16

Cvp: 8. Kitap - Sessizliğin Erki

3 - Görünüşleri Niyet Etmek
Don Juan, ben eve dönmeden önce dağlarda bir gezi daha yapmak istiyordu, ama bunu yapamadık. Bunun yerine, onu kente götürmemi istedi. Orada bazı insanları görmesi gerekiyordu.
Yolda niyet dışında her konuya değindik. Bu, hoş bir gecikmeydi.
Öğleden sonra, işleriyle ilgilendikten sonra, alışveriş yerindeki beğendiği banka oturduk. Ortada kimseler yoktu. Çok yorgun ve uykuluydum. Ama birden, hiç ummadığım bir anda toparlandım. Usum olanca netliğine kavuştu.
Don Juan bendeki değişikliği hemen gördü ve şaşkın halime güldü. Zihnimdeki bir düşünceyi yakaladı; ya da belki ben onun zihnindeki bir düşünceyi yakaladım.
“Eğer yaşamı yıllar yerine saatler bağlamında düşünecek olursan, yaşamlarımız olabildiğine uzundur,” dedi. “Günler açısından düşündüğünde bile, yaşam hâlâ sonsuz görünür.”
Bu tam da benim düşündüğüm şeydi.
Büyücülerin yaşamı saatlerle ölçtüğünü, ve bir saatte yaşadıklarının normal bir yaşama denk yoğunlukta olduğunu anlattı. Bu yoğunluk toplanma noktasının hareketi açısından, iş bilgi biriktirmeye geldiğinde, bir üstünlük oluyormuş.
Bunu daha ayrıntılı olarak açıklamasını istedim. Uzun zaman önce konuşmalarda not tutmak elverişsiz olduğundan, bana büyücülerin dünyasıyla ilgili edinmiş olduğum katışıksız bilgileri, kâğıda ya da zihnime aktarmamamı, toplanma noktasının hareketine aktarmamı önermişti.
“En ufak değişimiyle toplanma noktası, tamamen yalıtılmış algı adacıkları oluşturur,” dedi don Juan. “Bilgi, bilinçliliğin karmaşıklığındaki deneyimler biçiminde, orada biriktirilebilir.”
“Ama bilgi, böylesine belirsiz bir şeyde nasıl biriktirilebilir?” diye sordum.
“Zihinde aynı oranda belirsizdir, ama sen onu iyi tanıdığın için hâlâ ona güveniyorsun,” diye yapıştırdı yanıtı. “Halen toplanma noktasının bu biçimdeki hareketine tanıdık değilsin, ama bu aşağı yukarı aynı şey.”
“Demek istediğim, bilgi nasıl biriktirilir?” diye direttim.
“Bilgi, deneyimin kendisinde biriktirilir,” diye açıkladı. “Daha sonra, büyücü toplanma noktasını deneyimin olduğu yere doğru hareket ettirdiğinde, deneyimin tamamını yeniden yaşar. Büyücülerin deneyimleri hatırlaması, toplanma noktasında biriktirilmiş bilgileri edinmesinin yoludur.
“Yoğunluk, toplanma noktasının hareketinin doğal bi sonucu,” diye devam etti. “Örneğin, sen şu anlarda normalde yaşayacağından daha yoğun yaşıyorsun, yani, diyeceğim o ki, yoğunluk biriktiriyorsun. Bi gün toplanma noktanı tam olarak şu anda olduğu yere döndürerek bu anları yeniden yaşayacaksın. Büyücüler işte bu yolla bilgi biriktirir.”
Don Juan’a, son birkaç günde deneyimlediğim yoğun hatıraların, bildiğim herhangi bir zihinsel işlem olmadan, başıma geldiğini anlattım.
“Biri istediğinde hatırlamayı nasıl başarabilir?” diye sordum.
“Niyetin bi yönü olan yoğunluk, doğal olarak büyücünün gözünün parıldamasına bağlıdır,” diye açıkladı. “Büyücüler o yalıtılmış algı adacıklarını çağrıştırmak için gözlerinin parıldamasıyla birlikte dönmek istedikleri alanı niyet ederler. Ama bunu zaten açıkladım.”
Zihnimin karıştığını belli ediyor olmalıydım. Don Juan beni ciddi bir ifadeyle karşıladı. Ona soru sormak için birkaç kez dudaklarımı araladım, ama düşüncelerimi toparlayamıyordum.
“Yoğunluk düzeyi normalden daha yüksek olduğu için,” dedi don Juan, “büyücü bi kaç saate denk normal bi yaşamı yaşayabilir. Toplanma noktasının bilmediği bi konuma gitmesiyle normalden daha fazla enerjiyi içine alır. Enerjinin fazlaca akışına yoğunluk denir.”
Söylediklerini olanca açıklığıyla anlıyordum, ve bu büyük etkinin darbesi karşısında mantığım afalladı.
Don Juan gözlerini bana dikti ve büyücülerin başına bela olan bir tepkiye— büyücülüğü inandırıcı, iyi düşünülmüş sözcüklerle, karşı konulmaz açıklama isteğine karşı uyardı.
“Büyücülerin deneyimleri öylesine acayip ki,” diye sürdürdü don Juan, “bunları bi zihinsel çalışma olarak alırlar ve kendi izlerini sürmek için kullanırlar. İz sürücüler olarak kozları, bizim algılayıcılar olduğumuzun, ve algının aklımızın alabileceğinden de fazla olasılıklara sahip olduğunun bilincinde olmalarıdır.”
Bu konudaki tek yorumum, insan bilinçliliğinin acayip ve tatsız olasılıklarından duyduğum endişemi dile getirmek oldu.
“Büyücüler, kendilerini bu engin olasılıklara karşı koruyabilmek için,” dedi don Juan, “kusursuz bi kararlılık, zekâ, sabır ve kibarlık örneği oluştururlar. Bu dört temel, ayrılmaz bi şekilde birbirlerine bağlıdır. Büyücüler bunları niyet ederek geliştirirler. Bu temeller, tabii ki, toplanma noktasının konumlarıdır.”
Bir büyücü tarafından gerçekleştirilen her eylemin bu dört ilkenin tanımlanmasıyla yönetildiğini söyleyerek devam etti. Böylece, tam olarak söylemek gerekirse, her büyücünün her eylemi, düşünce ve kavrama bakımından dikkatlice tasarlanmış ve iz sürmenin bu dört temelinin kendine özgü bir biçimine sahipmiş.
“Büyücüler, iz sürmenin bu dört temelini rehber gibi kullanırlar,” diye sürdürdü. “Bunlar zihnimizin dört ayrı boyutudur, büyücülerin toplanma noktalarını belirli konumlara getirmelerine neden olan dört ayrı yoğunluk türü.”
Aniden canı sıkılmış göründü. Ona, benim diretmemin buna sebep olup olmadığını sordum.
