16

Cvp: 3. Kitap - Ixtlan Yolculuğu

16 - Erk Halkası

Cumartesi, 14 Nisan 1962
Don Juan sukabaklarımızı şöyle bir tartıp yiyeceklerimizin bitmek üzere olduğunu, eve dönme zamanının geldiğini söyledi. Onun evine ancak iki günde varabileceğimizi söyledim ben de. Don Juan, Sonora’ya dönmeyeceğini, bir iş için bir sınır kasabasına uğrayacağını söyledi.
Ben su kanyonundan inişe geçeceğimizi düşünüyordum ki, don Juan volkanik dağlardaki yüksek yaylalara doğru yöneldi. Yarım saat kadar yürüdükten sonra don Juan beni derin bir koyağın içine götürdü; koyağın sonunda, iki yakasındaki kayaların tepeleri adeta birbirine kavuşur gibiydi. Orada dağın ta tepesine ulaşan ve iki tepenin arasında meyilli içbükey bir köprüye benzer acayip bir yamaç vardı.
Don Juan yamacın yüzeyindeki bir alanı gösterdi.
“Gözlerini dikerek oraya bak,” dedi. “Güneş tam kıvamın da.”
Don Juan gün ortasında güneş ışıklarının bana “yapmama” konusunda yardımcı olacağını açıkladı. Sonra bana bir dizi buyruklar verdi, üzerimdeki tüm sıkı giysileri gevşetmemi, bağdaş kurarak oturmamı, belirlediği noktaya dikkatle bakmamı istedi.
Gökyüzünde çok az bulut vardı, batı yüzündeyse hiç yoktu. Sıcak bir gündü—güneş ışığı katılaşmış lavların üzerinden pırıl pırıl yansıyordu. Bana göstermiş olduğu alana dikkatle bakmayı sürdürdüm.
Uzun bir uyanıklık halinden sonra, özellikle neye bakmam gerektiğini sordum. Don Juan elini sabırsızlıkla devindirerek beni susturdu.
Yorulmuştum. Uyumak istiyordum. Gözlerimi yarı kapattım; gözlerim kaşındığı için onları ovaladım, ama ellerim nemli olduğundan gözüm terden yanmaya başladı. Gözlerimi yarı aralayarak lavlardan oluşan doruklara baktım—birden dağ bütünüyle ışıklanıverdi.
Don Juan’a, gözlerimi kıstığım zaman bütün dağ silsilesini ışıktan dokunmuş girift bir örüntü şeklinde algıladığımı söyledim.
Don Juan ışık dokusu görüntüsünü sürdürebilmem için elimden geldiğince az solumamı, oraya gözlerimi dikerek değil de, yamacın hemen üzerindeki bir noktaya rahat bir şekilde bakmamı önerdi. Onun dediklerini yaptım, örümcek ağına benzeyen bir ışık örtüsüyle kaplı nihayetsiz bir mesafenin görüntüsünü sürdürebilmeyi başardım.
Don Juan gayet yumuşak bir sesle ışık dokusundan oluşan alanın içindeki karanlık bölgeleri ayırmaya çalışmamı, karanlık bir nokta bulduktan hemen sonra da, gözlerimi açıp o noktanın yamacın yüzeyinin neresinde olduğunu araştırmamı söyledi.
Karanlık bir bölge sezemiyordum. Birçok kez gözlerimi kısıp kısıp yeniden açıyordum. Don Juan bana yaklaşarak sağımdaki bir alanı, ardından tam önümdeki bir başka alanı gösterdi. Bedenimin duruş şeklini değiştirmek istedim; şayet perspektifimi değiştirirsem, göstermekte olduğu karanlık alanları sezebilirim, diye düşünmekteydim— ama don Juan kolumu sallayarak sert bir sesle devinmememi, sabırlı olmamı söyledi.
Gözlerimi tekrar kıstım, örümcek ağını andıran ışık dokusunu gene gördüm. Bir süre ona baktım, sonra gözlerimi iyice açtım. Tam o anda belirsiz bir gümbürtü işittim— bu bir jet uçağının uzaklardan gelen sesi olarak kolayca açıklanabilirdi— sonra, gözlerim öyle apaçık, önümde duran tüm o dağ silsilesinin minik minik ışık noktacıklarına dönüştüğünü gördüm. Sanki katılaşmış lavların içindeki birtakım metal parçacıkları kısa bir an boyunca hep birlikte güneşin ışıklarını yansıtmaktaydılar. Ardından, güneş ışığı azaldı, sonra birden sönüverdi; hava birden rüzgârlanarak soğurken aynı anda tüm o dağlar da donuk koyu kahverengi bir kaya kütlesine dönüştü.
Güneş bir bulutun ardına girdide kayboldu mu, diye arkama dönüp bakmak istedim ama don Juan başımı tutarak devinmemi önledi. Şayet dönersem, bizi takip eden, dağlara özgü bir varlık olarak o dosta ilişkin bir görüntünün gözüme çalınması olasılığı varmış. O türden bir manzaraya tahammül edebilecek güçten yoksun bulunduğumu kesin bir dille ifade etti; sonra sesinin tonunu kurnazca ayarlayarak işittiğim o gümbürtünün bir dostun varlığını muştulamasının yabansı bir yöntemi olduğunu da ekledi.
Don Juan, ardından, ayağa kalkıp yamaçtan yukarıya tır manmaya başlayacağımızı duyurdu.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum.

Don Juan, karanlıkta nokta olarak belirlemiş olduğu o alanlardan birini gösterdi. “Yapmama” sayesinde o noktayı olası bir erk özeği ya da ola ki erk nesnelerinin bulunabileceği bir yer olarak seçebilmiş olduğum açıklamasını yaptı.
Don Juan’ın sözünü ettiği o noktaya zahmetli bir tırmanıştan sonra ulaştık. Don Juan birkaç adım önümde bir süre devinmeksizin durdu. Ben ona yaklaşmak isterken, o, eliyle durmamı imledi. Kendisini yöneltiyora benziyordu. Başının arka tarafının, dağları gözleriyle baştan aşağıya tarıyormuşçasına devindiğini görebiliyordum; sonra emin adımlarla raf gibi düz bir çıkıntıya götürdü beni. Don Juan oturduktan sonra, çıkıntının üzerinde birikmiş kimi tozu toprağı eliyle süpürdü. Üst bölümü görünen küçük bir kaya parçasının etrafını parmaklarıyla kazıp temizledi. Sonra, kazarak, o taşı çıkarmamı buyurdu.
O kaya parçasını çıkardığım zaman, don Juan onun bana ait bir erk nesnesi olması nedeniyle onu derhal gömleğimin altına saklamamı söyledi. Onu saklamam için bana verdiğini, onu cilalayıp özenle muhafaza etmemi bildirdi.
Bundan hemen sonra su kanyonuna inişimize başladık; bir iki saat sonra volkanik dağların eteğindeki yüksek çöl mıntıkasına vardık. Don Juan üç metre kadar önümde yürüyor, hızlı temposunu hiç bozmuyordu. Güneş batmazdan hemen öncesine dek güneye doğru yürüdük. Batıdaki kesif bulut tabakası güneşi görmemizi engelliyor idiyse de, ufukta kaybolup gideceklerini düşünerek o vakte kadar orada bekleyelim, dedik.
Don Juan daha sonra yönümüzü değiştirerek güneydoğuya doğru ilerledi. Bir tepenin üzerine çıkıp, doruğuna varıyorduk ki, güneyden dört adamın bize doğru geldiğini gördüm.
Don Juan’a baktım. Gezilerimiz sırasında başka kimselere hiç rastlamamıştık; o yüzden böyle bir durumda ne yapılacağını bilmiyordum. Ama don Juan ilgilenmiş görünmüyordu. Hiçbir şey olmamış gibi yürümesini sürdürdü.
Adamlar aceleleri yokmuş gibi gayet yavaş yürümekteydiler; kıvrıla kıvrıla bizim bulunduğumuz yere doğru ağır ağır ilerliyorlardı. Bize yaklaştıklarında onların dört genç Kızılderili olduklarını gördüm. Don Juan’ı tanıdıkları belliydi. Don Juan onlarla İspanyolca konuştu. Hepsi de halim selim delikanlılardı, don Juan’a son derece saygılı davranıyorlardı. İçlerinden yalnızca biri benimle konuşmuştu. Don Juan’a fısıldayarak ben de onlarla konuşabilir miyim, diye sordum, o da başıyla beni evetledi.
Onlarla konuşmaya başladıktan sonra dilleri çözülüverdi—bana pek dostça davrandılar; özellikle, benimle ilk konuşan genç bana çok ısınmıştı. Bana erk kuvars kristalleri aradıklarını anlattılar. Volkanik dağların orada günlerce dolaştıklarını ama şanslarının yaver gitmediğini söylediler.
Don Juan çevresine bakarak, iki yüz metre kadar ötedeki kayalık bir alanı gösterdi.
“Bi süre orda kamp kurabiliriz,” dedi.
O kayalığa doğru yürümeye başladı, hepimiz onun ardına düştük.
Seçmiş olduğu alan son derece pürüzlüydü. Bitki namına hiçbir şey yoktu. Kayaların üzerine oturduk. Don Juan ötedeki çalılığa kadar uzanıp kamp ateşi için kuru dal toplayacağını söyledi. Ona yardım edeyim, dedim, ama don Juan fısıldayarak bana bunun o yiğit delikanlılar için özel bir kamp olacağını, yardıma gereksinmesi olmadığını söyledi.
Genç Kızılderililer bana iyice yaklaşarak çevremi sarmışlardı. İçlerinden biri bana sırtını dönerek oturmaktaydı. Onun bu halinden sıkıntı duymaktaydım.
Don Juan kucak dolusu dal parçalarıyla döndüğünde, onları dikkatli olmalarından dolayı övdü; bana bu delikanlıların bir büyücünün çömezleri olduğunu anlatarak, erk nesneleri aramak amacıyla ava çıktıklarında bir daire oluşturup iki kişinin ortada sırtlarını birbirine dönük oturmalarının bir kural olduğunu açıkladı.
Delikanlılardan biri bana, kristal bulup bulamadığımı sordu. Ben da ona don Juan’ın bana kristal aramamı hiç söylememiş olduğunu anlattım.
Don Juan irice bir kayaya yakın bir yer seçerek kamp ateşini yakmaya başladı. Gençler yerlerinden bile kıpırdamaksızın dikkatle ona bakıyorlardı. Bütün dallar tutuştuğu zaman, don Juan sırtını iri kayaya dönerek oturdu. Ateş onun sağ tarafındaydı.
Delikanlılar neyin cereyan etmekte olduğunu biliyor gibiydiler, ama benim bir büyücünün çıraklarına karşı nasıl davranılacağına ilişkin en ufak bir fikrim yoktu.
Genç adamlara bakıyordum. Onlar, yüzleri don Juan’a dönük, tam bir yarım daire oluşturarak oturmaktaydılar. O anda don Juan’ın tam karşısında bulunduğumu, gençlerden ikisinin solumda, öbür ikisinin de sağımda oturduklarını fark ettim.
Don Juan onlara benim volkanik dağlarda “yapmama”yı öğrenmekte olduğumu, ve bir dostun da bizi takip ettiğini anlatmaya başladı. Bunun pek dramatik bir başlangıç olduğunu düşünüyordum ki haksız sayılmazmışım. Genç adamlar duruşlarını değiştirerek sol bacaklarını kıvırıp altlarına aldılar. Daha önce nasıl oturmuş olduklarına dikkat etmemiştim. Onların da benim gibi bağdaş kurarak oturduklarını sanıyordum. Gözüm don Juan’a ilişince, onun da sol bacağı içe doğru kıvrılmış olarak oturduğunu gördüm. Don Juan, çenesinin belirsiz bir devinişiyle bana oturuş biçimini anıştırdı. Bende yavaşça sol bacağımı kıvırıp üzerine oturdum.
Don Juan bir zamanlar, işler çapraşık gittiğinde, büyücülerin bu duruşa geçerek oturduklarını anlatmıştı. Oysa bu şekilde oturmak benim için son kerte yorucu olmaktaydı. Don Juan’ın konuşması boyunca o şekilde oturarak kalmam benim için bir eziyetti. Don Juan benim bu handikapımı gayet iyi biliyor olmalıydı ki, delikanlılara kısaca kuvars kristallerinin o bölgede ki birtaktım belli noktalarda bulunabileceğini, onları buldukları zaman onları yuvalarından belirli yöntemlerle ayırmadan önce tatlı dil dökerek onların ikna edilmeleri gereğini anlattı. O takdirde kristaller o adamın kendisi olur da, o kimselerin erkleri de havsalamızın alamayacağı denli artarmış.

Don Juan kuvars kristallerinin genellikle kümeler halinde bulunduklarını, onları bulan kimsenin en uzun ve en iyi görünümlü çubuklardan beşini seçmesi, ve onları öbeğin rahminden söküp çıkarması gerektiğini anlattı. Bulan kimsenin onları yontarak ve cilalayarak sivriltmesinin kendi sağ elinin parmaklarının boyutlarına ve biçimine getirmesinin şart olduğunu da ekledi.
Ardından, kuvars kristallerinin büyücülükte kullanılan silahlar olduklarını, öldürmek amacıyla fırlatılarak atıldıklarını, onların, düşmanın vücudunu delerek içine girdiğini, sonra da, sanki hiç oradan ayrılmamış gibi sahibinin eline döndüğünü söyledi.
Daha sonra, sıradan kristalleri silaha dönüştürecek olan tinin aranmasından söz ederek, insanın yapması gereken ilk şeyin tini çekmek amacıyla lütufkâr bir yerin aranması olduğunu bildirdi. Öyle bir yer bir tepenin doruğunda olurmuş ve elin, ayası yere dönük olarak toprağın üzerini süpürürcesine dolaştırılması sırasında yayılan bir ısının belirlenmesiyle bulunurmuş. O yerde bir ateşin yakılması gerekirmiş. Don Juan, dostun alevler tarafından cezbedileceğini anlattı. Bir dost arayan bir kimsenin o gürültülerin yönünde ilerlemesi, ona galebe çalabilmek amacıyla, onu yere yıkana dek onunla dövüşmesi gerekirmiş.
Don Juan bu volkanik dağlarda, dostlara benzemeyen başka başıboş güçler de olduğunu söyleyerek bizi uyardı; ama, önemli olan şeyin o nesnelerin bulunması olduğunu açıklayarak önünde sonunda herhangi bir nesnenin aynı şekilde etkili olabileceğini de ileri sürdü.
“Erk verici tini bulamadıktan sonra gayet şık bir şekilde cilalanmış kristallere sahip olmanın ne yararı olur ki?” dedi don Juan. “Öte yandan, kristalleriniz yoksa, ama tini bulmuş iseniz, dokunulacak herhangi bi şeyi koyabilirsiniz onun önüne. “Hiçbi şey bulamazsanız, çıkarın büllüklerinizi koyun önüne yahu!”
Delikanlılar kıkırdamaya başladılar. İçlerinden en atılgan olanı, ve benimle ilk konuşan genç, yüksek sesle gülmekteydi. Don Juan’ın bağdaş kurmuş rahat bir şekilde oturmakta olduğu dikkatimi çekti. Bütün delikanlılar da bağdaş kurarak oturmuşlardı. Usulcacık bacağımı çekip rahat bir pozisyona geçmeyi denedim, ama dizim kaskatı kesilmişti—adalelerim sancılanmaya başlamıştı; bunun üzerine ayağa kalkmak, ve birkaç dakika boyunca olduğum yerde zıplamak zorunda kaldım.
Don Juan, yıllardır, yani onunla taban tepmeye başladığımdan bu yana günah çıkartmaya hiç gitmemiş olduğumdan dolayı diz çökmeyi kıvıramadığıma ilişkin latife etti.
Bunun üzerine genç adamlarda bir kaynaşmadır başladı. Durup durup yüksek sesle gülüyorlardı. Bir ikisi de yüzlerini kapatarak kıkır kıkır gülmekteydiler.
“Durun şimdi sizlere bir şey göstericem,” dedi don Juan bir ara delikanlıların gülüşmesi yatıştıktan sonra.
Tahminime göre kesesinde sakladığı kimi erk nesnelerini gösterecekti bize. Bir an herkesin onun başına üşüşeceğini sandım, zira hepsi de ansızın birlikte şöyle bir davranmışlardı. Hepsinin, kalkacakmış gibi, hafifçe öne doğru eğildiklerini gördüm, ama sonra sol bacaklarını gene altlarına doğru kıvırıp
benim dizlerimin canına okuyan o esrarlı duruşlarına geçtiler. Sol bacağımı zevahiri kurtaracak derecede kıvırıp oturdum. Sol ayağımın üstüne oturmadığım, yarı diz çökermiş gibi durduğum takdirde de, dizlerimin o kadar ağrımadığını bulguladım.
Don Juan ayağa kalkarak, gözden kaybolana dek o iri kayanın etrafında yürüdü.
Ayağa kalkmadan önce, ben ayağımı kıvırayım derken o,
ateşi beslemiş olacak ki, taze dallar çatırdayarak tutuşmaya, uzun alevler yükselmeye başlamıştı. Son derece görkemli bir manzaraydı bu. Alevler iki kat yükseğe uzanır olmuşlardı. Don Juan ansızın iri kayanın ardından çıkarak daha önce oturmakta olduğu noktada durdu. Bir an apışıp kalıverdim. Don Juan başına komik bir siyah şapka geçirmişti. Şapkanın iki yanında, kulakların bulunduğu yerlerde sağa ve sola doğru çıkıntılar vardı ve tepesi yuvarlaktı. Sahici bir korsan şapkası gibi görünüyordu. Don Juan sırtına da, tek bir parlak metal düğmeyle iliklenmiş uzun siyah ve kuyruklu bir redingot geçirmişti, bir de tahta bacak takmıştı.
Kendimi tutamayarak güldüm. Don Juan o korsan giysileri içinde gerçekten gülünç görünmekteydi. Çölün ortasında o giysileri nasıl bulduğunu merak etmeye başlamıştım. Mutlaka bir kaya kovuğunda saklamış olmalıydı. Don Juan’ın tipik bir korsan olmak için tek eksiğinin gözünün üzerinde siyah bir bağ ile omuzunda bir papağan olduğunu söyledim.
Don Juan hepimize teker teker bakarak gözleriyle sağdan sola doğru taradı. Sonra gözlerini üzerimize doğru çevirerek arkamızdaki karanlığa doğru dikti. Bir süre o pozisyonda kaldıktan sonra iri kayanın etrafında yürüyüp gözden kayboldu.
Nasıl yürüdüğüne dikkat etmemiştim. Herhalde tahta bacaklı birini taklit etmek amacıyla bir dizini kırmadan yürümüş olmalıydı; kayanın ardına doğru yürümek için arkasına döndüğünde bacağını kıvırıp kıvırmadığını görmüş olmam lazımdı, ama kendimi don Juan’ın hareketlerine öyle kaptırmıştım ki, bu ayrıntılara pek dikkat etmemiştim.
Don Juan iri kayanın ardına gittiği an alevlerin şiddeti derhal azalmıştı. Don Juan’ın zamanlamasının şahane olduğunu düşünmekteydim; kamp ateşine sonradan koyduğu ince dalların ne kadar dayanacağını hesaplamış olmalı, gelişini de gidişini de ona göre ayarlamış olmalıydı.
Ateşin şiddetindeki bu değişiklik oradakileri çokça etkilemişti; delikanlılar aralarında hararetli bir şekilde konuşuyorlardı. Alevlerin boyutları iyice azaldığında, genç adamlar tekrar bağdaş kurarak oturma pozisyonuna geçtiler.
Don Juan’ın iri kayanın ardından hemen gene çıkıp yerine oturacağını sanıyordum ama öyle olmadı. Bir türlü ortaya çıkmıyordu. Sabırsızlıkla bekledim. Delikanlılar, sakin bakışlarla oturmaktaydılar.
Bütün o taşkınca gösterileriyle don Juan’ın ne yapmayı amaçladığını anlayamamıştım. Uzun süre bekledikten sonra sağımdaki gence dönerek alçak bir sesle don Juan’ın giydiği o şeylerin—o komik şapkayla uzun kuyruklu ceketin—ve tahta bacak takmasının ne anlama geldiğini sordum.

