16

Cvp: 12. Kitap - Sonsuzluğun Etkin Yanı

5 - Berrak Görünüm

HAYATIMDA İLK KEZ, dünyada nasıl davranacağım konusunda tam bir açmazda bulmuştum kendimi. Çevremdeki dünyanın değiştiği yoktu. Bu durum kesinlikle benim içimdeki bir bozukluktan kaynaklanıyordu. Don Juan'ın üzerimdeki etkisi, ve beni çok yoğun biçimde içine soktuğu uygulamalardaki bütün o eylemler bana bedelini ödetmeye başlamıştı, arkadaşlarımla geçinmekte ciddi güçlükler çekiyordum. Sorunumu gözden geçirdim ve hatamın herkesi değerlendirmek için don Juan'ı ölçüt olarak kullanma saplantım olduğu sonucuna vardım.

Benim fikrime göre don Juan yaşamını her anlamda profesyonelce sürdüren bir varlıktı; yani en önemsizine kadar tüm eylemleri bir anlam taşımaktaydı. Bense, hiç ölmeyeceklerini düşünen, her adımlarında kendileriyle çelişen, hiçbir edimlerinin hesabını veremeyecek insanlarla çevriliydim. Adil bir oyun değildi bu, bütün kartlar karşımdaki insanların aleyhineydi. Ben don Juan'ın istikrarlı davranışlarına, kibirden tamamen yoksun oluşuna, zekâsının erişilmez derinliğine alışıktım; bu nitelikleri barındıran farklı bir davranış modeli var olduğundan tanıdığım insanların ancak birkaçı haberdardı. Çoğunun tek bildiği özün-yansıtılması modelinden ibaretti, ve bu da insanı zayıflatıyor ve bozuyordu.

Bütün bunların sonucunda okuldaki çalışmalarımda da çok büyük güçlükler çekmeye başlamıştım. İpin ucunu kaçırmak üzereydim. Akademik çabalarımı mazur gösterecek bir gerekçe bulmaya umutsuzca çabalıyordum. Bu konuda bana destek verecek ve okulla aramda bir bağ kuracak tek fikir pek sudan bir şeydi; don Juan'ın bir zamanlar bana vermiş olduğu bir öğüttü bu; savaşçı-gezginlerin bilgiyle—sunulan ne tür bilgi olursa olsun—aşk serüveni yaşamaları gerektiğini söylemişti.

Savaşçı-gezgin kavramını, savaşçı olan ve farkındalığın karanlık denizinde yolculuk eden büyücüler olarak tanımlıyordu. İnsanoğullarının bir zamanlar farkındalığın karanlık denizinin gezginleri olduklarını, bu dünyanın yolculuklarının duraklarından sadece biri olduğunu eklemiş, ve o sırada ifşa etmek istemediği dış nedenler yüzünden gezginlerin yolculuklarını kestiklerini söylemişti. İnsanoğullarının bir tür burgaca, dairesel bir akıma yakalandıklarını, ve aslında durağan oldukları halde bunun onlarda devinme izlenimi yarattığını anlatmıştı. İnsanoğullarını tutsak eden bu güç her ne ise, karşısında sadece büyücülerin durabildiğini ileri sürüyor, onların disiplinleri ile bu gücün pençesinden kurtulup farkındalık yolculuklarını sürdürdüklerini söylüyordu.

Benim için zerre kadar anlam ifade etmeyen antropolojik sorunlar üzerine ilgimi odaklamaktaki yetersizliğim, okul hayatımdaki son karmaşık buhranımı körüklemekteydi; ilgisizliğim bu konuların cazibeden yoksun olmalarından kaynaklanmıyordu, sözcüklerin ve kavramların tıpkı bir yasal belgedeki gibi teamül oluşturmak üzere değiştirilmiş olmasıydı bunun nedeni. Tüm insan bilgisinin bu yöntemle oluşturulduğu, ve her bireyin çabasının, bir bilgi sisteminin inşasında bir yapı taşı olduğu savunuluyordu. Önüme konan örnek, içinde yaşadığımız ve bizim için paha biçilmez bir önem taşıyan hukuk sistemiydi. Ancak o zamanlar sahip olduğum romantik kavramlar kendimi antropolojinin avukatlığını yapar durumda düşünmekten alıkoyuyordu. Her şeyiyle benimsemiş olduğum kavram, antropolojinin tüm insani çabaların, ya da insanlığın ölçütleri için matris oluşturması gerekliliğiydi.

Mükemmel bir pragmatist, bilinmeyenin gerçek bir gezgin-savaşçısı olan don Juan, bana budalalık ettiğimi söyledi. Bana sunulan antropolojik konuların sözler ve kavramlar manevraları biçiminde olmaları dert değildi ona göre; önemli olan şey disiplin alıştırması yapmaktı.

"Hiç fark etmez," dedi bir keresinde, "istediğin kadar iyi bi okuyucu ol, kaç tane harika kitap devirmiş olursan ol. Asıl önemli olan, okumak istemediklerini okuma disiplinin olmasıdır. Büyücülerin okula gitme disiplinlerindeki can alıcı nokta, reddettiklerinde yatar; kabul ettiklerinde değil."

Çalışmalarıma biraz ara vermeye karar verdim ve çıkartma imal eden bir firmanın resim bölümünde çalışmaya başladım. Tüm gayretimi, tüm zihnimi vakfetmem gereken bir işti bu. Bana verilen işleri en mükemmel ve hızlı şekilde başarmam gerekiyordu. Serigrafi yöntemiyle çıkartmalara dönüştürülecek figürleri taşıyan plastik sayfaları hazırlamak, hiçbir yeniliğe yer bırakmayan son derece standart bir işlemdi; ve çalışanın verimlilik ölçütü hatasızlığı ve süratiydi. Tam bir iş-kolik olmuştum, yaptığım işe bayılıyordum.

Resim bölümünün müdürü ile hemen dost olduk. Beni nerdeyse kanadının altına almıştı. Adı Ernest Lipton'du. Ona hayranlık ve büyük bir saygı besliyordum. İyi bir ressam ve mükemmel bir sanatkârdı. Tek kusuru yumuşaklığıydı; başkalarının istek ve duygularına karşı pasiflik sınırlarına varan inanılmaz bir anlayış gösteriyordu.

Örneğin, bir gün öğle yemeği yediğimiz lokantanın park yerinden arabasıyla çıkıyorduk. Gayet kibarca durup bir başka arabanın park ettiği yerden çıkmasını bekledi. Arabanın sürücüsü besbelli bizi görmemişti, geriye doğru hızla üzerimize geliyordu. Ernest Lipton pekâlâ korna çalıp adamı uyarabilirdi. Bunun yerine, geri zekâlı gibi sırıtarak, adam bizim arabaya toslayana kadar oturup bekledi. Sonra dönüp benden özür diledi.

"Vay anasını, kornaya basabilirdim aslında," dedi, "ama siktirici şey öyle bir bangırdıyor ki mahçup oluyorum."

Ernest'in arabasına bindiren adam küplere binmişti, onu yatıştırmak zorunda kaldık.

"Kaygılanmayın," dedi Ernest, "Arabanızda hasar yok. Benim de sadece farlarım kırıldı; ben onları değiştirecektim zaten."

Başka bir gün, aynı lokantada öğle yemeğinde Ernest'in konukları olan, çıkartma firmasının müşterilerinden birkaç Japon'la hararetli bir sohbete dalmıştık.Yemekleri getiren garson masadaki salata tabaklarından birkaçını kaldırıp, elindeki kocaman sıcak antre tabakları için dar masada yer açmaya çalışıyordu. Japon müşterilerden biri de kendi önünü boşaltmak istedi. Tabağını öne iterken Ernest'inkine çarptı, ve tabak masanın kenarına doğru kaymaya başladı. Ernest adamı uyarabilirdi, ama yapmadı. Tabak kucağına düşene kadar öylece oturup sırıttı.

Başka bir seferinde evine yardıma gitmiştim, avlusuna bir çardak yapacaktık, gölge yapması ve üzüm vermesi için asma yetiştirmek istiyordu. Direkleri önceden geniş bir çerçeve halinde hazırladık; sonra bir kenarını kaldırıp tavandaki yatay kirişlere cıvataladık. Ernest uzun boylu, çok kuvvetli bir adamdı, çerçevenin öbür tarafını kaldırıp, kirişlerde önceden açmış olduğumuz deliklere cıvataları yerleştirmem için tuttu. Ama ben daha başlayamadan kapı ısrarla vurulmaya başlamıştı, Ernest çerçeveyi tutacağını söyleyerek gidip kapıya bakmamı rica etti.

Kapıdaki Ernest'in karısıydı, elleri yiyecek paketleriyle doluydu. Beni öyle bir lafa tuttu ki, Ernest aklımdan çıktı. Aldıklarını kaldırmasına yardım bile ettim. Kereviz demetlerini yerleştirirken, arkadaşımı çerçeveyi tutar vaziyette bıraktığımı hatırlayıverdim, onu bildiğim için, herkesin kendisi kadar düşünceli olduğunu varsayarak hâlâ aynı pozisyonda dikildiğini tahmin etmem zor değildi. Deli gibi arka bahçeye koştum, Ernest yere serilmiş yatıyordu. Ağır tahta çerçeveyi havada tutmaktan bitkin düşüp sonunda yere yıkılmıştı. Kımıldayacak hali kalmamış görünüyordu. Çardağı kaldırmak için arkadaşlarını çağırmak zorunda kaldık—artık hiçbir şey yapacak durumda değildi. Gidip yattı. Fıtık olduğundan kuşkusu yoktu.

Ernest Lipton hakkında anlatılanlar içinde en ünlü öykü, arkadaşlarıyla San Bernardino dağlarına yürüyüşe gittiği hafta sonu başına gelenlerle ilgiliydi. Gece dağda kamp kurmuşlardı. Herkes uyurken Ernest Lipton çalılıklarda tuvaletini yapmak için kalkmış, ve son derece düşünceli bir adam olduğu için, kimseyi rahatsız etmesin diye kamptan bir hayli uzaklaşmıştı. Karanlıkta kaymış ve yamaçtan aşağıya yuvarlanmıştı. Sonradan arkadaşlarına anlattığına göre, vadinin dibine kadar düşüp öleceğinden emindi. Şans eseri, bir kaya çıkıntısına parmaklarının ucuyla tutunmuş, karanlıkta ayaklarıyla destek arayarak saatlerce orada asılı kalmıştı, kolları artık kaya çıkıntısını bırakmak üzereydiler—bu da ölüm demekti. Bacaklarını mümkün mertebe uzatarak tutunabilmesine destek olacak minicik çıkıntılar bulmuştu. Tıpkı çizdiği çıkartmalar gibi, kayaya yapışıp kalmıştı, en sonunda ortalık aydınlanıp da yerden sadece otuz santim yukarıda olduğunu görünceye kadar.

"Ernest, bağırıp imdat isteyebilirdin," diye yakındı arkadaşları.

"Yaa, ama yararı olmaz diye düşündüm," diye cevap verdi. "Kim duyardı ki beni? Vadinin içine en az bir mil yuvarlandığımı sanıyordum. Üstelik, herkes uykudaydı."

Ernest Lipton son darbeyi, kendine ekonomik bir araba, bir Volkswagen Beetle almaya kalktığında yedi; her gün eviyle işi arasında iki saat araba kullanıyordu; onun için bir galon benzinle kaç mil gittiğine kafayı takmıştı. Bir sabah gelip de bir galonla 125 mil gittiğini ilan ettiğinde son derece şaşırdım. En küçük ayrıntıları hesap eden bir adam olduğu için, inceden inceye anlattı; yolun büyük kısmını şehir içinde değil, otobanda yapmıştı, ancak trafiğin en yoğun saatlerinde olduğundan sık sık yavaşlaması, ardından tekrar hızlanması gerekmişti. Bir hafta sonra, galon başına 250 mile çıktığını söylüyordu.

Bu hayret verici olay, Ernest inanılmaz bir rakama ulaşana dek sürüp gitti: galon başına 645 mil. Arkadaşları ona bu rakamı Volkswagen firmasının kayıtlarına geçirtmesi gerektiğini bildirdiler. Ernest Lipton mutluluk ve gururla ışıldayarak, bin mile ulaşırsa ne yapacağını bilmediğini anlatıyordu. Dostları bunu bir mucize olarak ilan etmesi gerektiğini söylediler ona.

Bu olağanüstü durum, Ernest bir sabah dostlarından birini iş üstünde yakalayıncaya kadar devam etti; en eski oyunlardan biri oynanmıştı ona; arkadaşı deposuna benzin ekliyordu. Her sabah üç-dört maşrapa benzin koyuyordu arabaya; böylece deponun ibresi asla boş göstermiyordu.

Emest Lipton nerdeyse kızmıştı. En sert tepkisi şu oldu: "Vay canına! Komik olduğunu mu sanıyorsun?"

Arkadaşlarının ona oynadığı oyundan haftalardır haberim vardı, ama müdahale edememiştim. Benim üstüme vazife olmadığını düşünüyordum. Ona bunu yapanlar Ernest'in ömrünce dostu olmuşlardı. Bense yeni katılmıştım aralarına. Bakışındaki düş kırıklığını ve incinmişliği, öfkelenmedeki âcizliğini görünce, beni bir suçluluk ve huzursuzluk dalgası kapladı. Gene o eski düşmanımla yüzyüze gelmiştim. Onu hor görüyordum, ve aynı zamanda da çok seviyordum. Çaresizdi.
İşin aslı şuydu; Ernest Lipton babama benziyordu. Kalın camlı gözlükleri ve açılan alnı, hiçbir zaman doğru dürüst traş edemediği hafif uzamış kır sakalları babamın hatlarını canlandırıyordu zihnimde. Düz, sivri burnuyla sivri çenesi de aynıydı. Ama onun babamla benzerliğini alabildiğine kuvvetlendiren, Ernest Lipton'un öfkelenmekten, ve şakacıların suratlarına bir tane yapıştırmaktaki âcizliğini görmekti aslında; beni baş edemeyeceğim duygulara götüren asıl buydu işte.

Babamın, en iyi arkadaşının kız kardeşine nasıl çılgınca âşık olduğunu anımsıyordum. Bir gün bir tatil kasabasında bu kızı genç bir adamla el ele görmüştüm. Kızın annesi de refakatçi olarak yanlarındaydı. Kız öyle mutlu görünüyordu ki. İki genç kendilerinden geçmiş bir halde, göz gözeydiler. Görebildiğim kadarıyla doruktaki bir gençlik aşkıydı bu. Babamı görür görmez hepsini anlattım, on yaşımın bütün hainliğiyle öykümün her anının tadını çıkararak, kız arkadaşının gerçek bir erkek arkadaşı olduğunu söyledim ona. Çok şaşırmıştı. Bana inanmadı.

"Ama kızla hiç konuşmuş muydun?" diye sordum, korkusuzca. "Senin kendisine âşık olduğunu biliyor mu?"

"Aptallaşma, seni küçük hınzır," diye atıldı. "Hiçbir kadına gidip de böyle boktan bir şey söyleyemem!" Şımarık bir çocuk gibi huysuz huysuz baktı bana, öfkesinden dudakları titriyordu.

"O, benim! Benim ona bir şey söylemem gerekmeden benim kadınım olduğunu bilmesi lazım!"

Hayatı boyunca her şeyi hiç çaba göstermeden elde etmiş bir çocuğun güveni vardı sesinde.

Ben de formumun zirvesindeydim, son cümlemi patlattım. "Eh," dedim, "sanırım birinin bunu söylemesini bekliyordu, ve birisi de senden önce davranmış."

Zıplayıp kaçmaya hazırlandım, çünkü bütün öfkesiyle bana bir tane indirmesini bekliyordum, ama bunu yapmak yerine büzülüp kaldı ve ağlamaya başladı. Kontrol edemediği hıçkırıklar arasında benden bir ricada bulundu, her şeyi becerebildiğime göre, kızı gözetleyip neler olduğunu ona anlatabilir miydim lütfen?

Anlatamayacağım kadar hakir görüyordum babamı, ve aynı zamanda tarifsiz bir hüzünle seviyordum. Onu böyle bir utanca sürüklediğim için lanet okudum kendime.

Ernest Lipton bana öylesine babamı hatırlatıyordu ki, okula geri dönmem gerektiği bahanesiyle işi bıraktım. Zaten sırtımda taşıdığım o yükü büsbütün ağırlaştırmanın anlamı yoktu. Babama verdiğim ıstıraptan dolayı hiç affetmemiştim kendimi; bu kadar korkakça davrandığı için babamı da affetmemiştim.

Okula geri döndüm ve tekrar antropoloji çalışmalarımla kaynaşabilmek için muazzam bir uğraşa giriştim. Bu kaynaşmayı çok zorlaştıran bir şey vardı; kolaylıkla ve keyifle birlikte çalışabileceğim birini bulmuştum, hayranlık duyduğum bir tarzı, atılgan bir merakı vardı bu kişinin, bocalamadan ve savunulamayacak noktaları savunmaya kalkmadan bilgisini aktarabiliyordu, ama sorun benim bölümümde olmamasıydı; bir arkeologdu bu adam. Zaten ilk başta alan çalışması yapmakla ilgilenmemin nedeni de onun üzerimdeki etkisiydi. Belki de, gerçekten alana çıkıp bilgiyi kazarak çıkarıyor olduğu gerçeği, bu eylemselliği onu benim için bir sağduyu vahası haline getirmişti. Alan çalışması yapmam için beni teşvik eden ve yitireceğim hiçbir şey olmadığını söyleyen tek kişiydi, o.

"Ancak her şeyi kaybettiğinde bir şeyler kazanabilirsin," demişti bir keresinde; akademik hayatımda aldığım en doğru öğüttü bu. Don Juan'ın da öğüdünü tutarak özün-yansıtılması ile ilgili saplantımı düzeltme yolunda çalışırsam gerçekten kaybedeceğim hiçbir şey yoktu; üstelik kazanacağım dünya kadar şey vardı. Ama o zamanlar bu benim olasılıklarım arasında yer almıyordu.

Birlikte çalışabileceğim bir profesör bulmakta zorlandığımı don Juan'a anlattığımda gösterdiği tepki bana acımasızca geldi. Dar görüşlü bir hıyar, hatta daha da beter bir şey olduğumu söyledi. Zaten bildiğim bir şeyi söylüyordu bana; o kadar gergin olmasaydım okulda da, iş hayatında da herkesle başarılı bir şekilde çalışabilirdim.

"Savaşçı-gezginler şikâyet etmezler," diye devam etti don Juan. "Onlar, sonsuzluğun sunduğu her şeyi bi meydan okuma diye alırlar. Meydan okuma meydan okumadır. Kişisel değildir. Bi lanet ya da bi lütuf olarak alınamaz. Bi savaşçı-gezgin ya bu meydan okumayı başarır, ya da mahvolur. Kazanmak daha heyecan vericidir, onun için git ve kazan!"

Onun için ya da bir başkası için böyle konuşmanın kolay olduğunu söyledim, ama bunu becermek öyle zordu ki, hele de benimkiler gibi istikrarsız arkadaşlardan kaynaklanan bir sürü çözümsüz dertle uğraşırken.

"Hatalı olan çevrendeki insanlar değil," dedi. "Onların çıkar yolu yok. Hata sende, çünkü senin çıkar yolun var, ama sen ta içinde onları yargılamakla meşgulsün. Her geri zekâlı yargılamayı becerebilir. Onları yargıladığın sürece sadece en kötü yanlarını ortaya çıkarırsın. Biz insanoğulları, hepimiz mahpusuz, ve bu kadar acınası davranmamızın nedeni mahpushanemiz. Senin meydan okuman, insanları oldukları gibi kabul etmek! Rahat bırak onları."

"Bu kez tümüyle yanılıyorsun, don Juan," dedim. "İnan bana, onları yargılamaya da, ayağıma dolanmalarına izin vermeye de kesinlikle niyetim yok."

"Neden bahsettiğimi anlıyorsun aslında," diye üsteledi inatla. "Eğer onları yargılama arzunun bilincinde değilsen," diye devam etti, "düşündüğümden de berbat durumdasın demektir. Yolculuklarına yeniden başlayan sayaşçı-gezginlerin kusurudur bu. Burunları havadadır, kontrolsüzdürler."

Şikâyetlerimin son derece küçük hesaplara dayandığını itiraf ettim don Juan'a. Farkındaydım bunun. Günlük olaylarla yüz yüze geldiğimde, çirkinliklerinin bütün gücümü tükettiğini, zihnime bütün ağırlığıyla çöken bu olayları kendisine aktarmaktan utandığımı söyledim.

"Hadi," diye sıkıştırdı beni. "Çıkar hepsini! Benden sır saklama. Boş bi tübüm ben. Bana söylediğin her şey sonsuzluğa yansıtılacaktır."

"Bütün yaptığım, sefil bir şekilde sızlanmak," dedim.