“Ussallığımızın bizi nasıl iki araya bi dereye sıkıştırdığını düşünüyordum,” dedi. “Uzun uzun düşünme, sorgulama, bi çözüm bulma eğilimindeyiz. Ama büyücülüğün düzeneğinde bunu yapmanın bi yolu yok. Büyücülük sessiz bilgiye ulaşma sanatıdır, ve sessiz bilgi düşünüp taşınarak çözülebilecek bi şey değil. Yalnızca deneyimlenebilecek bi şey.”
Gülümsedi, gözleri iki ışık noktacığı gibi parıldıyordu. Büyücülerin kendilerini sessiz bilginin ezici etkisinden koruyabilme çabasıyla iz sürme sanatını geliştirdiğini söyledi. İz sürme toplanma noktasını azar azar ama sağlam olarak hareket ettirir, büyücülere zaman ve böylece kendilerini destekleme olanağı sağlarmış.
“İz sürme sanatında,” diye sürdürdü don Juan, “büyücülerin çoğunlukla kullandığı bi yöntem vardır: denetlenen delilik. Büyücüler denetlenen deliliğin—fazlalaşmış bilinç ve algı durumunda—kendi kendileriyle ve günlük sorunların dünyasındaki herkes ve her şeyle başa çıkmanın tek yolu olduğunu savunurlar.”
Don Juan denetlenen deliliği denetlenen aldanma sanatı ya da eyleme tamamen kendini veriyormuş gibi görünme sanatı olarak açıklamıştı—öyle iyi yapılacakmış ki kimse ayırdına varamazmış. Denetlenen delilik tamamen kendini aldatma değilmiş demişti , her şeyin ayrılmaz bir parçası olarak kalırken, her şeyden ayrı olmanın inceden inceye düşünülmüş, sanatsal bir yöntemiymiş.
“Denetlenen delilik, bi sanattır,” diye sürdürdü don Juan. “Çok can sıkıcı ve öğrenilmesi güç olan bi sanattır. Çoğu büyücünün midesi kaldırmaz bunu, sanatın kendisinde yanlış bi şeylerden değil, uygulamasının çok fazla enerji gerektirdiğinden.”
Don Juan kendisinin de, böyle yapmaktan pek hoşnut olmamasına rağmen, belki de velinimeti bu konuda çok usta olduğundan, bunu titizlikle uyguladığını belirtti. Ya da belki kişiliğinin— riyakâr ve dar kafalı olan— denetlenen deliliği uygulamaya yetecek çevikliği yokmuş.
Ona şaşkınlıkla baktım. Konuşmayı kesti ve yaramaz gözlerini bana dikti.
“Büyücülüğe gelene kadar kişiliğimiz zaten oluşmuş olur,” dedi, ve omuzlarını aldırmazlığını göstermek için kaldırdı, “tüm yapabileceğimiz denetlenen deliliği uygulamak ve kendimize gülmektir.”
Bir gönüldeşlik dalgası içimi sardı ve bana kalırsa hiç de riyakâr ve darkafalı olmadığını söyledim ona.
“Ama bu benim kişiliğimin temeli,” diye diretti.
Ben de öyle olmadığı konusunda direttim.
“Denetlenen deliliği uygulayan iz sürücüler, tüm insanlığın kişilik bağlamında üçe ayrıldığına inanırlar,” dedi, ve benimle eğlenirken güldüğü gibi güldü.
“Bu çok saçma,” diye karşı çıktım. “İnsan davranışı bu basitlikte sınıflandırılamayacak kadar karmaşıktır.”
“İz sürücüler sandığımız kadar karmaşık olmadığımızı söylerler,” dedi, “ve hepimiz bu üç sınıflandırmadan birine aitmişiz.”
Sinirden güldüm. Aslında böyle bir açıklamayı şaka olarak alırdım ama zihnimin son kerte açıklığından ve düşüncelerimin keskinliğinden ciddi olduğuna inandım.
“Ciddi misin?” diye sordum, olanca kibarlığımla.
“Hem de nasıl ciddiyim,” dedi ve gülmeye başladı. Gülüşü beni biraz gevşetti. O da iz sürücülerin sınıflandırma yöntemlerini açıklamayı sürdürdü. İlk sınıflandırmada olan insanların kusursuz birer yazman, yardımcı ve arkadaş olduklarını söyledi. Çok akışkan bir kişilikleri varmış, ama akışkanlıkları besleyici değilmiş. Yine de dayanıklı, ilgili ve tamamen evcimenlermiş, bazı kalıplar içerisinde beceriklilermiş, neşeli, iyi huylu, kibar ve duyarlılarmış. Bir başka deyişle insanın tanışabileceği en tatlı kişilermiş, ama büyük bir kusurları varmış: kendi başlarına hareket edemezlermiş. Her zaman kendilerini yönlendirecek birini gereksinirlermiş. Bu yönlendirmenin ne denli düşmanca ya da yapmacık olması önemsizmiş, hayret edilecek ölçüde iyi olurlarmış. Ama kendi başlarına kaldıklarında yok olurlarmış.
İkinci sınıflandırmadaki insanlar hiç de kibar olmazlarmış. Darkafalı, kinci, imrenen, kıskanç ve bencil olurlarmış. Çoğunluk kendilerinden konuşur, insanların kendi ölçütlerine uymasını isterlermiş. Bu durumdan memnun olmamalarına rağmen her zaman her şeye önayak olurlarmış. Her durumda tamamen gergin olurlarmış ve asla rahatlayamazlarmış. Özgüvenleri yokmuş ve asla memnun olmazlarmış; özgüvenleri yittikçe daha da kötü olurlarmış. Ölümcül kusurlarıyla lider olmak için birilerini öldürebilmeleriymiş.
Üçüncü sınıflandırmadaki insanlar ne iyi ne de kötü olanlarmış. Kimseye hizmet etmez, kimseye kendilerini kabul ettirmeye çalışmazlarmış. Dahası kayıtsızlarmış. Kendileriyle ilgili, sadece tatlı hayallerinden ve dileklerle dolu düşüncelerinden oluşturdukları coşkulu bir tanımlamaları varmış. Eğer üstün oldukları bir yetenekleri varsa bu da birşeylerin olmasını beklemekmiş. Keşfedilip övgü kazanmayı beklerlermiş ve o an ortada olmayan, hep gerçekleştireceklerini söyleyip aslında böyle yetilere sahip olmadıklarından gerçekleştiremedikleri, büyük amaçlara sahip olduklarının hayalini yaratmada olağanüstü yeteneklilermiş.
Don Juan kendisinin kesinlikle ikinci sınıflandırmaya ait olduğunu söyledi. Sonra benim de kendimi sınıflandırmamı istedi, ama ben öfkelendim. Don Juan gülmekten iki büklüm, neredeyse yere düşecekti.
Kendimi sınıflandırmamı istedi yeniden, istemeye istemeye üçüncü sınıflandırmanın bir bileşimi olabileceğimi söyledim.
