16

Cvp: 4. Kitap - Erk Öyküleri

--Algı Baloncuğu

Günü tek başıma don Genaro’nun evinde geçirdim. Çoğunlukla uyudum. Don Juan akşamüstüne doğru döndü, tam bir sessizlik içinde, yakınlardaki bir dağ sırasına doğru ilerledik. Alacakaranlığa doğru durduk, derin bir vadinin kıyısında hava iyice kararana dek oturduk. Sonra don Juan beni, yakınlarda bir başka yere, yamacı tümüyle bir kaya duvardan oluşmuş dimdik, devasa bir tepenin dibine götürdü. Yar, don Juan’ın bana burasını birçok kez göstermiş olmasına karşın, oraya giden patikada yürürken göze çarpmıyordu. Don Juan en aşağı yüz metre yüksekliğindeki bu yerin, özellikle de dibindeki derin kanyonun tam bir erk yeri olduğunu söylemiş, çeşitli fırsatlar oluşturarak buradan bakmamı sağlamıştı. Buradan her bakışımda içimi tedirgin bir ürperti kaplamıştı; bu kanyon her zaman karanlık ve ürkütücüydü.
O yere ulaşmadan önce, don Juan tek başıma gidip uçurumun kenarında Pablito’yla buluşmamı söyledi. Sinirsel yorgunluğumu gidermek ve gevşememi sağlamak amacıyla erk tırısı yapmamı önerdi.
Don Juan adımlarını yana, patikanın soluna doğru yöneltti, karanlık onu bir anda yutuverdi. Durup nereye gittiğini görmek istedim, ama bedenim bana itaat etmedi. Çok yorgun olmama, ayakta zor durmama karşın koşar adım gitmeye başladım.
Uçurumun kıyısına ulaştığımda kimseyi göremeyince, derin derin soluyarak yerimde saymaya başladım. Bir süre sonra, bir parça gevşedim; Sırtımı bir kayaya dayayıp sessizce durdum, birkaç metre ötemde, bir insan karaltısı gördüm. Başını ellerinin arasına almış oturmaktaydı. Bir an yeğin bir korku yaşadım, ama adamın Pablito olması ihtimalini düşününce, kuşku duymadan ona doğru ilerledim. Pablito, diye adını yüksek sesle çağırdım. Benim kim olduğumu ayırt edememiş olabileceğini ve onun da benim kadar korkarak yüzünü kapatmış olacağını tahmin ettim. Ama daha ona yaklaşmadan yabansı bir korku her yanımı sardı. Sağ elimi uzatmış ona dokunmak üzereyken bedenim olduğu yerde dondu kaldı. Adam başını kaldırdı. Pablito değildi, bu! Gözleri kaplan gözleri gibi, iki dev aynayı andırıyordu. Bedenim geriye doğru fırladı; kaslarım yay gibi gerildi de tümüyle benim istemim dışında boşalıp inanılmaz bir hızla geriye, çok uzağa sıçramamı sağladı; sıradan bir zamanda olsa bu konuda saatlerce düşünür mantıksal açıklamalar düzerdim. Korkum çok büyüktü, oyalanmaya hiç niyetim yoktu; hemen oradan uzaklaşmak üzereydim ki, birisi kuvvetlice kolumdan tuttu. Bu kez, birisinin beni kolumdan tuttuğu düşüncesiyle iyice paniğe kapıldım; çığlığı bastırdım. Gerçekte tepkim bir çığlık değil, uzun ve insanın tüylerini diken diken eden bir naraydı.
Yüzümü saldırgandan yana çevirdim. Pablito’ydu bu; benden bile daha çok titriyordu. Sinirliliğim doruğa ulaşmıştı. Konuşamıyordum, çenelerim birbirine vuruyor, ağzımdan anlamsız sözcük parçaları dökülüyor, sırtımdaki ürpertiler istemsizce sıçramama neden oluyordu. Ağızdan nefes almak zorunda kalmıştım.
Pablito, çatırdayan dişlerinin arasından, “nagual”ın kendisini beklediğini, bana çarptığı sırada keçileri tümüyle kaçırmak üzere olduğunu, bağrışımla onu öldürmeme handıysa ramak kaldığını söyleyebildi. Gülmek istedim, akla gelebilecek en tekinsiz sesleri çıkardım.
Dinginliğime kavuştuğumda, Pablito’ya hemen hemen aynı şeyin benim de başıma geldiğini söyledim. Bende yorgunluktan iz kalmamıştı; kendimde içime sığmayan bir güç, bir rahatlık hissediyordum. Pablito da aynı duyguları yaşıyor gibiydi; sinirli, aptal bir biçimde kıkırdamaya başladık.
Uzaktan gelen yavaş, ihtiyatlı ayak sesleri işittim. Sesleri, Pablito’dan önce yakalamıştım. Benim kendimi kasmama tepki verdi. Birisinin, bulunduğumuz yere doğru yaklaştığından emindim. Sesin geldiği yöne döndük; bir süre sonra, don Juan’la don Genaro’nun karaltıları göründü. Dingince yürüyorlardı. Birkaç metre önümüzde durdular; don Juan banim, don Genaro da Pablito’nun karşısındaydı. Don Juan’a bir şeyin beni fena halde korkuttuğunu söylemek üzereydim ki Pablito kolumu sıktı. Ne demek istediğini anlamıştım. Don Juan’la don Genaro’nun tavırlarında yabansı bir şeyler vardı. Onlara bakmayı sürdürdükçe, gözlerimi odaklayamaz oldum.
