331

(21 konusuna, Kitaplar cevap yazılmış)

Öğretiler-2
 
 7 Ağustos 1961, Pazartesi
Don Juan’ın Arizona’daki evine Cuma akşamı saat yediye doğru vardım. Beş Kızılderiliyle evin sahanlığında oturuyordu. Don Juan’ı selamlayarak oturdum. Bir şeyler demelerini bekliyordum. Soğuk bir sessizlikten sonra adamlardan biri kalkarak bana doğru yürüdü, “Buenas noches” dedi. Ben kalktım ve “Buenas noches” diye yanıtladım. Ardından öbür adamlar da kalkıp yanıma geldiler, “Buenas noches” diye mırıldanıp parmaklarının uçlarını şöyle bir değdirerek ya da elimi bir an tutup hemen bırakıvererek tokalaştılar.
Hepimiz oturduk. Çok sıkılgan görünüyorlar, hepsi de, İspanyolca bilmelerine karşın, susuşup duruyorlardı.
Saat yedi buçuk sıralarında hepsi birden kalkıverdiler, evin arkasına doğru yürüdüler. Uzun bir süre kimseden bir ses çıkmadı. Don Juan gelmem için bir işaret yaptı. Hepimiz orda duran bir kamyonete doluştuk. Ben, don Juan ve Kızılderililerin daha genç olan ikisiyle arkada oturuyordum. Minder, sıra falan olmadığından, anayoldan çıkıp da toprak yola sapınca, aracın metal tabanı canımızı iyice acıtmaya başlamıştı. Don Juan, bir arkadaşının evine gittiğimizi, arkadaşının bana yedi tane Mescalito vereceğini kulağıma fısıldadı.
“Sende yok muydu ki, don Juan?” diye sordum.
“Var. Ama sana veremem ki! Bi başkasının vermesi gerekiyor.”
“Nedenini açıklar mısın lütfen?”
“E, belki de hoşlanmayacak ‘o’ senden, belki de ‘o’ sevmez seni. O zaman duygularını ‘ona’ yöneltemeyeceksin. Çünkü ‘onu’ tanımıyorsun ki! Oysa duygularını belirtmen gerekir; bu da arkadaşlığımızın sonu olur.”
“Neden sevmesin beni? Ona bir şey yapmış değilim ki!”
“Gerekmez bi şey yapman beğenilmek ya da beğenilmemek için. Ya yanaşır sana, ya da teper.”
“Beni sevmedi diyelim... Kendimi sevdirmek için bir şeyler yapamaz mıyım?”
Yanımızdaki iki adam bizi işitip gülüştüler.
Don Juan, “Hayır, yapılabilecek bi şey olduğunu sanmıyorum,” diye yanıtladı.
Sonra başka yöne doğru çevirdi başını; ben de konuşmayı kesmek zorunda kaldım.
Bir saat kadar gittikten sonra küçük evin önünde durduk. Hava kararmıştı. Sürücü farları söndürünce, yapının karaltısını zar zor seçebildim.
Konuşmasından Meksikalı olduğunu çıkardığım genç bir kadın, havlamayı kesmesi için bir köpeğe bağırıp duruyordu. Kamyonetten inip eve doğru yürüdük. Adamlar, kadının yanından geçtikçe, ağızlarının içinde geveleyerek “Buenos noches” diyorlardı. O da karşılık verip gene köpeğin ardından yırtınıyordu.
Bir süre eşya ile tıka basa doldurulmuş geniş bir odaya girdik. Çok ufak bir elektrik lambasının donuk ışığı odaya insanın içini karartıcı bir hava veriyordu. Ayakları kırık, oturacak yerleri bel vermiş birkaç iskemle duvara yaslanmış duruyordu. Adamlardan üçü odanın en iri eşyası olan bir kanepeye oturdular. Çok eski, minderleri yerlere kadar çökük bir kanepeydi bu. Donuk ışığın altında kırmızı ve pis bir görünüşü vardı. Öbürlerimiz iskemlelere oturduk. Uzun bir süre öyle sessiz durduk.
Adamlardan biri birden kalkıp başka bir odaya geçti. Ellisinde görünen, uzun boylu, dinç bir adamdı bu. Az sonra bir kahve kavanozuyla döndü. Kapağını açıp kavanozu bana uzattı. İçinde yedi tane yabansı görünüşlü bir madde vardı. Boyları ve görünüşleri birbirini tutmuyordu. Kimileri yuvarlağımsı, kimileri uzuncaydı. Dokununca ceviz içini ya da şişe mantarını andırıyordu. Kahverengimsi renkleri onlara sert, kuru ceviz kabuğu görünümü veriyordu. Avucuma alıp bir süre yüzeylerini ovuşturdum.
“Bunlar çiğnenecek (esto se masca)," diye fısıldadı don Juan.
Bunu söyleyene dek yanımda oturmakta olduğunu fark etmemiştim. Öbür adamlara baktım, ama hiçbiri bana bakmıyordu; alçak sesle aralarında konuşuyorlardı. O anda kararsızlık ve korkunun son kertesindeydim. Kendimi kontrol edemez durumdaydım.
“Ayakyoluna gitmem gerek,” dedim don Juan’a, “Çıkıp biraz dolaşayım.”
Kahve kavanozunu elime verdi, ben de peyote parçalarını içine koydum. Tam dışarı çıkarken kavanozu getiren adam ayağa kalkarak yanıma geldi ve ayakyolunun öbür odada olduğunu söyledi.
Ayakyolu, kapının karşısına geliyordu. Bitişiğinde de nerdeyse odanın yarısını kaplayan geniş bir yatak vardı. Gelirken gördüğümüz kadın yatakta uyuyordu. Kapıda çakılı kaldım bir süre. Sonra adamların bulunduğu odaya döndüm.
Evin sahibi olan adam bana İngilizce olarak: “Don Juan, senin Güney Amerikalı olduğunu söyledi. Mescal yok mu orda?” diye sordu. Ben de hiç böyle bir şey işitmediğimi söyledim.
Güney Amerika onların ilgisini çekmişe benziyordu; bir süre de Kızılderililerden söz ettik. Sonra adamlardan biri neden peyote yemek istediğimi sordu. Ben de nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istediğimi söyledim. Hepsi utangaç utangaç gülüştüler.
Don Juan yumuşak bir sesle “Hadi çiğne, çiğne (mesca, mesca),” diyordu.
Ellerim terden sırılsıklam olmuştu, karnım kasılmıştı. Peyotelerin bulunduğu kavanoz iskemlenin yanında yerde durmaktaydı. Eğilip, gelişigüzel bir tanesini aldım, ağzıma koydum. Bayat bir tadı vardı. Isırıp ikiye böldüm ve bir parçasını çiğnemeye başladım. Keskin, yakıcı bir acılık duydum; ağzım birden uyuşuverdi. Çiğnedikçe acılık artıyordu; bu da çeşmeden boşanırcasına salya salmama neden oluyordu. Dişetlerimde ve ağzımın içinde bıraktığı etki, tuzlu kuru et ya da balık yerken olduğu gibi insanı habire çiğnemeye zorluyordu. Biraz sonra öbür parçayı da çiğnedim. Ağzım öyle uyuşmuştu ki artık acılığı da duymaz olmuştum. Peyote parçaları, portakalın ya da şekerkamışının lifli bölümleri gibi lime lime oluyordu. Bunları yutmam mı yoksa tükürmem mi gerektiğini de bilmiyordum. O sırada ev sahibi ayağa kalktı ve herkesi dışarıya, sahanlığa çağırdı.
Hepimiz çıkıp karanlıkta oturduk. Hava çok güzeldi. Ev sahibi bir şişe kaktüs likörü getirdi.
Adamlar sırtları duvara dayalı, yan yana oturuyorlardı. Ben sağ uçta oturmuştum. Yanımda oturan don Juan peyotelerin bulunduğu kavanozu bacaklarımın arasına yerleştirdi. Sonra elden ele gezen şişeyi bana uzatarak ağzımdaki acılığı alması için biraz kaktüs likörü içmemi söyledi.
İlk peyotenin liflerini tükürüp bir yudum aldım. Don Juan içkiyi yutmamamı, salgıyı biraz olsun kesmek için yalnızca ağzımı çalkalamamı söyledi.
Bir parça kayısı kurusu (yosa kuru incir miydi?) verdi—karanlıkta seçemiyor, tadını da alamıyordum—ve acele etme den yavaş yavaş çiğnememi istedi. Bir türlü yutamıyordum çiğnediklerimi; boğazımdan geçmesi olanaksızdı sanki.
Kısa bir duraklamadan sonra, şişe gene dolaşmaya başladı. Don Juan bir parça kurutulmuş et verdi. Karnımın tok olduğunu söyledim.
“Bu yemek değil ki,” diye dayattı.
Bu süreç altı kez yinelendi. Altıncı peyoteyi çiğnediğimde söyleşmelerin iyice canlandığını anımsıyorum . Ne dilden konuşulduğunu kestiremiyordum ama herkesin katıldığı konuşmaların konusu çok ilginçti. Ben de katılayım, diye dikkatle dinlemeye çalıştım. Ama bir şey söylemeye çabalayınca baktım ki konuşamıyorum. Sözcükler kafamın içinde dolanıp duruyorlar.
Sırtımı duvara dayayıp adamların neler söylediklerini dinledim. İtalyanca konuşuyorlar, köpekbalıklarının aptallığına ilişkin bir sözü yineleyip duruyorlardı. Ussal, tutarlı bir konu gibi geldi bana konuştukları şey. Daha önceleri don Juan’a Arizona’daki Colorado Nehri’ne, oraya ilk giden İspanyolların “el rio de los tizones (kömürleşmiş odun nehri),” dediklerini anlatmıştım; birisi de “tizones”i yanlış hecelemiş ya da yanlış okumuş ve nehre “el rio de los tiburones (köpekbalığı nehri),” demiş. Bu öyküyü anlattıklarından emindim ya, hiçbirinin İtalyanca bilmediği aklımın kıyısından bile geçmemişti.
Kusmak için can atıyordum. Ama bu eylemin nasıl yapıldığını anımsayamıyordum. Birine su getirmesini söyledim. Dayanılmaz bir hararet basmıştı.
Don Juan genişçe bir tencere getirdi. Duvarın dibine bıraktı. Bir de fincan mı maşrapa mı ne getirmişti. Maşrapayı tencereye daldırıp bana uzattı. İçmememi, yalnızca ağzımı tazelememi söyledi.
Suda yabansı bir parlaklık vardı; cıva gibi yoğun görünüyordu. Don Juan’a bunu sormak istedim ve düşüncelerimi İngilizce olarak toparlamaya çalıştım. Ama onun İngilizce bilmediğini düşünerek sustum. O anda algıladıklarım çok karışıktı. İyice görüyordum ki düşüncelerimin zihnimde apaçık durmalarına karşın, onları dile getirmek olanaksızlaşmıştı. Suyun yabansı niteliğine ilişkin bir şeyler söylemek istiyordum ama konuşamıyordum. Sanki düşünceler seslendirilmeden, ağzımdan sıvı gibi akmaktaydı. Diyaframımda kasılma olmadan zorlamasız bir kusma duygusuydu bu. Sıvı sözcüklerin tatlı tatlı akışı gibi.
İçtim. Artık kusma isteğim geçmişti. O sırada bütün gürültüler kesilmişti. Gözlerimi bir noktada toplayamıyordum. Don Juan’ı aradım. Tam başımı çeviriyordum ki, görüş alanımın gözlerimin önündeki yuvarlak bir bölüme indirgenmiş olduğunu ayrımsadım. Ürkütücü, tedirgin edici bir duygu değildi bu; tersine, bir yenilikti; gözlerimi bir yöne çevirerek yerleri bile süpürebilirmişim gibi geliyordu bana. Sahanlığa ilk çıktığım zaman, kent ışıklarının uzak pırıltıları dışında, her şeyin karanlık olduğunu görmüştüm. Oysa görüş alanımın çevresi içinde kalan her şeyi iyice seçebiliyordum. Don Juan’la öbür adamları unutup kendimi bütünüyle, iğne ucu gibi keskinleşen görüşümle, yerleri incelemeye verdim.
Sahanlığın tabanıyla duvarın birleştiği yeri gördüm. Duvarı izleyerek, başımı ağır ağır sağa çevirdim ve don Juan’ı duvara yaslanmış otururken gördüm. Bu kez başımı sola döndürüp suyu odakladım, tencerenin dibini buldum. Başımı biraz kaldırınca orta boyda siyah bir köpeğin yaklaştığını gördüm. Suya doğru geliyordu. Köpek, içmeye koyuldu. Elimle ittim köpeği. Gözlerimi odaklayarak köpeğe dikmeyi ve onu öyle itmeyi geçiriyordum. Birden köpeğin saydamlaştığını gördüm. Su, parlak ve macunumsu bir sıvı gibiydi. Köpeğin boğazından içine gidişini izledim. Hayvanın tüm gövdesine eşit olarak akıyor ve her bir kılına dek ulaşıyordu. Yanardöner sıvının, kılların her birini boydan boya geçerek uzun, beyaz, ipek gibi bir yele oluşturduğunu gördüm.
O anda yeğin sarsıntılar geçirmekteydim; bir de baktım, çevremde bir tünel oluşmuş; çok alçak, dar, sert ve soğuk bir tünel... Dokununca, sanki alüminyum varaktan yapılmış gibiydi duvarlarının her yanı. Tünelin içinde oturuyordum. Kalkmaya çalıştım, ama başımı metal tavana çarptım. Tünel, beni boğacak gibi daralmaya başladı. Tünelin ucundaki bir yuvarlak noktaya doğru sürünmek zorunda kaldığımı anımsıyorum. Ucuna geldiğimde, geldiysem eğer, köpeği, don Juan’ı, kendimi falan unutmuştum. Bitkindim. Giysilerim soğuk, yapışkan bir sıvıya batmıştı. Dinlenebileceğim, yüreğimin böyle acımasızca vurmayacağı bir yer bulmak için oraya buraya dönüp durdum. Bu dönüşlerimden birinde gene gördüm köpeği.
Tüm anılar dönüverdi birden; zihnimde her şey yerli yerine oturuverdi. Don Juan’a bakmak için döndüm, ama kimseyi, hiçbir şeyi ayırt edemiyordum. Köpeğin yanardönerli bir renge bürünmesinden, gövdesinden yoğun bir ışık çıktığından başka bir şeyi seçmek olanaksızdı. Suyun gene köpeğin içine aktığını, yangına sıkılan körük gibi onu nasıl canlandırdığını görüyordum. Suya uzanıp yüzümü tencerenin içine daldırdım; köpekle beraber içtik. Ellerim önümde yere dayalıydı; içerken sıvının damarlarımdan kırmızı, sarı, yeşil renkler yayarak akışını izledim. İçtikçe içtim. İçtikçe alevleniyor, ışıyordum. Sular bedenimdeki bütün gözeneklerden ipek lifleri gibi çıkasıya dek içtim. Artık, benim de parlak, yanardönerli bir yelem vardı. Köpeğe baktım; yelesi benimkine benziyordu. Benliğimi çok büyük bir mutluluk sarıyordu. Belirsiz bir yerden gelen sarımsı bir ılıklığa doğru koştuk ikimiz de. Oynaşmaya başladık. Ben onun, o da benim isteklerimizi bilesiye dek oynaşıp güreştik. Kukla oyunlarındaki gibi sırayla birbirimizi oynatıyorduk. Ben, ayak parmaklarımı kımıldatınca onun kuyruğunu, bacaklarını oynattırabiliyordum. O da baş sallayınca, dayanılmaz bir zıplama isteği duyuyordum. Ama en şeytanca numarası, otururken ayağımla başımı kaşıtmasıydı. Kulaklarını sağa sola sallayarak yaptırıyordu bunu. Bundan daha gülünç bir şey olamaz gibi geliyordu bana o zaman. Beni saran bu aşırı dirilik duygusunu tanımlayabilmem olanaksızdır. Soluk alamayacak kerteye gelinceye dek güldüm.
Gözlerimi açamıyormuşum gibi çok belirli bir duygu içindeydim; sanki bir sarnıç dolusu suyun içinden bakıyordum. Uzun süren, acı veren bir durumdu bu; üstelik uyanıkmışım ama bir türlü uyanamıyormuşum gibi bir tasa içindeydim. Sonra yavaş yavaş ortalık belirgin çizgileriyle görünmeye başladı. Görüş alanım gene yuvarlaklaşıp genişledi ve olağan bilinçli bir eylem yaptım; dönüp o olağanüstü yaratığa baktım. Değişimimin bu noktasında aşılmaz bir güçlükle karşılaştım. Olağan durumumdan bu duruma geçişim kendiliğinden oluvermişti. Farkındaydım; düşünce ve duygularım bu farkındalığın gerekli sonuçlarıydı; ve geçiş düzgün ve açıkça olmuştu. Ama bu ikinci uyanış gerçekten çarpıcıydı. Bir insan olduğumuzu unutmuştum! Böylesine uzlaştırılamaz bir durumun üzgüsü öyle derindi ki, ağladım.

