16

Cvp: 2. Kitap - Bir Başka Gerçeklik

15

“Dünyanın sesleri”ni dinleme alıştırmalarına başladım ve bunu, don Juan’ın önerisi üzere, iki ay sürdürdüm. Bakmadan dinlemek önceleri işkence gibi gelmişti bana. Ama işkencenin daha da âlâsı vardı: Kendi kendime konuşmamak... İki ayın sonunda, içsel konuşmalarımı kısa kısa süreler boyunca durdurabilmeyi ve dikkatimi seslere vermeyi başarabilmiştim.
On Kasım 1969 sabahı saat 9’da don Juan’ın evine varmıştım.
Ben gelir gelmez, don Juan, “Hemen yola çıkalım,” dedi.
Bir saat kadar dinlendim ve ardından doğudaki dağların alçak yamaçlarına doğru arabayla yola çıktık. Arabayı don Juan’ın o yörede oturan bir arkadaşına bıraktık ve dağlara doğru ilerledik. Don Juan torbama biraz peksimetle kurabiye koymuştu. Bir iki gün yetecek azığımız vardı. Daha da alalım mı diye don Juan’a sormuştum da, o da hayır anlamında başını sallamıştı.
Bütün sabah yürüdük. Oldukça ılık bir gündü. Bir matara su da taşımaktaydım. Çoğunu ben içmiştim. Don Juan yalnızca iki kez içmişti. Matara boşalınca, yolda rastladığımız bir derenin suyunu içebileceğimizi söylemişti. Benim gönülsüzlüğümle alay ediyordu. Çok geçmeden, susuzluğum, kuşkularımı yenmişti.
Öğleden sonra yeşil bitkilerin örttüğü kimi tepelerin yamacındaki küçük bir vadide durduk. Tepelerin ardında, doğuya doğru, yüksek dağların karaltıları üzerindeki gökyüzü bulutlarla kaplıydı.
Don Juan, “Konuştuklarımıza, sezdiklerine değin istediğin kadar düşünebilirsin, yazabilirsin,” dedi, “ama bulunduğumuz yerleri sakın yazma haa!”
Bir süre dinlendik. Sonra don Juan gömleğinin altından bir kese çıkararak açtı ve piposunu gösterdi. Piponun ağzını karışımla doldurdu, bir kibrit yakıp kuru bir dal parçasını tutuşturdu; ve yanmakta olan dal parçasını pipodaki karışımın üstüne yerleştirdi, ve tüttürmemi istedi. Piponun ağzında, alıştığım biçimde korlaşmış bir kömür parçası bulunmadığından, dumanı çekmem zor oluyordu. Karışım tutuşana dek ufak dal parçalarını birkaç kez yakmamız gerekmişti.
Ben dumanın hepsini de içtikten sonra, don Juan buraya hangi hayvanı avlayacağımı bulgulamaya gelmiş olduğumuzu açıkladı. Üç dört kez, dikkatli bir biçimde, kimi delikler bulmam gerektiğini söyledi. Özellikle “delikler” sözcüğünü vurguluyor ve büyücülerin bu deliklerde her türlü bildiriyi ve yöneltici bilgiyi bulabileceğini söylüyordu.
Bunların ne tür delikler olduğunu sormak istiyordum; ama don Juan bunu soracağımı anlamış gibi, bunları betimlemenin olanaksızlığını ve bunların “görme” alemine özgü şeyler olduklarını belirtti. Tüm dikkatimi seslere yöneltmemi ve sesler arasındaki delikleri bulmak için yoğun çaba harcamamı birkaç kez söylemişti. Peri tuzağını dört kez çalacakmış. Ben de o acayip sesleri, beni buyur eden dosta götüren bir kılavuz olarak kullanacakmışım; ve o dost da bana aradığım bildiriyi verecekmiş. Don Juan, dostun bana hangi biçimde görünceğini bilmediğinden ötürü son kerte uyanık bulunmamı da söylemişti.
Kulak kesilmiş dinliyordum. Sırtım tepenin kayalık yanına dönük, oturmuştum. Hafif bir uyuşukluk duyumsamaktaydım. Don Juan, gözlerimi kapatmamam için uyarmıştı beni. Dinlemeye başladım; kuş cıvıltılarını, yelin yaprakları hışırdatmasını, böceklerin vızıltılarını ayırt edebiliyordum. Dikkatimi hiç dağıtmadan bu seslere verdikçe, dört ayrı tür kuş cıvıltısı işitebildiğimi ayrımsadım. Yelin hızını da yavaş ve daha hızlı diye ayırabiliyordum. Yaprakların da üç ayrı biçimde hışırdadığını işitebilmiştim. Hele böceklerin vızıltıları bir şölendi kulaklarım için. Öyle çeşitliydiler ki, bunları birbirinden ayırt edip doğru dürüst sayamadım.
Yabansı bir sesler âlemine dalmıştım. İlk kez geliyordu başıma böyle bir şey. Bir ara sağıma doğru eğilir gibi olmuştum. Don Juan, durmam için bir hareket yapmıştı; ama, o hareketini yapmadan önce bunun farkına varıp gene dimdik oturmuştum. Don Juan, beni götürüp bir duvar gibi yükselen kayalıktaki bir yarığın içine yerleştirdi. Bacaklarımın altındaki kimi ufak taşları ayıkladı ve başımın arkasını kayaya dayadı.
Sonra da, buyururcasına, güneydoğudaki dağlara bakmamı söyledi. Gözlerimi uzaklara dikmiştim. Don Juan, düzelterek gözlerimi dikmemi, yalnızca, önümde uzanan tepeleri ve üzerlerindeki bitki örtüsünü tararcasına bakmamı istedi. Tüm dikkatimi seslere vermemi durmadan yineliyordu.
Sesler gene belirginleşmeye başlamıştı. Sanki onları işitmek isteyen ben değildim de, sesler zorluyordu bir bakıma beni onları dikkatle dinlemeye. Yel, yaprakları sallayıp hışırdatıyordu. Ağaçların üzerinden gelen yel, bulunduğumuz vadiye ulaşıyordu. Ulaşır ulaşmaz da önce bütün ağaçların yapraklarına dokunuyor ve dolgun, törpü sesi gibi, uğultulu diyebileceğim acayip sesler çıkarıyordu. Yel, ardından yerdeki çalılığa çarpıyor, bir sürü ufak tefek şeylerin sesine benzer sesler çıkartıyordu. Bayağı, ezgisel diyebileceğim seslerdi bunlar-insanı saran, mızıldayan, bütün öbür sesleri bastıran... Pek hoşlanmamıştım bu seslerden. Biraz sıkılmış, utanmıştım da; çünkü kendimin de bu çalıların sızlanan, mızıldayan hışırtısı gibi olduğumu düşünüvermiştim. Bu seslerle aramda öylesine bir yakınlık bulmaktaydım ki, iğrendim onlardan. Sonra da yelin yerde çıkardığı sesi duyuyorum. Hışırtıdan çok ıslığa benzeyen bir sesti bu. Düz bir zil sesini andıran bir vızıltı... Yelin çıkardığı sesleri dinlerken, bu üç ayrı tür sesin de aynı anda yayıldığını bulgulamıştım. Bunları birbirlerinden nasıl olup da ayırabildiğime hayret ettim. Ve gene o anda kuşların cıvıltılarıyla böceklerin vızıltılarını fark ediverdim. Bir an geliyor, yalnızca yelin çıkardığı sesleri işitiyor; bir an sonra da bilincime hep birden ulaşan birbirine kaynaşık bütün öbür seslerin ulu akışını algılıyordum. Mantıksal olarak, bütün öbür sesler, sırf yeli işittiğim sırada da süregelmekte olmalılardı.
Kuşların bütün cıvıldamalarını ya da böceklerin bütün vızıltılarını teker teker sayabilmiş değildim, ama her bir sesi ayrı ayrı dinleyebildiğim kanısına varmıştım. Hepsi birlikte, olağandışı bir düzen yaratıyorlardı. Evet, “düzen”den, başka bir sözcük bulamadım bu olguya. Bir desen, bir armoni oluşturan bir sesler düzeniydi bu; yani her ses birbirini bir art ardalık içinde izlemekteydi.
Sonra bambaşka, uzayıp giden bir çığlık işittim. Ürpermiştim. Bütün öbür sesler bir an kesilivermişti. Çığlığın yankılanması vadiyi geçip uzaklarda yitene dek bir ölüm sessizliğine bürünmüştü vadi. Ve gene başlayıvermişti cümbüş. Bu seslerdeki dizilişi hemen kapıvermiştim. Bir an dikkatle dinledikten sonra, don Juan’ın seslerin arasındaki deliklere bakmamı söylemekle ne demek istediğini anladığımı düşündüm. Bu gürültülerin oluşturduğu desende, sesler arasında boşluklar bulunuyordu! Örneğin, kimi kuşların cıvıltısı aralarında duraklamalar bulunan belirli bir dizgi biçiminde geliyordu. Sezgilediğim bütün öbür sesler de öyleydi. Yaprakların hışırtısı, bu sesleri tekdüze bir zil sesine dönüştüren, onları birbirine bağlayan bir yapıştırıcı gibiydi. Ve gerçek olan şey şuydu ki, her ses, genel ses düzeni içinde bir birim olacak biçimde ayarlanmıştı. Ve böylece, sesler arasındaki boşluklar, dikkatlice incelendiğinde, bir yapı üzerindeki delikleri oluşturuyordu.
Don Juan’ın peri tuzağından çıkan delici çığlığı işittim gene. Bu kez pek etkilememişti beni, ama öbür sesler kesilivermiş ve bu kesilişi, büyük, çok büyük bir delik gibi algılamıştım. İşte tam o anda dikkatimi, dinlemek yerine bakmaya çevirmiştim. Üstü yemyeşil bir bitki örtüsüyle kaplı kimi alçak tepelere bakıyordum. Tepelerin çizdiği siluet öyle bir konumdaydı ki, bulunduğum yerden, tepelerden birisinin yan tarafında bir delik görür gibi oluyordum. İki tepenin arasındaki bir boşluktu bu aslında; ve oraya bakınca, uzaktaki dağların kopkoyu gri rengini görebiliyordum. Bir an, bunun ne olduğunu tam anlayamamış, ve bunu seslerdeki “deliğe” benzetmiştim. Sonra, sesler gene başladı; ama, o koskoca deliğin görsel imgesi de olduğu gibi kaldı. Kısa bir süre sonra, seslerin dizilişini, düzenini ve aralarındaki duraklamaların sıralanışını daha keskin bir biçimde algılamaya başladım. Pek çok sayıdaki bu ayrı ayrı seslerin aralarındaki farkları ayırt edebildiğimi bulguladım. Üstelik her bir sesi ayrı ayrı izleyebiliyor, sesler arasını kesin birer delik halinde algılıyordum. Öyle bir an geldi ki, sesler zihnimde kristalleşiverdi ve özdeksel (maddi) bir örgüye, bir ızgaraya dönüştü. Bunu görüyordum ya da işitiyordum diyemem. Benliğimin bilinmedik bir yanıyla duyumsuyordum bunu.
Don Juan bir kez daha çaldı kaytanını; sesler öbür kezler olduğu gibi gene durmuş, o ses örgüsünde kocaman bir delik açılmıştı. Ama, bu kez, bu kocaman delik, bakmakta olduğum tepelerdeki delikle birleşiverdi. Üst üste çakışmışlardı. İki deliği de öyle üst üste sezgilemem öyle uzun sürmüştü ki, çevrelerinin birbiri içine çakıştıklarını görüyor-işitiyordum. Sonra öbür sesler gene başladı ve deliklerin oluşturduğu örgü, olağanüstü, görsel diyebileceğim bir görüye dönüştü. Seslerin desenler oluşturduğunu ve bu desenlerin aynı biçimde çevreyle çakıştığını görmeye başlamıştım. İki koskoca deliğin üst üste geldiğini sezgilemekteydim. Alışmış olduğum olağan biçimde bakıyor ya da dinliyor değildim. Bu ikisinin karışımı olan bambaşka bir şey yapmaktaydım. Nedendir, bilmem; dikkatim tepelerdeki o koskoca deliğe takılıp kalmıştı. Onu hem işitir hem de görür gibi oluyordum. Beni çeken bir şey vardı onda. Bu delik sezgi alanımı tutmakta, ve çevredeki bir ayrıntının karşılığıymış gibi algıladığım bütün ses desenleri gelip bu deliğin üzerine oturmaktaydı.
Don Juan’ın peri tuzağından, uğursuz bir çığlığı andıran bir ses daha gelmişti; tüm öbür sesler kesildi. İki koca delik aydınlanır gibi oldu ve ardından gene sürülü tarlalara bakmakta olduğumu ayrımsadım. Dost, daha önceleri olduğu gibi gene orada durmaktaydı. Önümdeki sahne birden aydınlanıvermişti. On beş metre ötemde dururmuş gibi açıkça görebiliyordum onu. Yüzü görünmüyordu; şapkası örtüyordu yüzünü. Sonra bana doğru yürümeye başladı. Yaklaştıkça, yavaş yavaş başını da kaldırıyordu. Yüzünü görür gibi oldum ve korkuyla ürperdim. Gecikmeden onu durdurmam gerektiğini biliyordum. Birden gövdemde bir kaynaşma oldu; “güç” dolmuştum. Görüntüyü bozmak, onu durdurmak için başımı yana çevirmek istedim. Ama başaramadım. İşte o ölüm kalım anında bir şey geldi aklıma. Don Juan’ın, “yürek taşıyan bir
yol”un nesneleri birer kalkandır derken ne demek istediğini anlamıştım.
Yaşamımda yapmak istediğim bir şey vardı. Yapmak için yanıp tutuştuğum, bana büyük erinç ve kıvanç veren, gizli bir şey... Dostun o anda beni tepeleyemeyeceğini anlayıvermiştim. Daha yüzünü tam olarak göremeden ve hiç güçlük çekmeksizin başımı yana çeviriverdim.
Bütün sesler gene üşüşüverdi kulaklarıma. Gürültü birden artmış ve tizleşmişti. Sanki öfkeli bir biçimde bana çıkışır gibi... O eski düzenlerini yitirmiş ve gelişigüzel, biçimsiz, tiz ve kulak tırmalayıcı bir yaygaraya dönüşmüş gibiydi.
Kulaklarım patlayacak sanıyordum. Ayağa kalkıp, ellerimle kulaklarımı tıkadım.
Don Juan yürümeme yardım ederek beni küçük bir dereye götürdü. Derenin içinde fazla su bulunmuyordu. Don Juan, beni soyundurtup suya yatırdı ve suları şapkasına doldurup üzerime boşalttı.
Kulaklarımdaki uğuldama hemen azalıvermişti. Don Juan’ın beni “yıkaması” yalnızca birkaç dakika sürmüştü. Don Juan, yüzüme bakıp başını olumlu biçimde sallayarak, kendimi hemencecik “sapasağlam” kılıverdiğimi söyledi.
Giyindikten sonra, don Juan beni daha önce oturmuş olduğum yere götürdü. Dipdiri ve neşeliydim; zihnim berrak mı berraktı.
Don Juan, bütün geçirdiklerimi ayrıntılı olarak anlatmamı istedi. Büyücülerin, seslerdeki o “delikler”i, kimi şeyleri bulmakta kullandıklarını anlattı. Bir büyücünün dostu, seslerdeki o deliklerle açıklarmış kimi çapraşık işleri. Don Juan, “delikler”e değin daha belirli bilgiler vermek istememiş, ve ben sordukça, benim bir dostum bulunmadığından ötürü daha kesin bilgi vermesinin bana zarar vermekten başka bir işe yarayamayacağını belirterek başından savmıştı.
“Bi büyücü için her şeyin bi anlamı vardır,” demişti, “seslerde delikler vardır, çevrendeki her şeyde delikler vardır. Genellikle bu delikleri yakalayabilecek denli hızı elde edemez insan. O yüzden korunmasız sürdürür gider yaşamını. Kurtlar, kuşlar, ağaçlar, bunların hepsi de bize düşlenmedik şeyler anlatmaktalar; tek, insan, onların verdikleri bildirileri kavrayacak hızı elde etsin... İşte, duman bize o kavratıcı hızı verir. Ne var, bu dünyadaki her canlı yaratıkla iyi geçinmemiz gerekiyor. Bu yüzdendir ya, öldürmek üzere olduğumuz bitkilerle ya da avlayacağımız hayvanlarla konuşma zorunluluğu! Yalnızca gereksindiğimiz kadarını almalıyız; yoksa öldürdüğümüz bitkiler de hayvanlar da, kurtlar da bize karşı çıkarlar, hastalık ve bela yağdırırlar başımıza. Bi savaşçı bunu bildiğinden, onları yatıştırmaya çalışır, ve o deliklere baktığında, ağaçlar, kuşlar ve kurtlar da ona doğru bildiriler sunarlar.
“Ama önemli değil şu anda bütün bunlar. Önemli olan, dostu görmüş olmandır. İşte avlayacağın şey odur! Bi şeyler avlayacağımızı söylemiştim sana ya! Bi hayvan filan göreceğini sanmıştım. Yani avlamamız gereken hayvanı göreceğini sanmıştım, ben kendim bi yabandomuzu gördüm; benim peri tuzağım bi yabandomuzu.”
“Yani senin peri tuzağın yabandomuzundan mı yapılma demek istiyorsun?”
“Hayır! Bi büyücünün yaşamındaki hiçbi şey, başka hiçbi şeyden yapılı falan değildir. Eğer bi şeyin, ille de bi şey olması gerekiyorsa, işte o şey kendi-şeyidir. Yabandomuzlarını bilseydin, benim peri tuzağımın da bi yabandomuzu olduğunu anlardın.”
“Ne diye avlanmaya geldik buraya?”
“Dost sana torbasından çıkardığı bi peri tuzağı gösterdi. Onu çağırmak için öyle bi tuzağının olması gerekir.”
“Peri tuzağı ne demektir?”
“Bi telciktir bu. Dostları çağırırım onunla ben; kendi dostumu, ya da su kaynağı perilerini, ırmak perilerini, dağ perilerini... Benimkisi bi yabandomuzudur; yabandomuzu gibi bağırır. Sana yardım etmek için iki kez kullandım ya da onu senin yanında, su kaynağı perisini çağırmak için... Bugün dost sana gelirken gelmişti peri de. Ama sen göremedin onu. Hızın yetmedi buna. Ama seni o dere vadisine götürdüğüm, seni kayaya yatırdığım gün, görmemiş olsan da perinin tepene dikildiğini sizmiştin. Yardımcıdırlar bu periler. Yönetmesi çok zor olan, hattâ tehlikeli olan yardımcılardır... Sana zarar vermelerini önleyebilmek için, kusursuz bir istenci olması gerektir insanın.”
“Nasıl bi şeydir bunlar? Nasıl görünürler?”
“Herkese başka başka görünürler; dostlar da öyledir ya! Bi dost sana bi zamanlar tanıdığın bi adam gibi görünecek herhalde; ya da tanımana hep ramak kalacak gibi görünecek. Senin yaradılışın böyle demek. Bilmecelere, gizlere doğru senin eğilimin. Sana benzemem ben oysa; pek kesin, belirgin bi şeydir bana göre bi dost.
“Su kaynağı perileri belli yerlere özgüdürler. Sana yardım etsin diye çağırdığım periyi iyi tanırım. Birçok kez yardımı dokunmuştur bana. O vadide oturur. O zaman sana yardım etsin diye çağırdığımda yeterince güçlü değildin de, peri bozulmuştu sana. Kötülük etmek istediğinden değil-zaten hiçbi şey istemezler-ama sen orda öyle zayıf, güçsüz yatıyordun ya... Daha sonraları, peri az daha seni çarpacaktı da ölüverecektin; hani sulama kanalında fosfor gibi parlamıştın! Ansızın çıkıvermişti peri de, az kalsın dayanamıyordun. Yapmasın bunu bi kez bi peri; artık bırakmaz peşini avının. Bak göreceksin, nasıl gelecektir gene. Ne yazık ki, dumancığı kullandıktan sonra gene sapasağlam olman, kendine gelmen için suya girmen gerekecek hep. Bu da senin aleyhine olacak. Suya girmesen, belki de ölürsün; ama yıkanırken de peri çarpacak seni.”
“E, başka bi yerde yıkansam?”
“Bi şeycikler değişmez... Evimin yöresindeki su kaynağı perisi her yere izler seni, ama bi peri tuzağın olursa, o zaman başka... O yüzden göstermişti dost sana o tuzağı. Senin de bi peri tuzağın olmasını anlatmıştı. Parmağıyla dere vadisini gösterdikten sonra sol eline dolamıştı kaytanı. Bugün de sana gene göstermek istemişti peri tuzağını; tıpkı onu ilk gördüğün zaman olduğu gibi. İyi ki durdun orda; dostun o hızla gelişini kaldıracak güçte değildin; üzerine geliverseydi, pek iyi olmazdı senin için bu.”
“Nerden bulacağım peri tuzağını şimdi?”
“Dost, kendisi verecek sanırım sana bi tane.”
“Nasıl verecek?”
“Ne bileyim ben! Dostu bulman gerekecek. Onu nerde
bulabileceğini söylemişti sana ya!” “Nerede?”
“Oralarda işte! Deliği gördüğün tepelerde...”
“Yani dostu mu arayacağım?”
“Hayır. Ama seni buyur etmekte şu anda. Dumancık, ona götüren yolu açtı. Sonraları, yüz yüze gelebilirsin onunla. Ama onu iyice tanıdıktan sonra olur ancak bu.”

