16

Cvp: 6. Kitap - Kartalın Armağanı

Florinda’nın belirttiğine göre velinimeti ona esas tehlikenin, sağaltımının çok kısa sürmesi ve evin tek hâkimi olan Celestino’nun, Florinda’nın sağaltıcıyı ziyaret etmesine gerek kalmadığına karar vermesi olacağını söylemiş.
Daha sonra velinimeti ona diğer bacağına sürmesi için bir karışım vermiş. Merhem son derece yakıcıymış ve cildini hastalığın yayılmasını andıran bir biçimde tahriş etmiş. Velinimeti ona, sağaltıma gereksinim duymadığı zamanlarda bile kendisini görmek istediğinde bu merhemden sürmesini tavsiye etmiş.
Florinda, sağaltımın bir yıl sürdüğünü belirtti. Bu süre boyunca, velinimeti onu kuralla tanıştırmış ve tıpkı bir asker gibi, iz sürme konusunda eğitmiş, iz sürme ilkelerini, gündelik yaşamındaki edimleri; en başta basit edimlermiş; daha sonra giderek yaşamının belli başlı konuları üzerine uygulamasını istemiş.
Aynı yıl içinde, velinimeti onu Nagual Juan Matus’la tanıştırmış. Florinda onu, çok zeki ve düşünceli, ancak yine de, o güne değin tanımış olduğu en ele avuca sığmaz, en ürkütücü genç adam şeklinde tanımlıyordu. Söylediğine göre Celestino’dan kurtulmasında kendisine yardımcı olan, Nagual Juan Matus’muş. O ve Nagual Juan Matus Florinda’yı polisten ve yollarda barikat kuran askerlerden kaçırarak gizlice şehir dışına çıkartmışlar. Celestino, Florinda’nın kaçması üzerine polise haber vermiş ve nüfuzlu bir adam olarak, Florinda’nın kendisini terk etmemesi için tüm olanakları seferber etmiş.
Velinimeti bu yüzden Meksika’nın başka bir bölgesine kaçmış, kendisi de yıllarca onun evinde gizlenmek zorunda kalmış; aslında böyle bir durum Florinda için oldukça uygunmuş, zira özetleme görevini yerine getirmesi gerekiyormuş ve bunun için de mutlak yalnızlığa ve sessizliğe gereksinimi varmış.
Florinda bana, rüya gören beden nasıl rüya görücülerin hüneriyse, özetlemenin de iz sürücülerin hüneri olduğunu söyledi. Özetleme kişinin kendi yaşamını en önemli ayrıntılarına değin anımsayışından oluşuyormuş. Bu amaçla velinimeti ona bir simge olarak bir sandık bırakmış. Sandık, onun dikkatini yoğunlaştırmasına yardımcı olacakmış; zira tüm yaşamı gözlerinden akıp gidinceye değin, yıllarca o taburenin üzerinde oturması gerekecekmiş. Ayrıca sandık, kişiliğimizin dar sınırlarının bir simgesiymiş. Velinimeti Florinda’ya, özetleme görevini yerine getirir getirmez, artık kendi kişiliğinin dar sınırlamalarına katlanmak zorunda olmadığını simgeleştirmek üzere sandığı kırmasını söylemiş.
Anlattığına göre iz sürücüler yaşamlarının her anını salt anımsamanın ötesinde yeniden yaşayabilmek için kasalar ya da topraktan yapılmış tabutlar kullanırlarmış. İz sürücülerin yaşamlarını böylesine ayrıntılı bir biçimde özetlemek zorunda olmalarının nedeni şuymuş: Kartal’ın insana armağanı, onun gerçek bir bilinç yerine, gerçeğin kusursuz bir kopyası olması koşuluyla ikame bir bilinci de kabul etmek konusundaki istekliliğini de kapsarmış. Bilinç Kartal’ın gıdası olduğuna göre, Kartal’ı, gerçek bilincin yerine kusursuz bir özetleme de hoşnut edebilirmiş.
Florinda daha sonra bana özetlemenin temel ilkelerin anlattı. Birinci aşama, yaşamımızdaki tüm olayların, incelemeye açık bir biçimde kısaca serimlenmesinden oluşuyordu.
İkinci aşamada, daha ayrıntılı bir anımsayış söz konusuydu; bu aşama, dizgesel olarak iz sürücünün kasanın içine girip oturmasından bir önceki andan itibaren başayabilir, kuramsal olarak doğuş anına değin inebilirmiş.
Kusursuz bir özetleme, bir savaşçıyı rüya gören bedenin üzerindeki kontrolü kadar—en az—değiştirebilir. Bu açıdan, rüya görme ve iz sürme aynı sonuca, üçüncü dikkate girişe varır. Bununla birlikte, bir savaşçının her ikisini de hem bilmesi, hem de uygulaması gerekir. Florinda kadınlar için, saydam beden içinde bunlardan birinin diğeri üzerinde başatlık kazanmasının farklı bilinç düzenlemeleri gerektirdiğini söyledi. Öte yandan erkekler her ikisini de kolaylıkla yapabilmelerine karşın, kadınların bu sanatlarda ulaşabildikleri beceri düzeyine ulaşmaları oldukça güçtür.
Özetlemede anahtar unsur, Florinda’ya göre, nefes almaktı. Nefes almak onun için büyülü bir şeydi; çünkü yaşam kaynağıydı. Söylediğine göre, kişi bedeninde uyarılan alanları azaltabilirse, anımsama daha kolay bir biçimde gerçekleşebilirmiş. Sandığın kullanılma amacı da buymuş; böylelikle, nefes alıp verme yoluyla kişi anılarının içinde giderek derinliklere ulaşabilirmiş. Kuramsal olarak iz sürücüler yaşamlarında deneyimlemiş oldukları her duyguyu anımsamak zorundalarmış ve bu süreç aldıkları ilk nefesle başlıyormuş. Bu noktada beni uyararak, anlattıklarının yalnızca bir giriş olduğunu, daha sonra, farklı bir uzamda bana iz sürmenin karışık yönlerini anlatacağını belirtti.
Florinda, velinimetinin kendisine yeniden yaşanması gereken olguları birer birer yazmasını öğütlediğini söylemişti. Velinimetinin belirttiğine göre yöntem, ilk alınan nefesle birlikte başlarmış. Iz sürücüler bu sürece, çeneleri sağ omuzlarının üzerinde başlarlar ve başlarını yüz seksen derecelik bir kavis yapacak biçimde çevirirken, yavaşça nefes alırlar. Nefes alma, sol omuza varıldığında sona erer. Soluk alma edimi sona erdiğinde, baş gevşek bir konuma getirilir. Daha sonra bakışları ileriye dönük olarak nefes verirler.
Daha sonra, iz sürücüler, listesinin en başında yer alan olayı ele alırlar ve bu olay içinde hissedilen duyguların tümü anımsanıncaya değin, o olayla birlikte olurlar. İz sürücüler, anımsadıkları olay her ne ise, ayırdına vardıkları duyguyu anımsadıklarında, yavaşça nefes alarak, başlarını sağ omuzlarından sol omuzlarına doğru çevirirler. Bu soluklanma edimi, enerjinin yeniden kazanılması amacını taşır. Florinda’nın savına göre, saydam beden sürekli biçimde örümcek ağına benzeyen iplikçikler üretir ve her türlü duygu tarafından sevk edilen bu iplikçikler parıltılı kütleden dışarı yansır. Böylelikle, her etkileşim ya da duyguların devreye girdiği her durum, bir gizilgüç ile saydam bedenin içine akar. Iz sürücüler, sağdan sola doğru nefes alarak ve aynı anda bir duyguyu anımsayarak, nefes almanın büyüsüyle, geride bırakmış oldukları iplikçikleri toplarlar. Sonra soldan sağa doğru soluk verilir. Böylelikle iz sürücüler anımsanan olayda var olan diğer parıltılı bedenler tarafından bırakılan iplikçikleri dışarı fırlatırlar.
Florinda’nın buraya değin anlattıkları iz sürme sanatının zorunlu önedimlerimiş ve topluluğunun tüm bireyleri bu sanatın daha zorlu uygulamalarına bir giriş olarak bu edimleri deneyimlermiş. İz sürücüler, özellikle başkalarının bıraktıkları iplikçikleri dışarı atmak üzere, dünyada bırakmış oldukları iplikçikleri yeniden ele geçirebilmek için bu önedimleri uygulamadıkça, kontrollü çılgınlıkla baş edebilmeleri olanaksızdır, zira bu yabancı iplikçikler kişinin, kendine verdiği önem konusundaki sınırsız kapasitenin de temelini oluşturur. Kontrollü çılgınlık başkalarını kandırmanın, onları cezalandırmanın, veya onlar karşısında üstünlük elde etmenin bir yolu olmadığına göre, onu uygulayabilmek için kişinin kendi kendine gülebilmesi gerekir. Florinda, ayrıntılı bir özetleme ediminin sağladığı sonuçlardan birinin de, kişinin insanlarla ilişkilerin özünde yer alan kendi kendine hayranlığın bunaltıcı tekrarı karşısında gülebilme olduğunu söyledi.