5 Ağustos 1961, Cumartesi
O sabah, daha sonra, kahvaltı bitince evin sahibi, don Juan ve ben kamyonetle don Juan’ın evine yollandık. Çok yorgundum ama bu kamyonette de uyunmazdı ki! Ancak eve vardıktan ve adam gittikten sonra don Juan’ın evinin sahanlığında uyuyabildim.
Uyandığımda hava kararıyordu; don Juan üzerime bir battaniye örtmüştü. Onu aradım. Evde yoktu. Az sonra bir çömlek kuru fasulye ile bir yığın tortilla (Meksika pidesi) getirdi. Öyle açtım ki!
Yemekten sonra dinlenirken önceki gece başıma gelenleri anlatmamı istedi. Duyumsadıklarımı bütün ayrıntılarıyla ve elimden geldiğince özenli bir biçimde anlattım.
Bitirdiğimde, başını salladı ve “İyi gidiyorsun; şu anda nasıl, neden, anlatmam zor, ama anlattıklarına bakılırsa, çok iyi gitmiş. Çünkü kimi zaman çocuk gibi oynaşır, kimi zaman da ürkünçtür, korkunçtur. Ya böyle oynaşır, ya da suratından düşen bin parça olur. Bi yabancıya nasıl davranacağını önceden kestirmek olanağı yoktur. Ama onu iyi tanırsan, o zaman belki... Oynadın onunla dün gece. Senden başkasına böyle davrandığını görmüş değilim.”
“Benim geçirdiklerim, başkalarınınkinden ne bakımdan farklı?”
“Sen Kızılderili değilsin; bu bakımdan kesin olarak belirleyebilmem zor. Gene de bi kimseyi, Kızılderili olup olmadığına bakmaksızın, tutar ya da teper. Bu kesin. Çok gördüm... Oynaştığını da biliyorum. Kimi insanı güldürür; ama bugüne dek kimseyle böyle oynadığını görmüş değilim.”'Peyotenin insanı nasıl koruduğunu şimdi anlatır mısın, don Juan?”
Sözümü bitiremedim. Don Juan, çökertircesine omzuma vurdu.
“O adı kullanma demiştim. Daha onu yeterince görmüş değilsin.”
“Mescalito nasıl korur insanları?”
“Yol gösterir. Bütün sorularını yanıtlar.”
“Demek ki Mescalito, gerçek bir varlık? Yani görülebilen
bir şey?”
Bu sorularım onu şaşırtmışa benziyordu. Dalgın dalgın yüzüme baktı.
“Demem şu ki, Mescalito...”
“İşittim ne dediğini. Sen dün gece görmedin mi onu?” Sadece bir köpek gördüğümü söyleyecektim, ama şaşkın
şaşkın yüzüme baktığını görüp, sustum. Sonra, “Sana göre dün gece gördüğüm şey o muydu?” dedim.
Küçümsercesine bakmaktaydı bana. İşittiklerine inanmamış gibi gülerek başını sallıyordu. Sesinde kavgacı bir titremle, “A poco crees que era tu — mama (Ya ananın-----mı gör düğünü sandın)?” diye patladı. “Mama” demeden önce duraklamıştı biraz. Çünkü “tu chingada madre” demeye hazırlandığı belliydi. Bu, birisinin anasına saygısızlık belirten bir deyimdir. “Mama” sözcüğü öyle uyumsuz bir durumdaydı ki, ikimiz birden gülmeye başladık. Bir süre kendimize gelemedik.
Sonra baktım, sorumu yanıtlamadan uyuyakalmış.

6 Ağustos 1961, Pazar
Don Juan’ı arabamla, peyote çiğnediğim eve götürdüm. Yolda, “bana Mescalito sunan” adamın adının John olduğunu söyledi. Eve vardığımızda John, sahanlıkta iki genç adamla birlikte oturmaktaydı. Çok neşeli görünüyorlardı; gülüşüp söyleşiyorlardı. Üçünün de İngilizceleri çok güzeldi. John’a, yardımından ötürü teşekkür etmeye geldiğimi söyledim.
Sanrılanma deneyimim sırasındaki davranışlarıma ilişkin görüşlerini almak istediğimi, önceki gece neler yaptığımı anımsamaya çalışmışsam da bir türlü başaramadığımı söyledim. Gülüştüler. Ama pek gönüllü görünmüyorlardı. Don Juan’ın yanında açılmak istemedikleri belliydi. Olumlu bir işaret vermesini beklercesine ona bakıyorlardı. Ben görmedim ama, don Juan işaretini vermiş olacak ki, birdenbire John geceleyin neler yaptığımı anlatmaya başladı.
Dün gece kustuğumu duyar duymaz “yakayı ele verdiği mi” anladığını söyledi. Otuz kez kadar kustuğumu da ekledi. Don Juan onu düzelterek yalnız on kez çıkarmış olduğumu belirtti.
John sürdürdü; “Sonra hepimiz yanına geldik. Kaskatı kesilmiştin, çırpınıp duruyordun. Sırt üstü uzanmış, ağızını boyuna konuşur gibi oynatıyordun. Ardından da başını yere vurmaya başladın; don Juan başına eski bir şapka geçirdi ve öyle durdun. Saatlerce yerde yatarak titredin, sızlandın. O sıralarda herkes uyuyordu, ama uykumun arasında senin poflamalarını, iniltilerini işitebiliyordum. Sonra bastırdın çığlığı da, uyanıverdim. Baktım ki, havalara zıplamaktasın, bağırıp çağırmaktasın. Suya koştun, tencereyi devirdin; başladın su birikintisinde yüzmeye.
“Don Juan biraz daha su getirdi. Oturdun tencerenin başına. Sonra gene zıpladın; bütün giysilerini çıkardın. Suyun önünde diz çöküp, kurbağalar gibi su içmeye başladın. Bir ara durdun, göğe baktın. Hep öyle duracaksın sandık. Don Juan’ın da, herkesin de uyukladıkları bir sırada, birden gene ulumaya başladın. Köpeğin ardından seğirttin. Köpek korkup ulumaya başlamasın mı! Kaçtı, evin arkasına gitti. O zaman herkes uyandı.
“Hepimiz kalktık. Bu kez öbür yandan, köpeği kovalayarak geldin. Köpek önde havlayarak, uluyarak koşuyor, senden kaçıyordu. Evin çevresinde yirmi turdan fazla attın. Bir yandan da köpek gibi havlamaktaydın. Çevredekiler ne diyecek diye tasalandım. Yakınımızda oturan kimse yok ama öyle yüksek sesle havlıyordun ki, çok uzakta oturanlar bile işitmişlerdir.”
Gençlerden biri ekledi: “Köpeği yakaladın, kucağına alıp sahanlığa getirdin.”
John sürdürdü: “Sonra da oyuna başladın köpekle. Güreştiniz. Birbirinizi ısırarak oynaştınız. Çok gülünçtü haliniz. Köpeğim pek öyle oyuncu değildir. Ama al takke ver külah yuvarlanıp durdunuz.
“Sonra da suya koştun ve köpek de seninle su içti,” diye atıldı genç adam. “İkiniz de beş altı kez su içmeye gittiniz.”
“Ne kadar sürdü bunlar?” diye sordum.
“Saatlerce,” dedi don Juan. “Bi kezinde baktık, ikiniz de yoksunuz. Arka yana kaçmıştın sanırım. Sırf uluma ve inilti sesleri geliyordu. Senin sesin tıpkı köpek sesi gibi çıkıyordu. O yüzden hangisi kimin sesidir, bilemiyorduk.”
“Belki de köpeğindi bu sesler yalnızca,” dedim.
Gülüşmeye başladılar. John, “Sen de havlıyordun evlat, sen de!” diye bastırdı.
“Ee, sonra ne oldu?”
Daha sonra neler olduğunu anımsamakta güçlük çekercesine, üç adam da birbirlerine bakıp kaldılar. Henüz söze karışmamış olan genç adam, sonunda, konuştu.
“Tıkanıp kaldın,” dedi John’a bakarak.
“Evet, hem de nasıl tıkandın ya! Katıla katıla ağlıyordun. Öylesini hiç görmemişim. Sonra yere yıkıldın. Dilini mi ısırıyordun, nedir! Don Juan çeneni açtı, döktü suyu yüzüne. Bir titreme aldı seni. Sarsılıp durdun. Ardından, bir süre devinmeden öyle kaldın. Don Juan artık geçti, diyerek, bir battaniye örttü üzerine. Eh, artık sabah olmuştu. Uyuyasın diye seni sahanlıkta bıraktık.”
Burada kesip, gülmemeye çalıştıkları besbelli olan öbür iki adama baktı. Dönüp don Juan’a bir şeyler sordu. Don Juan onu gülümseyerek yanıtladı. John da bana dönerek, “Seni burada bıraktık, içerisini ıslatmandan korktuk.”
Hepsi birden kahkahayı bastılar.
“Ne yapmıştım?” diye sordum. “Şey mi...”
John, bana öykünürcesine, “Şey mi de söz mü?” dedi. “Sana söylemeyecektik, ama don Juan önemi yok dedi. Köpeğimin üstüne işedin!”
“Ne yaptım?”
“Köpek, senden korktuğu için mi kaçıyordu sandın? Üstüne işiyordun da ondan kaçıyordu.”
Bu noktada kahkahalar tazelendi. Delikanlılardan birine bir şey sormak istiyordum, ama gülmekten beni işitebilecek durumda değildi.
John sürdürdü: “Ama köpeğim çıkarttı acısını; o da senin üstüne işedi!”
Don Juan’ın evine dönerken, arabada sordum: “Bu anlattıkları gerçekten oldu mu, don Juan?”
“Evet,” diye yanıtladı, “ama onlar senin gördüğün şeyi bilmiyorlar ki! ‘O ’nunla oynadığını nerden bilsinler? Bu yüzden, o vakit, seni tedirgin etmedim.”
“Öyle de, ben şu köpekle birbirimizin üzerine işememizi sormuştum.”
“Köpek değildi ki o! Kaç kez söylemem gerek sana? ‘Onu’ anlamanın tek yoludur bu. Tek yolu! Seninle oynayan, ‘o’ydu.”
“Sana anlatmadan önce de bunların olduğunu biliyor muydun?”
Yanıtlamadan önce bir an bocaladı.
“Hayır, anımsadım, sen bana anlattıktan sonra, öyle tuhaf görünüyordun ki! Ama korkmuş değildin. Ben de bi şey demedim— gerekmez diye...”
“Köpek, gerçekten benimle, öyle anlattıkları gibi oynamış mıydı?”
“Hay Allah! Köpek değildi o!”

17 Ağustos 1961, Perşembe
Don Juan’a, deneyimlerimin bana neler duyumsatmış olduğunu anlattım. Amaçladığım çalışmalar açısından talihsiz bir olaydı bu. Bir daha Mescalito’yla buna benzer bir “karşılaşma”yı pek istemediğimi belirttim. Başımdan geçenlerin bütünüyle ilginç olmaktan öte olduğunu doğrulamakla birlikte, içeriğindeki hiçbir şeyin beni yeniden kendisine çekebileceğini sanmadığımı da ekledim. Bu tür uğraşlar için yaratıldığıma gerçekten inanmıyordum. Peyote deneyimim, bende, alışık olmadığım bedensel bir tedirginlik bırakmıştı. Kesin olarak tanımlayamayacağım bir mutsuzluk ya da korkuydu bu; bir tür melankoli. Doğrusu bunları pek yüceltici bulmuyordum.
Don Juan gülerek, “Öğrenmeye başlıyorsun.” dedi.
“Eksik olsun böyle öğrenim. Bana göre değil bu işler, don Juan.”
“Hep de abartırsın.”
“Abartma falan değil bu.”
“Abartıyorsun. Yalnız şu var, hep kötü yanlarını abartırsın bi şeyin.”
“İyi bir yanı yok ki, bana göre! Bana korku veriyor. Bildiğim, gördüğüm, yalnızca bu.”
“Korkmak kötü bi şey değildir ki! Korktuğun zaman değişik görürsün her şeyi.”
“Ne yapayım ben her şeyi değişik görmeyi, don Juan? En iyisi, Mescalito’yu öğrenmeyi bir yana bırakayım. Beni aşıyor bu iş. Vaziyetim berbat, desene!”
“Berbat ya! Benim de öyle. Apışıp kalan, tek sen değilsin.”
“Sana ne olmuş ki, don Juan?”
“Aklım hep dün gece gördüklerinde. Mescalito seninle oynadı yahu! İşte buna şaştım. Bi belirti (yora) bu.”
“Nasıl bi belirti, don Juan?”
“Mescalito seni bana göstermeye çalışıyordu.”
“Niçin?”
“O zaman pek anlayamamıştım, ama, şimdi her şey apaçık. Senin, ‘ seçilen kişi’ (escogido) olduğunu belirtiyordu. Mescalito, seni bana itiyordu; böylece, senin ‘seçilen kişi’ olduğunu anlatmak istemişti bana.”
“Yani bir sürü insan arasında bula bula beni mi bulmuş? Bu görevi yüklenmek için bir beni seçmiş, öyle mi?”
“Değil. Demem şu ki, Mescalito bana, aradığım kimsenin sen olduğunu söyledi.”
“Ne zaman dedi bunu, don Juan?”
“Seninle oynayarak anlattı bunu bana. Sen de seçilmiş kişim oluyorsun böylece.”
“Ne demek bu seçilmiş kişi?”
“Bildiğim kimi  gizler var (Tengo secretos). Seçilen kişi mi bulmadıkça, hiç kimseye açıklayamayacağım gizlerim var. Geçen gece Mescalito’yla oynadığını görünce, senin o kişi olduğunu anladım. Kızılderili de değilsin, ama. Olur şey değil!”
“Benimle ilgisi ne bunun, don Juan? Ne yapmam gerekiyor?”
“Kararımı verdim; bi bilgi adamının nasibi olan gizleri öğreteceğim sana.”
“Mescalito’yla ilgili gizleri mi demek istiyorsun?” “Evet. Ama, bildiğim gizlerin hepsi bu değil. Başkaları
da var. Birisine vermek istediğim değişik türden gizler. Benim de bi öğretmenim vardı. Velinimetim. Şaşılası bi iş başarmıştım; onun seçilen kişisi olmuştum. O da bütün bildiklerini bana öğretti.”
Bu yeni rolümün bana neler yükleyeceğini sordum. Öğrenmekten başka yapmam gereken bir şeyin olmadığını söyledi. Yaptığımız iki oturum sırasındaki deneyimlerim biçiminde bir öğrenme olacakmış.
İşlerin bu biçime dönüşmesi ne tuhaftı! Ben, peyoteye ilişkin öğrenimi bırakacağımı aklıma koymuştum; bu diyesimi tam ona anlatacağım sırada, adam çıkıyor, bana bilgesini sunuyor! Aslında, ne demek istediğini de anlamamıştım ya, gene de ortaya çıkıveren bu yeni durumun ağırlığını hissetmekteydim. Böyle bir görev için yeterli niteliklerimin bulunmadığını; bu işin, bende olmayan türden ender rastlanan bir yürekliliği gerektirdiğini ileri sürdüm. Yaradılışımın, ancak başkalarının yerine getirdiği edimleri inceleme eğiliminde olduğunu anlattım. Onu sık sık ziyaret edip, onun her şeyle ilgili görüşlerini, düşüncelerini dinlemek istediğimi söyledim. Yalnızca orada oturup, günlerce onun konuşmalarını dinlemenin beni daha mutlu kılacağını belirttim. Bana göre, öğrenmek buydu işte!
Konuşmamı kesmeden dinledi. Uzun uzun anlatıyordum. Sonra, şunları söyledi: “Zor değil bütün bunları anlamak. Korku, bilgi yolunda yenmemiz gereken birinci  doğal düşmanımızdır. Dahası var. Meraklı birisin sen. Al bakalım! Zaten istemesen de öğreneceksin. Bu işin yasası böyle...”
Bir süre daha karşı koyarak, onu caydırmaya çalıştım. Ama, öğrenmekten başka yapabileceğim bir şey olmadığına öyle inanmış görünüyordu ki!...
“Yanlış düşünüyorsun,” diye sürdürdü konuşmasını. “Mescalito seninle oynasın ha! Şaşılacak şey doğrusu. Düşünmen gereken şey, işte budur. Korku yerine, bu noktaya versene aklını biraz!”
“Bu, çok mu olağanüstü bir şey?”
“Senden başka onunla oynayan kimse görmemiştim. Sen, bizim yaşam biçimimize alışık değilsin; o nedenle, bu belirtiler seni ırgalamıyor. Oysa, ağırbaşlı bi kimsesin. Ama, ne yazık ki, hep kendinle haşır neşirsin. Kendi dışında olup bitene bakmıyorsun bile! Sorun burda. Yorar bu, adamı.”
“Başka yapılacak ne var ki, don Juan?”
“Başını kaldırıp bak; çevrendeki tansıkları gör. Yalnızca kendisine bakması, adamı yorar. Yorgun adam da körleşir, her şeye karşı sağırlaşır.”
“Doğru diyorsun don Juan, ama nasıl değişebilirim.”
“Mescalito’nun seninle oynamasını düşün, şaş, ürper. Başka bi şey düşünme. Gerisi, kendiliğinden gelecektir.”