17

Cvp: 2. Kitap - Bir Başka Gerçeklik

16

On beş Aralık 1969’da akşama doğru aynı vadiye varmıştık. Çalılıkları yara yara ilerlediğimiz sırada, don Juan, izlenen yönlerin ve yolda rastlayacağım, yol gösteren şeylerin, girişmekte olduğum çaba açısından son kerte önemli olduklarını defalarca yinelemişti.
“Tepenin doruğuna varır varmaz, doğru yönü kararlaştırmalısın,” diyordu. “Tepenin en üst noktasına varır varmaz, o yöne dönersin,” Don Juan parmağıyla güneydoğuyu gösteriyordu. “Senin uğurlu yönün orası işte! Hep o yöne dönük kal; hele hele başın derde girdiğinde... Sakın unutmayasın!”
Deliği sezgilediğim tepelerin tabanında durduk. Don Juan belli bir yeri imleyerek oraya oturmamı söyledi. Kendisi de yanıma oturup alçak bir sesle ayrıntılı yönergeler verdi. Tepeye çıkar çıkmaz sağ kolumu, elimin ayasını yere dönük ve parmaklarımı yelpaze gibi açık tutarak, öne uzatmamı söyledi. Ama, parmaklarımı açarken, yalnızca başparmağımı avucumun içine doğru kıvrık tutmalıymışım. Sonra da başımı kuzeye çevirmeli ve kolumu göğsümün üzerinde kavuşturmalıymışım; ve böylece elim de kuzeye doğru tutulu durmalıymış. Ardından da, sol ayağımı sağ ayağımın arkasına koyarak ve ayağımın parmaklarıyla yere vura vura bir dans yapmaya başlamalıymışım. Sol bacağımdan yukarıya bir ılıklık gelmeye başlayınca da, kolumu yavaş yavaş kuzeyden güneye doğru ve sonra gene kuzeye doğru savurmalıymışım.
Don Juan, “Kolunu savururken elinin ayası hangi noktada bi ılıklık duyarsa o yere oturmalısın;” diyordu, “o nokta aynı zamanda bakman gereken yönü belirler. O nokta doğuda bi yerdeyse”-gene elini güneydoğu yönünde uzatmıştı-“çok güzel sonuçlar alırsın. Ama elinde ılıklık duyduğun nokta kuzeye doğru bi yerdeyse, o zaman halin harap demektir-ama durumu lehine çevirmen olasılığı da vardır. Ne ki, bu nokta güneyde ise, zorlu bi kavga yapacaksın demektir.
“Önce kolunu dört keze kadar savunman gerekebilir; ama bu hareketleri yapa yapa alışırsın ve kolunu şöyle bi savuruşta anlarsın elinin ısınıp ısınmadığını.
“Elinin ısındığı bi yeri bulunca da, hemen otur oraya. Bu birinci noktadır. Eğer güneye ya da kuzeye dönüksen, o noktada kalabilecek denli güçlü olup olmadığına hemen karar vermelisin. Ama kendine güvenemiyorsan, hemen kalk git oradan. Kendine güvenemiyorsan, orda kalman gereksiz olur. Ama orda kalmayı yeğlersen, birinci noktanın iki adım ötesini, orda ateş yakmak için temizle. Bulunduğun yerle, baktığın yön arasında olmalıdır ateş yakacağın yer. Bu da ikinci noktandır. Sonra da bu iki nokta arasındaki tüm kuru dalları falan toplarsın ve bi ateş yakarsın. İlk noktana oturur, ateşe bakarsın. Er geç çıkar peri ve görürsün onu.
“Ama kolunu dört kez salladıktan sonra da elinde bir ılıklık duymazsan; kolunu yavaş yavaş kuzeyden güneye doğru ve dönüp batıya doğru savurursun. Elin, batıya doğru bir yerde ısınırsa, yağla tabanlarını ve kaç ordan. Tepeden aşağıya doğru koş ve düzlüğe in. Ne işitirsen işit ve duyarsan duy arkanda, hiç dönüp bakmadan koş. Ve düzlüğe indikten sonra, yere çök. Ne kadar korkmuş olsan da sakın kaçma ordan. Çıkar ceketini ve katlayıp göbeğine bastır ve dizlerini karnına doğru çekip yere yumul. Gözlerini de ellerinle kapatmayı unutma. Kolların kalçalarını iyice bastırsın. İşte o durumda sabaha dek kalmalısın. Bu dediklerimi yaparsan hiçbi şeycik olmaz sana.
“Ama düzlüğe zamanında yetişemezsen, bulunduğun yere çöküver. O zaman, Allah yardımcın olsun, bu pek korkunç olacak. Sana saldıracaklar; ama tınmadan, devinmeden orda kalabilirsen, başını kaldırıp da ne var diye bakmazsan, turp gibi çıkarsın sabahleyin, bi şeycikler olmadan.
“Ama kolunu batıya doğru savurur dururken elinde ılıklık falan duymazsan, gene doğuya dönersin ve soluğun kesilene dek o yöne doğru koşarsın. Soluksuz kaldığın yerde aynı hareketleri yinelersin. Elin ılınana dek, gene doğuya doğru koşarsın ve aynı şeyleri yaparsın.”
Don Juan bu yönergeleri verdikten sonra, ezberleyene dek, hepsini bana yineletti. Sonra uzun süre sessizce oturduk. Bir iki kez konuyu yeniden açmak istedim; ama, don Juan her kezinde sert bir biçimde beni susmaya zorladı.
Don Juan kalkıp bir şeycikler demeden tepeye tırmanmaya başladığında, karanlık bastırmaktaydı. Onu izledim. Tepenin en üst yerine vardığımızda, bana öğrettiği tüm hareketlerimi yaptım. Don Juan az ötemde duruyor, keskin bakışlarla beni izliyordu. Çok dikkatli davranıyor ve bile bile ağırdan alıyordum. Ufak bir ısı değişimini bile duyumsamaya çalışıyordum, ama elimin ayasında bir ılıklık olup olmadığını kestiremiyordum. Artık karanlık iyice bastırmıştı. Soluğum kesilince durmuş olduğum yer, çıkış yerimden pek uzak sayılmazdı. Çok yorgun ve gergindim. Kollarım ve baldırlarım ağrıyordu.
Bu yeni yerde de aynı devinimleri yaptım, ama sonuç gene olumsuzdu. İki kez daha koşmak zorunda kaldım karanlığın içinde. Ve sonra, kolumu üçüncü kez savururken, doğuya doğru uzandığı bir noktada elim ısınıverdi. Öylesine bir ısı değişimi olmuştu ki, şaşakalmıştım. yere oturup don Juan’ı bekledim. Elimin ısındığını söyledim ona. Don Juan öbür işlemlere geçmemi söyledi; ve bulabildiğim bütün kum çalı çırpıyı toplayıp bir ateş yaktım. Don Juan bir iki adım solumda oturmuştu.
Ateşten dans edercesine yabansı alevler yükseliyordu. Kimi alevler yanardönerli renklere bürünüyor; mavileşiyor, sonra da parlak bir beyaza dönüveriyordu. Bu değişik renk oyunlarını, topladığım kuru dallarda ve çalı çırpıda bulunan kimyasal özelliklere bağlıyordum. Bu ateşin bir başka özelliği de, çıkardığı kıvılcımlardı. Sonradan koyduğum çalılar olağanüstü irilikte kıvılcımlar saçıyorlardı. Havada patlayan tenis toplarına benzettim onları.
Don Juan’ın uyarmış olduğunu sandığım üzre gözlerimi ateşe diktim, birden başım dönüverdi. Don Juan içinde su taşıdığımız sukabağını uzattı ve içmemi imledi. Su iyi gelmiş ve beni gevşetmişti; içim tazelenmişti.
Don Juan eğilip kulağıma fısıldayarak gözlerimi alevlere dikmeme gerek bulunmadığını, yalnızca ateş doğrultusuna doğru bakmamı söyledi. Bir saat kadar baktıktan sonra epey üşümüş ve ıslak ıslak olmuştum. Yerde duran bir çubuğu almak için eğildiğim bir sırada bir güveye ya da gözümün ağ-tabakasındaki bir lekeye benzer bir şeyin ateşle aramda sağ dan sola doğru uçuştuğunu gördüm. Birden geri çekilip toparlandım. Don Juan’a baktım. Don Juan çenesini uzatarak alevlere doğru bakmayı sürdürmemi imlemekteydi. Bir an sonra aynı gölgenin bu kez ters yönde geçtiğini gördüm.
Don Juan apar topar yerinden fırlayarak yanan dalların üzerine avuç avuç toprak atarak ateşi tümüyle söndürdü. Olanca hızıyla yapışmıştı bu ateş söndürme işini. Ona yardım etmek için yerimden kalkayım derken, ateş sönmüştü bile. İçin için yanıp tütmekte olan kimi dalları, üzerlerine basa basa söndürdü; ve ardından beni sürüklercesine tepenin yamacından aşağıya doğru çekerek vadiden çıkardı. Başını arkaya çevirmeden hızla ilerliyor ve konuşmama izin vermiyordu. Birkaç saat sonra arabanın bulunduğu yere ulaştığımızda, o gördüğüm şeyin ne olduğunu sordum. Don Juan başını, susmamı buyururcasına salladı; ve sessizlik içinde arabayı sürdüm.
Sabahleyin erken bir saatte evine vardığımızda, don Juan
doğruca eve girdi ve gene konuşmak üzere olduğumu görünce beni gene susturdu.
Don Juan evin arka avlusunda oturmaktaydı. Benim uyanmamı bekliyor olmalı ki, beni görür görmez konuşmaya başladı. Önceki gece görmüş olduğum gölgenin bir peri, onu gördüğüm yere özgü ruh olduğunu söyledi. O şeyin, bir yararı olmayan bir varlık olduğunu belirtti.
“Sırf orda bulunur işte,” dedi, “ne gizi, ne de gücü vardır. Orda kalmaya değmezdi. Bütün gece bi oraya bi buraya hızla gidip gelen bi gölge görecektin eğer kalsaydık. Ama başka tür ruhlar da vardır; sana güçlülük gizleri verebilecek ruhlar... Ama şanslı olmak gerek onları bulmak için.”
Biraz kahvaltı ettik ve bir süre konuşmadık. Kahvaltı bitince, evin ön yanına geçtik.
Don Juan birden, “Üç çeşit olur bu varlıklar,” dedi, “verecek bi şeyleri bulunmadığı için hiçbi şey veremeyen varlıklar; yalnızca insanı ürküten varlıklar, bi de insana armağan veren varlıklar... Dün gece gördüğün, suskun bi varlıktı; yoktu verecek bi şeyi sana. Sırf bi gölgeydi işte! Ama çoğu kez bu suskun türlerin yöresinde başka bi ruha rastlarsın; sırf ürkü saçmaktan başka bi şeye yaramayan kötü bi peri. O suskun ruhların bulunduğu yerlerde dolaşırlar. İşte bu yüzden ordan hemen kaçırdım seni. O kötü ruh insanı ta evine dek izler de canını burnundan getirtir adamın. Bu nedenle evlerini bırakıp giden biçok kimse bilirim. Kimileri bu tür varlıklardan bi şey elde edeceklerini sanırlar; ama evde peri var diye bi şey olur sanma haa! Kendilerine gizler bildirsin diye bu perileri ayartmaya çalışan, bi odadan bi odaya bütün evde bu perileri izleyen kimseler tanırım. Ama onları korkutmaktan başka bi şey yapmaz bu periler. Kendilerini evlerine kadar izleyen bu perilerden birisini nöbetleşe gözleyip durmuşlardı bi zamanlar birileri. Aylar sürmüştü bu gözetleme. Sonunda birisi gelip hepsini dışarıya sürüklemiş, çıkarmıştı; öylesine bitkinleşmişler, erimişlerdi zavallılar. En iyisi, bu kötü ruhlardan uzak durmaktır; canları cehenneme...”
Bu ruhların nasıl ayartıldığını sordum. Don Juan bu ruhların en çok göründükleri yerleri belirlemek için epey zahmetlere katlanıldığını ve bu ruhların geçtikleri yerlere kimi silahlar konulduğunu, ve ruhların bu silahlara dokunmalarının beklendiğini anlattı. Çünkü bu ruhlar savaş gereçlerini pek severlermiş. Bu ruhların dokundukları her nesne, her türlü eşya gerçekten bir erk nesnesi olup çıkarmış. Ama ne var mış ki, bu kötü ruhlar hiçbir şeye dokunmazlar, yalnızca, insanı, gürültüler işitir hale getirirlermiş.
Don Juan’a, bu ruhların insanları nasıl korkuttuklarını sordum. O da, en çok, koyu bir insan gölgesi kılığına girerek ve evin içinde sesler, gürültüler, patırtılar çıkara çıkara dolaşarak ya da karanlık bir köşeden fırlayıveren bir hayalet gibi görünerek korkuttuklarını anlattı.