Kural iz sürme ve rüya görmeyi birer sanat olarak tanımlıyormuş; bu nedenle bunlar uygulamalı edimlermiş. Nefesin hayat veren mahiyeti, aynı zamanda kişiye temizleme kapasitesini de kazandırırmış. Özetlemeyi uygulamalı bir konu durumuna getiren de, bu kapasiteymiş.
Bir sonraki buluşmamızda Florinda, son dakika yönergeleri adını verdiği öğretilerini özetledi. Nagual Juan Matus ve savaşçı topluluğu, artık gündelik yaşamla uğraşmak zorunda kalmadığım yolunda bir ortak yargıya vardıklarına göre, bana öğretilenin iz sürme sanatı değil, rüya görme sanatıymış. Bu yargının kökten bir değişime uğradığını ve kendilerini kötü bir duruma düşürdüğünü belirtti; bana iz sürme sanatını öğretmeye vakitleri kalmamıştı. Oysa kendisinin daha sonra, hazır olduğumda görevini yerine getirmek üzere, üçüncü dikkatin dış çevresinde kalması gerekiyordu. Öte yandan, onlarla birlikte bu dünyadan ayrılacak olursam, bu sorumluluktan kurtulacaktı.
Florinda, velinimetinin bir savaşçının en başta gelen görevleri olarak iz sürmenin üç temel tekniği üzerinde durduğunu söyledi. Bunlar, sırasıyla sandık, özetlenecek olayların listesi ve iz sürücünün nefesidir. Velinimeti, derinlikli bir özetlemenin, insan biçiminin yitirilmesi için en uygun yöntem olduğunu düşünüyormuş. Bu nedenle yaşamlarını özetledikten sonra, örneğin kişisel geçmişin silinmesi, kendi kendine verilen önemin yitirilmesi, rutin alışkanlıkların kırılması gibi edimlerden yararlanmak iz sürücüler için daha kolay olurmuş.
Florinda velinimetinin, önce öncülleri anlatarak, daha sonra da savaşçıların eylemlerinin altında yatan gerekçeleri belirterek ne demek istediğini açıklamak üzere tüm çömezlerine örnekler verdiğini söyledi. Velinimeti, iz sürme sanatının bir üstadı olduğu için, Florinda’nın hastalığından ve sağaltımından bir manevra olarak yararlanmış; bu uygulama, yalnızca bir savaşçının yöntemine uyum sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda iz sürme sanatının yedi temel ilkesine de ustaca bir giriş oluşturuyormuş. Önce Florinda’yı kendi savaş alanına çekmiş, Florinda burada onun elindeymiş ve çaresizmiş; ondan gerekli olmayan şeyleri elinden çıkartmasını istemiş; ona vereceği bir kararla yaşamını belli bir amaca göre yönlendirmesini öğretmiş; nasıl gevşeneceğini öğretmiş; kendi becerilerini yeniden düzenleme konusunda ona yardımcı olabilmek üzere ona farklı ve o güne değin deneyimlememiş olduğu bir iyimserlik ve öz güven duyumu kazandırmış; ona zamanı özetlemeyi öğretmiş; ve son olarak da ona, bir iz sürücünün hiçbir zaman kendisini ön plana çıkarmadığını göstermiş.
Florinda’yı özellikle bu son ilke etkilemiş. Ona göre bu ilke, son dakika yönergeleri ile bana anlatmak istediği her şeyi özetliyormuş.
“Velinimetim liderdi,” dedi Florinda. “Ancak, ona baktığında hiç kimse onun bir lider olabileceğine inanamazdı. Her zaman kadın savaşçılardan birini ön plana çıkarır, bu arada kendisi, onlardan biriymiş gibi hastaların arasına karışır ya da kendisini elinde bir çalı süpürgesi, sürekli olarak yerdeki kuru yaprakları süpüren yaşlı bir bunak gibi gösterirdi.”
Florinda, kişinin iz sürme sanatının yedinci ilkesini uygulayabilmesi için, diğer altı ilkeyi de uygulaması gerektiğini belirtti. Bu nedenle velinimeti her zaman, perde arkasından onları izlermiş. Bu sayede çatışmaları engelleyebiliyor ya da geçiştirebiliyormuş. Ona saldıran olmaz, tepkiler hep diğerlerine yönelirmiş.
“Umarım artık ayrımına varmışındır,” diye devam etti, “ancak üstad bir iz sürücü, kontrollü çılgınlık konusunda ustalaşabilir. Kontrollü çılgınlık insanları kandırmak değildir. Velinimetimin de açıkladığı gibi kontrollü çılgınlık savaşçıların iz sürme sanatının yedi temel ilkesini, en küçük ve önemsiz eylemlerden ölüm kalım durumlarına kadar her yaptıklarına uygulamaları anlamına gelmektedir.
“Bu ilkelerin uygulanışı üç sonuç ortaya çıkarır. Birincisi, iz sürücüler kendilerini hiçbir zaman ciddiye almamayı öğrenmişlerdir; kendi kendileri ile dalga geçebilirler. Kişi ancak kendisiyle dalga geçmekten çekinmiyorsa başkalarıyla da dalga geçebilir. İkincisi, iz sürücüler sonsuz bir sabıra sahip olmasını öğrenmişlerdir. İz sürücüler asla acele etmezler; asla sinirlenmezler. Üçüncüsü de, iz sürücülerin doğaçlama konusunda sonsuz bir yetenekleri bulunmaktadır.”
Florinda ayağa kalktı. Her zaman olduğu gibi onun oturma odasındaydık. Yönergelerin sona erdiğini söyleyeceğini sandım. Ayrılmadan bana belirtmek istediği son bir konunun daha bulunduğunu söyledi. Beni evin içinde yer alan başka avluya götürdü. Evinin bu bölümünü daha önce hiç görmemiştim. Alçak sesle birisine seslendi ve bir odadan bir kadın çıkıp yanımıza geldi. Onu önce tanıyamadım. Kadın bana adımla seslenince, onun doña Soledad olduğunu ayrımsadım. Şaşırıcı bir biçimde değişmişti. Daha genç ve daha güçlü görünüyordu.
Florinda Soledad’ın beş yıl boyunca bir sandığın içinde özetleme görevini yerine getirdiğini ve Kartal’ın, özetlemesini gerçek bilincinin ikamesi olarak kabul ederek onu serbest bıraktığını söyledi. Doña Soledad söylenenleri onaylar biçimde başını salladı. Florinda birdenbire lafımızı kesti ve bana gitmem gerektiğini, zira artık enerjimin tükendiğini söyledi.
O günden sonra birçok kez Florinda’nın evine gittim. Her gidişimde onu görüyordum, ancak bu çok kısa süreler içindi. Bana artık öğretilerini anlatmamaya karar verdiğini, bundan böyle yalnızca doña Soledad ile birlikte olmamın benim için daha yararlı olacağını söyledi.
Doña Soledad ile birkaç kez buluştuk, ancak bu buluşmalarımızda olup bitenleri hiçbir zaman anlayamadım. Birlikte olduğumuz her buluşmamızda beni odasının doğuya bakan kapısının önüne oturtuyordu. Kendisi de sağ yanıma oturarak bana dokunuyordu; daha sonra sisten duvarın dönmesini durduruyorduk ve her ikimiz de yüzlerimiz güneye, odasına doğru yönelmiş biçimde duruyorduk.
Duvarın dönüşünün nasıl durdurulacağını la Gorda’yla birlikte öğrenmiştim; öyle görünüyordu ki doña Soledad, bu algısal yeteneğin farklı bir yönünün ayırdına varabilmem için bana yardımcı olmaya çalışıyordu. La Gorda’yla birlikte, doğru bir biçimde ancak bir bölümümüzün duvarı durdurabildiğini ayrımsamıştım. Bu bende sanki, birdenbire ikiye bölünmüşüm gibi bir duygu yaratıyordu. Toplam benliğimin bir bölümü doğrudan doğruya öne doğru bakıyor, sağ yanıma doğru hareketsiz bir duvar görüyordu, öte yandan, toplam benliğimin daha büyük diğer bölümü sağa doğru doksan derece dönüyordu ve duvara bakıyordu.
Doña Soledad’la birlikte duvarı her durduruşumuzda ona bakmakla yetiniyorduk. Hiçbir zaman Nagual kadın, la Gorda ve benim daha önce bir çok kez yapmış olduğumuz gibi paralel çizgiler arasındaki alana girmedik. Doña Soledad her seferinde bana gözlerimi, sanki yansıtıcı bir cammış gibi sis üzerinde sabitleştirmemi söylüyordu. Daha sonra o güne değin karşılaştığım en ayrıntılı çözülmeyi deneyimliyordum. Sanki akıllara durgunluk veren bir sürat yarışındaydım. Sis tabakasının içinde gözümün önünde manzara parçaları oluşuyordu ve birdenbire farklı bir gerçekliğin içine giriyordum; bu, engebeli ve insan yaşamına uygun olmayan sarp, dağlık bir alandı. Doña Soledad, yanında bana kahkahalarla gülen güzel bir kadınla birlikte hep oradaydı.