"Ben de tıpkı tanıdığım tüm o insanlar gibiyim. Gizli ya da açık bir yakınma işitmeden bir tekiyle bile konuşamazsın." Arkadaşlarımın en basit sohbete bile sayısız şikâyet sokuşturmayı nasıl becerdiklerini anlattım don Juan’a; örneğin şu konuşmadaki gibi:

"Nasıl gidiyor, Jim?"
"Eh, iyi, iyi, Cal." Bunu kocaman bir sessizlik izler. Sormaya mecbur olurum, "Bir şey mi var, Jim?"
"Hayır! Her şey harika. Mel'le biraz sorun yaşıyorum, ama Mel nasıldır, bilirsin—bencil ve boktan herifin tekidir. Ama dostları olduğu gibi kabul etmeli, değil mi? Biraz daha anlayışlı olabilirdi tabii. Ama siktir et. Neyse o, işte. Her şeyi sana yükler hep—ya yap, ya git. Bunu on iki yaşımızdan beri yapıyor, o yüzden aslında hata bende. Ne halt etmeye taşıyorum ki onu?"

"Eh, haklısın, Jim. Mel'le geçinmek çok zordur. Öyle!"

"Eh, boktan heriflerden bahis açılınca, sen de Mel'den iyi sayılmazsın, Cal. Sana da hiç güven olmuyor," vb.

Başka bir klasik diyalog örneği:
"Ne var ne yok, Alex? Evlilik hayatın nasıl?"
"Ah, harika. Hayatımda ilk kez, düzenli yemek yiyorum, ev yemekleri, ama kilo alıyorum. Televizyon seyretmekten başka yapacak işim yok. Sîzlerle çıkardım eskiden, ama artık yapamam. Theresa bırakmaz. Siktir olmasını söyleyebilirim elbette, ama onu kırmak istemem. Hayatımdan memnunum, ama acınacak haldeyim."

Oysa Alex evlenmeden önce daha da acınacak haldeydi. Her karşılaştığımızda yaptığı bir klasik şakası vardı, "Hey, arabaya gelin de sizi benim kaltakla tanıştırayım," derdi.

Arabadakinin Alex'in dişi köpeği olduğunu görüp de hayallerimiz yıkılınca keyfinden geçilmezdi. "Kaltağını" bütün dostlarına tanıştırmıştı. Bir uzun mesafe koşucusu olan Theresa'yla evlendiğinde hepimiz şok geçirdik. Alex’in baygınlık geçirdiği bir maraton sırasında tanışmışlardı. Dağlardaydılar, ve Theresa'nın onu bir şekilde ayıltması gerekmiş, bunun için suratına işemişti. Ondan sonra Alex onun tutsağı olmuştu. Theresa mıntıkasını işaretlemişti. Arkadaşları "Theresa'nın çiş tutsağı" diyorlardı Alex'e. Hepsi Theresa'nın antika Alex'i şişko bir köpeğe çeviren gerçek bir kaltak olduğunda hemfikirdiler.

Don Juan'la bayağı güldük. Sonra yüzüme ciddi bir ifadeyle baktı.

"Bunlar gündelik yaşamın iniş çıkışları," dedi don Juan. "Kazanırsın, kaybedersin, ve ne zaman kazanıp ne zaman kaybettiğini bilmezsin. Özün-yansıtılması kuralının altında yaşayan birinin ödediği bedeldir bu. Benim sana söyleyebileceğim hiçbi şey yok, senin de kendine söyleyebileceğin hiçbi şey yok. Bi hıyar olduğun için suçluluk duymamanı, ama özün-yansıtılmasının hâkimiyetini bitirmek için de canını dişine takmanı salık verebilirim sana yalnızca. Okula geri dön. Daha pes etme."

Eğitimimi sürdürmeye olan ilgim iyice zayıflamaya başlamıştı. Otomatik pilota takılı gibi yaşıyordum. Sıkıntılı ve karamsardım. Ancak buna zihnimin katılmadığının da farkındaydım. Hiçbir şey tasarlamıyor, hiçbir amaç ya da beklenti oluşturmuyordum. Saplantılı olan düşüncelerim değil, duygularımdı. Sakin zihnimle çalkantılı duygularım arasındaki bu ikili durum için bir kavram oluşturmaya çalışıyordum. Bir gün bu zihinsel boşluk ve ezici duygular içinde antropoloji bölümünün bulunduğu Haines Hall'dan çıkmış, öğle yemeğim için kafeteryaya yürümekteydim.

Birbenbire garip bir titreme her yanımı kapladı. Bayılacağımı sandım ve oradaki tuğla basamaklara iliştim. Gözlerimin önünde sarı lekeler vardı. Fırıl fırıl dönerek düşüyormuşum duygusuna kapıldım. Kusmak üzere olduğumdan emindim. Görüşüm bulandı ve sonunda hiçbir şey göremez oldum. Fiziksel rahatsızlığım öyle mutlak ve yoğundu ki tek bir düşünceye bile yer bırakmıyordu. Sadece bedensel duyumlarım kalmıştı; bunlar korku ve endişe ile, devasa bir olayın eşiğinde olduğuma dair garip bir önsezinin karışımıydı. Bu duyumların düşünce olarak bir karşılığı yoktu. Sonra bir an geldi ki, artık oturuyor muydum yoksa ayakta mıydım, ayırdına varamaz oldum. İnsanın hayal edebileceği en zifiri karanlıkla kuşatılmıştım; ve ardından, enerjiyi evrendeki akışı içinde gördüm.

Bana doğru, ya da benden uzağa yürüyen art arda ışıltılı küreler görüyordum. Don Juan'ın bana hep anlattığı şekilde, teker teker görmekteydim onları. Farklı boyutlarından ötürü ayrı ayrı bireyler olduklarını anlamıştım. Yapılarının ayrıntılarını inceliyordum. Işıltıları ve yuvarlaklıkları, bir araya yapışmış gibi duran lifçiklerden oluşmuştu. İnce ya da kalın lifçiklerdi bunlar. Bütün o ışıltılı figürlerin her birinin kalın, salkımsaçak bir mahfazası vardı. Garip, ışıltılı, tüylü hayvanlara benziyorlardı, ya da ışıltılı tüylerle kaplı, yuvarlak devasa böceklere.

Beni en fazla şoka uğratan şey, bu tüylü böcekleri tüm ömrümce görmüş olduğumu idrak etmemdi. O anda bana öyle geldi ki, don Juan’ın onları istemli bir şekilde görmemi sağladığı her durumda, ben onunla birlikte dolambaçlı bir yol izlemiştim. İnsanları ışıltılı küreler olarak görmeme yardım ettiği her olayı anımsıyordum, ve onların hepsi o anda erişmiş olduğum görmenin özünden ayrıydı. O anda hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde anladım ki, ben enerjiyi evrendeki akışı içinde tüm ömrümce algılamıştım, hem de kendi başıma, kimsenin yardımı olmadan.

Bunu anlamak üzerimde dayanılmaz bir etki yaptı. Kendimi son derece zayıf, savunmasız hissettim. Bir şeylerin altına girmek, bir yerlere kaçıp saklanmak istiyordum. Çoğumuzun arada sırada gördüğü bir rüyaya benziyordu bu tıpkı; hani kendimizi çırılçıplak bulur da ne yapacağımızı bilemeyiz. Çıplaktan da öte bir şeydim, korunmasız, zayıf hissediyordum kendimi ve normal halime dönmekten de ödüm kopuyordu. Belirsiz bir biçimde, uzanıyormuşum duygusuna kapıldım. Normale dönüş için kendimi hazırladım. Kocaman bir izleyici halkasıyla çevrili olarak kaldırım taşlarına boylu boyunca uzanmış, kasılmalar geçirir vaziyette canlandırdım kendimi.

Yatmakta olduğum duygusu gittikçe kuvvetlenmeye başladı. Gözlerimi hareket ettirebildiğimi hissettim. Kapalı göz kapaklarımın arasından ışığı seçebiliyor, ama gözlerimi açmaktan korkuyordum. İşin tuhafı, çevremde olduğunu hayal ettiğim insanların sesleri çıkmıyordu. Hiçbir şey işitmiyordum. En sonunda gözlerimi açmaya cesaret edebildim. Wilshire ve Westwood bulvarlarının kesiştiği köşedeki büro evimde, yatağımdaydım.

Kendimi yatağımda bulmak beni iyice çıldırttı. Ama anlayamadığım bir nedenden ötürü, nerdeyse anında sakinleştim. Çılgınlığım bedensel bir kayıtsızlıkla yer değiştirmişti; ya da bedensel bir haz duygusuyla, örneğin iyi bir yemekten sonra hissedildiği gibi. Ancak zihnimi susturamıyordum. Enerjiyi tüm ömrüm boyunca doğrudan algılamış olduğumu anlamam, düşünebileceğim en büyük şoka uğratmıştı beni. Nasıl olurdu da farkına varamazdım bunun? Varlığımın bu cephesine ulaşmamı ne engellemiş olabilirdi? Don Juan her insanoğlunun enerjiyi doğrudan görme potansiyeli olduğunu söylemişti. Söylemediği şey ise, her insanoğlunun enerjiyi zaten doğrudan gördüğü, ama bunu bilmediğiydi.

Bu sorunu bir psikiyatr arkadaşıma açtım. Kuşkularıma ışık tutacak hiçbir çözüm getiremedi. Tepkimin bitkinlikten ve aşırı uyarılmaktan kaynaklandığını düşünüyordu. Bir Valium reçetesi yazıp dinlenmemi söyledi.

Nasıl geldiğimi bilmediğim yatağımda uyanışımı kimseye anlatmaya cesaret edememiştim. Bu yüzden don Juan'ı görme telaşım son derece haklı nedenlere dayanmaktaydı. Elimden geldiği kadar çabuk Mexico City'ye uçtum, bir araba kiraladım ve yaşadığı yerde aldım soluğu.

"Bütün bunları daha önce de yapmıştın!" dedi don Juan gülerek, ona akıl durdurucu deneyimimi anlattığımda. "Yeni olan iki şey var yalnızca. Biri, bu kez enerjiyi tamamen kendi başına algılamış olman. Yaptığın, dünyayı durdurmaktı, ve o zaman enerjiyi evrendeki akışı içinde daima görmüş olduğunu anladın; tıpkı her insaoğlunun yaptığı, ama istemli olarak bilmeksizin yaptığı gibi. Öbür yenilik ise, tümüyle kendi başına içsel sessizliğinden yola çıkmış olman.

"Benim söylemem gerekmeden biliyorsun ki, kişi içsel sessizliğinden yola çıkarsa her şey mümkündür. Bu kez korkun ve savunmasızlığın kendini ancak yatağında bulmana olanak verdi; bu da UCLA kampusundan pek uzak sayılmaz. Eğer şaşkınlığından ötürü düşkünlük göstermeseydin, yaptığının hiçbi şey olmadığını, bi savaşçı-gezgin için hiç de olağanüstü bi şey olmadığını anlardın.

Ama son derece büyük önem taşıyan asıl mesele, senin her zaman enerjiyi doğrudan algılamış olduğunu anlaman değil; içsel sessizliğinden yola çıkman da değil; iki yanlı bi olay, daha çok. Birincisi, eski çağ Meksika'sı büyücülerinin berrak görünüm, ya da insan formunu yitirme dedikleri bi şeyi yaşamış olman: insani dar kafalılığımızın yok olduğu an bu; sanki üzerimizi kaplayan bi sis tabakasının yavaş yavaş açılıp dağılması gibi. Ama hiçbi koşulda bunun tamamlanmış bi başarı olduğunu zannetmeyesin. Büyücülerin dünyası günlük yaşamın dünyasına benzemez; orada bi amaca ulaştın mı ebediyen başardığını söylemezler sana. Büyücüler dünyasında bi amaca ulaşmak, asla bitmeyecek savaşını sürdürmek için en verimli araçları elde etmiş olmak demektir yalnızca.

"Bu iki yanlı meselenin ikinci kısmı ise, insanoğullarının kalplerindeki en çıldırtıcı soruyla ilgili deneyimindir. Bunu kendine şu soruları sorduğunda dile getirdin: bütün ömrümce enerjiyi doğrudan algıladığımı nasıl olur da bilemem? Varlığımın bu cephesine erişmemi ne engellemiş olabilir?"

17

Cvp: 12. Kitap - Sonsuzluğun Etkin Yanı

6 - Çamur Gölgeler

DON JUAN'LA SESSİZLİK içinde oturmak en sevdiğim şeylerden biriydi. Orta Meksika'da, dağlardaki evinin arka tarafında, koltuklara rahatça yerleşmiş oturmaktaydık. Akşam üstüydü. Hoş bir meltem esiyordu. Güneş evin arkasında, sırtımızdaydı— solmaya başlayan ışıkları arka bahçedeki büyük ağaçlar üzerinde yeşilin harika tonlarını yaratıyordu. Don Juan'ın evinin dört bir yanı büyük ağaçlarla çevriliydi; bunlar yaşadığı kentin görüntüsünü gözlerden gizlemekteydiler. Bu bana hep ıssız bir yerde olduğum izlenimini verirdi; buranın ıssızlığı çıplak Sonora çölündekinden farklı olsa da, ıssızdı gene de.

"Bugün, büyücülüğün en ciddi konularından birini tartışacağız," dedi don Juan birdenbire, "ve buna enerji bedenini konuşarak başlayacağız."

Bana enerji bedenini sayısız kereler tanımlamış, onun bir enerji alanları kümeleşmesi—evrende akıp duran enerji olarak görüldüğünde fiziksel bedeni meydana getiren enerji alanları kümeleşmelerinin ayna görüntüsü— olduğunu söylemişti. Ayrıca, onun, fiziksel bedenin ışıltılı küresinden daha küçük, daha yoğun, ve daha ağır bir görünümde olduğunu da anlatmıştı.

Don Juan'ın açıklamasına göre, beden ile enerji bedeni, birbirine acayip bir yapıştırıcı güçle bitiştirilmiş iki enerji alanı kümeleşmesi idiler. Don Juan, o grup enerji alanlarını birbirine bağlayan gücün, eski çağ Meksika büyücülerine göre, evrenin en akıl almaz gücü sayıldığını da özellikle vurgulamıştı. Kişisel fikrine göre bu güç tüm evrenin özü, var olan her şeyin nihai bir toplamıydı.

Onun iddiasına göre fiziksel beden ile enerji bedeni, biz insanoğullarının âleminde birbirlerini dengeleyen yegâne enerji biçimlenmesiydi. Bu yüzden bu ikisinin dışında hiçbir ikiciliği kabul etmiyordu. Beden ile zihin, ruh ile ten ikiciliğin enerji bağlamında hiçbir dayanağı bulunmayan, sadece zihin kaynaklı sıralamalar olduğunu düşünüyordu.

Don Juan, herkesin disiplin yoluyla enerji bedenini fiziksel bedenine yaklaştırmasının mümkün olduğunu söylemişti. Normalde ikisinin arasındaki mesafe muazzamdı. Enerji bedeni belli bir alana girdi mi—ki bu her birey için farklıydı— herkes disiplinle onu fiziksel bedeninin tam bir kopyasına, yani üç boyutlu, katı bir varlık haline dönüştürebilirdi. Büyücülerin öteki, ya da çift kavramı buydu işte. Aynı şekilde, ve aynı disiplin süreciyle herkes üç boyutlu, katı fiziksel bedenini enerji bedeninin tam bir kopyası haline; yani enerjinin tümü gibi insan gözüne görünmeyen, eterik bir enerji akımı haline dönüştürebilirdi.

Don Juan bana bütün bunları anlattığında, efsanevi bir önermeyi mi tanımlamakta olduğunu sordum. Yanıtı, büyücülere ilişkin hiçbir şeyin efsanevi olmadığıydı. Büyücüler pratik varlıklardı, ve betimlediklerinin hepsi daima gayet aklı başında ve uygulanabilir türden şeylerdi. Don Juan'a göre büyücülerin yaptıklarını anlamanın zorluğu, onların farklı bir bilişsel sistemden yola çıkmalarından kaynaklanmaktaydı.

O gün orta Meksika'daki evinin arkasında otururken, don Juan hayatımda olup bitenlerle ilgili olarak en önemli kilit önemi taşıyan şeyin enerji bedeni olduğunu söyledi. Enerji bedenimin normalde olacağı gibi benden uzaklaşmak yerine, bana doğru büyük bir hızla yaklaştığını bir enerji gerçeği olarak görmüştü.

"Bana doğru mu yaklaşıyor, bu ne anlama geliyor, don Juan?" diye sordum.

"Bi şeyin aklını başından alacağı anlamına geliyor," dedi gülümseyerek. "Muazzam ölçüde bi kontrol girecek yaşamına; ama senin kontrolün değil bu; enerji bedeninin kontrolü."

"Bir dış gücün beni kontrolüne alacağını mı söylemek istiyorsun, don Juan?" diye sordum.

"Şu anda seni kontrol eden yığınlarla dış güç var," diye yanıtladı don Juan. "Benim sözünü ettiğim kontrol, dilin etkinlik alanının dışında. O hem senin kontrolün, hem değil. Sınıflandırılmaz, ama kesinlikle yaşanabilir. Ve hepsinden öte, kesinlikle manipüle edilebilir. Bunu unutma: manipüle edilebilir; tümüyle senin yararına elbette; ve gene söz konusu olan senin yararın değil, enerji bedeninin yararıdır. Bununla beraber enerji bedenin de sen olduğuna göre, bunu tanımlamakla uğraşırken kuyruğunu kovalayan köpek gibi sonsuza dek dönüp durabiliriz. Bütün bu deneyimler sözdiziminin ötesindedir."

Karanlık büyük bir hızla çökmüştü; ağaçların az önceki pırıltılı yeşil yaprakları şimdi koyu ve kederli bir renge bürünmüştü. Don Juan, gözlerimi odaklamadan, gözümün ucuyla ama aynı zamanda dikkatle yapraklara bakarsam, görüş alanımı hızla kat eden bir gölge göreceğimi söyledi. "Yapmanı istediğim şey için şimdi günün uygun vaktindeyiz," dedi. "Yapabilmen için gerekli dikkati toplamak bi dakika alır. O uçuşan kara gölgeyi seçene kadar durma." Ağaçların yapraklarına yansıyan garip, hızlı, siyah gölgeyi gerçekten gördüm. Gördüğüm ya ileri geri giden tek bir gölgeydi, ya da soldan sağa, sağdan sola yahut dümdüz yukarıya doğru hareket eden değişik gölgeler vardı. Şişman, kara balıkları çağrıştırdılar bana; koskocaman balıklar gibiydiler. Devasa bir kılıç balığı havada uçuyordu sanki. Görüntüye dalıp gitmiştim. En sonunda ürküttü beni. Yaprakların seçilemeyeceği kadar karanlık olmuştu, oysa uçuşan siyah gölgeleri hâlâ görebiliyordum.


"Nedir bu, don Juan?" diye sordum. "Her tarafta uçuşan siyah gölgeler görüyorum."

"Ah, bu evrenin ta kendisi işte," dedi, "ölçülemeyen, tek yönlü olmayan, sözdizimi âleminin dışında kalan. Eski çağ Meksika'sı büyücüleri o uçuşan gölgeleri gören ilk kişilerdi, ve onları her yerde izlediler. Onları hem senin gördüğün gibi gördüler, hem de evrendeki akışı içindeki enerji halinde gördüler. Ve deneyüstü bi keşifte bulundular."

Konuşmayı kesti ve bana baktı. Duraklamalarının yeri mükemmeldi. Beni hep pamuk ipliğine bağlı bırakıp keserdi konuşmasını.

"Ne keşfettiler, don Juan?" diye sordum.

"Ömürlük bi eşlikçileri olduğunu keşfettiler," dedi, tane tane. "Kozmosun derinliklerinden gelip yaşamlarımızın hâkimiyetini eline geçiren bi yağmacımız var. İnsanoğulları onun tutsakları. Yağmacı bizim sahibimiz ve efendimiz. Uysal ve çaresiz hale getirmiş bizi. Karşı çıkmak istesek, isyanımızı bastırır. Bağımsız hareket etmeye kalksak, aksini buyurur bize."

Çevremiz çok karanlıktı, ve bu, kendimi ifade etmemi kısıtlıyor gibiydi. Gündüz olsaydı, gülmekten katılırdım. Karanlık epeyce ketler gibiydi beni.

"Zifiri karanlık oldu," dedi don Juan, "ama gözünün ucuyla bakarsan, uçuşan gölgelerin hâlâ dört bi yanında zıplayıp durduklarını göreceksin."

Haklıydı. Onları hâlâ görebiliyordum. Hareketleri başımı döndürdü. Don Juan ışığı açtı, ve bu her şeyi dağıttı sanki.

"Eski çağ Meksika'sı şamanlarının konuların konusu dedikleri şeye salt kendi gayretinle varmış bulunuyorsun," dedi don Juan. "Bu kadar zamandır bi şeyin bizi esir tuttuğunu sana sezindirerek lafı dolandırıp duruyordum. Gerçekten esir tutuluyoruz! Eski çağ Meksika'sı büyücüleri için bi enerji gerçeği idi bu."

"Bu yağmacı neden anlattığın gibi idareyi ele geçirmiş ki, don Juan?" diye sordum. "Mantıklı bir açıklaması olmalı."

"Bi açıklaması var," diye yanıtladı, "dünyanın en basit açıklaması bu. İdareyi ele aldılar, çünkü biz onlar için besiniz, onları beslediğimiz için bizi acımasızca sıkıyorlar. Tıpkı bizim tavuk çiftliklerinde, gallinerolarda tavukları yetiştirdiğimiz gibi, yağmacılar da insanero çiftliklerinde, bizi yetiştiriyorlar. Böylece, yiyecekleri her zaman ellerinin altında."