Don Juan; üçüncü tür ruhların gerçek dostlar olduğunu, gizler sunduğunu ve bu türlerin ıssız, terkedilmiş ve ulaşılması pek güç olan yerlerde bulunduklarını söyledi. Bu ruhlardan birisini bulmak için insanın, yalnız başına, çok uzak yerlere gitmesi gerektiğini belirtti. Uzak ve ıssız bir yerde, bu adamın, gerekli bütün hazırlıkları yalnız başına yapması gerekirmiş. Ateşini yakıp başında oturması ve gölgeyi görür görmez hemen ordan uzaklaşması gerekirmiş. Ama ortaya değişik koşullar çıkarsa; örneğin yeğin bir yel esip de o kimsenin ateşi dört kez uğraşıp yanar durumda tutmasını engeller ve ateşi öldürürse; ya da yakınlarında bir ağacın dalı falan kırılırsa, o kimsenin orda kalması gerekirmiş. Ağacın dalı gerçekten kırılması söz konusuymuş; o kimsenin, ağaç dalının kırılır gibi çatırdama sesi işitip işitmediğine emin olması gerekirmiş.
Bir de kayaların yuvarlanıp yuvarlanmadığına, ve ateşe çakıl taşları atılıp atılmadığına, ya da sürekli gürültüler olup olmadığına dikkat edilmeliymiş. Ve bunlardan birisi olursa, peri görünene dek o olayın geçtiği yere doğru yürünmeliymiş.
Bu varlıklar birçok yöntemlerle sınarmış bir savaşçıyı.
Kimileyin, çok korkunç bir görünümle, zıp diye adamın önüne çıkıverir, kimi kez de adama arkasından yapışır ve onu öyle saatlerce kımıldayamaz durumda tutarmış. Adamın üstüne bir ağaç devirdiği de olurmuş. Don Juan bunların gerçekten tehlikeli şeyler olduklarını anlattı. Karşı karşıya bir dövüşe geçildiğinde, insanı öldürmeseler de, korku salarak öldürmeleri, ya da devirdikleri bir şeyle ezmeleri, birdenbire karşılarına çıkıp dengesini bozarak ayağını kaydırıp bir yardan düşürmeleri ve o insanı o yolla öldürmeleri olasıymış.
Don Juan bu varlıklara uygunsuz koşullar altında rastlarsam, onlarla asla dövüşmememi; dövüşürsem öleceğimi anlatıyordu. Ruhumu da çalarmış bu periler. En iyisi kendimi yere atıp sabaha dek dayanmakmış.
“Bi adam gizler sunan bi dostla karşılaştığı zaman, tüm cesaretini toplayıp, o daha kendisini yakalamadan kendisi ona yapışmalıdır. Ya da o seni kovalamaya başlamadan önce sen kovalamalısın onu. Amansız bi kovalamaca olmalıdır bu; ardından da dövüş gelir. Güreşip yere sermen gerekir periyi, erkini verene dek yerde muhlaman gerekir.”
Bu varlıkların özdeksel (maddi) olup olmadıklarını, gerçekten onlara dokunulup dokunulmayacağını sormuştum don Juan’a. “Peri” sözcüğünün bende özdeksel olmayan, elle tutulamayan bir şeyleri çağrıştırdığını söylemiştim.
Don Juan, “Peri falan demeyelim bunlara,” dedi, “en iyisi dost diyelim, ya da billinmedik şeyler diyelim.”
Don Juan bir süre sustuktan sonra sırtüstü yattı ve kollarını başının altında kavuşturdu. Bu varlıklarda özdek var mı diye sormuştum gene.
“Elbet vardır özdekleri!” dedi don Juan bir an sustuktan sonra. Onlarla dövüşürken katı mı katıdırlar-ne var, çok sürmez bu halleri. Karşısındakilerin korkusudur onları güçlü kılan. İşte bu nedenle onlardan biriyle dövüşen kimse eğer bir savaşçıysa, o gepgergin katılıkları çabucak yitiverir de, onunla dövüşen kimsenin gücü artar, taşar. Aslında bu ruhlardaki gerilimi, enerjiyi emmiş olur insan.”
“Nasıl bir gerilim bu?” diye sordum.
“Erktir. Onlara dokundun mu, insanı çarparcasına, parçalarcasına titreşirler zangır zangır. Ama bi gösteridir bu sırf. Onları sıkıca tutmayı sürdürürsen, yok olur bu gerilim.”
“Pekâla, gerilimlerini yitirince ne olur? Hava gibi bir şey mi olurlar?”
“Hayır, gevşeyiverirler-pelteleşirler. Özdekselliklerini sürdürürler yani. Ama dokunduğumuz öbür şeylere benzer bi yanları yoktur bunların.”
Daha sonraları, akşama doğru, önceki gece görmüş olduğum şeyin yalnızca orda uçuşan bir güve olabileceğini söyledim. Don Juan güldü ve sabırlı bir biçimde güvelerin ancak, kanatlarını yakamayacak bir lambanın çevresinde ileri geri uçuştuklarını açıkladı. Oysa açık bir ateşe yaklaşır yaklaşmaz yanıp kül olurlarmış. Don Juan, üstelik o gölgenin ateşi kaplayacak denli iri olduğunu belirtmişti. O bunu derken, gölgenin çok büyük bir şey olduğunu ve önümden geçerken gerçekten bir an için ateşi görmemi engellemiş bulunduğunu anımsadım. Ama bu geçiş çok çabuk olmuştu ve o yüzden daha önceleri bunu anımsayamamıştım.
Don Juan daha sonra kıvılcımların çok iri olduklarını ve soluma doğru uçuştuklarını söyledi. Ben de farkına varmıştım bunun. Belki de yelin o yöne doğru esmesinden olmuştur bu dedim don Juan’a. Don Juan o gece yel mel esmediği yanıtı verdi. Dediği doğruydu. O deneyimimi düşününce, o gece ortalığın çok sakin olduğunu anımsadım.
Gözümden kaçmış olan bir başka şey de alevlerdeki yeşilimtırak parıltılardı; o gölgenin gözlerimin önünden ilk geçişinden sonra don Juan’ın ateşe bakmayı sürdürmemi imlediği sırada görmüştüm bu yeşillenmeyi. Don Juan bunu da anımsatmıştı. Ayrıca o şeye gölge dememe de karşı çıkarak, onun yuvarlak olduğunu ve daha çok bir baloncuğa ya da kabarcığa benzediğini söyledi.
İki gün sonra, 17 Aralık 1969’da don Juan, çok önemsiz bir şeymişçesine, o tepelere tek başıma gidip, bir erk nesnesi olan peri tuzağını edinebilecek denli tüm ayrıntıları ve gerekli yöntemleri bildiğimi söyleyivermişti. Bu kez yalnız başıma gitmem üzerinde dayatıyor ve benimle birlikte gelmesinin bana yarardan çok zarar vereceğini anlatıyordu.
Ben tam gitmeye hazırlanırken, don Juan fikrini değiştirmişti.
“Yeterince sağlam değilsin,” demişti, “tepenin altındaki düzlükte bekleyim bari seni.”
Dostu görmüş olduğum o dar vadiye vardığımızda don Juan, tepelerdeki delik diye nitelendirdiğim arazi oluşumunu az uzaktan incelemiş ve daha ötelere, güneydeki uzak dağlara gitmemiz gerektiğini söylemişti. Deliği görebileceğimiz en uzak noktada bulunacakmış dostun yuvası.
Deliği oluşturan arazi yapısına baktım; uzaklarda yükselen mavimtırak dağlardan başka bir şey göremiyordum. Don Juan’ın kılavuzluğunda güneydoğuya doğru saatlerce yürüdükten sonra, dostun yuvasına “iyice sokulduk.” dediği bir yere varmıştık. Durduğumuz zaman öğleden epey sonraydı. Kimi kayaların üzerine oturduk. Aç ve yorgundum; bütün gün yalnızca biraz tortilla yemiş ve biraz da su içmiştim. Don Juan birden ayağa kalkıp göğe baktı ve buyururcasına benim için en uğurlu yöne doğru gitmemi ve o anda bulunduğumuz noktayı unutmamamı söyledi. Çünkü işim bitince gene oraya dönmem gerekiyormuş. Ardından da bana güven vermeye çalışarak gerekirse sonsuza dek orda beni bekleyeceğini ekledi.
Tasalanarak, o peri tuzağı bulma işinin çok mu uzun süreceğini sordum.
Gizemli bir gülümsemeyle, “Kim bilir?” dedi.
Güneydoğu doğrultusunda ilerlemeye başladım ve iki kez arkama dönüp don Juan’a baktım. Onun da ters yöne doğru yavaş yavaş yürüdüğünü gördüm. Büyücek bir tepenin üstüne çıkıp don Juan’a bir kez daha baktım. İki yüz metre kadar uzakta bir yerdeydi. Dönüp bana baktığı yoktu. Tepeden aşağıya koşarak tepelerin arasındaki çanak biçiminde küçük çukur bir yere indim. Birden yapayalnız kalmıştım. Bir süre oturarak orda ne işimin olduğunu şaşkınlıkla düşünmeye koyuldum. Bir peri tuzağı arıyor olmam öyle gülünç geliyordu ki!.. Koşarak indiğim tepeye tırmandım gene. Belki don Juan’ı görürüm diyordum ama hiçbir iz yoktu ondan. Bu işi hepten bırakıp California’ya dönmek istiyordum. Alıklaşmıştım. Yorgundum.
Art arda, “Don Juan!” diye bağırıp duruyordum.
Görünürlerde yoktu. Bu kez başka bir tepeye koştum; ama oradan da bir şey göremedim. Koşa koşa onu aramayı sürdürdüm; ama yer yarılmış içine girmişti sanki don Juan. Geçtiğim yerleri izleye izleye ayrıldığımız noktaya gittim. Onu orda oturmuş, bu tutarsız davranışlarıma güler bir durumda bulacağıma değin öylesine saçma bir kanı vardı ki içimde!..
“Neden soktun beni bu belaların içine?” diye yüksek sesle bağırdım.
Ve o anda artık orada yapmakta olduğum işten vazgeçme olasılığının bulunmadığını anladım. Arabamın nerde olduğunu bilmiyordum. Oraya gelirken don Juan birçok kez sağa sola sapmıştı; dört anayöne göre kendimi yönlendirmem yeterli olamayacaktı arabamı bulmaya. Dağlarda kaybolup gitmekten korkuyordum. Oturdum ve yaşamımda ilk kez olarak, bir ilk çıkış noktasına dönmenin hiçbir yolu olamayacağına değin yabansı bir duyguya kapıldım. Don Juan, hep, başlangıç dediğim bir çıkış noktasından söz etmekte olduğumu söyler ve gerçekte başlangıç diye bir şeyin bulunmadığını savlardı. Ve işte orda dağların ortasında, onun ne demek istediğini anladığımı sanıyordum. Sanki, çıkış noktası hep kendim olagelmişti; sanki don Juan hiç olmamıştı; ve ben onu ararken, o da bir gerçek kendisi oluvermişti-bir an göründükten sonra bir tepenin ardından yitip gidiveren bir imge...
Yaprakların hafif hışırtısını işitiyordum; her yanımdan güzel kokular geliyordu. Utangaç bir fısıltı gibi kulaklarıma dolmaktaydı esen yel. Güneş ufukta yoğun bir bulut kümesine yaklaşmaktaydı ve daha alçaklardaki bir öbek bulutun arkasına girdiğinde üstteki bulut kümesini turuncu bir şeride çevirmişti. Az sonra bulutların ardından çıkınca, sisler içinde yüzen kızıl bir topa benzemişti. Güneş bir ara göğün masmavi bir açıklığına ulaşmaya çabalar gibi görünmüştü; ne var, bulutlar onu bırakmıyorlar, üstüne üstüne geliveriyorlardı. Çok geçmeden, o turuncu şeritle dağların karaltıları yutuvermişti güneşi.
Sırtüstü uzandım. Öyle dingindi ki tüm çevrem, öyle durgun ve aynı zamanda öylesine yabancıydı ki! Çok etkilenmiştim. Ağlamak istemiyordum ama gözyaşlarımı tutamadım.
Saatlerce o durumda kalmıştım. Yerimden kımıldayamıyordum. Altımdaki kayaların sertliğini duyumsuyordum. Bulunduğum yer, tüm çevreyi saran gür yeşilliklerin tersine bitkisiz ve açıklıktı. Oturduğum yerden doğudaki tepelerin üzerindeki dizi dizi yüksek ağaçları görebiliyordum.
Artık hava epey kararmıştı. Oldukça iyi hissetmekteydim kendimi. Mutluydum diyebilirim. Yarı karanlıkta, kendimi, göz kamaştırıcı gün ışığında olduğundan çok daha huzurlu ve güvenli hissetmişimdir.