Genç adam yüzüme tuhaf ve boş bir ifadeyle baktı. Zihni karışmışa benziyordu. Ben sorumu yineledim, bu sefer onun yanında duran delikanlı dinlemek için dikkatle bana bakmaya başladı.
Sonra büyük bir şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Ben, o şapkayla tahta bacağın don Juan’ı bir korsana çevirdiğini söyledim.
O aşamada delikanlıların dördü de birbirlerine sokularak çevreme toplanmışlardı. Yumuşak bir şekilde kıkırdıyorlar, sıkılgan bakışlarla beni süzüyorlardı. Ne diyeceklerini bilemez gibi bir halleri vardı. İçlerinden en atılgan olanı nihayet benimle konuştu. Don Juan’ın şapka filan giymediğini, üzerinde uzun bir ceket bulunmadığını, hele tahta bacak hiç takmadığını, giydiği şeyinse, başına geçirdiği siyah bir kukuletadan ve rahiplerinki gibi yere kadar inen simsiyah bir tünikten ibaret olduğunu söyledi.
“Yo!” dedi bir başka delikanlı hafifçe imleyerek. “Kukuleta değildi başındaki o şey.”
“Elbet ya,” dedi bütün öbürleri.
İlk konuşan delikanlı bana öyle bir bakış attı ki, küçük dilini yutmuş sanırdınız.
Bunun üzerine onlara, cereyan eden olayı dikkatli ve sakin
bir şekilde gözden geçirmemizi önerdim, zira don Juan’ın böyle yapmamızı istediğinden, bizi de bu nedenle yalnız bıraktığından emindim.
Sağ tarafımda en uçta duran delikanlı don Juan’ın hırpani bir kılıkta olduğunu söyledi. Üzerinde yııtık pırtık bir panço ya da bir çeşit Kızılderili ceketi ile son derece eski bir sombrero varmış. Kolunda dolu bir sepet varmış, ama sepetin içinde neler olduğunu görememiş. Don Juan’ın aslında bir dilenci kılığında değil de, acayip şeyler devşirmiş olduğu pek uzun bir yolculuktan dönen bir adam suretinde göründüğünü belirtti.
Don Juan’ı siyah kukuletayla gören delikanlı, elinde sepet filan görmediğini, ama saçlarının upuzun ve dağınık olduğunu, sanki bir rahibi öldürmüş de, onun giysilerine bürünerek kendi vahşetini gizlemeye çalışan barbar bir herife benzediğini ileri sürdü.
Solumdaki delikanlı kıkır kıkır gülerek bütün bu anlatılanları pek tuhaf karşıladığını söyledi. Don Juan’ın aslında atından henüz inmiş olan önemli bir adam gibi giyinmiş olduğunu bildirdi. Bacaklarında süvarilere özgü deri tozluklar, ayaklarında koskoca mahmuzlu çizmeler, sol avucuna vurup durduğu bir kamçısı, konik tepeli Chiuahua şapkası, belinde de 45 kalibrelik piştovlar varmış. Varlıklı bir “ranchero” (çiftçi) tablosu sergiliyormuş don Juan.
Sol tarafımda en uçtaki genç adam utangaçça gülümseyerek ne gördüğünü söylemekten kaçındı. Anlatsın, diye dil döktüm ama öbürleri pek ilgilenmiş görünmüyorlardı. Konuşamayacak denli utangaç birine benziyordu.
Don Juan o iri kayanın ardından çıkıp geldiğinde ateş sönmek üzereydi.
“Biz bu gençleri kendi başlarına bırakalım en iyisi,” dedi don Juan bana dönerek. “Vedalaş onlarla.”
Don Juan onlara bakmıyordu. Onlarla vedalaşabilmem
için ağır ağır yürüyerek uzaklaşmaya başladı.
Genç adamlar beni kucakladılar.
Kamp ateşinden alev çıkmıyorsa da, kor kömürler yeterince ışık yayıyordu. Don Juan birkaç adım ötemizde koyu bir gölge gibiydi, delikanlılar da kesin hatlarla belirlenmiş kıpırtısız siluetlerden bir halka oluşturuyordu. Karanlık bir zemin üzerindeki bir dizi simsiyah heykeli andırıyorlardı.
İşte tam o anda bütün bu olayın çarpıcı etkisini benliğimde hissettim. Omuriliğimden yukarı bir ürperme geçirdim. Don Juan’ın yanına vardım. Büyük bir ciddiyet ve endişeyle, başımı çevirip o gençlere bakmamamı buyurdu, zira o anda onlar bir gölge halkası oluşturuyorlarmış.
Midemde dışarıdan gelen bir gücün basıncını duyumsadım. İstemeksizin bağırıverdim. Don Juan o bölgede pek fazla erk bulunduğunu, onun için “erk tırısını” kullanmamın çok kolay olacağını söyledi.
Saatlerce rahat bir tempoyla koştuk. Beş kez yere düştüm. Don Juan dengemi her yitirişimde yüksek sesle saymaktaydı. Sonra bir yerde durdu.
“Otur, kayalara sokul—karnını ellerinle ört,” diye kulağımın içine fısıldadı.
Pazar, 15 Nisan 1962
Sabahleyin gün ışımaya başlar başlamaz yürümeye başladık. Don Juan beni arabamı bırakmış olduğum yere götürdü. Karnım açtı ama kendimi tazelenmiş ve dinlenmiş hissetmekteydim.
Arabamda sakladığım krakerleri yiyip birkaç şişe maden suyu içtik. Don Juan’a beni bunaltan kimi soruları sormak istedim, ama o parmağını dudaklarına götürdü.
Öğleden sonra saat üç civarında, don Juan’ın benden ayrılmayı tasarladığı sınır kasabasına ulaşmıştık. Yemek yemek için bir restorana girdik. Restoran bomboştu; pencere önündeki bir masaya oturarak işlek caddeyi seyrederken yemeklerimizi söyledik.
Don Juan gayet rahat görünüyordu; gözlerinde afacanca bir parıltı vardı. Cesaret bularak onu soru yağmuruna tutmaya başladım. Özellikle o kıyafet değişikliğinden söz etmeyi amaçlıyordum.
“Size bi parça yapmamamdan gösterdiydim,” dedi don Juan gözleri ışıl ışıl.
“Ama hepimiz başka başka şeyler görmüşüz,” dedim. “Bunu nasıl yaptın ki?”
“Çok basit,” diye yanıt verdi don Juan. “Yalnızca tebdili kıyafet işte, zaten yaptığımız her bi şey bi kıyafet değişimi, bi gizlenmedir. Demiştim ya sana, yaptığımız her bi şey bi çeşit yapmadır. Bi bilgi adamı kendini herkesin yapmasına, çengelleyip acayip şeyler yaratabilir. Ama acayip değildirler aslında onlar, değil vallahi. Yalnızca, yapmaya kısılmış kişilere göre acayiptir onlar.
“O dört delikanlıyla sen henüz yapmamanın bilincinde değilsiniz, onun için hepinizi kolayca aldatabildim.”
“Ama nasıl aldattın bizi?”
“Sen anlamazsın ki. Bunu anlayabilmen olanaksız senin.” “Gene de bir dene, don Juan, lütfen.”
“Diyelim ki her birimiz doğarken yanımızda az bi parça erk halkası getiririz bu dünyaya. O küçücük halkayı doğar doğmaz kullanmaya başlarız. Demek ki her birimiz daha doğuştan çengellenmişizdir de, erk halkamız bütün başka insanlarınkiyle birleşmiştir. Demem şu ki, bizim erk halkalarımız, dünyanın kurulması amacıyla dünyanın yapmasına çengellenin iştir.
“Bi örnek versen de iyice anlasam şunu,” dedim.
“Örneğin, bizim erk halkalarımız, seninki ve benimki, şu anda bu odanın yapmasına çengellenmiştir. Yani biz bu odayı kurmaktayız. Bizim erk halkalarımız hemen şu anda öre öre bu odayı var kılmaktadır. “
“Dur, dur bi dakka,” dedim. “Bu oda burada kendiliğinden var zaten. Onu ben yaratmıyorum. Hiçbir alakam yok benim bu odayla.”
Don Juan’ın benim itirazlarıma aldırış ettiği yoktu. Sakin bir şekilde, içinde bulunduğumuz odanın herkesin erk halkasının gücüyle yaratıldığını ve devam ettirildiğini ileri sürüyordu. “Bak,” diye sürdürdü don Juan, “her birimiz odaların yapmasını biliriz zira, şu ya da bu şekilde, yaşamımızın önemli bir bölümünü odaların içinde geçirmişizdir. Öte yandan, bi bilgi adamı, bi başka erk halkası daha geliştirir. Ben bunu yapmama halkası adını taktım, zira yapmamaya çengellenmiştir bu halka. Onun için bu halkayla, başka bi dünya örebilir kendine bilgi adamı.”
Genç bir kadın garson yemeğimizi getirdi—bize kuşkulu gözlerle bakmaya başladı. Don Juan fısıldayarak, paramızın olduğunu göstermek amacıyla garsona hesabı ödememi söyledi. “Bizi gözü tutmamış olmasına şaşmam,” dedi don Juan, ve
bir kahkaha patlattı. “Çok berbat görünüyorsun.”
Hesabı ödeyip bahşişini de verdikten sonra kadın yanımızdan ayrıldı; ben, konuşmamız nerde kaldı, diye sorar gibisine don Juan’a baktım. Hemen imdadıma yetişti.
“Senin sorunun henüz o erk halkanı geliştirmemiş olman,
bedeninin de, yapmamayı bilmiyor olması,” dedi don Juan. Ne demek istediğini anlamamıştım. Zihnim hâlâ başka bir konuya takılmış durumdaydı. Öğrenmek istediğim tek şey, onun korsan kıyafeti giymiş olup olmadığıydı.
Don Juan yanıt vermedi ama şiddetli bir kahkaha patlattı.
Açıklaması için yalvardım ona.
“Ama daha şimdi açıkladım sana,” diye karşılık verdi. “Yani kılık filan değiştirmemiş miydin?” diye sordum. “Ben yalnızca kendi erk halkamı senin kendi yapmana
çengelledim,” dedi don Juan. “Gerisini sen yaptın, öbürleri hakeza.”
“İnanılmaz bir şey bu!” diye bağırdım.
“Bizim hepimize yapma üzerinde fikir birliği içinde olmamız öğretilmiştir,” dedi yumuşak bir sesle. “O fikir birliğinin yol açtığı kuvvetin ne denli muazzam olduğunu tahmin edemezsin. Lâkin, şükür ki, yapmama da ona eş kuvvettedir, ona eş ihtişamdadır.”
Midemde kontrol edemediğim bir dalgalanma hissettim. Benim algılayışım ile onun açıklaması arasında dağlar kadar fark vardı. Sonunda, her zaman yaptığım gibi, inanmazlığımı, zihnimdeki kuşku ve itimatsızlığı kendi kendime şu cümleyle sordum: “Ya don Juan o delikanlılarla anlaşmış da, bana bir oyun oynamışsa?”
Konuyu değiştirerek, don Juan’a o dört çömezi sordum: “Onların gölge olduğunu söylemiştin, değil mi?” “Doğru, dedin.”
“Dost muydu onlar, yani?”
“Yo. Tanıdığım bi adamın çömezleri onlar.”
Ne diye gölge demiştin ki onlara sen?”
“Zira o sırada, yapmama halkası onlara dokunmaktaydıda ondan; sonra, onlar senin gibi salak olmadıkları için senin bildiğinden çok başka bi şeye dönüştüler. Onun için senin onlara bakmanı istememiştim. Sadece incinirdin baksaydın eğer.”
Soracak başka sorum yoktu. Aç da değildim. Don Juan büyük bir iştahla yiyor, çok keyifli görünüyordu. Ama ben kederliydim. Birden kendimi son derece bitkin hissettim. Don Juan’ın yolunun benim için çok çetin olduğunu kavrayıverdim. Büyücü olmak için gerekli meziyetlere sahip olmadığımı söyledim.
“Belki Mescalito’yla bi karşılaşma yapman yararlı olabilir,” dedi don Juan.
Ben de ona, bunu düşünmek bile istemediğimi, bunun benim için imkânsız bir şey olduğunu belirttim.
“Bütün bu öğrendiklerinden bedeninin bi yarar elde etmesine izin verebilmen için çarpıcı deneyimler geçirmen gerek,” dedi don Juan.
Ben de tuttum, Kızılderili olmamamdan dolayı bir büyücünün olağandışı yaşamını sürdürebilmek için gerekli meziyetlere gerçekten sahip olmadığımı düşündüğümü söyledim.
“Belki beni bağlayan bütün o işlerimden kurtulabildiğim takdirde daha süratli bir ilerleme kaydedebilirim,” dedim. “Ya da senin yanına gelip burada yaşayabilirsem. Ama şimdiki durumda, her iki dünyada birer ayağımla, ilerleyebilmem imkânsız.”
Don Juan uzun bir süre beni süzdü.
“İşte bu senin dünyan,” dedi pencerenin dışındaki hareketli caddeyi göstererek. “Sen o dünyanın adamısın. Orası, o dünya, senin avlanma alanındır. Dünyamızın yapmasından kaçabilmemize olanak yoktur; onun için, bi savaşçı kendi dünyasını bi av alanına çevirir. Bi avcı olarak, bi savaşçı dünyanın kullanabilmek için yaratıldığını bilir. O nedenle, her bi şeyini kullanır dünyanın. Bi savaşçı, istediği bi şeyi alıp kullanmaktan dolayı vicdan azabı çekmez hiç, ama şu var ki bi savaşçının kendisi kullanıldığı ve kısıldığı takdirde, aldırmaz o buna, onuru kırılmış gibi de hissetmez.”

17

Cvp: 3. Kitap - Ixtlan Yolculuğu

17 - Yaraşıklı Bir Düşman
 
 Salı, 11 Aralık 1962
Kurduğum tuzaklar mükemmeldi; ortam pek uygundu; tavşanları, sincapları, öbür kemirgenleri, bıldırcınları, ve daha başka kuşları gördüm, ama bütün gün tek bir hayvan bile yakalayamadım.
Don Juan sabah erkenden onun evinden çıktığımızda bana o gün tuzaklarımdan birine düşebilecek olan ve etini “erk besini” olarak kurutabileceğim özel bir hayvanı, "erk armağanı"nı beklemem gerektiğini söylemişti.
Don Juan’ın düşünceli bir havası vardı. Ağzından tek bir öneri ya da yorum çıkmıyordu. Günün bitimine doğru nihayet bir şey söyleyebildi.
“Birisi senin avlanmanı engelliyor,” dedi.
“Kim?” diye sordum, gerçekten şaşırarak.
Don Juan bana bakarak gülümsedi; inanmadığını gösteren bir şekilde başını iki yana doğru salladı.
“Sanki bilmiyormuşsun gibi davranıyorsun,” dedi. “Oysa
bütün gün biliyordun onun kim olduğunu.”
Tam karşı çıkıyordum ki, boşunalığını düşünüp vazgeçtim. Kuşkusuz, “la Catalina” diyecekti, şayet o türden bir bilgiyi anıştırıyordu ise, o takdirde haklıydı, kim olduğunu bilmekteydim.
“Şimdi,” diye sürdürdü don Juan, “ya eve gitmemiz ya da karanlık bastırana dek burda bekleyerek onu yakalamak için alacakaranlığı kullanmamız gerekir.”
Benim kararımı bekliyora benziyordu. Ben gitmek yanlısıydım. Daha önce kullanmakta olduğum ince ipi sarmaya başladım ama ben daha niyetimi seslendiremeden önce don Juan kesin bir buyrukla beni durdurdu.
“Otur yerine,” dedi. “Hemen şu anda buradan gitmek en akıllıca ve mantıklı karar olurdu, ama bu pek özel bi durum, onun için kalmalıyız derim ben. Bu gösteri sırf senin için.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Birisi, özellikle senin işlerine karışmakta, o yüzden senin gösterin oluyor bu. Ben onun kim olduğunu biliyorum, e, sen de biliyorsun.”
“Beni ürkütüyorsun,” dedim.
“Ben değil,” diye yanıt verdi don Juan, gülerek. “Seni korkutan şey, o kadın, orada sinsi sinsi dolaşıp fırsat kollayan o kadın.”
Sözlerinin bende yaratacağı etkiyi beklercesine duraladı. Dehşete düştüğümü itiraf etmeliyim.
Bir ay kadar önce, “la Catalina” denilen büyücü kadınla korkunç bir karşılaşmam olmuştu. Onunla hayatımı yitirme pahasına yüz yüze gelmiştik, zira don Juan onun kendisini öldüreceğine, onun saldırılarına kendi başına karşı koyamadığına beni ikna etmişti. O kadınla temas kurmamdan sonra, don Juan aslında onun kendisi için gerçekten asla herhangi bir tehlike teşkil etmediğini, tüm o olayın haince bir şaka anlamında değil de beni faka bastırmayı amaçlayan bir oyun olduğunu açıklamıştı.
Don Juan’ın tutumunu dürüstlükle bağdaştırmam olanaksızdı, o yüzden kendisine çok kızmıştım.
Kendisine öfkelenerek veriştirdiğimi gören don Juan derhal bir Meksika türküsü okumaya başlamıştı. O zamanın popüler şarkıcılarını taklit ederken öyle komik bir hal alıyordu ki kendimi tutamayarak bir çocuk gibi gülmüştüm. Don Juan o zaman beni saatlerce eğlendirmişti. Repertuvarında o saçma sapan şarkılardan o kadar fazla sayıda bulunduğunu hiç bilmezdim.
“Sana bi şey anlatıcam,” demişti sonunda o zaman. “Şayet bizi faka bastırmazlarsa, hiçbi şey öğrenemeyiz. Aynı şey benim de başıma gelmişti, herkesin de başına gelecektir. Bi veli nimetin görevi bizi bi uçurumun kenarına getirmektir. Bi velinimet yalnızca yolu gösterip oyununu oynar. Ben sana daha önce de oyun oynamıştım. Senin avcı tinini nasıl geri aldığımı anımsıyorsun, di mi? Avcılığın sana bitkileri unutturduğunu sen bana kendin söylemiştin. Bi avcı olmak amacıyla pek çok şey yapmayı istemekteydin, bitkileri öğrenmek amacıyla yapmayı göze almayacağın şeyleri. Şu anda sen yaşamını sürdürmek amacıyla çok daha fazlasını yapmak zorundasın.”
Don Juan bana baktı, baktı, sonra bir kahkaha nöbetine tutuImuşçasına gülmeye başladı.
“Bu delilik sırf,” dedim. “Oysa biz ussal yaratıklarız.”
“Ussal olan sensin,” diye karşılık verdi don Juan. “Ben değilim.”
“Elbet ussalsın sen de,” diye dayattım. “Sen benim hayatta tanıdığım en ussal insanlardan birisisin.”
“Pekâlâ!” diye ünledi don Juan. “Tartışmayalım. Ussalım ben, ne olmuş yani?”
Ben onu, iki ussal insanın, o büyücü kadınla olduğu gibi
öylesine delice bir şekilde hareket etmesinin niçin gerekli olduğu tartışmasına çekmeye çalıştım.
“Sen ussalsın, mantıksalsın, tamam,” dedi don Juan sertçe. “Bu da senin bu dünyaya ilişkin pek çok şey bildiğine inandığın anlamına geliyor, ama biliyor musun acaba? Gerçekten biliyor musun? Sen yalnızca insanların eylemlerini görmüşsün. Senin deneyimlerin yalnızca insanların sana ya da başkalarına neler eyledikleriyle sınırlı. Bu giz dolu bilinmeyen dünya hakkında hiçbi şey bilmiyorsun.”
Don Juan eliyle kendisini arabama doğru izlememi imledi; sonra yakınlardaki küçük bir Meksika kasabasına sürdük.
Ne yapacağımızı sormak istemiyordum. Don Juan arabamı bir restoranın önünde park ettirdi, ardından otobüs terminaline ve kasaba marketine doğru yürüdük. Don Juan sağ tarafımda, önümden yürümekteydi. Ansızın sol tarafımda da birisinin benimle birlikte yürümekte olduğunun bilincine vardım, ama dönüp de ona bakmazdan önce, don Juan seri ve ani bir hareket yaptı; yerden bir şey alınmışçasına önüne doğru eğilerek beni koltuk altımdan kavrayıverdi—nerdeyse onun üzerine yıkılacaktım. Don Juan beni sürüklercesine arabama götürdü, ben anahtarla arabamın kilitli kapısını açarken bile kolumu bırakmadı. Bir an, anahtarı kilide geçiremedim. Don Juan beni hafifçe arabanın içine doğru itti, sonra kendisi de içeriye girdi.
“Yavaşça sür, ve o marketin önünde dur,” dedi.
Durduğumda, don Juan başımı hafifçe eğerek bakmamı imledi. Don Juan’ın beni kolumdan kavradığı noktada “la Catalina” durmaktaydı. Birden irkiliverdim. Kadın arabaya doğru birkaç adım attı—yaklaşarak meydan okurcasına durdu. Onu dikkatle inceledim; çok güzel bir kadın olduğu sonucuna vardım. Son derece esmer bir kadındı, vücudu tombulcaydı ama adaleli ve güçlü birine benziyordu. Değirmi yüzünde yüksekçe elmacıkkemikleri, simsiyah saçlarının iki uzun örgüsüyle güzel bir kadın. Beni en çok şaşırtan da onun gençliği oldu. Olsa olsa otuzlu yaşlarının başlangıcındaydı.
“İsterse daha da yaklaşsın, bırak,” dedi don Juan, fısıltıyla.
Kadın üç dört adım daha atarak arabama üç metre kadar bir mesafede durdu. Birbirimize baktık. O anda, ondan korkmamın gereksizliğini hissetmiştim. Ona doğru gülümseyerek el salladım. Utangaç bir kız gibi ağzını eliyle örttü, kıkırdayarak güldü. Nedense kendimi neşeli hissetmekteydim. Don Juan’a dönerek onun görünüşüne, giyiniş biçimine ilişkin bir iki söz söyleyim, dedim, ama don Juan’ın haykırışı adeta ödümü patlattı.
“Arkanı o kadına dönme, ulan kahrolası!” diye yüksek sesle bağırdı.
Kadına bakmak için hızla döndüm. Arabama doğru birkaç adım daha ilerlemişti— kapıya bir buçuk metre kadar bir uzaklıkta durmaktaydı. Tebessüm ediyordu; dişleri iri, beyaz, muntazamdı. Ne var, gülümsemesinde tekin olmayan bir şey vardı. Pek dostça görünmüyordu; kontrollü bir sırıtıştı onunkisi; sadece gülen bir ağız. Gözleri siyah ve soğuktu, onları yüzüme dikmiş, bakmaktaydı.
Tüm bedenimin ürperdiğini hissettim. Don Juan ritimli bir şekilde kesik kesik gülmeye başladı; bir anlık bir bekleyişten sonra kadın yavaşça gerileyerek öbür insanların arkasına karışıp gözden kayboldu.
Arabayı sürerek oradan uzaklaşırken, don Juan şayet yaşamıma çekidüzen verip de öğrenmiş olmasa imişim, o kadının beni savunmasız bir böceği ezer gibi çiğnemiş olacağını söyledi.
“Senin için bulmuş olduğumu söylediğim yaraşıklı düşmandır işte o,” dedi.
Don Juan, benim avlanmamı engellemekte olan kadın konusunda ne yapacağımızı kararlaştırmadan önce bir yora beklememiz gerektiğini söyledi.
“Bi karga görür ya da işitirsek, bekleyebileceğimizi kesin anlamış olacağımız gibi nerede beklememiz gerektiğini de öğrenmiş oluruz,” diye ekledi.
Tüm çevremizi tarayarak ağır ağır, tam bir daire oluşturacak şekilde döndü.
“Beklenecek yer burası değil,” dedi fısıldayarak.