O noktadan sonra olanlar konusunda anımsayabildiklerim, Nagual kadın, la Gorda ve benim paralel çizgilerin arasındaki alanda yaptıklarımız hakkında anımsayabildiklerimden bile daha azdı. Öyle görülüyordu ki, doña Soledad ile birlikte, benim bilmediğim bir başka bilinç düzlemine geçmiştik. Olabildiğince keskin bir bilinç düzlemindeydim, ancak bundan daha da keskin bir başka düzlem daha bulunuyordu. Doña Soledad’ın bana açıkça göstermeğe çalıştığı ikinci dikkatin bu bölümü, o ana değin deneyimlemiş olduğum her şeyden daha karmaşık ve daha ulaşılmazdı. Tek anımsayabildiğim, oldukça fazla hareket etmiş olmanın üzerimde bıraktığı yorgunluk duyumuydu, millerce yol yürümenin, ya da engebeli dağ yollarında dolaşmanın kişide yarattığı yorgunluğa benzeyen bir duyguydu bu. Ayrıca, nedenini anlayamasam da, doña Soledad’ın, o kadının ve benim birbirimizle konuştuğumuzdan, duygularımızı ve düşüncelerimizi anlattığımızdan emindim; ancak bunların ayırdına varamıyordum.
Doña Soledad ile her buluşmamızdan kısa bir süre sonra, Floıinda beni hemen dışarı çıkarıyordu. Doña Soledad bana çok az şey açıklıyordu. Öyle hissediyordum ki, böylesine yüksek bir bilinç düzleminde bulunmak onu yoruyor, bu nedenle de konuşma gücünü yitiriyordu. O dağlık bölgede, güzel kadının yanısıra nefesimizi kesen bir şey görüyorduk, ya da bir şey yapıyorduk. Dona Soledad, denemesine rağmen hiçbir şey anımsayamıyordu.
Florinda’dan, doña Soledad'la birlikte yaptığım yolculukların mahiyetini öğrenmek istedim. Son dakika yönergelerinin bir bölümünü, benim iz sürücülerin yaptığı biçimde ikinci dikkate girmemin sağlanmasının oluşturduğunu, iz sürücünün boyutuna geçişimde doña Soledad’ın benim için ondan daha iyi bir kılavuz olduğunu söyledi.
Son buluşmamız olduğuna inandığımız karşılaşmamızda Florinda, yönergelerinin başlangıcında olduğu gibi, beni holde bekliyordu. Elimden tuttu ve beni oturma odasına getirdi. Birlikte oturduk. Doña Soledad'la yaptığımız yolculukların altında herhangi bir anlam aramamam konusunda beni uyardı. İz sürücülerin, dünyaya bakışları yüzünden rüya görücülerden farklı olduklarını, doña Soledad’ın görevinin başımı çevirmek konusunda bana yardım etmek olduğunu söyledi.
Don Juan farklı bir yöne bakmak üzere bir savaşçının başını çevirmesi kavramından söz ettiğinde, onun davranışta bir değişikliği betimleyen bir eğretilemede bulunduğunu sanmıştım. Florinda, betimlemenin doğru olduğunu, ancak bunun bir eğretileme olmadığını söyledi. İz sürücülerin başlarını çevirdikleri doğruymuş; ancak onlar yeni bir yöne bakmak için değil, zamana farklı bir biçimde bakmak için başlarını çeviriyorlarmış. İz sürücüler yaklaşmakta olan zamanı görebiliyorlarmış. Normal olarak bizler zamanla ancak zaman bizden uzaklaştığı sırada görebilirdik. Ancak iz sürücüler bunu değiştirerek gelmekte olan zamanı görebiliyorlarmış.
Florinda, başı çevirmenin kişinin geleceği görmesi anlamına gelmediğini, kişinin böylelikle zamanı somut, olarak görebildiklerini ancak kavrayamadıklarını söyledi. Bu nedenle, doña Soledad ile birlikte neler yaptığımız üzerinde düşünmemin gereksiz bir iş olduğunu söyledi. Tüm bunlar ancak kendi bütünlüğümü algılayabildiğimde bir anlam kazanacaktı ve ancak o zaman bu gizemi çözebilmem için gerekli enerjiye kavuşacaktım.
Florinda bana fazladan bilgi veriyormuş gibi bir tavırla, doña Soledad’ın üstün bir iz sürücü olduğunu söyledi; ona göre o, bu alanın en iyisiydi. Söylediğine göre doña Soledad istediği her an paralel çizgileri aşabilirmiş. Ayrıca, don Juan Matus’un topluluğundaki savaşçıların hiçbiri onun yapabildiklerini yapamamışlardı. Kusursuz iz sürme teknikleri ile doña Soledad, paralel varlığını bulmuştu.
Florinda, Nagual Juan Matus, Silvio Manuel, Genaro ya da Zuleica’yla birlikte deneyimlediklerimin, ikinci dikkatin ancak çok küçük bölümlerini oluşturduğunu söylüyordu; doña Soledad’ın bana tanıklık etmeme yardımcı olmaya çalıştığı bölümse ikinci dikkatin yine çok küçük, ancak farklı bir bölümüymüş.
Doña Soledad yalnızca yaklaşmakta olan zamanı görmemi sağlamakla kalmamış, aynı zamanda beni paralel varlığına da götürmüştü. Florinda paralel varlığı, açıklanamaz bir enerjiyle dolu saydam varlıklar olarak, tüm canlı varlıklarda bulunan karşı denge olarak açıklıyordu. Bir kişinin paralel varlığı, onunla aynı cinsten başka bir insanmış ve oldukça yakın, çözülmez bir biçimde birincisine bağlanırmış. Dünya üzerinde aynı zamanda birlikte var olurlarmış. İki paralel varlık, aynı kutbun iki ayrı ucu gibiymiş.
Savaşçılar için kendi paralel varlıklarını bulmak olanak dışıymış. Zira, bir savaşçının yaşamında onu başka yöne çeken çok sayıda unsur, öncelikli başka ilgi alanları bulunurmuş. Ancak böylesine ustalık gerektiren bir edimi başaran bir kişi, paralel varlığında tıpkı doña Soledad’ın yaptığı gibi, sonsuz bir gençlik ve enerji kaynağına kavuşabilirmiş.
Florinda aniden yerinden kalktı ve beni doña Soledad’ın odasına götürdü. Belki de bunun son görüşmemiz olduğunu bildiğim için, tuhaf bir kaygıya kapılmıştım. Florinda’nın bana biraz önce söylediklerini kendisine anlattığımda, doña Soledad bana güldü. Gerçek bir savaşçının alçak gönüllüğü olduğuna inandığım bir tavırla bana, kendisinin hiçbir şey öğretmediğini, yapmayı arzuladığı tek işin bana kendi paralel varlığını gösterebilmek olduğunu, zira Nagual Juan Matus ve savaşçıları bu dünyadan ayrıldıklarında sığınması gereken yerin orası olduğunu belirtti. Bununla birlikte, kendisinin de anlayamadığı bir şey daha olmuştu. Florinda’nın ona açıkladığına göre, birbirimizin enerjisini yükseltmiştik ve bu durumda bizleri yaklaşmakta olan zamanla, Florinda’nın arzu ettiği biçimde küçük dozlarda değil, benim kural tanımayan doğamın arzuladığı gibi kavranması olanaksız büyük parçalar halinde görmemize yol açmış.
Son buluşmamızın sonuçları oldukça şaşırtıcı olmuştu. Doña Soledad, paralel varlığı ve ben, bana olağanüstü uzun gelen bir süre boyunca birlikte olduk. Paralel varlığın yüzünü tüm hatlarıyla görebildim. Bana kim olduğunu anlatmaya çalıştığını hissediyordum. Bunun son buluşmamız olduğunu da biliyor gibiydi. Gözlerinde insanı bir anda etkisine alan bir kırılganlık duygusu okunuyordu. Daha sonra rüzgâra benzeyen bir güç bizi oradan alıp başka bir yere sürükledi. Bundan sonra olanlar, benim için hiçbir anlam taşımıyordu.
Florinda ani bir tavırla ayağa kalkmama yardım etti. Kolumdan tuttu ve beni kapıya doğru geçirdi. Doña Soledad da bize eşlik ediyordu. Florinda, o gün cereyan eden olayları anımsamakta oldukça zorlanacağımı; her şeyi mantığa vurmak gibi bir düşkünlüğümün bulunduğunu, oysa böyle bir eğilimin durumu daha da kötüleştireceğini, zira bu dünyadan ayrılmak üzere olduklarını, daha sonraysa farklı bir bilinç düzlemine geçmemde bana yardımcı olabilecek hiç kimseyi bulamayacağımı söyledi. Bir gün doña Soledad’la benim gündelik yaşam dünyasında yeniden karşılacağımı da ekledi.