Don Genaro keskin bir komut verdi. Ne dediğini anlamamıştım, ama gözlerimizi şaşı bakar duruma getirmemiz gerektiğini “bilmiştim”.
“Karanlık, dünyanın üstüne yerleşti,” dedi don Juan, göğe bakarak.
Don Genaro yere bir yarımay çizdi. Bir an, ışıldayan bir tebeşir kullandı sandım; ne var, elinde hiçbir şey yoktu. Parmağıyla çizdiği imgesel yanmayı sezgiliye biliyordum. Pablito’yla beni dışbükey çemberin içine oturttu. Kendisiyle don Juan ise yarıçapın dışına, iki metre kadar uzağına bağdaş kurarak oturdular.
Önce don Juan konuştu; bize dostlarını göstereceklerini söyledi. Bize, sol taraflarına, kalçalarıyla, kaburga kemiklerinin arasına bakarsak, kemerlerine asılı bir çaput, ya da mendil gibi bir şey “göreceğimizi” söyledi. Don Genaro, çaputların hemen önünde düğmeye benzer iki nesne bulunduğunu, bu nesneleri ve çaputları “görünceye” dek kemerlerine bakmamız gerektiğini de ekledi.
Don Genaro henüz konuşmaya başlamadan önce, kemerlerine asılı, kumaş parçasına benzer düz bir şeyle; değirmi, çakıl taşına benzer bir nesnenin ayırdına varmıştım. Don Juan’ın dostları, don Genaro’nunkilere oranla daha koyu renkli, daha korkutucuydular. Merakla korku karışımı bir tepki vermiştim. Tepkilerimi karın bölgemle yaşıyor, mantıksal hiçbir yargı üretmiyordum.
Don Juan’la don Genaro ellerini kemerlerine attılar, koyu renkli kumaş parçalarını yerlerinden çıkarırmışçasına devinimlerde bulundular. Bunları sol elleriyle aldılar; don Juan kendisininkini başının üzerinden atıverdi; don Genaro’ysa yavaşça yere bıraktı. Kumaş parçaları atılma ve fırlatılmayla uçurtma gibi süzülüp yavaşça inerken ütülü birer mendil gibi açılıp yere serildiler. Don Juan’ın dostunun devinimleri, geçen gün üstümüzde dönüp durduğu sırada sezgilediklerimin tam bir kopyasıydı. Kumaş parçaları yere yaklaştıkça katılaştılar, yuvarlaklaştılar ve kütle kazandılar. Önce bir kapının tokmağına düşmüşçesine büküldüler, sonra da açıldılar. Don Juan’ınki oylumlu bir gölgeye dönüştü. Öne çıkıp, yerdeki küçük taşlarla toprağı eze eze bize doğru ilerlemeye başladı. Beş altı karış ötemize kadar geldiğinde, yanmayın tam dibinde don Genaro’yla, don Juan’ın arasında durdu. O anda duyduğum dehşet yakıcı bir alev gibi her yanımı sarmıştı. Önümüzdeki dev gölgenin boyutları beş metre yüksekliğe, iki metre genişliğe varmıştı. Çevresini gözleri olmadan hissedermişçesine devindi. Sallandı ve yalpalandı. Beni aradığını biliyordum. Pablito o an başını göğsüne gizledi. Onun bu deviniminin yarattığı duyum, gölgeye odakladığım dikkatimin bir bölümünü yok edivermişti. Gölgenin gelişigüzel devinimlerine bakınca, onun ayrıştığını düşündüm, ardından gölge karanlığa karışarak görünmez oldu gitti.
Pablito’yu sarstım. Başını kaldırdı ve boğuk bir çığlık koyuverdi. Yukarıya doğru baktım. Yabansı bir adam bana bakmaktaydı. Gölgenin hemen ardındaydı, ola ki saklanmaktaydı. Sırık gibi, zayıf bir adamdı, suratı da upuzundu saç namına bir şey yoktu, başının sol tarafı egzama ya da buna benzer kızıl bir lekeyle kaplıydı. Deli bakışlı gözleri parlamaktaydı; ağzı yarı aralanmıştı. Tuhaf, pijamamsı bir giysisi, ona çok kısa gelen bir pantolonu vardı. Ayağında ayakkabı var mıydı, bilmiyorum. Uzunca bir süre bize bakıp durdu; bir gedik bulur da içeri dalıp bizi parçalamak istermişçesine. Bakışlarında bir keskinlik vardı. Bu nefret ya da şiddet değildi; bir tür hayvansal güvensizlik alâmetiydi. Bu gerilime daha fazla dayanamadım. Don Juan’ın yıllar önce bana öğretmiş olduğu savaş duruşuna geçmek istedim, ama Pablito, dostun don Genaro’nun çizdiği çizginin ötesine geçemeyeceğini fısıldayıverdi. Gerçekten de, önümüzde duran her türden şeyin bize yaklaşmasını önleyecek ışıltı çizginin farkına vardım.