Doğuya doğru yürümeye başladık. Hava artık iyice kararmıştı. Ansızın iki karga, ilerimizdeki kimi yüksek çalılıkların ardından uçarak tepenin arkasından kayboldular. Don Juan o tepenin hedefimiz olduğunu söyledi.
Oraya vardığımızda don Juan tepenin etrafını dolaşarak, tepenin dibinde güneydoğuya bakan bir yeri seçti. Kuru dal parçalarıyla yaprakları, ve taşı toprağı temizleyerek bir buçuk iki metre çapında daire şeklinde bir yer açtı. Ona yardım etmek istedim, ama elinin sert bir hareketiyle bunu önledi. Parmağını dudaklarına götürerek susmamı imledi. Don Juan işini bitirdiğinde beni, dairenin merkezine çekerek, yüzüm tepenin uzağına, güneye doğru bakacak şekilde çevirdi, sonra kulağıma fısıldayarak onun hareketlerini taklit etmemi söyledi. Sağ ayağıyla tempolu bir şekilde yere sertçe vurarak dansa benzeyen birtakım hareketler yapmaya başladı; yedi eşit aralıklı vuruşu izleyen üç hızlı vuruştan ibaret bir danstı bu.
Kendimi bu tempoya alıştırmaya çalıştım— birkaç acemice adımdan sonra doğru tempoyu yakalayabildim.
“Niçin yapıyoruz bunu?” diye kulağıma fısıldadım.
Don Juan bana, gene fısıldayarak, bir tavşan gibi ayak teptiğimi, bu gürültünün sinsi sinsi dolaşan o kimseyi ergeç çekeceğini, merak edip ne oluyor, diye ortaya çıkmasına neden olacağını söyledi.
Ben dansın ritmini iyice kavradıktan sonra, don Juan yeri tekmelemesini bırakarak, eliyle usul tutup benim devam etmemi söyledi.
Zaman zaman kulak kesilip, başını hafifçe sağa doğru eğerek, çalılıklardan gelecek sesleri bekler gibi dikkatle dinlemekteydi. Don Juan bir ara durmamı imleyerek son kerte tetikte durarak kaldı; bilinmeyen ve görünmeyen bir saldırganın üzerine fırlayarak atlamaya anık bir haldeymiş gibi beklemekteydi.
Don Juan, ardından, dansımı sürdürmemi imledi—bir süre sonra beni tekrar durdurdu. Benim her duruşumda öylesine bir konsantrasyonla dinliyordu ki, bedeninin her bir azası gerginlikten kopacak izlenimini yaratıyordu.
Ansızın don Juan benim yanıma zıpladı; alacakaranlığın, erkinin doruğunda olduğunu kulağıma fısıldadı.
Çevreme baktım. Çalılıklar, tepeler, kayalıklar koyu renkli kütleler halinde görünmekteydiler. Gökyüzü lacivert bir renk almıştı, artık bulutlar görünmez olmuşlardı. Bütün dünya koyu renkli, tekdüze silüetlerden oluşmuş gibi gözüküyor, herhangi bir şeyin sınırlarını belirlemek imkânsızlaşıyordu.
Ta uzaklardaki bir hayvanın ürkünç çığlığını işittim—bir çakal ya da bir gece kuşunun çığlığı olabilirdi. Öyle aniden olmuştu ki, dikkat edememiştim. Ama don Juan’ın gövdesi bir parça silkelendi. O yanımda dururken kaslarının titreştiğini hissediyordum.
“Haydi iş başına,” diye fısıldadı don Juan. “Yeri tekmelemeye başla, ve hazır dur. Kadın burada.”
Yeri çılgıncasına tekmeleyerek dansıma başladım, don Juan ayağını benimkinin üzerine koyarak çırpınırcasına, gevşememi, yere ritimli vurmamı imledi.
“Onu korkutup kaçırmayasın,” diye kulağımın içine fısıldadı. “Sakin ol, ve asabına çüş de!”
Don Juan gene yere vurma ritmimi eliyle yönetmeye başladı, ikinci turdan sonra beni durdurdu— o anda aynı çığlığı gene işittim. Bu defa, tepenin üzerinde uçmakta olan bir kuşun sesine benziyordu.
Don Juan beni gene dansıma başlattı, tam duracağım sırada solumdan yana tuhaf bir hışırtı işittim. Kuru çalılıkların arasında yürümekte olan irice bir hayvanın çıkardığı bir sesti bu. Aklıma ilk gelen hayvan bir ayı oldu, ama sonra çölde ayı bulunmadığını hatırladım. Don Juan’ın kolunu kavradım; o gülümseyerek parmağını dudağına götürdü— susmamı imledi. Art arda, tam üzerimdeki bir noktayı göstererek yüzüm tepenin kapkara kütlesine bakana dek beni yavaşça ve sesizce geriye doğru çevirdi. Don Juan parmağını aşağıya doğru indirerek tepedeki belli bir noktaya doğru uzattı. Gözlerimi o noktadan ayırmaksızın bakmaktaydım ki, birden, sanki bir karabasandaymışızca, kara bir gölge üzerime atladı. Feryadı bastırarak sırtüstü yere yuvarlandım. Bir an o kara varlığın siluetini koyu lacivert renkli gökyüzünde görür gibi oldum; ardından, kara gölge havada salınarak ötemizdeki çalıların arasına indi. Ağır bir gövdenin kuru çalılığı ezerek çıkardığı sesi işittim; bunu meşum bir çığlık sesi izledi.
Don Juan yerden kalkmama yardım ederek beni, karanlığın içinden, tuzaklarımı bırakmış olduğum yere götürdü. Onları bana toplatıp söktürdükten sonra parçalarını dört bir yana fırlatıp attı. Bütün bunları tek bir kelime söylemeksizin yapmaktaydı. Onun evine dönene dek hiç konuşmadık.
“Ne dememi istiyorsun ki?” diye sordu bana don Juan, bir kaç saat önce tanık olduğum olayları açıklamasını üst üste istedikten sonra ben.
“Neydi ki o?” diye sordum.
“Hay Allah! Onun kim olduğunu pekâlâ bilmektesin,” dedi don Juan. “Neydi ki o, diye sorarak meseleyi sulandırmasana!”
Kendimce, aklıma yatkın bir açıklama yolu bulmuştum. Gördüğüm o siluet, birisinin tepenin üzerinden salıverdiği bir uçurtmaya benziyordu, bir başkası da, arkamızda duran biri, onu yere çekip indirmişti, böylece koyu bir karaltının havada aşağı yukarı beş altı metre salındığı izlenimi yaratılmıştı.
Don Juan açıklamamı dikkatle dinledikten sonra gözlerinden yanaklarına doğru gözyaşı damlaları yuvarlanana dek güldü.
“Bırak saçmalamayı da sadede gel,” dedi. “Baklayı çıkar ağzından. Bi kadın değil miydi o?”
Yere düşüp de yukarıya doğru baktığımda son derece yavaş hareket ederek süzüle süzüle üzerime atlamakta olan uzun etekli bir kadının kapkara siluetini gördüğümü itiraf etmek zorunda kaldım; sonra bir şeyler o koyu renkli silueti çekmiş, hızla üzerimden uçarak çalılığa çakılmasına neden olmuştu. Aslında, uçurtma fikrini bana veren şey, onun bu son hareketi olmuştu.
Don Juan artık bu konu üzerinde durmak istemedi.
Ertesi gün esrarengiz bir işini yerine getirmek için benden ayrıldı; ben de bir başka uruktaki Yaqui dostlarımı ziyarete gittim.
Çarşamba, 12 Aralık 1962
Yaqui uruğuna varır varmaz, Meksikalı bakkal bana, Guadolupe Bakiresi şerefine planlanan “fiesta” için Ciudad Obregon’daki bir mağazadan bir pikapla yirmi plak kiraladığını söyledi. Yaqui uruğuna her ay iki kez uğrayarak kimi Yaqui Kızılderililerine taksitle satmayı başardığı birtakım elden düşme giysilerin paralarını toplamaya gelen gezgin satıcı Julio’ya gerekli tüm hazırlıkları yaptırdığını herkese duyurmuş bulunuyordu.
Öğleden sonra Julio erkenden pikabı getirerek dükkâna elektrik sağlayan dinamoya bağladı. Pikabın çalıştığına emin olduktan sonra sesini en yüksek konuma getirerek, bakkala, ayar düğmelerine kesinlikle dokunmamasını tembihledi, ve yirmi plağı teker teker incelemeye başladı.
“Her birinde kaç çizik var, biliyorum,” dedi Julio, bakkala.
“Sen onu kızıma anlatacaksın,” diye karşılık verdi bakkal. “Sorumlusu sensin, kızın değil.”
“Olsun, sen gene de söyle, plakları ben değil o değiştirecek.”
Julio, plakaları kim ellerse elesin hiç fark etmeyeceğini,
bozulan plakları bakkala ödeteceğini yineledi. Bakkal, Julio ile tartışmaya başladı. Julio kıpkırmızı kesildi. Arada bir, bakkal dükkânının önünde toplanmış olan Yaqui Kızılderililerinden oluşan kalabalığa bakıyor, ellerini sallayarak, yüzünü ekşitip buruşturarak çaresizliğini, sabrının tükendiğini anlatmaya çalışıyordu. Son bir çözüm yolu olarak peşin bir kaparo talep etti. Bu sefer tartışma bambaşka bir maceraya dökülerek bir plağın bozulmasının nasıl tanımlanacağına dönüştü. Julio salâhiyettar bir tavırla bozulan her plak için daha da öfkelenerek pikabın kablolarını çekmeye başladı. Pikabı dinamodan ayırıp akşamki eğlentiyi iptal etmeyi kafasına koymuşa benziyordu. Dükkânının önünde toplanan müşterilerine, Julio ile anlaşabilmek amacıyla elinden gelen her fedakârlığı yaptığı iletisini vermeye çalışmaktaydı. Bir an geldi, herkes eğlentinin daha başlamadan önce piç olacağı hükmüne varayazdı.
Blas, evinde kaldığım yaşlı Yaqui Kızılderilisi, sesini yükselterek Yaquilerin kendi en kutsal dinsel bayramları olan Guadalupe Bakiresi festivalini bile doğru dürüst kutlayamadıkları için avaz avaz yakındı.
Ben araya girerek yardım etmeyi önerdim, ama Blas beni önledi. Şayet kaporayu ben ödeyecek olursam, bakkalın tutup plakları paramparça edeceğini söyledi.
Uzun süren bir tartışmadan sonra, gelin görün, oradaki herkes Julio’nun tarafını tutar oldu da, bakkal da ikisine de en uygun koşullarda bir anlaşmayı kabul etti. Netice olarak kaparo ödemeyecek, ama plakların da pikabın da sorumluluğunu kabul edecekti.
Julio’nun motosikleti o yöredeki daha uzakça bir mahalleye giderken ortalığı toza dumana boğdu. Blas, Julio’nun o mahallelerdeki millet bakkal dükkânına gelip de taksit paralarını islime yatırmadan önce oraya yetişmeye çalıştığını söyledi. O bana bunu anlatırken, dükkânın ardından bir grup Kızılderili çıktı. Blas onlara bakarak gülünce, oradaki herkes onunla birlikte gülmeye başladı.
Blas bana, onların Julio’nun müşterileri olduğunu, dükkânın ardına saklanıp, onun gitmesini beklediklerini söyledi. Bakkalın kızı pikaba bir plak koyarak pikabın iğneli kolunu plağa yerleştirdi; kulakları tırmalayan feci cızırtılar, tiz hışırtılar arasında bir borazanla gitarların sesleri gümbürdedi.
Eğlence dedikleri şey pikabı sonuna dek açıp dinlemekten ibaretti. Bakkalın kızı ve daha üç Meksikalı genç kadınla dans eden dört Meksikalı delikanlı vardı. Yaquiler dans etmiyorlardı; dans edenlerin her hareketini ağızları açık, keyifle izliyorlardı. Sırf seyretmek ve ucuz tekillaları gövdeye indirmek onları yeterince eğlendiriyora benziyordu.
Tanıdığım herkese içki ısmarladım. Onlarla dost olmaya çalışıyordum. Öbür Kızılderililerin de aralarında dolaşarak onlarla konuştum—onlara içki ısmarladım. Benim bu tutumum, onlar benim hiç içmediğimi anlayana dek gayet iyi işledi. Benim içmediğimi gören Kızılderililer hep birden taciz olmuşa benziyorlardı. Sanki hepsi de benim oraya ait olmadığımı kolektif olarak keşfetmişler gibiydi. Kızılderililer homurdanmaya, bana ters ters bakmaya başlamışlardı.
Kızılderililer kadar sarhoş olan MeksikalIlar da aynı anda
benim dans etmediğimin farkına varmışlardı; bu, onları daha da fazla rahatsız etmişe benziyordu. Giderek saldırganlaştılar. İçlerinden biri kolumu şiddetlice sıkarak beni pikabın yanına sürükledi; bir başkası elime bir bardak tekila tutuşturarak, “maçoluğumu” kanıtlamak amacıyla bir dikişte içmemi söyledi.
Onları engellemeye çalışarak sanki bu durumdan zevk alırmışım gibi aptal aptal güldüm. Önce dans edip sonra içeceğimi söyledim. Delikanlılardan biri bir şarkı adı söyledi. Pikabın başındaki kız üst üste yığılı plakların arasından o plağı aramaya başladı. Kadınlardan hiçbirinin açıkça içki içtiği görülmüyordu, ama plağı arayan kız oldukça içkiliye benziyordu, o yüzden plağı yerine geçirmekte müşkülat çekmekteydi. Genç bir adam, kızın seçtiği plağın twist olmadığını söyledi; kız istenilen plağı bulabilmek amacıyla plakları beceriksizce karıştırdı, herkes onun etrafını sardığından beni unutmuşlardı. Fırsattan istifade, ışıklandırılmış alandan uzağa, dükkânın arkasına kaçtım— oradan uzaklaştım.
Onlardan otuz metre kadar ötede bir yerde durdum, kimi çalılıkların arasına gizlenip ne yapacağımı düşünmeye başladım. Çok yorgundum. Arabama ulaşıp eve dönmeye karar verdim. Arabamı park etmiş olduğum Blas’ın evine doğru yürümeye başladım. Arabayı ağır ağır sürdüğüm takdirde kimsenin ordan ayrıldığımı fark etmeyeceğini düşünüyordum.
Pikapla sorumlu kişiler hâlâ o plağı arıyor olmalıydılar— zira hoparlörün yüksek sesli ve tiz cızırtısından başka bir şey işitemiyordum—ama ardından bir twistin gümbürdeyen sesi yayılıverdi. Onların belki de benim bulunduğum yere döndüklerini, benim gitmiş olduğumu keşfettiklerini düşünerek, yüksek sesle güldüm.