O anda doña Soledad’a döndüm ve kendisine düşkünlüğümden beni kurtârması için yalvardım; eğer bunu başaramazsa beni öldürmesini istedim. Ussallığımın sınırları içinde yaşamak istemiyordum.
“Böyle düşünmemelisin,” dedi Florinda. “Bizler birer savaşçıyız ve savaşçıların zihinlerinde yalnızca bir tek şey vardır—özgürlükleri. Ölmek ve Kartal’a yem olmak bir mücadele değildir. Oysa sessizce Kartal’ın çevresinde dolaşarak özgürlüğe kavuşmak, en büyük cesarettir.

17

Cvp: 6. Kitap - Kartalın Armağanı

7. Sorguçlu Yılan

Kuralın belirttiği amaçların hepsini birer birer yerine getiren don Juan ve savaşçı topluluğu, en son görevleri olan gündelik yaşam dünyasını terk etme görevini yerine getirmeye hazırdılar. La Gorda, öbür çömezler ve benden beklenen de, buna tanıklık etmekti. Çözüm bekleyen bir tek sorun kalmıştı yalnızca: Çömezler ne olacaktı? Don Juan, normal olarak onların da kendi grubuyla bütünleşerek kendisiyle birlikte bu dünyadan ayrılmaları gerektiğini söylüyordu; ancak, çömezler buna hazır değildiler.Köprüyü geçme girişimimiz sırasında gösterdikleri tepkiler, çömezlerin zayıf noktalarının neler olduğunu bize göstermişti.
Don Juan, velinimetinin kendisi için bir savaşçı topluluğunu bir araya getirmeden önce yıllarca beklemeyi seçmiş olmasının, bilgece bir karar olduğunu ve olumlu sonuçlar doğurduğunu hissediyordu; öte yandan, don Juan’ın beni Nagual kadın ve kendi grubumla bir araya getirmekte aceleci davranması, bizler için çok zararlı olmuştu.
Don Juan’ın bu düşüncelerini bir pişmanlık ifadesi olarak dile getirmediğini anlıyordum; bu daha çok, savaşçının kendi seçimini yapmakta ve bunu kabullenmede özgür olduğunun göstergesiydi. Ayrıca, kendi velinimetinin izinden gitmeyi uzun uzun düşündüğünü, eğer bu örneği seçmiş olsaydı, çok kısa bir süre içinde benim kendisi gibi bir Nagual olmadığımın ayırdına varmış olacağını ve bu noktadan sonra, benim dışımda hiç kimsenin topluluğa dahil edilemeyeceğini belirtiyordu. Her durumda, Lydia, Rosa, Benigno, Nestor ve Pablito’nun yığınla yetersizlikleri vardı; la Gorda ve Josefina’nın kendi kendilerini kusursuzlaştırabilmeleri için zaman gerekiyordu; sağlam durumda olanlar yalnızca Soledad’la Eligio’ydu, zira onlar belki de, kendi grubundaki savaşçılardan bile daha becerikli ve ustaydılar. Don Juan, içinde bulundukları koşulları, olumlu ya da olumsuz, olduğu gibi kabullenerek ve herhangi bir pişmanlık ya da üzüntü duymadan, kendi kendilerinin sırtlarını pışpışlamadan kendi ilençlerini ya da inayetlerini reddetmenin bu dokuz kişinin kendi seçimlerine kaldığını belirtiyordu.
Don Juan, büsbütün de çuvallamadığımızı belirtti— onun savaşçılarının arasında oynamış olduğumuz rol küçük de olsa, benim dışımda topluluğumdaki tüm bireylere uyduğuna göre, gerçek anlamda bir başarıyla sonuçlanmıştı. Onunla bu konuda tamamen hemfikirdim. Her şeyden önce, Nagual kadın, kuralın öngördüğü tüm niteliklere sahipti. Sağduyuluydu ve kontrollüydü; hem mücadeleciydi hem son derece rahattı. Görünürde herhangi bir ön hazırlık yapmadan, ondan iki kat daha yaşlı da olsalar, don Juan’ın topluluğundaki tüm yetenekli savaşçılarla rahatlıkla iletişim kurabiliyor, onları yönetebiliyordu.Topluluktaki erkek ve kadın savaşçıların hepsi, onun kendi tanıdıkları Nagual kadına çok benzediğini düşünüyorlardı. Tüm kadın savaşçılarla tek tek ilgileniyordu, sonuçta don Juan’ın benim topluluğum için bulduğu beş kadınla da kusursuz bir biçimde ilgilendi, zira onlar da kendilerinden daha yaşlı savaşçı kadınların benzerleriydiler. Lydia Hermelinda gibiydi, Josefina Zuleica gibiydi,Rosa ve la Gorda, Nelinda gibiydiler ve Soledad da Delia gibiydi.
Adamlar da don Juan’ın savaşçılarının birer benzeriydiler; Nestor Vicente’nin, Pablito Genaro’nun, Benigno Silvio Manuel'in, Eligio ise, Juan Tuma’nın kopyasıydı.Kural gerçekten, bu insanları türdeş bir bütün olarak bir kalıba döken, hepsinin üzerinde bir gücün sesi gibiydi. Onların öteki bilince ulaşan yolu bulacak bir liderden yoksun, umarsız bir durumda kendi başlarına kalmaları, gerçekten kaderin bir cilvesiydi.
Don Juan, topluluğumdaki tüm savaşçıların öteki bilince kendi çabalarıyla gireceklerini, bu işi başarabilme olasılıklarının ne olduğunu bilmediğini, zira bu olasılığın kendilerine bağlı olduğunu belirtti. Hepsine kusursuz bir biçimde yardım etmişti; bu nedenle tini tüm endişelerden ve sorunlardan arınmıştı ve zihninde onlarla ilgili herhangi bir kuşku yoktu. Yapması gereken tek şey, bizlere kişinin kendi bütünlüğü içinde paralel çizgileri aşmasının ne anlama geldiğini gerçekçi bir biçimde göstermekti.
Don Juan, benim en fazla çömezlerden birine yardımcı olabileceğimi söyleyerek, becerikli olduğu ve onu daha önceden tanıdığım için la Gorda’yı seçti. Diğerleri için harcayacak enerjim yoktu zira yerine getirilmesi gereken başka görevlerim, beni bekleyen başka işler bulunuyordu. Don Juan bana kendi savaşçılarının hepsinin bu görevi bildiklerini, ancak bunu bana açmadıklarını, zira önce benim onlara bu görev için yaraşıklı biri olduğumu kanıtlamam gerektiğini söyledi. Kendi yollarının sonuna varmış olmaları ve benim verilen yönergelere büyük bir bağlılık içinde uymam, bu görevin ancak bir bölümünün açıklanmasını zorunlu kılıyordu.
Don Juan ayrılma zamanının geldiğini normal bilinç düzleminde bulunduğum bir anda haber verdi. O an durumun ciddiyetini anlayamamıştım. Don Juan son ana kadar bana yaşadığım iki farklı bilinç düzlemini birleştirmem gerektiğini anlatmaya çalıştı. Bu birleştirmeyi gerçekleştirebilecek yeteneğe sahip olsaydım her şey son derece basit olacaktı. Ne var ki bu yetenekten yoksundum ve bu nedenle de yaptığı açıklamalar beni ancak ussal düzlemde etkileyebildi. Don Juan, olayı daha kapsamlı terimlerle değerlendirebilmem için beni farklı bir bilinç düzlemine aktardı.
Beni sürekli olarak, sol yan bilincinin ancak olayları kavrayabilme yetimizin bir ivme kazanması açısından yararlı olduğu konusunda uyarıyordu. Öte yandan, dikkatimizi inanılmaz bir berraklık içinde ancak tek bir olgu üzerinde odaklayabilmek gibi bir dezavantajı varmış, bu da bizi bağımlı ve savunmasız, saldırılara açık bir konuma getiriyormuş. Sol yan bilincinde olduğumuzda tek başımıza kalamıyormuşuz ve kendi bütünlüklerini kazanmış, böyle bir durumda kendi kendilerini idare etmesini bilen savaşçıların desteğine gerek duyuyormuşuz.
La Gorda bir gün Nagual Juan Matus'la Genaro’nun tüm savaşçıları onun evinde topladığını anlattı. Nagual onları sol yan bilincine aktarmış, onlara yeryüzündeki zamanının sona erdiğini söylemiş.
La Gorda önce ona inanmamış. Savaşçılar gibi davranmaları için onları şaşırtmaya çalıştığını sanmış. Ancak daha sonra gözlerinde daha önce hiç görmediği bir alevin bulunduğunun ayırdına varmıştı.
Onları farklı bir bilinç düzlemine geçirdikten sonra, tek tek hepsiyle konuşmuş, öğrettiği tüm kavramları ve uygulamaları zihinlerinde canlandırmak üzere bir toparlama sürecinden geçmelerini sağlamış. Aynı işlemi bana da yaptı. Bu iş için görevlendirilmem, onu en son gördüğüm günden bir gün önce cereyan etti. Benim durumumda, bu toparlama süreci bilincimin her iki düzleminde birden gerçekleşti. Zihnimin her iki bilinç düzleminde de tümüyle doygun bir duruma gelmesinden emin olmak istiyormuş gibi, birkaç kez iki bilinç düzlemi arasında gidip gelmemi sağladı.
