sanki kendi isteğinin dışında çocukla konuşuyormuş kanısını uyandırıyordu. Luisito “hayır, etmeyecek. Biz akşam üstü Emilia ile birlikte gideceğiz” diye onun yerine yanıtladı. Clara gülümsemesini gizlemek için ağzına bir kızarmış börek tıktı.
Maria del Rosario’nun ısrar etmeyeceğini biliyordu. Çünkü Pazar sabahları bir olay çıkmasını asla istemezdi ve istediğini elde etmekte Luisito’dan üstün hiç kimse yoktu. Luisito dedesinin dışında kimsenin nasihatini önemsemezdi. İstediklerine teyzeleri karşı çıktığında koltuk değnekleriyle önündeki her şeye öyle vurup bağırmaya başlıyordu ki, teyzeleri bayılacak duruma geliyorlardı.
Maria del Rosario “Kahvaltını bitir Clara. Hizmetçi kadın biz ayrılmadan önce her şeyi toplamak istiyor. O da kiliseye gitmek istiyor” diye emretti. Clara sıcak çukulatasından geriye kalanını bir yudumda bitirdi ve ikizlerin Caracas’tan birlikte getirdikleri ciddi bakışlı uzun boylu kadına bardağını uzattı. Kadın Kanarya adalarındandı ve evin yönetimini yüklenmişti. Emilia bu durumdan hiç rahatsız olmamıştı, çünkü şimdi tek yapması gereken don Luis’in yemeği idi. Zira büyükbaba teyzelerin tercih ettikleri vejetaryen yemekleri yememekte ısrar ediyordu. Sofraya her birlikte oturduklarında “bu yemeği köpekler bile yemez” diyordu.
Vejetaryen yemeklerden Clara da hoşlanmıyordu ama Maria del Rosario’nun isteği üzerine her sabah Portekizli çiftçilerin bahçelerine şoförü tarafından götürülmesi ve Emilia’nın Cumartesi pazarında ödeyeceği fiyatın iki katını ödeyerek günün yemeği için taze sebzeler satın alması, ona acayip havalı geliyordu.
Clara, Luisito’nun koridordan gelen koltuk değneklerinin sesini duyunca pencereden dışarı çıkıp bahçenin alt tarafındaki duvara yakın duran Mango ağacının yanına koştu. Sarı elbisesinin kirlenmesine aldırmadan yere boylu boyunca uzandı ve ayakkabılarını ayağından fırlattı. Rahat bir pozisyon bulmak için bir o yana bir bu yana döndü. Kanının şakaklarında, göğsünde ve kalçalarında kaynadığını hissetti. Şimdiye kadar tanımadığı tuhaf bir tuhaf bir arzu ile dolmuştu. Luisito’nun gelişini duyunca hızla yerinde doğruldu.
Luisito yanına otururken koltuk değneklerini ulaşabileceği bir mesafede bıraktı ve “neden cevap vermedin? Hepsi kiliseye gittiler. Büyükbaba dahil..” dedi. Clara gülümsedi ve Luisito’nun yüzüne hayranlıkla baktı. Luisito’nun buğulu, tatlı fakat cüretkâr bakışları vardı. Clara’nın söylemek istediği o kadar çok şey vardı ki..ama hiç birini ifade edemiyordu. “beni sinemada yaptıkları gibi öp” diye istekte bulundu. Luisito “evet” diye mırıldandı ve bu tek sözcük onun ifade edemediği tüm kafa karışıklığının, anlam veremediği arzularının yanıtı oldu.
Luisito onun güneş ve toprak kokan boynuna başını gömerek, “Oh, Negrito” diye mırıldandı. Clara’nın açılan dudaklarından hiç ses çıkmadı. Hayretle Luisito’nun pantolonunun önünü açışını büyülenmiş bakışlarla seyretti. Luisito’nun gözleri, uzun kirpikleri altında eriyor gibiydiler. Heyecanlı yüzü Clara’nın üzerinde parlıyordu. Luisito, çelik bacak desteklerinin Clara’yı incitmemesine dikkat ederek üzerine uzandı ve “hep bir arada kalacağız. Ebeveynlerimi burada daha mutlu olacağım konusunda ikna ettim. Buraya bir eğitmen gönderecekler” dedi. Clara gözlerini kapattı. Son üç ayda Luisito’ya olan aşkı dev boyutlara ulaşmıştı. Her gün mango ağacının gölgesinde uzanıyorlardı. Clara “evet” diye mırıldandı ve kollarıyla Luisito’ya sarıldı.