“Bırak bu bileşim saçmalıklarını,” dedi, gülmeyi sürdürerek. “Bizler basit varlıklarız, her birimiz bu üç türden biri. Ve benim bildiğim kadarıyla sen ikinci sınıflandırmaya aitsin. İz sürücüler onlara osuruktan adamlar der.”
Sınıflandırma dizgesinin alçaltıcı olduğu söyleyerek karşı çıkmaya başladım. Ama tam uzun bir söyleme girişmek üzereyken durdum. Onun yerine üç tür kişilik varsa, hepimizin değişme ya da kurtulma umudu olmadan bu üç sınıflamadan birine takılı kaldığımızı belirttim.
Durumun tam olarak böyle olduğunu söyledi. Kurtuluş için bir yolun dışında. Büyücüler uzun bir süre önce yalnızca kişisel yansımamızın bu sınıflandırmalardan birine girdiğini öğrenmişler.
“Bizim sorunumuz kendimizi ciddiye almamızda,” dedi. “Kişisel görünümümüzün hangi sınıflandırmaya girdiği sadece kişisel önemimiz açısından fark eder. Eğer kişisel önemimiz olmasaydı hangi sınıflandırmada olduğumuzun bi önemi olmazdı.
“Ben her zaman bi osuruk olarak kalacağım,” diye sürdürdü bedeni kahkahayla sarsılırken. “Sen de öyle kalacaksın. Ama şimdi, sen kendini ciddiye almaktayken, ben kendisini ciddiye almayan bi osuruğum.”
Öfkelenmiştim. Onunla tartışmak istedim, ama bunun için enerjiyi toparlayamadım.
O boş pazar yerinde kahkahasının yansıması ürkütücüydü.
Konuyu değiştirip, benimle tartışmış olduğu temel tözleri toparladı: tinin belirmesi, tinin vuruşu, tinin hilesi, tinin inişi, niyetin gereksindirdikleri ve niyeti kullanmak. Bu tözleri, belleğime, onları alıkoymam için bir fırsat veriyormuşçasına tekrarladı. Sonra onlara degin bana anlatmış olduğu her şeyi bir kaç sözcükle vurguladı. Sanki kasıtlı olarak bütün o bilgiyi, o anın yoğunluğuna biriktirmemi sağlamaya çalışıyordu.
Temel tözlerin benim için hala giz taşıdıklarını belirttim. Onları anlayabilme konusunda kaygılanıyordum. Sanki konu başlıklarının önemini ortadan kaldırıyormuş izlenimi yaratıyordu ve ben henüz anlamlarını hiç yakalayamamıştım.
Soyut tözler hakkında daha fazla soru sormam gerektiği konusunda direttim.
Söylediklerimi saptamaya çalışır görünüyordu, sonra sessizce başıyla onayladı.
“Bu konu da benim için çok zordu,” dedi. “Ve ben de bi sürü soru sormuştum. Ben belki de senden biraz daha bencildim. Ve çok kötüydüm. Dırdırlanmak soru sormanın bildiğim tek yöntemiydi. Sen de oldukça saldırgan bi sorgucusun. Tabii sonuç olarak ikimiz de aynı ölçüde sıkıcıyız, ama ayrı nedenlerden dolayı.”
Don Juan’ın konuyu değiştirmeden önce temel tözlerle ilgili tartışmamıza eklediği son bir şey vardı; o da kendilerini son kerte yavaş olarak belli ettikleriydi, düzensiz olarak geliştiği ve geri çekildiğiydi.
“Toplanma noktasını hareket ettirebilen birinin, bunu daha fazla hareket ettirebileceğini yeterince tekrarlayamadım herhalde,” diye başladı. “Ve bi öğretmeni gereksinmemizin tek nedeni, bizi acımasızca mahmuzlayacak olmasındandır. Yoksa doğal tepkimiz, durup ne çok yol katettik diye kendimizi kutlamaya yönelir.”
İkimizin de, kendimize daha yumuşak davranmak konusuna, o nahoş eğilimlerimizle iyi birer örnek oluşturduğumuzu söyledi. Çok şükür, velinimeti, o olağanüstü iz sürücü, kendisini hiçbir şeyden esirgememiş.
Don Juan geceleri doğada gezinme alıştırmaları sırasında, nagual Julian’ın kendisine kişisel önemin doğası ve toplanma noktasının hareketi konusunda geniş ölçüde demeçler verdiğini söyledi. Nagual Julian için kişisel önem üç bin kafalı bir canavarmış. İnsan onunla yüz yüze gelip üç yöntemle onu yok edebilirmiş. İlk yol her kafayı tek tek, aynı anda kesip koparmakmış; İkincisi, kişisel önemi aç bırakarak yavaş yavaş yok eden, merhametin olmadığı yer denilen var olmanın o gizemli yerine ulaşmakmış; ve üçüncüsü de birinin simgesel ölümüyle oluşabilen ani bir yok etmeymiş.
Nagual Julian üçüncü seçeneği önermiş. Ama seçebilme fırsatı olursa kendisini şanslı sayması gerektiğini anlatmış don Juan’a. Çünkü genellikle tin büyücünün hangi yoldan gitmesi gerektiğine karar verirmiş, büyücünün de görevi bunu izlemekmiş.
Don Juan, beni yönlendirdiği gibi, velinimetinin de kendisini üç bin kafalı canavarı, kişisel önemin o kafalarını tek tek kesip koparmaya yönlendirmiş olduğunu, ama sonuçlarının epey farklı çıktığını söyledi. Ben bu alıştırmaya oldukça iyi karşılık verebiliyorken, o bir karşılık bile vermemiş. “Benimkisi kendine özgü bi durumdu,” diye sürdürdü. “Göğüsümde bi kurşun deliğiyle yolda yatarken beni gördüğünden beri, velinimetim, benim yeni nagual olacağımı bilmekteydi. Buna göre davranıp, sağlığım el verir vermez toplanma noktamı hareket ettirdi. Ve büyük bi kolaylıkla o canavarımsı adam biçimindeki enerji alanını gördüm. Ama bu gelişme bana beklendiği gibi bi yardım sağlayacağına, toplanma noktamın yeni hareketler etmesini engelledi. Diğer çömezlerin toplanma noktaları sağlam bi şekilde hareket ederken, benimkisi canavarı görme düzeyinde takıldı kaldı.”
“Peki velinimetin sana neler olup bittiğini anlatmadı
mı?” diye sordum, bu gereksiz sorun karşısında epey şaşırmış olarak.
“Velinimetim bilgileri aktarmaya inanmazdı,” dedi don Juan. “Bu şekilde aktarılan bilgilerin etkiden yoksun olacağını sanırdı. Asla ulaşılamazdı bilgiye gereksinildiğinde. Öte yandan, bilgi yalnızca sezdirildiğinde onunla ilgilenen kişi bu bilgiyi edinmek için çeşitli yollar tasarlayabilirdi.”