Yerimden kalkarak küçük bir tepeye çıktım ve don Juan’ın öğretmiş olduğu hareketleri yapmaya koyuldum. Yedi kez doğuya koştuktan sonra elimin ısındığım fark ettim. Bir ateş yakıp don Juan’ın uyarıları üzre, bütün ayrıntıları gözleyerek bakmaya başladım. Böylece saatler geçti. Yorulmuştum. Üşüyordum da. Koca bir yığın kuru dal toplamıştım. Ateşe yaklaştım ve ateşi beslemeye koyuldum. Yaptığım gözleyiş öylesine yormuştu ki beni, başım önüme düşüp duruyordu. İki kez uyuklamış ve ancak başım yana sarkınca uyanmıştım. Artık ateşe bakamayacak denli yorulmuştum. Biraz su içtim, hatta uyanık kalayım diye yüzüme su serptim. Uykumu ancak çok kısa sürelerle kesebiliyordum. Bir çaresizlik ve tedirginlik içindeydim. Orada bulunmaklığımı son kerte bir ahmaklık olarak görüyor ve bu yüzden mantıksızcasına bir düş kırıklığına, bir tasaya kapılıyordum. Yorgun, aç ve uykusuzdum. Anlamsız bir biçimde kendimi suçlayıp duruyordum. Sonunda, uyanık kalma çabalarımdan vazgeçtim. Ateşe bir yığın kuru dal ekleyip uyumak üzere yere kıvrıldım. Bir dostun izlenmesi ve bir peri tuzağının aranması uğraşları o anda bana son kerte gülünç ve yabancı bir düşünceymiş gibi gelmekteydi. Öyle uykusuzdum ki, bir şey düşünemiyor, kendi kendime bile konuşamıyordum. Uyumuşum.
Birden yüksek bir çatırtı sesiyle uyandım. Gürültü ya da o ses her ne ise, sol kulağımın hemen üzerinden gelmişti; çünkü sağ yanımın üzerine yatmaktaydım. Upuyanık, kalkıp oturdum. Sol kulağım uğulduyor, sesin yokluğu ve yüksekliğinden sağırlaşmışa benziyordum.
Yanmakta olan dallara bakılırsa, herhalde çok kısa bir süre uyumuş olmalıydım. Başkaca hiçbir gürültü işitmedim; ama gene de dikkat kesilmiş bir durumda kalarak ateşi beslemeyi sürdürdüm.
Beni uyandıran şeyin tüfek sesi olabileceği geçiverdi aklımdan; belki de birisi beni gözetliyordu da üzerime ateş açıyordu. Bu düşünce beni çok ürkütmüş ve bir sürü gerçekçi korkular beynime çığ gibi üşüşmeye başlamıştı. Burası pekâlâ birilerinin arazisi olabilirdi ve bu durumda beni bir hırsız sanıp vurmak isteyebilirlerdi; ya da beni öldürüp soymak falan isteyebilirlerdi. Üzerimde bir şey bulunmadığını nereden bileceklerdi ki! Birden olanca ilgimi güvenliğim konusuna yöneltmiştim. Omuzlarımda ve boynumda kasılmalar oluyordu. Başımı bir yukarıya bir aşağıya salladım. Boyun kemiklerimin kütürdediğini işitiyordum. Bir yandan da ateşe bakmayı sürdürmekteydim, ama olağandışı bir şey gördüğüm ya da bir ses işittiğim falan yoktu.
Çok geçmeden biraz olsun gevşemiştim ki, birden bütün bu haltların don Juan’ın işi olabileceği geliverdi aklıma. Derhal bunun başka türlü olamayacağı kanısına vardım. Bayağı neşelendirmişti bu düşünce beni. Haydi, bir mantıksal varsayımlar çığı daha üşüştü beynime; bu kez sevinç verici türden... Don Juan, herhalde, benim dağlarda kalmaktan cayacağımı düşünerek ya da arkasından koştuğumu görerek bir ine ya da bir çalılığın ardına falan saklanmış olabilirdi. Sonra da beni izlemiş ve uyuduğumu görerek kulağımın dibinde bir dal falan kırarak uyandırmış olabilirdi. Ateşe biraz daha kuru dal sürdüm ve onu görür müyüm diye usul usul çevreyi gözetlemeye koyuldum. Oralarda bir yerde saklanıyor olsaydı bile, onu bulamayacağımı bile bile...
Ortalık oldukça sakindi: Cırcırböcekleri, çevremi saran tepelerdeki ağaçları titreten yel, tutuşan dalların çıkardığı yumuşak çıtırtılar. Kıvılcımlar uçuşuyordu, ama değişik tür kıvılcımlar değildi bunlar.
Ansızın ikiye parçalanan bir dalın çatırtısını işittim. Solumdan gelmişti gürültü. Soluğumu tutup olanca dikkatimle dinledim. Bir an geçti geçmedi, derken, haydi... Bir dalın daha kırıldığını işittim. Bu kez sağımda...
Bir de baktım, uzaktan uzağa kırılan dal sesleri gelmekte belli belirsiz. Sanki birisi onlara basa basa çatırdatmakta... Gür, dolgun seslerdi bunlar; iştahlı diyebileceğim... Bulunduğum yere doğru yaklaşmaktaydılar. Ağırdan alarak, dinlemem mi yoksa kalkmam mı gerek diye düşündüm. Ben, ne yapmam gerekir diye öyle düşünürken birdenbire kırılan dal sesleri dört bir yanımı sarmıştı. Öylesine hızlı olmuştu ki bu son gelişme, az kalsın yerimden fırlayıp ateşi, üzerine basa basa söndürmeye bile vakit bulamayacaktım.
Ateş söner sönmez karanlıkta tepeden aşağıya koşmaya başladım. Çalılıkları aşarak koşarken, bir düzlük bulunmadığı düşüncesi geçivermişti aklımdan. Gözlerimi yüksek çalılardan koruya koruya koşmayı sürdürdüm. Yamaçtan aşağı daha yarı yoldayken arkamdan bir şeylerin bana dokunurcasına yaklaştığını duyumsadım. Bir dal falan olamazdı bu. Sezgi yoluyla, üzerime atlayacağını duyumsadığım bir şeydi bu. Bayağı dondurmuştu bu düşünce beni. Hemen don Juan’ın dediği gibi ceketimi çıkarıp dürdüm ve karnıma bastırdım. Bacaklarımı karnıma doğru çekip yüzüstü yere yumuldum. Gözlerimi de ellerimle kapatmıştım. Bu durumda çok kısa bir süre kaldıktan sonra tüm çevremi bir ölüm sessizliğinin sardığını duyumsadım. Hiçbir ses gelmiyordu. Bu da daha çok korkmama neden olmuştu. Karın kaslarım kaskatı gerilmiş titremeler geçiriyordu. Bir çatırtı daha duydum. Uzaktan gelmekteydi bu ses, ama çok kesin ve belirgindi. Bir kez daha geldi ses-bu kez daha yakından. Kısa bir sessizlikten sonra tepemde bir şey patladı. Bu gürültünün birdenbire olması, beni, istemeksizin yerimden fırlatmış ve yana yıkılmama neden olmuştu. Kalın bir dalın ikiye bölünmesinden çıkan bir sesti bu kesinlikle. Öye yakından gelmişti ki bu çatırtı, daldaki yaprakların hışırtısını bile işitmiştim.
Ardından, bir çatırtılı patlamalar sağanağı başladı. Tüm çevremde dallar büyük gürültüler çıkararak kırılıp gidiyordu. Ama anlayamadığım şey, o sırada benim bu olaylara karşı olan tepkimemdi. Korkacak yerde gülüp duruyordum. Bütün bu olanların aslını astarını bulguladığım kanısındaydım. Don Juan’ın gene bana bir oyun oynadığına inanıyordum. Bir dizi mantıksal yargı, bu inancımı daha da pekiştiriyordu. Sevinçten uçuyordum. O kurnaz hınzır don Juan tilkisini o dolapları çevirirken yakalıyıvereceğime öyle emindim ki! Başımı kaldırıp bakamayacağımı bildiğinden çevremde istediği gibi rahat rahat koşuşup dal üstüne dal kırıyordu. Günlerden beri yanında bulunduğum için, don Juan’ın yalnız başına olduğunu biliyordum. Kendisine yardım edecek kimseler bulması için koşullar ve zaman bulunmuyordu. Düşündüğüm gibi, bir yerde saklanmışsa, herhalde bir başına saklanmıştı; ve mantıksal olarak yalnızca sınırlı sayıda çatırtılar çıkarabilirdi. Ve gene tek başına olduğundan, çıkardığı seslerin ardışıklığının bir zaman çizgisini izlemiş olması; yani gürültülerin teker teker, en fazla bir anda ikisinin, bilemediniz, üçünün çıkması gerekirdi. Üstelik bir kişinin bir anda çıkarabileceği ses sayısının da herhalde bir sınırı olacaktı. Öyle yere yumulu ve sessiz dururken, bir yandan da bütün olanların bir oyun olduğunu düşünüyor ve bu işin üstesinden gelebilmek için yapılacak tek şeyin bu olanların bende yarattığı coşkuları bastırmak olduğunu geçiriyordum. Bildiğim bir şey varsa, o da bu durumdan çok zevk almakta olduğumdu. Düşmanımın bir sonraki hareketini yanılmadan kestiriverince zevkten dört köşe oluveriyordum. Don Juan’ın yerinde olsaydım, ardından ne yapardım diye tahminler yürütüyordum.
Bir höpürdeme sesi bu oynadığım ussal oyuna bir son vermişti. Dikkatle dinledim; gene işittim o sesi. Ne olduğunu bir türlü kestiremiyordum. Bir hayvanın höpürdeterek su içişini andırmaktaydı. Bir kez daha, çok yakından geldi o ses. Koca çeneli bir genç kızın şapur şupur sakız çiğnemesini çağrıştıran bu sesten tedirgin olmaktaydım. Don Juan’ın böyle bir sesi nasıl çıkarabildiğini şaşkınlıkla geçirirken, ses bir kez daha geldi sağımdan. Önce bir ses duymuştum. Sonra birisi vıcık vıcık çamurda bata çıka yürüyen ayakların çıkardığı kösnül (şehvani) diyebileceğim seslerdi bunlar. Sesler bir ara kesiliverdi ve sonra solumda bir yerde gene başladı. Çok yakınlarda, üç metre kadar ötemden gelmekteydi... Yağmur çizmesi giymiş iriyarı birinin çamurda yürümesine benzetiyordum artık bu sesleri. Sesteki zengin titremeleri çok hayret verici buluyordum. Ben olsam, bu sesleri çıkartabilmek için nasıl bir ilkel gereç kullanırdım diye düşündüm ama bir türlü çıkaramadım. Arkama doğru bir yerden bir dizi benzer ayak sesleri daha gelmeye başlamıştı. Sesler her yandan aynı zamanda gelmekteydi. Sanki birisi çevremde çamurlara bata çıka koşuşuyor, zıplıyordu.
Mantıksal açıdan kuşkuya düştüm bir ara. Eğer bunları yapan don Juan idiyse, çevremde daireler çize çize inanılmaz bir hızla koşuyor olması gerekirdi. İşte o zaman don Juan’ın bu işi yalnız başına yapmadığına yanında birilerini de getirdiğine inanır oldum. Bu işte ortaklarının kimler olabileceğini düşünmeye geçmek istedim, ama, çevremdeki gürültüler yüzünden zihnimi toparlayamıyordum. Evet, düşüncelerim darmadağınıktı ya, korkuyor değildim. Olsa olsa, seslerin yabansı niteliğinden ötürü bir şaşkınlık içindeydim. Çamurlar ezilirken yer salanıyor gibiydi. Ve bu sallantılardaki titreşimler karnımı hedef almış gibiydiler; ya da ben bu titreşimleri karnımın alt yanıyla sezgiliyordum belki de.
Bu durumu kavrar kavramaz, düşüncelerimdeki mantıklı ve dingin akışı yitirivermiştim. Sesler karnıma saldırmaktaydılar! Ve sordum kendi kendime: “Ya don Juan değilse bu?” Ürküye kapılmıştım. Karın kaslarımı sıkıp kalçalarımı sıkıcana, dürüp karnıma koyduğum ceketime yasladım.
Gürültüler sayıca artmış ve daha da hızlanmıştı. Bilmiştiler sanki güvenimi yitirdiğimi. Titreşimler öyle yoğunlaşmıştı ki, kusmak geliyordu içimden. Bulantımı yenmeye çabaladım. Derin derin soluk almaya ve peyote ezgilerimi söylemeye başladım. Çıkarmıştım. Çamurda gezen ayak sesleri ansızın kesiliverdi. Yerine, cıcırböcekleriyle yelin sesi ve yer yer uzaklardan gelen çakal ulamaları geçivermişti. O ürkünç seslerin birden kesilmesiyle, kendimi toparlama fırsatını bulmuştum. Daha biraz önce neşem yerinde, güvenç içinde ve dingindim demek ki içinde bulunduğum durumu değerlendirmeyi becerememiştim. Don Juan, yardakçılarla falan gelmiş olsa bile, çıkardıkları gürültüler karnımı nasıl etkileyebilirlerdi ki! O tizlikte sesler üretebilmeleri için oralarda bulunan ya da düzenlemeleri olanaksız olan gereçleri, aygıtları gereksineceklerdi. Demek ki o işittiklerim bir oyun falan değildi, “don Juan’ın çevirdiği bir dolap” falan değildi. Öyle sanmış olmakla ne denli toyca davranmışım meğer.