Başımın iki yana çılgınca sallanmaya başladığını hissettim. Duyduğum derin rahatsızlığı ve huzursuzluğu ifade edemiyordum ama bedenim hareketleriyle onu yüzeye çıkartmaktaydı. Tepeden tırnağa istençdışı titriyordum.

"Hayır, hayır, hayır, hayır," dediğimi duydum. "Bu saçmalık, don Juan. Söylediğin canavarca bir şey. Bunun doğru olması imkânsız; ne büyücüler için, ne de sıradan insanlar için; hiç kimse için doğru olamaz bu."

"Neden olmasın?" diye sordu don Juan, sakin sakin. "Neden olmasın? Seni çıldırttığı için mi?"

"Evet, beni çıldırtıyor," diye atıldım. "Bu iddialar canavarca!"

"Eh," dedi, "daha hepsini işitmedin. Az daha sabret de neler hissedeceğini gör. Öyle bi yıldırım çarpacak ki seni. Yani öylesine saldıracağım ki aklına, ama sen kalkıp gidemeyeceksin, çünkü yakalanmışsın bi kere. Ben seni tutsak ettiğimden değil, senin içindeki bi şey seni gitmekten alıkoyacak; başka bi yanın da bu arada öfkeden tam anlamıyla kudurmuş olacak. Onun için hazır olsan iyi olur!"

İçimde eziyet meraklısı bir yan vardı; hissediyordum bunu. Don Juan haklıydı. Evi hayatta terk etmezdim. Ama ortaya döktüğü saçmalıklardan hiç mi hiç hoşlanmamıştım.

"Çözümsel zihnine hitap etmek istiyorum," dedi don Juan. "Bi an düşün, ve bana mühendislik tasarımları yapan insanın zekâsı ile aynı insanın inanç sistemlerinin ya da tutarsız davranışlarının ahmaklığı arasındaki çelişkiyi nasıl izah edebileceğini söyle. Büyücüler, inanç sistemlerimizi, iyilik ya da kötülük kavramlarımızı, ahlak kurallarımızı bize yağmacıların vermiş olduğunu söylerler. Umutlarımızı, beklentilerimizi, başarı ya da başarısızlığa ilişkin hayallerimizi içimize yerleştiren, onlar. Bize tamahkârlık, açgözlülük, yüreksizlik vermişler. Yağmacılar bizi kendini beğenmiş, sıradan ve aşırı bencil hale getirmiş."

"Ama bunu nasıl yapabilirler ki, don Juan?" diye sordum, gittikçe daha fazla öfkelenerek. "Biz uyurken kulağımıza mı fısıldıyorlar bütün bunları?"

"Hayır, öyle yapmıyorlar. Öylesi budalaca olurdu," dedi don Juan, gülümseyerek. "Onlar sınırsız ölçüde daha örgütlü ve iyi çalışır. Bizi itaatkâr, yumuşak başlı ve zayıf tutmak için yağmacılar muazzam bi manevra gerçekleştiriyor. Saldırganın stratejisi açısından muazzam, elbette. Acı çekenin açısından ise dehşet verici bi manevra. Bize zihinlerini veriyorlar! İşitiyor musun beni? Yağmacılar bize kendi zihinlerini veriyorlar, ve o bizim zihnimiz oluyor. Yağmacılarınki şatafatlı, çelişkili, marazi bi zihin, ve her an keşfedilme korkusuyla dolu.

"Hiç açlık çekmemiş olmana karşın," diye devam etti, "yiyecek kaygın olduğunu biliyorum; bu duygunun, her an manevrasının açığa çıkıp yiyeceğinin esirgeneceğinden korkan yağmacının kaygısından bi farkı yok. Zihin yoluyla, ki eninde sonunda kendi zihinleri bu, yağmacılar insanoğullarının yaşamlarına kendileri için elverişli olan ne ise onu şırınga ediyorlar. Ve bu yolla, korkularına karşı bi tampon görevi yapacak kadar güvenlik sağlıyorlar."
"Bütün bunları yüzeysel anlamda kabul edemez değilim, don Juan," dedim. "Bunu yapabilirdim, ama öyle iğrenç bir yanı var ki beni gerçekten tiksindiriyor. Karşı koymaya zorluyor beni. Bizi yedikleri doğruysa, nasıl yapıyorlar bunu?"

Don Juan'ın yüzünde kocaman bir tebessüm vardı. Durumun keyfini çıkarıyordu. Büyücülerin, bebek insanoğullarını, baştan aşağıya parlak bir tabakayla, enerji kozalarının üzerine sımsıkı uyan plastik muhafaza gibi bir şeyle örtülü, garip, ışıltılı enerji küreleri olarak gördüklerini açıkladı. Yağmacıların yedikleri şeyin işte bu parlak farkındalık tabakası olduğunu, ve insanoğulları erginliğe eriştiklerinde parlak farkındalık tabakasından geriye kalanın, yerden ayak parmaklarının üstüne kadar ancak çıkabilen dar bir saçaktan ibaret olduğunu söyledi. O saçak, insan soyunun yaşamını ancak güçbela sürdürmesine olanak veriyordu.

Don Juan Matus'un, bildiği kadarıyla, o ışıltılı kozanın dışındaki parlak farkındalık tabakasını taşıyan tek türün insan olduğunu söylediğini sanki bir rüyadaymışım gibi dinliyordum. Bu yüzden, farklı bir tür farkındalık için, örneğin yağmacının ağır farkındalığı için insanın kolay bir av haline geldiğini anlatıyordu.

Ardından, o ana dek anlattıklarının içindeki en yıkıcı cümleyi duydum. İnsanın çaresiz bir şekilde yakalandığı yer olan o dar farkındalık saçağının, özün-yansıtılmasının merkezi olduğunu söyledi. Yağmacılar, bize kalan tek farkındalık noktamız olan özün-yansıtılması üzerinde oynayarak, amansızca, vahşice tüketmeye devam ettikleri farkındalık parlamaları yaratıyorlardı. Bizi farkındalık parlamalarımızı yükseltmeye zorlayan anlamsız sorunlar oluşturuyorlar, ve bu yolla, uydurma kaygılarımızın enerji alevlenmeleriyle beslenmek için bizi canlı tutuyorlardı.

Don Juan'ın söylediklerine karşı yapılacak bir şey olmalıydı; bunlar beni öyle yıkmıştı ki, o noktada midem altüst oldu ve kusmaya başladım.

Kendimi toparlayacak kadar bir süre geçtikten sonra, don Juan'a sordum; "Peki neden eski çağ Meksika’sının büyücüleri ve günümüz büyücülerinin tümü yağmacıları gördükleri halde hiçbir şey yapmıyorlar?"

"Senin benim yapabileceğimiz bi şey yok," dedi don Juan, ciddi, hüzünlü bir sesle. "Tüm yapabileceğimiz, bize dokunamayacakları noktaya ulaşıncaya dek kendimizi disipline etmek. Dostlarından disiplinin o güç koşullarından geçmelerini nasıl isteyebilirsin? Gülüp alay ederler seninle, daha saldırganları da seni bi temiz pataklar. Ve aslında inanmadıkları için de yapmazlar bunu. Her insanoğlunun ta içindeki derinliklerde, yağmacıların varlığına dair atalardan kalma içsel bi bilgi bulunur."


Çözümsel zihnim bir yo-yo gibi gidip gelmekteydi. Beni terk ediyor, sonra geri geliyor, ardından gene terk edip tekrar geri geliyordu. Don Juan'ın anlattığı akıl almaz, inanılmaz bir şeydi. Aynı zamanda en mantıklı şeydi de; öylesine basitti ki. Düşünebildiğim her çeşit insani çelişkiyi açıklıyordu. Ama insan bütün bunları nasıl ciddiye alabilirdi? Don Juan beni öyle bir çığın altına sürüklüyordu ki sonsuza dek içinden çıkamayacaktım.

Başka bir korku dalgasına kapıldım. Bu dalga benden kaynaklanmamıştı, ama gene de bana aitti. Don Juan bana bir şey yapıyordu, anlaşılmaz bir şekilde olumlu, ve aynı zamanda korkunç şekilde olumsuz bir şey. Bana yapışık gibi duran ince bir zarı kesmeye çalışıyordu sanki; hissettiğim şey buydu. Hiç kırpmadığı gözleri, sabit bir bakışla gözlerime dikilmişti. Sonra gözlerini çevirdi ve artık bana hiç bakmadan konuşmaya devam etti.

"Kuşkular seni tehlikeli bi noktaya sürükleyecek kadar başına bela olduğunda," dedi, "pratik bi şekilde hallet bunu. Işığı söndür. Karanlığı yarıp içine bak; ne görebileceğini keşfet."

Kalkıp ışığa yöneldi. Onu durdurdum.

"Hayır, hayır, don Juan," dedim, "ışıkları söndürme. İdare ediyorum ben."

Hissettiğim, benim için son derece olağandışı bir karanlık korkusuydu. Düşüncesi bile yüreğimi ağzıma getiriyordu. İçsel olarak bildiğim bir şey olduğu kesindi; ama ona dokunmaya ya da yüzeye çıkarmaya hayatta cesaret edemezdim, bir milyon yıl geçse bile!

"Ağaçların orda uçuşan gölgeleri gördün," dedi don Juan, oturup arkasına yaslanarak. "Bu fena değil. Onları odanın içinde görmeni istiyorum. Bi şey görüyor değilsin. Sadece uçuşan imgeler seçiyorsun. Buna yetecek enerjin var.”

Don Juan'ın gene de kalkıp ışıkları söndüreceğinden korkuyordum, ve yaptı da. İki saniye sonra, avazım çıktığı kadar bağırmaktaydım. O uçuşan gölgeleri seçmekle kalmamış, kulaklarımın dibinde vızıldamalarını duymuştum. Don Juan ışıkları açarken gülmekten iki büklümdü.

"Ne uyumsuz mizaçlı adam bu!" dedi. "Bi yanda tam bi itimatsızlık örneği; öte yanda gerçek bi pragmatist. Bu iç savaşı bi hali yola koyman lazım. Yoksa koca bi kurbağa gibi şişip patlayacaksın."

Don Juan kancasını daha derinlerime batırmayı sürdürdü. "Eski çağ Meksika'sı büyücüleri," dedi, "yağmacıyı gördüler. Ona uçucu dediler; çünkü havada zıplıyor. Hoş bi görüntü değil. Büyük bi gölge; zifiri karanlık, kapkara bi gölge havada zıplıyor. Sonra yayılarak yere konuyor. Eski çağ Meksika'sı büyücüleri onun yeryüzünde ilk kez ne zaman belirdiği konusunda epey kararsızdılar. İnsanın bi zamanlar muazzam sezgilere sahip, günümüzde efsanevi destanlar gibi anlatılan farkındalık hünerleri gösteren eksiksiz bi varlık olduğu düşüncesine varmışlardı. Sonra her şey sanki kaybolup gidivermişti; ve elimizde kalan uyuşturulmuş insandı artık."

Öfkelenmek, ona paranoyak olduğunu haykırmak istiyordum, ama genelde varlığımın hemen yüzeyinde taşıdığım o doğruculuğum yok oluvermişti nedense. İçimde bir şey, favori sorumu— ya söylediklerinin hepsi doğruysa?— sorma noktasının ötelerine geçmişti. O gece don Juan benimle konuşurken, söylediklerinin tümünün doğru olduğunu kalbimin ta derinliklerinde hissettim, ama aynı zamanda, ve aynı güçte hissediyordum ki saçmalığın ta kendisiydiler.

"Neler söylüyorsun sen, don Juan?" dedim, zayıf bir sesle. Boğazım sıkılıyordu sanki. Güçlükle nefes alıyordum.

"Söylediğim, karşımızdakinin basit bi yağmacı olmadığı. Çok akıllı, ve örgütlü. Bizi işe yaramaz kılmak için düzenli bi sistem izliyor. Kaderi sihirli bi varlık olmak üzere çizilmiş insan, artık sihirli değil. O artık sıradan bi et parçası. Eti için yetiştirilmiş beylik, sıradan, bön bi hayvanın düşlerinden başkaca düşleri kalmamış artık."

Don Juan'ın sözleri üzerimde bulantıya benzer garip bir bedensel tepki yaratmaya başlamıştı. Yeniden kusacak gibiydim. Ama bulantı varlığımın derinliklerinden, iliklerimin içinden geliyordu. İstem dışı kasılıyordum. Don Juan omuzlarımdan tutup beni kuvvetle sarstı. Kavrayışının gücüyle boynumun öne arkaya yalpaladığını hissettim. Bu hareket beni anında sakinleştirdi; artık daha kontrollüydüm.

"Yağmacı," dedi don Juan, "ki elbette bi organik olmayan varlıktır, öbür organik olmayan varlıklar gibi hepten görünmez değildir bizim için. Sanırım çocukken onu görürüz, ve bize öylesine tüyler ürpertici gelir ki onu unutmayı yeğleriz. Çocuklar bu görüntüye odaklanmakta ısrarcı olabilir elbette, ama çevrelerindeki herkes onları bundan caydırmaya çalışır.

"İnsanlık için kalan tek seçenek," diye devam etti, ''disiplindir. Disiplin, oluşturulabilecek tek engeldir. Ama disiplinle kastettiğim insafsız yöntemler değil. Her sabah beş buçukta kalkıp morarana kadar soğuk suyun altında durmaktan bahsetmiyorum. Büyücülerin disiplinden anladığı, beklentilerimiz arasında olmayan olasılıkları dinginlikle karşılama yetisidir. Onlar için disiplin bi sanattır: sonsuzlukla çekinmeden—ama güçlü ve dayanıklı olduğu için değil, huşu içinde olduğu için çekinmeden— yüz yüze gelme sanatı."

"Büyücülerin disiplini nasıl bir engel oluşturuyor ki?" diye sordum.

"Büyücülerin disiplini, parlak farkındalık tabakasını uçucu için yenilip yutulmaz bi hale getirir," dedi don Juan; yüzümü dikkatle gözden geçirerek inançsızlık işaretleri aramaktaydı. "Bu, yağmacıyı şaşkına çevirir. Yenmeye elverişli olmayan bi parlak farkındalık tabakası bilişselliklerinde mevcut değildir, sanırım. Böyle faka bastırılınca, alçakça işlerini yarıda kesmekten başka çareleri kalmaz.

"Eğer yağmacılar bizim parlak farkındalık tabakamızı bi süre yemezlerse," diye devam etti, "o büyümeyi sürdürür. Bu meseleyi en basit şekilde ortaya koymak gerekirse diyebilirim ki, büyücüler disiplinleri sayesinde parlak farkındalık tabakalarının ayak parmaklarının hizasından yukarıya doğru büyümesine izin verecek kadar uzun bi süre yağmacıları uzak tutarlar. O da bi kez ayak parmaklarını geçti mi, doğal boyutlarına kavuşacak kadar büyür. Eski çağ Meksika'sı büyücüleri parlak farkındalık tabakasının bi ağaç gibi olduğunu söylerlerdi. Budanmazsa, doğal boyut ve oylumuna erişecek kadar büyür. Farkındalık ayak parmaklarının üstünde bi düzeye çıktı mı, muazzam algılama hamleleri gerçekleştirmek doğal bi sonuçtur.

"Eski çağ büyücülerinin en büyük hileleri," diye don Juan devam etti, "uçucuların zihnine disiplinle eziyet çektirmekti. Uçucuların zihnini içsel sessizlikle zorladıklarında, yabancı donanımın kaçtığını keşfetmişlerdi; bu da bu manevrayı gerçekleştiren uygulayıcılarda zihnin yabancı kaynaklı olduğuna dair hiç kuşku bırakmamıştı. Yabancı donanım geri gelir, bundan emin olabilirsin, ama eskisi kadar güçlü değildir; ve öyle bi süreç başlar ki uçucuların zihninin kaçışı rutinleşir, sonunda bi gün de tümüyle kaçıp gider. Gerçekten hüzünlü bi gündür bu! Artık kendi başının çaresine bakman gereken gün gelmiştir, ve sen nerdeyse sıfırsındır. Ne yapacağını söyleyecek hiç kimse yoktur artık. Sana alışık olduğun ahmaklıkları buyuracak yabancı kökenli bi zihin yoktur.

"Öğretmenim nagual Julian, bütün çömezlerini uyarırdı,"diye devam etti don Juan, "dediğine göre bi büyücünün yaşamındaki en zorlu gündü bu, çünkü bize ait olan gerçek zihnimiz, yani deneyimlerimizin toplamı; bi ömür boyu hükmedilmenin sonunda çekingen, güvensiz ve sinsi olmuştur. Kişisel olarak, büyücülerin asıl savaşının o anda başladığını söyleyebilirim. Gerisi sadece hazırlıktır."

Gerçekten altüst olmuştum. Daha fazlasını öğrenmek istiyordum, ancak içimdeki garip bir duygu durmam için feryat ediyordu. Karanlık sonuçlar ve cezalar, Tanrının kendisi tarafından gizlenmiş bir şeyi kurcaladığım için üzerime çökecek Tanrısal gazap gibi şeyler sezindiriyordu. Merakımın galebe çalması için çok büyük çaba sarfetmem gerekti.

"Ne—ne—ne demek istiyorsun," dediğimi işittim, "uçucuların zihnini zorlama derken?"

"Disiplin, yabancı zihni alabildiğine zorlar," diye yanıtladı. "Böylece, büyücüler disiplinleri yoluyla yabancı donanımı alt ederler."

Anlattıkları bunaltmıştı beni. Don Juan ya tımarhanelik bir deliydi, ya da beni iliklerime kadar donduracak dehşette bir şey açıklamaktaydı bana. Ancak bu arada bir şeyin daha farkındaydım; söylediği her şeyi yadsıyacak enerjiyi öyle çabuk toparlıyordum ki. Bir anlık panikten sonra, sanki don Juan şaka yapmış gibi gülmeye başladım. Şunu dediğimi bile duydum: "Don Juan, don Juan, ıslah olmaz birisin sen!"

Don Juan yaşadığım her şeyi anlıyor gibiydi. Başını iki yana sallayıp gözlerini yapmacık bir umutsuzluk ifadesiyle göklere dikti.

"Ben o kadar ıslah olmaz biriyim ki," dedi, "içinde taşıdığın uçucuların zihnini bi daha sarsacağım. Sana büyücülüğün en olağanüstü sırlarından birini ifşa edeceğim. Doğruluğunu kanıtlayıp pekiştirmenin büyücülerin binlerce yılını aldığı bi keşfi anlatacağım sana."

Bana bakıp hınzırca gülümsedi. "Uçucuların zihni sonsuza dek kaçıp gider;" dedi, "bi büyücü bizi bi enerji alanları kümesi halinde bi arada tutan titreşimli gücü yakalayıp tutunabilmeyi başardığı an gerçekleşir bu. Eğer bi büyücü bu baskıyı yeterince sürdürebilirse, uçucuların zihni yenilip kaçar. Senin yapacağın da kesinlikle bu; seni bi arada tutan enerjiye tutunmaya çalışacaksın."

Buna hayal edebileceğim en tuhaf ve açıklanamaz tepkiyi gösterdim. İçimde bir şey tam anlamıyla titredi; sanki ani bir darbe almışım gibiydi. Bana anında dinsel geçmişimi çağrıştıran sebepsiz bir korku bastı.

Don Juan tepeden tırnağa süzdü beni.

"Tanrının gazabından korkuyorsun, değil mi?" dedi. "İçin rahat olsun, bu senin korkun değil. Uçucunun korkusu bu; çünkü senin tam da benim söylediğimi yapacağını biliyor."

Sözleri beni hiç yatıştırmadı. Daha kötü hissediyordum. İstemdışı kasılıyordum, kendime hâkim olamıyordum bir türlü.

"Endişelenme," dedi don Juan, sakin sakin. "Bu nöbetlerin çok çabuk hafiflediğini iyi biliyorum. Uçucunun zihninde konsantrasyon sıfırdır."

Bir an sonra, tıpkı don Juan'ın dediği gibi, hepsi bitmişti. Ama içinde bulunduğum şaşkınlığı tanımlayacak sözcük yoktu. Don Juan'la birlikteyken olsun, yalnızken olsun, ömrümde ilk kez ipin ucunu tam anlamıyla kaçırmıştım. Yerimden kalkıp dolaşmak istiyor, ama bundan ölesiye korkuyordum. Hem hiç durmadan mantık yürütüyor, hem de aynı anda çocukça korkular içinde boğuluyordum. Derin nefesler almaya başladım ve buz gibi bir ter bütün vücudumu kapladı. Nasıl yapmışsam, en felaket görüntüyü salıvermiştim üstüme; nereye dönersem döneyim, uçuşan siyah gölgeler dört bir yanımda zıplayıp duruyordu.

Gözlerimi kapatıp başımı koltuğun koluna yasladım.

"Ne yana döneceğimi bilmiyorum, don Juan," dedim. "Bu gece gerçekten yolumu şaşırtmayı başardın."

"İçindeki mücadele seni hırpalıyor," dedi don Juan. "Ta içinde bi yerlerde bilmektesin ki, vazgeçilmez bi parçanın, parlak farkındalık tabakanın akıl almaz varlıklar için akıl almaz bi besin kaynağı oluşturacağına dair anlaşmayı reddetme gücün yok. Ve başka bi parçan da bu duruma bütün gücüyle karşı koymakta.