Don Juan, velinimetiyle kendisinin öğretme yöntemleri arasındaki ayrımın, insanın seçme özgürlüğü olması gerektiğine inanmasından kaynaklandığını söyledi. Velinimetiyse buna inanmıyormuş.
“Velinimetinin öğretmeni, nagual Elias sana neler olup bittiğini anlatmadı mı?” diye direttim.
“Denedi,” dedi don Juan ve iç çekti. “Ama ben gerçekten dayanılmazdım. Her şeyi biliyordum. O iki adam kulağımın dibinde konuşuyorlardı, ama asla söylediklerini dinlemiyordum.”
Bu çıkmazla baş edebilmek için nagual Julian, don Juan’ı bir kez daha, ama bu sefer bir başka biçimde toplanma noktasının özgür hareketi yapmasına karar vermiş.
Sözünü, bunun ırmaktaki deneyiminden önce mi, sonra mı olduğunu öğrenebilmek için kestim. Don Juan’ın öyküleri benim beğenebileceğim bir kronolojik sıraya sahip değillerdi.
“Bu bi kaç ay sonra olmuştu,” diye yanıtladı. “Ve sakın, ayrılmış algıyı yaşamış olduğumdan bi parça bile değiştiğimi sanma, ne daha bilgili, ne de daha aklı başında biri olmuştum. Böyle şeyler hiç olmadı.
“Senin başına gelenleri bi düşün,” diye devam etti.
“Senin devamlılığını defalarca kırmakla kalmayıp, onu parçalara ayırdım, bi bak kendine, hâlâ dokunulmamışsın gibi davranıyorsun. Bu sihrin, niyetin bi başarısı.
“Ben de böyleydim. Bi süre için deneyimlemekte olduğum şeyin baskısı altında ezilip büzülüyordum, ve sonra hepsini unutup, o kaba halime dönüyordum, sanki hiç bi şey olmamış gibi. Bu nedenle velinimetim gerçekten değişebilmemiz için ölmemiz gerektiğine inanıyordu.”
Don Juan kendisiyle birlikte bütün çömezlerin, Tulio’nun alçak ve kendini beğenmiş önemsiz biri olması dışında, herhangi bir konuda asla tam olarak anlaşamadıklarını söyledi. Kendilerine uzak durduğu ve hor davrandığı için Tulio’dan tiksinirlermiş. Onlara öylesine bir aşağılamayla davranırmış ki, kendilerini pislik gibi hissederlermiş. Hepsi de Tulio’nun kendileriyle konuşmamasının nedeninin söyleyecek bir şeyi olmaması olduğuna inanmışlardı; ve en dikkat çeken halinin, o kendini beğenmiş her şeyden uzak duruşunun çekingenliğine bir maske oluşturmak için olduğunu sanmışlardı.
Yine de soğuk kişiliğine ve tüm çömezlerin kızgınlığına rağmen, Tulio’nun ev sakinleri üzerinde aşırı bir etkisi varmış—özellikle üzerine titriyormuş gibi görünen nagual Julian’ın.
Bir gün nagual Julian tüm çömezleri bütün gün sürecek bir iş için kente göndermiş. Evin diğer yaşlı sakinleri yanı sıra evde kalan tek kişi don Juan’mış.
Günün ortasına doğru nagual Julian, çalışma odasında, her zamanki saymanlık işleriyle ilgilenmeye koyulmuş. İçeri girerken don Juan’dan kendisine hesaplarda yardım etmesini istemiş.
Don Juan makbuzlara baktıkça, işe devam edebilmesi için, ırgat başı Tulio’nun elinde bulunan ve onun not etmemiş olduğu bazı bilgilere gereksinimi olduğunu anlamış.
Nagual Julian, don Juan’ı sevindiren Tulio’nun bu dikkatsizliğine çok kızmış. Nagual sabırsızca don Juan’a tarlada işçilerin başında bekleyen Tulio’yu bulmasını ve çalışma odasına getirmesini buyurmuş.
Don Juan Tulio’yu üzeceği düşüncesine haince sevinerek, tarlaya olan beş yüz metrelik yolu, tabii ki kendisini canavarımsı adamdan koruyacak bir çiftlik işçisiyle koşmuş. Her zamanki gibi işçileri uzaktan gözetleyen Tulio’yu bulmuş. Don Juan Tulio’nun insanlarla doğrudan ilişkiye girmekten nefret ettiğinin, onları hep uzaktan izlediğinin farkındaymış.
Don Juan sert bir ses tınısı ve abartılmış buyurgan tavırlarla Tulio’ya nagual’ın onun hizmetine gerek duyduğundan onunla eve gelmesini istemiş. Sesi zar zor duyulan Tulio, o anda çok işi olduğu, ama bir saate kadar serbest kalacağını ve gelebileceğini söylemiş.
Don Juan, Tulio’nun kendisiyle tartışmaya giremeyeceğini, başının bir hareketiyle konuyu kapatacağını bildiği halde, diretmiş. Tulio ağzına alınmayacak sövgüler yağdırarak kendisine bağırmaya başladığında dehşete kapılmış. Bu manzara öylesine Tulio’nun yapısına ters düşüyormuş ki işçiler bile işlerini bırakıp soru soran bakışlarla birbirlerine bakmaya başlamış lar. Don Juan Tulio’yu son kerte öfkelendirmiş. Hatta kaçıp giden, ürkmüş don Juan’a bir taş savurmuş.
Don Juan’la koruyucusu derhal kaçıp eve geri dönmüşler. Ön kapıda Tulio’yla karşılaşmışlar. Bazı kadınlarla sakin sakin konuşup gülüşüyormuş. Alışkanlığı olduğu üzere, don Juan’ı görmemezlikten gelmek için başını öte yana çevirmiş. Nagual onu çalışma odasına isterken orada laflamasından dolayı, don Juan onu sinirli sinirli ve ağır bir şekilde suçlamaya başlamış. Tulio ve kadınlar don Juan’a sanki delirmiş gibi bakmışlar.
Ama o gün Tulio hiç kendi doğal halinde değilmiş. Anında don Juan’a o lanet ağızını kapayıp kendi lanet işleriyle ilgilenmesini haykırmış. Utanmadan don Juan’ı nagual Julian’la aralarını bozmaya çalışmakla suçlamış.
Kadınlar kaygılarını ahlayıp vahlayarak, don Juan’a beğenmeyen bakışlarla bakarak göstermişler. Tulio’yu sakinleştirmeye çalışmışlar. Don Juan Tulio’ya nagual’ın odasına gitmesini ve hesapları açıklamasını emretmiş. Tulio ona cehenneme gitmesini söylemiş.

Don Juan öfkeden sarsılmaktaymış. Basit bir hesapları sorma görevi kâbusa dönüşmüş. Öfkesini denetlemiş. Kadınlar onu dikkatle izliyorlarmış ve bu onu yeniden öfkelendirmiş. Sessiz bir öfkeyle nagual’ın odasına koşmuş. Tulio ve kadınlar konuşmalarına geri dönüp, özel bir şakayı kutluyormuşçasına gülmeye başlamışlar.