Her yanım kasılmıştı; dönüp bacaklarımı uzatmak için dayanılmaz bir istek duymaktaydım. Hafif sağa doğru gidip hiç olmazsa yüzümü, çıkarmış olduğum yerden uzaklaştırayım dedim. Tam sürünmeye başladığım bir anda, sol kulağımın hemen üzerinde hafif bir gıcırtı işittim. Donmuş gibi olduğum yerde kaldım. Gıcırtı, bu kez başımın öbür yanından, gene geldi. Yalın bir sesti bu. Kapı gıcırtısını andırmaktaydı. Beklemeye başladım; ama hiçbir şey duyamadım. Yerimi değiştirmek için sürünmeye geçmiştim yeniden. Başımı sağa doğm kımıldatmamla yerimden zıplar gibi olmam bir oldu. Bir gıcırtı zemire gömülüvermiştim. Kimileyin kapı gıcırtılarını, yer yer de fare ya da kobayların viyaklamalarını andırmaktaydı bu sesler. Yüksek ya da tiz değillerdi; yumuşak ve sinsi seslerdi bunlar, ve içim kıyılıyormuşcasına bulantı yaratan ürpertiler veriyorlardı bana. Başladıkları gibi durmuştu sesler; yalnızca bir iki gıcırtı kalana dek yavaş yavaş azalmışlardı.
Ardından, büyük bir kuşun kanatlarıyla çalıların üstünü sıyırmasından çıkan kimi sesler işittim. Üzerimde daireler çize çize uçuyor olmalıydı. O yumuşak gıcırtılar gene çoğaldılar; kanat çırpma sesleri de öyle... Başımın üzerinde bir sürü dev kuş varmış da kanatlarını hafif hafif çırparlarmış gibi geliyordu bana. Sonra bu iki tür ses birleşti ve beni saran bir dalgaya dönüştü. Yükselip alçalan koskoca bir dalganın üzerinde asılı, yüzer gibi oluyordum. Şimdi artık o gıcırtılarla kanat çırpmalarını, tüm gövdemi yalarlarmış gibi algılıyordum. Bir sürü kuş kanatlarını çırparak beni üst yanımdan yukarılara çekiyorlar, binlerce fare de cıyaklayarak gövdemi alttan ve yandan itiyorlardı; tıpkı böyleydi duyumsadıklarım.
Hiç kuşku yoktu ki, budalaca aymazlığım yüzünden, korkunç bir şeyi üzerime çekmiş bulunuyordum. Dişlerimi sıkıp derin soluklar alıp vermeye ve peyote ezgileri söylemeye başladım.
Gürültüler çok uzun bir süre azalmadan sürmüştü. Olanca gücümle karşı koymaktaydım onlara. Ortalık sakinleşince, gene bir ara “sessizlik” oldu. Sessizlik demekle o yabansı seslerin yokluğunu belirtmek istiyorum; yoksa böceklerin ve yelin doğal seslerini gene işitmekteydim. Bu sessizlik dönemleri, benim için, gürültülü dönemlerden daha da kötü olmaktaydı. Gene düşünmeye ve durumumu değerlendirmeye geçmiştim; ne var, kafa yordukça ürküye kapılıyordum. Bana saldıran o şeyi kovabilecek bilgim de yoktu dayanıklılığım da... Yitip gidiyordum işte... Son kerte çaresizdim-kendi kusmuğumun üzerine yumulmuş... Yaşamımın sonu geldi diye geçirip ağlamaya başladım. Yaşamımı düşünmek istedim, ama nereden başlayacağımı kestiremiyordum. Yaşamımda yapmış olduğum hiçbir şeyi, o son can çekişme anında vurgulamaya değer bulamayarak hiçbir şey düşünmemeyi yeğledim. Çok güzel bir şeyin farkına varmıştım. O zamankine benzer bir korku geçirmiş olduğum zamandan bu yana epey değişmiştim. Bu kez daha bir boştum. Birlikte sürüklediğim kişisel duygular daha bir azdı.
Böyle bir durumda bir savaşçı neler yapardı diye kendi kendime sordum ve birkaç sonuca ulaştım. Göbeğimin bulunduğu yerde son kerte önemli, eşsiz bir şey vardı; bu sesler, alışılmışın dışında yabansı seslerdi; bu sesler karnımı hedef tutuyorlardı; ve don Juan’ın bana oyun oynadığı düşüncesi son kerte yersizdi.
Kasılmalar, durmuşsa da karın kaslarım epey gergindi. Ezgi söylemeyi ve derin soluk alıp vermeyi sürdürüyor, ve tüm gövdemi tatlı bir ılıklığın kapladığını duyumsuyordum. Şurası kafama iyice dank etmişti ki, eğer yaşamımı sürdüreceksem, bu duruma don Juan’ın öğretileri uyarınca davranmakla kavuşacaktım. Yönergelerini yineledim zihnimde. Yere yumulduğum noktaya ve bulunduğum yere oranla güneşin dağların üzerinden battığı noktayı tam olarak anımsamaya çalıştım. Kendimi yeniden yönlendirdim ve yönümü doğru olarak belirlediğime inandıktan sonra duruşumu değiştirmeye başladım. Böylece başımı yeni ve “daha uğurlu” bir yöne, yani güneydoğuya dönük tutmuş olacaktım. Ayaklarımı azar azar soluma doğru, baldırlarımın altında bükülene dek santim santim çekmeye başladım. Sonra da gövdemi ayaklarımla bir hizaya getirmeye çalıştım. Ama yan yana sürünmeye başlar başlamaz ensemde tuhaf bir dokunma duydum. Ensemin çıplak derisi üzerine bir şeyin belirli bir biçimde dokunduğuna emindim. Öylesine hızla olmuştu ki bu, bir çığlık attım ve sonra olduğum yerde durup kaldım. Karın kaslarımı sıkarak derin soluklar almaya ve peyote ezgilerimi söylemeye başladım. Bir saniye sonra ensemde aynı hafif dokunuşu hissetmiştim. Siniverdim. Ensem örtülü değildi ve kendimi savunmak için yapabileceğim bir şey yoktu. Dokunma gene oldu. Çok hafif, ipeğimsi bir nesne değmekteydi boynuma-tıpkı dev bir tavşanın yumuşak tüylü ayağı gibi... Dokunmalar, ensemi bir yandan bir yana kapsayarak arttı arttı ve sonunda ağlamaya başladım. Sanki bir sürü sessiz, yumuşak ağırlıksız kanguru ensemi çiğneyip durmaktaydı. Pençeleriyle hafif hafif basışlarının çıkardığı sesleri duyar gibi oluyordum. Acı falan vermiyordu bu basışlar, ama çıldırtıyordu beni işte. O anda hemen bir şeyler yapmaya başlamazsam, aklımı yitireceğimi ve dikilip tabanları yağlayacağımı biliyordum. O nedenle gövdemi yavaş yavaş kımıldatarak yeni bir yöne çevirmeye başladım. Ama her kamıldamşımda, ensemdeki dokunuşları daha da artıyordu. Ve bir ara öylesine çoştular ki, bir silkinişte gövdemi yeni bir yöne sokuverdim. Sonucun ne olacağına değin hiçbir şey düşünemiyordum. Aklımı yitirmeyi, zırdeli olup çıkmayı önlemem için bir önlem almam gerekiyordu, işte o kadar...
Yeni bir yöne geçer geçmez ensemdeki dokunmalar duruvermişti. Uzun ve sıkıntılı bir aradan sonra uzaklardan gene kırılan dalların sesleri gelmeye başladı. Yakınımda artık bir şey olmuyordu. Benden uzak bir noktaya çekilmiş gibiydi sesler. Kırılan dalların sesleri çok geçmeden yaprakların kulaklarımı tırmalarcasına çıkardığı hışırtılarla kaynaşıverdi. Sanki yeğin bir yel tüm tepeyi kasıp kavuruyordu. Çevremdeki bütün çalılar sallanıyordu, ama yel estiği falan yoktu. Bütün bu hışırtı ve çatırtılar, tepeyi bir yangın sarmış izlenimini vermekteydiler. Yerimden zıplayıp da ordan, kaçmamamın tek nedeni, iyice uyuşmuş olmam ve her yanımın tutulmuş olmasıydı. Bırakın kalkmayı, gözerimi bile açamıyordum. O andaki tek düşüncem kalkıp, yangından kaçmaktı. Karnımdaki kasılmalar bana acı veriyor, soluk almamı engelliyordu. Tüm gücümle soluk alabilmeye verdim kendimi. Uzun çabalardan sonra yeniden soluk alabilmeye başladım ve o sırada hışırtıların dindiğini fark ettim. Bir iki çatırtıdan başka bir şey
kalmamıştı.
Dalların kırılmasından çıkan sesler artık çok uzaklardan ve tek tük geliyordu; ve az sonra hiç işitilmedi.
Ve gözlerimi açabildim. Gözlerimi aralayarak önümdeki yere baktım. Gün ağarmıştı. Kımıldamadan bir süre daha kaldım ve sonra gerinmeye başladım. Dönüp sırtüstü uzandım. Doğuda güneş tepelerin üzerine yükselmişti.
Zorlukla bacaklarımın üzerine dikilip tepeden aşağıya sürüklenircesine inmem saatler sürmüştü. Bir buçuk kilometre kadar ötedeki, don Juan’la ayrıldığımız yere doğru ilerliyordum. Öğleden sonra saat üç sıralarında bir ağaçlığın kıyısına ulaştığımda, daha 400 metrelik yolum kalmıştı.
Ne olursa olsun, artık yürüyebilmem olanaksızdı. Dağ aslanlarını falan düşünerek bir ağaca tırmanayım dedim; ama kollarım, ağırlığımı çekemiyordu. Bir kayaya yaslanıp orda ölüme bıraktım kendimi. Dağ aslanlarına ya da yırtıcı hayvanlara yem olmayı göze almış bir durumdaydım. Bir taş alıp atacak gücüm bile yoktu. Ne açtım, ne de susuz. Öğleye doğru bir çaydan geçmiştim de içebildiğimce su içmiştim. Ama güç kazanmama yetmemişti su içmek. Ve orda bitkin ve çaresiz bir durumda otururken, korkudan çok umutsuzluktu duyduğum. Öylesine uykusuzdum ki, ne olursa olsun deyip uyumuşum.
Sarsıldığımı duyarak uyandım. Don Juan üzerime eğilmişti. Kalkmama yardım ederek bana biraz suyla yulaf lapası verdi. Gülüyor ve çok berbat göründüğümü söylüyordu. Başımdan geçenleri anlatmaya çalıştım ama don Juan beni susturdu ve hedefimi şaşırmış olduğumu, buluşma yerimizin yüz metre ötede olduğunu söyledi. Sonra ona yaslanarak tepeden indik. Beni bol sulu bir dereye götüreceğini ve yıkayacağını söylemekteydi. Oraya giderken kesesinde taşıdığı kimi yapraklarla kulaklarımı tıkadı ve gözlerimi birer yaprakla örtük kumaştan bir şeritle gözlerimi bağladı. Giysilerimi de çıkartmıştı. Hiçbir şey göremeyim ve işitemeyim diye, kulaklarımı kapatmamı istedi.
Don Juan tüm gövdemi yapraklarla ovaladıktan sonra beni dereye daldırdı. Oldukça geniş ve derin bir dereydi bu. Baktım, ayaklarım dibe değmiyordu. Don Juan sağ dirseğiyle beni tutmaktaydı. Önce suyun soğukluğunu duymamıştım; ama giderek bir üşüme aldı beni. Suyun soğukluğuna dayanamıyordum artık. Don Juan beni sudan çekip kimi tuhaf kokulu yaprakları çıkarmadan önce epey gittiğimizi sanıyorum.
Don Juan, arabaya kadar yürüyüp yürüyemeyeceğimi sordu. Gelin bakın şu işe ki, turp gibi olmuştum. Bunu kanıtlamak için bir tepeye koşarak tırmanmaya başladım.
Ertesi gün, don Juan’a, ondan ayrıldıktan sonra başımdan geçenleri sırasıyla anlatmıştım. Ben anlattıkça don Juan gülüyordu. Hele onun bana oyun oynadığım anlattığım sırada...
Don Juan, “Hep birilerinin seni kandırdığını sanırsın, di mi?” dedi. “Kendine öyle güveniyorsun ki! Tüm yanıtları bilirmiş gibi... Oysa bi şey bilmiyorsun, benim küçük dostum, hiçbi şey...”
Don Juan bana ilk kez olarak “benim küçük dostum” diyordu. Şaşırıverdim. Bunun farkına varan don Juan gülümsedi. Bana seslendiğinde, sesinde büyük bir yakınlık, bir ılıklık sezmiştim ve bu da beni pek duygulandırmıştı. Dikkkatsizce ve acemice davrandığımı, ne yazık ki yaradılışımın böyle olduğunu; onun dünyasını anlamanın olanaksız bulunduğunu söyledim ona. Son kerte içlenmiştim. Don Juan beni yüreklendiriyordu ve başarılı olduğumu söylüyordu.
Bu deneyimimim ne anlama geldiğini sordum ona.
“Bi anlamı yok ki,” diye yanıtladı, “herkesin başına gelebilirdi bunlar. Özellikle senin gibi yarığı açılmış birinin... Hep olur böyle şeyler. Dostlarını aramış olan savaşçılara sor bak, anlatırlar sana nelerle karşılaştıklarını. Sen ucuz kurtulmuşsun. Senin yarığın açık da, ondan sinirlisin o denli. Bi gecede olunmaz ki bi savaşçı! Hadi git şimdi evine de, iyileşene dek-yarığın kapanana dek dönme.”