20 Ağustos 1961, Pazar
Dün gece don Juan beni yepyeni bir bilgi alanına götürmeye başladı. Evinin önünde, karanlıkta oturuyorduk. Uzun süren bir sessizlikten sonra, birden anlatmaya başladı. Bana öğretisini, velinimetinin onu çömezliğe aldığı ilk gün kullandığı sözcüklerin tıpkısıyla vereceğini söyledi. Don Juan bu sözcükleri ezberlemişe benziyordu. Çünkü hiçbirini kaçırmayayım diye birkaç kez yinelemişti onları:
“Bi insan bilgiye, savaşa gider gibi yaklaşır: Apaçık, korkulu, saygılı ve tam bi güvençle. Bilgiye giderken ya da savaşa giderken başka türlü davranmak, hata olur. Her kim bu hataya düşerse, pişmanlığı yaman olur.”
Bunun nedenini sorunca, şöyle bir yanıt verdi: “Bi insan bu dört zorunluluğu yerine getirince, hiçbir hatasının hesabını vermesi gerekmez; bu koşullar altında ne yaparsa yapsın, ahmakça davranış ve niteliklerden arınmıştır. Böyle bi kimse, ister güçten düşsün, ister yenilgiye uğrasın, yalnızca koca savaş içinde ufak bi çarpışmayı kaybetmiş sayılır. Acınıp, pişmanlık duyması gerekmez.”
Sonra bana, kendi velinimetinin ona öğrettiği yöntemin tıpkısıyla, bi “dost”u öğretmeyi amaçladığını söyledi. “Yöntemin tıpkısıyla” sözcüklerini iyice vurgulayarak birkaç kez söylemişti.
“Bi ‘dost’, insanın yaşamına, kendisine yardım etsin, akıl versin, büyük-küçük, doğru-yanlış bütün eylemlerini sürdürebilmek için güç versin diye, soktuğu bir erktir. Bu dost, insanın, yaşamını varsıllaştırması, edimlerine kılavuzluk etmesi, bilgisini ilerletmesi için gereklidir. Zaten dost olmadan bilgi edinilemez.” Don Juan bunları büyük bir inanç ve yürek gücüyle söylemekteydi. Sözcüklerini özenle seçtiğini görüyordum. Şu tümceyi dört kez yinelemişti:
“Bi dost, sana her şeyi, hiçbi insanoğlunun aydınlatamayacağı denli açık biçimde gösterir ve anlamanı sağlar.”
“Koruyucu melek gibi bir şey oluyor demek bi dost?” “Koruyucu evet, ama, melek değil. Bi yardımcıdır o.” “Senin dostun Mescalito mu?”
“Değil! Mescalito başka tür bi erktir, benzersiz bi erk! Bi
koruyucudur, bi öğretmendir.”
“Mescalito nasıl ayırt edilir bir dosttan?”
“Bi dost gibi uysallaştırılıp kullanılamaz o. Mescalito kişinin dışındadır. Karşısına çıkan ister bi brujo olsun, ister bi çiftçi, kendisini değişik biçimlerde gösterir onlara.”
Don Juan, Mescalito’nun doğru yaşam yolunun öğreticisi olduğunu, büyük bir çoşkuyla anlattı. Ona, Mescalito’nun “doğru yaşam yolu”nu nasıl öğrettiğini sordum. Don Juan, Mescalito’nun, nasıl yaşanması gerektiğini gösterdiğini söyledi.
“Nasıl gösterir?” diye sormayı sürdürdüm.
“Sayısız yöntemleri vardır bunun. Kimi zaman elinde, ya da kayalarda, ağaçlarda gösterir; kimi zaman da bakmışsın burnunun dibinde gösteriverir.”
“Bir resim gibi mi çıkarır önüne?”
“Hayır. Önünde öğretir.”
“Mescalito konuşur mu insanlarla?”
“Konuşur, ama sözcük kullanmaz.”
“Ya nasıl konuşur?”
“Adamına göre değişir bu.”
Sorularımın onu tedirgin ettiğini sezmiştim. Sormayı bıraktım. Don Juan, Mescalito’yu öğrenmenin belli bir formülü olmadığını açıkladı. O yüzden Mescalito dışında hiç kimse onu öğretemezmiş: benzersiz bir erk olmasının nedeni de buymuş. Herkese ayrı biçimde görünürmüş.
Oysa, bir dost edinmek için çok iyi belirlenmiş bir öğreti olduğunu ve bunun aşamalarını tek bir sapma yapmadan adım adım izlemek gerektiğini söylüyordu don Juan. Dünya da bu tür birçok dost erkler olduğunu, ancak bunlardan yalnızca ikisini iyi bildiğini söyledi. Yol gösterip beni onlara götürecek ve gizlerini gösterecekmiş. Ne var, yalnızca bir tanesini alabilirmişim. İkisinden birini seçmekte özgürmüşüm. Kendi velinimetinin dostunun, la yerba del diebloda. (şeytan otu) olduğunu söyledi. Ama, velinimeti ona bu otun gizlerini öğretmişse de, don Juan pek beğenmemiş. Sonra kendi dostunun humitoda (küçük duman) olduğunu söyledi; ama bu dumanın niteliklerine pek değinmedi.
Ben sordum. Don Juan, sessiz, durdu. Uzun bir aradan sonra gene sordum:
“Ne tür bir erktir bir dost?”
“Bi yardımcıdır demiştim ya!”
“Nasıl yardım eder?”
“Dostlar, insanı kendi sınırlarının ötesine götürmeye yetenekli erklerdir. Hiç kimsenin açıklayamayacağı şeyleri işte böyle gösterebiliyor bi dost.”
“E... Mescalito da insanı sınırlarının ötesine götürüyor. O da mı bir dost sayılır?”
“Hayır. Mescalito, insanın kendisini aşıp öğrenmesini sağlar. Dost ise insanı dışa çıkarıp ona erk verir.”
Bu noktayı daha ayrıntılı olarak açıklamasını ya da ikisi arasındaki ayrımı tam olarak anlatmasını istedim. Ama, uzun uzun bakıp güldü. Söyleşilerle öğrenmenin yalnızca zaman savurganlığı değil, üstelik aptallık da olduğunu, çünkü öğrenmenin bir insanın üstlenebileceği en zor görev olduğunu söyledi. Kendi noktamı bulmaya çalıştığım zaman, bütün bilgileri onun bana hazırca vermesini beklediğim için, o noktayı hiç uğraşmadan bulmak istediğimi anımsattı. Öyle yapmış olsa, asla öğrenemeyeceğimi belirtti. Kendi noktamı bulmamın ne denli zor olduğunu bilmek bir yana, en başta böyle bir noktanın varlığını öğrenmek bile, benzersiz bir güven duygusu verirmiş bana. “İyi nokta’ma adamakıllı sarılırsam, hiçbir şeyin bana bedensel zarar veremeyeceğini, çünkü o özel noktamda en emin durumda bulunduğum inancına sahip bulunacağımı söyledi. Zararlı ne varsa püskürtebilecek erkim olurmuş o zaman. Oysa, o noktanın nerede olduğunu bana söylemiş olsaymış, bunun gerçek bir bilgi olduğu savında bulunabilme inancım olamayacakmış. Bu nedenle, bilgi, gerçekten erk demekmiş.
Don Juan daha sonra bir şey öğrenmek için yola çıkan bir kimsenin, benim o noktayı bulmaya çalışışım denli zorlu bir çabaya girmesi gerektiğini; öğrenebileceklerinin de o kişinin kendi yaradılışıyla sınırlı olduğunu anlattı. Bu nedenle, bilgiye ilişkin lakırdı etmekle bir yere varılamazmış. Don Juan, kimi tür bilgilerin, benim gücümü aştığını, bunlardan söz etmenin, benim için zararlı olacağını da söyledi. Başka bir şey söylemek istemediğini seziyordum. Nitekim kalktı, eve doğru yürüdü. Ben de bu işlerin beni bunalttığını söyledim. Tasarlamış olduğum, istediğim şeyler bunlar değildi. O da korkuların doğal olduğunu söyledi; hepimizin zaman zaman korkuya kapıldığını, bu konuda yapacak bir şey bulunmadığını anlattı. Ama beri yandan, öğrenme işi ne denli ürkünç olursa olsun, bir insanın dostsuz ya da bilgisiz kalmasının daha da korkunç olduğunu ekledi.

332

(21 konusuna, Kitaplar cevap yazılmış)

Öğretiler-1

Don Juan’la ilk oturumumuz sırasında tuttuğum notlar 23 Haziran 1961 tarihli. Öğretilere o gün başlamışız. O güne dek onu birçok kez salt bir gözlemci olarak izlemiştim. Her dengine getirişimde, bana peyote üzerinde bilgi vermesini ister dururdum. O da bu isteklerimin her birine kulak tıkar, ama, konuyu tümden boşlamazdı da. Ben de bunu, duraksamasının üzerine daha da varırsam bilgisini açıklamaya yanaşabileceği anlamına çekiyordum.
Bu ilk oturumumuzda, ona sorduklarımı duru bir us gücüyle ve içtenlikle izleyecek olursam isteğimi göz önünde tutabileceğini belli etmişti. Böyle bir koşulu yerine getirmeme olanak yoktu; çünkü bana peyoteye ilişkin bilgi vermesini yalnızca onunla bir ilişki kurayım diye istemiştim. Bu konudaki bilgisinin, onu daha açık ve istekli bir biçimde konuşmaya anık kılacağını, böylece onun bitkilerin özelliklerine ilişkin bilgilerinden yararlanmama olanak sağlanacağını düşünmüştüm. Oysa, don Juan benim isteğimi harfi harfine almış ve peyoteyle ilgili bilgi istememdeki amaç onu kaygılandırmıştı.

23 Haziran 1961, Cuma
“Peyoteyi öğretir misin bana, don Juan?”
“Neden istiyorsun böyle bi öğrenime girişmeyi?”
“İçimden öğrenmek geliyor da ondan. Salt istemiş olmak yeterli bir neden değil midir?”
“Değildir! Yüreğini bi yokla bakalım, senin gibi bi delikanlı böyle bi öğrenime neden girmek istermiş, önce bunu yanıtla.”
Sen kendin neden öğrendin öyleyse, don Juan?”
“Niçin soruyorsun?”
“Olasıdır ki ikimizin de nedenlerimiz birdir.”
“Hiç sanmam. Ben Kızılderiliyim. Yollarımız bi olamaz.”
“Öğrenmek isteyişimin tek nedeni, bilgi edinmektir. İnan bana don Juan, kötü bir amacım yok.”
“Sana inanıyorum. Dumanını çekmiştim.”
“Efendim?!”
“Neyse, önemi yok. Amaçlarını biliyorum.”
“İçimi mi okudun yani?”
“Eh, öyle de denilebilir.” “Demek ki öğreteceksin?” “Hayır!”
“Kızılderili değilim diye mi?”
“Hayır. Kendi yüreğini tanımadığın için! Önemli olan, bi işe neden girmek istediğini kesinlikle bilmendir. Mescalito’yu öğrenmek çok ama çok ağır edimdir. Kızılderili olsaydın, yeterdi istekli olman bi başına. Pek az Kızılderili böyle bi şeyi istemiştir.”