Birden, Luisito’nun iç çekişini mi, yoksa Maria del Rosario’nun dehşete kapılmış çığlığını mı daha önce duyduğunu ayırt edemedi. Teyze çığlık atarak yaklaştı ve sesini alçaltarak ”Luisito, ailenin yüz karasısın. Bu yaptığına söz bulamıyorum”. Sert bakışlarını duvardaki kırmızı beyaz çiçeklere çevirerek “Sana gelince Clara. Davranışın bana hiç de sürpriz olarak gelmedi. Sonunda gideceğin yerin, zaten ait olduğun çöplük olacağından hiç şüphem yok” dedi. Merdivenlerden yukarı doğru tırmandı. Üst basamağa vardığında durdu ve “Bugün hemen Caracas’a döneceğiz, Luis. Senin o öfke nöbetlerini de istemiyorum. Bu sefer faydası olmayacak. Hiçbir terbiyesiz hareket ve küfürlü söz senin bu yaptığını örtbas edemez”.
Luisito ağlamaya başladı. Clara onun solgun yüzü elleri arasına aldı, gözyaşlarını parmaklarıyla sildi ve “birbirimizi sonsuza kadar seveceğiz. Her zaman birlikte olacağız” dedi. Ondan sonra da Luisito’nun gitmesini seyretti.
****====****
Clara akşamın gölgelerinin etrafındaki her şeyi koyulaştırmasını izledi. Bir gözyaşı perdesi ardından üzerindeki ağaca bakıyordu. Yıldızlarla kaplı gökte sadece çeperleri belli olan yapraklar, tuhaf ve tanıyamadığı şekiller oluşturuyorlardı. Hızlı bir rüzgâr görüntüleri siliyordu. Geriye kalan, yazı sonlandıran, hüzün dolu bir sesten ibaretti.
Büyükbabası “Clara” diye seslendi. Kaygı ve suçluluk duyguları arasında bocalayan Clara yanıt vermedi. Meyve ağaçlarının arasından parıldayan ışık hareket etmedi. Yanıt vermesi tüm bir gecenin süresini de alsa büyükbabasının onu bekleyeceği güveni, Clara’yı minnet duygusuyla doldurdu. Yavaşça kalktı ve eteğindeki yaprakları ve çiğ tanelerini silkeledi. Kendini bekleyen sevgi ve anlayış dolu ışığa doğru basamakları tırmanırken “Büyükbaba” diye hafifçe seslendi. Don Luis “Elma ağacına bir bakalım. Belki gelecek yaz yeniden çiçek açar” dedi.
İki hafta sonra, bir Pazar öğleden sonrası, dona Mercedes El Ricon’a gideceğini bildirdi. Telaşlanarak “yeniden hastalandı mı?” diye sordum. Dona Mercedes yatak odasındaki hamağından kalkarak “hayır ama talimatlarımı uyguluyor mu diye emin olmak istiyorum. Söz dinlemeyen bir hastadır” dedi. Ellerini omuzlarıma koyarak “bugün sen ve ben Clara’ya yardımcı olacağız. Şans çarkını onun hesabına çevireceğiz”. Yola bakan kapıyı örten mavi ile pembe boyalı dolaba yöneldi ve anahtarını arandı. Anahtarla dolabın kapısını açmadan bana döndü ve “Tüm eşyalarını topla ve arabana yerleştir. Clara senin arabadaki eşyalarını görünce Caracas’a dönmekte olduğunu düşünecek ve seninle birlikte gitmeyi isteyebilecektir. İçsel olarak El Riçon’dan ancak ayrılırsa vakit iyileşeceğini biliyor” dedi.