Karşı yönden, dükkâna doğru yürümekte olan birkaç insan karaltısının gelmekte olduğunu gördüm. Birbirimizin yanından geçerken onlar “Buenas noches”, diye mırıldandılar. Onları tanımıştım, onun için onlarla konuştum. Onlara toplantının çok eğlenceli geçtiğini söyledim.
Yolda keskin bir dönemece varmazdan önce tanıyamadığım iki kişiye daha rastladım, ama onları da selamladım. Pikabın gümbürdeyen sesi ta yola da, handıysa dükkânın önünde olduğu denli, alçalmaksızın ulaşmaktaydı. Yıldızsız, karanlık bir geceydi, ancak dükkânın ışıklarının şavkı çevremi görsel olarak sezebilmemi sağlamaktaydı. Blas’ın evi oldukça yakındaydı; adımlarımı sıklaştırdım. Sonra, solumdan yana yolun dönemecinde oturan ya da çömelmiş duran bir insan karaltısı dikkatimi çekti. Bir an için onun eğlentiden, benden önce ayrılmış olan birine ait olabileceğini düşündüm. Yolun kenarında büyük aptesini yapan birine benziyordu. Bu bana tuhaf geldi. O yöre insanları bu tür ihtiyaçlarını çalılıkların arasına gizlenerek görürlerdi. Bu nedenle, önümdeki kimsenin sarhoş olduğu kanısına vardım.
Dönemece vardığımda, “Buenas noches”, dedim. O kimse bana tekinsiz, boğuk bir sesle uluyarak yanıt verdi. Tüm bedenimde tüylerim diken diken olmuştu. Bir süre, donup kalmışçasına durdum. Sonra hızla yürümeye başladım. Gözümün ucuyla bir bakayım, dedim. O karaltının yarı doğrulmuş olarak durduğunu gördüm; bir kadındı o. Kamburu çıkmışçasına öne doğru eğilmişti; o durumda birkaç metre yürüdü, sonra hoplayıverdi. Ben koşmaya başladım, kadın da yanımda aynı hızla bir kuş gibi seke seke yürümekteydi. Blas’ın evine vardığımda, kadının önümü kesmesine ramak kalmıştı, nerdeyse bana değmişti.
Evin önündeki küçük kuru bir hendeğin üzerinden atlayarak, evin entipüften kapısına yüklenerek kendimi içeriye attım.
Blas evdeydi; anlattığım hikâyeyle ilgilenmiş görünmedi.
“Seni maytaba almışlar,” dedi beni sakinleştirmeye çalışarak. “Kızılderililer yabancılarla makara geçmekten hoşlanırlar.”
Az önceki deneyimim sinirlerimi öylesine yıpratmıştı ki, ertesi gün tasarladığım gibi evime döneceğime don Juan’ın evine gitmeye karar verdim.
Don Juan akşama doğru döndü. O daha bir laf edemeden ben üzerine çullanıp, Blas’ın söyledikleri dahil tüm olanları bir nefeste anlattım. Don Juan’ın yüzü kasvetlendi. Ola ki bu benim kendi kuruntumdu, ama don Juan’ın tasalandığını düşünmekteydim.
“Blas’ın söylediklerine pek aldırış etme sen,” dedi ağırbaşlı bir sesle. “Büyücüler arasındaki çekişmelerden hiç anlamaz o.
“O karaltının senin solunda olduğunu gördüğün an ciddi bi durum olduğunu anlamış olmalıydın. Koşmamalıydın ayrıca.”
Ne yapmalıydım yani? Orda dikilip durmalı mıydım?”
“Evet. Bi savaşçı düşmanıyla karşılaştığında, o düşman da sıradan bi âdemoğlu değilse, karşı duruşuna geçmelidir.”
“Neler söylüyorsun sen, don Juan?”
“Ben diyorum ki sen o yaraşıklı düşmanınla üçüncü kez karşılaştın. O seni her bi yerde izliyor, senin zayıf bi anını yakalamaya çalışıyor. Bu kez seni pençesine geçiriyordu az kalsın.”
İçimin kaygıyla dolmakta olduğunu hissettim; don Juan’ı, beni gereksiz yere tehlikeli durumlara sokmakla suçladım. Benimle oynadığı bu oyunun çok gaddarca bir şey olduğunu söyledim.
“Şayet böyle bi şey sıradan bi adamın başına gelmiş olsaydı, gaddarca olurdu o zaman,” dedi don Juan. Ama insan bi avcı gibi yaşamaya başladığı an, sıradan bi kimse değildir artık. Üstelik, ben sana yaraşıklı bi düşmanı seninle oynamak, sana eziyet etmek, seni tedirgin etmek amacıyla bulmadım. Yaraşıklı bi düşman seni gayretlendirebilirdi, ‘la Catalina’gibi bi hasmın etkisi altında sen benim sana öğrettiğim her bi şeyi kullanmak zorunda kalabilirdin. Şimdi artık senin başka bi seçeneğin kalmadı.”
Bir süre sessiz kaldık. Don Juan’ın sözleri içimde tanımsız bir korku uyandırmıştı.
Don Juan daha sonra bana, ben “Buenas noches” dedikten sonra işittiğim o çığlığı elimden geldiğince taklit etmemi istedi.
Aynı sesi çıkarmaya çalıştım; ağzımdan beni bile ürküten acayip bir uluma sesi döküldü; don Juan nerdeyse kendini tutamayarak gülmeye başladı.
Daha sonra don Juan bana tüm olanları sil baştan anlattırdı; koştuğum mesafeyi, kadınla karşılaştığım zaman onunla aramdaki uzaklığı, eve vardığım zaman kadının bana ve zıplamaya başladığı yere olan mesafesini, her şeyi.
“Hiçbi tombul Kızılderili karısı onca yolu zıplayarak gidemez,” dedi bütün anlattıklarımı değerlendirdikten sonra. “O kadar yolu koşamazlar bile.”
Don Juan beni zıplatmaya başladı. Her defasında yüz - yüz yirmi santimden daha fazla gidemiyordum, algılayışıma göre o kadının her zıplayışında en azından üç metre kadar bi mesafeyi aşmış olması gerekirdi.
“Elbet bundan sonra sürekli tetikte beklemen gerektiğini biliyorsun,” dedi don Juan aşırı endişeli bir sesle. “Bilinçsiz, zayıf bi anında seni sol omzundan vurmaya çalışacak.”
“Ne yapmam gerekir?” diye sordum.
“Yakınman anlamsız olur," dedi don Juan. “Şu andan itibaren önemli olan şey yaşamının stratejisidir.”
Söylediği şeylerin üzerinde konsantre olamıyordum. Habire not tutuyordum. Uzun bir sessizlikten sonra don Juan kulaklarımın ardında ya da boynumda herhangi bir ağrı hissedip hissetmediğimi sordu. Ben, hayır, dedim, o da bu iki bölgeden birinde herhangi bir rahatsızlık hissettiğim takdirde bunun boş bulunarak “la Catalina”nın beni incitmesine yol açmış bulunduğum anlamına geleceğini anlattı.
“O gece senin yaptığın her bi konuda boş bulunmuşsun sen,” dedi. “En başta, zaman öldürmek için o toplantıya gittin, sanki öldürecek zaman varmışçasına. Bu seni zayıflattı.”
“Eğlenceli yerlere gitmemem mi gerek, yani?”
“Yo. Demem o değil. Canının çektiği yere gidebilirsin, ama bunu yaptığın takdirde, o eyleminin tüm sorumluluğunu üstlenmen gerekir. Bi savaşçı, yaşamını stratejik olarak yaşar. O türden eğlenceli bi partiye ya da bi toplantıya, ancak stratejisine uygun düştüğü takdirde gider. Bu da, kuşkusuz, kendisinin duruma yüzde yüz hâkim olduğu, gerekli bulduğu her bi eylemi yerine getirebileceği anlamına gelir.”
Don Juan gözelerini bana dikmiş, gülümsüyordu; sonra yüzünü elleriyle kapatıp yumuşak bir şekilde kıkır kıkır güldü. “Basiretin feci şekilde bağlanmış senin,” dedi. “Senin hasmın peşine düşmüş senin, onun için yaşamında ilk kez olarak baştan savma hareket edemezsin. Bu kez tamamıyla farklı bi yapmayı öğrenmek zorundasın: stratejik yapma. Şöyle de düşünebilirsin. Şayet ‘la Catalina’nın saldırılarından sonra sağ kalırsan, bi gün ona seni yapmanı değiştirmek zorunda bıraktığı için teşekkür edeceksin.”
“Anlattıkların pek iç açıcı şeyler değil!” diye haykırdım. “Ya sağ kalmazsam?”
“Bi savaşçı o tür şeyleri aklına bile getirmez,” dedi don Juan. “Bi savaşçı, başka kimselerle bi eyleme geçtiğinde, stratejik yapmasını izler, bu biçimdeki bi yapmada yalnızca eylemler vardır.”
Don Juan’a, stratejik yapmanın nasıl uygulandığını sordum.
“İnsanın, kendisini başkalarının insafına terk etmemesiyle
uygulanır,” diye yanıt verdi. “Örneğin, o eğlentide sen bi soytarı rolündeydin, ama soytarılık senin amaçlarına uygun düştüğünden değil de kendini o insanların infasına terkettiğin için. Duruma hâkim olamadığın için oradan kaçmak zorunda kaldın.”
“Ne yapmış olmalıydım?”
“Bi kere oraya gitmemeliydin, ya da oraya belli bir eylemi gerçekleştirmek amacıyla gitmeliydin.
“MeksikalIlarla yüz göz olduktan sonra zayıf bi duruma düştün, ‘la Catalina’da o fırsatı kullandı. Tuttu, yolun kıyısında çömelip seni beklemeye başladı.
“Oysa senin bedenin bi şeylerin yolunda gitmediğini bilmekteydi, ama sen tuttun, buna rağmen konuştun onunla. Çok kötü bi şey yaptın. Bu türden karşılaşmalarda hasmına tek bi laf bile söylememelisin. Sonra sırtını ona dönmüştün. Bu daha da kötüydü. Ardından, ondan kaçmaya başladın, buysa yapabileceğin en kötü şeydi! Şükür ki hantallığı tutmuş. Gerçek bi büyücünün seni o anda, sırtını dönüp de kaçmaya başladığında, biçivermesi işten bile değildi.
“Artık senin biricik savunman, olduğun yerde kalıp dansını yapmaktır.”
“Ne dansından söz etmektesin?” diye sordum.
Don Juan, bana öğretmiş olduğu “tavşan adımı”nın dansımın giriş bölümü olduğunu, bir savaşçının bu dansı yaşamı boyunca itinayla geliştirerek bu yeryüzündeki son durağında onu icra ettiğini anlattı.
Birden yabansı bir uyanıklık havasına girdim; zihnime bir dizi düşünce akın etti. Bir açıdan bakınca, benimle “la Catalina” arasında, onunla ilk karşılaştığım zaman yer alan olaylar düpedüz gerçekti. “La Catalina” gerçekti, onun beni sahiden takip etmekte olduğu ihtimalini zihnimden kovamazdım. Başka bir açıdan bakınca da, onun beni nasıl takip ettiğini anlayabilmem mümkün değildi, bu nedenle don Juan’ın benimle bir oyun oynayabileceği, tanık olduğum o takinsiz görüngüleri bir yolunu bulup onun gerçekleştirmiş olabileceğine ilişkin müphem bir kuşku ağırlık kazanıyordu.
Don Juan birden gökyüzüne baktı; gidip büyücüye bakmak için hâlâ zamanımızın olduğunu bildirdi. Sadece onun evinin önünden arabayla geçeceğimizden dolayı, pek fazla bir tehlikenin olmadığı konusunda bana güvence verdi.
“Onun endamını iyi bellemelisin,” dedi don Juan. “O zaman zihninde şu ya da bu şekilde hiçbi kuşku kalmaz.”
Ellerim terden sırsıklam olmuştu; havluyla onları sık sık kurulamak zorunda kalıyordum. Arabama bindik, don Juan beni ana karayoluna çıkardı, sonra genişçe bir toprak yola girdik. Yolun tam ortasından gidiyordum; ağır kamyonlarla traktörler yolda çok derin oyuklar açmışlardı, bu yüzden, altı alçak olan arabamı yolun solundan ya da sağından süremiyordum. Yoğun toz bulutunun içinden ağır ağır ilerledik. Yolu düzeltmek için serilmiş olan iri çakıllar yağmurlu zamanlarda çamurla karışarak iri topaklar oluşturmuştu; koskoca kuru çamur ve taş parçaları fırlayarak arabamın altına çarpıyor, patlama sesleri çıkarıyorlardı.
Don Juan, küçük bir köprüye yaklaştığımız bir sırada yavaşlamamı söyledi. Orada oturan dört Kızılderili bize el salladı. Onları tanıyıp tanımadığımdan emin değildim. Köprüyü geçince yol hafifçe kıvrılmaya başladı.
“İşte, kadının evi şu,” diye fısıldadı don Juan, gözleriyle her yanı yüksek kamıştan bir çitle çevrili beyaz bir evi imlerken.
Don Juan bir U-dönüşü yapıp yolun ortasında durmamı, kadın işkillenerek yüzünü gösterene dek orada beklememizi söyledi.
Belki on dakika kadar orada bekledik. Zaman hiç geçmiyormuş gibi hissediyordum. Don Juan bir kelime dahi etmedi. Eve bakarak devinmeksizin duruyordu.
“İşte orada,” dedi don Juan gövdesi zıplarcasına silkinerek.
Evin içinde duran, ve açık kapıdan dışarıya doğru bakan bir kadının siluetini gördüm. Bulunduğu oda epey loştu, o yüzden kadının karaltısı daha da belirsizleşiyordu.
Birkaç dakika sonra kadın o loş odadan çıkarak evinin kapısına geldi, orada durup bize bakmaya başladı. Biz de birkaç saniye ona baktıktan sonra, don Juan arabayı sürmemi söyledi. Dilim tutulmuş gibiydi. O gece karanlıkta zıpladığını gördüğüm kadının o olduğuna yemin edebilirdim.
Yarım saat kadar sonra, asfalt yola döndüğümüzde, don Juan benimle konuşmaya başladı.
“Ne diyorsun?” diye sordu. “Kadının endamını tanıyabildin mi?”
Yanıt vermeden önce uzun süre duraksadım. Evet, demenin gerektireceği teslimiyetten korkuyordum. Yanıtımı dikkatlice düşünerek verdim—karanlık yüzünden tam emin olamayacağımı söyledim.
Don Juan gülerek sevecence başımı tıpışladı.
“Oydu, değil mi?” diye sordu.
Bana, yanıt verecek zaman bırakmadan, parmağını sus
dercesine ağzına götürdü; kulağıma fısıldayarak herhangi bir şey söylemenin anlamsız olduğunu, “la Catalina”nın hücumlarını atlatabilmem için de don Juan’ın öğretmiş olduğu her şeyi kullanmam gerektiğini söyledi.

18

Cvp: 3. Kitap - Ixtlan Yolculuğu

18 - Büyücünün Erk Halkası

1971 yılının Mayıs ayında don Juan’a çömezliğimin son ziyaretini yapmıştım. Bu defaki gidişimde de niyetim, birlikte çalışmış olduğumuz on yıl boyunca olduğu gibi onun yanında bulunmanın bana vermiş olduğu huzuru bir kez daha tatmaktı.
Don Juan’ın, bir Mazatec Kızılderili büyücüsü olan arkadaşı don Genaro da onunla kalıyordu. Altı ay önceki ziyaretim sırasında onların ikisini de görmüştüm. Ben onlara hep bir arada mı bulunduklarını sormayı düşünüyordum ki, don Genaro kuzey çölünü pek sevmediğinden dolayı beni görmek amacıyla tam zamanında dönmüş olduğunu söylemişti. Her ikisi de bir gizi paylaşırmışçasına gülmüşlerdi.
“Sırf seni görmek için geldim,” dedi don Genaro. “Gerçekten öyle,” diye yansıladı don Juan.
Don Genaro’ya, geçen defa ben ordayken, “dünyayı durdurmama” yardım etmek amacıyla yaptığı girişimlerin benim için felaket olduğunu söyledim. Ondan korktuğumu dostça ifade etmek için söylemiştim bu sözü. Don Genaro kendini tutamayarak, bir çocuk gibi gövdesini sallaya sallaya, tekme savura savura güldü. Don Juan bana bakmaktan kaçınıyor, o da gülüyordu.
“Artık bana yardım etmeye çalışmayacaksın, değil mi, don Genaro?” diye sordum.
Sorum, her ikisini de bir kahkaha tufanına daha sürükledi. Don Genaro gülerek yerde yuvarlandı, sonra karnını yere dayayarak zeminde yüzmeye başladı. Onun bu hareketini gördüğüm zaman kendimi kaybettiğimi anladım. O anda bedenim bir bakıma sonun geldiği bilincine ulaşmış gibi oldu. Sonun ne olduğunu biliyor da değildim. Olayları dramatize etmeye olan kişisel eğilimim, bir de don Genaro ile olan daha önceki deneyimim beni bunun yaşamımın sonu olacağına inanır duruma getirmişti.
Onları son ziyaretim sırasında, don Genaro beni “dünyayı durdurma”nın kıyısına itmeye çalışmıştı. O gayretleri öyle acayip ve dolaysız olmuştu ki, don Juan kendisi bana ordan gitmemi söylemek zorunda kalmıştı. Don Genaro’nun “erk” gösterileri öylesine olağandışı, öylesine şaşırtıcıydılar ki, beni, kendimi sil baştan yeniden değerlendirmeye sevk ettiler. Ben de evime döndüm, çömezliğimin ilk günlerinden itibaren tuttuğum notları gözden geçirdim, böylece tamamıyla yepyeni bir duygu beni gizemli bir şekilde sardı, ama don Genaro’yu zeminde yüzerken görene dek bu duygunun farkına tam olarak varamamıştım.
Zemin üzerinde yüzme eylemi, Genaro’nun burnumun hemen dibinde gerçekleştirmiş olduğu öbür yabansı ve şaşırtıcı eylemlere benzer şekilde, o yerde yüzükoyun dururken başladı. Genaro başlangıçta öyle şiddetli gülmekteydi ki, tüm gövdesi sarsılarak sallanıyordu, sonra tekmelemeye başladı, sonunda da bacaklarının hareketleri kollarının kürek çekme hareketleriyle uyumlu bir hale geçti, artık don Genaro yerde, altı bilyelerle donatılmış bir tahta levha üzerinde yüzükoyun yatarmış gibi kayarak ilerlemeye başlamıştı. Birkaç kez yön değiştirdi, benim ve don Juan’ın etrafında manevralar yaparak don Juan’ın evinin önündeki tüm alanı dolaştı.
Don Genaro daha önceleri de önümde şeytanlıklar yapmış, böyle bir şeyi yaptığı zaman don Juan benim, “görme”nin kıyısında bulunduğumu söylemişti. Benim “görmeyi” ıskalamam, don Genaro’nun edimlerinin her birisini rasyonel bir açıdan açıklamaya çalışma kararımdaki ısrarımın bir sonucu imiş. Don Genaro yüzmeye başladığında, bu defa dikkat ederek olayı açıklamak ya da anlamak için çaba göstermedim. Sadece ona baktım. Ama hayrete düşme duygusunu önlemeyi başaramadım. Adam düpedüz karnının ve göğsünün üzerinde kayarak devinmekteydi. Ona bakarken gözlerim şaşı bakar bir duruma geliyordu. İçimden bir ürkü duygusu yükseldi. Cereyan etmekte olan şeyi açıklamadığım takdirde “göreceğime” inanmış durumdaydım; bu düşünce beni son derece kaygılandırmaktaydı. Bu asabi beklentim öylesine büyüktü ki, bir bakıma dönüp dolaşıp gene aynı noktaya gelmiş oluyor, tekrar rasyonel bir çaba harcama noktasına ulaşıyordum.
Don Juan bana bakıyor olacak ki, birden omzuma vurdu; otomatikman dönüp ona baktım—bir an için bakışlarımı don Genaro’dan uzaklaştırmış oldum. Don Genaro’ya tekrar baktığımda, başı hafifçe eğik, çenesi handıysa sağ omzuma dayanmış olarak onu yanı başımda durur vaziyette gördüm. Gecikmeli bir irkilmeyle gösterdim reaksiyonumu. Bir an ona baktım, ardından geriye doğru zıpladım.
Suratına güya şaşırmış gibi bir ifade vermesi öyle komikti ki, kendimi tutamayarak yüksek sesle güldüm. Ne var ki, kahkahalarımın her zamankilere benzemediğinin farkındaydım. Bedenim, karnımın ortasından yayılan sinirsel bir ıspazmoza tutulmuşçasına sallanıyordu. Don Genaro elini karnıma koy du— ihtilaç nevinden dalgalanmalar duruverdi.
“Bu küçük Carlos her şeyi böyle abartır hep!” diye titizlenerek bağırdı.
Sonra, don Juan’ın sesiyle hareketlerini taklit ederek, ekledi: “Bi savaşçının asla o şekilde gülmediğini bilmiyor musun?” Don Juan’ı karikatürize edişi öyle mükemmeldi ki, bu sefer gülmem daha da şiddetlendi.
Sonra ikisi de çıkıp, öğleye kadar birkaç saatliğine gittiler. Döndüklerinde, don Juan’ın evinin önündeki alanda oturdular. Bir kelime dahi etmiyorlardı. Uykulu, yorgun, her şeyi unutmuş bir halleri vardı. Hareket etmeksizin uzun bir süre öyle kaldılar, ama son derece rahat ve gevşemiş görünüyorlardı. Don Juan’ın ağzı, uykudaymışçasına hafifçe aralanmıştı, ama ellerini kucağında kenetlemişti, başparmaklarını ritimli bir şekilde oynatmaktaydı.
Ben yerimde kıpırdayarak oturuş biçimimi değiştiriyordum ki, içime birden teskin edici bir sükûnet hissi yayıldı. Uykuya dalmış olmalıydım. Don Juan’ın gülüşünü işiterek uyandım. Gözlerimi açtım. İkisi de bana bakmaktaydılar.
“Konuşmadığın takdirde, uykun bastırıyor,” dedi don Juan, gülerek.
“Ne yazık ki öyle,” dedim.
Don Genaro sırtüstü yatarak bacaklarıyla havayı tekmelemeye başladı. Ben, bir an onun gene o taciz edici şeytanlıklarına başlayacağını geçirdim, ama don Genaro hemen yeniden bağdaş kurarak oturma duruşuna döndü.
“Artık farkına varmış olman gereken bi şey var,” dedi don Juan. “Ben buna bi santimetre küplük fırsat adını taktım. Hepimizin önüne, savaşçı olalım ya da olmayalım, zaman zaman bi santimetre küplük bi fırsat çıkıverir. Sıradan bi adamla bi savaşçının arasındaki fark, savaşçının bunun farkına varmasındadır; savaşçının görevlerinden biri de, o bi santimetre küplük fırsat önüne çıkıverdiğinde, onu yakalayabilmek için gerekli olan hıza ve cesarete sahip olabilmek amacıyla tetikte durmak, ve ölçünmeli olarak, yani bile bile beklemektir.
“Kısmet de, talih de, kişisel erk de, adı ne olursa olsun, acayip bi durumdur. Sanki minnacık bi çubuk, önümüze gelir de, bize onu almamızı söyler. Genellikle onun bizim bi santimetre küplük fırsatımız olduğunu kavrayamayacak denli çok meşgulüzdür biz, ya da çok dalgınızdır, ya da, ne bileyim, salak ve tembel. Öte yandan, bi savaşçı her zaman tetikte ve anıktır—onun için o fırsatı yakalayacak hamleyi yapabilecek durumda ve cesarettedir.”
“Sen her zaman anık mısındır?” diye bana sordu don Genaro tepeden inercesine.
“Galiba öyleyim,” dedim inanaraktan.
“Yani önüne çıkan o bi santimetre küplük fırsatını yakalayabilir misin?” diye don Juan bana sordu, pek inanmaz bir ses tonuyla.
“Kanımca bunu her zaman yapmaktayım,” dedim.
“Galiba sen yalnızca bildiğin şeyler konusunda anıksın,” dedi don Juan.
“Ola ki kendim aldatıyorumdur, ama bugünlerde hayatımda şimdiye dek olduğumdan çok daha bilinçli olduğum kanısındayım,” dedim ki buna gerçekten inanıyordum.
Don Genaro başını onaylarcasına öne doğru salladı.
“Evet,” dedi yumuşak bir sesle, kendi kendine konuşur gibi. “Küçük Corlos hakikaten anık, nasıl da tetikte hep, vallahi.” Onların benimle eğlendikleri hissine kapılmıştım. Ola ki benim her zaman anık olduğumu söylemiş olmam onlarda bir
rahatsızlık duygusu uyandırmıştı.
“Amacım övünmek değil,” dedim.
Don Genaro kaşlarını kaldırarak burun deliklerini genişletti. Not defterime bir göz atarak yazma taklidi yaptı.
“Galiba Carlos her zamanki gibi anık durumda,” dedi don
Juan don Genaro’ya.
“Belki de fazlaca anık,” diye cevabını yapıştırdı don Genaro.
“Vallahi de öyle,” diye onayladı don Juan.
Bu aşamada ne demem gerektiğini bilemediğimden sustum kaldım. “Arabanın çalışmasını engellediğim günü anımsar mısın?” diye sordu don Juan, durup dururken.
Sorusu çok ani olmuştu— konuştuğumuz şeylerle ilgisizdi. Arabamı çalıştıramadığım bir sırada bunu başarabileceğimi söylediği, sonra gerçekten de arabayı çalıştırabilmiş olduğum bir zamanı anıştırmaktaydı.
Hiç kimsenin öyle bir olayı unutamayacağını söyledim. “O bi şey değildi,” diye bastırdı don Juan kendinden emin
bir sesle.
“Bi şeycik değil. Di mi, Genaro?”
“Haklısın,” dedi don Genaro, üzerinde durmaksızın.
“Ne demek istiyorsun?” dedim karşı çıkarcasına. “O gün
yaptığın şey hakikaten havsalamın almadığı bir şeydi.”
“Bu sözün beni pek etkilemedi,” diye karşılık verdi don Genaro. İkisi de yüksek sesle güldüler, sonra don Juan sırtımı tıpışladı.
“Genaro senin arabanı çalışmaz duruma getirmekten daha beterini yapabilir,” diye sürdürdü. “Di mi, Genaro?”
“Öyle ya,” diye yanıt verdi don Genaro, dudaklarını bir
çocuk gibi yayarak.
“Ne yapabilir, yani?” diye sordum, istifimi bozmaksızın.