Bir süre sonra adam, gölgenin de yaptığı gibi, sola doğru devindi. Don Juan’la don Genaro’nun ikisini de geri çağırdıkları hissine kapıldım.
Kısa bir sessizlik oldu. Don Juan’la don Genaro’yu göremiyordum; artık yanmayın iki noktasında oturmuyorlardı. Birden oturduğumuz som kayaya çarpan iki küçük çakıl taşının çıkardığı sesi duydum; önümdeki alan bir anda sarımsı bir ışıkla aydınlandı. Önümüzde, yırtıcı bir hayvan, dev gibi, iğrenç bakışlı bir kurt ya da çakal duruyordu. Tüm bedeni, salya ya da tere benzer beyaz bir sıvıyla kaplıydı. Postu ıslaktı, berbat durumdaydı. Bakışları çok vahşiydi. Canavarca bir öfkeyle hırıldadı, tüylerim diken diken olmuştu. Çeneleri titredi, salyaları her yeri ıslattı. Zincirini parçalamak isteyen kuduz bir köpek gibi yeri pençeledi. Sonra, arka ayakları üzerine yükselerek ön pençeleriyle çenelerini hızlı hızlı devindirdi. Tüm öfkesini, aramızdaki bir engeli yok etmek amacıyla yoğunlaştırıyormuş gibi bir hali vardı.
Bu çılgın hayvana karşı duyduğum ürkünün, daha önce tanık olduğum iki görüntüye karşı duyduğum korkudan farklı olduğunun ayırdına vardım. Bu hayvana karşı bedensel bir iğrenme, bir dehşet duyuyordum. Öfkesi karşısında güçsüz düşmüştüm. Birden vahşetini yitirircesine, görüntümüzden çıkıverdi.
Ardından, başka bir şeyin bize doğru geldiğini işittim, ya da ola ki hissettim; birdenbire dev boyutlarda bir aslan ya da başka bir kedigil belirdi önümüzde. Karanlıkta parıldayan gözlerini gördüm önce; bunlar inanılmaz boyutlardaydı—ışığı yansıtan su dolu iki havuz gibi kıpırtısızdı. Homurdandı ve hafifçe hırladı. Soluk verip, gözlerini üstümüzden ayırmaksızın önümüzde dolanmaya başladı. Çakalın yaydığı elektriksel kızartı bunda yoktu; bedensel hatlarını açık seçik kestiremiyor idiysem de, bu hayvan ötekine nispeten kesinlikle çok daha dehşet vericiydi. Güç topluyormuş gibiydi. Öylesine saldırgan görünüyordu ki, sınırları aşacakmış hissini uyandırıyordu. Pablito da benimle aynı duyguyu paylaşıyor olmalıydı, zira fısıldayarak başımızı eğip dümdüz yere uzanmamızı önerdi. Bir saniye sonra hayvan hücuma geçti. Bize doğru koştu, pençelerini kaldırarak üzerimize atladı. Gözlerimi kapadım, başımı kollarımın arasına alıp toprağa yapıştım. Hayvanın, don Genaro’nun çizdiği koruyucu çizgiyi paraladığını hissettim; neredeyse tepem izdeydi. Ağırlığının beni yere çivilediğini hissettim; göbeğindeki tüyler ensemi yaladı. İki ön ayağı bir şeye takılmıştı sanki kendini kurtarmak için çırpındı. Titreyişlerini, çırpınışlarını ve çıkardığı şeytansı sesleri işitmekteydim. Sonum gelmişti demek. Belirsiz bir mantıksal seçim yaparak kendimi oracıkta ölmek şeklindeki yazgımın eline bırakmak istediğimi fark ettim; ne var, bu denli dehşet verici koşullarda bedensel acılar çekerek ölmekten korkuyordum. Birden, bedenimde yabansı bir güç yükseldi; bedenim ölmeyi reddediyor, tüm gücünü bir noktada, sol kolumda ve elimde topluyora benziyordu. Karşı koyulamaz bir dalgalanmanın kabardığını duyumsadım. Denetlenemez bir şey bedenimi ele geçiriyor ve beni, üzerimize çullanan bu ağır, netameli kütleyi üstümüzden atmaya itiyordu. Pablito da aynı şekilde tepki vermişti; ikimiz birden ayağa kalktık. İkimizin oluşturduğu enerji öylesine fazlaydı ki, hayvan bezden bir bebek gibi savrulup gitti.
Müthiş çaba harcamıştık. Yere yıkıldım, nefes almaya zorlanıyordum. Karın kaslarım solumamı önleyecek kerte gerilmişti. Pablito’nun yaptıklarına dikkat edemiyorum. Sonunda, don Juan’la don Genaro’nun beni oturtmaya çalıştıklarını ayrımsadım. Pablito yüzükoyun yere serilmiş yatmaktaydı. Bayılmışa benziyordu. Beni oturttuktan sonra, don Juan ile don Genaro Pablito’ya yardım ettiler. İkisi birden onun sırtını ve karnını ovdular. Onu ayağa kaldırdılar, bir süre sonra Pablito tek başına oturabildi.