****====****
Eşyalarımın azlığı beni şaşırttı. Çok daha fazla eşya getirmiştim ama sonradan birçoklarını Agustin’in genç hastalarına verdiğimi hatırladım. Dona Mercedes çantamı arabaya yerleştirmeme yardım ederken “Clara’nın hikâyesi senin için beklenmedik bir hediyedir. En azından ben beklemiyordum. Hesapta olmayan bir şekilde hikâye ortaya çıktı. Fakat konumuzla ilgili, uygun bir hikâyedir. Seni onunla konuşman için teşvik ettim. Onun gölgesi altında iken onun yaşamında şans çarkının nasıl döndüğünü hissetmişsindir. Clara cadının gölgesini kontrol etmekte doğal bir yetenek sahibi olan kişilerden biridir” dedi. Gerçekten de, Clara’nın güçlü bir kişiliği vardı. Duygusal çelişiklerin onu kasvetli ve karamsar yaptığını hissettim. Bende, sürekli söylenmemiş bir şeyleri düşünen ve daima meşgul görünen bir insan kanısı uyandırmıştı. Dona Mercedes Clara hakkındaki yorumlarıma katıldı ve Clara’nın her ikimizin ortak yardımına ihtiyacı olduğunu ekledi.
“Sana şöyle açıklayayım” dedi. “Clara öylesine güçlü ki hem senin hem de benim cadı gölgelerimizi etkileyip şans çarkını onun için çevirmemizi sağladı.”
“Bu ne demek, dona Mercedes?”
“Bu şu demek ki, sen ve ben onun buradan ayrılmasına yardım edeceğiz. Yardımsever insanlar olduğumuzdan dolayı değil, fakat onun bunu yapmamıza bizi zorladığı için.”
İçimde ona itiraz etmem için kuvvetli bir dürtü vardı. En azından benim durumumu açıkça ifade etmem gerekiyordu. “Benim herhangi bir şey yapmam için hiç kimse beni zorlamıyor” dedim. Dona Mercedes bana şakacı bir bakış attı ve yarı acımalı yarı alaylı bir ifadeyle “onun için küçük parmağını bile oynatmayacağını mı söylüyorsun?” diye fısıldayarak sorarken çantamı kaldırıp arabanın arka koltuğuna yerleştirdi.
“Hayır, böyle bir şey söylemek istemedim. Sadece Clara’nın beni hiç zorlamadığını söyledim. O sormadan ben seve seve yapabilirim”.
“Ah, işte bağ burada. Clara tek söz söylemeden bizi zorluyor. Ne sen ne de ben tarafsız kalamayız. Her ikimiz de onun gölgesi altında uzun süre kaldık”.
****====****
Dikiz aynasından Candelaria’yı görebiliyordum; el sallayan, yalnız ve bulanık bir görüntü. Arabanın antenine rüzgârda gürültüyle dönen sarı, kırmızı ve mavi renkleri olan bir fırıldak bağlamıştı. Dona Mercedes’e “Candelaria bizimle birlikte Caracas’a gelmek ister miydi?” diye sordum. Uyuklamak için yerine yerleşmiş olan dona Mercedes “Hayır, Candelaria Caracas’tan nefret eder. Başşehrin kıyısına ulaştığı anda baş ağrısı çekmeye başlar.”
Arabayı El Rinçon’ın önünde durdurduğum anda, ona yardım etmemi beklemeden dona Mercedes arabadan dışarı fırlayıp eve doğru aceleyle koştu. Süratle ona yetiştim ve bir süpürgeden gelen sese doğru onunla birlikte gittim. Clara avluyu süpürüyordu. Bize baktı, gülümsedi ama tek söz etmedi. Sanki sessizliği ve gölgeleri süpürüyordu. Çünkü yerde tek bir yaprak bile yoktu. Dona Mercedes çeşmeyi çevreleyen mermerin üzerinde iki adet mum yaktı ve gözlerini kapatarak Calara’nın işini bitirmesini bekledi.