25 Haziran 1961, Pazar
Cuma günü don Juan’la kalmıştım. Akşam üzeri saat 7:00’de ayrılacaktım. Evinin önündeki sundurmanın altında birlikte otururken, öğreti konusunu gene açayım dedim. Soruyu sorarken pek öyle üzerinde durmamış, nasıl olsa gene tersler diye geçirmiştim. Ona, sanki bir Kızılderiliymişim gibi, öğrenme isteğimi onaması için bir yol olup olmadığını sordum. Yanıtlamadan önce uzun uzun düşündü. Bir karara ulaşır gibi göründüğünden sonucu beklemek zorunda kaldım.
Sonunda bir yol bulunduğunu söyledi ve bir soruna değindi. Yerde öyle oturup durmamın beni çok yorduğunu ve yapılacak şeyin o taban üzerinde yorgunluk duymadan oturabileceğim bir “nokta” (sitio) bulmak olduğunu belirtti. Dizlerim kalkık, çeneme dayalı, kollarımı baldırlarıma dolayarak, kenetlemiş oturmaktaydım. Yorgun olduğumu söyleyince, sırtımın ağrıdığını, bitkin durumda olduğumu ayrımsadım.
Bir “nokta” ile demek istediğini açıklamasını bekledimse de, bu konuyu aydınlatacak hiçbir şeye yeltenmedi. Belki de oturuş biçimimi değiştirmem gerekiyordur diye, kalkıp ona biraz daha yakın bir yere oturdum. Bu hareketime karşı çıkıp, bir “nokta” demekle bir insanın doğal bir mutluluk içinde ve dipdiri bir durumda olacağı bir yeri anlatmak istediğini iyice vurguladı. Oturduğu yere eliyle vurarak orasının kendi yeri olduğunu söyledi, daha fazla tartışmaya girmeden bu bilmeceyi kendi başıma çözümlemem gerektiğini ekledi.
Çözümlemek üzere verdiği bu sorun da ne bilmeceydi ya! Nasıl başlayacağımı bir türlü kestiremiyor, onun ne düşünüp de bu sorunu çıkardığını anlayamıyordum. Mutlu, dipdiri olacağım bir noktayı aramakta tutulacak yola ilişkin bir ipucu versin, bir şeyler çıtlatsın diye birkaç kez asıldım. Sorunu kavrayamadığımdan ötürü, ne istediğini anlamanın olanaksızlığını anlatmaya çalışıp durdum. Don Juan, o yeri bulana dek biraz gezinmemi söyledi.
Kalkıp sahanlığı arşınlamaya başladım. Durumumu çok gülünç buluyordum.
Don Juan sinirlenerek, beni, anlattıklarını dinlememekle suçladı; belki de öğrenmek istemediğimi söyledi. Bir süre sonra durgunlaşarak, her yere oturmanın doğru olmadığını, sundurmanın altındaki bu sahanlıkta benzersiz tek bir noktanın varlığını, en iyi durumuma o noktada kavuşacağımı anlattı. Benim görevim o noktayı bütün öbür yerlerden ayırt etmekti. Yapmam gereken iş orada var olan bütün noktaları duyumsayıp, hangisinin doğru yer olduğunu belirlemekti.
Oturduğumuz sahanlığın pek geniş olmamasına karşın (4 x 25 metre), olası nokta sayısının ürkünçlüğünü, hepsini denememin çok uzun süreceğini, üstelik bu nokta denilen şeyin boyutlarının da verilmediğini sayıp dökerek böyle bir işin olanaksızlığını sergilemeye uğraştım. Hiçbirini dinlemedi. Ayağa kalkarak, çok katı bir biçimde, o noktayı bulmamın günlerce sürebileceği, ama sorunu çözümlemek istemiyorsam çekip gitmemin daha iyi olacağı, çünkü artık bana diyecek bir şeyi kalmamış olacağı uyarısında bulundu. Benim noktamın nerede olduğunu bildiğini, bu bakımdan ona yalan söyleyemeyeceğimi de vurguladı. Mescalito’yu öğrenme isteğimi onaması için geçerli tek nedenin bu yol olduğunu belirtti. Bu dünyada hiçbir şeyin armağan gibi verilmediğini, her şeyin zorluklarla öğrenildiğini de ekledi.
İşemek için evin arkasındaki çalılığa gitti. Eve arka kapıdan girdi.
O sözde mutluluk noktasını bulma görevini, beni kovmak için verdiğini düşünüyordum. Sonra kalkıp sahanlığı bir aşağı bir yukarı adımlamaya başladım. Hava açıktı. Sahanlıktaki ve çevresindeki her şeyi görebiliyordum. Bir saate yakın öyle gezinmiş olmalıydım. Ama noktamın bulunduğu yeri gösterecek hiçbir şey olmamıştı. Yürümekten yorulup, oturdum. Birkaç dakika sonra bir başka yere oturdum, sonra bir başka yere, derken tüm sahanlık tabanını yarı-dizgesel bir biçimde tarayarak oturmayı sürdürdüm. Oturduğum yerler arasında bile bile farklı duyumsamaya çalıştımsa da bu farkların ölçütlerini bilmiyordum ki! Saçma şeylerle uğraştığımı düşünüyordum, ama kaldım. Ta uzaklardan sırf don Juan’ı görmeye geldiğimi ve nasıl olsa başka yapacak bir şey bulunmadığını düşünerek yaptıklarımı usa uygun görmeye çalışıyordum.
Sırtüstü uzanarak ellerimi yastık gibi başımın altına koydum. Ardından yuvarlanıp bir süre yüzükoyun uzandım. Bu yuvarlanma eylemini tüm tabanı kapsayana dek yineledim. İlk kez, belirsiz bir ölçütü yakalar gibi olmuştum. Sırtüstü yatarken daha bir ılıklık duyuyordum içimde.
Gene yuvarlanarak tüm tabanı kapsadım. Ama bu kez ilk dönüştekinin tersine, yüzükoyun değil de sırtüstü yata yata duraklıyordum. Yüzükoyun ya da sırtüstü duruşuma göre bir serinlik ya da ılıklık duymam sürüyordu ya, değişik noktalar arasında herhangi bir ayrım sezemiyordum.
Sonra parlak bulduğum bir düşünce geldi aklıma: don Juan’ın noktası! Oraya oturdum, ardından yattım, önce yüzükoyun sonra sırtüstü; ne var ki öbür yerlerden bir farkı yoktu bu yerin. Ayağa kalktım. Artık burama gelmişti! Don Juan’a gideceğimi söylemek istiyordum, ama onu uyandırmaya çekiniyordum. Saatime baktım. Sabahın ikisi olmuştu! Altı saattir yuvarlanıp durmuşum.
O anda don Juan çıkageldi, arka çalılığa doğru gitti. Dönünce, kapının önünde durdu. Karamsarlığım sonsuzdu. Öfkemi boşalttıktan sonra çekip gitmek istiyordum. Ama onun suçu olmadığını da seziyordum; bütün o saçmalıkları kendi isteğimle yapmamış mıydım? Bütün gece alıkçasına orada yuvarlanıp durduğumu, daha bilmecesinden bir anlam bile çıkaramadığımı, kısacası bu işi beceremediğimi söyledim.
Gülerek, hiç şaşmadığını, çünkü doğru yol tutmamış olduğumu söyledi. Gözlerimi kullanmıyormuşum. Haklıydı.
Ama duyumsayarak ayırt etmeye çalışmamı söylemiş olduğunu çok iyi biliyordum. Bunu ileri sürmek istediysem de, insanın bir şeye gözlerini dikerek bakmadan da gözleriyle duyumsayabileceğini söyleyerek beni susturdu. Bu problemi çözmek için olanaklarımı— yani gözlerimi kullanmaktan başka bir çarem olmadığını ekledi.
Don Juan sözünü bitirdikten sonra içeri girdi. Beni gözetleyip durmuş olacaktı kuşkusuz. Yoksa gözlerimi kullanmamış olduğumu başka nasıl bilebilirdi?
Yuvarlanmaya başladım gene. Bu yöntem bana en kolay geleniydi. Ama bu kez çenemi ellerime dayayıp her türlü ayrıntıya bakıyordum.
Bir süre sonra çevremdeki karanlık değişti. Bakışlarımı tam önümdeki noktada yoğunlaştırdığımda, görüş alanımın çevresindeki alan pasparlak ve yeknesak bir yeşilimtırak sarı renge büründü. Şaşırıp kalmıştım. Gözlerimi önümdeki noktaya dikmeyi sürdürerek ve karnımın üzerinde sürünerek azar azar yana doğru ilerlemeye başladım.
Birden döşemenin ortalarında bir yerde değişik bir renklenme gördüm. Sağ yanımda, gene görüş alanımın çevresindeki yeşilimtırak sarılık bu kez kopkoyu ama parlak bir morluğa dönüşmüştü. Dikkatle bakmayı sürdürdükçe de, renk öyle kalıyordu.
Ceketimi koyarak o noktayı imledim ve don Juan’ı çağırdım. Sahanlığa çıktı. Çok heyecanlıydım; renklerdeki değişimi öyle açıkça görmüştüm ki! Don Juan pek önemsemedi bunu. Yalnızca o noktada oturmamı ve neler hissettiğimi ona anlatmamı söyledi.
Oturdum. Sırtüstü uzandım. O, yanımda duruyor ve boyuna neler hissettiğimi soruyordu; ama bir şey duyduğum yoktu! On beş dakika kadar bir şeyler duyumsamaya ya da kimi ayrıntıları görmeye çalıştım. O da sabırla yanımda dikildi durdu. Bıkkınlıktan, tiksintiden başka duyduğum şey yoktu. Ağzımda metalimsi bir tat vardı. Başım zonklamaya başlamıştı. Midem bulanıyordu. Bu manyakça çabalar beni çıldırtacaktı herhalde. Kalktım.
Don Juan, çaresizlik içinde kıvrandığımı görmüş olacak
ki, gülmeden, ağırbaşlılıkla, eğer bir şeyler öğrenmek istiyorsam, kendimi çok esnek tutmam gerektiğini söyledi. Önümde yalnızca iki yol bulunduğunu belirtti: ya vazgeçip evime dönmeliymişim, ki bu durumda öğrenmeyi aklımdan çıkarmalıymışım; ya da bilmeceyi çözmeliymişim.
Don Juan gene içeri girmişti. Hemen orada gitmek istedim, ama çok yorgun olduğumdan araba kullanacak gücüm kalmamıştı; üstelik o renkleri görmek öyle şaşırtıcıydı ki onların bir tür ölçüt olduğuna emindim. Belki de daha başka bir değişiklik olabilirdi. Zaten öyle yorgundum ki, gitmeyi gözüm yemedi. Oturdum, uzattım bacaklarımı, sil baştan başladım.
Bu kez her yeri çabucak bir deneyiverdim. Don Juan’ın yerinden geçip döşemenin eve doğru olan ucuna, sonra da avlu yönündeki ucuna doğru yöneldim. Ortaya varınca renklenmelerde bir değişim daha oldu. Gene görüş alanımın hemen sınırında. Tüm çevremde gördüğüm bu likör yeşili gitgide sağımda bir noktada koyu bir bakır pası yeşiline dönüştü. Bir süre öyle kaldı, sonra birden daha öncekilerden bambaşka bir renge çevrildi ve öyle kaldı. Ayakkabımı çıkarıp o noktayı da imleyerek sahanlığı kapsayana dek yuvarlanmayı sürdürdüm. Renklerde değişiklik olmuyordu artık.
Ayakkabımı koyduğum yere döndüm ve orayı inceledim. Ceketimi koyduğum yerden, güneydoğu doğrultusunda, bir buçuk metre uzaklıkta bir yerdi bu. İrice bir kayanın dibinde bir yer. Bir süre orada uzanıp kaldım, bir ipucu bulmaya çalıştım. Ne kadar ayrıntı varsa hepsini görmeye çabaladım. Ama hissedebildiğim yeni bir şey olmadı.
Başka bir noktayı denemeye karar verdim. Diz çöküp ceketimin üzerine uzanacaktım ki birden içimi tanımsız bir korku kapladı. Sanki bir şeylerin gerçekten karnımı fiziki olarak itmesi gibi bir duyumsama içindeydim. Bir hamlede kendimi geriye fırlattım. Tüylerim diken diken olmuştu. Bacaklarımda hafif bir ağrı vardı; bedenim öne doğru eğildi, kollarım önümde kaskatı uzandı, parmaklarım hayvan pençesi gibi kıvrıldı. Bu cin çarpmışa benzeyen halimi sezinleyerek daha da korkmaya başladım.
Bir robot gibi gerileyerek ayakkabımın bitişiğindeki kayanın dibine çöktüm. Kendimi kayanın dibinden sahanlığa attım. Beni bu denli korkutan şeyi çıkarmaya çalışıyordum. Belki de yorgunluğumun etkisiydi bunlar. Gün ağarmaya başlıyordu. Aptallaşmıştım, utanç duyuyordum. Beni korkutan şeyin ne olduğunu, don Juan’ın ne istediğini bir türlü çıkaramıyordum.
Dişimi sıkıp son bir deneyime girişmeye karar verdim. Yavaşça kalkarak ceketimle imlediğim yere yaklaştım. Korku gene sarmaya başlamıştı. Bu kez kendimi kontrol etmek için son gayretimi kullandım. Oturdum. Sonra yüzükoyun yatmak için dizlerimin üstüne kalktım; ama tüm istencime karşın bunu yapamıyordum. Ellerimle öne yaslandım. Soluk alış verişlerim hızlanmıştı. İçim bulanıyordu. Ürküye kapıldığımı gördüm. Kaçmaktan başka bir şey düşünmüyordum artık. Don Juan o anda beni gözetliyormuş gibi geldi. Yavaş yavaş öbür yana süründüm ve arkamı kayaya yasladım. Biraz zihnim açılsın diye dinlenmek istedim. Ama uyuyakalmıştım.
Don Juan’ın tepemde gülerek konuştuğunu işitip uyandım.
“Noktanı bulmuşsun,” diyordu.
Önce ne dediğini anlayamadım. Ama uyuyakaldığım yerin o nokta olduğunu yineledi gene. Orada yatmaktan hoşlanıp hoşlanmadığımı sorunca, ben de pek bir fark duymadığımı söyledim.
Sonra don Juan’ın, bu noktayı öbür noktada yatışımla karşılaştırmamı istemesi, geceleyin nasıl bir korkuya kapıldığımı aklıma getiriverdi. Gidip bir de öbür noktaya oturmamı söyledi. Açıklanması zor bir nedenle öbür yerden korkuyordum ve oraya oturmadım. Don Juan da bunu ayırt edememesi için insanın ahmak olması gerek, diye söyleniyordu.
Bu iki yerin özel adları var mıdır, diye sordum kendisine. İyi olanına sitio, kötü olanına da düşman dendiğini, bu iki yerin özellikle bilgi peşinde koşan bir insanın esenliğinin açkısı olduğunu söyledi. Bir kişinin kendi yerinde sırf oturmuş olması üstün bir güç yaratırmış, öteki yerde ise düşman o kişiyi zayıflatırmış, hatta ölümüne neden olurmuş. Şimdi sabaha dek bol keseden harcadığım enerjimi, kendi noktamda kestirerek tazelemekte olduğumu anlattı.
Bir de bu belirli noktalarda gördüğüm renklenmelerin enerjimi artırmak ya da yok etmek gibi etkilerinin olduğunu ekledi.
Bulguladığım bu iki nokta dışında başka noktalar olup olmadığını, varsa onları nasıl bulabileceğimi sordum. O da, dünyadaki çoğu yerin bu iki noktaya benzediğini, onları belirlemede en doğru yöntemin bunların çıkardıkları renkleri incelemek olduğunu söyledi.
Sorunu çözümlemişim gibi gelmiyordu bana hiç. Bırak çözümü, ortada sorun olduğuna bile inanmış değildim. Bütün bu deneyimlerin zoraki ve yapay olduğunu düşünmekten alıkoyamıyordum kendimi. Don Juan’ın bütün gece beni gözetlediğini, sonra da gelip uyuyakaldığım yerin aradığım nokta olduğunu söyleyerek gönlümü almak istediğini sanıyordum. Ama böyle bir şey yapması için akla uygun bir neden bulamıyordum. Öbür noktaya oturmamı söylediğinde, bunu yapabilmiş miydim!? “Öbür nokta”dan, korku biçiminde ortaya çıkan kendimi kollama durumuyla, olayın tümüne ilişkin ussal düşüncelerim arasında yabansı bir ayrılık vardı.
Oysa don Juan kesinlikle başardığımı, bu başarım karşılığında da peyoteye ilişkin bilgi vereceğini söylüyordu.
“Mescalito’yu öğretmemi istemiyor muydun! Onunla yüz yüze gelmeyi göze alabilecek sağlamlıktamısındır, diye sınadım seni. Çocuk oyuncağı değildir Mescalito. Tüm olanaklarına egemen olmalısın. Artık, istemini, tek başına yeterli bir öğrenme nedeni sayabilirsin.”
“Demek peyoteyi öğreteceksin bana?”
“Mescalito derim ben ona. Sen de öyle de.”
“Ne zaman başlıyoruz?”
“Kolay mı öyle birdenbire? Hazır ol bi bakalım.” “Hazırım ben... Herhalde.”
“Oyun oynamıyoruz burda. Hiçbi kuşkun kalmayana dek beklemen gerekir. Sonra tanışırsın onunla.”
“Kendimi hazırlamam mı gerekiyor?”
“Hayır. Yalnız bekleyeceksin. Belki vazgeçersin bu sevdadan bi süre sonra. Hemen yılıyorsun. Dün gece işler biraz sarpa sarınca kaçıp gidecektin. Mescalito, amaçta sıkılık ister.”