“Genaro arabanı toptan yok edebilir!” diye ünledi don Juan gümbürdeyen sesiyle; sonra aynı ses tonuyla ekledi: “Di mi, Genaro?”
“Ya ya!” diye karşılık verdi bir insanın hançeresinden çıkarabileceği en yüksek sesle, don Genaro.
Yerimden zıplayıvermiştim. Tüm bedenim üç dört kez asabi bir ihtilaçla silkindi.
“ Ne demek istiyorsun, yani arabam ortalıktan kayıp mı olacak?” diye sordum.
“Ne demek istediydim, Genaro?” diye sordu don Juan.
“Yani sen diyorsun ki, ben onun arabasına biner, motoru çalıştırır, ve çekip gidebilirim burdan,” yanıtını verdi don Genaro yapmacıklı bir ağırbaşlılıkla.
“Yok et şu arabayı, Genaro,” diye dayattı don Juan sesin de şakacı titremler.
“Oldu bu iş!” dedi don Genaro, kaşlarını çatıp, bana yan yan bakarak.
Çattığı kaşlarının dalgalanmakta olduğu ve bakışlarına haşarı ve delici bir nitelik kazandırdığı dikkatimi çekti.
“Pekâlâ!” dedi don Juan sakince. “Gidelim şuraya da arabaya bi bakalım.”
“Peki!” diye yansıladı onu don Genaro. “Gidelim şuraya da arabaya bi bakalım.”
İkisi de son kerte yavaş hareketlerle ayağa kalktılar. Bir an için ne yapacağımı bilemedim, ama don Juan kalkmamı imledi.
Don Juan’ın evinin önündeki küçük tepeye yöneldik. Onlar iki yanımda durmaktaydılar, don Juan sağımda, don Genaro da solumda. Onlar benden dört beş adım ilerde, hep görüş alanımın içerisindeydiler.
“Bakalım şu arabaya bir,” dedi don Genaro tekrar.
Don Juan, görünmeyen bir ipliği örercesine ellerini devindirmekteydi; don Genaro da aynı şeyleri yaparak yineledi: “Arabaya bir bakalım.” Seker gibi yürümekteydiler. Adımları normalden daha uzundu, ellerini ise önlerindeki görünmeyen birtakım nesneleri çırpıyor ya da işliyorcasına devindiriyorlardı. Don Juan’ın bu şekilde soytarılık yaptığını daha önce hiç görmemiştim, onunla göz göze gelmekten nerdeyse sıkılıyordum.
Tepenin üzerine ulaştığımızda, tepenin dibindeki elli metre kadar ötemizde arabamı park etmiş olduğum düzlüğe baktım. Midem bir sarsıntıyla büzüldü. Arabam görünürlerde yoktu. Bir an büyük bir şaşkınlık geçirdim. Ne yapmam gerektiğini bilemedim.
Sabahın erken saatlerinde oraya geldiğim zamandan beri arabam orda durmaktaydı. Daha yarım saat önce arabama uğramış, yeni bir not defteri almıştım. O zaman, hava aşırı sıcak olduğundan pencereleri açık bırakmayı düşünmüş, ama o bölgede kaynaşan sivrisineklerle öbür böceklerden dolayı fikrimi değiştirerek arabamı her zamanki gibi kilitlemiştim.
Tekrar etrafıma baktım. Arabamın yok olduğuna inanmayı reddediyordum. O düzlüğün kenarına kadar yürüdüm. Don Juan ile don Genaro da benimle birlikte yürüyerek yanımda durdular; benim hareketlerimi taklit ederek araba acaba ötelerde bir yerde midir, diye uzaklara doğru baktılar. Bir an içimden coşkulu bir sevinç duygusu taşar gibi oldu, sonra asabımı bozucu bir tedirginliğe dönüştü. Onlar da bunun farkına varmış olacaklar ki, etrafımda gezinmeye, ellerini, avuçlarındaki kimi hamur parçalarını yoğururcasına devindirmeye başladılar. “Arabaya ne olmuştur sence, Genaro?” diye sordu don Juan uysalcasına.
“Arabaya binip uzaklara götürdüm,” dedi don Genaro, ardından inanılmaz bir şekilde vites ve direksiyon kullanma hareketleri yaptı. Dizlerini, oturuyormuş gibi bükerek birkaç saniye, kuşkusuz sadece bacak kaslarının desteğinde, o konumda kaldı; sonra ağırlığını sağ bacağına yükleyerek sol ayağını debriyaj pedalına basar gibi öne doğru uzattı. Dudaklarıyla motor sesi çıkardı; nihayet, bunlar yetmezmiş gibi, yoldaki bir tümseğe çarpmış gibi yukarı aşağı yaylanarak devindi—bende, direksiyonu bırakmaksızın zıplayan acemi şoför izlenimi yaratmaya çalıştı.
Don Genaro’nun pandomiması harikaydı. Don Juan soluğu kesilene dek güldü. Ben de onların cümbüşüne katılmak istiyordum ama bir türlü gevşeyemiyordum. Daha önce hayatım da hiç duyumsamamış olduğum bir kaygı hissine kapıldım. İçim yanıyormuş gibiydi; sonunda yerdeki küçük taşları tekmelemeye başladım; işi, onları yerden toplayıp bilinçsiz ve beni de şaşırtan bir öfkeyle fırlatıp atmaya kadar vardırdım. Sanki beni öfkelendiren şey benim dışımdaymış da, birden beni sarıvermiş gibi hissetmekteydim. Sonra o tedirginlik duygusu, nasıl gizlice geldiyse gene öyle yitti, yok oldu. Derin bir soluk aldım, artık iyileşmiştim.
Don Juan’ın yüzüne bakmaya cesaret edemiyordum. Deminki öfke krizimden dolayı utanç duymaktaydım, ama aynı zamanda gülmek de istiyordum. Don Juan yanıma gelerek sırtımı sıvazladı. Don Genaro da kolunu omzuma yasladı.
“Aldırma sen!” dedi don Genaro. “Keyfine bak. At yumruğunu burnuna, kanasın. Sonra bir taş alır, onunla dişlerini kırarsın. İyi hisseder insan! O da yetmezse sana, şurdaki koca kayanın üstündeki taşla taşaklarını ezersin be yahu.”
Don Juan kıkır kıkır gülmekteydi. Onlara, öyle salakça davrandığımdan ötürü utanç duyduğumu söyledim. Birden ne olduğunu anlayamamıştım işte. Don Juan, benim neler olduğunu kesin olarak bildiğim halde bilmezmiş gibi davrandığımdan, ve beni öfkelendiren şeyin de bu ikiyüzlü tutumum olduğundan emin bulunduğunu söyledi.
Don Genaro her zamankinden farklı olarak beni teselli ediyordu; sık sık sırtımı tıpışlıyordu.
“Hepimizin başına gelir böyle şeyler,” dedi don Juan. “Bununla ne demek istiyorsun, don Juan?” diye benim sesimi taklit ederek, benim don Juan’a soru sorma âdetimi tiye alarak don Genaro sordu.
Don Juan da, “Dünya tepetaklak durur iken biz dimdik durmaktayız, oysa dünya dimdik durmakta iken biz tepetaklak durmaktayız. Ancak dünya da biz de dimdik durdukta, biz kendimizi tepetaklak durmakta sanırız kim...” diye saçma sapan bir şeyler söyledi. Gevezeliğini sürdürdü de sürdürdü, bu sırada don Genaro da benim not alışımı taklit etmekteydi. Burun deliklerini genişletip elini oynatarak görünmeyen bir deftere yazıyor, sonuna kadar açtığı gözlerini don Juan’dan ayırmıyordu. Don Genaro, benim, konuşmaların doğal akışını değiştirmekten kaçınma amacıyla defterime bakmadan not tutma yöntemimi parmağına dolamış, dalgasını geçmekteydi. Beni taklit edişi gerçekten harikaydı.
Birden kendimi son derece rahat, mutlu hissettim. Onların kahkahaları beni yatıştırıyordu. Bir an kendimi koyuverip ta yürekten bir kahkaha patlattım. Ama sonra zihnim yeni bir korku, şaşkınlık ve tedirginlik durumuna girdi. Orada cereyan etmekte olan şeylerin hepsinin de imkânsız olduğunu düşündüm; gerçekten de, önümdeki dünyayı değerlendirmeye alışık olduğum mantıksal dizgeler açısından akıl almaz şeyler olmaktaydı. Ama algılayabilen bir kimse olarak, arabamın orda olmadığını algılamaktaydım. Don Juan’ın beni açıklanamayan bir fenomenle karşı karşıya getirdiği her zaman olduğu gibi, sıradan yöntemlerle bana oyun oynandığı düşüncesine kapıldım bir kez daha. Zihnim, stres altındayken, gayri ihtiyari ve kaçınılmazcasına hep aynı kurguyu yineliyordu. Arabamı, onu park etmiş olduğum yerden kaldırarak götürebilmeleri için don Juan ile don Genaro’nun kaç yardakçıya ihtiyaçları olduğunu hesaplamaya başladım. Kapıları her zaman yaptığını gibi zorgulu bir şekilde kilitlemiş olduğuma emindim; el freni de çekiliydi; araba vitesteydi; direksiyon kilitlenmiş durumdaydı. Arabamı o durumda ancak kaldırarak götürebilirlerdi. Bunun için gerekli insan gücünü ikisinin de bir araya getiremeyeceğinden emindim. Bir başka ihtimal de onların anlaştığı bir kimsenin arabanın camını kırarak içeriye girdiği ve kablolarla oynayarak arabayı sürüp götürdüğü şeklindeydi. Ama bunu da ancak özel bir teknik bilgiye sahip birisi kıvırabilirdi. Geriye sadece bir izah yolu kalıyordu ki, o da beni ipnotize etmiş olmaları ihtimaliydi. Hareketleri benim için öylesine yeni ve kuşku uyandırıcı şeylerdi ki, kendimi bir dizi ussallaştırma kurguları içinde yitirmekte olduğumu fark ettim. Şayet beni ipnotize etmekte idiyseler, o halde ben o anda bir başka bilinçlik durumunda bulunmaktaydım. Don Juan ile geçirdiğim deneyimlerimde bu gibi durumlarda insanın geçen zamana ilişkin tutarlı bir zihinsel kayıt tutamadığına dikkat etmiştim. Olağandışı gerçeklik durumlarının hepsinde, zamanın geçmesi bağlamında, düzenli bir süreklilik bulunmuyordu; vardığım netice de, kendimi tetikte tuttuğum takdirde, ardışık zaman duyumunu yitireceğim bir anın geleceği şeklindeydi. Sanki, örneğin, belli bir anda bir dağa bakmaktayken, dönmüş olduğumu hatırlamaksızın bir an sonraki bilinçliliğimde kendimi karşıt doğrultudaki bir vadiye bakarken bulmuş olmam gibi. Şayet bu türden bir deneyim geçirmekte idiysem, o halde belki ipnotizmada olduğu gibi arabama ne olduğunu açıklayabilmiş olabilirdim. Yapabileceğim tek şeyin her bir ayrıntıya tüm dikkatimi seferber ederek bakmak olduğuna karar verdim.
“Arabam nerede?” diye sordum, ikisine birden hitap ederek.

“Arabası nerede, Genaro?” diye sordu don Juan büyük bir
ciddiyetle.
Don Genaro yerdeki küçük taşları kaldırarak altlarına bak
maya başladı. Arabamı park etmiş olduğum düzlükte kaldırmadığı tek taş bırakmamacasına harıl harıl didindi. Kimi zaman öfkelenmiş gibi yapıyor, taşı çalılıklara doğru hışımla fırlatıyordu.
Don Juan zevkten dört köşe don Genaro’nun şaklabanlıklarını izlemekteydi. Kıkır kıkır gülerek eğleniyor, benim orada bulunduğumu unutmuş görünüyordu.
Don Genaro sahte bir kızgınlık sergileyerek taşları fırlatmasına daha yeni son vermişti ki, dikkatini önüne çıkan, ve o düzlükteki tek iri ve ağır taş olan koskoca bir kayaya yöneltti. Altına bakmak amacıyla onu kaldırmayı denedi, ama kaya yerin içinde derinlere uzandığından, onu kımıldatamadı bile. Don Genora, sırılsıklam terleyene dek oflaya puflaya didindi. Sonra bir kayanın üzerine oturarak, yardım etsin, diye don Juan’ı çağırda.
Don Juan neşeyle gülümseyerek bana döndü ve, “Haydi gel, Genaro’ya yardım edelim,” dedi.
“Ne yapıyor ki?” diye sordum.
“Arabanı arıyor,” dedi don Juan istifini bozmadan, pek doğal bir şey söylermiş gibi.
“Aman Tanrım! Kayanın altında hiç bulunur mu ki araba?” diye karşı çıktım.
“Aman Tanrım! Niçin olmasın ki?" diye karşılık verince don Genaro, ikisi birden kahkahalarını patlattılar silbaştan.
Kayayı kımıldatamıyorduk. Don Juan, eve gidip, manivela olarak kullanabileceğimiz kalın bir tahta parçası aramamızı önerdi.
Eve doğru yürürken ben onlara bu hareketlerinin saçmalık olduğunu, bana her ne yapmaktaysalar bunun gereksiz olduğunu anlattım.
Don Genaro beni süzmeye başladı.
“Genaro pek titiz bi adamdır,” dedi don Juan ağırbaşlı bir ifadeyle. “O da tıpkı senin gibi müşkülpesent, çöp atlamaz biridir. Sen kendin hep, altına bakmadık bi taş bırakmadığından söz etmez misin? O da aynı şeyi yapıyor işte.”
Don Genaro benim omzumu tıpışlayarak, don Juan’ın çok haklı olduğunu söyledi, ve aslında, benim gibi olmaya karar verdiğini bildirdi. Gözlerinde delice bir parıltıyla yüzüme bakıp burun dileklerini açtı da açtı.
Don Juan ellerini çırparak şapkasını tuttuğu gibi yere fırlattı.
Evde, kalınca bir tahtayı uzun süre aradıktan sonra, don Genaro evin kirişlerinden biri olan uzunca ve oldukça kalın bir ağaç kütüğü buldu. Onu omuzlarına yatırdı; hep birlikte arabamı aradığımız yere yollandık.
O küçük tepeye doğru ilerlerken yolda, park ettiğimiz düzlüğü görebileceğim bir dönemece yaklaşırken, birden içime bir şey doğdu. Arabamı, onlardan önce bulacağıma dair bir içgörü idi bu; ama aşağıya baktığımda, tepenin dibinde araba falan yoktu.
Don Juan ile don Genaro zihnimden geçenleri anlamış olacaklar ki, ardımdan koştular, ve kahkahalarını patlattılar.
Tepeden düzlüğe indiğimizde derhal işe koyuldular. Onları birkaç saniye izledim. Yaptıklarını havsalam almıyordu. Çalışıyormuş gibi görünmek değildi onların yaptığı şey, arabamı aramak amacıyla taşı kaldırıp altına bakma işine kendilerini gerçekten tüm güçleriyle vermişlerdi. Bu kadarına dayanamayıp onlara katıldım. İkisi de soluk soluğaydılar, arada bir haykırıyorlardı; Genaro, bir çakal gibi uluyordu. İkisi de tere batmışlardı. Bedenlerinin, özellikle don Juan’ınkinin, ne denli kuvvetli olduğunu görebiliyordum. Onların yanında hımbıl bir delikanlıydım ben.
Çok geçmeden benden de ter boşanmaya başladı. Sonunda kayayı çevirmeyi başardık; don Genaro kayanın altındaki toprakları çıldırtıcı bir sabırlılık ve itinayla incelemeye koyuldu.
“Yok. Burada değilmiş,” diye duyurdu nihayet.
Onun bu sözleri, ikisinin de yerde yuvarlanarak katıla katıla gülmelerine yol açtı.
Ben de asabi bir şekilde gülmekteydim. Don Juan gerçekten sancılanmışçasına kıvranıyordu; elleriyle yüzünü örtüp sarsılan vücuduyla yere uzandı.
“Şimdi hangi istikamete gideceğiz?” diye don Genaro uzun bir moladan sonra sordu.
Don Juan başını eğerek gösterdi.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum.
“Arabanı aramaya!” dedi don Juan hiç gülmeksizin. Onlar gene iki yanımda yürüyerek hep birlikte çalılığa doğru yöneldik. Daha birkaç metre ilerlemiştik ki don Genora durmamızı imledi. Ayak parmaklarının uçlarına basa basa yürüyerek »birkaç adım ötemizdeki yuvarlakça bir çalılığa doğru yaklaştı, bir süre dalların arasına baktı; ama arabamın orada olmadığını söyledi.
Bir süre daha ilerledikten sonra don Genaro eliyle susmamızı imledi. Ayak parmaklarının uçlarına basarak dururken sırtını kamburlaştırdı, kollarını başının üzerinden havaya doğru uzattı. Parmakları bir pençe gibi gerilmişti. Bulunduğu yerden, don Genaro’nun vücudu bir S harfi gibi durmaktaydı. Bir süre o pozisyonda kaldı, ardından da, mübalâğasız, kendini tepesi üstü, üzerinde kuru yapraklar bulunan ince bir dala doğru attı. Dalı yerden alıp inceledikten sonra gene arabamın orada olmadağını söyledi.
Çalılığın yoğunlaştığı bölgeye girerken, Genaro çalıların arkasına bakıyor, bodur paloverde ağaçlarına tırmanarak yapraklarının altını muayene ediyor, ama arabayı ne yazık ki orada da bulamadığını bildiriyordu.
Bu arada ben dokunduğum ve gördüğüm her bir şeyi kılı kırk yararcasına bir dikkatle zihnimde tutmaya çalışıyordum. Çevremdeki dünyayı ardışık ve düzenli bir şekilde algılayışım, her zaman olduğu gibi sürekliydi. Kayalara, çalılara, ağaçlara dokunmaktaydım. Bakışlarımı önümdeki yerden, bir gözümü sonra da ötekini kaydırarak arkama doğru çeviriyordum. Edindiğim bütün verilere göre o çalılıktaki yürüyüşüm, normal yaşamda sayısız kereler yaptıklarımdan farksızdı.
Daha sonra don Genaro karnının üstüne uzanarak bizim de aynı şeyi yapmamızı istedi. Çenesini, kenetlediği ellerinin üzerine yaslamıştı. Don Juan da aynısını yaptı. İkisi de gözlerini yerdeki bir dizi minik tepelere benzeyen son derece küçük tümseciklere diktiler. Birden don Genaro sağ elini havada savuruverdi, ve bir şeyi yakaladı. Apar topar ayağa kalktı, don Juan da onu izledi. Don Genaro yumruk ettiği elini önüne doğru uzattı, bize yaklaşarak bakmamızı istedi. Elini yarı araladığı zaman irice siyah bir şey uçup gidiverdi. Bu öyle ani olmuştu ki, birden irkilerek dengemi yitirdim. Ama ben daha geriye doğru düşmeden don Juan beni yakaladı.
“Araba değilmiş yahu,” diye yakındı don Genaro. “Pezevenk sineğin tekiymiş. Kusura bakma!”
İkisi de dikkatle bana bakmaktaydılar. Tam önümde durmakta, ama bana doğrudan doğruya değil de göz ucuyla bakmaktaydılar. Uzatılmış nazarlarla.
“Sinekti, değil mi?” diye don Genaro sordu bana. “Galiba,” dedim ben.
“Bırak galibayı,” diye buyurdu don Juan mütehakkim.
“Ne gördün? Söyle!”
“Elinden çıkıp uçan karga gibi kocaman bir şey gördüm,”
dedim.
Söylediğim şey, algıladığım şeye uygun bir ifadedeydi,
ama onlar buna o günün belki de en büyük şakasıymışçasına tepki göserdiler. İkisi de kendilerini yerden yere atıp katılana dek güldüler.
“Kanımca bu kadarı Carlos’a yeter artık,” dedi don Juan. Sesi, gülmekten kısılmıştı.
Don Genaro, arabamı bulmak üzere olduğunu, hislerinin giderek kızıştığını söyledi. Don Juan, bulunduğumuz yerin çok engebeli olduğunu, arabayı orada bulmanın pek hoş bir şey olmayacağını söyledi. Don Genaro şapkasını çıkararak kayışını, cebinden çıkardığı bir parça sicimle düzenleyerek, yün kuşağını şapkasının kenarına takılı bir püsküle bağladı.
“Şapkamdan bir uçurtma yapıyorum,” dedi bana.
Gözlerimi ona doğru çevirdim—şaka yaptığını anladım. Zira uçurtma konusunda kendimi hep bir uzman saymışımdır. Çocukluğumda en karmaşık uçurtmaları yapmışlığım vardı; hasır şapkanın kenarının rüzgâra direnemeyecek denli esnek olduğunu bilmekteydim. Üstelik, şapkanın tepe bölümü epey derindi; o yüzden rüzgâr onun içinde dönerek havalanmasını imkânsız hale getirecekti.
“Uçmaz diyorsun, öyle mi?” diye sordu don Juan bana. “Uçmayacağına eminim,” dedim.
Don Genaro’nun bizi dinlediği yoktu; uçurtmasına uzun
bir sicim bağlamayı bitirdi, sonra sicimi tartarak çekmeye başlayınca kahrolası uçurtma gerçekten havalandı.
“Bak, bak uçurtmaya!” diye bağırıyordu don Genaro.
Uçurtma bir iki kez daha yana yattı, ama sonunda havada kaldı.
“Gözlerini uçurtmadan ayırma!” dedi don Juan buyururcasına.
Bir an başım döndü. Uçurtmaya bakarken, başka bir zamana ait bir hatıra gözümün önünde canlanmıştı, sanki uçurtmayı uçuran kimse bendim de, eskiden olduğu gibi doğduğum kasabadaki rüzgârlı tepelerdeydim.
Kısa bir süre boyunca o anım beni almış götürmüş, geçen zamana ilişkin bilincimi yitirmiştim.
Don Genaro’nun haykırarak bir şeyler söylediğini işittim, ardından şapkasının iki yana doğru yalpalanarak, sonunda arabamın bulunduğu yere düştüğünü gördüm. Hepsi de öyle hızlı bir şekilde cereyan etmişti ki, ne olduğunun farkına bile varamamıştım. Gene başım dönmeye başladı, unutkanlaşmıştım. Zihnim son kerte karmaşık bir imgeye takılmış kalmıştı. Ya don Genaro’nun şapkasının arabama dönüştüğünü görmekteydim, ya da şapkanın arabamın üstüne düştüğünü. İnanmak istediğim, ikincisiydi, yani don Genaro’nun şapkasını, arabamı göstermek amacıyla kullanmış olduğu. Aslında bunun bir önemi yoktu, zira her iki şık da birbirinden daha ürkütücüydü, ama gene de aklım normal zihinsel dengemi korumak amacıyla o önemsiz ayrıntıya takılıp kalmıştı.
“Uğraşmasana,” dediğini işittim don Juan’ın.
İçimden bir şeyin yüzeye çıkmakta olduğunu duyumsadım. Uykuya dalıyormuşunı gibi, düşünceler ve imgeler kontrol edilemez dalgalar halinde üşüşmeye başladılar. Küçük dilimi yutarcasına arabama bakıyordum. Yüz metre kadar ötemde kayalık düz bir yerde durmaktaydı. Sanki birisi onu oraya kasten koymuş gibi görünmekteydi. Arabama bakmak amacıyla oraya doğru koşmaya başladım.
“Kahrolasıca!” diye haykırdı don Juan. “Arabaya bakmasana! Dünyayı durdursana!”
Sonra, bir rüyadaymışçasına, onun bağırdığını işittim: “Genaro’nun şapkası! Genaro’nun şapkası!”
Onlara doğru baktım. Onlar da gözlerini dikmişler, delici nazarlarla bana bakmaktaydılar. Midemde bir sancılanma hissettim. Aniden bir baş ağrısı tuttu, fenalaşmıştım.
Don Juan ile don Genaro beni merakla süzmekteydiler. Arabamın yanında bir süre oturdum, sonra bir robot gibi kapısının kilidini açarak don Genaro’yu arkaya oturttum. Don Juan da onu izleyerek onun yanına oturdu. Bunu biraz tuhaf bulmuştum, zira don Juan ekseriya ön koltukta otururdu.
Zihnim epey karışık, arabayı don Juan’m evine doğru sürdüm. Kendimi değişmişim gibi hissetmekteydim. Midem çokça bulanıyordu, bulantı hissi ayık kalmamı engelliyordu. Arabayı bir robot gibi sürüyordum.
Arka kanepede don Juan ile don Genaro’nun çocuklar gibi gülüşerek bağırdıklarını işitmekteydim. Don Juan’ın bana, “Yaklaşıyor muyuz?” diye sorduğunu işittim.
İşte tam o anda ölçünmeli olarak dikkatimi yola yönelttim. Gerçekten de don Juan’ın evine epey yaklaşmıştık.
“Az sonra oradayız,” diye mırıldandım.
İkisi de kahkahayı bastırdılar. Ellerini çırpıyor, uyluklarını tokatlıyorlardı.
Eve vardığımızda ben gene bir robot gibi arabadan çıkıp onların kapısını açtım. Arabadan önce don Genaro indi; hayatında yaptığı bu en güzel, en sarsıntısız yolculuk nedeniyle beni kutladı. Don Juan da aynı şeyleri söyledi. Söyledikleri şeylere pek önem vermedim.
Arabamı kilitledim, kendimi eve zor attım. Uykuya dalmadan önce don Juan ile don Genaro’nun kahkahalarını işitmekteydim.