Don Juan’ın şaşkınlığı çalışma odasına girip Tulio’yu nagual’ın masası başında hesaplarına dalmış olarak gördüğünde son noktasına varmış. Don Juan inanılmaz bir çaba harcayıp öfkesini denetlemiş. Tulio’ya gülümsemiş. Artık ona göğüs germesi gerekmiyormuş. Aniden nagual’ın Tulio’yu, kendisini denemek, öfkelenip öfkelenmeyeceğini görmek için kullanmakta olduğunu anlamış. Ona bu zevki vermeyecekmiş.
Tulio başını hesaplarından kaldırmadan, eğer nagual’ı arıyorsa onu evin diğer tarafında bulunabileceğini söylemiş don Juan’a.
Don Juan evin diğer tarafına koşturup, nagual Julian’ı yanında Tulio’yla ağır ağır iç avluda dolaşırken bulmuş. Nagual bütün dikkatini Tulio’yla yaptığı konuşmaya vermiş görünüyordu. Tulio, nazikçe nagual’ın giysisinin kolunu çekiştirip, alçak bir sesle yardımcısının orada olduğunu söylemiş.
Nagual ciddi bir şekilde üzerinde çalıştıkları hesaplarla ilgili her şeyi don Juana açıklamış. Uzun, ayrıntılı ve kapsamlı bir açıklamaymış. Daha sonra don Juan’a tüm yapması gerekenin çalışma odasından hesap defterini getirmesi, böylece girdileri yapıp Tulio’ya imzalatmaları olduğunu söylemiş.
Don Juan ne olup bittiğini anlayamıyormuş. Ayrıntılı açıklamalar ve nagual’ın ciddi ses tonu, her şeyi olağan sorunlar biçimine dönüştürmüş. Tulio işi olduğundan, sabırsızca don Juan’a acele edip defteri getirmesini söylemiş. Bir başka yerde de ona gereksinimi olanlar varmış.
Ondan sonra don Juan kendisini bir soytarı olarak görmeye başlamış. Nagual’ın bir şeylerin peşinde olduğunu biliyormuş; gözlerinde, don Juan’a, her zaman o kötü şakalarının birlikteliğini anlatan tuhaf bir bakış varmış. Bunun yanısıra, Tulio o gün, don Juan’ın o evde olduğu tüm iki sene boyunca konuştuğundan daha çok konuşmuş.
Don Juan tek bir söz etmeden çalışma odasına geri dönmüş. Ve beklediği gibi Tulio kendisinden önce oraya varmış. Don Juan’ı bekleyerek masanın köşesinde oturmakta, sabırsızca ayağının topuklarıyla yere vurmaktaymış. Don Juan’ın aradığı defteri ona uzatmış ve yola koyulmasını söylemiş.
Buna karşı kendisini hazırlamış olmasına rağmen don Juan afallamış. Öfkelenip kabalaşan adama gözlerini dikmiş. Don Juan patlamamak için kendini zor tutmuş. Bütün bunların yalnızca davranışlarını denemek için olduğunu söyleyip durmuş kendisine. Denemeden başarıyla geçemezse evden atılacağını sanmaktaymış.
Bu hengâmenin ortasında, yine de Tulio’nun kendisinden nasıl her zaman bir adım önde olabildiğini merak ediyormuş.
Tulio’nun kesinlikle nagual ile beklemekte olacağını kestirmekteymiş. Yine de onu orada gördüğünde şaşırmamasına rağmen, inanamamış. En kısa yolu izleyerekten evin içinde koşmuş. Tulio’nun kendisinden daha hızlı koşabilmesi olası değilmiş. Dahası eğer Tulio koştuysa, onun yanında koşmuş olmalıymış.
Nagual Julian kayıtsız bir tavırla hesap defterini don Juan’dan almış. Girdileri yapmış, Tulio da imzalamış. Sonra yeniden, gözlerini Tulio’ya dikmiş olan don Juan’a aldırmaksızın hesaplarla ilgili konuşmaya başlamışlar. Don Juan kendisine ne tür bir deneme uyguladıklarını anlamaya çalışıyormuş. Davranışlarıyla ilgili bir deneme olduğunu sanmış. Ne de olsa o evdeki davranışları her zaman gündemdeymiş.
Nagual Tulio’yla yalnız kalıp iş konuşmak istediğini söyleyerek don Juan’ı yollamış. Don Juan derhal kadınları bulup, onların bu tuhaf durum hakkında söyleyeceklerini dinlemek istemiş. On adım kadar ilerlemiş ki, kadınlardan ikisi ve Tulio’yla karşılaşmış. Üçü de epey coşkulu bir konuşmayı sürdürüyorlarmış. Kendisini görmeden onları gördüğünden nagual’a geri koşmuş. Tulio orada, nagual ile konuşmaktaymış.
İnanılmaz bir kuşku don Juan’ın zihninde belirivermiş. Çalışma odasına koşmuş; Tulio saymanlık işine gömülmüşmüş, onu fark etmemiş bile. Don Juan ona neler olup bittiğini sormuş. Bu kez Tulio gerçek kendine benziyormuş, yanıtlamamış onu, ona bakmamış da.
Don Juan o anda bir başka akıl almaz düşünceye kapılmış.
Ahıra koşmuş, iki atı eyerlemiş ve sabahki koruyucusundan yeniden kendisine eşlik etmesini istemiş. Daha önce Tulio’yu gördükleri yere dörtnala gitmişler. Tam olarak onu bıraktıkları yerde duruyormuş. Don Juan’la konuşmamış. Don Juan ona sorular sorduğunda omuzlarını kaldırıp başını öte yana çevirmiş.
Don Juan ve koruyucusu dörtnala eve dönmüşler. Adamı atlarla ilgilensin diye bırakıp eve koşturmuş. Tulio kadınlarla birlikte öğle yemeği yemekteymiş. Ayrıca Tulio nagual ile konuşmaktaymış. Ve ayrıca Tulio defterler üzerinde çalışmaktaymış.
Don Juan oturup korkudan soğuk soğuk terlediğini duymuş. Nagual Julian’ın kendisini o berbat şakalarından biriyle denemekte olduğunu biliyormuş. Üç tür eylemde bulunabileceğine karar vermiş. Sanki olağandışı hiçbir şey olmamış gibi davranabilirmiş; deneyi kendi başına anlamaya çalışabilirmiş ya da nagual don Juan’ın her istediği açıklayacağını söyleyip, bunu kafaya takmış olduğu için nagual ile yüzleşip ondan açıklama isteyebilirmiş.