"Büyücülerin devrimi," diye devam etti, "katılmadıkları anlaşmalara uymayı reddetmelerinde yatar. Değişik bi tür farkındalığa ait varlıklar tarafından yenmeye razı olup olmayacağımı kimse sormadı bana. Annemle babam beni tıpkı kendileri gibi, besin olmak üzere bu dünyaya getirdiler; işte hepsi bundan ibaret."

Don Juan yerinden kalkıp gerindi. "Saatlerdir burda oturuyoruz. Eve girme vakti geldi. Ben yemek yiyeceğim. Beraber yiyelim mi?"

İstemediğimi söyledim. Midem ağzımdaydı.

"Bana kalırsa sen uyu, en iyisi," dedi. "Bu saldırı seni mahvetti."

Daha fazla ısrara gerek yoktu. Yatağıma yığılıp ölü gibi uyuya-kaldım.

Eve dönüşte, zaman içinde, uçucuların düşüncesi yaşamımdaki ana saplantılardan biri haline geldi. Öyle bir noktaya geldim ki, don Juan'ın onlar hakkında tamamen haklı olduğunu hissetmeye başladım. Ne denli uğraşsam da mantığını göz ardı edemiyordum. Bu konuda düşündükçe, kendimi ve dostlarımı inceleyip onlarla konuştukça kanım giderek kuvvetleniyordu; benliği odak noktası olarak almayan her türlü eylemi, etkileşimi ya da fikri gerçekleştirmekte bizi âciz kılan bir şey vardı. Benim için de, tanıdığım ve konuştuğum herkes için de tek önemli olan, benlikti. Böylesi evrensel bir bağdaşıklığa hiçbir açıklama bulamadığım için, bu olguyu açıklığa kavuşturabilecek en uygun düşünce tarzının don Juan'ınki olduğuna inanmaktaydım.

Efsaneler ve destanlar konusunda derinlemesine bir araştırmaya giriştim. Okurken, daha önce hiç hissetmediğim bir şeyin ayırdına vardım: okuduğum kitapların hepsi, efsanelerin ve destanların bir yorumuydu. Kitapların tümünde bağdaşık bir zihin apaçık ortadaydı. Üsluplar farklılık gösteriyordu; fakat sözcüklerin ardındaki amaç hepsinde tamamen aynıydı: Efsaneler ve destanlar kadar soyut konularda bile, yazarlar kendileri hakkında bir şeyleri araya sıkıştırmayı mutlaka beceriyorlardı. Bütün o kitapların ardındaki bağdaşık amaç, kitapta dile getirilen konu değil, kendi benliğine hizmetti. Bunu daha önce hiç fark etmemiştim.

Tepkimi don Juan'ın etkisine bağlıyordum. Kendime yönelttiğim kaçınılmaz soru şuydu: bunu görmeme onun etkisi mi sebep oluyor, yoksa bize her yapacağımız şeyi buyuran bir yabancı zihin gerçekten var mı? İster istemez inkâr yoluna saptım gene; ve inkâr, kabullenme, inkâr arasında çılgınca gidip gelmeye başladım. İçimde bir şey Don Juan'ın işaret ettiğinin bir enerji gerçeği olduğunu biliyordu, bir yandan aynı derecede etkili bir şey de bunların hepsinin zırvalık olduğunu söylüyordu. İçimdeki bu savaşın sonucu bir önsezi oldu; tehlikeli bir şeyin hızla üzerime doğru gelmekte olduğu duygusuna kapıldım.

Başka kültürlerde uçucular konusunda geniş antropolojik araştırmalar yaptım, ama hiçbir yerde onlara ilişkin bir şey bulamadım. Bu konuda tek bilgi kaynağı don Juan gibi görünüyordu. Onu tekrar gördüğümde, hemen uçucular hakkında konuşmaya giriştim.

"Bu konuda mantıklı davranmak için elimden geleni yaptım," dedim, "ama başaramadım. Öyle anlar oluyor ki yağmacılar hakkında sana tamamen hak veriyorum."
"Gerçekten gördüğün uçuşan gölgelere odakla dikkatini," dedi don Juan, gülümseyerek.

Don Juan'a o uçuşan gölgelerin benim mantıklı hayatımın sonu olacağını söyledim. Her yerde görüyordum onları. Onun evinden ayrıldığım andan beri, karanlıkta uykuya dalamıyordum. Işıklar açıkken uyumak beni hiç rahatsız etmez olmuştu. Işıkları söndürdüğüm anda ise çevremdeki her şey zıplamaya başlıyordu. Asla bütün figürler ya da şekiller görmüyordum. Tüm gördüğüm, uçuşan kara gölgelerdi.

"Uçucuların zihni seni daha terk etmedi." dedi don Juan. "Ciddi biçimde yara aldı. Seninle ilişkisini yeniden düzenlemek için elinden geleni yapıyor. Fakat senin içindeki bi şey ebediyen koptu. Uçucu bunu biliyor. Asıl tehlike şurda ki, uçucuların zihni kazanabilir; kendi dediğiyle benim dediğim arasındaki çelişki üzerinde oynayıp seni yorarak ve vazgeçmeye zorlayarak yapabilir bunu.

"Görüyorsun ya, uçucuların zihninin hiç rakibi yoktur," diye devam etti. "Bi şey önerdiği zaman, kendi önerisini kabul eder, ve senin değecek bi şey yaptığına inanmanı sağlar. Uçucuların zihni sana Juan Matus'un söylediği her şeyin tam bi saçmalık olduğunu söyleyecek; sonra aynı zihin kendi önerisine hak verecek; 'Evet, tabii, saçmalık bu,' diyeceksin. İşte böyle alt ederler bizi.

"Uçucular, evrenin esas parçalarından biridir," diye devam etti don Juan, "ve oldukları gibi kabul edilmeleri gerekir—tüyler ürpertici, gaddar. Evrenin bizi sınama araçlarıdır onlar.

"Bizler, evrenin yarattığı enerji sahibi araştırıcılarız," diye sözlerini sürdürürken varlığımdan haberli değil gibiydi, "ve farkındalığa sahip enerjimiz olduğundan, evrenin kendisinin farkına varması için araçlarız biz. Uçucular ise, acımasız meydan okuyucular. Başka bi şey addedilmeleri mümkün değil. Bunu yapmayı başarabilirsek, evren devam etmemize izin verir."

Anlatmaya devam etmesini istiyordum. Ama sadece şöyle dedi, "Yıldırım saldırısı geçen gelişinde bitmişti; uçucular hakkında söylenebilecek daha fazla bi şey yok. Artık başka bi hamlenin zamanı."

O gece uyuyamadım. Sabahın ilk saatlerinde hafif bir uykuya ancak dalabilmiştim ki, don Juan gelip beni yatağımdan zorla çıkardı ve dağlara yürüyüşe götürdü. Yaşadığı yerin arazi yapısı Sonora çölündekinden farklıydı, ama kıyaslama yapmaya uğraşmamamı, çünkü çeyrek millik bir yürüyüşten sonra dünyadaki her yerin birbirinin aynısı olduğunu söyledi.

"Manzara seyretmek arabalardaki insanlar içindir," dedi. "Hiç çaba harcamadan büyük bi hızla hareket eder onlar. Manzarayı izlemek yürüyüşçüler için değildir. Örneğin, arabada gitmekteysen, güzelliğiyle seni sarsan devasa bir dağ görebilirsin. Yürürken aynı dağı gördüğünde, görüntüsü seni aynı şekilde değil, farklı bi açıdan sarsar; özellikle ona tırmanmak, ya da çevresini dolanmak zorundaysan."

O sabah hava çok sıcaktı. Kuru bir nehir yatağında yürüyorduk. Bu vadiyle Sonora çölü arasındaki tek ortak nokta, milyonlarca böceğin varlığıydı. Her tarafımı saran pervaneler ve sinekler burun deliklerime, gözlerime ve kulaklarıma dalış yapan bombacılar gibiydiler. Don Juan vızıltılarına aldırış etmememi söyledi.

"Ellerinle kovalamaya çalışma onları," dedi sert bir ifadeyle. "Onları uzaklaştırmaya niyetlen. Çevrende bi enerji engeli oluştur. Sessiz kal, sessizliğinin içinden engel oluşacaktır. Nasıl olduğunu kimse bilmez. Eski büyücülerin enerji gerçekleri dedikleri şeylerden biridir bu. İçsel söyleşini kes. Hepsi bundan ibarettir.

"Sana tuhaf bi fikir önermek istiyorum," dedi don Juan, önümde yürümeyi sürdürürken.

Dediklerinden bir şey kaçırmamak için adımlarımı sıklaştırıp ona yanaştım.

"Bunun senin sonsuz direncinle karşılaşacak tuhaflıkta bi fikir olduğunu vurgulanmalıyım," dedi. "Kolay kolay kabullenmeyeceğini önceden belirtmem lazım. Ama tuhaf olduğu gerçeği caydırıcı olmamalı. Sen bi sosyal bilimcisin. Bu yüzden zihnin her zaman sorgulamaya açıktır, öyle değil mi?"

Don Juan utanmazca dalgasını geçiyordu benimle. Bunun farkındaydım ama bana batmıyordu. Çok hızlı yürüdüğü için bütün gücümle ona yetişmeye çabalamamdan olacak; alaycılığı sıyırıp geçiyordu, içimde didişme arzusu uyandırmak yerine güldürüyordu beni. Bölünmez bir dikkatle söylediklerine odaklanmıştım, ve böcekler ya çevremde bir enerji engeline niyetlendiğim için beni sokmayı bırakmışlardı, ya da don Juan'ı dinlemekle öyle meşguldüm ki etrafımda vızıldamalarına artık aldırmıyordum.

"Tuhaf bi şey bu;" dedi ağır ağır, sözcüklerinin etkisini tartarak, "görünüşe göre bu dünyadaki her insanoğlunun tepkileri, düşünceleri, duyguları kesinlikle birbirinin tıpkısı. Tüm uyarımlara aşağı yukarı aynı biçimde karşılık veriyorlar. Konuştukları diller biraz belirsizleştirici bi etki yapabilir, ama bunu sıyırıp atarsak, yeryüzündeki her bi insanoğlunu kuşatan tepkilerin hepsi tümüyle birbirinin aynı. Bununla ilgilenmeni ve elbette bi sosyal bilimci olarak böyle bi bağdaşıklığın nedenini açıklamanı istiyorum."

Don Juan birtakım bitkiler topladı. Bazıları öyle küçüktü ki zor fark ediliyorlardı. Su ve kara yosunlarını andırıyorlardı, daha çok. Don Juan bitkileri yerleştirsin diye ona çantasını açıyordum; artık başka bir şey konuşmadık. Yeterince topladığında, elinden geldiğince hızla eve yöneldi. Bitkiler çok fazla kurumadan onları ayırıp düzenlemek istediğini söylüyordu.

Bana verdiği görevi düşünmeye dalmıştım. Bu konuda yazılmış makaleler ya da tebliğler var mı diye zihnimi taramakla meşguldüm. Bunu araştırmam gerekecekti, ve araştırmaya "ulusal karakter" hakkında yazılmış tüm çalışmaları okuyarak başlamaya karar vermiştim. Nedense konu hoşuma gitmişti, ve aslında istediğim hemen eve dönmekti; çünkü bu işi iyice benimsemiştim, ama eve varmadan don Juan vadiye bakan yüksek bir kayanın üstüne oturdu. Bir süre hiç konuşmadı. Yorgun değildi. Neden durup oturduğunu anlayamamıştım.

"Senin için günün görevi," dedi birden, uğursuz önseziler yaratacak bir sesle, "büyücülüğün en akıl almaz yanlarından biri; dilin ötesinde, açıklamaların ötesinde bi şey. Bugün bi yürüyüşe çıktık, ve sohbet ettik, çünkü büyücülüğün gizemi dünyevi şeylerle hafifletilmeli. Hiçlikten kaynaklanmalı, ve gene hiçliğe dönmeli. Savaşçı-gezginlerin sanatıdır bu: fark edilmeden iğne deliğinden geçmek. Bu yüzden, sırtını bu kaya duvarına yasla ve kenardan mümkün olduğunca uzak durarak kendine çeki düzen ver. Ben yanında olacağım; bayılır, ya da aşağıya düşersin diye."

"Ne yapmayı planlıyorsun don Juan?" diye sordum, telaşım öyle belliydi ki bunu fark edince sesimi alçalttım.

"Bağdaş kurup içsel sessizliğe girmeni istiyorum," dedi. "Diyelim ki akademik çevrende yapmanı istediğim şeyin doğruluğunu ya da yanlışlığını kanıtlamak için ne tür makaleler araman gerektiğini öğrenmek istiyorsun. İçsel sessizliğe gir, ama uykuya dalma. Bu, farkındalığın karanlık denizinde bi yolculuk değil. Bu içsel sessizliğin içinden görme."

Uyuyakalmadan içsel sessizliğe girmek benim için oldukça zordu. Yenilmesi nerdeyse imkânsız bir uyuma isteğiyle savaştım. Başardım, ve kendimi çevremdeki zifiri karanlığın içinden vadinin dibine bakar buldum. Ve ardından, beni iliklerime kadar donduran bir şey gördüm. Gördüğüm devasa bir gölgeydi, bir baştan bir başa yaklaşık beş metre vardı, havada zıplıyor, ve sonra sessiz bir gümlemeyle yere konuyordu. Gümlemeyi işitmiyordum; ama iliklerimde hissediyordum onu.

"Gerçekten ağırlar," dedi don Juan, kulağımın içine. Beni sol kolumdan yakalamış, çok sıkı tutuyordu.

Çamurdan bir gölgeye benzeyen şeyin yerde kıpırdandığını, sonra nerdeyse on beş metre uzunluğunda dev bir adım daha attığını, ve tekrar aynı meşum, sessiz gümlemeyle yere konduğunu gördüm. Konsantrasyonumu kaybetmemek için savaşıyordum. Duyduğum korku, yapabileceğim her türlü mantıklı tanımlamanın ötesindeydi. Gözlerimi vadinin dibinde zıplayan gölgeden ayırmıyordum. Ardından son derece garip bir vızıltı duydum, kanat çırpma sesi ile, bir istasyonu tam yakalayamamış bir radyonun paraziti arasında bir sesti bu, ve bunu izleyen gümleme unutulamayacak bir şeydi. Don Juan'ı da beni de iliklerimize kadar sarstı—kapkara, devasa bir çamur gölge, ayaklarımızın dibine konmuştu.

"Korkma!" diye emretti don Juan. "içsel sessizliğini korursan uzaklaşacaktır."

Tepeden tırnağa titriyordum, içsel sessizliğimi sürdüremezsem çamur gölgenin üzerime bir battaniye gibi kapanıp beni boğacağını gayet iyi bilmekteydim. Çevremdeki karanlığı yitirmeden, avazım çıktığı kadar bağırdım. Hiç bu kadar öfkelenmemiş, böylesine sinirlenmemiştim. Çamur gölge bir sıçrayış daha yaptı, bu kez doğruca vadinin dibine yönelmişti. Ben, bacaklarım titreyerek çığlıklar atmaya devam ettim. Gelip beni yiyecek olan o şeyden kaçıp kurtulmak istiyordum. O kadar korkuyordum ki zaman kavramını yitirdim. Bayılmış olmalıyım.

Kendime geldiğimde, don Juan'ın evindeki yatağımda yatmaktaydım. Alnıma buz gibi suyla ıslatılmış bir havlu konmuştu. Ateşler içinde yanıyordum. Don Juan'ın kadın yoldaşlarından biri sırtımı, göğsümü ve alnımı alkolle ovdu, ama bu beni rahatlatmaya yetmemişti. Hissettiğim ateş içimden geliyordu. Onu yaratan hiddetim ve âcizliğimdi.

Don Juan, bana olanlar dünyanın en komik şeyiymiş gibi gülmekteydi. Kahkahalarının salvosu bitmek bilmiyordu.

"Bi uçucu görmeyi bu denli ciddiye alacağını hiç düşünmemiştim," dedi.

Elimden tutup evin arkasına götürdü ve oradaki kocaman su küvetinin içine soktu beni, tümüyle giyinik vaziyette— ayakkabılarım, saatim, her şeyimle birlikte.

"Saatim, saatim!" diye feryat ettim.

Don Juan gülmekten iki büklüm olmuştu. "Beni görmeye gelirken saat filan takma," dedi. "Mahvettin saatini işte!"

Saatimi çıkarıp küvetin kenarına koydum. Su geçirmez olduğunu yeni hatırlamıştım; bir şey olmazdı. Küvete batırılmak bayağı toparlanmamı sağlamıştı. Don Juan beni buz gibi sudan çıkardığında kontrolümü bir parça kazanmış sayılırdım.

"Akıl almaz bir görüntü bu!" diye tekrarlayıp duruyordum, başka bir şey çıkmıyordu ağzımdan.

Don Juan'ın anlattığı yağmacı iyi niyetli bir şey değildi. Son derece kaba, ağır, ve kayıtsızdı. Bize karşı aldırışsızlığını hissetmiştim. Bizi yamyassı edeli hiç kuşkusuz asırlar olmuştu; don Juan'ın dediği gibi zayıf, savunmasız, halim selim varlıklar haline getirmişti bizi. Islak giysilerimi çıkardım, bir pançoya sarındım, yatağıma oturup kendimi kaybedene kadar ağladım; ama kendim için değil. Benim hiddetim, benim sarsılmaz niyetim onların beni yemesine izin vermezdi. Ben dostlarım için, özellikle de babam için ağlıyordum. Onu bu kadar çok sevdiğimi o ana dek asla anlamamıştım.

"Hiç fırsatı olmadı," diye durmadan tekrarladığımı duyuyordum, sözcükleri söyleyen ben değildim sanki. Zavallı babam, tanıdığım en düşünceli varlıktı, öylesine sevecen, öylesine nazik, öylesine çaresizdi ki.

18

Cvp: 12. Kitap - Sonsuzluğun Etkin Yanı

4 - Nihai Yolculuğun Başlangıcı

1 - Uçuruma Atlayış
YASSI DORUĞA GİDEN tek bir yol vardı yalnızca. Üzerine çıktığımızda, burasının uzaktan göründüğü kadar geniş olmadığını anladım. Bitki örtüsünün de aşağıdakinden farkı yoktu: kalın dallı, belli belirsiz ağaçları andıran soluk yeşil çalılıklar.

İlk başta kanyonu görmemiştim. Don Juan beni oraya götürdüğünde fark ettim ki yassı doruk bir uçurumla sonlanıyordu; burası aslında bir masa dağ değil, hatırı sayılır büyüklükte bir dağın doruğundaki düzlüktü. Dağın şekli yuvarlaktı ve doğu ile güney yüzü aşınmıştı, ancak batı ve kuzey tarafları adeta bıçakla kesilmiş gibiydiler. Uçurumun kenarından vadinin belki iki yüz metre derinlikteki tabanını görebiliyordum. Orası da her tarafta büyüyen o kalın çalılarla kaplıydı.

Bu dağ tepesinin güneyine ve kuzeyine düşen bütün küçük dağ silsilelerinin artık var olmayan bir nehir tarafından oyulmuş, milyonlarca yıllık devasa bir kanyonun parçaları olduğu açıkça belliydi. Erozyon kanyonun kenarlarını yok etmişti. Bazı noktalarda yerle bir hizaya kadar inmişlerdi. Bozulmamış tek bölümü üzerinde durduğum yerdi.

"Yekpare bi kaya," dedi don Juan, düşüncelerimi okumuş gibi. Çenesiyle vadinin dibini imledi. "Bi şey burdan aşağı düşse, ordaki kayalığın üzerinde paramparça olur."

O gün, o dağın tepesinde don Juan'la aramdaki ilk konuşma buydu. Oraya gitmeden önce, bana yeryüzündeki zamanının sonuna geldiğini anlatmıştı. Nihai yolculuğuna çıkmak üzereydi. Söyledikleri dayanılmaz şeylerdi benim için. Denetimimi tümüyle yitirmiş, bir çeşit esrik bölünmüşlük haline girmiştim; bu biraz sinir krizi geçiren insanların yaşadıkları türden bir şeyi andırıyordu. Benliğimin bileşik halde kalan tek bölümü çekirdek parçamdı: çocukluğumdaki ben. Gerisi belirsizliklerden, kuşkulardan ibaretti. O denli uzun süre böyle parçalara bölünmüş vaziyette yaşamıştım ki, bir kez daha bölünmek bu dayanılmaz durumdan çıkmam için tek çare oluyordu.

Bunun ardından değişik farkındalık düzeylerim arasında son derece garip bir etkileşim gerçekleşti. Don Juan, yoldaşı don Genaro, iki çömezi Pablito ile Nestor ve ben o dağın tepesine tırmanmıştık. Pablito, Nestor ve ben çömezler olarak son görevimizi yerine getirecektik: bir uçuruma atlamaktı bu; don Juan'ın bana çeşitli farkındalık düzeylerinde açıkladığı, ancak bugüne kadar benim için bir muamma halinde kalmış olan son derece akıl ermez bir olay.

Don Juan not defterimi çıkarıp birlikte geçireceğimiz son dakikalar hakkında not tutmaya başlamamı söyleyerek dalga geçti benimle. Göğsümü hafifçe dürtüp gülmesini gizlemeye uğraşarak, savaşçı-gezginin yoluna da not tutarak girmiş olduğum için en uygununun bu olduğu konusunda güvence verdi.