Don Genaro’yla don Juan yanmayın iki köşesine oturdular, sonra, altlarında ileri geri, sağa sola kayabilmelerini sağlayan raylar varmışçasına devindiler. Devinimleri başımı döndürmüştü. Sonunda Pablito’nun yanında durup kulaklarına fısıldamaya başladılar. Bir süre sonra üçü birden ayağa kalkıp uçurumun kıyısına gittiler. Don Genaro, Pablito’yu bir çocuk imişçesine kaldırdı. Pablito’nun bedeni tahta gibi dümdüz ve sertti; Don Juan Pablito’yu ayak bileklerinden yakaladı. Ona ivme ve güç kazandırmak istermişçesine kendi çevresinde döndürdü, sonunda, bacaklarını koyuverip, tüm bedenini hızla uçurumdan aşağı, karanlığın içine savurdu.
Pablito’nun bedenini karanlık batı semasında gördüm. Günler önce don Juan’ın yapmış olduğu gibi, daireler çiziyordu—yavaş dönüşlerle çizilen daireler. Pablito yere düşecek yerde, giderek yükseliyor gibiydi. Sonra, dönüşleri hızlandı; Pablito’nun bedeni bir ara havada bir disk gibi dönmeye başladı, ardından parçalara ayrıldı. Havanın içinde yitip gittiğini sezgilemiştim.
Don Juan’la don Genaro yanıma geldiler, çevremi sarıp fısıldamaya başladılar. İkisi de ayrı şeyler söylüyorlardı, ama onların komutlarını izlemede hiç güçlük çekmedim. Daha ilk sözcüklerini söyler söylemez “yarılmış” gibi olmuştum. Pablito’ya yaptıklarını bana da uyguladıklarını anladım. Beni don Genaro çevirdi, bir an için dönüyormuş ya da uçuyormuşum hissine kapıldım. Hemen sonra, havada ilerliyor, inanılmaz bir hızla uçurumun dibine yaklaşıyordum. Düşerken önce giysilerimin parçalandığını, ardından etlerimin döküldüğünü, en sonunda da yalnızca başımın kaldığını hissettim. Bedenimin parçalara ayrılması nedeniyle gereksiz ağırlığımdan kurtulduğumu açık ve seçik biçimde anladım, böylece düşüşüm ivmesini yitirmiş, hızım azalmış oluyordu. Düşüşüm artık başımın dönmesine yol açmıyordu. Bir yaprak gibi ileri geri devinmekteydim. Ardından, başım da ağırlığını yitirmeye başladı da, sonunda “benden”, bir santimetre karelik bir külçe, küçük bir çakıl taşı büyüklüğünde bir posa kaldı. Tüm duygum burada yoğunlaşmıştı; sonra, bu da patlayınca kendimi bin parçaya ayrılmış hissettim. Bin parçanın da aynı anda farkında olduğumu biliyordum, ya da benim dışımda bir yerde bir şey bunu fark ediyordu. Farkındalığın ta kendisi olmuştum ben.
Ardından, farkındalığımın bir bölümü kaynaştı, yükseldi, büyüdü. Bir yere yerleşti, azar azar sınırlarımın mı desem, bilinçliliğimin mi desem, ayırdına yeniden vardım ve birden bildiğim, aşina olduğum “ben” bir volkan gibi patlayarak, düşlenebilecek tüm “güzel” sahnelerden oluşan görkemli bir gösteriyi, dünyanın binlerce insanlarının, nesnelerinin resimlerini aynı anda önümde sergiledi.
Daha sonra görüntüler bulanıklaştı. Gözlerimin önünden hızla geçiyorlardı, artık onları izleyemiyordum. Sonunda, dünyanın oluşumu kesiksiz, bitmeyen bir şerit gibi gözlerimin önüne serilmişti, sanki.
Birden, kendimi don Juan ve don Genaro’yla birlikte uçurumun kıyısında buldum. Beni geri çektiklerini ve hiç kimsenin hakkında konuşamayacağı bilinmezi yaşadığımı fısıldadılar. Beni bir kez daha savuracaklarını, ancak bu kez “tonal”dan “nagual”a geçmek yerine algımın kanatlarını açıp, birinden ötekine gidip geldiğimin farkına varmaksızın, ikisine de aynı anda dokunmam gerektiğini söylediler.
Yine aynı çevrilme, dönme ve büyük bir hızla aşağı fırlatılma duygularını yaşadım. Sonra, patladım. Zerrelere ayrıldım. İçimde bir şey boşandı; bu, tüm yaşamım boyunca kilitli tuttuğum bir şeyi açığa çıkarmıştı. Gizli hazinemin açıldığının ve durdurulamaz biçimde dışarı aktığının kesinlikle ayırdındaydım. “Ben” adını verdiğim o tatlı birlik kalmamıştı, artık. Hiçbir şey yoktu; ne var, bu boşluk dopdoluydu. Aydınlık ya da karanlık, sıcak ya da soğuk, güzel ya da çirkin değildi. Gidiyor, dalgalanıyor ya da duruyor değildim; alışageldiğim gibi, tekil bir birim, bir öz de değildim artık. Hepsi “ben” olan sayısız özdüm, birbiriyle özel bir biçimde bağıntılı bu ayrık birim kolonileri önünde sonunda birlemiyor, kaçınılmaz biçimde tek bir farkındalığa, benim insan farkındalığıma dönüşüyordu. Hiçbir kuşkuya yer bırakmaksızın “biliyordum” ki—zira bilecek olan bir şey de yoktu zaten—-gene de tüm ve tek farkındalığımla “biliyordum” ki, tanıdık dünyamın “ben”i, “kendim” i, hep bir koloni, birbirlerinden ayrı ve bağımsız ve birbirleriyle sarsılmaz bir dayanışma içindeki duyguların sağlam ve sarsılmaz bir topluluğuydu. Sayısız farkındalıklarımın sarsılmaz dayanışması, bu bölümlerin birbiriyle olan bağlantısı benim yaşam gücümdü.