İki mumun arasına oturan Clara “dediğiniz her şeyi yaptım” dedi. Dona Mercedes ona bakmadan belli belirsiz bir kokuyu saptamak istercesine havayı kokladı. “Beni dikkatle dinle Clara” dedi. “Seni sağlığına kavuşturacak olan şey bu evi terk etmendir”. Clara heyecanla “Neden terk edecekmişim? Büyükbaba evi bana bıraktı. Burada kalmamı istedi”.
“Evin sana ait olmasını istedi. Burada kalmanı istemedi. Bunu ölmeden önce sana söylediğini hatırlamıyor musun?”
Clara’nın artan huzursuzluğunu görmezden gelen dona Mercedes bir puro yaktı. Yavaş ve eşit nefesler çekerek puroyu içerken Clara’nın başını ve omuzlarını masajlamaya başladı. Clara’yı havadan yalıtmak istercesine etrafına dumanlar üfledi.
“Bu ev sana ait olmayan hatıralarla ve hayaletlerle dolu. Sen burada sadece bir misafirdin. Geldiğin andan itibaren evin yönetimini eline aldın. Çünkü şanslıydın ve de gücün vardı”. Bu iki kuvvet sende şefkat ve insan ilişkilerinde rahatlık şeklinde gizli idiler. Fakat burada hiç kimse kalmadı. Ayrılmanın zamanı geldi. Burada sadece hayaletler kaldı. Gölgeler ve sana ait olmayan hayaletler.”
“Fakat ne yapabilirim ki?” diye Clara gözleri dolarak sordu.
Dona Mercedes “Caracas’a git. Git ve Luisito ile yaşa” diye seslendi. Clara alınmış bir şekilde “Gerçekten mi dona Mercedes? Böyle bir şeyi nasıl teklif edebilirsiniz ki? Bu çok uygunsuz”. Dona Mercedes neşeyle Clara’ya baktı ve başını geriye iterek “Şimdi teyzelerin gibi konuştun. Salak olma Clara, uygunsuz olan aşırı ahlaklı görünmektir. Oniki yaşından beri Luisito ile neler yaptığını unuttun mu?”.
Clara dalgın halde sessiz kaldı. “Acele karar veremem” dedi. Gülümsedi ve ayağıyla zemini çizerek “buraları bırakmam mümkün değil”.
“Bırakabilirsin, eğer cesaretin varsa. Şu Misuya da bugün gidiyor. Seni Luisito’ya götüreceğiz”. “Emilia ne olacak?” diye Clara sordu.
“Emilia teyzelerinle mutlu olacak. Teyzelerin El Rinçon’a gelmeyi çoktan beri istiyorlar. Bu yer onların hatıralarını ve bütün duygularını taşıyor. Burada üç kadın zamanı geri sarıp, var olmamış ideal bir dönemi yaşayabilirler. Geçmişin gölgeleri günceli solduracak ve hayal kırıklıklarını silecek” diye dona Mercedes yanıtladı.
Dona Mercedes bir süre sessiz kaldı. Sonra da sözlerinin aciliyetini aktarmak için, Clara’nın ellerini avuçlarına alarak “Sarı elbiseni giy. Sarı sana yakışıyor. Sana güç verecek. Hemen değiş, başka bir şeye ihtiyacın yok. El Rinçon’a geldiğinde başka bir şeyin yoktu. Gene öylece ayrılman gerek.” Clara’nın tereddüt ettiğini görünce “kız, bu senin son şansın. Daha önce misiuya’ya; senin sıhhatte olman için, çocukken yaptığın gibi, Luisito’yu tümüyle ve teslimiyetle seven gerektiğini söyledim.
Clara, göz yaşlarının parlattığı iri gözlerini kapatarak “fakat onu seviyorum, ondan başka kimseyi sevmediğimi biliyorsun” diye fısıldadı. Dona Mercedes ona düşünceli bir şekilde baktı ve bana dönerek “Doğru” dedi “düzinelerce zengin kişiden evlenme teklifi aldı. Hâlâ da alıyor ve onları hayal kırıklığına uğratmaktan hınzırca zevk alıyor. Hatırlayabildiğimden daha fazla nişan bozdu”.