18

Cvp: 2. Kitap - Bir Başka Gerçeklik

17

Aylarca dönmedim Meksika’ya. Bütün bu zamanı, tuttuğum notları işleyerek geçiriyor ve çömezliğe başladığımdan bu yana geçen on yıldır ilk kez don Juan’ın öğretilerini gerçekten anlamaya başladığımı görüyordum. Don Juan’ın çömezliğinden uzak kalmış olduğum bu uzun devrelerin üzerimde çok ayıltıcı ve yararlı etkileri olmaktaydı. Bulgularımı gözden geçirmeye; notlarımı, araştırma uğraşlarımın amaçlarına uygun ussal bir biçimde düzenlemeye fırsat bulabiliyordum. Ne var ki, dağlarda geçirdiğim son deneyimim sırasında başıma gelen olaylar, don Juan’ın bilgisini kavrama konusunda ki iyimserliğime mantıksal açıdan ters düşen bir görünüm vermekteydi.
Not defterime en son yazdıklarımı 16 Ekim 1970’te yazmıştım. O tarihte olan şeyler bir dönüm noktasını oluşturmuştu. O olaylar yalnızca bir öğretiler dizisini tamamlamakla kalmıyor, yepyeni bir dönemin de başlangıcı oluyorlardı. Ve o zaman dek yaptıklarımdan bambaşka bir dönem oluyordu bu. Ve bu yüzden, önce not alarak röportaj biçiminde sunmayı burada kesmekteyim.
Don Juan’ın evine yaklaşırken, onu her zamanki gibi, kapısının önündeki ramadanın altında oturur bulmuştum. Arabamı bir ağacın gölgesine park ederken çantamı ve kimi paketleri alıp ona doğru yaklaştım. Yüksek sesle selamladım. Sonra baktım, don Juan yalnız değildi. Odun yığının ardında oturan bir adam daha vardı. İkisi de bana bakmaktaydı. Don Juan elini salladı, öbür adam da aynı şeyi yaptı. Giysilerinden, onun bir Kızılderili değil de güneybatılı bir Meksikalı olduğunu çıkartmıştım. Levis bluciniyle, bej renkli gömlek, Teksaslı kovboy şapkası ve kovboy çizmeleri giymişti.
Don Juan’la konuşup o adama baktım; o da bana gülümseyerek bakmaktaydı. Ona doğru yaklaştım.
Adam, don Juan’a dönerek, “Vay Carlosçuğumuz gelmiş de, benimle konuşmak istemiyor,” dedi. “Yoksa darılmış mı bana, haa?”
Ben daha bir şey diyemeden, ikisi de kahkahayla güldüler. Ve işte o zaman bu yabancının don Genaro olduğunu anladım.
Don Genaro gülmesini sürdürerek, “Beni tanıyamadın, di mi?” diyordu.
Üzerindeki giysiyerin beni şaşırtmış olduğunu söylemek zorunda kaldım.
“Neler yapıyorsun buralarda, don Genaro?” dedim.
Don Juan, “Sıcaklarda pişmeye gelmiş,” dedi, “di mi Genaro?”
Don Juan, “Evet, öyle,” diye yansıladı. “Bilemezsin sıcak yeller ne yaman etkiliyor bu yaşlı gövdemi!”
Geçip aralarına oturdum.
“Nasıl etkiliyor gövdeni, anlat,” dedim.
“Olağandışı şeyler fısıldıyor gövdeme burdaki sıcak yeller,” dedi don Genaro.
Sonra don Juan’a dönüp baktı. Gözleri ışıl ışıldı.
“Öyle di mi, ha?”
Don Juan başını onaylarcasına salladı.
Bunaltıcı Santa Ana yelinin estiği mevsimin bana göre yılın en kötü zamanı olduğunu, ben o yelden kaçarken don Genaro’nun o sıcak yeli arar oluşunu pek tuhaf bulduğumu söyledim onlara.
Don Juan, don Genaro’ya “Carlos sıcağı sevmez,” dedi. “Hava ısınınca bi çocuk gibi olur, boğulacak gibi olur.”
“Ne boğu be?”
“Boğu... lacak dedim.”
Don Genaro yüzünü gülünçleştirerek meraklanmış ve pek üzülmüş gibi, “Aman Tanrım!” dedi.
Don Juan, don Genaro’ya dostlarla başım dertte olduğu
için aylardır uzaklarda bulunduğumu anlattı.
Don Genaro, “Sonunda bir dostla karşılaştın demek, ha!”
dedi.
“Öyle galiba.” dedim ihtiyatlıca.
İkisi de güldüler. Don Genaro iki üç kez hafifçe sırtıma
vurdu. Dostluk belirten, okşarcasına bir davranış olarak almıştım bunu. Don Genaro elini omuzuma koymuş bana bakıyordu. Bir dinginlik içindeydim. Ama yalnızca bir an sürmüştü bu. Çünkü don Genaro, ardından öyle bir şey yapmıştı ki, açıklayabilmek olanaksız... Birden sırtımda koskoca bir taşın ağırlığını duyuvermiştim. Sanki sağ omuzumda duran elini bastırıyordu da tüm gövdem yere yıkılmış ve başımı yere çarpmıştım.
Don Genaro, “Carlosçuğa yardım edelim bari,” dedi ve don Juan’a gizli bir bakış attı.
Kalkıp oturdum ve don Juan’a baktım. Ama o gözlerini uzaklara çevirmişti. Bir aralık bir kararsızlık geçirdim ve don Juan’ın benden uzak durduğunu, bana yabancılaştığı düşüncesiyle tasalandım. Don Genaro gülüyor ve tepkimemin ne olacağını beklere benziyordu.
Elini omuzuma bir kez daha koymasını söyledim, ama bunu yapmak istemedi. Hiç olmazsa bunu nasıl yapmış olduğunu açıklamasını istedim. Kıkır kıkır güldü. Don Juan’a dönerek don Genaro’nun elinin ağırlığı altında ezilir gibi olduğumu anlattım.
Don Juan, yüzünü gülünçleştirerek, “Ben ne bileyim,” dedi, “elini benim omuzuma koymadı ki!”
İkisini de bir gülme aldı.
“Ne yaptın bana öyle, don Genaro?” diye sordum.
Don Genaro masum bir sesle, “Elimi omuzuna koymuştum da...” dedi.
“Hadi gene koy,” dedim.
Ama koymadı, o sırada don Juan araya girerek son deneyimimi anlatmamı istedi. Ben de gerçekten ayrıntılı olarak anlatmamı istediğini sanarak bütün geçirdiklerimi anlatmaya başladım. Ama ben iyi niyetli anlatmayı sürdürdükçe, onlar gülmekten katılıyorlardı. Birkaç kez durdum. Ama sürdürmemi istiyorlardı.
Konuşmam bittikten sonra, don Juan “Duyguların ne olursa olsun, er geç gelecektir sana dost,” dedi. “Yani, onu çekmeye çalışman gerekmeyecek. Kendiliğinden geliverecek. Belki de oturmuş parmaklarınla oynarken, ya da kadınları falan düşlerken... Omuzunu tıpışlayıverecek; dönüp bi bakacaksın. Dost karşına dikilmiş...”
“Öyle bir durumda ne yapmalıyım?” diye sordum.
Genaro, “Hey hey, dur bakalım!” dedi. “Ne biçim soruymuş o. Ne yapmalıyım diye sormak olur mu? Belli ki bir şey yapamazsın. Bir savaşçı ne yapar diye sorsana!”
Sonra bana dönerek göz kırptı. Başını hafif sağa eğmiş, dudaklarını büzmüştü.
Bütün bunların bir şaka olup olmadığını anlamak için don Juan’a baktım; ama yüzü pek ciddi görünüyordu.
“Pekâlâ!” dedim. “Ne yapar bir savaşçı?”
Don Genaro gene göz kırparak uygun bir sözcük ararcasına dudaklarını kıpırdattı. Çenesini tutarak gözlerini bana dikti.
Kızılderililere özgü bir ağırbaşlılıkla, “Bir savaşçı,” dedi, “donuna doldurur.”
Don Juan elleriyle yüzünü örttü, don Genaro yeri yumruklayarak yürekten bir kahkaha patlattı.
Don Juan, gülmeler dindikten sonra, “Korkuyu hiçbi zaman yok edemeyiz,” dedi. “Bi savaşçı o biçimde bi köşeye kıstırılınca, dönüverir sırtını dosta, düşünmez bile onu. Bi savaşçı düşkünce davranamaz; ve böylece korkusundan ölemez. Yalnızca sağlam ve hazır olduğu zaman yanına sokar bi dostu bi savaşçı. Dostla tutuşmaya yeterli gücü olduğu zaman, yarığını açar da dışarıya süzülüp dostu kavrayıverir; mıhlayıverir onu yere, yettiği kadar diker gözlerini onun yüzüne ve bırakır yakasını çekip gitsin diye. İşte bi savaşçı, benim küçük dostum, her zaman egemendir.”
“Dosta bakmayı biraz daha sürdürsen, ne olur?” diye sordum.
Don Genaro bana baktı ve sonra gülünç bir biçimde gözlerini havaya kaldırdı.
Don Juan, “Kim bilir?” dedi. “Ola ki Genaro sana anlatır kendi başına gelenleri.”
Don Genaro dudaklarını şapırdattı ve “Belki,” dedi. “Lütfen anlatır mısın?”
Don Genaro ayağa kalktı, gerinerek kemiklerini kütürdetti ve gözlerini, yusyuvarlak olana dek, açtı. Deli gibi yapmıştı yüzünü.
Sonra, “Genaro çölü gümbürdetecek,” diye çalılıklara gitti.
Don Juan bir giz aktarırcasına, “Genaro sana yardım etmeyi aklına kodu,” dedi. “Ona gittiğimizde de aynı şeyi yapmıştı da hani görmene ramak kalmıştı,” Çağlayanda geçen olayları anıştırdığını sanmıştım; meğerse o, don Genaro’nun evindeyken işitmiş olduğum kimi yabansı gümbürtüleri anlatmak istermiş.
“Haa sahi, neydi o ses?” diye sordum. “Gülüp durmuştuk,
ama o sesin ne olduğunu söylememiştin hiç.” “Sormamıştın ki!”
“Sormuştum.”
“Sormamıştın. O sesin dışında her şeyi sormuştun da...” Don Juan suçlarcasına bakmaktaydı yüzüme.
Ve, “Genaro’ya özgü bi sanattır bu,” dedi. “Yalnızca o yapabilir bu işi. İşte o anda görmüş gibiydin.”
O zaman işittiğim seslerin “görme” ile bir ilişkisi olabileceğini hiç düşünmediğini belirttim.
Don Juan, “Neden olmasın?” diye soruverdi.
“Görme deyince gözlerim gelir aklıma!” dedim.
Don Juan, bende bir sakatlık varmış gibi bir an incelercesine baktı bana.
Ve, “Görmenin sırf gözlerle ilgili olduğunu hiç dedim mi ben sana?” diye esef edercesine başını salladı.
“Nasıl çıkarıyor o sesleri?” diye asıldım.
Don Juan keskin bir biçimde, “Bunu nasıl yaptığını anlatmıştı sana ya!” dedi.
Ve işte o anda olağandışı bir gümbürtü işittim.
Yerimden fırlamıştım. Don Juan gülmeye başladı. Çığ kopmuş gibi bir gürültüydü bu. O anda dağarcığımdaki ses dökümünün sinema filmlerinden kaynaklandığını anlamıştım. İşittiğim ses, tıpkı, görmüş olduğum bir filmdeki bir dağın çökerken çıkardığı sese benziyordu.
Don Juan gülmekten beli tutulmuş gibi elleriyle iki yanını bastırmaktaydı. İşittiğim gürleme yerleri sarsmıştı. Yere koskoca bir kayanın küt diye düşmesiyle çıkan tok bir sesti bu ve bastığım yer titremişti. Yuvarlana yuvarlana düşmekte olan kayaların çıkardığı bir dizi ses daha duydum; amansızcasına üzerime gelmekteydi sanki bu kayalar. Bir an aklım iyice karışıverdi. Tüm kaslarım kasıldı; tüm gövdem kaçmaya hazır bir duruma geçti.
Don Juan’a baktım. Beni süzmekteydi. Birden o gümbürtülerin en korkuncusunu işittim. O güne dek duymadığım bir sesti bu. Sanki evin ardında bir dağ devrilmişti. Her yer sallanıyordu, ve o anda çok yabansı bir sezgi duydum. Evet, bir anlığına, evin hemen ardında dağ büyüklüğünde bir kayayı gerçekten “görmüş”tüm. Bakmakta olduğum ev görüsüne eklenmiş bir görüntü falan değildi bu. Gerçek bir kayanın görüntüsü de değildi. Bu, daha çok o gürültünün yuvarlanan koskoca bir kaya görüntüsünü yaratmasıydı. Yani gürültüyü gerçekten “görüyordum”. Bu sezgimin bu anlaşılmaz niteliği beni bir umutsuzluk ve şaşkınlık içine sokmuştu. Duyularımın bu biçimde sezgiler algılayabileceği hiç aklıma gelmezdi daha önceleri. Ussal bir ürküye kapıldım ve oradan kaçmayı kararlaştırdım. Don Juan kolumu tutarak kesin bir sesle, kaçmamamı ve arkaya dönmememi ve don Genaro’nun gittiği yöne bakmayı sürdürmemi buyurdu.
Çok geçmeden, yuvarlana yuvarlana üst üste yığılan kayaların çıkardığı seslere benzer bir takım gürültüler işittim. Sonra da her şey susuverdi. Birkaç dakika sonra don Genaro döndü ve oturdu. “Görüp görmediğimi” sordu. Ne diyeceğimi bilemedim. Yardım istercesine don Juan’a döndüm. O da bana bakmaktaydı.
Kıs kıs gülerek, “Gördü galiba,” dedi.
Neden söz ettiklerini anlayamadığımı söylemek istiyordum. Son kerte karışıktı zihnim. Duyduğum acı ve tedirginlik gövdeme ağrılar veriyordu.
Don Juan, “Bırakalım yalnız başına otursun burda,” dedi. Kalkıp yanımdan geçtiler.
Don Juan yüksek sesle, “Carlos şaşkınlığına düşkün durumda şimdi de,” dedi.
Saatlerce yalnız kalıp notlarımı aldım ve deneyimimin saçmalığını düşünüp durdum. İyice düşününce, don Genaro’yu ramadanın altında oturur gördüğüm andan bu yana durumun bir maskaralığa dönüşmüş olduğunu görmüştüm. Düşündükçe, don Juan’ın artık yularları don Genaro’ya aktarmış olduğuna daha da inanıyor ve bu durum kuruntularımın daha da artmasına neden oluyordu.
Don Juan ile don Genaro akşamüstü döndüler. İki yanıma geçip oturdular. Don Genaro bana epey yakın oturmaktaydı, neredeyse yaslanmıştı bana. İnce, sırım gibi omuzu hafifçe değmekteydi bana, ve elini omuzuma koymuş olduğu zaman ki gibi bir duyguya kapılıyordum. Ezici bir yük altındaymışım gibi yıkılıverdim ve don Juan’ın kucağına düştüm. Don Juan kalkmama yardım etti ve alaylı bir sesle kucağında uyumak mı istediğimi sordu.
Don Genaro çok neşeli görünüyordu. Gözleri ışıl ışıldı. Ağlamak geldi içimden. Kuşatılmış bir hayvan gibi hissediyordum kendimi.
Don Genaro, “Seni ürkütüyor muyum, Carlosçuk?” diye sordu. Ve beni düşünürcesine, “Vahşi bir at gibisin,” dedi.
Don Juan, “Bi masal anlat ona,” dedi. “Ancak öyle sakin leşir o.”
Biraz uzaklaşarak karşımda oturdular. İkisi de merakla bakmaktaydılar bana. Alacakaranlıkta gözleri, camsı, koca koca havuzları andırıyordu. Öyle ilginçti gözleri! İnsan gözü değildi sanki bunlar. Bir an birbirimize baktık; ve gözlerimi yere indirdim. Onlardan korkmadığımı anlıyordum; ne var ki, gözleri beni titretircesine ürkütüyordu. Son kerte tedirginlik duymaktaydım.
Bir anlık bir sessizlikten sonra don Juan, don Genaro’ya asılarak dostuyla yaptığı göz göze bakışma yarışında dostunu nasıl mat ettiğini bana anlatmasını istedi. Don Genaro bir metre kadar ötemde yüzü bana dönük oturmuştu; bir şey söylemiyordu. Ona baktım; gözleri, bildiğim insan gözlerinden dört beş kat daha iriymiş gibiydi. Işık saçan, insanı çeken gözler... Gözlerinden çıkan ışıklar sanki tüm çevreye egemen olmaktaydı. Don Genaro’nun gövdesi çekilmişe benziyor ve bir pars, bir leopar görünümü veriyordu kendisine. İri bir kediyi andıran gövdesinde hafif kımıldamalar görerek hemen bir korkuya kapıldım. Bütün yaşamım boyunca yaptığım bir şeydi bu biçimde korkmaklığım. Düşünmeden, “savaş duruşu"ma geçiverdim ve kısa aralıklarla kalçama vurmaya başladım. Ne yaptığımın farkına varır varmaz utanarak don Juan’a baktım. Her zaman olduğu gene sevecen ve yatıştırıcı bakışlarla bana bakmaktaydı. Yüksek sesle gülüyordu. Don Genaro kedi gibi mırlayarak kalktı ve eve girdi.
Don Juan, don Genaro’nun çok güçlü ve etkin bir adam olduğunu ve ıvır zıvırdan hoşlanmadığını, az önce de gözlerini kullanarak benimle dalga geçmiş bulunduğunu anlattı. Ne var ki, ben, kendimin de sandığımdan fazla bir şeyler bilmekteymişim. Bu büyücülük işine bulaşan herkes alacakaranlık sıralarında pek tehlikeli olurlarmış ve don Genaro gibi büyücüler bu vakitlerde şaşılası işler yapabilirlermiş.
Birkaç dakika sessiz durduk. Oldukça iyi hissediyordum kendimi. Don Juan’la konuşmak beni rahatlatmış ve bana güven vermişti. Don Juan, daha sonra, bir şeyler yiyeceğini ve o akşam bir yürüyüşe çıkacağımızı, ve don Genaro’nun bana bir saklanma yöntemi göstereceğini söyledi.