Bu toparlama sürecinden sonra nelerin olup bittiğini önceleri anımsayamamıştım. En sonunda la Gorda bir gün, belleğimin engellerini aşmamı sağladı. Bana, aklımdan geçenleri, zihnimin içine girmiş gibi, okuyabildiğini söyledi. Yorumuna göre, belleğimin bu şekilde kilitlenmesinin altında yatan neden, duymuş olduğum acıyı anımsamaya korkuyor olmamdı. Ayrılmalarından önce Silvio Manuel’in evinde olanlarla, duyduğum korku, birbirine karışmıştı. Korkmuş olduğumu açık seçik ayrımsadığını, ancak neden korktuğumu bilmediğini söyledi. O evde ve özellikle de oturduğumuz odada nelerin olup bittiğini anımsayamıyordu.
La Gorda konuşmasını sürdürdükçe, bir uçurumundan başaşağı yuvarlandığımı hissediyordum. İçimde bir sesin bana, farklı iki bilinç düzleminde tanık olduğum iki farklı olayı ilişkilendirmemi söylediğini ayrımsadım. Sol bilincim de, yeryüzündeki son günlerinde don Juan ve savaşçı topluluğuyla ilgili anılar kitlenip kalmıştı; sağ bilincimdeyse o gün uçurumdan aşağı atlayışımın anısı yer alıyordu. Bilincimin iki yanını birleştirmeye uğraştığımda bedenimde bir halsizlik duyumsadım. Dizlerimin bağı çözüldü ve yere düştüm.
Deneyimimi ve onunla ilgili yorumumu anlattığımda, la Gorda sağ bilincimde olup bitenin, konuştuğum sırada onun zihninde canlanan anıyla hiç şüphesiz özdeş olduğunu belirtti. Nagual Juan Matus ve topluluğuyla birlikte paralel çizgileri aşmak üzere bir girişimde daha bulunduğumuzu anımsıyordu. İkimizin, diğer çömezlerle birlikte köprüyü geçmeyi bir kez daha denemiş olduğumuzu söylüyordu.
Bu anıyı zihnimde tam olarak çıkartamadım. Onunla ilgili duygularımı ve düşüncelerimi bir araya getirebilmemi engelleyen bir güç vardı sanki. La Gorda, Silvio Manuel’in Nagual Juan Matus’dan köprüyü geçmek üzere beni ve diğer çömezleri hazırlamasını istediğini belirtti. Beni dünyada bırakmak istemiyormuş, zira görevimi yerine getirmek konusunda hiçbir şansımın bulunmadığını düşünüyormuş. Nagual onunla aynı kanıda değilmiş, ancak, bu duygusuna rağmen, yine de gerekli hazırlıkları yapmış.
La Gorda, onu ve diğer çömezleri Silvio Manuel’in evine götürmek üzere arabayla onun evine geldiğimi anımsıyordu. Köprüyü geçmek için hazırlanmak üzere Nagual Juan Matus’la Genaro’nun yanına geri döndüğüm sırada onlar, la Gorda’nın evinde kalmışlardı.
Bu olayı hiç anımsamıyordum. Israrla, birbirimize çok yakın olduğumuzu, bu nedenle bir rehber olarak ondan yararlanabileceğimi, zihnini okuyabileceğimi ve orada belleğimi tümüyle uyandırabilecek bir ipucu bulabileceğimi söylüyordu.
Zihnim karmakarışık olmuştu. Benliğimi bir endişe kaplamıştı ve la Gorda’nın ne söylediğine bile dikkat edemiyordum. O, konuşmasına devam ediyor, köprüyü geçmeye yönelik ikinci girişimimizden anımsadıklarını anlatıyordu. Söylediğine göre Silvio Manuel onlara bağırıp çağırmış. Köprüyü geçmeyi bir kez daha deneyebilmeleri için gerekli eğitimi almış olduklarını, öteki benliğe geçmeleri için gerekli olan tek edimin, birinci dikkatlerinin niyetini terk etmek olduğunu söylemiş. Bir kez öteki benliğin bilincine girmeyi becerdiklerinde, Nagual Juan Matus ve topluluğunun erkinin onları yakalayıp kolayca üçüncü dikkate taşıyabileceğini anlatmış— bu, normal bilinç düzlemlerinde çömezlerin asla yapamayacakları bir şeymiş.
Bir süre sonra, artık la Gorda’nın söylediklerini dinlemiyordum. Sesinin tonu, benim için gerçekten bir araç gibiydi. Anımsamanın gücüyle sendelemiştim. La Gorda konuşmasını kesti ve ona anımı aktardığımda o da her şeyi anımsayıverdi. Bilincimizin iki düzleminde yer alan en son parçaları bir araya getirmeyi başarmıştık.
Don Juan’la don Genaro’nun köprüyü geçirmek üzere beni hazırladıklarında normal bilinç düzleminde olduğumu anımsıyorum. İçimden, beni bir uçuruma atlamaya hazırladıklarını düşünüyordum.
La Gorda, onları köprüyü geçmeye hazırlamak üzere
Silvio Manuel’in onları deri kayışlara oturtarak çatı kirişlerinin üzerine doğru havalandırdığını anımsıyordu. Bu deri kayışlardan evinin bütün odalarında vardı. Çömezler kayışların içinde neredeyse bütün gün asılı kalmışlar.
La Gorda, insanın evinde deri bir kayış bulundurmasının ideal bir yöntem olduğunu belirtti. Genarolar, gerçekte ne yapıyor olduklarını bilmeden, asılı oldukları kayışların sanki-anılarını yakalamışlar ve kendi oyunlarını oluşturmuşlardı. Bu, yerle temasın kesilmesinin iyileştirici ve arındırıcı niteliklerini birleştiren, olasılıkla sağ bilinçten sol bilince geçişte kişinin gerek duyduğu yoğunlaşmanın devreye girdiği bir oyundu. Oynadıkları oyun, aslında, anımsamalarına yardımcı olan bir araçtı.
La Gorda’nın anlattığına göre, o ve diğer çömezler bütün gün havada asılı kaldıktan sonra, Silvio Manuel gece yarısında onları aşağı indirmişti. Daha sonra hep birlikte onunla köprüye gitmişler, Nagual Juan Matus, Genaro ve ben oraya gelinceye kadar beklemişler. Nagual Juan Matus, beni hazırlamalarının tahmininden uzun sürdüğünü belirtmişti.
Don Juan ve savaşçılarının bizden önce köprüyü geçtiklerini anımsıyorum. Doña Soledad’la Eligió da kendiliklerinden onları izlemişlerdi. En son Nagual kadın gitmişti. Köprünün öbür yakasından Silvio Manuel bize yürümeye başlamamızı işaret etmişti. Köprünün ortasına vardığımızda, Lydia, Rosa ve Pablito, daha fazla ilerleyemeyecek gibi görünüyorlardı. Benigno’yla Néstor, neredeyse köprünün ucuna kadar yürüdüler, orada durdular. Yalnızca la Gorda, Josefina ve ben, Don Juan ve diğerlerinin bulundukları noktaya ulaşabilmiştik.
Daha sonra olanlar, ilk kez köprüyü aşma girişimimizde olanlara çok benziyordu. Silvio Manuel ve Eligió, orada gerçek bir yarık olduğuna inandığım bir şey açtılar. Dikkatimi bu yarık üzerinde odaklayabilecek kadar enerjim vardı. Bu, ne köprünün ucunda yükselen bir açıklıktı, ne de sis duvarının içinde bir yarıktı; bununla birlikte yarığın çevresinde sise benzeyen bir buhar tabakasını ayrımsayabiliyordum. Her şeyden ayrı, tek başına uzanan karanlık, gizemli bir açıklıktı. Don Genaro, şaka yollu ona “kozmik vajina” adını yakıştırdı. Bu yorumu diğer savaşçıları kahkahaya boğdu.
La Gorda ve Josefina bana tutundular ve aşağı indik.
Birdenbire kendimi eziliyormuş gibi hissettim. İlk girişimimizde neredeyse havaya uçmamı sağlayan o sınırsız güç beni yeniden eline geçirmişti. La Gorda’yla Josefina’nın benimle birleştiğini hissediyordum. O güç beni ikisinin arasında dümdüz ediyordu.
Kendime geldiğimde, üzerimde la Gorda ile Josefina, yerde uzanmış yatıyordum. Silvio Manuel kalkmamıza yadım etti. Şu anda onlara yolculuklarında eşlik etmemizin söz konusu olmayacağını, ancak belki daha sonra, kendimizi kusursuz kılmayı başardığımızda, Kartal’ın geçmemize izin verebileceğini söyledi.