Bu birleşmiştik duygusunu betimlemenin bir başka yolu da, bu farkındalık kütlelerinin saçılmış olduğunu söylemekti; her biri kendisinin ayırdındaydı ve hiçbiri ötekinden daha önemli değildi. Ardından bir şey bunları bir karıştırıyor ve her birinin bir kümede toplaştığı bir alana, bildiğim “ben’e dönüşüyordu. Bu durumda “ben”, ya da “kendim” olarak dünyasal etkinliğe özgü bir sahne izledim, ya da ola ki bu sahne başka dünyalara, salt imgeselliğe, yani “salt düşünce” dünyasına aitti. Entelektüel dizgelere ya da sözelleştirmeler olarak birbirine dizilmiş düşüncelere ilişkin görüntülerle karşılaştım. Kimi sahnelerde ağzım kuruyana dek konuştum da konuştum. Bu tutarlı görüntülerin her birinden sonra “ben" çözülüp gidiyor, bir hiçe dönüşüyordu.
Bu tutarlı görüntülere yaptığım yolculuklardan birinde, kendimi uçurumun kıyısında don Juan’la birlikte buldum. Bir anda, tanıdığım “ben”e dönüştüğümün ayırdına vardım. Bedenselliğimi gerçekmişçesine algıladım. Görüntülerden birinde değil de dünyadaydım.
Don Juan, beni bir çocuk gibi bağrına bastı. Bana baktı. Yüzü bana çok yakındı. Karanlıkta gözlerini görebiliyordum. Çok sevecendiler. Bir soru sorar gibiydiler. Ne olduğunu biliyordum bu sorunun. Konuşulamaz olan, gerçekten konuşulamazdı.
“Eee?” diye sordu sevecence, sanki onayımı beklemeye ihtiyacı varmış gibi.
Dilim tutulmuştu. “Aptallaşmış”, “şaşırmış”, “kafası karışmış” gibi sözcükler o anda hissettiklerimi dile getirmeye yetmezdi. Bir balon gibiydim. Don Juan’ın beni tutup yere doğru bastırması gerektiğini biliyordum, yoksa havada salınıp yeniden yok olacaktım. Yitmekten korkmuyordum. Farkındalığının birleşik olmadığı o “bilinmezi” özlemiştim.
Don Juan beni omuzlarımdan bastıra bastını yavaşça yürüterek don Genaro’nun evinin yakınında bir yere götürdü; orada beni yatırıp, önceden hazırlamış olduğu yumuşak bir toprakla tüm bedenimi boğazıma kadar örttü. Yapraklardan yaptığı bir yastığa başımı yaslayarak, kesinlikle kımıldamamı ya da uyumamamı tembihledi. Orada oturacağını, toprak bedenimi pekiştirene dek bana yoldaşlık edeceğini söyledi.
Kendimi çok iyi hissettim, uyumak isteğime karşı koyamıyordum, ama don Juan buna izin vermiyordu. Az önce yaşadıklarımın dışında istediğim her şey hakkında konuşabileceğimi söyledi. Önce konuşacak bir şey bulamadım; sonra, don Genaro’yu sordum. Don Juan, don Genaro’nun Pablito’yu alıp oralarda bir yere götürdüğünü, o anda onun bana yaptıklarının aynısını Pablito’ya uygulamakta olduğunu söyledi.
Söyleşmeyi sürdürmek istedim, ama içinde bir tamamlanmamışlık duygusu vardı; alışılmadık bir kayıtsızlık, sıkıntıya benzer bir yorgunluk içindeydim. Don Juan ne hissettiğimi anlıyor gibiydi. Pablito’dan, onunla yazgılarımızın nasıl birleştiğinden söz etmeye başladı. Don Genaro, onun öğretmeni olduğu zaman, kendisinin aynı zamanda Pablito’nun velinimeti olduğunu, erkin adım adım Pablito’yla beni bir araya getirdiğini anlattı. Pablito’yla aramdaki tek fark, onun bir savaşçı olarak dünyasına korku ve baskının, benimkine ise sevecenlik ve özgürlüğün hâkim olmasıymış. Don Juan böyle bir farkın, velinimetlerin özlerindeki kişilik farklılığından kaynaklandığını açıkladı. Don Genaro, tatlı, sevecen ve şakacı, kendisiyse sert, buyurgan ve dolaysızdı. Benim kişiliğimin zorlu bir öğretmeni, ama şefkatli bir velinimeti gereksindiğini, Pablito’nunsa bunun tam tersi olduğunu söyledi—yani müşfik bir öğretmenle haşin bir velinimetti onun gereksinmesi.
Bir süre daha konuştuk, sabah olmuştu. Güneş doğu ufkundaki dağların üzerinden görününce, toprağın altından çıkmama yardım etti.