Saklanma yöntemiyle ne demek istediğini açıklamasını istedim. O da, bir şeyler açıklamaktan artık bıkmış olduğunu, açıklamaların, beni düşkünlüğe itmekten başka bir şeye yaramadığını belirtti.
Eve girdik. Don Genaro gaz lambasını yakmış yemek yiyordu.
Yemekten sonra, üçümüz sık çalılıklarla örtülü çöle gittik. Don Juan hemen yanı başımda yürüyordu. Don Genaro bir kaç adım önümüzdeydi.
Hava oldukça açıktı; bulutlara karşın, ay ışığında her yeri açıkça görebiliyorduk. Don Juan bir ara durdu ve don Genaro’yu izlememi söyledi. Karar veremiyordum. Don Juan beni hafifçe iterek çekinmem için bir neden bulunmadığını belirtti. Her zaman hazır durumda bulunmam ve her zaman kendi gücüme güvenmem gerektiğini ekledi.
Don Genaro’yu izledim. Ve izleyen iki saat boyunca ona yetişmeye çabaladım. Ne var, ne denli uğraştıysam da onu bir türlü yakalayamıyordum. Don Genaro’nun karaltısı hep önümde bir yerlerde belirip durmaktaydı. Kimileyin keçiyolunun bir yanına zıplayıveriyor, ve bir bakıyorsun, yolun ta ötesinde ortaya çıkıveriyordu. Karanlıkta anlamsız bir yürüyüşten başka bir şey değildi bu yaptığımız. Eve nasıl döneceğimi bilemediğimden, onu izleyip durmaktaydım. Don Genaro’nun ne yapmak istediğini bilmiyordum. Herhalde beni çölün belli bir yerine götürüp, don Juan’ın sözünü ettiği yöntemleri göstermeyi tasarlamaktaydı. Ama bir an geldi, don Genaro ardımdaymış gibi tuhaf bir duyguya kapıldım. Arkama baktım ve az ötede bir karaltı görür gibi oldum. Şaşakalmıştım. Karanlıkta dikkatlice baktım ve üç metre kadar ötem de duran bir insan karaltısı görüverdim. Çalılıklara karışmış gibi durmaktaydı bu karaltı; saklanmak isteyen bir hali vardı... Çalılıkların karaltıları arasına sinmeye çalışmasına karşın gene de orada bir insan bulunduğunu, bir an bile olsa, çıkarabilmiştim. Sonra mantıksal bir şey geldi aklıma. Ola ki, diye düşündüm, bu karaltı sürekli bizi izlemiş olan don Juan’ın karaltısıdır... Ben tam buna inanır bir haldeyken, karaltı maraltı kalmadığını gördüm orada. Çalılıklardan başka bir şey seçemiyordum artık.
Bir adam görmüş olduğum yere doğru gittim; ne var, kimsecikler yoktu. Don Genaro da görünmüyordu ortalıklarda. Dönüş yolumu bilemediğimden, oraya çöküp beklemeye başladım. Yarım saat sonra don Juan’la don Genaro çıkageldiler. Yüksek sesle adımı çağırıyorlardı. Kalkarak onlara katıldım.
Dut yemiş bülbüller gibi konuşmadan eve doğru ilerledik. Kafam çok karışık olduğundan, böyle bir sessizlik pek işime gelmişti. Kendimi bile tanımaz bir durumdaydım. Don Genaro, her zaman alışık olduğum biçimde düşüncelerimi toparlamaktan alıkoyan bir şeyler yapmaktaydı bana. Az önce o çalılığın dibinde otururken farkına varmıştım bunun. Oturur oturmaz saatime bakmış ve zihnimin düğmesini kapatmış gibi sakince beklemiştim. Ne var, hiçbir şey düşünmememe karşın, hiç bilmediğim bir uyanıklık içindeydim. Kafamı hiç bir şeye takmadan, hiçbir şey düşünmeme durumu... O sırada dünya bambaşka bir dengelilik gösteriyordu. Ekleyebileceğim, çıkarabileceğim bir şey bulunmuyordu sanki.
Eve vardığımızda don Genaro bir şilte serip uyumaya başlamıştı. O gün olanları don Juan’a anlatmak istiyordum. Ama don Juan beni konuşturmadı.
18 Ekim 1970
Don Juan’a “O gece don Genaro’nun ne yapmak istediğini anladım sanırım,” dedim.
Sırf onu konuşmaya çekmek için demiştim bunu. Benimle hiç konuşmaması güvenimi çokça sarsmaktaydı çünkü.
Don Juan gülerek dediklerimi doğrularcasına yavaşça başını salladı. Bu davranışından, söylediklerimin doğru olduğunu çıkarabilirdim ama gözlerindeki yabansı ışıltıyı görünce, biraz bekle dedim kendi kendime. Sanki gözleri benimle alay etmekteydi.
Kendimi tutamayıp, “Anladığımı sanmıyorsun, değil mi?” diye sordum.
“Anlamışsındır anlamasına da... Yani don Genaro’nun hep arkanda olduğunu anlamışsın ya... Anlamak değil burda önemli olan.”
Don Genaro’nun hep ardımda olduğunu söylemesiyle çarpılmışa dönmüştüm. Açıklaması için yalvardım.
Don Juan, “Bu işin yalnızca bi yanına takmışsın kafanı,” dedi.
Yerden bir çomak alıp havada devindirdi. Havada çizdiği ya da bir şekil yaptığı falan yoktu. Bir tohum kümesindeki çöpleri ayıklarken parmaklarıyla yaptığı hareketlere benzeyen hareketlerdi bunlar. O çomakla havayı hafif hafif dürter ya da kaşır gibiydi.
Sonra dönüp bana baktı. Bir şey anlamadığımı belirtircesine omuzlarımı silktim. Don Juan bana daha yaklaşarak aynı hareketleri bu kez yerde sekiz nokta imleyerek yineledi. Ve birinci noktanın çevresine bir daire çizdi.
Sonra, “Sen burdasın,” dedi, “Hepimiz buradayız. Duygu
alanıdır bu. Ve burdan buraya gidip geliriz.”
Birinci noktanın tam üstünde bulunan ikinci noktayı da
bir daire içine almıştı. Ardından çomağı bu iki nokta arasında ileri geri oynatarak bir sürü çizgi çizdi-yoğun bir trafik gibi...
Ve ekledi: “Ama insanın erişebileceği altı nokta daha kalıyor. Çoğu insan bilmez bu noktaları.”
Çomağı birinci ve ikinci noktaların arasına yerleştirip yere vurmaya başlamıştı.
Don Juan sürdürerek, “İşte bu iki nokta arasında gidip gelmeye anlayış duyusu, anlamak diyorsun. Yaşamın boyunca yaptığın hep bu senin. Benim bilgimi anladığını söylediğinde, yeni bi şey yapmış olmuyorsun ki!”
Don Juan daha sonra sekiz noktanın kimilerini, aralarına çizgiler çizerek, birleştirdi. İçi uzunca bir ikizkenar yamuk çıkmıştı oraya-merkezinden gelişigüzel çıkan sekiz çizgi taşıyan bir yamuk...
“Geri kalan bu altı noktadan her birisi başlıbaşına bi dünya oluşturur-tıpkı senin duygu ile anlayışının iki dünya oluşturması gibi,” dedi.
“Ne diye sekiz nokta yaptın? Sonsuz sayıda olamaz mı bu noktalar-örneğin bir dairedeki gibi?” diye sordum.
Yere bir daire çizmiştim. Don Juan gülümsedi.
“Ben, insanların erişebileceği sekiz nokta bilirim yalnızca. Belki de daha ötelere ulaşamıyor insanlar. Hem de, dikkat ettin mi, erişmek dedim, anlamak demedim!”
Öyle gülünçtü ki anlatışı; gülüverdim. Don Juan benim sözcüklere ısrarla kesin anlamlar vermeme öykünüyor, hatta alay ediyordu.
“Senin sorunun her şeyi anlamak istemendir ve bu da olanaksızdır. Anlayım diye direnirsen, bi insan olarak tüm bu olguları hesaba katmamış olursun. Olduğu gibi duruyor seni köstekleyen engel. Demek ki bütün bu yıllar boyunca bi şey yapmış sayılmazsın. Evet, tatlı uykunda biraz sarsılmış oldun -bu doğru. Ama başka koşullarda da bunu başarabilirdin.”
Biraz durakladıktan sonra, don Juan hazırlanmamı ve beni o sulak vadiye götüreceğini söyledi. Arabaya binerken, don Genaro da evin arka bahçesinden gelip bize katıldı. Yolun bir bölümünü arabayla geçtikten sonra, yaya olarak derince bir dere yatağına inmiştik. Don Juan büyük bir ağacın gölgesine oturdu. Dinlenmek için biz de oturduk.
Don Juan, “Bi zamanlar bi arkadaşının, ikiniz de bi çınar ağacının ta tepesinden aşağıya doğru düşmekte olan bi yaprak gördüğünüzde, o yaprağın sonsuza dek bi daha o çınardan düşmeyeceğini söylediğini anlatmıştın, anımsıyor musun?” diye sordu.
Don Juan’a böyle bir olayı anlattığımı anımsamıştım.
Don Juan sürdürerek, “Koca bi ağacın altındayız şimdi de,” dedi, “ve şu karşımızdaki ağaca bakarsak, tepesinden bi yaprak düştüğünü görebiliriz belki.”
Bakmamı imliyordu. Suyun öbür yanında büyük bir ağaç vardı; üzerinde sararmış, kuru yapraklar bulunuyordu. Don Juan başının bir hareketiyle o ağaca sürekli olarak bakmamı istedi. Birkaç dakika bekledikten sonra, yapraklardan birisi dalından kopup yere düşmeye başladı. Düşerken üç kez öbür yapraklara ve dallara da çarpmış ve ağacın altındaki yüksek çalılıkların üzerine konmuştu.
“Gördün mü?”
“Evet.”
“O yaprak artık hiç düşemez aynı ağaçtan aşağıya, di mi,
sana göre?"
“Düşemez.”
“Yani anlayışına göre bu dediğin doğrudur. Ama sırf anlayışına göre bi şeydir bu. Gene bak!”
Hemen başımı kaldırıp baktım ve bir yaprağın düşmekte olduğun gördüm. Bu yaprak da düşerken aynı yapraklara ve dallara çarpmıştı. Televizyonda bir sahnenin yinelenmesi gibi bir şey olmaktaydı sanki. Yaprağın salına salına inişini ve yere konuşunu izledim. Gidip iki yaprak bulur muyum diye baktım. Ama ağacı saran yüksek çalılar, yaprağın düştüğü yeri bulmamı engellemekteydi.
Don Juan gülerek oturmamı söyledi.
Ve başıyla ağacın tepesini göstererek, “Bak” dedi, “aynı yaprak düşmekte gene.”
Bir kez daha bir yaprağın tıpkı ilk iki yaprağın düştüğü yoldan aşağıya indiğini gördüm. Yaprak yere düşünce, don Juan gene ağacın tepesine bakmamı imler gibi yaptı; ama, ben daha önce davranıp yukarıya bakmıştım. Gene düşmekteydi yaprak. O anda yalnızca ilk yaprağın koptuğunu görmüş olduğumu, ya da daha doğrusu yaprağın ilk düşüşü sırasında onu dalından ayrılmış olduğu anda gördüğümü anladım. Öbür üç kez başımı kaldırıp baktığımda, yaprağı düşerken görmüştüm.
Bunu don Juan’a anlatarak, ne yapmakta olduğunu açıklamasını istedim.
“Daha önce görmüş olduğum bir şeyi bana yeniden nasıl gösterebiliyorsun? Olur şey değil! Ne yaptın ki bana, don Juan?”
Don Juan gülüyor, ama yanıt vermiyordu. Ben de ısrarla o yaprağın düşüşünü nasıl olup da birkaç kez üst üste görmüş olduğumu anlatmasını istedim. Havsalam almıyordu böyle bir şeyi.
Don Juan kendi havsalasının da böyle bir şeyi almadığını, ama işte yaprağın tekrar tekrar düştüğüne tanık olduğumu söyledi. Sonra da don Genaro’ya döndü.
“Öyle di mi?” diye sordu.
Don Genaro yanıt vermedi. Gözlerini bana dikmiş bakmaktaydı. “Olanaksız bir şey bu!” dedim.
Don Juan, “Kendini zincirlerle bağlamışsın sen!” diye bağırdı. “Zihnin prangaya vurulmuş.”
Don Juan o yaprağın aynı ağaçtan tekrar tekrar düşmüş olduğunu, bu nedenle bu olguyu anlamaya çalışmaya son vermem gerektiğini açıklıyordu. Bir giz aktarır gibi her şeyin pişip hazırca kucağıma düştüğünü ama kaçıklığım nedeniyle gözlerimin köreldiğini söyledi.
Ve, “Anlayacak bi şey yoktur ki. Anlamak yaşamın küçk bi yanıdır anca-pek çok küçük bi parçası...” dedi.
O sırada don Genaro kalktı. Don Juan’a şöyle bir göz attı. Bir an ikisi de bakıştılar ve sonra don Juan gözlerini yere çevirdi. Don Genaro önümde dikilmiş durmaktaydı. Kollarını bir öne bir arkaya birlikte sallamaya başladı.
“Bak Carlosçuk,” dedi, “bak! Bak!”
Olağanüstü tiz, ıslık gibi bir ses çıkarmıştı. Bir şey yırtılmış gibi bir sesti bu. Ve tam o ses çıkarken, karnımın altında bir boşluk hissetmiştim. Korkunç, ürpertici bir düşme hissiydi bu; acı vermeyen, ama sarsıcı ve yutucu... Bu his birkaç saniye sürmüş ve sonra yiterek yerini dizlerimde duyduğum tuhaf kaşıntılara bırakmıştı. Ama o his sürerken bir başka inanılmaz olguya tanık olmuştum. Don Genaro’yu, belki de on beş kilometre ötedeki dağların tepesinde görmüştüm. Yalnızca birkaç saniye sürmüştü bu sezgim, ama öylesine ansızın oluvermişti ki bu, incelemeye fırsat bulamamıştım. Dağların tepesinde don Genaro’yu normal bir adam boyunda mı görmüştüm; yoksa gördüğüm şey don Genaro’nun küçültülmüş bir imgesi miydi, anımsayamıyorum. Hatta o gördüğüm kimsenin don Genaro olduğundan bile emin değilim. Ama o kısa süre içinde onu dağların tepesinde görmüş olduğuma değin hiçbir kuşkum yoktu. Ve on beş kilometre ötedeki bir adamı görmüş olamayacağını düşünür düşünmez de o sezgim yok oluvermişti.
Don Genaro’ya bakmak için başımı çevirdim. Ama ortalıkta yoktu.
Bütün öbür olanlar gibi bu durum da afallatmıştı beni. Zihnim bunca yükün altında ezilmekteydi. Tam bir sersem olup çıkmıştım.
Don Juan kalkarak, ellerimi karnımın altına koyarak, çömelmiş durumdayken bacaklarımla sıkıca gövdemi bastırmamı söylemişti. Bir süre o durumda kaldım. Konuşmuyorduk. Az sonra don Juan artık bana hiçbir şeyi açıklamayacağını, çünkü ancak edimlerle büyücü olunabileceğini söyledi. Vakit yitirmeden ordan gitmemi önererek, aksi takdirde don Genaro’nun, bana yardım edeyim derken beni öldürebileceğini belirtti.
Ve, “Artık değiştirmelisin yönünü,” dedi, “kırmalısın zincirlerini.”
Kendisinin ya da don Genaro’nun edimlerinde anlaşılması gereken bir şey bulunmadığını ve büyücülerin sık sık bu tür olağandışı beceriler sergilediklerini anlattı.
Çizdiği şemanın merkezindeki bir bölümü göstererek, “Genaro da ben de işte burdan yaparız edimlerimizi!” dedi. “Tabi anlayış merkezi değil burası; anlarsın ne olduğunu işte.”
Dediklerinden bir anlam çıkaramadığımı söylemek istiyordum. Ne var, don Juan bana fırsat vermeden ayağa kalktı ve onu izlememi imledi. Hızla ilerliyordu. Ona yetişmek için güçlük çekiyor, terleye terleye, soluk soluğa ardından koşuyordum.
Arabaya girerken, don Genaro’yu görmek için çevreme bakıyordum.
“O nerde?” diye sordum.
“Nerde olduğunu biliyorsun,” diye yapıştırdı don Juan.
Her zaman yaptığımız üzere, ayrılmadan önce şöyle bir oturmuştuk. Açıklama yapması için sabırsızlanıyordum. Don Juan’ın dediği gibi açıklamalar düşkün biriydim işte!
Çekinerek, “Don Genaro nerede?” diye soruverdim.
Don Juan, “Biliyorsun ya!” dedi. “Ama anlayım derken hep bozarsın işleri. Örneğin, geçen gece don Genaro’nun arkanda olduğunu hep bilmekteydin; hatta arkana bakıp görmüştün onu bi ara.”
“Hayır,” diye karşı çıktım, “vallahi bilmiyordum.”
Doğruydu bu dediğim. Zihnim bu tür uyarım verilerini “gerçek” olarak değerlendirmeyi yadsıyordu. Ne var ki, don Juan’ın çömezi olarak geçirdiğim on yıldan sonra zihnimin artık neyin gerçek olduğuna değin o eski olağan ölçütlerime pek güveni kalmamıştı. Ne ki, gerçekliğin içyüzüne-niteliğine değin o ana dek ileri sürdüğüm kurgular, yalnızca zihinsel bir takım tezler olmaktan öteye gidememişti. Don Juan ile don Genaro’nun baskılarıyla zihnimin kördüğüm olması bir çıkmaza girmesi de işte bunu kanıtlamaktaydı.