19

Cvp: 3. Kitap - Ixtlan Yolculuğu

19 - Dünyayı Durdurmak

Ertesi gün uyanır uyanmaz don Juan’a sorularımı sormaya başladım. Evin arkasındaki avluda yakacak odun kesmekteydi, ama don Genaro görünürlerde yoktu. Don Juan anlatacak bir şey bulunmadığını söyledi. Ben, nesnel bir yaklaşım sergilediğimi, don Genaro’nun “zeminde yüzdüğünü” herhangi bir açıklamaya ihtiyaç duymaksızın ya da onlardan bir açıklama talep etmeksizin gözlemlediğimi, ancak bu kısıtlamalarımın orada cereyan eden şeyleri anlayabilmeme yardımcı olmadığını anlattım. Ardından, arabamın yok oluşundan sonra, otomatikman mantıksal bir açıklama bulmaya çalışmadaki ısrarımın kasten tasarladığım, sırf sorun yaratmak amacıyla yaptığım bir şey değil de, bende ibiklerime işlemiş ve tüm öbür düşünceleri etkisiz kılan bir huy haline gelmiş olan bir şey olduğunu anlattım.
“Bir hastalık gibi, yani,” dedim.
“Hastalık diye bi şey yoktur,” diye yanıt verdi don Juan, dingince. “Yalnızca düşkünlük vardır. Sen, her bi şeyi açıklamaya çalışarak düşkünlüğünü sergiliyorsun. Senin durumunda açıklamalar gerekli değil artık.”
Ben, dayatarak sadece düzenli, anlayabildiğim koşullarda işlev görebildiğimi söyledim. Birlikte çalıştığımız süre boyunca kişiliğimi önemli oranda değiştirmiş bulunduğumu ve bu değişikliği mümkün kılan koşulun bu değişikliğe yol açan nedenleri kendime açıklayabilme yetimden kaynaklandığını ona anımsattım.
Don Juan sevecence güldü. Uzun süre bir şey söylemedi.
“Çok zeki bi insansın,” dedi nihayet. “Sen, her zaman yaşamış olduğun yere dön. Ama bu defa işin bitik senin. Gidecek bi yerin kalmadı. Artık sana hiçbi şeyi açıklamayacağım, dün Genaro sana her ne yaptıysa, onları senin bedenine yaptı, onun için bırak da neyin ne olduğuna bedenin karar versin.”
Don Juan’ın sesi dostçaydı ama kendini belli bir mesafede tutmaktaydı; bu bende dayanılmaz bir yalnızlık duygusu yarattı. Üzüntümü ifade ettim. Don Juan gülümsedi. Parmaklarıyla hafifçe elimin üstünü kavradı.
“İkimiz de ölecek olan varlıklarız,” dedi yumuşak bir sesle. “Eskiden yapmakta olduğumuz şeyler için zamanımız kalmadı artık. Şimdi sen, benim sana öğrettiğim olanca yapmamayı kullanarak dünyayı durdurmalısın.''
Elimi bir kez daha sıktı. Dokunuşu candandı, dostçaydı; benimle ilgilendiğini, beni sevdiğini göstermek istiyor gibiydi, ama aynı zamanda kararından dönmeyeceği izlenimini de veriyordu.
“Bu benim sana bi jestim ,” dedi, elimin üstünde duran elini bir ana gene sıkarak, “Şimdi sen o dost dağlara kendi başına gitmelisin.” Çenesiyle güneydoğu istikametindeki uzak sıra dağları imledi.
Orada, bedenim bana bırakmamı söyleyene dek kalmamı, sonra da onun evine dönmem gerektiğini söyledi. Beni arabamın bulunduğu yöne doğru hafifçe iterek başkaca bir şey söylemememi, daha fazla da beklemememi istediğini belli etti.
“Orada ne yapacağım ki ben?” diye sordum.
Don Juan yanıt vermedi ama başını iki yana doğru sallayarak bana baktı.
“Yeter artık,” dedi sonunda.
Sonra parmağıyla güneydoğuyu gösterdi.
“Oraya git,” dedi noktalayarak.
Don Juan’la dolaştığım zamanlar hep geçtiğimiz yolları izleyerek önce güneye, sonra da doğuya doğru sürdüm. Toprak yolun bittiminde arabamı park edip bildiğim bir keçiyolundan ilerleyerek yüksek yaylaya ulaştım. Orada ne yapacağıma ilişkin hiçbir fikrim yoktu. Sağa sola kıvrılarak dinlenecek bir yer aradım. Ansızın solumdaki küçük bir alanın farkına vardım. O noktada toprağın kimyasal birleşimi farklı gibiydi, ama gözlerimi o yerin üzerinde odakladığım zaman o farkı gösteren ayırt edici herhangi bir şey bulamadım. O noktadan birkaç adım ötede durup, don Juan’ın bana her zaman önerdiği gibi o farkı “duyumsamaya” çalıştım.
Belki de bir saat orada hareketsiz durdum. Kendi kendime konuşmalarım kesilene dek düşüncelerim giderek yok olmaya başladı. O zaman bir tedirginlik duydum. Sadece karnımda duyduğum bir şeydi bu ve söz konusu alana döndüğümde daha da keskinleşiyordu. O yerin beni itmekte olduğunu hissederek oradan uzaklaşmak istedim. Gözlerimi şaşı bakar duruma getirip o bölgeyi taradım; kısa bir yürüyüşten sonra genişçe düz bir kaya gördüm. Kayanın önünde durdum. Kayada beni özellikle çeken bir şey yoktu. Üzerinde herhangi özel bir renk ya da parıltı görmüş değildim, ama gene de o kaya hoşuma gitmişti. Bedenimde bir esenlik duydum. Her yanıma bir rahatlık hissi yayıldı; bir süre kayanın üzerinde oturdum.
Yüksek yaylada, ve orayı çevreleyen dağlarda ne yapacağımı ya da beklentimin ne olduğunu bilmeden bütün gün dolaştım durdum. Alacakaranlık bastırınca o düz kayaya döndüm. Geceyi orada geçirdiğim takdirde oranın güvenli olacağını kestirmiştim.
Ertesi gün yüksek dağlarda doğu yönünde daha da ilerilere gitmeyi göze aldım. Akşamın geç saatlerinde daha da yüksek bir yaylaya ulaşmıştım. Daha önce oraya gelmişim gibi hissettim. Anımsamak amacıyla çevreme baktım ama orayı çeviren doruklardan hiçbirini tanıyamadım. Uygun bir yer seçtikten sonra çıplak kayalık bir alanın kıyısında dinlenmek için oturdum. Çok ılık, asude bir yerdi. Sukabağımdan biraz yiyecek çıkarayım dedim, ama boşalmıştı. Biraz su içtim. Ilımış, bayatlamıştı. Don Juan’ın evine dönmekten başka çarem kalmadığını, derhal geriye dönmek için yola koyulmam gerektiğini düşündüm. Karın üstü yere uzanarak başımı koluma yasladım. Rahat edemeyip pozisyonumu birkaç kez değiştirdikten sonra batıya doğru dönmüş olduğumu gördüm. Güneş epey alçalmıştı. Gözlerim yorulmuştu. Gözlerimi yere doğru çevirip baktığımda irice siyah bir böcek gördüm. Küçük bir kayanın ardından, boyunun iki katı irilikte bir gübre parçasını iterek gelmekteydi. Uzun bir süre onun hareketlerini izledim. Böcek benim mevcudiyetimle ilgilenmeksizin yükünü yerdeki kayaların, köklerin, girintilerin ve çıkıntıların arasından habire itmekteydi. Anladığım kadarıyla, böcek benim orada olduğumun farkında değildi. Böceğin benim varlığımın farkında olmadığını bilmemin imkânsız bir şey olduğunu düşündüm; bu düşünce zihnime, benim dünyama karşı bir böceğin dünyasına ilişkin bir dizi ussal değerlendirmelerin sökün etmesine yol açtı. Böcek de ben de aynı dünyada yaşıyorduk, ama kuşkusuz ki bu dünya ikimiz için aynı dünya olmaktan uzaktı. Kendimi böceğe bakmaya kaptırıp, o yükünü kayaların arasından, yarıkların içinden taşıması için gereksindiği muazzam gücü hayretle düşündüm.
Böceği uzun süre gözlemledikten sonra çevremdeki sessizliğin farkına vardım. Sadece, çalılıklardaki dalların ve yaprakların rüzgârla titreştiğini işitebiliyordum. Yukarıya doğru baktım, birden gayri ihtiyari olarak soluma doğru döndüm, belirsiz bir gölgenin ya da birkaç adım ötedeki bir kayanın üzerinde bir şeyin titrediğini görür gibi oldum. Önce bunu önemsemedim ama o gölgenin solumda olduğu aklıma geldi. Tekrar ansızın döndüm—kayanın üzerindeki bir gölgeyi açıkça sezgiledim. Gölgenin derhal kayadan yere doğru kaydığı, toprağın da onu kurutma kağıdının mürekkebi çekivermesi gibi emdiği şeklinde tekinsiz bir duyguya kapıldım. Tüylerim diken diken olmuştu. Ölümün bana ve o böceğe bakmakta olduğunu düşündüm.
Tekrar böceğe bakayım dedim, ama onu bulamadım. Hedefine ulaşmış ve yükünü yerdeki bir deliğin içine bırakmış olabileceğini düşündüm. Yüzümü, düzgünce bir kayaya yasladım.
Böcek derin bir delikten çıkarak yüzümden beş on santimetre ötede durdu. Sanki bana bakmaktaydı, zira bir an için onun benim varlığımın farkına, belki de benim kendi ölümümün farkına vardığım şekilde vardığını duyumsadım. Gene tüylerim ürperdi. O böcekle benim aramda o kadar fark yoktu demek. Ölüm, bir gölge gibi, ikimizi de koca bir kayanın ardından kollamaktaydı. Alışık olmadığım bir sevinçle doldu içim. O böcek de ben de birbirimizden farksızdık. Hiçbirimiz, öte kinden daha üstün değildi. Ölümümüz bizi eşit kılıyordu.
İçimi dolduran sevincim, kıvancım öyle çoğaldı ki, ağlamaya başladım. Don Juan haklıydı. Her zaman haklı olmuştu o. Başka herkes gibi ben da son kerte giz dolu bir dünyada yaşıyordum, son kerte giz dolu bir varlıktım ben, ama gene de bir böcekten daha önemli değildim. Gözlerimi silerek ellerimin tersiyle onları ovalarken bir adam, ya da adam şeklinde bir şey gördüm. Elli metre kadar sağımda durmaktaydı. Doğrularak onu görmeye çalıştım. Güneş nerdeyse ufuk çizgisine ulaşmıştı, güneşin sarımtırak kızartısı net bir görüntü sağlamamı engelliyordu. Tam o anda tuhaf bir gürültü işittim. Uzaktan geçen bir jet uçağının sesine benziyordu. Dikkatimi ona yönelttiğimde, gürültü artarak uzatılmış keskin metalik bir cızırtıya dönüştü, sonra da yumuşayarak ipnotize edici bir ezgi halini aldı. Elektrik akımının titreyişini andıran bir ezgiydi bu. Bu ses, aklıma birbirine yaklaşan elektrikli iki küreyi ya da birbirine sürtünen, tam bir hizaya geldiklerinde de, birbirine vurarak çakışan kare şeklinde elektrikli iki levhayı getiriyordu. Tekrar dikkatle bakıp, benden saklanıyor gibi görünen o kimseyi görme ye çalıştım, ama çalılıkların önünde duran koyu renkli bir karaltıdan başka bir şey göremedim. Ellerimi gözlerimin üzerine koyarak siper ettim. Güneş ışığının parlaklığı o anda değişverdi de, o zaman onun sadece optik bir yanılma, gölge ve bitkilerin bir oynaşması olduğunu kavradım.