Don Genaro araya girip, bizden önceki savaşçı-gezginlerin de bilinmeyene yolculukları öncesinde aynı düz dağ doruğunda durduklarını söyledi. Don Juan bana döndü ve yumuşak bir sesle, çok yakında kendi kişisel erkimin gücüyle sonsuzluğa gireceğimi, ve don Genaro'yla kendisinin sadece bana elveda demek için orada olduklarını belirtti. Don Genaro gene araya girip, benim de onlara aynı şeyi yapmak üzere orada bulunduğumu söyledi.

"Bi kez sonsuzluğa girdiğinde," dedi don Juan, "seni geri getirmemiz için bize bel bağlayamazsın. Artık senin kararın gereklidir. Dönüp dönmemeye yalnızca sen karar verebilirsin. Aynı zamanda seni uyarmalıyım ki savaşçı-gezginlerin pek azı sonsuzlukla bu türden bi karşılaşma sonunda hayatta kalmıştır. Sonsuzluk inanılmaz ölçüde baştan çıkarıcıdır. Bir savaşçı-gezgine bu karışık, zorlayıcı, gürültücü ve acı dolu dünyaya dönmek hiç de cazip gelmez. Kalma ya da dönme konusundaki kararının mantıklı bi seçim yapma meselesi değil, bi niyetlenme meselesi olduğunu bilmelisin.

"Dönmemeyi seçersen," diye devam etti, "yeryüzü seni yutmuşçasına gözden kaybolacaksın. Ama geri gelmeyi seçersen eğer, o zaman dişini sıkıp görevin her ne ise başarı ya da başarısızlıkla sonuçlanana dek gerçek bir savaşçı-gezgin gibi beklemen gerek."

Ardından farkındalığımda anlaşılması çok zor bir değişme başladı. Birtakım insanların yüzlerini anımsamaya başlamıştım, ama onları tanıdığımdan emin değildim; oysa garip bir keder ve sevgi yükseliyordu içimde. Don Juan’ın sesi artık işitilmez olmuştu. Karşılaştığımdan bile içtenlikle kuşku duyduğum insanların hasretini çekiyordum. Kim idilerse, bu insanlara karşı içim birdenbire dayanılmaz bir sevgiyle dolmuştu. Onlar için hissettiklerim tüm sözcüklerin ötesindeydi, oysa kim olduklarını çıkaramıyordum bile. Varlıklarını sezinliyordum yalnızca, sanki daha önce bir başka hayat daha yaşamışım gibiydi; ya da bir rüyada yer alan kişiler için duygulanmaktaydım. Dış görünüşlerinin değişmekte olduğunu sezinledim; ilk başta uzundular, sonra ufak tefek kaldılar. Değişmeden kalan öz varlıklarıydı, bu da duyduğum dayanılmaz özlemi yaratan şeyin ta kendisiydi.

Don Juan yanıma geldi ve şöyle dedi, "Anlaşma senin gündelik dünyanın farkındalığında kalman üzerine yapılmıştı." Sert ve amirane bir tonda konuşuyordu. "Bugün somut bi görev ifa edeceksin, uzun bi zincirin son halkası bu, ve bunu en mantıklı ruh halinde yapman gerekiyor."

Don Juan bana hiç bu ses tonuyla hitap etmemişti. O anda farklı bir adamdı, oysa benim için tümüyle bildikti de. Uysal bir şekilde itaat ettim ve günlük yaşam dünyasının farkındalığına geri döndüm. Ancak bunu yaptığımı bilmiyordum. O gün, don Juan'a korku ve saygıdan dolayı gönülsüzce boyun eğmişim gibi geliyordu bana.

Don Juan bunun ardından benimle alışık olduğum tonda konuştu. Söyledikleri de çok bildik şeylerdi. Bir savaşçı-gezginin omurgasının alçakgönüllülük ve çalışkanlık olduğunu, hiçbir şey beklemeden edimde bulunmak ve onu bekleyen her şeye başarıyla karşı koymak olduğunu söylüyordu.

O anda farkındalık düzeyimde tekrar bir değişime girdim. Zihnim bir düşünceye, kederli bir duyguya odaklandı. Birtakım insanlarla birlikte ölmek üzere bir anlaşma yaptığımı anımsamıştım, ama kim olduklarını çıkaramıyordum. Yalnız ölmemin yanlış olacağını biliyordum, bundan hiç kuşkum yoktu. Istırabım dayanılmaz bir hal aldı.

Don Juan benimle konuştu. "Yalnızız," dedi, "hep öyleyiz, ama yalnız ölmek tek başına ölmek demek değildir."

Gerginliğimi atmak için havayı bütün gücümle içime çekiyordum. Derin nefesler aldıkça zihnim berraklaştı.

"Biz erkeklerin sorunu, zayıflığımız," diye devam etti. "Bizim farkındalığımız gelişmeye başladığında, bi sütun gibi büyür; ışıltılı varlığımızın tam orta noktasında yerden yukarıya doğru yükselir. Ona bel bağlayabilmemiz için bu sütunun hatırı sayılır bi boya erişmesi gereklidir. Hayatının bu döneminde, bi büyücü olarak, yeni farkındalığının kontrolünü kolayca elinden kaçırıyorsun. Böyle olduğunda yaptığın her şeyi, savaşçı-gezginin yolunda gördüğün her şeyi unutuyorsun, çünkü bilinçliliğin günlük yaşamın farkındalığına geri kayıyor. Her erkek büyücünün görevinin, savaşçı-gezginin yolunda yaptığı ve gördüğü her şeyi, yeni farkındalık düzeylerinde bulunduğu sırada da kullanıma elverişli hale getirmek olduğunu açıklamıştım sana. Her erkek büyücünün sorunu, farkındalığının yeni düzeyini yitirip yere çakılması an meselesi olduğundan, her şeyi kolayca unutmasıdır."

"Ne demek istediğini çok iyi anlıyorum, don Juan," dedim. "Belki de şu anda ilk kez, her şeyi unutup da sonradan hepsini anımsamamın nedenini tam olarak anladım. Bendeki bu kaymaların hep kişisel bir bozukluktan kaynaklandığına inanırdım; şimdi bunların neden olduğunu biliyorum, ama ne bildiğimi ifade edemiyorum."

"İfadeler konusunda kaygılanma," dedi don Juan. "Vakti gelince her şeyi ifade edeceksin. Bugün içsel sessizliğinin üzerinde, nasıl olduğunu bilmeden bildiğin şeyin üzerinde edimde bulunmalısın. Ne yapman gerektiğini mükemmelen biliyorsun, ama bu bilgi henüz düşüncelerinde biçimlenmiş değil."

Somut düşünceler ve duyumlar düzeyinde bütün bildiğim, zihnimin parçası olmayan bir şey bildiğime dair belirsiz bir duyguydu. Ardından, aşağı doğru kocaman bir adım atmışım gibi hissettim, çok net bir duyguydu, sanki içimde bir şey aşağıya düşmüştü. Nerdeyse bir darbe gibiydi. O anda başka bir farkındalık düzeyine girdiğimi anlamıştım.

O zaman don Juan bana, bir savaşçı-gezginin arkada bıraktığı tüm insanlara veda etmesinin bir zorunluluk olduğu söyledi. Vedasını yüksek ve açık bir tonla dile getirmeli, böylece bağırışının ve duygularının o dağlarda ebediyen kalmasını sağlamalıydı.

Uzun süre duraksadım; sıkılganlıktan değil, teşekkürlerimin kimleri kapsayacağına karar veremediğim içindi bu. Büyücülerin bir savaşçı-gezginin kimseye borçlu olamayacağı görüşünü tümüyle özümsemiştim.

Don Juan büyücülerin bir belitini kafama iyice sokmuştu:

Savaşçı-gezginler, kendilerine sunulan her yardım ya da hizmetin karşılığını zarafetle, cömertlikle ve eşsiz bir kolaylıkla öderler. Böylece gönül borcu duymanın yükünden kurtulmuş olurlar.

Beni ilgi ve ihtimamları ile onurlandırmış olan herkese borcumu ödemiş, ya da ödemekteydim. Hayatımı öyle derinlemesine özetlemiştim ki, kaldırılmadık tek taş bırakmamıştım. Kimseye hiçbir borcum olmadığına o günlerde gerçekten inanıyordum. Bu inancımı ve duraksamamı don Juan'a dile getirdim.

Don Juan hayatımı gerçekten mükemmel özetlediğimi söyledi, ama borçlardan azade olmanın çok uzağında olduğumu da ekledi.

"Ya hayaletlerin?" diye devam etti. "Artık dokunamayacakların?"

Ne dediğini biliyordu. Özetlemem sırasında ona yaşantımdaki her olayı aktarmıştım. Anlattığım yüzlerce olayın içinden üç tanesini yaşamımın ilk yıllarında girdiğim gönül borçlarına örnek olarak ayırmış, bunlara bir de kendisiyle tanışmamda aracılık eden arkadaşıma olan gönül borcumu eklemişti. Arkadaşıma gönül dolusu teşekkür etmiş, ve uzaklarda bir yerlerde teşekkürlerimin kabul edildiğine dair duyumlar hissetmiştim. Öbür üçü ise yaşamımdan olaylar olarak kalmıştı; bana inanılması güç birer armağan veren, ve kendilerine asla teşekkür edemediğim insanların öyküleriydi onlar.

Bu öykülerden biri, çocukken tanımış olduğum bir adam hakkındaydı. Adı Leandro Acosta'ydı. Büyükbabamın baş düşmanı, başının belasıydı. Büyükbabam defalarca bu adamı tavuk çiftliğinden tavuk çalmakla suçlamıştı. Bir serseri değildi adam; ama kalıcı, düzgün bir işi de yoktu. Bağımsız biriydi, bir kumarbazdı ve bir sürü işin de ustasıydı; kerameti kendinden menkul bir şifacıydı, avcıydı, bölgedeki şifalı bitki satıcıları için bitki ve böcek örnekleri, doldurulmuş hayvan yapımcıları ya da evcil hayvan mağazaları için her cins kuş ya da memeli türleri toplardı.

İnsanlar onun yığınla para kazandığına, ama bunları biriktirmeyi ya da bir işe yatırmayı beceremediğine inanıyorlardı. Aleyhinde konuşanlar da, dostları da onun en iyi bildiği işi yaparak—bitki toplayıp hayvan avlayarak—bölgedeki en başarılı işi kurabilecekken, kendisini yerinde duramayan, hiçbir şeyde yeterince sebat edemeyen biri haline getiren garip bir hastalıkla lanetlenmiş olduğunu söylerlerdi.

Bir gün büyükbabamın çiftliğinin sınır boyunda gezinirken, ormanın kıyısındaki sık çalılığın içinden birinin beni gözetlediğini fark ettim. Bay Acosta'ydı. Balta girmemiş ormanın kıyısındaki çalılıkların içinde çömelmiş duruyordu, ve sekiz yaşımın keskin gözleri olmasaydı farkına varılması mümkün değildi.

"Büyükbabamın, adam tavuk çalmaya geliyor diye düşünmesine şaşmamalı," dedim kendi kendime. Benden başka hiç kimsenin onu göremeyeceğini düşünüyordum, kıpırtısızlığıyla gözlerden o kadar iyi gizlenmişti ki. Çalılıklarla adamın silüeti arasındaki ayrımı gözlerimden çok duygularımla yakalamıştım. Ona yaklaştım. İnsanların bazıları onu acımasızca reddederken öbürlerinin onu tutkuyla sevmeleri müthiş merakımı uyandırıyordu.

"Ne yapıyorsunuz orda, Bay Acosta?" diye sordum, bir cesaret.

"Büyükbabanın çiftliğini seyrederek sıçıyorum," dedi, "onun için ben kalkmadan toz olsan iyi olur, bok kokusunu seviyorsan başka tabii."

Azıcık uzaklaştım. Gerçekten söylediğini mi yapıyor diye merak etmiştim. Öyle yapıyordu. Kalktı. Çalılıklardan çıkıp büyükbabamın arazisine gireceğini ve belki yol boyunca yürüyeceğini ummuştum, ama öyle yapmadı. Ormanın içine doğru yöneldi.

"Hey hey, Bay Acosta!" diye seslendim. "Sizinle gelebilir miyim?"

Durduğunu fark ettim, bu da gene açık görüntüden çok duygulara dayanıyordu, çünkü çalılık çok sıktı.

"Çalılığın içine bir giriş bulabilirsen gelebilirsin tabii," dedi.

Bu zor değildi benim için. Aylak aylak dolaşırken giriş yerlerinden birini kocaman bir kayayla işaretlemiştim. Bitmez tükenmez deneme yanılmalardan sonra sürünerek girilebilecek bir açıklık keşfetmiştim; üç-dört metre kadar ilerleyince ayağa kalkıp yürüyebileceğim bir patikaya açılıyordu bu aralık.

Bay Acosta bana doğru yaklaşıp şöyle dedi, "Bravo ufaklık! Becerdin. Evet, istersen benimle gelebilirsin.*

Bay Acosta ile ilişkim böyle başladı. Günlük av seferlerine çıkıyorduk. Nereye gittiğimi kimselere söylemeden şafak vaktinden günbatımına kadar ortalıktan kaybolmaya başlamıştım; bu yüzden ilişkimiz açığa çıktı ve sonunda büyükbabam beni fena halde azarladı.

"Arkadaşlarını iyi seçmelisin," dedi, "yoksa sonunda onlara benzersin. Bu adamın senin üzerinde herhangi bir tesir yapmasına tahammül edemem. Seni de kolaylıkla kendi havasına sokabilir, bunu bilesin. Ve aklını da etkileyip, tıpkı kendininki gibi yararsız hale getirir. Sana söylüyorum, buna bir son vermezsen eğer, ben yaparım bunu. Tavuklarımı çalıyor diye suçlayıp polisleri peşine salarım; sen de bal gibi biliyorsun ki her gün hırsızlığa geliyor."

Büyükbabama bu suçlamasının saçmalığını göstermeye çalıştım. Bay Acosta'nın tavuk çalmaya ihtiyacı yoktu ki. Emrindeki uçsuz bucaksız tropikal orman tümüyle onundu. İstediği her şeyi o ormandan elde edebilirdi. Ama tartışmaya girmem büyükbabamı büsbütün kızdırdı. O zaman büyükbabamın içten içe Bay Acosta’nın özgürlüğüne imrendiğini anladım, ve Bay Acosta gözümde yalnızca iyi bir avcı olmaktan çıkıp, yasak oldukları halde arzulanan şeylerin nihai ifadesi haline geldi.

Bay Acosta’yla geçirdiğim zamanı kısıtlamayı denedim, ama bu birlikteliğin cazibesi karşı koyamayacağım kadar fazlaydı benim için. Sonra bir gün, Bay Acosta ve üç arkadaşı, bana Bay Acosta’nın daha önce hiç denemediği bir şeyi yapmamı önerdiler: bir akbabayı incitmeden, canlı yakalamayı. Bay Acosta bana bölgedeki akbabaların devasa boyutlarda olduğunu, kanat açıklıklarının bir buçuk-iki metre geldiğini, vücutlarında yedi farklı tür et bulunduğunu ve bu etlerin her birinin değişik özelliklerde şifacılık amaçları için kullanıldığını anlattı. Dediğine göre makbul olan akbabanın yaralanmadan yakalanmasıydı. Akbabanın şiddet gösterilmeden, uyutularak öldürülmesi gerekiyordu. Onları vurmak kolaydı, ama o zaman etleri şifa verici özelliklerini yitiriyordu. Yani asıl maharet onları canlı yakalamaktaydı ki bu da yapılmış şey değildi. Bay Acosta ancak benim ve üç arkadaşının yardımıyla bu işi halledebileceğini hesaplamıştı. Bunun, akbabaların davranışlarını incelediği yüzlerce olayın sonucunda varılmış doğal bir sonuç olduğuna dair bana güvence veriyordu.

"Bu işi becermek için ölü bir eşek lazım; o da bizde var," diye bildirdi heyecanla.

Bana baktı, ölü eşekle ne yapılacağı sorusunu bekliyordu. Sorulmayınca kendiliğinden devam etti.

"Bağırsaklarını çıkarıp, karnı yuvarlaklığını korusun diye yerine bir kaç sopa yerleştiririz.

"Hindi akbabalarının sürü başı, kraldır; ondan büyüğü, ondan akıllısı yoktur," diye sürdürdü sözlerini. "Onunkilerden keskin göz olmaz. Onu kral yapan da budur. Ölü eşeği fark edip üzerine ilk inen de o olacak. Sahiden ölü mü diye iyice koklamak için, rüzgârın geliş yönünde hayvanın yakınına konacak. Eşeğin karnından çıkardığımız bağırsakları ve öbür yumuşak organları hayvanın arka tarafına, dışarıya yığacağız. Sanki vahşi kedinin biri daha önce birazını yemiş gibi duracak, böylece. Sonra akbaba ağır ağır ölü eşeğe yaklaşacak. Hiç acele etmeyecek. Yarı hoplayıp yarı uçarak sonunda eşek leşinin sağrısına konacak ve hayvanı sallamaya başlayacak. Hayvanı dört tarafından kazıklarla toprağa çakmasak onu ters çevirir, aslında. Bir süre sağrının üstünde dikilecek; öbür akbabaların gelip yöresine konmaları için bir işaret olacak bu. Ancak sürüsündekilerden üçü dördü yanına konduğunda kral akbaba işine başlayacak."
"Peki bütün bunların içinde ben nerdeyim, Bay Acosta?"
diye sordum.

"Sen, eşeğin içinde saklanıyorsun," dedi ifadesiz bir yüzle. "Çok kolay. Ben sana özel tasarım bir çift deri eldiven veriyorum, sen içerde oturup bekliyorsun; ta ki kral hindi akbabası müthiş güçlü gagasıyla ölü eşeğin kıçının deliğini yırtarak kafasını içeri sokup yemeye başlayana kadar. Sonra iki elinle onu boynundan yakalayıp bırakmıyorsun.

"Üç arkadaşımla ben derin bir vadinin içinde at sırtında saklanıyor olacağız. Ben operasyonu dürbünle izleyeceğim. Senin kral akbabayı boynundan yakaladığını görür görmez dörtnala fırlayıp akbabanın tepesine çökeceğiz ve onu bastıracağız."

"O akbabayı bastırabilir misiniz, Bay Acosta?" diye sordum ona. Maharetinden kuşku duyduğumdan değildi, sadece emin olmak istiyordum.

"Elbette yapabilirim!" dedi, sonsuz bir güvenle. "Hepimiz eldivenler ve deri tozluklar takacağız. Akbabanın tırnakları epeyce güçlüdür. Bir incik kemiğini çırpı gibi kırabilir."

Hiç kaçışım yoktu. Öyle bir heyecan sarmıştı ki beni, kurtulmam mümkün değildi. O anda Bay Acosta'ya sınırsız bir hayranlık duyuyordum. Gerçek bir avcıydı o benim için— becerikli, kurnaz, bilgili.

"Pekâlâ, hadi yapalım öyleyse," dedim.

"İşte benim oğlum!" dedi Bay Acosta. "Ben de senden bunu bekliyordum."

Eyerinin arkasına kaim bir battaniye yerleştirmişti. Arkadaşlarından biri beni kaldırıp Bay Acosta'nm atının üzerine, eyerin hemen arkasındaki battaniyenin üstüne oturttu.

"Eyere tutun," dedi Bay Acosta, ve bu arada battaniyeyi de tut."

Telaşsız bir tırıs tutturduk. Bir saate yakın gittikten sonra kurak ve ıssız düzlüklere ulaştık. Pazardaki işportaçı tezgâhlarını andıran bir çadırın önünde durduk. Düz bir güneşlik tentesi vardı. Altında da kahverengi ölü bir eşek yatıyordu. Pek o kadar yaşlı görünmüyordu, bir sıpaya benziyordu daha çok.

Ne Bay Acosta ne de arkadaşları, eşeği bulmuş mu yoksa öldürmüş mü olduklarına dair bir açıklamada bulunmadılar. Söylemelerini bekliyordum, ama sormaya da niyetim yoktu. Hazırlıkları yaparlarken Bay Acosta bana çadırı oraya koymalarının nedenini açıkladı; akbabalar çok yükseklerde daireler çizerek uzakları sürekli gözlerlerdi, kendileri göze görünmeyecek kadar yüksekte oldukları halde yerde olup biten hiçbir şeyi kaçırmazlardı.

"Bu yaratıklar sırf gözdür," dedi Bay Acosta. "Kulakları berbattır, burunları da gözleri kadar iyi sayılmaz. Leşteki her deliği tıkamamız gerek. Deliklerden dışarıyı dikizlemeni istemiyorum, çünkü gözünü görürler ve hayatta aşağı inmezler. Hiçbir şey görmemeliler."

Eşeğin karnına çaprazlama sopalar yerleştirip benim içeri sürünebileceğim kadar bir yer bıraktılar. O sırada merakından öldüğüm bir konuyu sormayı nihayet göze aldım.

"Söylesenize Bay Acosta, bu eşek mutlaka hastalanıp ölmüştür, değil mi? Hastalığı bana bulaşır mı dersiniz?"

Bay Acosta gözlerini gökyüzüne kaldırdı. "Hadi! Bu kadar sersem olamazsın. Eşeklerin hastalıkları insana geçmez. Bu maceranın tadını çıkaralım ve abuk sabuk şeylere kafayı takmayalım. Daha kısa boylu olsaydım şimdi o eşeğin göbeğinde ben olurdum. Kral hindi akbabası yakalamak ne demek, biliyor musun sen?"