Don Juan bana bakıyordu. Gözlerinde öyle bir üzüntü okunuyordu ki, ağlamaya başladım. Yaşlar boşanıyordu gözlerimden. Yaşamımda ilk kez olarak düşüncelerimin, mantıksallığımın engelleyici ağırlığını hissetmekteydim. Tanımsız bir üzgüye kapılmıştım. Farkında olmadan inleyerek ona sarıldım. Don Juan parmaklarının boğumlarıyla başımın tepesine hızla vuruverdi. Omurundan aşağı inen bir dalgalanma yaratmıştı bu vuruşuyla. Ayıltmaya yetmişti beni bu da.
“Ne de düşkünsün ya!” dedi don Juan en yumuşak sesiyle.


Sonsöz
Don Juan çevremde yavaş yavaş dolaşıyordu. Bir şeyler söyleyip söylememeye karar vermeye çalışır görünüyordu. İki kez durmuş ve sonra caymış gibiydi.
Sonunda, “Gene döner misin, dönmez misin, önemi yok bunun pek,” dedi. “Ama, artık bi savaşçı gibi yaşaman gerekiyor. Hep bildiğin bi şeydi bu, şimdi sırf eskiden beri bildiğin bi şeyi uygulamış olacaksın. Hepsi bu! Ama bu bilgi için yaman bi uğraş verdin. Gökten zembillle inmedi yani bu bilgi. Didine didene söküp çıkardın kendin. Gene de saydam bi varlıksın. Herkes gibi sen de öleceksin bi gün. Demiştim ya bi zamanlar, bi saydam yumurtanın değiştirilecek bi yanı yoktur diye!”
Don Juan bir an sustu. Bana baktığını biliyordum, ama kaçırdım gözlerimi.
Ve, “Hiçbi şeyin değişmiş değil, inan,” dedi don Juan.

19

Cvp: 2. Kitap - Bir Başka Gerçeklik

.