Gözlerimi oradan ayırdığımda, uzakta bir çakalın telaşsızca yürüdüğünü gördüm. Çakal, adam gördüğümü zannettiğim noktaya yakın bir yerdeydi. Güney doğrultusunda elli metre kadar ilerledikten sonra dönerek bana doğru yürümeye başladı. Korkup da kaçsın, diye birkaç kez bağırdım, ama yaklaşmaya devam etti. Bir an korkuya kapıldım. Belki de kuduzdur, diye, bana saldırdığı takdirde kendimi korumak amacıyla yerden taş toplamayı bile geçirdim. Hayvan benden dört beş metre bir uzaklığa geldiğinde onun son derece sakin olduğu dikkatimi çekti; hiç de telaşlı ya da korkmuş görünmüyordu. Adımalarını yavaşlatarak üç metre kadar önümde durdu. Birbirimize baktık, ardından çakal daha da yaklaştı bana. Kahverengi gözleri dostça ışıldıyordu. Ben kayalığa oturdum, çakal da nerdeyse bana değecek kadar yaklaştı. Hayretten donakalmıştını. Vahşi bir çakalı o kadar yakından hiç görmemiştim; o anda yapılacak tek şeyin onunla konuşmak olduğunu düşündüm. Dostça, bir köpekle konuşur gibi konuşmaya başladım onunla. Sonra da çakalın benimle “konuştuğunu” sandım. Onun bana bir şey anlattığına kesinlikle emindim. İyice afallamıştım, ama duygularımı tartacak zaman bulamadım, zira çakal benimle yeniden “konuştu”. Gerçi hayvan sözcükleri benim alışık olduğum, insanların seslendirdiği sözcükleri işitme biçiminden farklı bir şekilde seslendirmekte filan değildi; bu daha ziyade onun konuştuğuna ilişkin bir “duygu”ydu. Ama bu bir insanın evindeki kedisi ya da köpeğiyle kurduğu iletişimdekine benzeyen bir duygu değildi. Çakal gerçekten bir şeyler anlatmaktaydı, bir düşünceyi aktarmakta, o iletişim de, bir tümceye çokça benzeyen bir şekilde çıkmaktaydı. Ben ona, “Nasılsın, küçük çakal?” demiştim. Ve galiba onun bana, “İyiyim, sen nasılsın?” diye sorduğunu işitmiştim. Sonra çakal o tümceyi yineleyince, fırladığım gibi ayağa kalktım. Hayvan kılını bile kıpırdatmamıştı. Ben aniden zıpladığımda ürkmemişti bile. Gözleri hâlâ dostça ışıdamaktaydı. Karnının üzerine uzanarak başını kaldırdı; sordu: “Ne diye korkuyorsun?” Çakalın karşısında oturup onunla hayatımın en acayip sohbetini yapmayı sürdürdük. Nihayet çakal bana orada ne işim olduğunu sordu, ben de oraya “dünyayı durdurmaya” geldiğimi söyledim. Çakal, “Que bueno!” dedi. Bunun üzerine onun iki dil bilen bir çakal olduğuna hükmettim. Tümcelerindeki adlar ve eylemler İngilizce, ama çekimler ve ünlemler İspanyolcaydı. Bir Chicano (ABD'de oturan Meksika kökenli kişi) çakalın karşısında bulunduğum düşüncesi geçti zihnimden. Bütün bu cereyan eden şeylerin saçmalığını düşünerek katıla katıla gülmeye başladım. Sonra, tanık olduğum bu şeylerin imkânsızlığının tüm ağırlığı beni ezercesine kafama dank etti. Çakal ayağa dikildi, gözlerimiz birbirini buldu. Gözlerimi dikerek ona baktım. Gözlerinin beni çektiğini duyumsamaktaydım ki, birden hayvan yanardöner renklere bürünerek ışıklandı. Sanki zihnim, on yıl önce cereyan etmiş olan, peyotenin etkisinde olduğum bir sırada bir köpeğin yanardöner renklenmelerle unutulmaz bir varlığa dönüşmesi şeklindeki bir olayın anısını karşımda tekrar canlandırmaktaydı. Çakal sanki o anıları depreştirmişti—o eski olayın anısı gelmiş de çakalın şu andaki görüntüsünün üzerine çakışmıştı; akışkan, sıvı, ışıklı bir varlıktı çakal. Işıklılığı gözlerimi kamaştırıyordu. Gözlerimi kapamak için ellerimle onları örtmek istedim, ama kıpırdayamıyordum. O ışıklı varlık benim tanımlayamadığım bir yanıma dokunmaktaydı, bedenim öyle şahane, öyle tarif edilmesi imkânsız bir ılıklık ve esnekliğe gark olmuştu ki, sanki o dokunuş içimdeki bir şeyin patlamasına yol açmıştı. Mıhlanmış gibi orada kaldım, ayaklarımın, bacaklarımın ya da bedenimin öbür taraflarının nerede olduğunu hissedemiyordum; ama bir şeyler beni dimdik tutmaktaydı.
O durumda ne kadar bir süre kalmış olduğumu bilemiyorum. Bu sırada, o ışıklı çakal ile üzerinde bulunduğumuz tepe eriyip gitmişti. Düşünce, duygu, diye bir şey kalmamıştı ben de. Hepsi de yitip gitmişti— ben özgürce uçar gibiydim.
Birden bedenime bir şeyin çarptığını duyumsadım, ardından her yanım beni tutuşturan bir şeyle kaplandı. Güneşin üzerimde parlamakta olduğunu gördüm. Batı istikametinde uzak bir dağ silsilesini belli belirsiz bir şekilde ayırt edebiliyordum. Güneş ufuk çizgisinin üzerine ulaşmıştı bile. Dosdoğru ona doğru bakmaktaydım, sonra “dünyanın çizgilerini” gördüm. Çevremdeki her bir şeyi her yönden örercesine saran olağanüstü beyaz floresan ışıklanmaların bolluğunu algıladım. Bir an bunun acaba güneş ışığının kirpiklerimde yansımasından mı, kaynaklandığını düşündüm. Gözlerimi kırpıp yeniden baktım. Çizgiler oldukları gibi durmaktaydılar—çevremdeki her şeyin üzerine doğru uzanıyor ya da onların içinden çıkıyorlardı.
Tüm etrafıma bakarak bu olağandışı yeni dünyayı inceledim. Güneşten başka yerlere baktığım zaman da, çizgiler açıkça görülebiliyordu, kalıcıydı.
O tepenin üzerinde esrimiş durumda bana sonsuzmuş gibi gelen bir süre boyunca kaldım, oysa bu geçenler sadece birkaç dakika içinde, belki de güneş ufka ulaşana dek cereyan etmiş olmalıydı, ama bana sonsuz bir zaman gibi gözükmüştü. Dünyadan ve bedenimden ılık, yatıştırıcı bir şeylerin fışkırdığını hissettim. Bir sır keşfettiğimi biliyordum. Öyle yalın bir şeydi ki bu. Hiç tanımadığım bir duygu seline kapıldım. Hayatımda öylesi bir ilahi öfori duygusunu, öylesi bir dinginliği, öylesi bir her şeyi kuşatan kavrayışı daha önce hiç tatmamıştım; ama keşfettiğim sırrı kelimelerle anlatabilmem, hatta onu düşünebilmem dahi olanaksızdı, onu ancak bedenim bilmekteydi.
Ardından uyumuş ya da bayılmış olacağım. Tekrar kendime geldiğim zaman kayalıkta yatmaktaydım. Ayağa kalktım. Dünya, onu her zaman görmüş olduğum gibiydi. Hava kararmaktaydı, hiç düşünmeksizin arabama dönmek için inişe geçtim.
Ertesi sabah vardığımda, don Juan evde yalnızdı. Don Genaro’yu sorduğumda, bir iş için o yörede bir yere gittiğini söyledi. Derhal ona başımdan geçen olağandışı deneyimleri anlatmaya başladım. Beni can kulağıyla dinledi.
“Dünyayı durdurmuşsun işte,” dedi ben anlattıklarımı bitirdiğimde. Bir süre konuşmadan oturduk, sonra don Juan, don Genaro’ya bana yardım ettiği için teşekkür etmemi söyledi. Benden çok hoşnut görünüyordu. Sık sık sırtımı tıpışlıyor, neşeli neşeli gülüyordu.
“Ama bir çakalın konuşabilmesi inanılmaz bir şey,” dedim.
“Konuşma değildi ki o,” diye yanıt verdi don Juan. “Neydi ya?”
“Senin bedenin ilk kez olarak anlaşmıştı. Ama sen en başta onun bi çakal olmadığını anlayamamıştın, üstelik onunki senin ve benim konuştuğum türden bi konuşma değildi.”
“Ama çakal gerçekten konuşuyordu, don Juan!”
“Bak sen, şu aptal aptal konuşan da kimmiş. Yıllarca öğrenim görmüş bi adamsın, bilmen gerek senin. Dün sen dünyayı durdurmuştun, hatta görmüş bile olabilirsin. Sihirli bi varlık sana bi şey anlatmış, senin bedenin de, dünya çökertilmiş olduğundan ötürü onu anlayabilmişti.”
“O dünya bugün olduğu gibiydi, don Juan.”
“Yo, değildi. Bugün çakallar sana bi şey anlatmazlar, sen de dünyanın çizgilerini görmezsin. Dün sen bütün bunları yaptın, zira senin içindeki bi şey durduydu.”
“Neydi o duran şey?”
“Senin içinde duran o şey, insanların sana bu dünyanın nasıl bi yer olduğuna ilişkin anlatageldikleriydi. Anladın mı? Herkes bize, doğduğumuzdan bu yana dünyanın falanca falanca şekilde, filanca filanca biçimde olduğunu anlatıp durmuştur, elbet bizim de dünyayı onların bize anlattığı şekilde görmekten başka bi seçeneğimiz yoktur.”
Don Juan’la birbirimize baktık.
“Dün dünya büyücülerin anlattığı şekilde göründü sana,” diye sürdürdü. “Öylesi bi dünyada çakallar konuşur; bi zamanlar sana anlatmış olduğum gibi geyikler de konuşur, çıngıraklıyılanlar da, ağaçlar da— yaşayan her bi canlı da. Ama senin asıl görmeyi öğrenmen gerek. Ola ki sen görmenin, insanın yalnızca iki dünya arasına, sıradan insanla büyücülerin dünyası arasına sokulduğu zaman gerçekleştiğini öğrenmişsindir. Sen şu anda o iki dünyanın tam ortasındasın. Dün sen o çakalın seninle konuştuğuna inanmıştın. Görmeyen herhangi bi büyücü de o şekilde inanır, ama gören bi kimse bilir ki buna inanmak, büyücüler âleminde çakılıp kalmaktır.”
“Yani, don Juan, sıradan insanların da, büyücülerin de dünyaları gerçek değil, öyle mi?”
“İkisi de gerçek dünyalardır. İkisi de seni etkisi altında tutar. Örneğin, sen o çakala, öğrenmek istediğin her bi şeyi sorabilirsin, o da seni yanıtlamak zorunda kalırdı. İşin hazin tarafı şudur ki, çakallara güven olmaz. İnsanı aldatabilirler. Güvenilir bi hayvan arkadaşının olmaması, senin kaderin.”
Don Juan o çakalın hayatım boyunca benim yoldaşım olarak kalacağını; büyücüler âleminde bir çakal yoldaşa sahip olmanın arzu edilen bir şey olmadığını açıkladı. Bir çıngıraklıyılanla konuşmuş olmanın ideal olmuş olacağını, zira onların şahane yoldaşlar olduklarını anlattı.
“Ben senin yerinde olsaydım,” diye ekledi, “çakallara hiç güvenmezdim. Ama sen farklısın, hatta bakarsın bi çakal büyücüsü olup çıkarsın.”
“Çakal büyücüsü de nedir?”
“Çakal kardeşlerinden bi sürü şey çeken bi büyücü.”
Soru sormayı sürdürmek istiyordum ama o bir el hareketiyle beni önledi.
“Dünyanın çizgilerini görmüşsün,” dedi. “Işıklı bi varlık görmüşsün. Artık sen dostla karşılaşmaya hazır duruma geldin. Elbet biliyorsun ki çalıların orda gördüğün adam, dosttu. Bi jet uçağı gibi kükrediğini işitmişsin. O, seni bi ovanın kenarında bekleyecek, o ovaya ben seni kendim götüreceğim.”
Uzun bir süre sessiz kaldık. Don Juan ellerini karnının üzerinde kenetlemişti. Başparmaklarını belirsiz bir şekilde devindirmekteydi.
“Genaro da gelmek zorunda o vadiye bizimle,” dedi ansızın. “Senin dünyayı durdurmana yardım eden o, zira.”
Don Juan bana delici nazarlarla bakmaktaydı.
“Sana bi diyeceğim daha var,” diyerek güldü. “Şu anda artık önemi var. Genaro geçen gün senin arabanı sıradan insanların dünyasından yok etmiş ya da götürmüş değildi. O yalnızca seni dünyaya büyücüler gibi bakman için zorlamıştı, o dünyada da senin araban yoktu. Genaro senin her şeye kesin gözüyle bakma alışkını yumuşatmak istemişti. Onun şaklabanlıkları senin bedenine her şeyi anlamaya çalışmanın saçmalığını anlatmıştı. Uçurtmasını uçurduğunda da handıysa görmüştün sen. Arabanı bulmuştun; her iki dünyada birden bulunmaktaydın. Kasıklarımızı tuta tuta gülmemizin nedeni de senin arabayı bulunduğunu zannettiğin yerden eve doğru sürmekte olduğuna gerçekten inanmış olmandı.”
“Ama benim dünyayı büyücülerin gördüğü gibi görmem için nasıl zorlayabilmişti beni?”
“Ben de onunla beraberdim. O dünyayı ikimiz de biliriz. İnsan o dünyayı bi kez öğrendi mi, artık yapması gereken tek şey sana büyücülerin sahip olduğunu anlattığım o ilave erk halkasını kullanmaktır. Genaro bunu son kerte kolay bi şekilde yapabilir. Senin zihnini çelip dağıtmak, ve bedeninin görmesini sağlamak amacıyla taşları çevirip durduydu.”
Ben don Juan’a son üç günkü olayların dünyaya ilişkin görüşlerimi onulmaz biçimde zedelediğini söyledim. Onunla çalışmakta olduğum şu on yıl boyunca, psikotropik bitkileri yediğim sıralarda bile hiç bu kadar etkilendiğim olmamıştı.
“Erk bitkileri yalnızca bir araçtır, bi yardımcıdır,” dedi don Juan. “Gerçek olan şey, bedenin görebildiğini kavramış olduğu zamandır. İnsan yalnızca o durumda her gün seyretmekte olduğumuz dünyanın sırf bi tanımlama olduğunu anlar. Benim amacım hep sana bunu göstermek olmuştur. Ne yazık ki, dost sana musallat olmadan önce pek az zamanın kaldı.”
“Dostun bana musallat olması şart mı?”
“Bundan kaçınmanın bi yolu yoktur. Görebilmek için insanın dünyaya büyücülerin baktığı gibi bakmayı öğrenmesi, böylece dostu çağırması gerekir; öyle olunca da dost çıkar gelir.”
“Dostu çağırmaya gerek kalmadan bana görmeyi öğretemez miydin?”
“Hayır. Görebilmek için insanın dünyaya bi başka tarzda bakmayı öğrenmesi gerekir; benim bildiğim tek başka tarz da büyücünün bakış biçimidir.”

20

Cvp: 3. Kitap - Ixtlan Yolculuğu

20 - Ixtlan Yolculuğu

Don Genaro öğle sularında döndü; don Juan’ın önerisiyle üçümüz arabayla bir gün önce kalmış olduğum sıradağlara doğru yöneldik. Benim geçtiğim aynı keçiyolunda ilerleyerek, ama yüksek yaylada, benim yaptığım gibi durmaksızın, daha alçaktaki sıradağların doruğuna ulaşana dek tırmandık, sonra da ovalık bir vadiye inmeye başladık.
Yüksek bir tepenin üzerinde dinlenmek için durduk. Yeri don Genaro seçti. Onlarla birlikte olduğum zamanlar hep yaptığım gibi hemen, bir üçgen oluşturacak şekilde, don Juan’ı sağıma, don Genaro’yu da soluma alarak, oturdum. Çöl çalılıkları gayet nefis nemli bir parlaklık içindeydiler. Kısa süren bir ilkbahar sağanağından sonra pırıl pırıl bir yeşile bürünmüşlerdi.
“Genaro sana bi şey anlatacak,” dedi don Juan birdenbire. “Sana kendi dostlarıyla ilk karşılaşmasının öyküsünü anlatacak. Di mi, Genaro?”
Don Juan’ın sesinde ayartıcı bir eda vardı. Don Genaro bana bakarak ağzı yumuşak bir delik haline gelene dek dudaklarını büzdü. Dilini kıvırarak damağına dayadı; kıvranmaktaymışçasına ağzını açıp kapamaya başladı.
Don Juan ona bakarak yüksek sesle güldü. Neler olduğu
nu anlayamamıştım.
“Ne yapıyor?” diye don Juan’a sordum.
“Bi tavuk o!” dedi.
“Tavuk mu?”
“Bak, ağzına bak. Tavuğun götü işte, yumurtlamak üzere.” Don Genaro’nun ağzında kıvranmalar artmaya başlamış
gibi görünmekteydi. Gözlerinde yabansı, delice bir bakış vardı. Ağzı, kıvranmalar o yuvarlak deliği genişletmişçesine, açıldı. Gırtlağından gıdaklama sesleri çıkardı, ellerini içeriye doğru bükerek kollarını göğsünde kavuşturdu, gayet nezaketsiz bir şekilde ağzından bir tutam balgam çıkardı.
“Kahrolasıca! Yumurta değilmiş,” dedi yüzünü ekşiterek.
Bedenin duruş biçimiyle yüzünün ifadesi öyle komikti ki, gülmeden edemedim.
“Artık Genaro sözüm ona yumurtasını da yumurtladığına göre, ola ki kendi dostuyla ilk karşılaşmasını anlatır sana,” diye dayattı don Juan.
“Ola ki,” dedi Genaro, ilgilenmemiş görünerek.
Ben de birkaç kez, anlatsın diye ısrar ettim.
Don Genaro ayağa kalktı, kollarını açıp sırtını yaylandırarak gerindi. Kemikleri çatırtılı sesler çıkarıyordu. Sonra gene yerine oturdu.
“Ben kendi dostumla tutuştuğumda genç bir delikanlıydım,” dedi sonunda. “Her şeyi hatırlıyorum, bir öğleden sonraydı. Şafaktan beri kırlarda dolaşmış, evime dönüyordum. Birden bir çalılığın ardından dost çıkarak yolumu kesti. Epeydir beni beklemekteymiş, niyeti de onunla güreşe tutuşmam imiş. Ondan uzaklaşmak amacıyla geriye döndüm ama sonra onunla güreşebilecek denli güçlü olduğumu düşündüm. Korkmuyor da değildim. Tüm bedenim yay gibi gerilmişti, boynum tahta gibi katılaşmıştı. Ama gel gör ki, insanın hazır olduğunu gösterir bu, yani boynunun kaskatı kesilmesi.”
Don Genaro gömleğini açarak bana sırtını gösterdi. Boynunun, sırtının, kollarının adalelerini kastı. Adalelerinin fevkalade gelişmiş olduğunu gördüm. Sanki o anısı, bedenindeki tüm kasları harekete geçirmişti.
“Böyle bir durumda,” diye sürdürdü, “ağzını hep kapalı tutmalısın.”
Don Juan’a dönerek, “Di mi, Juan?” dedi.
“Evet,” diye karşılık verdi don Juan sükûnetle. “Bi dostu tuttuğun zaman öyle şiddetli bi sarsıntı geçirirsin ki, insan dilini ısırıp kesebilir ya da dişlerini kırabilir. İnsan gövdesini dik olarak tutmalı, yere sıkıca basıp dengeli bir şekilde durmalıdır, ayakları yeri adeta kavramalıdır.”
Don Genaro ayağa kalkarak bana doğru dönüp doğru duruş biçimini gösterdi: Dizlerini hafif bükülü tutmaktaydı, kollarını iki yana sarkıtarak parmaklarını hafifçe kıvırmıştı. Gevşemiş görünüyordu ama yere sıkıca basmaktaydı. O pozisyon da bir süre kaldı; ben onun oturacağını sanırken, o, topuklarına yaylar takılıymışçasına inanılmaz bir sıçrayışla ileriye doğru atıldı. Bu hareketi öyle ani olmuştu ki ben arkaya doğru sırtüstü yuvarlandım; ama düştüğüm sırada don Genaro bana bir adamı ya da insan şeklindeki bir şeyi kavramış gibi gelmişti.
Tekrar oturdum. Don Genaro’nun bedenindeki aşırı gerginlik hâlâ sürmekteydi, sonra birden kaslarını gevşetti; daha önce oturmakta olduğu yere dönerek oturdu.
“Carlos şu anda senin dostunu gördü,” dedi don Juan kayıtsızca, “ama hâlâ mecalsiz olduğundan yere yuvarlandı.”
“Sahi, gördün mü?” diye sordu don Genaro safçasına, burun deliklerini şişiredursun.
Don Juan, “gördüğümden” emin olduğunu söyledi don Genaro’ya.
Don Genaro tekrar öne doğru öyle bir güçle sıçradı ki, ben
yan tarafıma yıkıldım. Don Genaro son kerte hızlı bir şekilde sıçradığından, onun, oturma pozisyonundan fırlayarak ayakları üzerine nasıl düştüğünü anlayamamıştım.
İkisi de yüksek sesle güldüler, sonra don Genaro kahkahasını bir çakal sesinden farksız bir ulumaya çevirdi.
“Dostunu yakalayabilmen için Genaro kadar iyi sıçraman gerektiğini sanmayasın,” diye don Juan dikkatimi çekti. “Genaro’nun öyle iyi bi şekilde atlayabilmesinin nedeni dostunun ona yardımcı olmasıdır. Senin yapman gereken tek şey çarpışmaya karşı koyabilmek için ayaklarını yere sıkıca basmaktır. Genaro sıçramadan önce nasıl durduysa, sen de öyle durmalısın, sonra atlayıp dostu yakalarsın.”
“Ama önce madalyonunu öpmesi gerek,” diye araya girdi don Genaro.
Don Juan tedirgin olmuş gibi yaparak madalyonumun olmadığını söyledi.
“Ama ya not defteri?” diye dayattı don Genaro. “Not defterleriyle bir şeyler yapması gerek— sıçramadan önce onları bir yere koyması gerek, ya da belki de dosta not defteriyle vurur.”
“Deme yahu!” diye gerçekten şaşırmışçasına ünledi don Juan. “Bak bunu hiç düşünmemiştim. Bi dostun defterlerle yere serildiğine ilk kez tanık olacağız demek ki.”
Don Juan’ın kahkahalarıyla don Genaro’nun ulumaları yatışınca hepimiz keyifli bir havadaydık.
“Dostunu yakaladığın zaman ne oldu, don Genaro?” diye sordum.
“Olanca gücümle ona sarıldım,” dedi don Genaro bir anlık bir tereddütten sonra. Düşüncelerini toparlamaya çalışır gibi bir hali vardı.
“O şekilde cereyan edeceğini asla tahmin edemezdim,” diye sürdürdü. “Öyle bir şeydi ki, öyle, öyle, öyle... Vallahi anlatılır gibi değil ki! Onu yakalamamla dönmeye başlamamız bir oldu. Dost beni fırıldak gibi çeviriyordu, ama onu bırakmadım hiç. Havada öyle bir hızla dönmekteydik ki, artık hiçbir şey göremez olmuştum. Her şey sisli görünüyordu. Dönmemiz sürdü, sürdü, sürdü. Birden tekrar yerde durmakta olduğumu hissettim. Kendime şöyle bir baktım. Dost beni öldürmemişti. Her bir yanım sağlamdı. Kendimdim ben. Başardığımı anlamıştım. Nihayet benim de bir dostum olmuştu. Sevinçle zıplamaya başladım. Ne güzel duyguydu o! Ne görkemli bir duyguydu!
“Sonra, nerdeyim, diye etrafıma bakındam. Hiç bilmediğim bir yerdeydim. Dost beni havaya kaldırmış, dönmeye başladığımız yerden uzakta bir yere fırlatıp atmıştı. Yönümü bulmaya çalıştım. Evimin doğu istikametinde bir yerlerde olmam gerek, diye düşünerek, o yöne doğru ilerledim. Vakit daha erkendi. Dostla karşılaşmamız pek uzun sürmemişti. Çok geçme den bir patika buldum— birkaç adamla kadının bana doğru gelmekte olduklarını gördüm. Kızılderiliydiler. Çevremi sarıp nereye gitmekte olduğumu sordular. Ben de, ‘Yurduma, Ixtlan’a gidiyorum,’ dedim onlara. ‘Kayboldun mu?’ diye sordu birisi. ‘Evet,’ diye yanıtladım onu. ‘Niçin?’ Ama Ixtlan o yönde değil. Tam tersi yönde. Biz de oraya gidiyoruz,” dedi bir başkası. ‘Sen de katıl bize!’dedi hepsi birden. ‘Yiyeceğimiz de var!’“
“Sonra ne oldu?” diye sordum. “Onlara katıldın mı?”
“Hayır, katılmadım,” dedi don Genaro. “Zira onlar gerçek değildi. Onları görür görmez anlamıştım bunu. Seslerinde, özellikle onlara katılmamı isterkenki dostça davranışlarında onları ele veren bir şey vardı. Onlardan kaçmaya başladım. Arkamdan çağırıp döneyim, diye yalvardılar. O tekinsiz yalvarışları giderek artıyordu, ama koşmayı sürdürüp onlardan kaçtım.”
“Kimdi onlar?” diye sordum.
“İnsanlar,” diye yanıt verdi don Genaro uzatmaksızın. “Ama gerçek insan değildiler.”
“Hayalet gibi, yani,” diye açıkladı don Juan. “Görüntüden ibaret.”
“Bir süre yürüdükten sonra,” diye sürdürdü don Genaro, “kendime güvenim arttı. Ixtlan’ın benim gittiğim istikamette olduğunu biliyordum. Sonra yolda, bana doğru iki adamın geldiğini gördüm. Onlar da Mazatec Kızılderililerine benziyorlardı. Yakacak odun yüklü bir eşekleri vardı. Yanımdan geçerken, ‘Merhaba,’diye mırıldandılar.
“ ‘Merhaba!’“ diyerek yoluma devam ettim. Benimle pek ilgilenmemişler, yanımdan geçip gitmişlerdi. Adımlarımı yavaşlatarak şöyle bir dönüp onlara baktım. Benimle ilgilenmeksizin yollarına devam etmekteydiler. Gerçek insanlara benziyorlardı. Arkalarından koşarak bağırdım, ‘Durun, durun!’
“Eşeklerinin iki yanına geçip, sanki yükünü korur gibi durdular.
“‘Bu dağlarda kayboldum,’ dedim onlara. Ixtlan’a nasıl gidilir?’ Gitmekte oldukları istikameti gösterdiler. ‘Sen ordan çok uzaktasın,’dedi içlerinden biri. ‘Dağların öte tarafında kalır orası. Dört beş günde varabilirsin oraya.’ Sonra dönüp yola revan oldular. Onların gerçekten Kızılderili olduklarını sezmiştim, onlara katılmama izin vermelerini istedim.
“Bir süre yol aldıktan sonra iki adamdan biri torbasından biraz yiyecek çıkararak bana sundu. Yerimde donup kalmıştım. Yiyeceğini sunuş biçimi bana son derece yabansı gelmişti. Bedenim korku hissine kapıldı; öyle ki, irkilip kaçmaya başladım. İkisi de onlarla birlikte gitmezsem dağlarda ölüp kalacağımı söylediler, onlara katılmam için diller döktüler. Onların dil döküşleri de bana pek tekinsiz gelmişti, onun için koşarak onlardan uzaklaştım.
“Yürümeye devam ettim, artık gerçekten Ixtlan yolunda olduğumu, o hayaletlerin beni yolumdan çevirmeye çalıştıklarını anlamıştım.
“Sonra sekiz kişiye daha rastladım; benim kararımdan dönmeyeceğimi anlamış olmalılardı. Yolun kenarında durup, yakaran gözlerle bana baktılar. Çoğu bir söz dahi etmemişti; ancak, aralarındaki kadınlar daha cüretkâr davranıp bana yalvardılar. Hatta kimileri pazarda satmaya götürdükleri yiyeceklerle öbür eşyalarını bile, saf köylü satıcılar gibi önüme serdiler. Ama hiçbirine bakmadım, yoluma devam ettim.