Sormaya karar vermiş. Nagual’a gidip kendisine ne yapılmakta olduğunu açıklamasını istemiş. Nagual halen hesaplarla uğraşmaktaymış ve yalnızmış. Defteri bir kenara koyup don Juan’a gülümsemiş. Don Juan’a kendisine öğretmiş olduğu yirmi bir yapmama eyleminin kişisel öğrenimin üç bin kafasını kesip koparabilecek gereçler olduğunu, ama bu gereçlerin don Juan’a hiçbir etkide bulunamadıklarını söylemiş. Böylece don Juan’ı merhametin olmadığı yer denilen konuma sokmaya çalışarak kişisel önemi yok etmenin ikinci yöntemini denemekteymiş.
İşte o zaman don Juan, nagual Julian’ın düpedüz deli olduğuna inanmış. Onun yapmamalardan ya da üç bin kafalı canavarlardan ya da merhametin olmadığı yerlerden konuştuğunu duymak neredeyse don Juan’ı ona acımaya itmiş. Nagual Julian çok sakin bir şekilde don Juan’dan evin arkasındaki ambarlık kulübeye gidip Tulio’yu çağırmasını istemiş.
Don Juan iç geçirip, gülmemek için kendini zor tutmuş. Nagual’ın yöntemleri açıkça ortadaymış. Don Juan nagual’ın Tulio’yu kullanarak denemesine devam etmek istediğini biliyormuş.
Don Juan anlatımını kesip, Tulio’ya değin ne düşündüğümü sordu. Büyücülerin dünyasıyla ilgili bildiklerime dayanarak, Tulio’nun bir büyücü olduğunu ve bir biçimde kendi toplanma noktasını iyi tasarlanmış olarak hareket ettirdiğini ve don Juan’a dört yerde aynı zamanda bulunabildiği izlenimini verdiğini söylerdim dedim.
“Peki kulübede ne buldum dersin?” diye sordu don Juan, koca bir sırıtmayla.
“Ya Tulio’yu bulmuşsundur ya da hiç kimseyi,” diye yanıtladım.
“Ama bu ikisinden biri olmuş olsaydı, benim devamlılığıma bi darbe inmiş olmayacaktı,” dedi don Juan.
Acayip şeyler düşünmeye çalıştım ve belki de Tulio’nun rüya gören bedenini bulmuş olabileceğini ileri sürdüm. Don Juan kendisinin de buna benzer bir şeyi büyücüler gurubundaki üyelerden biriyle yapmış olduğunu anımsattım.
“Hayır,” diye don Juan anında yanıtladı. “Bulduğum şey gerçeklikte bi eşi olmayan bi şakaydı. Yine de acayip değildi, bu dünyanın dışından bi şey hiç değildi. Ne olduğunu düşünüyorsun?”
Don Juan’a bulmacalardan nefret ettiğimi anlattım. Tüm o yaşamama neden olduğu acayip şeylerden sonra, bekleyebileceğim şeylerin daha fazla acayiplikler olacağını, bu da artık söz konusu olmadığına göre, tahmin etmeyi bırakacağımı söyledim.
“Kulübeye girdiğimde Tulio’yu saklanırken bulacağıma hazırlamıştım kendimi,” dedi don Juan. “Denemenin bi sonraki bölümünde çileden çıkartıcı bi saklan da arayayım oyunu oynayacağımızdan emindim. Tulio kulübenin içerisinde saklanarak beni deli edecekti.
“Ama beklediğim şeylerden hiçbiri olmadı. Kulübeye girdim ve dört Tulio buldum.”
“Dört Tulio’yla ne demek istiyorsun?” diye sordum.
“O kulübede dört adam vardı,” diye yanıtladı don Juan. “Ve hepsi de Tulio’ydu. Benim şaşkınlığımı tahmin edebiliyor musun? Hepsi de aynı biçimde oturuyorlardı, bacak bacak, üzerine atmışlar ve beni bekliyorlardı. Onlara baktım ve çığlıklar atarak kaçtım.
“Velinimetim beni kapının dışında tuttu. Sonra gerçekten dehşete düşmüş olarak, dört Tulio’nun kulübeden çıkıp bana doğru geldiklerini gördüm. Tulio’lar saldıran kova kuşlar gibi beni parmaklarıyla gagalarken avazım çıktığı kadar bağırdım. İçimde bi şeyler pes edene kadar bağrındım ve inanılmaz bi kayıtsızlık durumuna geçtim. Yaşamımda asla böylesine olağanüstü bi şey duymamıştım. Tulio’ları silkeleyip attım ve ayağa kalktım. Beni sadece gıdıklıyorlarmış. Doğruca nagual’a gidip bana o dört adamı açıklamasını istedim.”
Nagual Julian’ın don Juan’a açıkladığı, o dört adamın iz sürmenin kusursuz örnekleri olduğuymuş. Adları öğretmenleri nagual Elias tarafından bulunmuş. Nagual Elias, denetlenen deliliğe bi alıştırma olsun diye İspanyolcadan aldığı sayma sayılarına— uno, dos, tres, cuatro— Tulio adını ekleyerek elde ettiği Tuliuno, Tuliodo, Tulitre ve Tulicuatro adlarını koymuş bunlara.
Nagual Julian her birini sırayla don Juan’la tanıştırmış. Dört adam tek sıra durmaktalarmış. Don Juan her birisinin yüzüne bakıp başıyla selam vermiş, onlar da ona bakıp selam vermişler. Nagual o dört adamın, don Juan’ın da doğruladığı gibi, olağanüstü bir yeteneğin iz sürücüleri olduğunu ve bunun karşısında övgünün bile yersiz kalacağını söyledi. Tulio’lar nagual Elias’ın zaferleriymiş; onlar ayırdedilemezliğin özüymüşler. Onlar öylesine harikulade iz sürücülermişler ki, tüm işlevsel amaçlar için sadece biri var oluyormuş. İnsanlar her gün onları görüp konuşmalarına rağmen, ev sakinlerinin dışında hiç kimse dört Tulio olduğunun farkında değilmiş.
Don Juan kusursuz bir açıklıkla nagual Julian'ın adamlara değin söylediklerini anlamaktaymış. Bu olağanüstü açıklıktan dolayı merhametin olmadığı yere ulaşmış olduğunu biliyormuş. Ve tamamen kendi kendine, merhametin olmadığı yerin kişisel acımayı kullanım dışı bırakan toplanma noktasının bir konumu olduğunu anlamış. Ama don Juan ayrıca bu sezinleme gücünün ve bilgeliğinin geçici olduğunu da biliyormuş. Toplanma noktası önlenemez bir şekilde ayrıldığı noktaya dönecekmiş.
Nagual don Juan’a herhangi bir sorusu var mı diye sorduğunda, kendi öngörüleriyle ilgili tahminler yürüteceğine, tüm dikkatini nagual’ın açıklamalarına verirse daha iyi olacağını anlamış.
Don Juan Tulio’ların nasıl tek kişiylermiş izlenimi yarattıklarını bilmek istemiş. Son kerte meraklanmış, çünkü onları yakından inceledikçe tıpatıp aynı olmadıklarını anlamış. Aynı giysileri giymektelermiş. Aynı boy, yaş ve yapılardalarmış. Ama bu onların benzerliklerinin uzanımıymış. Yine de onlara baktıkça bile tek bir Tulio olduğuna yemin edebilirmiş.