Öğleden sonra uyandığım zaman, don Juan’la ben don Genaro’nun evinin kapısının önüne oturduk. Don Juan, don Genaro’nun hâlâ Pablito’yla birlikte olduğunu, onu son karşılaşmaya hazırladığını söyledi.
“Yarın Pablito’yla sen bilinmeze gidiyorsunuz,” dedi. “Şimdi benim de seni hazırlamam gerek. Oraya tek başınıza gireceksiniz. Dün gece atılıp çekilen yoyolara benziyordunuz; yarın kendi başınızın çaresine bakacaksınız.”
Birden meraklandım, aklıma bir gece önceki deneyimlerime ilişkin sorular üşüşüverdi. Ama bu hücumum onu hiç mi hiç tındırmadı.
“Bugün bi dönüm noktası teşkil edecek bi manevranın üstesinden gelmeliyim,” dedi. “Sana son bi numara daha çekmem gerek; senin de bu numarayı yutman.”
“Gülerek kalçalarını tokatladı.
“Geçen gece ilk alıştırma sırasında don Genaro sana büyücülerin nagualı nasıl kullandıklarını göstermek istemişti,” diye sürdürdü. “Kişi kendi isteğiyle nagualı kullanmadığı sürece, daha doğrusu, nagualdaki eylemlerinden bi anlam çıkarmak amacıyla kendi isteğiyle tonalını kullanmadığı sürece büyücülerin açıklamasına ulaşamaz. Tüm bunları açığa kavuşturmak amacıyla şöyle de diyebiliriz: kişi, nagualı büyücüler gibi kullanacaksa, tonalın görüşü etkili olmalıdır.”
Son söylediği şeyde bariz bir çelişki gördüğümü söyledim don Juan’a. Daha iki gün önce benimle yaptığı o inanılmaz özet konuşmasında, yıllar boyunca benim dünya görüşümü değiştirmek için yaptığı o amaçlı edimleri sayıp dökmüştü; şimdi de kalkmış, aynı dünya görüşünün etkili olmasını istiyordu.
“Birinin ötekiyle hiçbi alakası yok,” dedi don Juan. “Algılamamızın düzeni yalnızca tonalın alanına girer; eylemlerimiz yalnızca orada bi ardışıklık kazanabilir; bu eylemler yalnızca orada, basamaklarını sayabileceğin bi merdiven gibi dizilebilir.
Nagualda buna benzer bi şey bulamazsın. Anlayacağın, tonalın görüşü bi araçtır, bu bağlamda yalnızca en iyi araç değil, sahip olduğumuz tek araçtır da.
“Dün gece senin algı baloncuğun açıldı, kanatları da açılmış oldu. Hepsi bu kadar işte. Başına neler geldiğini açıklayabilmem olanaksız, bunu denemeyeceğim bile, ama sen de kalkışma böyle bi şeye. Algının kanatlarının, senin bütünlüğüne dokunması amacıyla yapıldığını söylemek yeterli. Dün gece sen nagualdan tonala sayısız kez gidip geldin. Seni iki kez savurduk, böylece hata olasılığını önledik. İkinci kezinde bilinmeyene yolculuğu olanca çarpıcılığıyla yaşadın. Algın, senin içindeki bi şey senin gerçek doğanı kavradığı an, kanatlarını açıverdi. Sen bi salkımsın.
“Budur büyücülerin açıklaması. Nagual konuşulmaz olandır. Tüm olası duygular, varlıklar, özler onun içinde salapuryalar gibi barışçıl, değişimsiz, sonsuza dek salınıp dururlar. Sonra, yaşam tutkalı birkaçını birbirine yapıştırıverir. Sen kendin bulguladın bunu dün gece, Pablito hakeza, tıpkı Genaro’yla benim, bi zamanlar bilinmeze yaptığımız yolculuklarda anlamış olduğumuz gibi. Yaşam tutkalı bu duyguların kimilerini yapıştırınca ortaya bi varlık çıkar; tonalın bölgesine doluşan tüm öbür varlıklarla birlikte o yerin şaşaası ve görkemi karşısında körleşip gerçek doğasını unutan bi varlık. Tonal, birleşik örgütlenmelerin yaşadığı yerdir. Yaşam gücü, tüm gerekli duyguları bi araya getirir getirmez, bi varlık, tonalda beliriverir. Sana bi keresinde, tonalın doğumda başlayıp, ölümde bittiğini anlattıydım; bunu dedim, zira yaşam gücü bedeni bırakır bırakmaz tüm o tekil farkındalıkların çözüşüp gelmiş oldukları yere, naguala döndüklerini biliyorum da ondan. Savaşçının bilinmeyene yaptığı yolculuklar, tıpkı ölmek gibidir, elbet onun salkımındaki tekil duygular ayrışmayıp, kendi birlikteliklerini yitirmeksizin bi parça genişler yalnızca. Oysa ölümdeyse, bunlar çok diplere batarlar ve daha önce hiç birim olmamışlarcasına bağımsızca devinirler.”
Ona, anlattıklarının, yaşadıklarımla inanılmaz derece örtüştüğünü söylemek istedim. Ama beni konuşturmadı.