Geri dönüp Silvio Manuel’in evine doğru yol aldığımız sırada Silvio Manuel kulağıma eğilerek fısıltıyı andıran bir sesle o gece yollarımızın birbirinden ayrılacağını belirtti. Bir daha hiç karşılaşmayacağımızı ve tek başıma kalacakmışım. Bu yüzden hesaplı davranmalı ve enerjimi boş yere harcamamalyımışım. Bütünlüğümü sağlayabilirsem, görevimi yerine getirecek enerjiye sahip olabilirmişim. İnsan biçimimi yitirmeden kendi kendimi aşırı zorlayacak olursam, işim bitikmiş.
Zorlanmayı önlemenin bir yolunun bulunup bulunmadığını sordum. Başını salladı, bir yol olduğunu ama bana uygun olmadığını söyledi. Başarıp başaramamam benim istencime bağlı değilmiş. Daha sonra, bana görevimi açıkladı ama bunu nasıl uygulamam gerektiğini anlatmadı. Kartal’ın yolumun üzerine bunun nasıl yapılacağını açıklayacak birini bırakacağını söyledi. Başaracağım güne değin özgürlüğüme kavuşamayacaktım.
Eve vardığımızda, büyük salonda hepimiz toplandık. Don Juan, salonun ortasında oturuyordu ve yüzü güney doğuya dönüktü. Çevresini sekiz kadın savaşçı almıştı. Çiftler halinde dört ana yönde oturmuşlardı ve onların da yüzleri güneydoğuya yönelikti. Üç erkek savaşçı, dairenin dışında bir üçgen oluşturuyorlardı; üçgenin güneydoğuyu gösteren tepe noktasında Silvio Manuel yer alıyordu. Yanlarında iki kadın haberci oturuyordu ve Silvio Manuel’in önünde, neredeyse duvara yaslanmış biçimde iki erkek haberci oturuyordu.
Nagual kadın erkek çömezleri doğu duvarına karşı, kadın çömezleri ise batı duvarına karşı oturtmuştu. Daha sonra beni don Juan’ın tam arkasında bir yere götürdü. Birlikte orada oturduk.
Bana yalnızca bir an gibi gelen bir süre oturmuş durumda bekledik, ancak bedenimde olağanüstü bir enerjinin yükseldiğini hissediyordum. Oturduğumuz gibi tekrar kalktığımızı sandım. Nagual kadına neden böylesine çabuk ayağa kalktığımızı sorduğumda, saatlerdir orada oturuyor olduğumuzu, bir gün üçüncü dikkate girmeden önce, tüm bunların bir anı olarak bana geri geleceğini söyledi.
La Gorda, yalnızca o salonda bir an oturduklarını duyumsamakta kalmadığını, aynı zamanda, hiç kimsenin ona gerçeğin böyle olmadığını söylemediğini anlattı. Söylediğine göre Nagual Juan Matus daha sonra ona kendisinin diğer çömezlere, özellikle de Josefina’ya yardımcı olmakla görevlendirildiğini, günün birinde benim öteki benliğe geçebilmesi için gerek duyduğu en son itişi ona vermek üzere geri döneceğimi söylediğini açıkladı. Zuleica’nın gözetimi altında birlikte rüya görme seanslarımızda parıltılarımızı yoğun biçimde birbirimize geçirmiştik. Bu nedenle birlikte olduğumuzda, bedenimize giren öteki benliğin yarattğı basınca karşı koyabilecektik. Don Juan ayrıca, la Gorda’ya köprüyü bu kez böylesine kolayca geçmelerini sağlayan gücün topluluğundaki savaşçılardan geldiğini, köprüyü tek başına geçmesi gerektiğini buna rüyasında hazırlanması gerekeceğini söyledi.
Ayağa kalktığımız sırada Florinda yanıma geldi. Koluma girdi ve salonun içinde gezindik. Bu arada don Juan ve savaşçıları çömezlerle konuşuyorlardı.
O gece köprüde olanların zihnimi karıştırmasına izin vermemem gerektiğini söyledi.  Bir zamanlar Nagual Juan Matus’un inandığı gibi, öteki benliğe ulaşan gerçek ve somut bir geçit yolunun bulunduğuna inanmamam gerekiyormuş. Görmüş olduğum yarık yalnızca onların niyetlerinin bir ürünüymüş; Nagual Juan Matus’un geçit yollarıyla ilgili saplantısının ve Silvio Manuel’in acayip mizah anlayışının bileşimiymiş; bu ikisinin karışımı “kozmik vajina”yı yaratmış. Bildiği kadarıyla, bir benlikten diğer benliğe geçişin hiçbir dünyevi gerçekliği yokmuş. Kozmik vajina, iki adamın “zamanın çarkları”nı hareket ettirme konusunda sahip oldukları gücün dünyevi bir ifadesiymiş.
Florinda’nın açıklamasına göre, o ya da topluluğundaki diğer savaşçılar zamandan söz ettiklerinde, bir saatin tiktaklarıyla ölçülebilen bir süreçten bahsetmiyorlardı. Zaman, dikkatin özüydü; zamanı Kartal’ın buyrukları oluşuyordu; ve gerçekte, bir insan öteki benliğinin herhangi bir aşamasına girdiğinde, zamanla tanışmaya başlıyordu.
Florinda’nın belirttiğine göre, o gece düzen içinde oturduğumuzda, benim ve çömezlerin zaman çarkıyla karşı karşıya gelmemize yardımcı olamaları için son bir şansları kalmıştı. Nasıl sol bilinç gündelik yaşamın bir bölümünü oluşturuyorsa, zaman çarkı da öteki benliğin bir bölümünü oluşturan bir yüksek bilinç durumunu andırıyordu ve fiziksel olarak, sonsuz genişlik ve uzunlukta, üzerinde yansıtıcı oluklar bulunan bir tünel şeklinde betimlenebilirdi. Oluklardan her biri sonsuzluğa uzuyordu ve tünelin üzerinde sonsuz sayıda oluk bulunuyordu. Yaşayan varlıklar, yaşam gücü tarafından, zorunlu olarak oluklara sabit bakışlarıyla bakmak zorundaydılar. Sabit bakışlarla oluklara bakıyor olmak, onun içinde tutsak olmak, o oyuğun içinde yaşamak anlamına geliyordu.
Florinda’nın savına göre, savaşçıların istenç adını verdikleri kavram zaman çarkına aitti. Bu, sarmaşık sürgünlerine, ya da hepimizde bulunan gözle görülmeyen dokunaçlara benziyordu. Florinda’nın dediğine göre bir savaşçının nihai amacı, kendi istencini dönmesini sağlamak üzere zaman çemberinin üzerinde odaklayabilmekti. Zaman çemberini döndürmeyi başaran savaşçılar, sabit bakışlarını oluklardan herhangi birinin üzerinde odaklayabilirler ve onunla, örneğin kozmik vajina gibi, istedikleri her şekli oluşturabilirlerdi. Kişi, zorunlu olarak böyle bir zaman oluğunun içinde tutsak olduğunda, oluğun içinde akıp giden imgeleri ancak kendisinden uzaklaştığında görebiliyordu. Kişinin, bu olukların insanı kendine bağlayan büyülü gücünden kendini kurtarabilmesi, onun akıp geçen imgeleri iki yönden de görebilmesini sağlıyordu.
Florinda sustu ve beni kucakladı. Kulağıma günün birinde, kendi bütünlüğümü kazandığımda, geri dönüp yönergelerini tamamlayacağını fısıldadı.
Don Juan herkesi benim etrafımda toplanmaya çağırdı. Etrafımda toplandılar. Kendisi de yanıma gelerek, çıkacakları yolculuğa onlarla birlikte gelemeyeceğimi, zira görevimi bırakmamın söz konusu olamayacağını söyledi. Bu koşullar altında benim için yapabilecekleri tek şey bana iyi şanslar dilemekti. Savaşçılarının özel yaşamlarının bulunmadığını da ekledi. Bilincin mahiyetini bir kez kavrayabildikleri an birey olma özelliklerini yitiriyorlardı ve insanlık durumu, artık onları ilgilendirmiyordu. Bir savaşçı olarak benim bir görevim bulunuyordu ve bunun dışındaki şeylerin önemi yoktu, zira son derece zorlu bir görevi yerine getirmek üzere beni tek başıma bırakacaklardı. Yaşamımdan çoktan feragat ettiğime göre, bana en iyi dileklerini dilemenin ötesinde söyleyecekleri bir şeyleri kalmamıştı. Benim de, yazgımı anladığımı ve onu kabullendiğimi belirtmenin ötesinde onlara söyleyebileceğim bir şey yoktu.