Nagual Julian insan gözünün herhangi bir şeyin en belirgin niteliğine odaklanacak şekilde eğitilmiş olduğunu ve bu belirgin niteliklerin önceden bilindiğini açıkladı. Böylece iz sürücülerin sanatı seçtikleri nitelikler ki bakanın göz önünden kaçması olanaksızmış. Belli izlenimleri özenle güçlendirerek, iz sürücüler bakan açısından gözleriyle algılamış oldukları şey hakkında alt edilemeyecek bir kanı yaratabilirlermiş.
Nagual Julian, don Juan’ın kadın elbiseleriyle ilk geldiği günde, grubundaki kadınların hoşnut olduğunu ve açıklıkla güldüklerini söyledi. Ama onlarla olan adam yani Tulitre, hemen don Juan’a Tulio’nun izlenimi sağlamış. Yüzünü saklamak için başını çevirmiş, omuzlarını umursamazlıkla sarsmış, sanki tüm olanlar canını sıkıyormuş gibi, sonra çıkıp gitmiş— saklandığı yerde rahat rahat gülebilmek için—kadınlar da bu ilk etkiyi pekiştirmek için, adamın yabaniliğine sıkılmış görünmüşler.
O andan itibaren don Juan’ın yakınında bulunan Tulio’lardan herhangi biri bu izlenimi güçlendirip daha da ileri götürmüş, ta ki don Juan’ın gözü kendisine verilenden başka bir şeyi göremeyene dek.
Bundan sonra Tuliuno konuşup, don Juan’ı yönlendirildiğinin dışında her şeye karşı kör bir hale getirmelerinin üç aylık dikkatli ve sürekli eylemlerle olanaklı olduğunu söylemiş. Üç aydan sonra görmezliği öylesine belirginleşmiş ki Tulio’ların artık dikkat etmeleri gerekiyormuş. Evde doğal olarak davranmaya başlamışlar. Hatta kimliklerini aynı tutan giysiler giymeyi bile bırakmışlar, ve don Juan ayrımı ayırt edememiş.
Yeni çömezler geldiğinde, Tulio’lar tekrar yeniden başlamak zorunda kalmışlar. Bu kez durum daha da zormuş, çünkü pek çok çömez varmış ve akıllılarmış.
Don Juan Tuliuno’ya Tulio’nun görünüşünü sormuş. Tuliuno, nagual Elias’ın süregelen görünüşün, denetlenen deliliğin özü olduğunu ve iz sürücülerin görünüşleri, onları yardımcı malzemelerin yardımıyla üreteceklerine niyet ederek yarattıklarını söylemiş. Yardımcı malzemeler göze yanlış görünen doğal olmayan görünüşler yaratırlarmış. Bu bağlamda, görünüşleri niyet etmek iz sürücüler için yalnızca bir alıştırmaymış.
Daha sonra Tulitre konuşmuş. Görünüşlerin tinden istenebileceğini söylemiş. Görünüşler istenirmiş, güçlü bir şekilde çağrılırlarmış, asla mantıksal olarak bulgulanamazlarmış. Tulio’nun görünüşü tinden istenmeliymiş. Ve bunu kolaylaştırmak için nagual Elias onların dördünü de çok ufak ve ırak bir depolama odasına koymuş ve orada tin onlarla konuşmuş. Tin ilkin türdeşliklerini niyet etmelerini gerektiğini söylemiş. Dört haftalık mutlak yalıtılmışlıktan sonra hepsi de aynı özelliklere sahip olmuşlar.
Nagual Elias niyetin onları kaynaştırdığını ve bireyselliklerinin el değmeden kalacağının kesinliğini kazanmış olduklarını söylemiş. Artık izleyici tarafından algılanacak görünüşü çağırmaları gerekiyormuş. Ve onlar da don Juan’ın görmüş olduğu Tulio’nun görünüşünü niyet etmekle uğraşmışlar. Bunu kusursuzlaştırabilmeleri için çok çalışmaları gerekmiş. Öğretmenlerinin yönetiminde bunu kusursuzlaştıracak tüm ayrıntıların üzerinde odaklanmışlar.
Dört Tulio, don Juan’a Tulio’nun en belirgin niteliklerinden göstermişler. Bunlar, çok güçlü küçümseme ve kendini beğenmişlik edalarıymış; yüzün öfkeliymişçesine aniden sağa döndürülüşü, bedenin üst bölümüne, yüzü sol omuzla saklamak için verilen kıvrımlar, el ile alma düşün saçları çekmek istermiş gibi yapılan gözleri saklama hareketi ve hangi yöne gideceğini bilemeyecek kadar sinirli bir adamın yürüyüşü.
Don Juan bu ayrıntılı davranışların ve sürüyle diğerinin Tulio’yu unutulmaz bir kişilik yaptığını söyledi. Aslında öylesine unutulmazmış ki, Tulio’yu don Juan ve diğer çömezler için bir ekrandaymışçasına canlandırmak, o dört adamdan birinin bir niteliği ima etmesiyle olurmuş, ardından don Juan ve diğer çömezler olayların gerisini kendiliğinden getirirlermiş.
Don Juan, bu bilginin muazzam yoğunluğundan dolayı, Tulio’nun kendisi ve diğerleri için iğrenilecek bir adamın özünü oluşturmuş olduğunu söyledi. Ama aynı zamanda, derinlemesine kendi içlerini araştıracak olsalar, Tulio’nun zor unutulan biri olduğunu da anlarlarmış. Çevik, gizemli, esnek, farkında olarak ya da olmayarak bir gölgeymiş izlenimi yaratan biriymiş o.
Don Juan, Tuliuno’ya niyeti nasıl çağırdıklarını sormuş. Tuliuno da iz sürücülerin niyeti yüksek sesle çağırdıklarını anlatmış. Niyet genellikle küçük, yalıtılmış, karanlık bir odadan çağrılırmış. Kara bir masaya, gözlerin birkaç santim önüne bir mum yerleştirilirmiş, sonra niyet sözcüğü yavaşça, kişinin gerek duyduğu sayıda açık seçik ve özenli bir şekilde söylenirmiş. Sesin tınısı bir şey düşünmeksizin alçalır ya da yükselirmiş.
Tuliuno, niyeti çağırma eylemindeki vazgeçilmez işlemin, niyet edilene yönelecek olan mutlak yoğunluğun olduğunu vurguladı. Onların durumunda yoğunluklarını türdeşliğiyle ve Tuliuno’nun görünüşüne yöneltmeleri gerekiyormuş. Niyetçe kaynaştırıldıktan sonra, türdeşliklerin ve Tulio’nun görünüşünün bir izleyiciye gerçek gibi görünebilmesi için yılların geçmesi gerekmiş.