“Bilinmezden söz edebilmenin yoktur bi yolu,” dedi. “Yalnızca tanık olabilirsin ona. Büyücülerin açıklaması der ki, her birimizin naguala tanık olabileceğimiz bi merkezimiz vardır: istenç. Böylece bi savaşçı nagualın içine dalıverir de, salkımının kendisini sonsuz olasılıklar içinde istediğince düzenlemesine izin verir. Sana, nagualın ifade edilme biçiminin kişisel bi mesele olduğunu anlattıydım. Bununla, savaşçının, salkımını istediği gibi düzenlemesinin tümüyle kendisinin bileceği bi iş olduğunu anlatmak istemiştim. İnsan biçimi ya da insan duyguları hepsi arasında özgün olanıdır, ola ki tüm biçimler arasında bize en tatlı gelenidir; ne var ki, salkımın benimseyebileceği sayısız başka biçimler vardır. Bi büyücünün istediği bi biçimi benimseyebileceğim anlattıydım sana. Doğrudur bu. Özünün bütünlüğüne sahip bi büyücü, salkımının kimi bölümlerini akla gelebilecek her bi şekilde birleşmeye yöneltebilir Tüm bu karışımları olası kılan şey, yaşam gücüdür. Yaşam gücü tükenince salkımı yeniden bi araya getiremezsin, artık.
“Ben bu salkıma, algı baloncuğu adını koymuştum. Onun mühürlenmiş ve sıkıca kapatılmış olduğunu, ölüm anımıza dek asla açılmadığını söylemiştim. Ne var, açılabilir de. Büyücüler aşikâr bu gizi öğrenmişlerdir, her ne kadar hepsi de özlerinin bütünlüğüne ulaşamazlarsa da, bunun mümkün olduğunu bilirler. Baloncuğun, yalnızca kişinin naguala fırlatılması durumunda açıladığını bilirler. Dün sana, senin bu noktaya ulaşmak amacıyla izlediğin tüm aşamaların bi özetini vermiştim.”
Bir yorum ya da soru beklermiş gibi süzdü beni. Anlattıkları, yoruma yer bırakmıyordu. Sonunda, tüm bunları bana on dört yıl önce ya da çömezliğimin herhangi bir aşamasında anlatmış olmasının, hiçbir şeyi değiştirmemiş olacağını kavramıştım. Önemli olan tek bir şey vardı; bu deneyimin tüm önermelerini bedenimle ya da bedenimde yaşamış olma gerçeği.
“Şu ünlü sorulardan birini bekliyorum,” dedi, ağır ağır konuşarak.
“Ne sorusu?” diye sordum.
“Aklının sormak için yanıp tutuştuğu soru.”
“Bugün bütün soruları bırakıyorum. Gerçekten hiçbir sorum yok, don Juan.”
“Hadi, hakça değil bu,” dedi gülerek. “Sormanı beklediğim özel bi soru daha var.”
İçsel söyleşimi bir an için kesebilirsem söz konusu soruyu bulgulayabileceğimi söyledi don Juan. Ani bir düşünce, bir iç görü anı yaşadım, ne istediğini anlamıştım.
“Başımdan tüm bunlar geçerken, bedenim nerelerdeydi, don Juan?” diye sorduğum an gülmekten iki büklüm oldu.
“İşte bu, büyücülerin numaralarının sonuncusudur,” dedi. “Şimdi söyleyeceklerim, büyücülerin açıklamasının sonuncusudur, diyelim. Şu ana dek, senin aklın iyi kötü benim yaptıklarımı izleye geldi. Senin aklın, dünyanın betimlendiği gibi olmadığını, gözle göründüğünden daha fazla bi şeylerin olduğunu kabul etmeye istekli. Senin aklın, algının uçurumdan bi inip bi çıktığına ya da senin içindeki bi şeyin, hatta tüm varlığının uçurumun dibine atladığına ve tonalın gözleriyle oradaki şeyleri, tıpkı bedeninle oraya bi ip ya da merdivenle inmişçesine incelediğine inanmaya handıysa istekli ve hazır. Gidip koyağın dibini inceleme edimin var ya, işte o senin yıllarca eğitilmenin bi sonucu. Bu işi iyi yaptın. Genaro, koyağın dibindeki sana kayayı atarken, o bir santimetre küplük şansı gördü. Her şeyi gördün sen. Genaro da ben de senin bilinmeze fırlatılmaya hazır olduğunu hiç kuşku duymadan anladık. O anda, çift hakkında, yani öteki hakkında her şeyi görmekle kalmamış, bilmişimde.”
Don Juan’ı durdurup, anlamadığım bir şey hakkında beni, hak etmediğim biçimde onurlandırmakta olduğunu söyledim. Don Juan tüm bu izlenimlerin yerine oturması için zamana gereksinim duyduğumu, bu başarılarımın ardından geçmişte sorular nasıl sel gibi geldiyse şimdi de yanıtların aynı biçimde döküleceğini söyledi.
“Çiftin gizi sezgi baloncuğunun içinde saklıdır,” dedi, “geçen gece aynı anda hem koyağın dibinde hem de uçurumun üstünde olduğun gibi. Duygular salkımı istenen anda, istenen yerde bi araya getiril i verir. Ya da şöyle diyebiliriz, kişi burasını ve orasını aynı anda algılayabilir.”
Don Juan, pek sıradan oldukları için unutmuş olabileceğim bir dizi ardışık eylemi düşünüp anımsamamı istedi.