333

(21 konusuna, Kitaplar cevap yazılmış)

Sunuş

1960 yazında, Los Angeles’teki California Üniversitesi’nde insanbilim öğrencisiyken, güneybatıya birkaç kez o yöre Kızılderililerinin kullandığı tıbbi bitkilerle ilgili bilgi derlemek için gitmiştim. Burada anlattığım olaylar bu gezilerimden birinde başladı. Bir sınır kasabasında Greyhound otobüsünü bekliyor, kılavuzluğumu yapan ve araştırmama yardım eden bir arkadaşla konuşuyordum. Arkadaşım birden bana doğru eğilerek pencerenin önünde oturan yaşlı bir Kızılderilinin bitkileri, özellikle peyoteyi çok iyi bildiğini fısıldadı. Arkadaşıma beni bu adamla tanıştırmasını söyledim.
Arkadaşım onu selamladı, sonra yanına gidip tokalaştı. Bir süre konuştuktan sonra da yanlarına çağırdı; ama daha bizi tanıştırmadan, beni yaşlı adamla baş başa bırakarak, çekip gitti. Adamın pek aldırdığı yoktu bu duruma. Adımı söyledim. O da adının Juan olduğunu, yardımıma hazır bulunduğunu söyledi. Konuşurken İspanyolcanın saygı gösteren biçimini kullanıyordu. Elimi uzattım. Tokalaştık. Bir süre öyle sessiz durduk. Gergin bir sessizlik değildi bu; ikimizin de yapmacıksız, gevşemiş olduğu bir dinginlik... Yağız yüzündeki ve boynundaki kırışıklıklar yaşını belli ediyordu, ama bedeninin çevik, kaslarının güçlü olduğu da besbelliydi.
Sonra ona, tıbbi bitkilerle ilgili bilgi derlediğimi söyledim. Oysa gerçekte peyote konusunda kara cahil sayılırdım, ama işte pek çok şey bilirmiş gibi görünmeye kalkışmıştım. Üstelik, benimle görüşmesinin ona yararlı olacağını bile anıştırmıştım. Ben saçmalayıp dururken, o yüzüme bakıp belli belirsiz başını eğiyor, ama bir şey demiyordu. Sözüm bitince ikimiz de öyle kaldık. Gözlerine bakmaktan kaçınıyordum. Sessizlik ürkünçtü. Bana çok uzun gelen bir süreden sonra don Juan kalktı, pencereden dışarıya baktı. Otobüsü gelmişti. Hoşçakal deyip ayrıldı.
Ona anlattığım abuk sabuk şeylerden, bir de o benzersiz gözleriyle zihnimin ta içlerini çakmasından tedirgindim. Arkadaşım döndüğünde, don Juan’dan bir şeyler öğrenmekteki başarısızlığım için beni avutmaya çalıştı. Yaşlı adamın çoğu zaman sessiz durduğunu, düşüncesini açığa vurmadığını anlattı. Ama bu ilk karşılaşmanın tasalandırıcı etkisi kolay kolay silineceğe benzemiyordu.
Don Juan’m oturduğu yeri bulmayı aklıma koydum ve sonraları birkaç kez onunla görüştüm. Her buluşmamızda sözü peyoteye getirmeye uğraştım, ama başaramadım. Öte yandan arkadaşlığımız ilerledi. Bilimsel araştırmalarım unutuldu, daha doğrusu ilk düşündüğümden büsbütün başka yönlere çevrildi.
Beni don Juan’la tanıştıran arkadaş sonraları, bu yaşlı adamın, tanıştığımız yer olan Arizona’nın yerlilerinden olmadığını, Meksika’nın Sonora yöresindeki Yaqui Kızılderililerinden olduğunu açıklamıştı.
Önceleri don Juan’a, peyoteyi iyi bilen, İspanyolcayı çok iyi konuşan yabansı bir adam diye bakmıştım. Ama çevresindeki kimseler onun elinde bir tür “gizli bilgi” bulunduğuna, onun bir “brujo” olduğuna inanıyorlardı. Brujo sözcüğü İspanyolcadır. Sağaltıcı kişi, otacı, büyüleyici, büyücü anlamına gelir. Bu sözcük, kökeninde, özellikle kötü güçlere egemen bir kişi demeye gelir.
Don Juan’ın güvenini kazandığımda, tanışıklığımız birinci yılını doldurmuştu. Bir gün, yanında bir tür çömezlik yapmış olduğu bir öğretmenden, onun deyimiyle bir “velinimet”ten, kimi bilgiler edindiğini söyledi. Don Juan da buna karşın beni kendine çömez seçtiğini, ancak kendimi tamamıyla bu işe bağlamam gerektiğini söyledi; yetişmemin uzun süreli ve çetin olacağı uyarısında bulundu.
Don Juan, kendi velinimetini anlatırken, “diablero” sözcüğünü kullanıyordu. Sonradan öğrendim ki diablero yalnızca Sonoralı Kızılderililerce kullanılan bir sözcükmüş. Kara-büyü uygulayan, kendini bir hayvana, örneğin bir kuşa, bir köpeğe, bir çakala ya da başka bir yaratığa dönüştürmeye muktedir bir kötü kişiye denirmiş. Sonoro’ya gidişlerimden birinde Kızılderililerin diablerolara karşı neler duyduklarını gösteren şaşılası bir deneyimim oldu. Geceleyin, yolu karşıdan karşıya geçen köpeğe benzer bir hayvan gördüm. Arkadaşlardan biri bunun bir köpek değil de çok iri bir çakal olduğunu söyledi. Yavaşlayıp yolun kıyısına yanaştım. Hayvanı iyice görmek istiyordum. Farların görüş sınırı içinde birkaç saniye daha kalan hayvan, çalıların arasına daldı. Kuşkusuz bir çakaldı bu; bildiğimiz çakalların iki katı büyüklüğünde. Yürekleri oynayan arkadaşlarım, bunun pek olağandışı bir hayvan olduğunda birleştiler. Biri de onun bir diablero olabileceğini ileri sürdü. Bu olayı anlatarak, o yöredeki kızılderililerin diablerolann varlığına ilişkin inançlarını soruşturmayı aklıma koydum. Birçok kimseyle görüşüp bu olayı anlattım, sorular sordum. Şu üç görüşme onların neler duyduklarım belirtiyor:
Olayı anlattıktan sonra, bir delikanlıya sordum:
“Choy, sence o bir çakal mıydı?”
“Kimbilir? Bir köpekti kuşkusuz. Öyle kocaman çakal olur mu ki?”
“Ya bir diablero ise, ne dersin?”
“Hadi canım sen de! Yok öyle bir şey...”
“Nerden biliyorsun Choy?”
“Herkes bir şeyler uyduruyor. Yakalasaydm o hayvanı
görürdün o zaman bir köpek olduğunu. Bir gün başka bir yerde işim vardı. Gün doğmadan kalktım. Vurdum ata eyeri. Tam yola çıkıyordum ki, baktım yolun üzerinde hayvan biçiminde koyu bir gölge. Atım geri geri basıyor, nerdeyse yere atacak beni. Korkmadım değil hani! Ama baktım, kasabaya giden bir kadının gölgesiydi...”
“Demek diablerolara. inanmıyorsun, Choy?”
“ Diablerolar! Neymiş şu diablerolar! Sen söyle bakalım diablero dediğin şey neymiş!”
“Ne bileyim, Choy. O gece arabada bulunan Manuel, o çakalın bir diablero olabileceğini söylemişti. Peki sence nedir diablero? ”
“Dediklerine bakılırsa diablero, seçtiği bir kılığa girebilen bir brujoymuş. Ama milletin karnı tok bu palavralara. Buradaki yaşlılar anlatıp dururlar bu diablero masallarını. Biz gençler arasında pek bulamazsın öylesini.”
“Bu hayvan nasıl bir şeydi sence, dona Luz?” diye orta yaşlı bir kadına sordum.
“Anca Allah bilir böyle şeyleri kesinlikle, ama bence çakal değildi o. Çakalmış gibi görünen şeyler vardır, ama değildir. Koşuyor muydu bu çakal, yoksa bir şeyler mi yiyordu?”
“Öyle duruyordu, ama onu ilk gördüğümde bir şeyler yiyordu.”
“Ağzında bir şey taşıyor muydu? Anımsamaya çalış.” “Evet, olası bu. Ama ne önemi var bunun?”
“Öyle bir var ki! Ağzında bir şey taşıyorduysa, çakal olamaz!”
“Ya neydi, peki?”
“Bir adamdı, ya da kadın.”
“Ne denir böyle kimselere dona Luz?”
Yanıt alamadım. Bir süre daha soru yönelttimse de, sonuç sıfır... En sonunda, bilmediğini söyledi. Bu tür insanlara diablero denip denmediğini sorunca da, diableronun onlara verilen adlardan biri olduğu yanıtını verdi.
“Tanıdığın diablero var mı hiç?” diye sordum.
“Bir kadın vardı bildiğim,” diye yanıtladı. “Ama öldürüldü. Çok ufaktım. Bu kadın, kancık bir köpek olurmuş. Bir gece beyaz bir adamın evine köpek girmiş peynir çalmaya. Beyaz adam av çiftesiyle vurmuş köpeği. Beyaz adamın evinde köpek ölür ölmez, kadın da kendi kulübesinde ölmüş. Yakınları toplanıp beyaz adamın evine gitmişler, kan akçesi istemişler. Beyaz adam da kadını öldürdüğü için dünyanın parasını ödemiş.”
“Adam bir köpek öldürmüş yalnızca; nasıl para isterler ondan?”
“Beyaz adam köpeğin köpek olmadığını biliyormuş, derler. Çünkü yanında başkaları da varmış da, hepsi köpeğin çatıya asılı tepsideki peyniri almak için insan gibi iki ayağı üzerine dikilmiş olduğunu görmüşlermiş. O adamlar da hırsızı beklerlermiş çünkü her gece beyaz adamın peyniri çalınır dururmuş. Demek ki adam hırsızı, köpek olmadığını bile bile öldürmüş.”
“Günümüzde de diablero var mıdır, dona Luz?”
“Çok gizli şeyler bunlar. Artık diablero kalmadı diyorlar
ama bence doğru değil. Çünkü bunların ailelerindeki birisi diablerolann bildiklerini öğrenmek zorundadır. Diableroların kendi yasaları vardır. Bunlardan birisi de bir diableronun gizlerini bir yakınına öğretme zorunluluğudur.”
“Neydi bu hayvan sence, Genaro?” diye çok yaşlı bir adama sordum.
“O yöredeki çiftliklerden birinin köpeği derim. Başka ne
diyeyim?”
“Bir diableroydu diyemez misin?!”
“Diablero mu? Delisin sen! Diablero diye bir şey yoktur!”
“Günümüzde mi yoktur, yoksa hiç mi olmamıştır?”
“Bir zamanlar vardı, evet. Herkes bilir bunu. Kime sorsan bilir. Ama onlardan çok korktuklarından, hepsini öldürdüler.”
“Kim öldürdü onları, Genaro?”
“Uruktaki herkes... Bildiğim son diablero S— idi. Büyüsüyle bir sürü, belki de yüzlerce kişiyi öldürmüştü. Bir gün geldi, artık dayanamadık. Toplanıp bir gece evini bastılar, onu diri diri yaktılar.”
“Ne zaman olmuştu bu, Genaro?” “Dokuz yüz kırk ikide.”
“Sen de orada mıydın?”
“Değildim. Ama bugün bile anlatırlar. Külü mülü kalmamış derler. Üstelik de yakmak için bağladıkları kazık yaş ağaçtanmış. Sonunda yerde kala kal kocaman bir yağ birikintisi kalmış.”
Don Juan kendi velinimetine diablero diyorduysa da bilgisini nerede edindiğine ya da öğretmeninin kimliğine ilişkin bir ipucu vermemiştir. Kendi özel yaşamından bile çok az söz ederdi. 1891’de güneybatıda doğmuş olduğunu, yaşamının hemen hemen bütününü Meksika’da geçirdiğini, 1900’de ailesinin Meksika hükümetince binlerce Kızılderiliyle birlikte ülkenin içlerine sürüldüğünü, bir de 1940’a kadar Orta ve Güney Meksika’da yaşadığını anlatmıştır yalnızca. Böylece don Juan epey gezmiş. Edindiği bilgi, birçok etkenin ürünü olsa gerektir. Kendisini Sonoralı bir Kızılderili olarak görmesine karşın, onun bu bilgisinin salt Sonoralı Kızılderili kültüründen kaynaklandığını sanmıyordum. Ama amacım burada onun kesin kültürel ortamını saptamak değil.
1961 Haziranında don Juan’a çömezlik etmeye başladım. O tarihten önce onu birçok kez görmüştüm. Ama ona hep bir insanbilim gözlemcisi olarak bakmıştım. Bu ilk görüşmelerimiz sırasında, notlarımı gizlice tutuyordum. Sonra, belleğime güvenerek bütün konuşmayı yeni baştan yazıyordum. Ama çömezlik işine başlayınca bu not tutma yöntemi çok güçleşti. Çünkü söyleşilerimiz çok çeşitli konulara değiniyordu. Ben dayattım; don Juan da nice takışmalardan sonra söylenilenleri yazmama olur verdi. Fotoğraf çekmeyi, konuşulanları banda almayı da isterdim ama, bunlara kesinlikle karşı çıktı.
Çömezliğimi önceleri Arizona’da sonraları da— don Juan eğitimim sırasında Meksika’ya geçtiğinden—Sonora’da yürüttüm. Kullandığım yöntem sık sık ona gitmek ve her defasında birkaç gün onunla kalmaktı. 1961, 1962, 1963 ve 1964’ün yaz aylarında daha sık gitmiş, daha uzun süreler kalmıştım. Şimdi o günleri düşündüğümde, çömezliğimi bu yöntemle sürdürmemin eğitimimin başarısını kösteklediğine inanıyorum, zira bir büyücü olmam için şart olan kendimi bu işe bütünüyle adayabilmem geciktirilmiş oluyordu. Gene de bu yöntem, az da olsa bir uzaktalık sağlaması ve böylece tüm olaya eleştirel gözle bakabilme olanağını vermesi açısından bana uygun düşüyordu. Aralık vermeden, sürekli olarak birlikte olsaydık, bu olanakları bulamayacaktım. 1965 Eylülün de kendi isteğimle çömezliğime son verdim.
Çekilişimden aylar sonra, tuttuğum notları dizgeli bir biçimde düzenlemeyi düşünmeye başladım. Derlediğim veriler büyük bir oylumdaydı, ve çok dağınık bilgileri kapsıyordu. Bu yüzden önce bir sınıflandırma dizgesi kurmaya çalıştım. Verileri bağdaşık kavram alanlarına ve yöntemlerine ayırıp bu kavramları öznel önemlerine göre—yani her birinin beni etkileme derecesine göre—bir aşama sırasına soktum. Sonuçta şöyle bir sınıflandırma çıktı: sanrılandırıcı bitkilerin kullanımı; büyücülükte kullanılan yöntemler ve reçeteler; erk nesnelerinin kazanılması ve kullanım yolları; sağaltıcı bitkilerin kullanımı; şarkılar ve söylenceler.