Don Juan’a, onların niyeti çağırışına değin ne düşündüğünü sordum. O da velinimetinin, nagual Elias gibi, geleneklere kendisinin olduğundan biraz daha fazla bağlı olduğunu, bu nedenle mumlar, dar karanlık odalar, kara masalar gibi şeyleri tercih ettiklerini söyledi.
Ben de geleneksel davranışlara çok bağlı olduğumu anlattım. Ritüel yoğunlaşabilmek için son kerte önemli görünürdü bana. Don Juan bu açıklamamı dikkate aldı. Bedenimin, onu bir enerji alanı olarak gördüğünde, eski zaman büyücülerinin, diğerlerinde çok istekli bir şekilde aradıkları, saydam kozanın alt sağ bölgesinde bulunan bir parlak alana sahip olduğunu söyledi. Bu parlaklık beceriklilikle birlikteymiş ve sapkınlığa eğimliymiş. O zamanın kara büyücüleri bu imrenilen niteliği kullanma ve onu insanın karanlık yönüne aktarmaktan zevk alırlarmış.
“O halde insanda bir kötü yön var,” dedim sevinçten uçarak. “Sen her zaman bunu reddedersin. Kötülüğün olmadığını, yalnızca erkin olduğunu söylersin.”
Bu tepkime kendim de şaşırdım. Bir anda tüm Katolik geçmişim beni yolumdan döndürmek için geri geldi ve Karanlıkların Prensi yaşamdan bile daha büyük göründü.
Don Juan öksürene dek güldü.
“Tabii ki karanlık bi yönümüz var,” dedi. “Yok yere öldürüyoruz, öyle değil mi? Tanrı adına insanları yakıyoruz, kendimizi mahvediyoruz, yaşamı bu gezegenden silip dünyayı yok ediyoruz. Sonra da cüppeler giyiniyoruz ve Tanrımız bizimle konuşuyor. Peki Tanrımız bize ne anlatıyor? Bize iyi çocuklar olmamız gerektiğini yoksa bizi cezalandıracağını söylüyor. Tanrımız yüzyıllardır bize gözdağı veriyor ama hiçbi şey olduğu yok. Kötü olduğumuzdan değil, aptal olduğumuzdan. İnsanlığın karanlık bi yönü vardır, bu doğru ve buna aptallık denir.”
Başka bir şey söylemedim, ama sessizce onu takdir ediyordum ve mutlulukla don Juan’ın usta bir tartışmacı olduğunu düşünmekteydim.
Bir anlık duraksamadan sonra, don Juan ritüelin sıradan insanı, kişisel önemin birer anıtı olan koca kiliseler yapmaya zorlaması gibi, büyücüleri de sapkınlık ve tutkuya görkemli binalar yapmaya zorladığını açıkladı. Sonuç olarak, her nagual’ın görevi bilinçliliğe öncülük etmekmiş, böylece borçtan harçtan uzak soyuta doğru uçarmış.
“Borç harçla ne demek istiyorsun don Juan?” diye sordum.
“Ritüel dikkatimizi düşünebileceğim her şeyden daha iyi çekebilir,” dedi, “ama bedeli de epey yüksek. Bunun yüksek bedeli sapkınlık ve sapkınlık bilincimize en ağır borç harcı takabilir.”
Don Juan insan bilinçliliğinin büyük bir perili eve benzediğini söyledi. Güncel yaşamın bilinçliliği koca evin odalarından birine ömür boyu mahkûm olmak gibiymiş. Bu odaya büyülü bir açılışla girermişiz: doğum. Ve bir başka açılışla bu odadan çıkarmışız: ölüm.
Buna rağmen büyücüler, yaşamlarını sürdürmekteyken bir başka çıkış yolu bulabiliyor, mühürlenmiş odayı terk edebiliyorlarmış. Şahane bir edim. Ama akılları baştan alan başarıları, o mühürlenmiş odayı terk ettiklerinde özgürlüğü seçmiş olmalarıymış. Koca perili evin diğer bölümlerinde yiteceklerine oradan ayrılmayı seçmişler.
Sapkınlık bilinçliliğin özgürlüğe ulaşabilmesi için gereksindiği enerji akışının karşıtıymış. Sapkınlık büyücülere yollarını yitirtip, bilinmeyenin karmaşasında, onun karanlık tali yollarında tuzağa düşmelerine neden oluyormuş.
Don Juan’a Tulio’larda sapkınlık var mıydı diye sordum.
“Tuhaflık sapkınlık değil,” diye yanıtladı. “Tulio’lar tinin kendisince yetiştirilen oyunculardı.”
“Nagual Elias’ın onları o şekilde eğitmesinin nedeni neydi?” diye sordum.
Don Juan dikkatli dikkatli baktı bana sonra da güldü. O sırada pazar yerinin ışıkları yakılmıştı. Beğendiği banktan kalktı ve avucunun içiyle, evcil bir hayvanmışçasına okşadı.
“Özgürlük,” dedi. “Algılanabilir gelenekten öte bi özgürlüğü istedi onlar için. Onlara oyunculuğu öğretti. İz sürme bi sanattır. Bi büyücü için, sanatın sahibi ya da satıcısı olmadığından dolayı, sanatın işleviyle ilgili en önemli şey onu uygulayabilmektir.”
Bankın yanında, geceleyin gezinmeye çıkmış insanları izleyerek ayakta durduk. Tulio’ların öyküsü içimde kötü bir şeyler olacağına değin bir duygu oluşturmuştu. Don Juan eve dönmemi önerdi; dedi ki Los Angeles’a gidişin uzun yolculuğunda, toplanma noktam son birkaç günde yapmış olduğu tüm o hareketlerden sonra dinlenme olanağı bulacakmış.
“Nagual ile birliktelik çok yorucudur,” diye sürdürdü. “Acayip bi yorgunluk yaratır; hatta yaralayabilir kişiyi.”
Ona hiç yorgun olmadığımı anlattım ve arkadaşlığının yaralayıcı olmaktan başka her şeye benzediğini söyledim. Aslında, onunla birlikte olmak uyuşturucu etkisi yapmaktaydı ben de—onsuz yapamıyordum. Bu onun gururunu okşuyormuşum havası yarattı, ama söylediğimde ciddiydim.
Mutlak bir sessizlik içinde pazar yerinde iki ya da üç kez
gezindik.
“Eve git ve büyücülük öykülerinin temel tözleri hakkında düşün,” dedi don Juan, sesinde bir bitiriş edasıyla. “Dahası, düşünme onları, ama toplanma noktanı sessiz bilginin yerine doğru harekete geçir. Toplanma noktasını hareket ettirmek her şeydir, ama sabırla denetimlenerek yapılmazsa hiç bi anlam ifade etmez. Bu nedenle, kişisel yansımanın aynasını kır. Kusursuz ol, böylece ‘sessiz bilginin yeri’ne ulaşacak enerjiyi bulacaksın kendinde.”

17

Cvp: 8. Kitap - Sessizliğin Erki

.