Ona inanıyordum. Eşsiz bir güven duygusunun beni sarıp sarmalaması için sözleri yeterliydi. Hastalanıp da bu müthiş olayı kaçırmaya niyetim yoktu.

Bay Acosta beni eşeğin içine yerleştirdiğinde korkulu an geldi. Deriyi iskeletin üzerine gerdiler ve kapatmak için dikmeye başladılar. Yalnızca alt tarafta, toprağa değen kısımda havanın girebilmesi için büyük bir açıklık bırakmışlardı. Hayvanın derisi kafamın üzerine tabut kapağı gibi kapandığında dehşet verici dakikalar başlamış oldu. Derin derin soluyor, ve sadece akbabaların kralını boynundan yakalamanın ne heyecan verici olduğunu düşünüyordum.

Bay Acosta bana son dakika yönergeleri verdi. Beni durumdan haberdar etmek ve sıkılıp sabırsızlanmamı önlemek için, kral akbabanın çevrede uçtuğunu ve konduğu anı bana kuş sesine benzeyen bir ıslıkla haber vereceğini söyledi. Ardından çadırın tentesini indirip dörtnala uzaklaştıklarını işittim. Dışarı bakabileceğim tek bir delik bile bırakmamakla iyi etmişlerdi doğrusu, çünkü ilk yapacağım şey bu olurdu. Yukarıya, neler olup bittiğine bakmak için dayanılmaz bir arzu duyuyordum.

Uzun zaman hiçbir şey düşünmeden oturdum. Sonra Bay Acosta'nın ıslığını işittim ve kral akbabanın etrafta dolandığını tahmin ettim; güçlü kanatların çırpılma seslerini duyunca da hiç kuşkum kalmadı; ve sonra aniden ölü eşeğin bedeni fırtınaya tutulmuş gibi sallanmaya başladı. Ardından eşeğin üstünde bir ağırlık hissettim ve kral akbabanın hayvanın üzerine konduğunu ve artık hareket etmediğini anladım. Başka kanat çırpma seslerini ve Bay Acosta'nın uzaktan gelen ıslığını duydum. O zaman kendimi kaçınılmaz olana hazırladım. Eşeğin bedeni sarsılmaya başlamıştı, bir şey derisini parçalamakla meşguldü.

Sonra apansız, kırmızı ibikli, kocaman, çirkin bir kafa, ve ardına kadar açık, delici bir göz içeri daldı. Korkuyla haykırdım ve hayvanın boynunu yakaladım. Kral akbabayı bir anlığına afallatmış olmalıydım, çünkü hiçbir şey yapmadı; bu da bana boynunu daha sıkı kavrama fırsatı verdi; ve ardından iş çığrından çıktı. Hayvan şaşkınlığından sıyrıldı ve beni öyle bir kuvvetle çekti ki sopalara yapıştım, bir an sonra da tüm teşkilatla birlikte yarı yarıya eşeğin bedeninin dışındaydım, can havliyle yapıştığım saldırgan canavarın boynunu da hâlâ sıkı sıkı tutuyordum.

Uzaklardan Bay Acosta'nın dörtnala geldiğini duydum. Bağırıyordu, "Bırak, evlat, bırak, havalanıp seni de götürecek!"

Gerçekten de kral akbaba beni ya kaldırıp uçuracak ya da pençeleriyle paramparça edecekti. Bunu yapamamasının nedeni kafasının eşeğin iç organlarına yarı yarıya gömülmüş olmasıydı. Pençeleri de yere yayılmış olan bağırsakların üzerinde kayıyor ve bana dokunamıyordu bile. Beni kurtaran başka bir şey de, akbabanın boynunu ellerimden kurtarabilmek için var gücüyle çabalarken pençelerini beni yaralayacak kadar ileriye uzatamamasıydı. Bundan sonra ilk fark ettiğim, tam da deri eldivenler ellerimden sıyrıldığı anda Bay Acosta'nın akbabanın tepesine çökmesi oldu.

Bay Acosta sevinçten kendinden geçmişti. "Becerdik, evlat, becerdik!" dedi. "Bir dahaki sefere yere daha uzun kazıklar çakarız ki akbaba çekip çıkaramasın; seni de içeriye kayışla bağlarız."

Bay Acosta ile ilişkimiz ancak bir akbaba yakalayıncaya kadar sürmüştü. Bu olaydan sonra onu izleme arzum başladığı kadar gizemli bir şekilde kayboldu ve bana öğrettiği onca şey için ona teşekkür etme fırsatım hiç olmadı.

Don Juan onun bana avcı sabrını en uygun yaşımda öğrettiğini, ve her şeyin ötesinde, avcının gereksindiği tüm rahatlığı bir başınayken nasıl elde edeceğini gösterdiğini söylemişti.

"Yalnız olmakla bi başına olmayı karıştırmamalısın," demişti bir keresinde. "Benim için yalnız olmak psikolojik bi şeydir, zihinseldir. Bi başına olmaksa fizikseldir. İlki güçten düşürücüdür, İkincisi ise rahatlık verir."

Bütün bunlardan dolayı, don Juan, gönül borcunu savaşçı-gezginlerin kabul ettiği biçimde anlasam da anlamasam da Bay Acosta’ya ebediyen borçlu kalmış olduğumu söylüyordu.

Don Juan'ın borçlu olduğumu düşündüğü ikinci kişi, büyüme çağlarımda tanımış olduğum on yaşlarında bir çocuktu. Adı Armando Velez'di. Tıpkı adı gibi son derece ağır başlı, resmi tavırlı, büyümüş de küçülmüş dedikleri cinsten bir küçük adamdı. Onu çok seviyordum, çünkü sert olmasına karşın çok dost canlısıydı. Kolay kolay gözü korkutulacak biri değildi. Gerektiğinde herkesle dövüşebilirdi, ama hiç de kabadayı sayılmazdı.

Birlikte balık avlamaya giderdik. Kayaların altında yaşayan ve ancak elle tutulabilen minicik balıkları yakalardık. Onları çiğ çiğ yemek için güneş altında kurutur ve bazen bütün gün onlardan başka bir şey yemezdik.

Çok yaratıcı ve becerikli olmasının yanı sıra, iki elini de aynı rahatlıkla kullanabilmesi çok hoşuma giderdi. Bir taşı sol eliyle sağından daha uzağa fırlatabilirdi. Her şeyde sürekli yarışırdık, ve beni hüsrana uğratarak her sefer yenen o olurdu. Kazandığı için adeta özür diler gibi, hep şöyle derdi, "Yavaşlayıp da beni yenmene izin verirsem, benden nefret edersin. Erkekliğine dokunur. Onun için daha fazla gayret et."

Aşırı resmi tavırlarından dolayı ona "Señor Velez" derdik, ama "Señor"u kısaltıp, Güney Amerika'nın benim doğduğum yöresinde yaygın olan şekliyle "Sho'ya çevirmiştik.

Bir gün Sho Velez benden epeyce olağandışı bir şey istedi. Ricasına her zamanki gibi bana meydan okuyarak başlamıştı. "Neyine istersen bahse girerim ki," dedi, "denemeyi hayatta göze alamayacağın bir şey biliyorum.

"Neden söz ediyorsun, Sho Velez?"
"Bir ırmağa salla girmeye cesaret edemezsin."
"Hiç de değil. Taşkın bir ırmakta bunu yaptım bile. Sekiz gün bir adada mahsur kaldım. Bana yiyecek atmak zorunda kalmışlardı."

Bu doğruydu. Çok yakın arkadaşlarımdan bir başkası, lakabı Çılgın Çoban olan bir çocuktu. Bir keresinde sel sırasında bir adada mahsur kalmıştık ve kimse bize ulaşamamıştı. Kasabadakiler selin adayı kaplayıp ikimizi de öldüreceğini düşünüyorlardı. Sepetlere yiyecek koyup, bize ulaşmalarını umarak akıntıya bırakmışlardı, ve sepetler gerçekten bize kadar gelmişti. Bu şekilde açlıktan ölmemizi engellemiş ve sular çekilince salla gelip bizi ırmağın karşısına çekmişlerdi.

"Hayır, bu başka bir olay," diye devam etti Sho Velez, her zamanki allame tavrıyla. "Ben bir yeraltı nehrine salla girmekten bahsediyorum."

Bölgedeki bir ırmağın büyük bölümünün bir dağın içine girdiğini hatırlattı. Irmağın yeraltındaki bölümü her zaman çok fazla merakımı uyandırırdı. Dağın içine giriş yerinde kötü şeyler çağrıştıran büyük bir mağara vardı, burası her zaman yarasalarla doluydu ve amonyak kokuyordu. Yörenin çocuklarına, bu kükürt dumanları ve pis kokularla dolu sıcak deliğinin cehennemin ağzı olduğunu söylerdi büyükler.

"Git işine, Sho Velez, iyi bildin, oraya hayatta gitmem!" diye bağırdım. "On tane canım olsa gene gitmem. Böyle bir şeye kalkışmak için gerçekten kaçık olman lazım."

Sho Velez'in ciddi suratı büsbütün karardı. "Eh," dedi, "o zaman tek başıma yapmam gerek. Sanki seni de kandırırım gibi gelmişti, bir an. Yanılmışım. Kaybettim."

"Hey, Sho Velez, n'oluyor sana? O cehennem gibi yere gitmeye ne zorun var?"

"Buna mecburum," dedi, o boğuk, kısık sesiyle. "Biliyor musun, babam da senin kadar çılgın, yalnız o bir aile babası. Baktığı altı kişi var. Yoksa o da tam bir çılgın olurdu. İki kız kardeşim, iki erkek kardeşim, annem ve ben, hepimiz onun eline bakıyoruz. Her şeyimiz o bizim."

Sho Velez'in babasını tanımıyordum. Hiç görmemiştim onu. Sho Velez babasının ticaretle uğraştığını ve sahip olduğu her şeyin, deyim yerindeyse pamuk ipliğine bağlı olduğunu açıkladı.

"Babam bir sal yaptı ve gitmek istiyor. Bir sefere çıkmak istiyor. Annem bunun sadece lafta kalacağını söylüyor ama ben babama güvenmiyorum," diye devam etti. "Gözlerindeki o çılgın bakışı gördüm. Bugünlerde yapacak bunu, ve eminim ki ölecek. Bu yüzden salı alıp ben gireceğim o nehre, biliyorum öleceğim; ama hiç değilse babam ölmemiş olacak."

Ensemden elektrik akımı gibi bir şeyin geçtiğini hissettim, ve son derece coşku dolu bir sesle şöyle dediğimi duydum, "Yapacağım, Sho Velez. Yapacağım bunu. Evet, evet, harika olacak! Geleceğim seninle!"

Sho Velez'in suratında zoraki bir tebessüm belirdi. Beni kandırmayı başardığı için değil de, onunla birlikte gideceğim için sırıttığını hissettim. Bir sonraki cümlesi bunu açığa vuruyordu. "Benimle gelirsen, ordan sağ çıkmayı başarabilirim, biliyorum," dedi.

Onun sağ kalıp kalmayacağı tasam değildi. Beni harekete geçiren, cesareti olmuştu. Sho Velez'in söylediğini yapacak kadar yürekli olduğunu biliyordum. O ve Çılgın Çoban, kasabadaki en gözü pek çocuklardı. Eşsiz ve olağandışı addettiğim bir şey vardı onlarda: yiğitlik. O koca kasabada başka hiç kimsede yoktu bu özellik. Sınamıştım hepsini. Bana göre hiç birinin ölüden farkı yoktu; bunlara hayatımın aşkı büyükbabam da dahildi. Daha on yaşımdayken, hiçbir kuşku kırıntısı taşımadan biliyordum bunu. Sho Velez'in gözü pekliğini görmek sarsmıştı beni; onunla sonuna kadar birlikte olmak istiyordum.

Gün ağarırken buluşmayı planlamıştık; öyle de yaptık; babasının yaptığı hafif salı kasabanın üç-dört mil dışına, ırmağın yeraltına indiği mağara ağzının bulunduğu alçak yeşil tepelerin oraya kadar birlikte taşıdık. Yarasa dışkılarının kokusu dayanılacak gibi değildi. Sala tırmanıp kendimizi akıntıya bıraktık. Salın içinde fenerler vardı, hepsini hemen yaktık. Dağın içi zifiri karanlık, rutubetli ve sıcaktı. Suyun derinliği sala uygundu ve yeterince hızlı akıyordu, bu yüzden kürek çekmemiz gerekmemişti.

Fenerler garip gölgeler yaratıyordu. Sho Velez bakmamamızın belki daha iyi olacağını, çünkü gerçekten dehşet verici olduklarını fısıldadı kulağıma. Haklıydı; ortalık midemizi alt üst edecek kadar korkunçtu. Işıklar yarasaları rahatsız etmişti, kanatlarını amaçsızca çırparak etrafımızda uçmaya başladılar. Mağaranın içlerine doğru ilerledikçe, yarasalar da kayboldu, kötü kokulu hava solunamayacak kadar ağırlaştı. Bana saatler sürmüş gibi gelen bir yolculuktan sonra bir çeşit havuza vardık; burada su son derece derin ve hareketsizdi. Ana akıntının önü kesilmiş gibiydi sanki.

"Sıkıştık kaldık," diye fısıldadı yine, Sho Velez. "Salın burdan geçmesi imkânsız, geri dönmemizin de yolu yok."

Dönüş yolculuğuna kalkışmamız mümkün değildi; akıntı çok kuvvetliydi. Oradan bir çıkış yolu bulmaya karar verdik. Salın içinde ayağa kalksak tavana değebileceğimizi fark ettim sonra, bu da suyun nerdeyse mağaranın tavanına kadar yükselmiş olduğunu gösteriyordu. Girişi bir katedrali andırıyordu oysa, yüksekliği yaklaşık on beş metreydi. Varabildi ğim tek sonuç, aşağı yukarı on beş metre derinliğinde bir havuzun üstünde olduğumuzdu.

Salı bir kayaya bağladık, suya dalıp dibe doğru yüzmeye başladık; suda bir hareket, bir akıntı arıyorduk. Suyun yüzeyinde her şey nemli ve sıcakken, bir metre aşağısı buz gibiydi. Bedenim ısı değişikliğini hissetti ve korkuya kapıldım; daha önce hiç duymadığım hayvansı bir korkuydu bu. Yüzeye çıktım. Sho Velez de aynı şeyi hissetmiş olmalıydı. Suyun yüzeyinde birbirimize tosladık.

"Sanırım öleceğiz," dedi ciddi ciddi.

Onun ciddiyetini ve ölüm arzusunu paylaşmaya niyetim yoktu. Çılgınca bir çıkış yolu arıyordum. Sel suları kayaları taşıyıp bir tür baraj yapmış olmalıydı. On yaşındaki bedenimin sığabileceği bir delik buldum taşların arasında. Sho Velez'i aşağı çekip deliği gösterdim. Salın o delikten geçmesi olanaksızdı. Giysilerimizi saldan alıp sıkı bir çıkın yaptık ve onlarla birlikte dalıp deliği bulduk, içinden geçtik.

Lunaparklarda bulunan cinsten bir su kaydırağında bulduk kendimizi. Liken ve yosunlarla kaplı kayalar, uzun bir mesafeyi yaralanmadan kayarak inmemizi sağlamıştı. Ardından katedrale benzeyen muazzam bir mağaraya vardık, burada akıntı devam ediyordu ve su belimize geliyordu. Mağaranın sonundaki gün ışığını gördük ve suda yürüyerek dışarı çıktık. Tek kelime konuşmadan giysilerimizi güneşte yayıp kuruttuk ve kasabaya döndük. Sho Velez babasının salını yitirdiği için son derece üzgündü.


"Babam orada ölürdü," diye kabul etti sonunda. "Onun vücudu bizim geçtiğimiz delikten sığmazdı. Bunun için fazla iri, o. Babam iri yarı, şişman bir adam," dedi. "Ama geri dönüp girişe yürüyebilirdi; o kadar güçlüdür."

Bundan kuşkuluydum. Hatırladığıma göre, arazideki meyilden ötürü akıntı bazen son derece süratleniyordu. İri yarı bir adamın, başka bir umudu kalmayınca, iplerin yardımıyla ve çok büyük çaba sarfederek geriye yürümeyi belki de başarabileceği sonucuna vardım.

Sho Velez'in babası orada ölür müydü, ölmez miydi meselesi o zaman çözülmeden kalmıştı ama bana dert değildi bu. Benim içim önemli olan, hayatımda ilk kez kıskançlığın sızısını duyuşumdu. Sho Velez, yaşamım boyunca gıpta ettiğim tek varlıktı. Uğruna öleceği birine sahipti o, ve bunu bana kanıtlamıştı; benimse uğrunda öleceğim kimsem yoktu, böylece kanıtlamış olduğum bir şey de yoktu.

Simgesel biçimde, tüm onuru Sho Velez’e bıraktım. Zaferi eksiksizdi. Ben çekildim. Kasaba onun kasabasıydı, insanlar onun insanlarıydı, ve bildiğim kadarıyla onların arasında en iyi olan oydu. O gün ayrıldığımızda, sonradan köklü bir gerçeğe dönüşen çok basmakalıp bir laf ettim, "Onların kralı ol, Sho Velez," dedim. "En büyük sensin."

Onunla bir daha hiç konuşmadım. Arkadaşlığımızı kasıtlı olarak bitirdim. Beni ne kadar derinden etkilediğini göstermek için yapabileceğim en iyi jest buymuş gibi geliyordu.

Don Juan benim Sho Velez'e olan gönül borcumun ebedi olduğuna inanıyordu; uğrunda yaşanacak bir şeyimiz olduğuna karar vermeden önce, uğrunda ölünecek bir şeyimiz olması gerektiğini bana öğretmiş olan tek kişiydi o.

"Uğruna ölünecek bi şeyin yoksa," demişti don Juan bir zamanlar, "yaşamak için bi nedenin olduğunu nasıl ileri sürebilirsin ki? İkisi iç içedir; ama dümendeki ölümdür."

Don Juan’ın yaşamımın ve ölümümün ötesinde borçlu olduğumu düşündüğü üçüncü insan, anneannemdi. Büyükbabama—erkek modelime—duyduğum körü körüne sevgi yüzünden, o evdeki gerçek güç kaynağının benim çok eksantrik büyükannem olduğu gerçeğini gözden kaçırmıştım.

Ben evlerine gelmeden yıllarca önce, büyükannem bölgenin yerlisi bir Kızılderiliyi linç edilmekten kurtarmıştı. Adamı büyücülük yapmakla suçluyorlardı. Öfkeli bir kalabalık Kızılderiliyi büyükannemin arazisinde asmaya kalkmıştı. Bü yükannem üzerlerine gelmiş ve linçi durdurmuştu. Kalabalıktakilerin tümü onun vaftiz çocuklarıydı; kendisine karşı çıkmaya cesaret edemediler. Yerliyi ipten indirdi ve tedavi etmek için evine götürdü. İp adamın boğazında derin bir yara açmıştı.


Adamın yaraları iyileşti, ama o büyükannemin yanından bir daha ayrılmadı. Yaşamının linç günü sona erdiğini, ve yeni ömrünün artık kendisine değil, büyükanneme ait olduğunu iddia ediyordu. Sözünün eri bir adam olarak hayatını büyükanneme adadı. Büyükannemin özel uşağı, vekilharcı ve danışmanıydı. Teyzelerimin anlattığına göre, son derece içerledikleri bir şey yaptırmıştı büyükanneme; yetimhaneden yeni doğmuş bir oğlan çocuğu alıp evlat edinmesini öğüt vermişti ona.


Ben evlerine geldiğimde, büyükannemin evlat edindiği çocuk otuzlu yaşlarının sonlarına varmıştı bile. Büyükannem okuması için Fransa'ya göndermişti onu. Bir öğle sonrası, hiç beklenmedik bir zamanda, son derece zarif giyimli, iri kıyım bir adam evin önünde taksiden indi. Şoför deri valizlerini iç avluya taşıdı. İri yarı adam şoföre yüklü bir bahşiş verdi. Hatlarının çarpıcılığını ilk bakışta fark etmiştim. Uzun, kıvırcık saçları ve uzun, kıvırcık kirpikleri vardı. Güzel sayılmazdı ama müthiş yakışıklıydı. En hoş tarafı, beni anında ele geçiren, ışık saçan kocaman tebessümüydü.

"Adını sorabilir miyim, genç adam?" dedi, hayatımda duyduğum en güzel ses.

Bana genç adam diye hitap edişiyle bir anda gönlümü kazanmıştı. "Benim adım Carlos Aranha, efendim," dedim, "ben de sizinkini sorabilir miyim?"

Yapmacık bir şaşkınlık hareketi yaptı. Gözlerini kocaman açıp, sanki üzerine saldırmışım gibi geriye doğru sıçradı. Sonra kahkahalarla gülmeye başladı. Sesini duyan büyükannem avluya çıktı. İri yarı adamı gördüğü anda küçük bir kız gibi çığlık atarak büyük bir sevgiyle sarıldı ona. Adam onu kuş gibi havaya kaldırıp döndürdü. Çok uzun boylu olduğunu fark ettim. İri kıyımlığı boyunu gizliyordu. Profesyonel dövüşçülerin vücuduna sahipti aslında. Onu gözetlediğimi fark etmiş gibiydi. Pazularını şişirdi.