Yaşadığım olayları düşündükçe, sınıflandırma çabalarımın bir kategoriler dökümü olmaktan başka bir işe yaramadığını anladım; yaptığım taslağı sadeleştirmek için ne yapsam, ayrıntıları daha da karmaşıklaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Bunu istemiyordum. Çömezliği bıraktıktan sonraki birkaç ay boyunca deneyimlerimi anlamak, bu deneyimlerimin tutarlı bir inançlar dizgesinin öğretisi olup olmadıklarını, pragmatik (yararcı) ve deneysel bir yöntemle açıklığa kavuşturmak gereğini duydum. Don Juan’ın öğretilerinin içsel tutarlılığını ta ilk buluşmamızdan beri açıkça görmüştüm. Bilgisini bana aktarmaya kesin karar verir vermez de açıklamalarını düzenli basamaklarla sunmaya başlamıştı. Bu düzeni bulgulamak ve kavramak çetin bir uğraş oldu benim için.
Dört yıl süren çömezliğim sonunda bile işe daha yeni başlamış gibi olmamdır, diyorum bu kesin bir anlayışa varamayışımın nedeni. Belli ki, don Juan’ın bilgisi ve bilgiyi aktarış yöntemi, kendi velinimetininkinin tıpkısıydı; demek ki onun öğretisini kavramakta çektiğim zorluklar, onun kendi karşılaştıklarının benzeri oluyordu. Don Juan ara sıra kendi çömezliği sırasında öğretmenini anlamaktaki güçlüklere değinerek toyluk dönemindeki benzerliğimizi anıştırmaktaydı. Onun bu sözlerinden iyice anladım ki, bu deneyimlerin şaşırtıcı özellikleri, Kızılderili olsun olmasın bu işe yeni başlayan bir kimseye, büyücülük bilgisini içinden çıkılmaz bir durum gibi gösterirdi. Bir batılı olarak bu özellikler beni öyle şaşkına çeviriyordu ki, onları gündelik yaşamımızın ölçütleriyle açıklayabilmek gerçekten olanaksızdı. Bu da beni, araştırma verilerini kendi ölçütlerime göre sınıflandırmaya çalışmamın boşuna olacağı sonucuna sürüklüyordu.
Böylece şunu anladım: don Juan’ın bilgisi, onun bu bilgiyi kavrayış biçimine göre incelenmeliydi. Bu yapılırsa ancak, bu bilgi açıklanabilir, inandırıcı olabilirdi. Ne var ki, kendi görüşlerimi don Juan’ınkilerle uzlaştırmaya çalışırken onun, bilgisini bana anlatmaya uğraştığı zamanlar kendisinin kolayca anlayabileceği kavramlar kullandığını ayrımsadım. Bu kavramlara yabancı olduğumdan, onun bilgisini onun anladığı biçimde anlamaya çalışmakla başka bir boşluğa itiliyordum. Bu nedenle ilk görevim, onun kavramlaştırma düzenini belirlemek olmalıydı. Bu yönde çalışırken baktım ki don Juan da, öğretilerinin belirli bir yanına ağırlık vermektedir— özellikle, sanrılandırıcı otlar üzerinde durmaktadır. Bu gözlemime dayanarak, daha önce yaptığım ulamlar (kategoriler) taslağını yeniden düzenledim.
Don Juan değişik amaçlarla ve ayrı ayrı üç sanrılandırıcı (halusinojenik) bitki kullanıyordu: Peyote (Lophophora williamsii), Jimson otu (Datura inoxia—D. meteloidesle eşanlamlı) ve bir mantar (olasıdır ki Psilocybe mexicana) Amerika Kızılderilileri Avrupalılarla tanışmadan önce de bu üç otun sanrılandırıcı özelliklerini bilirlerdi. Bu özelliklerinden ötürü bu otlar eğlence, iyileştirme, bakı ve esrime durumuna geçme amaçlarıyla yaygın olarak kullanılagelmişlerdir. Don Juan, öğretilerinin bu bağlamında Datura inoxia ile Psilocybe mexicananın kullanımını erk kazanımıyla, bir “dost” diye adlandırdığı erkle birleştiriyordu. Lophophora williamsiinin kullanımını da bilgelik ya da doğru yaşam bilgisinin kazanılmasına bağlıyordu.
Don Juan’a göre bu otların önemi, insanda yabansı sezgi evreleri yaratma güçlerindeydi. Bilgisini göz önüne sermeyi ve doğrulamayı amaçlayarak bu evreleri art arda denememi sağladı. Gündelik yaşamımızda alıştığımız gerçekliğe karşıt olarak olağanüstü gerçeklik anlamında “olağandışı gerçeklik durumları” diye adlandırıyorum bunları. İkisi arasındaki ayrım, olağandışı gerçeklik durumlarının içsel anlamına dayanmaktadır. Alıştığımız gerçeklikten ayırt edilmesine karşın bu durumların gerçekliği don Juan’ın bilgisi bağlamında gerçek sayılıyordu.
Don Juan, olağandışı gerçeklik durumlarına, yararcı bir öğrenimin tek yolu, erk kazanmanın tek aracı diye bakıyordu. Öğretisinin öbür bölümlerinin, erk kazanılmasına bağlı öğretiymiş izlenimini veriyordu. Bu bakış açısı, olağandışı gerçeklik durumlarıyla doğrudan doğruya ilintisi bulunmayan her şeye karşı don Juan’ın tutumunu belirliyordu. Araştırma notlarım, don Juan’ın konumunu gösteren göndermelerle dolu. Örneğin, bir söyleşisinde kimi nesnelerin belli bir oranda erk taşıdığını söylemişti. Kendisi bu erk nesnelerini önemsemiyordu ama çapsız brujoların sık sık bunların yardımına başvurduklarını da eklemişti. Bu tür nesnelerle ilgili epey soru sormuşsam da, onun ilgisini bir türlü çekememişimdir bu yöne. Bir gün gene bu konu açılmıştı. O da yarım ağızla anlatmaya başladı.
“Kimi nesneler vardır, erk dolu...” diye söze başladı. “Erk dolu kişilerin iyi ruhların yardımıyla benimsedikleri türden bi sürü nesne var. Bu nesneler bi tür alet ya da araçtır, öyle bildiğimiz aletlerden değil; ölüm aracıdır bunlar... Ama eninde sonunda bi araçtır bunlar, öğretecek bi şeyleri yoktur. Doğrusunu istersen, bunları savaşım gereçleri sınıfına sokabiliriz; öldürmeye, saldırmaya yararlar.”
“Nasıl oluyor bu nesneler don Juan, biraz anlatır mısın?”
“Gerçek nesneler değildir bunlar, daha doğrusu bi tür erktir.”
“Nerde bulunur bu tür erkler, don Juan?”
“Hangi tür bi nesne istediğine bağlıdır bu.”
“Kaç türü var ki?”
“Dedim ya! Bi sürü var. Her şey bi erk nesnesi olabilir.” “En çok erki olanlar hangileridir?”
“Kimdeyse ona göre değişir erki. Adamına göre değişir. Önemsiz brujoların benimsediği erk nesnelerine pek bakma, önemsizdir onlar; ne var ki erk sahibi, yeğin bi brujo gereçlerine bu niteliklerini aktarır.”
“En çok bulunanları hangileridir bu erk nesnelerinin? Brujoların en çok tuttukları hangisidir?”
“Ne tutması? Hepsi erk nesnesidir işte, ayrım yapılmaz.” “Sende var mı bunlardan, don Juan?”
Yanıt alamadım; bana bakıp güldü, o kadar. Bir süre sessiz kaldık. Sorularım onu sıkmıştı anlaşılan.
Don Juan, “Bu erk türlerinin de var bi sınırı kuşkusuz,” diye sürdürdü. “Ama anlayacağını sanmıyorum işin bu yanını. Bi dostun kendi başına, önemsiz erklerin gizlerini açığa vurup gülünçleştirdiğini anlamak için kendim bi yaşam tükettim. Benim de vardı öyle gereçlerim bi zamanlar, çok gençken...”
“Neydi seninkiler?”
“Maiz-pinto, billur ve tüyler.”
“Maiz-pinto nedir don Juan?”
“Ortası yollu darı taneleridir.”
“Tek bir tane mi?”
“Yoo. Bi brujo kırk sekiz darı tanesi bulundurur.”
“Ne yapılır bu tanelerle, don Juan?”
“Her biri, bi insanın bedenine girerek onu öldürebilir.”
“Nasıl girer bunlar insanın içine?”
“Erk nesnesidir bunlar, erkleri arasında bedene girmek de vardır.”
“Peki, bedene girdikten sonra ne yapar?”
“Yürür insanın içinde, gider böğrüne ya da bağırsaklarına yerleşir. Adamı sayrılandırır. Eğer bu adamı kollayan brujo, büyüyü yapandan daha güçlü değilse tanenin bedenine
girdiği andan sonra üç ay içinde ölür adam.”
“İyileştirilmesi için bir çare çok mudur?”
“Tek çare, taneyi emerek çıkarmaktır. Ne var ki bunu göze alacak brujo pek çıkmaz. Çünkü taneyi püskürtecek erke sahip değilse, içine girip bu kez onu öldürür.”
“Nasıl oluyor da bir darı tanesi insanın bedenine girebiliyor?”
“Bunu anlaman için sana darı büyüsünü anlatmam gerek. Benim bildiğim en erkli büyülerden biridir darı büyüsü. İki tane alırsın. Birini sarı bi çiçeğin tomurcuğuna yerleştirirsin. Sonra bu çiçeği kurbanına değebilecek bi yere koyarsın; her gün geçtiği yola ya da sürekli kaldığı bi yere... Kurbanın basmayagörsün bi tanenin üstüne! Ya da bi dokunuversin! Büyü tutmuştur. Tane giriverir adamın bedenine.”
“Adam taneye dokunduktan sonra ne oluyor yani?”
“Bütün erki adama geçer; tane özgür kalır. Öbür tanelerden bi farkı kalmaz. Ya büyü yerinde durur, ya da süprülür gider—hepsi bir... Ama bi çalı dibine süpürmek daha iyidir. Bi kuş gelsin yesin diye...”
“E, kuş, adam taneye dokunmadan yerse?..”
“Yemez ki! Kuştan öyle avanak çıkmaz! İnan! Kuşlar fellik fellik kaçarlar ondan.”
Don Juan ardından, bu erk tanelerini hazırlamak için çok karmaşık bi yöntemi anlattı.
“Unutma ki maiz-pinto yalnız bi araçtır, bi dost değil,” diye sürdürdü. “Bu ayrımı yaptın mı sorun kalmaz. Ama bu gereçlere yüce bi şeymişler gibi bakarsan, aptalsın.”
“Erk nesneleri de bir dost denli erkli midir?”
Don Juan küçümsercesine güldü yanıtlamadan önce. Sanki bana katlanmak için zorluk çekmekteydi.
"Maiz-pinto, billur, tüyler, bunların hepsi bi dost yanında oyuncak kalırlar,” dedi. “Bu erk nesneleri ancak bi dostu yoksa gerekebilir bi kimseye. Bunların peşine düşmek, hele senin gibi biri için, boşuna vakit harcamak olur. Bi dost edinmeye çalışmalısın; başarırsan, şu anda ne dediğimi anlarsın. Bırak çocuklar oynasın erk nesneleriyle.”
“Yanlış anlama, don Juan,” diye karşılık verdim, “isterim bir dostum olmasını; ama her şeyi de bilmek istiyorum olabildiğince. Sen kendin demedin mi bilgi erktir diye?”
“Hayır!” diye vurguladı. “Erk kişideki bilgi türüne bağlıdır. Yararsız şeyleri bilmenin anlamı var mı?”
Don Juan’ın inanç dizgesinde, bir dost kazanmak demek, yalnız ve yalnız, onun bana sanrılandırıcı otların yardımıyla gösterdiği olağandışı gerçeklik durumlarını kendi çıkarıma kullanmak demekti. Bilgisinin öbür yanlarına geçip ilgimi bu durumlar üzerinde yoğunlaştırmakla, edindiğim görüngülerin beni tutarlı bir görüşe ulaştıracağına inanıyordu.
O nedenle bu kitabı iki bölüme ayırdım. Birinci bölüm de, çömezliğim süresince gördüğüm olağandışı gerçeklik durumlarına ilişkin tuttuğum araştırma notlarından seçmeleri sunuyorum. Notlarımı, anlatımın sürekliliğine uyacak biçim de düzenlediğimden, her vakit zamandizinsel sırasında olmayabilir. Olağandışı gerçeklik durumlarını betimlemeyi hep birkaç gün sonraya bırakmışımdır. Böylece bu deneyimlerimi daha serinkanlılıkla ve yansız olarak yazmayı yeğlemişimdir. Olağandışı gerçeklik durumlarının hemen ardından don Juan’la yaptığımız söyleşilere gelince, söylenilenleri anında yazıyordum. Bu yüzden burada sunduğum söyleşiler, yer yer, deneyimimin ayrıntılı bir betiminden önce verilmiş olabilir.
Araştırma notlarım, deneyimlerimi geçirirken algıladıklarımı öznel tanımlarla açığa vuruyor. Bu tanımlamalar, tıpkı onları don Juan’a anlattığım biçimiyledir. Don Juan, her bir deneyimimin bütün ayrıntılarını eksiksiz ve doğru olarak anımsamamı ve hepsini teker teker anlatmamı isterdi. Olağandışı gerçeklik durumlarının her birinin ortamını yeniden tümüyle yaratma amacıyla kimi ikincil ayrıntıları da, bu deneyimlerin yazımı sırasında ekledim. Algıladığım coşkusal etkiyi elimden geldiğince eksiksiz betimlemek istedim.
Araştırma notlarım, don Juan'ın inanç dizgesinin içeriğini de açığa vurmaktadır. Don Juan’la benim soru ve yanıtlarımızı içeren birçok sayfayı, söyleşileri yineleyip durmamak için, özetledim. Ne var ki, karşılıklı görüşmelerimizin havasını bütünüyle ve doğru olarak yansıtmak istediğimden, çıkardığım parçalar, onun bilgi yöntemini anlamama hiçbir katkısı bulunmayan konuşmalardan oluşanlardı yalnızca. Don Juan’ın, öğretilerine ilişkin verdiği bilgi hep dağınık olmuş, üstelik ağzından çıkacak her söz için onu saatlerce itelemek zorunda kalmışımdır. Gene de, bilgisini cömertçe açımladığı birçok günler olmuştur.
Bu kitabın ikinci bölümünde, yalnızca birinci bölümde anlatılan verilerden kaynaklanan yapısal çözümleme sunuluyor. Amacım, yaptığım bu çözümlemeyle şu savları ileri sürmektir: (1) don Juan, öğretilerini mantıksal bir düşünce dizgesiyle sunmuştur; (2) bu dizge, ancak, kendi yapısal birimlerinin ışığında incelendiğinde ussallık taşır, ve (3) bu dizge, yetişmekte olan birini, bu kimsenin yaşadığı olayların niteliğini açıklayacak bir kavramlaştırma düzeyine ulaştırmak için kurulmuştur.