Daha sonra yanıma Vicente geldi. Benimle son derece yumuşak bir sesle konuştu. Bir savaşçının en çetin görevinin olumlu ve olumsuz güçler arasında son derece incelikli bir denge oluşturabilmek olduğunu söyledi. Bu çetin görev, savaşçının çevresindeki her şeyi kontrol altına almak üzere bir savaşım vermesi gerektiği değil, onun, beklenen ya da beklenmeyen, akla gelebilecek her durumla aynı ustalıkla uğraşması gerektiği, anlamına geliyordu. Kusursuz koşullarda kusursuz olabilmek, düşsel bir savaşçı olmak demekti. Benim çetin görevim, geride kalmak; onlarınkiyse ileri, bilinmeyene doğru atılmaktı. Her iki görev de son derece güçtü. Savaşçılar için bu dünyada kalmanın yarattığı coşku, yolculuğun uyandırdığı coşkuya eşitti. Her iki görev de eşit ölçüde anlamlıydı, zira her ikisi de, kutsal bir sorumluğun yerine getirilmesini kapsıyordu.
Yanıma daha sonra Silvio Manuel geldi; yapmam gerekenler konusunda beni bilgilendirmek istiyordu. Bana bir formül, görevim sahip olduğum güçten daha büyük olduğunda söyleyeceğim efsunlu birtakım sözler verdi; bunlar, Nagual kadını ilk anımsayışımda zihnimde beliren efsunlu sözlerdi.
Yazgımı yöneten güce kendimi teslim ettim.
Hiçbir şeyi sahiplenmeyeceğim, böylece, savunacağım hiçbir şey olmayacak.
Zihnimde hiçbir düşünce yok, böylece görebileceğim. Hiç korkum yok, böylece kendi kendimi anımsayacağım. Yansız ve rahat,
Bir ok gibi fırlayıp Kartal’ı aşacağım özgür olmak için.
Ya me di al poder que a mi destino rige
No me agarro yo de nada, para asi no tener nada que defender.
No tengo pensamientos, para asi poder ver.
No temo ya a nada, para asi poder acordame de mi. Sereno y desprendido,
me dejará el águila pasa a la libertad.
Bana, ikinci dikkatin pratik bir manevrasını öğreteceğini söyledi ve o an saydam bir yumurtaya dönüştü. Daha sonra normal görünümüne geri döndü ve aynı dönüşümü üç dört kez daha yineledi. Ne yaptığını gayet iyi anlamıştım. Bunu bana açıklaması gerekmiyordu, ancak bildiklerimi sözcüklere aktaramıyordum.
Silvio Manuel derdimi anlıyormuş gibi güldü. Gündelik yaşamın niyetini bırakıvermenin olağanüstü bir güç gerektirdiğini söyledi. Biraz önce bana açtığı gizem, bu niyeti bırakıvermeye nasıl bir ivme kazandırılacağını gösteriyordu. Onun yapmış olduğunu yapabilmek için, kişinin dikkatini saydam koza üzerinde odaklaması gerekiyordu.
Gözümün önünde bir kez daha saydam yumurtaya dönüştü ve o anda, ta en baştan beri bildiğim bir gerçek zihnimde belirginleşti. Silvio Manuel’in gözleri bir an ikinci dikkat noktası üzerinde odaklandı. Başı, önüne bakıyormuş gibi dimdikti, ancak gözleri yana doğru kaymıştı. Bir savaşçının niyeti uyandırabilmesi gerektiğini söyledi. Bunun sırrı bakıştaydı. Niyeti çağıran, gözlerdi.
O noktada derin bir mutluluk duydum. Uzun yıllardan sonra, en sonunda gerçekten bilmediğim bir şey üzerinde düşünebilmeyi başarmıştım. Görmenin görsel bir deneyim olmasının nedeni, niyet üzerinde odaklamak için gözlerimize gereksinim duymamızdı. Don Juan ve savaşçı topluluğu niyetin farklı bir yönünü yakalamak üzere gözlerini kullanmasını biliyorlardı ve bu edime görme adını vermişlerdi. Silvio Manuel’in bana gösterdiği şey niyet yakalayıcıları olarak gözlerin gerçek işleviydi.
Daha sonra ben de niyeti yakalamak üzere gözlerimi kullanmaya çalıştım. Onları ikinci dikkat noktası üzerinde odakladım. Birdenbire, don Juan, savaşçıları, dona Soledad ve Eligio saydam yumurtalara dönüşmüşler, ancak la Gorda, küçük kız kardeşler ve Genarolarda bu dönüşüm gerçekleşmemişti. Gözlerimi ışık kabarcıkları ve insanlar arasında ileri geri hareket ettirdim, sonunda boynumun altında bir çatırtı duydum ve odanın içindeki herkes saydam yumurtaya dönüştü. Bir an için onları birbirlerinden ayıramadığımı hissettim, ancak daha sonra gözlerim bu görüntüye alıştı ve niyetin iki yönünü, iki farklı imgeyi aynı anda ayrımsayabildim. Onların hem bedenlerini, hem de parıltılarını görebiliyordum. İki görüntü örtüşmüyor, ayrı ayrı görünüyorlardı, ancak bunun nedenini bilmiyordum. Kesinlikle birbirinden ayrı iki görüm bulunuyordu ve görme edimini tümüyle gözlerimle algılıyordum, ancak yine de onlardan ayrıydım. Gözlerimi kapattığımda onların saydam kozalarını görebiliyordum ama bedenleri görümümden kayboluyorlardı.
Bir an, dikkatimi nasıl kendi saydamlığıma çevirebileceğimi artık bildiğimi ayrımsadım. Ayrıca, dünyevi düzleme nasıl geri dönüleceğini de öğrenmiştim. Yapmam gereken tek şey, gözlerimi bedenim üzerinde odaklamaktı.
Daha sonra yanıma don Genaro geldi ve bana ayrılık armağanı olarak Nagual Juan Matus’un bir görev, Vicente’nin cesaret, Silvio Manuel’in büyü sunduklarını, kendisinin de mizah gücü sunacağını söyledi. Bana şöyle bir baktı ve benim, yaşamında gördüğü en gamlı Nagual olduğumu belirtti. Çömezleri şöyle bir inceledikten sonra, iyimser olmanın ve olaylara hep olumlu yönünden bakmanın ötesinde yapılabilecek hiçbir şey kalmadığını söyledi. Bize bir şehir züppesi tarafından baştan çıkartılıp terk edilen bir köylü kızının öyküsünü anlattı. Tam düğün günü kendisine damadın kentten ayrıldığı söylendiğinde kız aklını başına toplamış ve yine de her şeyi yitirmemiş olduğunu düşünmüştü. Gerçi bekaretini yitirmişti ancak düğün ziyafeti için yavru domuzu henüz kesmemişlerdi.
Don Genaro, terk edilen köylü kızının içine düştüğü
duruma benzeyen bu durumdan kurtulabilmemizin tek yolunun, henüz elimizde bulunan yavru domuzlarımıza—bunlar her ne ise— sıkı sıkı sarılmak ve aptallığımıza gülmek olduğunu söyledi. Ancak gülerek içinde bulunduğumuz durumu değiştirebilirdik.
Elleri ve başıyla yaptığı şakacı hareketlerle bizden içten bir şekilde gülmemizi istedi. Gülmeye çalışan çömezlerin görüntüsü de, tıpkı benim kendi girişimlerim gibi, gülünçtü. Birdenbire kendimi don Juan ve savaşçılarıyla birlikte kahkahalarla gülüyor buldum.
Her zaman bir şair olduğumu söyleyip bana takılan don Genaro, onlara bir şiir okumamı istedi. Kendi duygularını ve öğütlerini, yaşamı, ölümü ve gülmeyi kutlayan ozanın dizeleriyle özetlemek istiyordu. Jose Gorostiza’nın “Sonsuz Ölüm” başlıklı şiirinin bir bölümünü ima etmişti.
Nagual Kadın kitabı bana uzattı, ben de o şiirin don Juan ve don Genaro’nun her zaman dinlemekten büyük zevk aldıkları dizelerini yüksek sesle okudum.
Ah, nasıl kopkoyu bir tutku Nasıl bir açlık bu,
Tüketmek soluduğumuz havayı, ağzı, gözü, eli.
Nasıl yakıcı bir arzu
kendimizi tümden harcamak
tek bir kahkahanın içinde.
Ah bu küstah, aşağılayıcı ölüm bizleri ta uzaklardan katleden, ölmekten aldığımız hazzın üzerinde bir fincan çay için...
narin bir kucaklama için.
Şiir hepimizi derinden etkilemişti. Ürperdiğimi hissettim. Emilito’yla haberci Juan Tuma yanıma geldiler. Hiçbir söz söylemediler. Gözleri siyah mermerler gibi parlıyordu. Sanki tüm duyguları gözlerinde yoğunlaşmıştı. Haberci Juan Tuma yumuşacık bir sesle, bir zamanlar evinde beni Mescalito’nun gizemleriyle tanıştırdığını, zaman çarkı içinde farklı bir konumda bunun beni en son gizemle tanıştırmasının bir ön habercisi olduğunu belirtti.
Emilito, sanki haberci Juan Tuma’yı yankılıyormuş gibi, her ikisinin de görevimi yerine getireceğimden emin olduklarını söyledi. Beni bekleyeceklerdi, zira bir gün onlara katılacağımı biliyorlardı. Juan Tuma, Kartal’ın beni, kurtarıcılarım olarak Nagual Juan Matus’un topluluğuyla birleştirdiğini söyledi. Bir kez daha bana sarıldılar ve bir ağızdan, kendime güvenmem gerektiğini vurguladılar.