"Zamanında biraz boks yaptım, efendim," dedi, ne düşündüğümün tümüyle farkında.

Büyükannem onu bana tanıştırdı. Onun oğlu Antoine, canı, gözünün bebeği olduğunu söyledi; dramaturg, tiyatro yönetmeni, yazar ve şair olduğunu ekledi.

Benim hayranlığımı kazanan yanı, atletik yapılı olmasıydı. Evlat edinilmiş olduğunu başta anlamamıştım. Ancak onun ailenin öbür üyelerine hiç benzemediğinin de farkındaydım. Ailemin tüm üyeleri yürüyen cesetlere benzerken, onun canlılığı içinden dışarı fışkırıyordu. Birbirimizle harika bir şekilde kaynaştık. Kum torbasıyla boks çalışmasına bayılıyordum, onu yalnız yumruklamıyor, tekmeliyordu da; boksla tekme sporu karışımı garip bir stili vardı. Vücudu bir kaya kadar sertti.
Bir gün Antoine bana hayattaki en büyük tutkusunun ünlü bir yazar olmak olduğunu itiraf etti.

"Her şeyim var," dedi. "Hayat bana çok cömert davrandı. Sahip olmadığım tek şey, hayattaki tek isteğim: yetenek. Esin perileri beni sevmiyor. Okuduklarımdan hoşlanıyorum, ama okumayı sevdiğim şeylerin benzerlerini yaratamıyorum. Azap veriyor bu bana; esin perilerini baştan çıkartacak disiplin ve cazibeden yoksunum, bu yüzden hayatım öylesine boş ki."

Antoine tek varlığının annesi olduğunu söyleyerek devam etti. Büyükannemin kendisinin dayanağı, desteği, ruh ikizi olduğunu anlattı. Son olarak beni çok rahatsız eden bir şey söyledi. "Annem olmasaydı," dedi, "hayatta olmazdım."

O zaman büyükanneme ne kadar derinden bağlı olduğunu anladım. Şımarık çocuk Antoine hakkında teyzelerimin bana anlattığı bütün o dehşetengiz öyküler zihnimde tam bir açıklığa kavuştu aniden. Büyükannem onu telafisi mümkün olmayan bir şekilde şımartmıştı. Ancak birlikte öylesine mutlu görünüyorlardı ki; Antoine'in elleri hâlâ bir çocuk imişçesine büyükannemin kucağında, saatler boyu başbaşa otururken görüyordum onları. Büyükannemin hiç kimseyle o denli uzun süre konuştuğunu görmemiştim.

Bir gün aniden, Antoine hiç durmadan yazmaya başladı. Bölge tiyatrosunda bir oyun yönetiyordu; kendi yazdığı bir oyundu bu. Sahnelendiğinde büyük bir başarı kazandı. Yerel gazetelerde şiirleri basılıyordu. Yaratıcılık şimşeği çakmış olmalıydı. Fakat bu birkaç ay sürdü sadece, ve ardından her şey sona erdi. Kasaba gazetesinin editörü Antoine'ı kınadığını ilan etti, onu eser hırsızlığıyla suçladı, ve bunun kanıtını gazetesinde yayınladı.

Büyükannem oğlunun yaptıklarını duymak bile istemiyordu, elbette. Yaşananlara getirdiği açıklama, bunun esaslı bir kıskançlık meselesi olduğundan ibaretti. Kasabadaki hiç kimse oğlunun zarafetini, stilini çekemiyordu. Kişiliğini, zekâsını çekemiyorlardı. Adam gerçekten de bir zarafet ve kibarlık örneğiydi. Ama tam bir eser hırsızıydı da; hiç kuşku yoktu buna.

Antoine hiç kimseye açıklamada bulunmaya kalkışmadı. Bu konuda soru soramayacak kadar fazla seviyordum onu. Zaten umrumda da değildi. Kendine göre nedenleri vardır diye düşünmüştüm. Ama bir şeyler kırılmıştı sanki, ve o günlerin ardından yaşamlarımızda çok hızlı değişimler olmaya başladı. Evde her gün öyle esaslı değişiklikler oluyordu ki, en iyisinden en kötüsüne kadar her şeyi beklemeye alışmıştım artık. Bir gece büyükannem dramatik bir edayla Antoine'ın odasına girdi. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim sert bir ifade vardı. Konuşurken dudakları titriyordu.

"Korkunç bir şey oldu, Antoine," diye başladı.

Antoine durdurdu onu. Açıklamasına izin vermesi için yalvardı.

Büyükannem hemen onun sözünü kesti, "Hayır, Antoine, hayır," dedi sertçe. "Seninle ilgisi yok bunun. Bu benimle ilgili. Senin bu zor günlerinde, daha da önemli bir şey oldu. Antoine, sevgili oğlum, benim zamanım kalmadı.

"Bunun engellenemeyecek bir şey olduğunu anlamalısın," diye devam etti. "Ben gitmek zorundayım, ama senin kalman gerek. Sen benim bu hayatta gerçekleştirmiş olduğum her şeyin bütünüsün. İyi ya da kötü, Antoine, ben neysem, sen de osun. Yaşama asıl. Sonunda gene birlikte olacağız nasıl olsa. Ama bu arada, Antoine, bir şeyler yap. Bir şeyler yap da, ne olursa olsun."

Antoine'ın bedeninin ıstırapla titrediğini gördüm. Tüm varlığının, bedenindeki bütün kasların, tüm kuvvetiyle adeta kasıldığını gördüm. Kendi sorununu unutmuştu bir anda; sanki bir nehirden çıkıp okyanusa yelken açmış gibiydi.

"Bana ölene dek pes etmeyeceğine söz ver!" diye bağırdı büyükannem.

Antoine başını salladı.

Ertesi gün büyükannem Büyücü-danışmanının öğüdüne uyarak, hatırı sayılır boyutlardaki mal varlığının tümünü paraya çevirdi ve paranın hepsini oğlu Antoine’a teslim etti. Ve bir gün sonra, sabahın erken saatlerinde, on yaşımın gözlerinin tanık olduğu en garip sahne yaşandı önümde; Antoine'ın annesine veda anı. Her şey bir film setindeki kadar gerçek dışıydı; bir öykü kurgulanmış, kâğıda dökülmüş, bir yazarın yapacağı bir dizi ayarlamayla birlikte bir yönetmen tarafından sahneye konulmuştu sanki.

Büyükannemin evinin avlusu, sahneydi. Antoine baş aktör, büyükannem de baş aktristi. Antoine o gün yolculuğa çıkıyordu. Limana gitmek üzereydi. Bir İtalyan yolcu gemisine binecek, Atlantik'i aşıp Avrupa'ya doğru rahat bir yolculuk yapacaktı. Her zamankinden daha da şık giyinmişti. Evin kapısında bir taksi bekliyor, şoför sabırsızlıkla kornaya basıyordu.

Antoine'ın annesi için bir şiir yazmaya umutsuzca çabalayarak ateşler içinde geçirdiği son gecesinin tanığıydım.

"Beş para etmez," demişti bana. "Yazdıklarımın hiçbiri beş para etmez. Ben bir hiçim."

Ona güvence verdim, ben kimdim ki bunu söyleyecek, ama gene de yazdıklarının harika olduğunu söyledim ona. Hatta kendimi kaptırıp çizmeyi aştım.

"Bana baksana, Antoine," diye haykırdım. "Ben senden de beter bir hiçim! Senin bir annen var. Benim hiçbir şeyim yok. Yazdıklarının hepsi iyi."

Gayet kibarca, bana odasından çıkmamı söyledi. Bir hiç olan bir ufaklıktan öğüt dinlemek zorunda kalıp, kendini aptal hissetmesine neden olmuştum. Taşkınlığımdan dolayı acı bir pişmanlığa kapıldım. Onun dostum olarak kalmasını isterdim.

Antoine şık paltosunu itinayla katlayıp sağ omzuna atmıştı. İngiliz kaşmirinden nefis bir yeşil takım vardı üzerinde.

Büyükannem konuşmaya başladı. "Acele etmelisin, canım," dedi. "Zamanın çok kıymetli. Hemen gitmen lazım. Yoksa bu insanlar seni para için öldürecek."

Sözünü ettiği insanlar, kızları ve onların kocalarıydı; annelerinin gizlice kendilerini mirastan mahrum bıraktığını ve o korkunç Antoine'ın, baş düşmanlarının aslında kendilerine ait olan her şeyle sıvışıp gideceğini keşfettiklerinden beri hepsi öfkeden çıldırmış durumdaydılar.

"Sana bütün bunları yaşattığım için üzgünüm," diye özür diledi büyükannem. "Ama bilirsin, zamanı dilediğimiz gibi yönetemeyiz."

Antoine acılı, gayet güzel ayarlanmış sesiyle konuştu. Her zamankinden daha fazla bir tiyatro oyuncusuna benziyordu. "Yalnızca bir dakika sürecek, Anne," dedi. "Senin için yazdığım bir şeyi okumak istiyorum sana."

Bir teşekkür şiiriydi. Okumayı bitirdiğinde, durakladı. Havada öyle bir duygu yoğunluğu, öyle bir ürperti vardı ki.

"Tek kelimeyle harikaydı, Antoine," dedi büyükannem, iç geçirerek. "Söylemek istediğin her şeyi dile getiriyordu. Ve de işitmek istediğim her şeyi. Bir an duraksadı. Sonra çok anlamlı bir tebessümle dudakları aralandı.

"Çalıntı mıydı, Antoine?” diye sordu.

Antoine'ın annesine karşılığı aynı derecede hoş bir tebessümdü. "Elbette, Anne," dedi. "Elbette."

Ağlayarak birbirlerine sarıldılar. Taksinin kornası daha da sabırsızca çalınmaya başlamıştı. Antoine merdiven altında saklandığım yere doğru döndü. "Hoşça kal. Kendine iyi bak," der gibi hafifçe başını eğdi. Sonra arkasını döndü, ve annesine bir daha bakmadan kapıya doğru koştu. Otuz yedi yaşındaydı, ama altmış yaşında gibi görünüyordu, sanki sırtında devasa bir yük varmış gibiydi. Kapıya ulaşmadan, annesinin uyaran sesine son kez kulak vermek için bir an durdu.

"Dönüp geriye bakma," dedi büyükannem. "Asla dönüp geriye bakma. Mutlu ol, ve bir şeyler yap. Bir şeyler yap! Bütün iş bunda. Bir şeyler yap!"

Bu görüntü içimi bugüne kadar hiç eksilmeden gelen garip bir hüzünle doldurmuştur her zaman—don Juan'ın, zamanımızın bitebileceğini ilk kavrayışım olarak açıkladığı, tanımlanması çok güç bir melankoli duygusuyla.

Ertesi gün büyükannem danışman/kâhya/uşağını yanına alarak Rondonia denilen efsanevi bir yere gitmek üzere yolculuğa çıktı; orada büyücü-yardımcısı tedavisini başlatacaktı. Büyükannem ölümcül bir hastalığa yakalanmıştı, ama bundan benim haberim yoktu o zamanlar. Gittiği yerden dönmedi; don Juan'ın açıklamasına göre, mallarını satıp parasını Antoine'a vermesi danışmanı tarafından gerçekleştirilmiş müthiş bir büyücülük manevrasıydı ve büyükannemi ailesinin bakımından uzak tutmak amacını taşıyordu. Yaptığı şey yüzünden annelerine öyle öfkelenmişlerdi ki, dönmeyişine aldırış bile etmediler. Gittiğinin bile farkında olmadıkları duygusuna kapılmıştım.

O dağın tepesindeki düzlükte, bu üç olayı yalnızca bir dakika önce olmuşlar gibi anımsadım. O üç insana teşekkürlerimi ifade ettiğimde, onları o dağın tepesine geri getirmeyi başarmıştım. Bağırmam bittiğinde hissettiğim yalnızlık duygusu anlatılacak gibi değildi. Kontrolsüz bir şekilde ağlıyordum.

Don Juan bir savaşçıda yalnızlığa yer olmadığını bana büyük bir sabırla açıkladı. Söylediğine göre savaşçı-gezginler bütün sevgilerini, ilgilerini odaklayabilecekleri bir varlığa güvenebilirlerdi: bu harikulade Yeryüzüne, bu rahme, olduğumuz her şeyin ve yaptığımız her şeyin merkez üssüne, hepimizin geri döndüğü biricik varlığa, savaşçı-gezginlerin nihai yolculuklarına çıkmalarını sağlayan biricik varlığa.

Ardından don Genaro benim için bir sihirli niyet gösterisi gerçekleştirdi. Midesinin üzerinde yatarak bir dizi göz kamaştırıcı hareket yaptı. Sanki yer bir havuzmuş gibi, onun üzerinde yüzen bir ışık damlacığına dönüştü. Don Juan'ın söylediğine göre, bu Genaro'nun uçsuz bucaksız yeryüzünü kucaklama biçimiydi; ve boyutları arasındaki farka karşın, yeryüzü Genaro'nun hareketini anlıyordu. Genaro'nun devinimlerinin görüntüsü ve onlara getirilen açıklama içimdeki yalnızlık duygusunun yerini derin bir mutlulukla doldurdu.

"Gidiyor olmanız fikrine dayanamıyorum, don Juan," dediğimi işittim. Sesimin tonunu ve dediklerimi duymak utandırdı beni. Kendime acıma duygularıyla elimde olmadan hıçkırmaya başlayınca, büsbütün sıkıldım. "Neyim var benim, don Juan?" diye mırıldandım. "Genellikle böyle değilimdir."

"Farkındalığın ayak parmaklarına indi gene," diye yanıtladı, gülerek.

Derken kontrolümü son zerresine kadar yitirdim ve kendimi keder ve çaresizlik duygularıma kapıp koyverdim.

"Tek başına kalacağım," diye feryat ettim. "Ne olacak bana? Ne olacağım ben?"

"Şöyle diyelim," dedi don Juan, dinginlikle. "Benim bu dünyayı terk edip bilinmeyenle yüz yüze gelmem için tüm gücüme, tüm sabrıma, tüm şansıma, ve hepsinin ötesinde savaşçı-gezginin çelikten gözü pekliğinin her bi katresine ihtiyacım var. Geride kalıp bi savaşçı-gezgin gibi başarılı olmak için, senin de benim gereksindiğim her şeye ihtiyacın var. Bizim yapacağımız şekilde oralara gitmeyi göze almak, hafife alınacak bi şey değil; ama geride kalmak da öyle."

Bir duygusal patlama yaşadım ve elini öptüm.

"Çüş, çüş, çüş!" dedi. "Utanmasan çarıklarıma türbe yapmaya kalkacaksın!"

Pençesinde olduğum ıstırap kendine acıma duygusundan çıkıp benzersiz bir kayıp duygusuna dönüştü. "Gidiyorsun!" diye mırıldandım. "Tanrım! Ebediyen gidiyorsun!"

O anda don Juan bana onunla ilk karşılaştığım günden beri hep yaptığı bir şeyi yaptı. Yüzü, sanki aldığı derin bir nefesle şişermiş gibi oldu. Sol elinin ayasıyla sırtıma kuvvetle vurdu ve şöyle dedi, "Ayak parmaklarından yukarı çık! Kaldır kendini!"

Bir an sonra, yeniden tutarlı, eksiksiz ve kontrollüydüm. Benden bekleneni biliyordum. Artık içimde hiçbir duraksama, ya da kendim hakkında hiçbir kaygım kalmamıştı. Don Juan gittiğinde bana ne olacağına aldırmıyordum. Ayrılışına çok az kaldığını bilmekteydim. Bana baktı, gözleri her şeyi söylüyordu.

"Bi daha hiç birlikte olmayacağız," dedi yavaşça. "Benim yardımıma ihtiyacın yok artık; sana yardım teklif etmem, çünkü yaraşıklı bi savaşçı-gezgin isen bunu yaptığım için yüzüme tükürürsün. Bi noktadan sonra, bi savaşçı-gezginin tek mutluluğu bi başınalığıdır. Senin bana yardım etmeye çalışmanı da istemem. Ayrıldığım anda, ebediyen gitmişim demektir. Beni düşünme, çünkü ben de seni düşünmeyeceğim. Yaraşıklı bi savaşçı-gezgin isen, kusursuz ol! Dünyanı gözet. Onurlandır onu; yaşamınla himaye et!"

Benden uzaklaştı. Bu an kendine acımanın, gözyaşlarının ya da mutluluğun ötesindeydi. Hoşça kal der gibi, ya da belki hissettiklerimi anlıyormuş gibi başını salladı.

"Benliğini unut ki hiçbi şeyden korkmayasın, kendini hangi farkındalık düzeyinde bulursan bul, böyle yap," dedi.

Şakacılığı üstündeydi. Dünya üzerinde bana son bir kez takıldı.

"Umarım aşkı bulursun!" dedi.

Avucunu bana doğru kaldırıp parmaklarını bir çocuk gibi açtı, sonra avucunu kapattı.

"Ciao," dedi.

Üzüntünün ya da pişmanlığın beyhude olduğunu biliyordum; benim geride kalışımın don Juan'ın ayrılışı kadar zor olduğunu da biliyordum. İkimiz de, hiçbirimizin durduramayacağı, geri döndürülemeyecek bir enerji manevrasına takılmıştık. Gene de ben don Juan'a katılmak, nereye olursa olsun onun peşinden gitmek istiyordum. Ölürsem belki beni de yanına alır, düşüncesi geçti aklımdan.

Ardından, don Juan'ın, nagualın, yoldaşlarına, neşe kaynaklarına, koruması altındakilere, yassı doruğun sisi içinde birer birer kuzeye doğru gözden kaybolurlarken nasıl kılavuzluk ettiğini gördüm. Her birinin nasıl birer ışık damlacığına dönüştüğünü, ve hep birlikte yükselip, tepenin üzerinde, gökyüzündeki hayalet ışıklar gibi nasıl süzüldüklerini gördüm. Dağın üzerinde bir çember çizdiler; don Juan'ın önceden söylemiş olduğu gibi: yalnızca kendi gözleri için son bir bakıştı bu, bu harikulade Yeryüzü'ne son bir bakış. Ve sonra kayboldular.

Ne yapmam gerektiğini biliyordum. Vaktim sona ermişti. Son sürat sarp yamacın kıyısına doğru koştum ve uçurumdan aşağıya attım kendimi. Yüzümde rüzgârı hissettim bir an, ve ardından son derece müşfik bir karanlık, huzur dolu bir yeraltı nehri gibi sarıp yuttu beni.

19

Cvp: 12. Kitap - Sonsuzluğun Etkin Yanı

2 - Dönüş Yolculuğu

BELLİ BELİRSİZ FARKINDA olduğum bir gürültü vardı; durduğu yerde tam gaz çalışan bir motorun çıkardığı sese benziyordu. Büro-evimin bulunduğu binanın arkasındaki park yerinde bir arabayı onarıyorlar diye düşündüm. Gürültü öyle yoğunlaştı ki en sonunda beni uyandırdı. Yatak odamın penceresinin tam altında araba tamir ettikleri için park yerindeki çalışan çocuklara içimden sövdüm. Sıcaktan bunalmış, terli ve yorgundum. Kalkıp yatağımın kenarına oturmamla birlikte baldırlarımda çok ağrılı kramplar başladı. Biraz ovdum. Öyle kötü kasılmışlardı ki berbat bereler oluşacağından korktum. Bir merhem aramak için kalkıp banyonun yolunu tuttum. Yürüyemiyordum. Başım dönüyordu. Yere düştüm, ilk kez başıma geliyordu böyle bir şey. Kontrolümü biraz kazanınca, baldırlarımdaki krampların beni hiç endişelendirmediğini fark ettim. Oysa her zaman bir hastalık hastası olmuşumdur. Baldırlarımda böylesi olağandışı bir ağrının içimi kaygılarla doldurması gerekirdi.

Sonra pencereyi kapamaya gittim, gerçi gürültü de duyulmaz olmuştu. Pencerenin kapalı olduğunu, ve dışardaki karanlığı fark ettim. Geceydi! Oda çok havasızdı. Pencereleri açtım. Onları niye kapadığımı anlayamamıştım. Gece havası serin ve temizdi. Park yeri boştu. Park yeriyle oturduğum binanın arasındaki meydanda çalıştırılan bir arabadan gelmiş olmalıydı o ses. Artık üzerinde düşünmeyi bıraktım ve uykuma devam etmek üzere yatağıma geri döndüm. Yanlamasına uzanıp ayaklarımı yere sarkıttım. Çok kötü ağrıyan baldırlarımdaki dolaşıma yardımcı olmak için bu pozisyonda uyumayı istiyordum, ama onları aşağıya sarkıtmak mı yoksa bir yastıkla yukarı kaldırmak mı gerektiğinden emin değildim.

Rahatça yerleşip uykuya geçmeye başlarken, bir düşünce öyle bir şiddetle zihnime hücum etti ki, tek bir refleksle sıçrayıp kalkıverdim. Meksika'da bir uçuruma atlamıştım ben! Bir sonraki düşüncem, sözde-mantıklı bir çıkarsamaydı: bilerek, ölmek için bir uçuruma atlamış olduğuma göre, artık bir hortlak olmuşum demekti. Ne garip, diye düşündüm, öldükten sonra bir hortlak olarak Los Angeles'a, Westwood'la Wilshire'ın kesiştiği köşedeki büro/evime dönmüştüm. Ama eğer bir hortlaksam, diye mantık yürüttüm; temiz havanın yüzüme çarpmasını, ya da baldırlarımdaki acıyı nasıl hissedebilirdim ki?