334

(21 konusuna, Kitaplar cevap yazılmış)

Önsöz

Bu kitap hem budunbetimdir (etnografya), hem de örnek öykü (alegori).
Carlos Castaneda, don Juan’ın vasiliğinde, bizi o alacakaranlıktan evrenin o gün ışığıyla karanlığı arasındaki yarıktan— geçirip, yalnızca tanıdığımızdan başka bir dünyaya değil, üstelik bütünüyle değişik bir gerçeklik düzeninin egemen olduğu bir âleme götürüyor. Kendisi ora ya, mescalito, yerba del diablo ve humito— peyote, datura ve mantarların yardımıyla ulaşmıştı. Ama bu inceleme, salt sanrılı deneyimlerin öyküsü değil. Çünkü don Juan’ın ustaca yönlendirmeleri, araştırmacıya kılavuzluk etmiş; yorumları da, olayları büyücünün çömezi aracılığıyla, algılamamızı sağlamıştır.
İnsanbilim bize dünyanın, değişik yerlerde başka başka tanımlandığını öğretmiştir. Bu, yalnızca insanların değişik gelenekleri olması, insanların değişik tanrılara inanması, ölümden sonra değişik yazgısal beklentileri olması açısından değildir. Demek istediğim şu ki, değişik insanların dünyalarında değişik biçimler vardır. Farklı olan şey, doğa-ötesi varsayımların ta kendisidir: uzay, Öklitçi geometriye uymuyor; zaman, sürekli tek yönlü akış göstermiyor; neden-sonuç ilişkisi, Aristocu mantığa uymuyor. İnsanlar insandışı şeylerden, yaşam, ölümden ayırt edilmiyor. Kimi insanbilimcilerin yerel dillerin mantığı, söylenceleri ve dinsel törenleri üzerine yazdıklarından, bu başka dünyaların biçimlerini az çok çıkarabiliyoruz. Don Juan bize yer yer bir Yaqui büyücüsünün dünyasından görüntüler vermiştir. Bunları sanrılandırıcı maddelerin etkisiyle gördüğümüz için, öbür kaynaklardan edindiklerimizden büsbütün farklı bir gerçeklikle algılayabiliyoruz. Bu incelemenin kendine özgü erdemi de buradadır.
Castaneda doğru olarak bu dünyanın, bütün sezgi farklarına karşın, kendi içsel mantığı olduğunu öne sürmektedir. Castaneda bunu kendi mantığımıza dayanarak incelemek yerine, içerden— don Juan’ın vasiliğindeyken edindiği kendi /engin ve yoğun kişisel deneyim lerin den yararlanarak—doğrudan doğruya anlatmaya çalışmıştır. Bunda tam başarı sağlayamıyorsa, kendi kültürümüzün, kendi dilimizin sezgiye koyduğu sınırlamalardan ötürüdür; onun kişisel yetersizliğinden ötürü değil. Gene de çabalarıyla bir Yaqui büyücüsünün dünyasıyla bizim dünyamız arasında bir köprü kurduğunu görüyoruz.
Kendimizinkinin dışında bulunan dünyaları tanımanın, ve en başta insanbilimin asıl önemi, bunların bize kendi dünyamızın da bir kültürel kurgu olduğunu göstermesindedir. Öyleyse, öbür dünyaları algılayarak kendimizinkinin iç yüzünü anlamış ve böylece kendi kültürel kurgumuz olan dünya ile öbür dünyalar arasındaki gerçek dünyanın nasıl olabileceğini bir an için görmüş oluruz. Bu nedenle hem örnek öykü, hem de budunbetim diye nitelendirmiştim bu yapıtı. Don Juan’ın bilgeliği ve şiiri ile yazarın ustalığı ve şiiri bize hem kendimizin hem de gerçekliğin bir önsezisini sunuyor. Bütün etkili örnek öykülerde olduğu gibi, görülen şey görenin içindedir; başkaca yoruma da gerek yok sanırım.
Carlos Castaneda don Juan’la görüşmelerine Los Angeles’teki California Üniversitesi’nde insanbilim öğrencisiyken başlamıştı. İkisi de zor olan bu görevleri üstlenmekte ve deneyimlerinin ayrıntılarını bize aktarmakta gösterdiği sabır, yüreklilik ve anlayışa gönül borcumuz vardır. Bu incelemede iyi budunbetimin başlıca uzluğu sergilenmektedir. Yabancı bir dünyaya girebilme yetisi. Yürek taşıyan bir yol bulmuş Carlos Castaneda.
Walter Goldschmidt

Teşekkür

İnsanbilimsel araştırmalarımı başlatıp yönlendiren Profesör Clement Meighan’a, bana örnek olup derinlemesine araştırma soluğu veren Profesör Harold Garfinkel'e, başlangıcından beri çalışmamı eleştiren Profesör Robert Edgerton’a, eleştiri ve yüreklendirimlerinden ötürü Profesör William Bright ve Profesör Pedro Carrasco’ya, çözümleme çalışmalarımın açıklığa kavuşturulmasında bana çok değerli yardımlarda bulunan Profesör Lawrence Watson’a derin şükranlarımı bildirmek isterim. Bayan Grace Stimson ile Bay F. A. Guilford’a da yapıt metninin hazırlanmasındaki yardımları için teşekkür ederim.

Para mi solo recorre los caminos que tienen corazon, cualquier camino que tenga corazon. Por ahi yo recomo, y la unica prueba que vale es atravesar todo su largo. Y por ahi yo recorro mirando, mirando, sin aliento.
(Yalnızca yürek taşıyan yollarda yürürüm ben, yürek taşıyan herhangi bi yolda. O yolda ilerlerim; ve inanırım ki uğruna baş komaya değer tek uğraş bi yolu bütünüyle aşmaktır. Ve, soluğum tutulmuş, bakarak, bakarak ilerlerim o yolda.)
—DonJuan
... çok uzun bir yolda insanın yapabileceği tek şey, yola nereden gireceğini ve yönünü kestirmektir. Kendini tam anlamıyla ve bütün yönleriyle yetkinliğe erişmiş gibi göstermeye çalışmak, en azından kendini kandırmaktır. Burada yetkinliğe, ancak, öznel anlamda görebilmiş olduğu her şeyi aktaran öğrenci erişebilir.
— George Simmel

335

(21 konusuna, Kitaplar cevap yazılmış)

http://www.sessizbilgi.com/dosya/files/rgfr4hji7.jpg

Çeviri : Nevzat Erkmen

Sunuş
Yazarın Yorumları (Kitapların 30. Yıldönümü)