Habercileri, kadın savaşçılar izledi. Tek tek hepsi beni kucakladılar ve birer birer kulağıma bir dilekte bulundular, bereket ve başarı dilekleri.
En son Nagual kadın geldi. Yanıma oturdu ve bir çocukmuşum gibi beni kucağına aldı. Sevecenlik ve saflık doluydu. Soluksuz kalmıştım. Ayağa kalktık ve odanın içinde gezindik. Yazgımız üzerine konuştuk ve fikirlerimizi belirttik. Kestirilmesi olanaksız birtakım güçler bizlerin bu bitiş anına ulaşmamızı sağlamıştı. Duyduğum korku ölçüsüzdü. Üzüntü de.
Daha sonra, üç çatallı Nagual için geçerli kuralın bir bölümünü bana açıkladı. Büyük acı çekiyordu, ancak yine de sakindi. Zihni kusursuz çalışıyordu ancak açıklamalara girişmiyordu. Yeryüzünde son gününü yaşıyor olması onu çok etkilemişti. Hüznü bana da bulaştı. O ana kadar gerçekten sonuna geldiğimizi anlayamamıştım, o bilinçte bulunmam, dolaysız olanın diğer her şeyin önünde bulunması gerektiği kuralını da kapsıyordu ve bu durum, yaşadığım anın ötesini görebilmemi olanaksız kılıyordu. Bununla birlikte, Nagual kadının ruh durumunun bende yarattığı etki, sağ yan bilincimde neler hissedebileceğimi düşünmemi de engelliyordu. Onu bir daha göremeyeceğimin farkındaydım ve buna dayanamıyordum!
Don Juan bana sol yanda gözyaşına yer olmadığını, bir savaşçının ağlayamayacağını, ıstırabın tek dışavurumunun evrenin ta derinliklerinden gelen bir ürperti olduğunu söylemişti. Bu, Kartal’ın öğretilerinden birinin de ıstırap olduğu anlamına geliyordu. Savaşçının ürpertisi bitmezdi. Nagual kadın benimle konuştuğunda ve bana sarıldığında da aynı ürpertiyi duydum.
Kollarını boynuma doladı ve başını başıma yasladı. Beni bir bez parçası gibi büktüğünü hissettim. Bedenimden bir şeylerin yükseldiğini, onun bedeninden bir şeylerin içime girdiğini ayrımsadım. Duyduğum ıstırap öylesine yoğundu ve beni öylesine içine almıştı ki, iyice çılgına döndüğümü hissettim. Hâlâ bana sarılmış durumda olan Nagual kadınla birlikte yere yuvarlandım. Bir nidaymış gibi, düşmeden önce alnında bir yara açtığımı ayrımsadım. Kan, gözlerinin üzerinde birikmişti.
Don Juan’la don Genaro alelacele beni yerden kaldırdılar. Beni tuttular. Kriz geçiriyor gibi tüm bedenim sarsılıyordu. Kadın savaşçılar Nagual kadının çevresini aldılar; daha sonra odanın ortasında bir sıra halinde durdular. Erkekler de onlara katıldılar. Bir anda aralarında yoğun bir elektrik akımı geçti. Sıra halinde duran savaşçılar dalgalandılar ve önümde durdular. Her biri, sırayla gelip, bir süre önümde durdu. Önce erkek haberciler, ardından kadın haberciler, daha sonra erkek savaşçılar ardından rüya görücüler, sonra iz sürücüler ve son olarak da, Nagual kadın önümden geçti. Yanıma geldiler, birkaç saniye, veda etmek için yeterli bir süre, karşımda durdular ve daha sonra karanlığın, birdenbire odanın içinde beliriveren gizemli yarığın içine girerek ortadan kayboldular.
Don Juan eliyle sırtıma bastırarak dayanılmaz ıstırabımı kısmen de olsa rahatlattı. Acımı anladığını, Nagual kadınla Nagual adam arasındaki bağın kolayca anlaşılabilecek bir şey olmadığını söyledi. Bu bağ, Kartal’ın öğretilerinin bir sonucu olarak var oluyordu; Bu iki insan bir araya geldikten sonra ayrılırlarsa eğer, aralarında oluşan boşluğu doldurabilmenin olanağı yoktu; zira bu boşluk sosyal bir boşluk değil, bu öğretilerin bir sonucuydu.
Don Juan beni aşırı sağ yönüme çevireceğini söyledi. Bunun yararlı, ancak geçici bir manevra olduğunu; şimdilik unutmama yardımcı olacağını, ancak anımsamaya başladığımda duyacağım acımı dindiremeyeceğini belirtti.
Don Juan ayrıca bana anımsama ediminin bütünüyle kavranamaz olduğunu söylemişti. Gerçekte kavranamayan, savaşçıların sol yan bilinçlerinde uyguladıkları etkileşimi hatırladığında durmayan, doğum anından başlayarak saydam bedenin belleğe depoladığı her anıyı hatırlamayı sürdüren, kişinin kendi kendini anımsaması edimidir.
Savaşçıların yüksek bilinç düzlemlerinde deneyimledikleri dizgesel ilişkiler yalnızca öteki benliğin anılar aracılığıyla kendini açmasını sağlamak için yapılan bir oyundu. Anımsama sanatı, yalnızca savaşçılarla ilgili gibi görünse de, aslında her insanın âleminde var olan bir süreçtir; hepimiz dolaysız biçimde saydamlığımızın anılarına girebiliriz, ancak bunun sonucunun ne olabileceği önceden kestirilemez.
Don Juan daha sonra bana, gün batınımda oradan ayrılacaklarını ve gitmeden önce benim için yapabilecekleri en son şeyin, zamanımın sürekliliği içinde bir açıklık, bir kesinti yaratmak olacağını söyledi. Bende süreklilik içinde bir bütün olduğum duygusunu uyandıran Kartal’ın yaydığı sonsuz akışa bir müdahalede bulunmak üzere beni derin bir uçuruma fırlatacaklardı. Boşluğa atlayış, normal bilinç düzeyinde bulunduğum bir anda başlayacaktı ve söylenene göre düşüş anında ikinci dikkatim dizginleri ele alacaktı; uçurumun dibine vardığımdaysa ölmeyecek, tamamen öteki benliğimin içine girmiş olacaktım. Don Juan enerjim tükendiğinde öteki benlikten çıkacağımı, ancak kendimi, atladığım uçurumun kenarında bulmayacağımı belirtti. Tahminine göre kendimi en sevdiğim yer neresiyse, orada bulacaktım. Bu, bendeki zaman duygusunun akışına bir müdahale olacaktı.
Daha sonra aniden beni iterek tümüyle sol yan bilincimden çıkardı. O an ısdırabımı, amacımı, görevimi unuttum.
Akşamüstü gün batımında, Pablito, Nestor ve ben sarp bir yamaçtan aşağı atladık. Nagual’ın darbesi öylesine keskin ve öylesine acısız olmuştu ki, veda ediş olgusuna ait hiç bir anı, ölüme ve ölüm olmayana doğru sıçrayışın anlık olgusunun sınırlarının ötesine aşmadı. Uçuruma atlayış ürkütücüydü, ancak öbür âlemde olanların yanında silik kalıyordu.
Don Juan beni tam olarak kendisinin ve savaşçılarının bilinçlerini tutuşturdukları an uçuruma fırlatmıştı. Rüyayı andıran bir görüm içinde, önümde sıra sıra insanların bana baktıklarını gördüm. Ancak daha sonra bunun boşluğa atlamak üzerine deneyimlediğim çok sayıdaki görüm ya da sanrı dizilerinden biri olduğunu düşündüm. Bu, yaşanan tüm olayın ürkünçlüğü karşısında büyülenen sağ bilincimin ürettiği güçsüz bir yorumdu yalnızca.
Bununla birlikte, sol yanımda, öteki benliğe girdiğimi hissediyordum. Bu geçişin usumla hiçbir ilişkisi yoktu. Don Juan’ın topluluğundaki savaşçılar, mutlak ışığın içinde kaybolmadan, Kartal onları salıvermeden önce, beni sonsuzluğa değin süren bir an için yakalamışlardı. Onların, Kartal’ın yaydığı sonsuz akışın içinde bir yerlerde olduklarını ve buraya ulaşamayacağımı biliyordum. Don Juan’la don Genaro’yu bekliyorlardı. Don Juan’ın grubun başına geçtiğini gördüm. Ondan sonra gördüğüm tek şey, gökyüzüne doğru yükselen son derece yumuşak bir ışık çizgisi oldu. Bir esinti ışık kümesinin daralmasına ve kıvrılmasına yol açtı. Işık çizgisinin bir ucunda, don Juan’ın bulunduğu noktada güçlü bir parıltı vardı. Toltec efsanesindeki sorguçlu yılanı düşündüm. Daha sonra ışıklar gözden kayboldu.

18

Cvp: 6. Kitap - Kartalın Armağanı

.