Yatağımın çarşaflarına dokundum, bana gerçek gibi geldiler. Madeni somya da öyleydi. Banyoya gittim. Aynada kendime baktım. Görünüşüme bakılırsa, kolaylıkla bir hortlak olabilirdim. Korkunç görünüyordum. Gözlerim çukura kaçmıştı, altlarında kocaman siyah halkalar vardı. Ya susuz kalmıştım, ya da ölüydüm. Otomatik bir refleksle musluğa ağzımı dayayıp su içtim. Suyu yutabildiğimi fark ettim. Günlerdir içmemişim gibi, ardı ardına yudumluyordum suyu. Derin soluklarımı hissettim. Hayattaydım! Tanrım, hayattaydım! Hiç kuşkusuz anlamıştım bunu, ama gerektiği gibi neşelendirmedi bu beni.

Son derece olağandışı bir düşünce geçti o zaman aklımdan: daha önce de ölmüş ve dirilmiştim ben. Alışıktım buna, benim için hiçbir şey değildi. Ancak düşüncenin berraklığı onu bir sözde-anıya dönüştürdü. Yaşamımın tehlikeye girdiği durumlardan kaynaklanmıyordu bu sözde-anı. Hiç olmamış, ve düşüncelerimde yer alması için hiçbir neden olmayan bir şeyin belirsiz bilgisi gibiydi, daha çok.

Meksika'da bir uçuruma atlamış olduğum konusunda hiç bir kuşku yoktu kafamda. Atladığım yerden üç bin mil uzakta, Los Angeles'taki evimdeydim, ve dönüş yolculuğuna ilişkin hiçbir şey hatırlamıyordum. Otomatik hareketlerle küvete su doldurup içine oturdum. Suyun ılıklığını hissetmiyordum; iliklerime kadar donmuş durumdaydım. Don Juan bunun gibi kriz anlarında suyun arıtıcı etmen olarak kullanılması gerektiğini bana öğretmişti. Bunu hatırlayınca duşun altına girdim. Yaklaşık bir saat boyunca ılık suyu bedenimin üzerinden akıp gitmeye bıraktım.

Soğukkanlı ve mantıklı bir şekilde bana olanları anlamaya çalışıyor, ama yapamıyordum. Zihnimdeki tüm düşünceler silinmiş gibiydi. Düşüncelerden yoksundum; ancak üzerime salvolar halinde gelen ve irdeleyebilmekten âciz olduğum duygularla tepeden tırnağa doluydum. Bütün yapabildiğim, hamlelerini hissedip, içimden geçmelerine izin vermekti. Tek bilinçli tercihimi giyinip çıkma konusunda yaptım. Günün ve gecenin her saatinde yapmaya alışık olduğum gibi, Wilshire'da, evime bir blok mesafedeki Ship's Restoran'a kahvaltı etmeye gittim.

Büromdan Ship's'e o kadar çok kez yürümüştüm ki, yolun her adımını ezberlemiştim. Aynı yürüyüş bu kez alışılmadık bir şey oldu benim için. Adımlarımı hissetmiyordum. Ayaklarımın altında yastıklar varmış, ya da kaldırım halıyla kaplanmış gibiydi. Kayarak hareket ediyordum. Sadece iki-üç adım attığımı zannederken birden bire lokantanın kapısında buldum kendimi. Yiyecekleri yutabileceğimi biliyordum, çünkü evde su içebilmiştim. Konuşabildiğimi de biliyordum, çünkü suyun altında boğazımı temizlemiş ve sövmüştüm. Her zaman yaptığım gibi lokantaya girdim. Bankoya oturdum ve beni tanıyan kadın garson yanıma yaklaştı.

"Bugün iyi görünmüyorsun, canım," dedi. "Gribe mi yakalandın?"

"Hayır," diye yanıtladım, keyifli görünmeye çalışarak. "Çok yoğun çalışıyordum. Bir tez yazmak için tam yirmi dört saattir uyumadım. Bu arada, bugün günlerden ne?"

Saatine baktı ve tarihi söyledi, bu arada saatinin özel olduğunu, takvimi bulunduğunu, kızının armağanı olduğunu da anlattı. Saati de ekledi: sabah 3:15'di.

Biftek ve yumurta, patates ve tereyağlı tost ekmeği söyledim. Siparişimi getirmek üzere uzaklaştığında, yeni bir dehşet dalgası zihnimi sarmıştı bile: Bir önceki gün, akşam inerken Meksika'daki o uçuruma atlayışım bir hayalden mi ibaretti? Fakat atlayışım bir hayal olsa bile, o kuş uçmaz kervan geçmez yerden Los Algeles'a yalnızca on saatte nasıl dönmüş olabilirdim ki? On saat boyunca uyumuş muydum? Yoksa Los Angeles'e kadar uçmuş, kaymış, süzülmüş, ya da her ne yapmışsam, o mu on saat sürmüştü? Uçuruma atladığım yerden Los Angeles’a geleneksel araçlarla dönmüş olmam söz konusu bile değildi; çünkü o yerden sadece Mexico City'e gelmek bile iki gün sürerdi.

Garip bir düşünce daha belirdi zihnimde. Daha önce de ölüp dirilmiş olduğuma ilişkin sözde-anıyla aynı berraklığı taşıyordu bu düşünce, aynı zamanda bana tümüyle yabancı olma özelliğini de: sürekliliğim onulmaz biçimde kırılmıştı artık. Öyle ya da böyle, o vadinin dibinde gerçekten ölmüştüm. Canlı oluşumu, Ship's'de kahvaltı ediyor oluşumu anlayabilmek mümkün değildi. Geçmişime dönüp, geriye baktığımızda hepimizin gördüğü kesintisiz olaylar zincirini görebilmek benim için imkânsızdı.

Benim için tek olası açıklama, don Juan'ın yönergelerine uyarak, birleşim noktamı ölümümü önleyecek bir konuma kaydırmış, ve içsel sessizliğimle Los Angeles'a dönüş yolculuğu yapmış olduğumdu. Tutunabileceğim başka bir gerekçe yoktu. Hayatımda ilk kez bu düşünce zinciri tamamen kabul edilebilir bir şeydi benim için, ve tamamen yeterliydi. Gerçek anlamda bir şey açıkladığı söylenemezdi; ama daha önce bir kere, kararlaştırdığımız o kasabada don Juan'la buluştuğumda daha ılımlı biçimde denemiş olduğum uygulama yöntemini çağrıştırdığına kuşku yoktu; ve bunu düşünmek tüm varlığımı rahatlatmıştı.

Zihnimde birtakım berrak düşünceler belirmeye başladı. Meseleleri açıklığa kavuşturmak gibi eşsiz bir özelliğe sahiptiler. İlk patlayan düşünce, bana baştan beri dert olan bir olguya ilişkindi. Don Juan bunun erkek büyücüler için sıradan bir olgu olduğunu söylemişti: yükseltilmiş farkındalık durumlarında bulunduğum sırada meydana gelen olayları hatırlamaktaki yetersizliğimdi bu.

Don Juan bana ileri farkındalığı açıklarken, bunun birleşim noktamda çok küçük bir yer değişimi olduğunu, bunu kendisini her görüşümde sırtımdan kuvvetle iterek elde ettiğini söylemişti. Bu değişimlerle, normalde farkındalık alanımın dışında kalan enerji alanlarını yakalamam için bana yardım ediyordu. Başka bir deyişle, genelde birleşim noktamın kenarında bulunan enerji alanları bu değişim sırasında onun merkezinde yer almış oluyordu. Bu türden bir değişimin üzerimde yarattığı iki sonuç vardı: düşünce ve algı alanımda olağandışı bir keskinlik, ve normal farkındalığıma geri döndüğüm anda, öbür durumda yaşadıklarımı anımsamadaki yetersizliğim.

Kendi yoldaşlarımla ilişkilerim de bu iki sonuca bir örnekti. Yoldaşlarım vardı; don Juan'ın öbür çömezleri, benim nihai yolculuğumun eşlikçileri. Onlarla yalnızca yükseltilmiş farkındalıkta etkileşimde bulunuyordum. Etkileşimimizin berraklığı ve kapsamı en üst düzeydeydi. Benim sorunum, onların gündelik yaşamımda beni endişe ve beklentilerle dolu bir umutsuzluğa iten, yakıcı sözde-anılardan başka bir şey olmamalarıydı. Normal yaşantımı, birdenbire önümde beliriverecek birini, belki bir işhanından çıkıp karşıma dikiliverecek, ya da köşeyi dönerken bana toslayıverecek birini sürekli gözetleme halinde sürdürüyordum dersem yanlış olmaz. Nereye gidersem gideyim, gözlerim isteğim dışında hiç durmadan çevreyi tarıyordu; var olmayan, ama aynı zamanda herkesten daha yoğun biçimde var olan insanları arıyordum.

O sabah Ship's’de otururken, don Juan'la geçirdiğim bütün o yıllar boyunca yükseltilmiş farkındalıkta başımdan geçen her şey, en ince ayrıntısına kadar kesintisiz, sürekli bir anılar zinciri oldu yeniden. Don Juan, nagual olan bir erkek büyücünün, enerji kütlesinin cüssesinden ötürü ister istemez parçalara bölünmüş olması gerektiği gerçeğinden acı duyduğunu ifade etmişti. Her parçanın ayrı bir tür eylemler alanının sınırları içerisinde yaşadığını, ve her ayrı parçada yaşanan olayların, kişinin tüm ömrünce meydana gelenlerin eksiksiz, bilinçli bir tablosunu oluşturmak üzere günün birinde birleştirilmesi gerektiğini söylüyordu.

Gözlerimin içine bakarak, birleştirmenin tamamlanmasının yıllar sürdüğünü, ve eylem alanlarının tümüne birden bilinçli biçimde asla ulaşamadıkları için parçalara bölünmüş olarak yaşamış naguallar olduğunun da kulağına çalındığını söylemişti.

O sabah Ship's’de yaşadıklarım, en çılgın fantezilerimde hayal edebileceklerimin bile ötesindeydi. Don Juan bana defalarca tekrar etmişti; büyücülerin dünyası her şeyin nihai olduğu, değişmeden kaldığı sabit bir dünya değildi; aksine hiç bir şeyin garanti sayılamayacağı ebedi bir dalgalanma dünyasıydı burası. Bilişselliğim uçuruma atlayışla birlikte öyle esaslı bir değişime uğramıştı ki, inanılması ve tanımlanması olanaksız bir sürü şeyin içeri sızmasına imkân veriyordu artık.

Ama bilişsellik parçalarımın bütünleşmesine ilişkin ne söylersem söyleyeyim, işin gerçekliğine kıyasla sönük kalacak. O meşum sabah, Ship's'deki deneyimim, ilk kez enerjiyi evrendeki akışı içinde gördüğüm o günküne— UCLA kampusundayken kendimi büro/evimde, yatağımda bulmuştum, ve bu olayın gerçek sayılabilmesi için bilişsellik sistemimin gerektirdiği biçimde bir eve dönüş yolculuğu mevcut değildi— kıyasla sınırsız ölçüde daha güçlü ve etkili bir şeydi. Ship's'de varlığımın tüm parçalarını bütünledim. Her birinin içinde mükemmel bir kararlılık ve tutarlılıkla eylemde bulunmuştum, ama bunları yaptığımdan haberim bile yoktu. Ben aslında devasa bir yap-bozdan başka bir şey değildim; ve bulmacanın her parçasını yerine yerleştirmek anlatılmaz bir etki yapıyordu.

Ship's'in bankosunda oturup, ter içinde, saplantılarla dolu, boş yere kafamı patlatarak yanıtı olmayan sorular sorup durdum kendi kendime: Bütün bunlar nasıl mümkün olabilirdi? Bu şekilde nasıl parçalara bölünebilirdim? Biz kimiz aslında? İnanmaya yönlendirildiğimiz insanlar değildik, kuşkusuz. Benliğimin bazı merkezleri söz konusu olduğunda, asla yaşanmamış anılarım vardı benim. Ağlayamıyordum bile.

"Bi büyücü bölünmüş olduğu sürece ağlar," demişti don Juan bir keresinde. "Bütün olduğu zaman öyle bi titreme alır ki onu, bunun yoğunluğu hayatına son bile verebilir."

Öyle bir titremeydi yaşadığım! Yoldaşlarımla tekrar karşılaşabileceğimden kuşkuluydum. Bana hepsi don Juan'la birlikte gitmişler gibi geliyordu. Yapayalnızdım. Bunun üzerinde düşünmek, kaybımın yasını tutmak, hep yapmış olduğum gibi, doyurucu bir hüzne dalıp gitmek istedim. Yapamadım. Yas tutacak, hüzünlenecek bir şey yoktu. Hiçbir şey dert değildi. Hepimiz savaşçı-gezginlerdik, ve hepimiz sonsuzluk tarafından yutulmuştuk.
Don Juan'ın savaşçı-gezgin hakkında anlattıklarını dinleyip durmuştum baştan beri. Bu tanımlamayı çok sevmiş ve onunla yalnızca duygusal temelde özdeşleşmiştim. Ancak bana bunun anlamını kaç kez açıklamış olursa olsun, gerçekte ne anlatmak istediğini kavrayamamıştım bir türlü. O gece Ship’s'in bankosunda otururken neden söz ettiğini anladım. Ben bir savaşçı-gezgindim. Yalnızca enerji gerçekleri anlam taşıyordu benim için. Bütün geri kalanlar hiç önemi olmayan aksesuarlardan ibaretti.

O gece yemeğimin gelmesini beklerken zihnimde patlayan bir berrak düşünce daha vardı. Don Juan’ın önermeleriyle bir gönüldeşlik, bir özdeşleşme dalgası hissettim içimde. Sonunda onun öğretilerinin amacına ulaşmıştım. Daha önce hiç olmadığım kadar bir olmuştum onunla. Benim tek yanlı Batılı fikirlerime uygun olmadıkları için benim açımdan devrimci nitelikler taşısalar da, hiçbir zaman don Juan’a ya da onun kavramlarına salt karşı çıkmış değildim aslında. Daha ziyade, onun kavramlarını sunuşundaki isabetlilik beni hep ölesiye korkutmuştu. Verimliliğinin tartışma götürür tarafı yoktu. Bu durum beni baştan beri açıklamalar aramaya zorlamış, sanki inancım gönülsüzmüş gibi davranmaya itmişti.

Evet, o uçuruma atladım, dedim kendi kendime, ve ölmedim, çünkü dibe varmadan farkındalığın karanlık denizinin beni yutmasına izin verdim. Korkular ve pişmanlıklar olmadan ona teslim oldum. Ve o karanlık deniz bana ölmeyip kendimi L.A.'daki yatağımda bulmam için ne gerekiyorsa onu sağladı. İki gün öncesi, bu açıklamanın benim için hiçbir anlamı olmazdı. Şimdi Ship’s'de, sabahın üçünde, benim için her şey demekti.

Orada yalnızmışım gibi elimi gürültüyle masaya indirdim. İnsanlar bana bakıp anlayışla gülümsediler. Umurumda değildi. Zihnim çözümsüz bir açmaza odaklanmıştı: on saat önce ölmek üzere bir uçuruma atlamış olduğum gerçeğine karşın hayattaydım. Böyle bir açmaz asla çözülemezdi, biliyordum bunu. Benim normal bilişselliğim tatmin olmak için tek yönlü bir açıklama gereksiniyordu, ama tek yönlü açıklamalar olası değildi. Bu olanlar, süreklilikteki kesintinin dönüm noktasıydı. Don Juan, kesintinin büyücülük olduğunu söylemişti. Becerebildiğim kadar açıklıkla anlamıştım bunu artık. Geride kalmak için tüm gücüme, tüm sabrıma, ve her şeyin ötesinde savaşçı-gezginin çelikten yüreğine ihtiyacım olduğunu söylerken don Juan ne kadar haklıydı.

Don Juan'ı düşünmeye çalıştım, ama yapamadım. Ayrıca don Juan'a aldırmıyordum da. Aramızda dev bir engel oluşmuş gibiydi. Uyandığım andan beri içimde kendini hissettiren o yabancı düşünce doğruydu: ben farklı biri olmuştum. Atlayış anımda bir değişim gerçekleşmişti. Aksi takdirde don Juan'ı düşünmek zevk verirdi bana, ona özlem duyardım. Beni kendisiyle birlikte götürmediği için kırgınlığın sızısını hissederdim içimde. Benim normal benliğim olurdu bu. Gerçekten eskisi gibi değildim. Bu fikir tüm benliğimi istila edinceye dek hız kazandı. Böylece eski benliğimden kalan ne varsa kayboldu.

Yeni bir ruh hali idareyi ele aldı. Yalnızdım! Don Juan beni ajan provokatörü olarak bir rüyanın içine bırakmıştı. Bedenim katılığını azar azar kaybediyor, esnekleşiyordu; sonunda serbestçe derin soluklar almaya başlamıştım. Yüksek sesle güldüm. İnsanların bana bakışlarına ve bu kez gülmüyor olmalarına aldırış etmiyordum. Yalnızdım, ve bu konuda yapabileceğim bir şey yoktu!

Bir dehlize girmenin fiziksel duyumunu hissettim; kendine ait bir gücü olan bir dehlizdi bu. Beni içine çekti. Sessiz bir dehlizdi. Don Juan'dı bu dehliz, sessiz ve uçsuz bucaksız. Don Juan'ın fiziksellikten yoksun oluşunu ilk hissedişimdi bu. Duygusallığa ve özleme yer yoktu. Onu özlemem mümkün değildi, çünkü o beni içine çeken, kişisellikten arıtılmış bir duygu olarak oradaydı.

Dehliz bana meydan okudu. Bir coşku, bir ferahlık duydum. Evet, o dehlizde sonsuza dek yol alabilirdim; yalnız ya da birileriyle birlikte. Ve bu ne bir yükümlülüktü benim için, ne de bir zevk. Bir savaşçı-gezginin kaçınılmaz yazgısı olan nihai yolculuğun başlangıcından da fazla bir şeydi bu; yeni bir devrin başlangıcıydı. O dehlizi bulmuş olduğumu idrak ettiğimde ağlamam gerekirdi, ama ağlamıyordum. Ship’s’de sonsuzlukla yüz yüze gelmiştim! Ne olağanüstü! Sırtımda bir ürperti hissettim. Don Juan'ın evrenin gerçekten de sırrına erişilmez olduğunu söyleyen sesini duydum.

O anda lokantanın park yerine çıkan arka kapısı açıldı ve içeriye garip biri girdi; herhalde kırklı yaşlarının başlarında bir adamdı bu; saçı başı karmakarışık, bir deri bir kemik olmasına karşın oldukça yakışıklıydı. Onu yıllardır UCLA çevresinde, öğrenciler arasında dolaşırken görüyordum. Birisi bana onun yakınlardaki Askeri Hastanenin ayakta tedavi gören hastalarından biri olduğunu söylemişti. Ruhsal açıdan dengesiz gibi görünüyordu. Ship’s'de defalarca rast gelmiştim ona; her zaman bankonun aynı köşesinde, bir fincan kahvenin üzerine kapanmış otururdu. Eğer en sevdiği taburede oturan biri varsa, dışarda dikilip pencereden içeriye bakarak yerinin boşalmasını beklediğini de çok görmüştüm.

Lokantaya girdiğinde her zamanki yerine gidip oturdu, ardından bana baktı. Gözlerimiz karşılaştı. Bundan sonra ilk duyduğum, beni ve içerdeki herkesi iliklerine kadar donduran korkunç çığlığı oldu. İçerdekilerin hepsi yemeklerini bırakıp faltaşı gibi açılmış gözlerle bana baktılar. Benim bağırdığımı düşünmüşlerdi, besbelli. Bankoya vurup ardından yüksek sesle gülerek buna zemin hazırlamıştım. Adam taburesinden fırlayıp lokantadan dışarı koştu, ve ellerini başının üzerinde heyecanla sallayarak dönüp bana baktı.

Ani bir dürtüye karşı koyamayarak adamın arkasından koştum. Bende çığlık attıracak ne gördüğünü sormak istiyordum. Park yerinde yakaladım onu, ve neden çığlık attığını söylemesini istedim. Elleriyle gözlerini kapattı ve daha büyük bir çığlık koyverdi. Gördüğü kâbustan ödü kopmuş, olanca gücüyle bağıran bir çocuk gibiydi tıpkı. Onu bıraktım ve lokantaya geri döndüm.

"Ne oldu sana canım?" diye sordu garson kız, endişeli bir yüzle. "Beni eziyordun nerdeyse."

"Bir arkadaşı gördüm de," dedim.

Garson kızın yüzünde alaylı bir üzüntü ve hayret ifadesi belirdi.

"O adam senin arkadaşın mı?" diye sordu.
"Dünyadaki tek arkadaşım," dedim, ve bu gerçeğin ta kendisiydi; eğer "arkadaş" senin üzerindeki cilanın ardını gören ve aslında nerden geldiğini bilen biri anlamına geliyorsa.

20

Cvp: 12. Kitap - Sonsuzluğun Etkin Yanı

.