“Akşama doğru aşina olduğum bir vadiye ulaştım. Sanki daha önce orada bulunmuştum. Ama o takdirde oranın Ixtlan’ın güney yöresi olması lazımdı. Hatırlayabileceğim daha başka işaretler arayıp kendimi yönlendirmeye çalışıyordum ki, keçilerini güden bir Kızılderili oğlan gördüm. Aslında o çocuk bana babamın iki keçisini güden kendimi anımsatmıştı.
“Onu bir süre izledim; çocuk benim küçükken yaptığım gibi kendi kendine konuşmaktaydı, sonra keçileriyle konuşmaya başladı. Keçi gütmekten anladığım için onun bu işi gayet iyi bir şekilde yaptığını görmekteydim. İşinin ehliydi çocuk. Keçileri şımartmıyor, ama onlara gaddarca da davranmıyordu.
“Ona seslenmeye karar verdim. Yüksek sesle onu çağırınca çocuk yerinden fırlayıp kayalık bir yere kaçtı—kayaların ardından beni gözetlemeye başladı. Her an tabanları yağlamaya hazır gibi görünüyordu. O çocuğu sevmiştim. Korkarak kaçmıştı ama keçilerini benden ırak tutmayı da pekâlâ başarmıştı.
“Onunla uzun bir süre konuştum; yolumu kaybettiğimi, Ixtlan’a nasıl gideceğimi bilmediğimi söyledim. Bulunduğumuz yerin neresi olduğunu sordum, o da oranın benim aradığım yer olduğunu söyledi. Bu yanıtı beni çok mutlu kılmıştı. Demek ki artık yurdumdaydım; dostun tüm gövdemi göz açıp kapayana dek onca uzak yerlere nasıl taşımış olduğunu hayretle düşündüm.
“Çocuğa teşekkür ederek yürümeye başladım. Çocuk saklandığı yerden çıkarak keçilerini daha önce dikkatimi çekmemiş olan başka bir keçiyoluna doğru güttü. O keçiyolu vadiye doğru uzanmaktaydı. Çocuğa gene seslendim ama bu sefer kaçmadı. Ona doğru yürüdüm; ona epeyce yaklaştığım zaman çocuk koşarak çalıların arasına gizlendi. Kendisini öyle iyi kolladığı için onu övdüm, ona kimi sorular sordum.
‘“Bu keçiyolu nereye çıkar?’diye sordum. ‘Aşağıya,’dedi çocuk. ‘Nerede oturuyorsun?’ ‘Aşağıda.’ ‘Orda çok ev var mı?’ ‘Hayır, bir ev var.’ ‘Öbür evler nerde?’ Çocuk, o yaştaki oğlanlara özgü bir kayıtsızlıkla parmağını öbür tarafa doğru uzattı.
“‘Dursana,’dedim ona. ‘Çok yorgunum, ve açım. Beni ailene götürüver.’
‘“Ailem yok ki benim,’dedi çocuk; bu beni oldukça sarstı. Niçin, bilmiyorum, ama sesi beni duraksatmıştı. Duraksadığımı gören çocuk durdu, bana doğru döndü. ‘Bizim evde kimse yok,’ dedi. ‘Amcam gitti, karısı da tarlada. Evde yiyecek çok. Bol. Benimle gel.’
“Epey üzülmüştüm. O çocuk da bir hayaletti. Sesinin tonuyla istekliliği onu ele vermişti. Bütün hayaletler peşimdeydi demek; ama benim korktuğum yoktu. Dostla karşılaşmanın sersemletici etkisi hâlâ devam etmekteydi. Dosta da hayaletlere de kızmak istiyordum, ama bi türlü eskisi gibi öfkelenemiyordum, o yüzden vazgeçtim ben de. Sonra kendimi üzüntüye kaptırmak istedim, zira o küçük oğlanı sevmiştim, ama üzülmek de gelmedi elimden, onun için ondan da vazgeçtim.
“Birden bir dostum olduğu, hayaletlerin bana hiçbir şey yapamayacakları geldi aklıma. Keçiyolunda çocuğu izledim. Öbür hayaletler de derhal ortaya çıkıp beni uçurumdan aşağıya yuvarlamaya çalıştılar, ama benim istencim onlardan daha güçlüydü. Onlar bunu hissetmiş olacaklar ki, beni taciz etmekten vazgeçtiler; zaman zaman kimileri üzerime doğru atlıyordu, ama onları istencimle durdurabiliyordum. Sonra hepsi de beni taciz etmekten vazgeçtiler.”
Don Genaro uzun süre sessiz kaldı.
Don Juan bana bakmaktaydı.
“Ondan sonra ne oldu, don Genaro?” diye sordum. “Yürümeye devam ettim,” dedi düpedüz.
Öyküsünü bitirmiş olmalıydı; eklemek istediği bir şey yoğa benziyordu.
Onların yiyecek sunmalarını, ne diye hayalet olduklarını
gösteren bir ipucu olarak yorumladığını sordum don Genaro’ya.
Bu soruma yanıt vermedi. Sorumu yineledim; Mazatec Kızılderililerinin yiyecek şeyleri olduğunu yadsıma âdetlerinin olup olmadığını, yiyecek konusunda aşırı hassasiyet gösterip göstermediklerini sordum.
Don Genaro onların ses tonlarının, kendisine tatlı diller dökmelerinin, üstelik hayaletlerin yiyeceğe ilişkin tutumlarının aşikâr ipuçları olduklarını söyledi— ayrıca bunları dostunun yardımıyla da bildiğini anlattı. Bütün özelliklerin farkına kendi başına varamamış olacağını da ekledi.
“O hayaletler dost muydular, don Genaro?” diye sordum. “Yo. Onlar insandı.”
“İnsan mı? Ama sen onların hayalet olduklarını söylemiştin.”
“Ben onların gerçek olmadıklarını söyledim. Benim dostla karşılaşmamdan sonra hiçbir şey gerçek değildi artık.” Uzun bir süre sessiz oturduk.
“O deneyiminin nihai ürünü ne olmuştu, don Genaro?” diye sordum.
“Nihai ürünü mü?”
“Demem şu ki, sonunda Ixtlan’a nasıl ulaştın?”
İkisi de aynı anda makaraları koyuverdiler.
“Yani sana göre nihai ürün buydu, ha!” diye ünledi don Juan. “Şöyle anlatayım bari. Genaro’nun yolculuğunun bi sonu yoktu. Nihai bi ürün olmayacak hiçbi zaman. Genaro hâlâ sürdürüyor Ixtlan yolculuğunu!”
Don Genaro delici nazarlarla beni süzmekteydi; sonra gözlerini uzaklara, güneye doğru çevirdi.
“Ixtlan’a asla ulaşamayacağım,” dedi.
Sesi kesin ama yumuşaktı, mırıldar gibi.
“Ama duygularıma gelince... Kimi zaman duygularım bana oraya ulaşmaya sadece bir adım kaldığını söyler. Ama asla ulaşamam oraya. Yolculuğum boyunca bildiğim aşina işaretlere bile rastlamıyorum. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil.”
Don Juan’la don Genaro birbirlerine baktılar. Bakışlarında pek hüzünlü bir şey vardı.
“Ixtlan yolculuğunda ben sadece hayalet yolculara rastladım,” dedi yumuşak bir sesle.
Don Juan’a baktım. Don Genaro’nun ne demek istediğini anlayamamıştım.
“Don Genaro’nun Ixtlan’a yolculuğunda herkes gerçek bi varlık,” diye açıkladı don Juan. “Örneğin, seni alalım. Sen bi hayaletsin. Senin duyguların da isteklerin de insanlarınki gibi. Ixtlan yolculuğunda yalnızca hayaletlerle karşılaştığını söylemesi o yüzden.”
Ansızın don Genaro’nun yolculuğunun bir mecaz olduğunu kavrayıverdim.
“Ixtlan yolculuğu gerçek değil, öyleyse,” dedim.
“Gerçek!” diye ünledi don Genaro. “Gerçek olmayan, o yolcular.”
Başının öne doğru devinimleriyle don Juan’ı imledi, bastıra bastıra, “Gerçek olan bir bu var. Ben anca onunlayken dünya gerçek oluyor.”
Don Juan gülümsedi.
“Genaro’nun sana öyküsünü anlatmasının nedeni,” dedi,
“senin dün dünyayı durdurmuş olmandır, senin üstelik gördüğün kanısında, ama sen öyle sersemsin ki bunun kendin bile farkında değilsin. Sende bi tuhaflık olduğunu, er geç göreceğini ona uzun uzun anlattım. Her ne hal ise, sen dostla bi dahaki karşılaşmanda, şayet bi daha öyle bi şey olacaksa, senin onunla güreşip onu uysallaştırman gerekecek. Şayet o olayın şokunu sağ salim atlatırsan, ki güçlü olduğun, bi savaşçı gibi yaşamakta olduğundan dolayı başaracağından eminim, o zaman sen kilidini bilinmeyen bi ülkede yaşıyor bulacaksın. O zaman, hepimiz için doğal olan şeyi yapacaksın, yani Los Angeles’e dönmek için yola çıkacaksın. Ama Los Angeles’e dönebileceğin bi yol yoktur. Orada bırakmış olduğun şeyleri ebediyen yitirmişsindir. Ama bu arada, elbet, bi büyücü olmuş olacaksın, ama bu da bi işe yaramayacaktır; öyle bi durumda hepimiz için önemli olan şey sevdiğimiz ya da nefret ettiğimiz ya da arzuladığımız her bi şeyi gerilerde bırakmış olduğumuz gerçeğidir. Ama bi insanın duyguları ölmez ya da değişmez, onun için büyücü de asla ulaşamayacağını bildiği halde, yeryüzündeki hiç bi gücün hatta ölümün bile onu sevdiği yere, nesnelere ve insanlara kavuşturamayacağını bildiği halde, yurduna dönmeye çalışır. Genaro sana bunu anlattıydı işte.”
Don Juan’ın açıklaması bir katalizör etkisi yapmıştı; don Genaro’nun öyküsünün çarpıcı etkisini, onu kendi yaşamının hikâyesiyle bağdaştırmaya başlar başlamaz, bütünüyle hissettim.
“Ya sevdiğim insanlar?” diye sordum don Juan’a. “Onlar ne olacak?”
“Hepsi de geride kalacak!” dedi.
“Ama onlara kavuşabileceğim bir yol yok mu? Onları kurtarabilir, yanıma alabilir miyim?”
“Hayır. Dostun seni, tek başına, fırıldak gibi çevirip, bilinmeyen diyarlara götürecek.”
“Ama pekâlâ Los Angeles’e dönebilirim, değil mi? Atlarım bir otobüse ya da uçağa, giderim oraya. Los Angeles gene yerinde duruyor olacak, değil mi?”
“Elbet,” dedi don Juan, gülerek. “Manteca da Temecula da, Tucson da yerlerinde duracak.”
“Tecate de,” diye ekledi don Genaro büyük bir ciddiyetle. “Piedras Negras ile Tranquitas da,” dedi don Juan, gülümseyerek.
Don Genaro daha başka yer adları da ekleyince, don Juan
da başka adlarla ona katıldı; artık ikisi de hiç akla hayale gelmeyen son derece komik kent ve kasaba adlarını sayıp dökmekteydiler.
“Dostunla fırıldak gibi dönmek bu dünyaya ilişkin düşüncelerini değiştirecek senin,” dedi don Juan. “O düşünce her şeydir; ama bi değişti mi, o zaman dünyanın kendisi de değişir.”
Don Juan bir zamanlar ona okuduğum bir şiiri gene söylememi istedi. Şiiri anımsatmak amacıyla birkaç sözcüğünü söyleyince hemen hatırladım, Juan Ramon Jimenez’in bir şiiriydi bu. El Viaje Definitivo adlı bu şiirin İngilizcesi The Definitive Journey (Son Yolculuk) idi. Okudum şiiri.
... ve bırakıp gideceğim. Ama kalacak kuşlar, ötecekler: bahçem de kalacak, yeşil ağaçlarıyla,
su kuyusuyla.
Sayısız ikindilerde gök olacak masmavi ve huzurlu, ve çalacak çanlar çankulelerinde,
tıpkı bugün çaldıkları gibi.
Beni sevmiş olan insanlar göçüp gidecek, tüm kent coşacak her yıl yeniden.
Ama ruhum ebediyen hasretle dolaşacak çiçekli bahçemin hep o kuytu köşesinde.
“İşte, don Genaro’nun sözünü ettiği duygu budur,” dedi don Juan. “Bi büyücü olabilmesi için insanın tutkulu bi kimse olması gerekir. Tutkulu bi insanın dünyevi edinçleri, aziz tuttuğu şeyler vardır—hiçbi şeyi yoksa bile, tuttuğu bi yol vardır.
“Genaro’nun öyküsünde sana anlattığı şey de işte budur. Genaro tutkusunu Ixtlan’da bıraktı: evini, insanlarını, aziz tuttuğu her şeyi. Şimdiyse, duygularıyla dolaşıp duruyor; kimi zaman, dediği gibi, handıysa ulaşıyor Ixtlan’a; senin için bu Los Angeles olacak; benim için...”
Don Juan’ın kendi hayatını bana anlatmasını istemiyordum. O da, zihnimi okumuş gibi, durakladı.
Genaro göğüs geçirerek şiirin ilk dizesinden aklında kalanları mırıldandı.
“Bırakıp gittim. Ama kaldı kuşlar, ötmekteler.”
Bir an yoğun bir ıstırap dalgasının, tarifsiz bir yalnızlık duygusunun üçümüzü de yutarcasına sardığını duyumsadım. Don Genaro’ya baktım—tutkulu bir insan olarak onun geriler de bıraktığı çok sayıda kalbi bağlar, aziz tutttuğu pek çok şeyleri olduğunu anladım. O anda onun yıllar boyunca biriken anılarının bir heyelan gibi kayıp yıkılacağını, yani don Genaro’nun ağlamak üzere olduğunu açık bir şekilde sezdim.
Derhal gözlerimi ondan uzaklaştırdım. Don Genaro’nun tutkusu, onun görkemli yalnızlığı, beni ağlatmıştı.
Don Juan’a baktım. O da beni süzmekteydi.
“Bilgi yolunda yalnızca bi savaşçı sağ kalabilir,” dedi. “Zira bi savaşçının sanatı bi insan olmanın dehşetiyle bi insan olmanın görkemini dengelemektir.”
Sırayla, ikisine de baktım. Gözleri ışıl ışıl ve dingindi. Karşı konulmaz bir özlem dalgasını davet etmişler, ve tam ıstıraplı gözlaşlarına gark olacakları bir anda dalgaların kabarıp onları yutmasını engellemişlerdi. Bir an için gördüğümü düşündüm. İnsanların bu en yalnızını, önümde donup kalan, bir mecazın görünmeyen mendireğiyle engellenen devasa bir dalga olarak görmekteydim.
Hüzün duygum öyle karşı koyulmaz yoğunluktaydı ki kendimi bir öforiye, aşırı sevinç duygularına kaptırdım. Kalkıp, onları kucakladım.
Don Genaro gülümseyerek ayağa kalktı. Don Juan da kalkarak elini sevecence omzumun üzerine koydu.
“Seni burada bırakıyoruz,” dedi. “Neyi uygun görürsen öyle yap. Dost seni şu ovanın kenarında bekleyecek.”
Don Juan uzaktaki karanlık vadiyi gösterdi.
“Şayet henüz erken olduğunu düşünüyorsan,” diye sürdürdü don Juan. “Zorlamanın bi yararı olmaz. Yaşamını sürdürmek istiyorsan, zihnin kristal gibi berrak olmalı, sen de kendinden son kerte emin olmalısın.”
Don Juan bana bakmaksızın yürüyerek uzaklaştı, ama don Genaro birkaç kez dönerek göz kırpışları ve başının bir hareketiyle o işi hemen halletmem için beni yüreklendirdi. Onlar uzakta kaybolana dek arkalarından baktım; sonra arabama binip oradan uzaklaştım. Benim zamanımın gelmediğini bilmekteydim, henüz değil.

21

Cvp: 3. Kitap - Ixtlan Yolculuğu

.