Don Juan’ın Öğretileri: Yaqui Kızılderililerinin Bilgi Yöntemi'nin ilk baskısı 1968’de yapıldı. Kitabın yayımlanmasının otuzuncu yıldönümü nedeniyle, yapıta ilişkin birkaç açıklama yapmak, ve yıllar süren ciddi ve tutarlı çabalardan sonra kitabın konusu üzerinde varmış olduğum kimi genel sonuçları ifade etmek istiyorum. Kitap, Arizona eyaletinde ve Mexico’nun Sonora eyaletinde yapmış olduğum insanbilimsel alan çalışmasının bir sonucu olarak ortaya çıktı. Los Angeles’teki California Üniversitesi’nin (UCLA) İnsanbilim Bölümü’nde doktora çalışması yaparken, Mexico’nun Sonora eyaletinden bir Yaqui Kızılderilisi olan yaşlı bir şamanla tanıştım. Adı Juan Matus’tu.
İnsanbilim Bölümü’ndeki çeşitli profesörlerle, o yaşlı şaman anahtar bilgi kaynağı olarak kullanıp insanbilimsel alan çalışması yapma olasılığı üzerinde görüştüm. O profesörlerin her biri beni caydırmaya çalıştı; genelde gerekli ve oldukça geniş çaptaki akademik konulara ve yazılı ve sözlü sınavlar gibi doktora çalışmamın formalitelerine öncelik vermeliymişim. Profesörler son derece haklıydılar. Verdikleri öğüdün mantıksallığını görebilmem için ısrarlı davranmalarına hiç gerek yoktu.
Ne var ki, beni alan çalışması yapmam için açıkça yüreklendiren Dr. Clement Meighan adlı bir profesör vardı. İnsanbilimsel araştırmalarımı sürdürmem için bana esin kaynaklığı eden tek insanın o olduğunu söylemek isterim. Önümde açılmış olan olasılıklara en derin bir biçimde dalmam için beni teşvik eden tek kişiydi o. Bu ısrarı, onun bir arkeolog olarak kendi alan deneyimlerinden kaynaklanıyordu. Kendi çalışmaları sırasında, zamanın temel bir öz olduğunu, ve ondan kalan az miktarının da, çağdaş teknolojinin ve felsefi hareketlerin çarpıcı etkisiyle, çökmekte olan kültürlerin devasa ve kompleks bilgi alanlarına ulaşmalarından önce, ebediyen yok olacağını bulguladığını bana anlatmıştı. Bana, örnek olarak, geçen yüzyılın sonunda ve yüzyılımızın başında Amerika kırlarında ya da California’da yaşayan Kızılderilerin kültürü üzerinde alelacele ama metotlu bir biçimde budunbilimsel veri toplayan kimi saygın antropologların yapıtlarını örnek olarak göstermişti. Onların hızlı davranmaları gerekiyordu, çünkü bir kuşaklık bir süre içinde, o yerli kültürlere, özellikle California Kızılderili kültürlerine ilişkin bilgi kaynaklarının hepsi yok edilmişti.
Bütün bunların yer aldığı sıralarda, UCLA’nın Toplumbilim Bölümü’nde Profesör Harold Garfinkel’in derslerine katılabilme şansını elde etmiştim. O, bana, gündelik yaşamın sıradan edimlerinin felsefi açıdan gerçek inceleme konusunu oluşturduğu— ve araştırılmakta olan herhangi bir olayın kendi ışığında ve kendi kural ve tutarlığı uyarınca incelenmesi gerektiği biçimindeki son derece olağandışı etnometodolojik modeli öğretmişti. Şayet ortaya çıkarılabilecek herhangi bir yasa ya da kural var idiyse, bu yasa ve kurallar o olayın kendisine özgü olmak zorundaydılar. Bu nedenle, kendi kural ve biçimlenmeleri olan tutarlı bir dizge olarak bakıldığında, şamanların sıradan edimleri, ciddi inceleme bağlamında önemli konular oluşturuyorlardı. Böylesi bir incelemenin a priori (önsel = denemeye dayanmadan ve yalnız us yoluyla) kurulan kuramlara göre, ya da farklı bir felsefi temel uyarınca edinilmiş verilerle karşılaştırılarak yürütülmesi koşulu yoktur.
Bu iki profesörün etkisi altında, kendimi alan çalışmalarıma derinlemesine verdim. Bu iki insan sayesinde kazanmış olduğum iki itici gücüm şunlardı: birincisi, her şeyin çağdaş teknoloji karmaşasında yok olup gitmesinden önce henüz ayakta kalan Yerli Amerikan kültürünün düşünce süreçleri için çok az bir zaman kalmış olması; İkincisi de, her ne olursa olsun gözlem altındaki olayın, gerçek bir inceleme konusu olması ve olanca dikkat ve ciddiyetimi hak etmiş bulunması.
Alan çalışmama öyle derinlemesine dalmıştım ki, sonunda eminim beni destekleyen kimseleri bile hayal kırıklığına uğratmıştım. Hiç kimsenin bilmediği bir alana ulaşmıştım. Antropolojinin, toplumbilimin, felsefenin, hatta dinin ilgi alanına girmeyen bir alan. Ben bu olayların kendi kurallarını ve biçimlenmelerini izlediysem de, emin bir yere çıkabilecek yeteneğe sahip değildim. Bu nedenle, tüm çabalarımı, onun değerini ya da ondaki değer yokluğunu ölçecek yeterli akademik ölçütlerden uzaklarda aramaya yoğunlaştırdım.
Alandayken yaptığım son derece karmaşık çalışmalarıma gelince, bunu en kısa bir şekilde, Yaqui Kızılderili büyücüsü don Juan Matus’un beni kadim Meksika şamanlarının bilişiyle (cognition) tanıştırmış olması şeklinde özetleyebilirim. Biliş ile, gündelik yaşam farkındalığından sorumlu süreç—belleği, deneyimi, sezgiyi ve herhangi belli bir sözdiziminin uzmanca kullanımını içeren süreçler—anlaşılır. Biliş kavramı, o sıralarda, benim için aşılması en güç engeldi. Eğitim görmüş Batılı bir insan olarak benim için, biliş, günümüz felsefi diliyle tanımlandığı biçimiyle, topyekûn insanlık için homojen, her şeyi kucaklayan bir kavram olamazdı. Batılı insan, kimi olayların tanımlanmasındaki birtakım tuhaf yöntemlerin kültürel farklılıklarla açıklanmasını kabul etmeye hazır ise de, kültürel farklılıkların, hepimizin bildiği süreçlerden başka bir şey olmayan bellek, deneyim, sezgi, ve dilin uzmanca kullanımı süreçlerini açıklaması olanaksızdır. Bir başka deyişle, Batılı insan için genel süreçler grubu olarak yalnızca biliş vardır.
Ne var ki, don Juan’ın çizgisindeki büyücüler için, çağdaş insanın bilişi olduğu gibi, kadim Meksika’ şamalılarının bilişi de vardır. Don Juan, bu ikisine, özlerinde birbirinden apayrı, gündelik yaşamın topyekûn dünyaları olarak bakar. Herhangi belli bir anda, ben farkında olmaksızın, görevim gizemli bir şekilde salt antropolojik veri derlemekten şamanların dünyasındaki yeni bilişsel süreçlerin içselleştirilmesine dönüşmüştü.
Bu türden ussallıkların içselleştirilmesi bir dönüşümü, gündelik yaşam dünyasına farklı bir tepkiyi gerektirir. Şamanlar, böylesi bir dönüşümün kendilerini içine soktukları yeni durumun ilk kez olarak hep, dıştan görünmese de gizliden gizliye var olan güçlü yanları içeren, salt bir kavram imiş gibi görünen bir şeye zihinsel bir bağlılık biçiminde meydana geldiğini bulgulamalardır. Don Juan bunu şu sözleriyle en iyi şekilde dile getirmişti: “Gündelik yaşam dünyası, asla, üzerimizde etkisi olan kişisel bi şey, bizi yapan ya da yıkan bi şey olarak görülmemelidir, zira insanın savaş alanı, çevresindeki dünyayla giriştiği kavgasının alanı değildir. Onun savaş alanı ta ufukta, sıradan bi insanın düşünemeyeceği bi alandadır— insanın insan olmaktan vazgeçtiği alan.
Don Juan bu sözlerini açıklayarak, insanoğlu için bu tek önemli şeyi, yani, sonsuzlukla karşılaşmayı kavramasının enerji bağlamında şart olduğunu söylemişti. Don Juan, sonsuzluk terimini daha anlaşılabilir bir tanıma indirgeyemiyordu. Sonsuzluğun enerji bağlamında indirgenemezliğinden söz ederdi. Lo infinito (ey sonsuzluk) gibi belirsiz kullanım biçimleri dışında, onun kişiselleştirilemeyecek, hatta anıştırılamayacak bir şey olduğunu söylerdi.
O zamanlar don Juan’ın bana sırf çekici bir entelektüel tanım vermemiş olduğunu pek kavrayamamıştım; o, enerji bağlamındaki olgu dediği bir şeyi tanımlıyordu. Enerji bağlamındaki olgular, onun için, onun ve onun çizgisindeki öbür şamanların görme adını verdikleri bir işlevi sürdürerek vardıkları sonuçlardı: yani, ernerjinin evrende akadurduğu biçimde görülmesi edimi. Enerjiyi bu biçimde algılayabilme yetisi, şamancılığın erdiği doruk noktalarından biridir.
Don Juan Matus'a göre, bana kadim Meksika şamanlarının bilişini tanıtmada ki kılavuzluk görevi geleneksel bir yöntem imiş, yani bana yaptığı her şey çağlar boyunca çömezlik aşamasındaki her bir şaman için yapılagelmiş imiş. Farklı bir bilişsel dizgenin süreçlerinin içselleştirilmesi, her zaman, çömezlik aşamasındaki şamanın topyekûn dikkatini bizlerin ölme yolumuzdaki varlıklar olduğumuzu kavramaya çekmekle başlar. Don Juan ve onun çizgisindeki öbür şamanlar, bu enerji bağlamındaki olgunun, bu indirgenemez gerçekliğin tam olarak kavranmasının, bu yeni bilişin kabul edilmesine yol açacağına inanagelmişlerdir.
Don Juan Matus gibi şamanların izdeşlerinin erişmelerini hedefledikleri son aşama, basitliğinden dolayı son kerte zor bir kavrayıştı: gerçekten ölecek olan varlıklar oluşumuz. Bu nedenle, insanın gerçek mücadelesi başka insanlarla olan kavgaları değil, sonsuzlukla olan kavgasıdır—hatta buna kavga bile denilemez, özünde bir teslimiyettir bu. Bizler gönüllü olarak sonsuzluğu kabul etmeliyiz. Büyücülerin tanımıyla, bizim yaşamlarımız sonsuzluktan çıkar ve çıkmış oldukları yerde biter: yani, sonsuzlukta.
Yayımlanmış yapıtlarında anlatageldiğim süreçlerin çoğu, yeni durumların etkisi altında benim kişisel ve toplumsal varlığım arasındaki doğal alışverişle ilgili olmak zorundaydı. Alan çalışmalarımda, gelişmekte olan durum, yeni şamancılık bilişi süreçlerinin içselleştirilmesine salt bir davetiye olmaktan öte, bir gereksinmeydi. Kişiselliğimin sınırlarını zedelenmeden koruyabilmek için yıllardır verdiğim savaşım, sonunda çöktü. Onları korumaya çalışmak, don Juan’ın ve onun çizgisindeki şamanların yapmak istedikleri şeyin ışığında görüldüğünde, anlamsız bir edimdi. Oysa, benim gereksinmemin—ki bütün uygar insanların gereksinmesiydi—ışığında çok önemli bir edimdi bu: bilinen dünyanın sınırlarını korumak.
Don Juan, kadim Meksika şamanlarının bilişinin temeltaşı olan enerji bağlamında, evrenin en ince ayrıntısının dahi bir enerji ifadesi olduğunu söylemişti. Enerjiyi dolaysızca görme düzlemlerinden, bu şamanlar tüm evrenin aynı zamanda birbirine hem karşıt hem de birbirini tamamlayıcı çift güçlerden oluştuğu enerji bağlamındaki olguya ulaştılar. Bu iki güce canlı ve cansız enerji adını verdiler.
Cansız enerjinin farkındalıktan yoksun olduğunu gördüler. Şamanlar için farkındalık, canlı enerjinin titreşimsel bir durumudur. Don Juan, Yeryüzü’ndeki tüm organizmaların titreşimsel enerjiye sahip olduklarını ilk görenlerin kadim Meksika şamanları olduğunu söylemişti. Bu şamanlar onlara, organik varlıklar adını vermişler, ve bu tür enerjinin bağlılığını ve sınırlarını belirleyen şeyin organizmanın kendisi olduğunu görmüşlerdi. Şamanlar, ayrıca, titreşimsel canlı enerji toplaşımlarının, bir organizmaya bağlı olmaksızın, kendine özgü bir bağlılığa sahip olabileceğini de gördüler. Şamanlar bunlara inorganik varlıklar dediler, ve onları insan gözüyle görülemeyen toplu enerji yığıntıları, kendinin farkında olan ve bir organizmanın birleştirici gücünden başka bir birleştirici güçle belirlenen bir birliğe sahip enerji diye tanımladılar.
Don Juan’ın çizgisindeki şamanlar, organik ya da inorganik canlı enerjinin temel koşulunun, evrendeki başıboş enerjiyi duyusal veriye çevirmek olduğunu gördüler. Organik varlıklar durumunda, bu duyusal veri, başıboş enerjinin sınıflandırıldığı ve bu sınıflandırma ne olursa olsun, her sınıflandırmaya belli bir tepkinin atandığı bir açıklama dizgesine çevrilir. Büyücülerin savı, inorganik varlıklar âleminde, başıboş enerjinin inorganik varlıklar tarafından dönüştürüldüğü duyusal veri, tanımı gereği, onlar tarafından kendi yeğledikleri akıl almaz bir biçimde yorumlanır.
Şamanların mantığına göre, insanların durumunda, duyusal verinin açıklama dizgesi bizim bilişimizdir. Onlar, bilişimize geçici olarak ara verilebileceği görüşündedirler—zira bu salt, tepkilerin, duyusal verinin yorumlanmasıyla birlikte sınıflandırıldığı bir sınıflandırma dizgesidir. Büyücüler, bu ara verme meydana geldiği zaman, enerjinin dolaysızca, evrende aktığı gibi algılanabildiğini ileri sürerler. Büyücüler, enerjinin dolaysızca algılanmasını, gözlerin pek kullanılmamasına karşın, onu gözleriyle görüyormuş etkisini yarattığı biçiminde tanımlarlar.
Enerjinin dolaysız olarak algılanması, don Juan’ın çizgisindeki büyücülerin insanları, ışıklı toplara benzeyen enerji alanları toplaşımları gibi görmelerini sağlamıştır. İnsanların bu biçimde gözlemlenmeleri, bu şamanların olağandışı enerji bağlamında sonuçlar çıkarmalarını da sağlamıştır. Bu ışıklı toplardan her birinin bireysel olarak, evrende mevcut olan inanılmaz boyutlardaki bir enerji kütlesine— karanlık farkındalık denizi adını verdikleri bir kütle ye— bağlı olduğu da onların dikkatinden kaçmamıştır. Bu büyücüler bu toplardan her birinin o karanlık farkındalık denizine, ışıklı topun kendisinden daha da parlak bir noktadan bağlanmış olduğunu gözlemlediler. Bu şamanlar o bağlantı noktasına birleşim noktası diyorlardı, çünkü algılamanın o noktada gerçekleştiğini gözlemlemişlerdi. Başıboş enerji akışı, o noktada, duyusal veriye dönüşüyor, ve bu veri de sonra bizi saran dünya olarak yorumlanıyordu.
Don Juan’dan, bu enerji akışının duyusal veriye dönüşmesi sürecinin nasıl cereyan ettiğini bana açıklamasını istediğimde, şamanların bildiği tek şeyin, karanlık farkındalık denizi denilen bu devasa enerji kütlesinin insanlara, bu enerjiyi duyusal veriye çevirmelerini olası kılmaya yeterli her neyse onu sunduğu biçiminde olduğunu, ve orijinal kaynağının enginliğinden ötürü böylesi bir sürecin asla çözülemeyeceğini söyleyerek yanıt verdi.
Kadim Meksika şamanları görmelerini, karanlık farkındalık denizi üzerinde odakladıkları zaman bulguladıkları şey, tüm evrenin, kendileri de sonsuza dek uzayıp giden ışıklı iplikçiklerden meydana gelmiş olduğu esinlenmesiydi. Şamanlar bunları, birbirlerine asla değmeksizin her bir yana doğru uzanıp giden ışıklı iplikçikler olarak tanımlarlar. Onlar, bunların birbirlerinden ayrı ayrı iplikçikler olduklarını, ancak hepsinin de akıl almaz boyutlardaki kütleler halinde kümelenmiş olduklarım görmüşlerdir.
Karanlık farkındalık denizi dışında şamanların gözlemlemiş ve titreşiminden dolayı hoşlanmış oldukları bir başka iplikçik kütlesi de niyet dedikleri bir şeydi; şamanların dikkatlerini bu tür kütlelere odaklamaları edimineyse niyetlenme denirdi. Onlar, bütün evrenin bir niyet evreni olduğunu görmüşlerdi, ve niyet, onlar için, anlakla eşti. Evren, bu nedenle, onlar için en üstün bir anlak evreniydi. Onların vardıkları, bilişsel dünyalarının bir parçası haline gelen bu sonuç, kendisinin farkında olan titreşimsel enerjinin anlağın en uç noktası olduğuydu. Evrendeki niyet kütlesinin, bütün olası dönüşümlerin, evrende meydana gelmiş tüm olası değişimlerin nedeni olduğunu görmüşlerdi—yani, bütün bu dönüşüm ve değişimler rastlantısal, düzensiz koşulların değil de, titreşimsel enerjinin, enerji akışı düzeyinde yaptığı niyetlenmenin ürünüydü.
Don Juan, gündelik yaşam dünyasında insanların niyet ve niyetlenmeden dünyayı yorumlama amacıyla yararlandıklarına dikkatimi çekti. Don Juan, örneğin, benim gündelik dünyamı algılarımla değil de, algılarımı yorumlayışımla düzenlenmekte olduğum konusunda beni uyardı. Örnek olarak da, o zamanlar benim için en büyük önemli kavram olan üniversite kavramını verdi. Görme, işitme, tat alma, dokunma ve koku alma duyularımın hiçbirinin bana üniversiteye ilişkin herhangi bir ipucu vermediği için, üniversitenin duyularımla algılayabileceğim bir şey olmadığını söyledi. Üniversite yalnızca benim niyetlenmemde cereyan etmekteydi; onu orada kurabilmek için uygar bir kişi olarak bildiğim her şeyden bilinçli ya da bilinçaltı yoluyla yararlanmam gerekiyordu.
Evrenin ışıklı iplikçiklerden meydana geldiği enerji bağlamındaki olgu, şamanları, sonsuza dek uzayagiden bu iplikçiklerden her birinin bir enerji alanı olduğu sonucuna götürdü. Şamanlar bu ışıklı iplikçiklerin ya da, daha doğrusu, enerji alanlarının, birleşim noktasından geçecek biçimde yönlendiklerini gözlemlemişlerdi. Birleşim noktasının boyutu, çağdaş bir tenis topuna eşit olarak belirlendiğinden, yalnızca sınırlı sayıda— gene de pek büyük bir sayıda— enerji alanı yönlenip o noktadan geçebilir.
Kadim Meksika büyücüleri birleşim noktasını gördükleri zaman, enerji alanlarının birleşim noktasıdan geçerken neden olduğu çarpmanın, daha sonra gündelik yaşam dünyasının bilişini çevrilecek olan duyusal veriye dönüştürüldüğünü keşfettiler. Bu şamanlar, insanlar arasındaki bilişin homojenliğini, bütün insan soyunda birleşim noktasının, enerji bağlamındaki ışıklı küreler olan bizlerin aynı bölgelerinde yer alması gerçeğine bağlarlar: kürek kemiklerinin yüksekliğinde, onların bir kol kadar arkasında, ışıklı topun sınırına karşı.
Birleşim noktasını görme -gözlemleri kadim Meksika büyücülerinin birleşim noktasının normal uyku, aşırı yorgunluk, hastalık ya da psikotropik bitkilerin yenilmesi koşullarında yer değiştirdiğini keşfetmelerine yol açmıştır. Bu büyücüler, birleşim noktasının yeni bir pozisyondayken, onun içinden farklı bir enerji alanları demetinin geçtiğini, birleşim noktasının o enerji alanlarını duyusal veriye çevirmeye zorladığını ve sonuç olarak gerçek bir yeni dünya algılamasına yol açtığını gördüler. Bu şamanlar bu şekilde ortaya çıkan her bir yeni dünyanın, gündelik yaşam dünyasından farklı bir tam-kapsamlı dünya olduğunu, ama içinde yaşanabilecek ve orada ölünebilecek olması bakımından ona son derece benzediğini ileri sürdüler.
Don Juan Matus gibi şamanlar için, en önemli niyetlenme alıştırması, birleşim noktasının bizi oluşturan topyekûn enerji alanları toplaşımındaki önceden belirlenmiş noktalara ulaşmak amacıyla istençli devinimlerle yapılır; bunun anlamı şudur ki, binlerce yıllık arayışlardan sonra, don Juan’ın çizgisindeki büyücüler, bizleri oluşturan topyekûn ışıklı topun içinde, birleşim noktasının yerinin belirlenebileceği ve onun üzerinde, yoğunlaştırılacak enerji alanları bombardımanı sonucunda yepyeni bir gerçek dünyanın yaratılabileceği anahtar noktaların yer aldığını bulgulamışlardır. Don Juan bu dünyalardan herhangi birine, ya da hepsine, yolculuk olasılığının enerji bağlamında bir olgu olduğu ve her insanın bunu gerçekleştiriebilecek kapasitesi bulunduğu üzerinde beni temin etti. Don Juan bana, o dünyalara gitmenin son derece kolay olduğunu, bir büyücünün ya da sıradan bir insanın oraya ulaşması için yapması gereken tek şeyin birleşim noktasının devinimini niyet etmek olduğunu anlatmıştı.
Kadim Meksika şamanları için niyete ilişkin ama onun evrensel niyetlenme düzeyine dönüştürülmesi bağlamında bir başka konu da, bizleri oluşturan enerji bağlamındaki olgunun, evrenin kendisi tarafından sürekli olarak itilmesi, çekilmesi ve sınanmasıydı. Onlara göre, genelde evrenin son derece vahşi olması, bir enerji bağlamındaki olgu idiyse de, bu, evrenin bildiğimiz anlam da—kendi çıkarı için yağmalama, çalma, yaralama ya da başkalarını sömürme gibi—yırtıcılığı demek değildi. Kadim Meksika şamanlarına göre, evrendeki bu vahşet, niyetlenmenin sürekli olarak farkındalığı sınadığı anlamına gelmekteydi. Onlar evrenin pek büyük sayılarda organik varlıklar ve gene pek büyük sayılarda inorganik varlıklar yarattığını gördüler. Onların hepsinin üzerinde baskı uygulayarak, evren onları, farkındalıklarını arttırmaya zorlamaktadır; ve gene bu yolla, evren kendisinin farkında olmaya çalışmaktadır. Bu nedenle, şamanların bilişsel dünyasında farkındalık son aşamadır.
Don Juan Matus ve onun çizgisindeki şamanlar farkındalığa, sırf, rolü izdeşlerinin algısal kapasitesini kısıtlamakmış gibi görünen herhangi belli bir kültürün buyurduğu algısal olasılıkların değil, insanın bütün algısal olasılıklarının ölçünmeli olarak (yani kasten, bile bile) bilincinde olma edimi diye bakmışlardır. Don Juan, insanların topyekûn algılama kapasitelerini özgür kılmaya da özgür bırakmanın, onların işlevsel davranışlarını hiçbir şekilde bozmadığını söylerdi. Aksine, yeni değerler kazanacağından dolayı, işlevsel davranışlar olağandışı bir niteliğe bürünürmüş. İşlevler de en kaçınılmaz gereksinmeler haline gelirler. İdealciliklerden ve düzme-amaçlardan kurtulan insanın, yol gösterici güç olarak yalnızca işlevleri kalır. Şamanlar buna kusursuzluk derler. Onlar için, kusursuz olmak, insanın yapabileceğinin en iyisini artı biraz daha fazlasını yapması demektir. Onlar işlevi, enerjiyi evrende akarken görmekten çıkarmışlardır. Şayet enerji belli bir biçimde akıyorsa, enerjinin akışını izlemek, onlar için, işlevsel olmak demektir. İşlev, bu bakımdan, enerji bilişsel dünyalarının, enerji bağlamındaki olgularıyla yüzleşmelerini sağlayan ortak paydadır.
Büyücülerin bilişinin bütün birimlerinin yerine getirilmesi sayesinde, don Juan ve onun çizgisindeki bütün öbür şamanlar, ilk bakışta yalnızca onlara ve onların kişisel koşullarına özgüymüş gibi görünen, ama dikkatle incelendiklerinde, herhangi birimiz için de geçerli olabilecek birtakım yabansı enerji bağlamında sonuçlara varabilmişlerdir. Don Juan’a göre, şamanların arayışlarının doruk noktası, onun yalnızca büyücüler için değil, Yeryüzü’ndeki insanların hepsi için nihai enerji bağlamında olgu diye baktığı bir şeydir. Don Juan buna doğru yolculuk adını vermişti.
Doğru yolculuk, bireysel farkındalığın, bireyin şamanların bilişine bağlanarak üst sınırına dek artırılması yoluyla, organizmanın birleşik bir birim olarak işlev görebildiği noktanın ötesinde sürdürülmesi olasılığıdır. Bu akışın farkındalık, kadim Meksika şamanlarınca insan farkındalığının bilinen her şeyin ötesine gitmesi ve bu şekilde evrende akan enerji düzeyine ulaşması olasılığı diye anlaşılmıştı. Don Juan gibi şamanlar, arayışlarını, sonunda bir organizması olmaksızın birleşik bir birim gibi davranabilme anlamında bir inorganik varlık olma arayışı diye tanımlamışlardır. Bilişlerinin bu yanını, farkındalığın, toplumsallaşmanın ve sözdiziminin yüklerinden azade bir durumda var olmasına, topyekûn özgürlük adını verdiler.
Bunlar, benim kadim Meksika şamanlarının bilişine dalışımdan çıkarmış olduğum genel vargılardır. The Teachings of Don Juan: A Yaqui Way to Knowledge'in (Don Juan'ın Öğretileri: Yaqui Kızılderililerinin Bilgi Yöntemi) yayımlanmasından yıllar sonra, don Juan Matus’un bana sunduğu şeyin topyekûn bir bilişsel devrim olduğunu kavramış bulunuyorum. Bunu izleyen yapıtlarımda, bu bilişsel devrimi uygulayabilmenin yöntemleri üzerinde bir fikir vermeye çalıştım. Don Juan’ın beni yaşayan bir dünya ile tanıştırmakta olduğu gerçeğinin ışığında, böylesi yaşayan bir dünyada değişim süreçleri asla son bulmaz. Bu açıdan, vargılar sadece, yeni biliş ufuklarına götürecek sıçrama tahtaları işlevini gören hatırlatıcı araçlar ya da uygulayımsal yapılardır.