Clara’nın kahkahası yüksek perdeden çınladı. Kolunu dona Mercedes’in omzuna koydu ve dudaklarıyla yanaklarını süpürdü. “Sen her zaman her şeyi abartırsın” dedi. Ses tonundan mutlu olduğu belli oluyordu. “Fakat bu kadar hayranıma rağmen Luisisto’dan başkasını sevmedim”. Dona Mercedes Clara’nın kolunu tutup onu odasına doğru yönlendirdi. “Luisito’yu gerçek dünyada da, aynen El Rinçon’un çöken duvarları arasında sevdiğin gibi sevmelisin”. Clara’yı içeri doğru iterek “git sarı elbiseni giy. Seni cipte bekleyeceğiz” dedi.
****====****
Bizi Caracas’taki apartman kapısında karşılayan şaşırtıcı derecede yakışıklı adam ile Clara’nın Luisito’yu tanımlayışı arasında büyük farklar vardı. Yirmili yaşlarında olduğunu biliyordum ama siyah kıvırcık saçları, yeşil ile sarı karışımı gözleri ve düzgün beyaz teniyle çok daha genç görünüyordu. Gülümsediğinde yanaklarında gamzeler oluşuyordu. Yürürken belirgin olan topallaması dışında hareketlerinde herhangi bir tuhaflık yoktu. Girişken karakteri ve kendine güvenen tavrı acımaya yer bırakmıyordu.
Luisito bizi görünce hiç şaşırmamıştı. Mükellef bir akşam yemeği ikram etmesiyle de dona Mercedes’in buluşmayı önceden ayarladığını anladım. Geç saate kadar kaldık. Unutulmaz bir geceydi. Dona Mercedes’i hiç bu kadar keyifli görmemiştim.

11

Cvp: Florinda Donner - Cadının Rüyası

SON SÖZ

Los Angeles’e geri döndüm ve ardından Florinda ile yüzleşmek için Meksika’ya gittim. Deneyimlerimin ayrıntılı bir özetini dinledikten sonra, dona Mercedes’in dünyasına onun eşyalarımın arasına saklamış olduğu kısa not ile başladığını ve Candelaria’nın teyplerimin arasına gizlemiş olduğu kısa notla bitmiş olduğunu oldukça şaşırtıcı buldu.
Florinda benim ayrıntıya olan düşkünlüğümü “aşırı takıntı” olarak tanımlayıp alaya almış olsa da teyplerimden yararlanarak bir tez yazmamı istedi.
Varmak istediğim amaca doğru herhangi bir plan yapmamış olsam da, elimdeki malzeme ile çalıştıkça dona Mercedes’in evindeki olaylar ruhçularla, cadılarla, şifacılarla ve onların gündelik uğraşları ile ilişkili oldukları kişilerle tanışmam için adeta önceden planlanmıştı. Dona Mercedes’in şifa etkinliklerini izlemiş olduğumdan ve onun yorum tarzını öğrenmiş olduğumdan, şifacıların bildiklerini –en azından entelektüel olarak- ve kendileri ile diğer insanları nasıl değerlendirdiklerini, bildiğimi sanıyordum. Deneyimlerimle kayıtlı notlarımın bir tez yazmama yeterli olacağından emindim. Fakat teyplerimi ve notlarımı aktarım, analiz edip, çevirdiğimde şifacılık konusundaki entelektüel uzmanlığımdan şüphelenmeye başladım. Eldeki verileri anlamlı bir çerçeveye oturtmak konusundaki gayretlerim başarısızlıkla sonuçlandı. Notlarımda pek çok tutarsızlık ve çelişki bulunuyordu; şifacılık konusundaki bilgilerim de bu aksaklıkları ve eksikleri doldurmaya yetmedi.
Bu durumda Florinde müstehzi bir teklifte bulundu. Ya eldeki verileri kendi teorime uygunluk sağlayacak şekilde değiştirmemi veya tezimden vazgeçmemi söyledi; ben de tezimden vazgeçtim.
Florinda daima dış görüntülerin gerisinde duranlara bakmamı isterdi. Dona Mercedes ile olan deneyimlerimi olası akademik değerlerinden farklı ve daha derin olarak yorumlamamı önerdi. Akademik bağlarımın, daha önemli olan cepheleri görmemi engellediğini düşünüyordu. Dona Mercedes’in benim için seçmiş olduğu hikâyeleri defalarca okuduktan sonra Florinda’nın benden ne istediğini nihayet anladım. Yazılarımdaki akademik vurguları çıkaracak olursam geriye insani değerler içeren bir belge kalıyordu. Bu değerler bize tümüyle yabancı olsa da, alışkın olduğumuz bakış açısını kısa bir süreliğine terk edebilirsek, anlaşılır durumda idiler.
Bu hikâyeler sayesinde dona Mercedes bana, evrende bulunan olağandışı kuvvetleri gösterdi. Ayrıca bu kuvvetleri kullanarak cadıların, hatta alelade insanların, olayları, kendi yaşamlarını veya diğer insanların yaşamlarını değiştirdiklerini de gösterdi. Olayların gidişatına “şans çarkı” ve bu gidişatı etkilemeye “cadının gölgesi” adını veriyordu.
Olaylara doğrudan müdahale etmeden, hatta müdahale ettiğimizi dahi bilmeden değiştirmenin mümkün olduğunu iddia ediyordu. Batılılar için böyle bir öneri düşünülemez dahi. Eğer olayların gidişatını müdahil olmadan etkilemişsek, tek ciddi açıklamanın tesadüf olduğunu düşünürüz. Zira herhangi bir şeyi değiştirmenin tek yolu, o şeye doğrudan etki etmek olduğu inancındayız.
Örneğin, karmaşık sosyal kararlar almış kişiler tarihi olayları etkilemiştir. Veya daha dar açıdan, insanlar eylemleri aracılığıyla diğer insanların yaşamlarını etkilemiştir.
Buna karşı, dona Mercedes’in seçmiş olduğu hikâyeler bizi alışkın olmadığımız bir şeyin farkına varmamızı sağlıyor. Bu da: olayların gidişatına doğrudan etki ederek şekillendirdiğimiz kanısına karşı doğrudan etki etmeden daha etkin olabileceğimiz, anlaşılması mümkün olmayan olasılığa işaret ediyor.
Florinda, Venezuela seyahatimin sonuçlarından genel olarak tatmin olmuştu. Bendeki gizli yetilerin farkına varmamı istediğini söyledi. Farklı ve bilmediğim ortamlarda, alışkın olmadığım, kabullenmekte zorlandığım veya öngöremediğim durumlarda uyum sağlayarak etkin olmayı öğrenmem gerektiğini düşünüyordu. Florinda’nın görüşüne göre, bizdeki gizli yetileri ortaya çıkarmakta sosyal bilinmezlikle yüzleşmekten daha uygun bir durum olamazdı.
Florinda’nın –başlangıçta bana anlaşılmaz gelen- savaşçı-kadın felsefesi ile ilgili uyarılarının, dona Mercedes’te kaldığım süre boyunca davranışlarımın temelini oluşturduğunu kendisine itiraf ettim.
Florinda, “Normal şartlar altında iken insan farklı şekillerde davranabilir, fakat insan yalnız olduğunda, karanlıkta veya tehlikede olduğunda tek bir şekilde davranabilir: o da savaşçının yoludur.” diye yorumladı.
Florinda, savaşçının yolunun değerini ve nedenlerinin anlamlarını keşfettiğimi söyledi. Alışkın olmadığımız durumların etkisi altında teslim olmamanın özgürlük demek olduğunu, önemli hissetmemenin dirençli bir sertlik ürettiğini ve moral değerleri aşmanın huzur veren bir alçak gönüllülük oluşturduğunu keşfettim.
***===***
Çevirmenin notu: Bu kitabı çevirmemi öneren kişiye, çevirdiklerimi okuyup düzeltmelere, çevirdiğim bölümleri dinleyen dostlara ve internet sitesinde yayınlayan değerli arkadaşa buradan teşekkür etmeyi borç bilirim.