Neden söz ettiğini anlayamamıştım. İyice düşünmeye çalışmamı söyledi don Juan.
“Şapkanı düşün,” dedi. “Genaro’nun şapkanla ne yaptığını düşün.”
Sarsıcı bir anımsama anı yaşadım. Gerçekten don Genaro’nun şapkamı, düşebileceğini ya da rüzgârın uçuracağını söyleyerek onu çıkarmamı istediğini unutmuştum. Şapkamı çıkarmak istememiştim. Çıplaklığımı aptalca buluyordum. Genelde hiç giymediğim bir şapkayı giymek bana tuhaf bir duygu veriyordu; tam anlamıyla kendim değildim ve bu durumda, giysisiz olmaktan o kadar sıkılmıyordum. Sonra, don Genaro şapkasını benimkiyle değiştirmek istemişti, ama onunki benim başıma çok küçük geliyordu. O da tuttu, başımın büyüklüğü ve bedenimin ölçüleriyle ilgili şakalar yaptı; sonunda şapkamı alıp eski bir pançoyu kavuk gibi başıma sardı.
Don Juan’a, o iki sözde atlayışım arasında geçtiğinden emin olduğum bu bölümü sonradan unuttuğumu söyledim. “Bu “atlamaların” belleğimde o ana dek bıraktığı iz, kesilmemiş bir bütünlük olarak kalmıştı.
“Kesilmemiş bi bütünlük olduğu kesin,”  dedi. “Genaro’nun şapkanla oynamasının da kesin olduğu gibi. Bu iki anıyı art arda sıralayamazsın, zira ikisi de aynı anda oluştu.”
Sol elinin parmaklarını, sağ elinin parmak aralarına sokamıyormuş gibi yaptı.
“Bu atlamalar işin başlangıcıydı, yalnızca,” diye sürdürdü. “Sonra sıra, bilinmeze yaptığın gerçek geziye geldi; dün gece, konuşulamaz olanı, nagualı yaşadın. Aklın, senin isimsiz bi duygu salkımı olduğun şeklindeki fiziksel bi bilgiyle başa çıkamaz. Aklın, bu aşamada, istenç dediğimiz ve nagualın olağanüstü etkilerinin bunun sayesinde tartıldığı ve kullanıldığı başka bi birleştirme merkezinin varlığının bile kabul edebilir. Kişinin, nagualı istenç yoluyla yansıtabileceği, ama bunun yolunu asla açıklayamayacağı, sonunda aklına dank etti, sanırım.
“Şimdi de senin soruna gelelim: ‘Bütün bunlar olurken ben neredeydim? Bedenim neredeydi?’ Gerçek bi ‘sen’in olduğu inancı, sahip olduğun her şeyi aklının çevresinde toplama olgusuna dayanır. Aklın bu noktada nagualın betimlenemez olduğunu kabul eder; ne var, yaşadığı kanıtlar nedeniyle değildir bu, kabul etmek güvencelidir de ondan. Aklının ayağı güvenceli toprağa basar, tonalın tüm nesneleri kendi yanındadır.”
Don Juan durarak beni inceledi. Gülüşü içtenlikliydi.
“Hadi, Genaro’nun yeğlediği yere gidelim,” dedi, birden.
Ayağa kalktı, iki gün önce üstünde oturup konuştuğumuz kayaya doğru yürümeye başladık; gene aynı noktalarımızda oturup sırtımızı kayaya verdik.
“Aklı güvencede hissettirmek, öğretmenin görevi olmuştur, daima,” dedi. “Seni tonalın sorumlu olduğuna ve eylemlerinin önceden tahmin edilebilirliğine inandırarak, aklını tuzağa düşürdüm. Genaro’yla ben, sana, yalnızca nagualın açıklanamaz olduğu izlenimini verebilmek amacıyla çok çalıştık; tuzağın işlediğinin kanıtı, şu anda, yaşadığın her şeye karşın hâlâ sana kalan bi şeyin, aklının var olduğuna inanmandır. Serap bu, serap. Senin o değerli aklın yalnızca bi birleştirme merkezi, kendi dışındaki bi şeyi yansıtan bi ayna. Dün gece yalnızca betimlenemez nagualı değil, betimlenemez tonalı da yaşadın sen.
“Büyücülerin açıklamasının son parçası, aklın sadece dışsal bi düzeni yansıttığını ve aklın bu düzene ilişkin hiçbi şey bilmediğini söyler; bunu açıklayamaz, tıpkı nagualı açıklayamadığı gibi. Akıl anca, tonalın etkilerine tanıklık edebilir, ama onu anlaması, hatta açığa çıkarması mümkün değildir. Konuşuyor ve düşünüyor olduğumuz gerçeği, bize, izlediğimiz bi düzenin varlığını göstermektedir; ama bunu nasıl yaptığımızı da, o düzenin aslında ne olduğunu da bilmeksizin.”
Ona, batılı insanın, beynin çalışmasıyla ilgili araştırmalarının bu düzenin ne olabileceğine ilişkin kimi ipuçlarını açığa çıkarabilmekte olduğunu anlattım. Don Juan, tüm bu araştırmaların, bir şeylerin olageldiğini kanıtlamaktan öte gitmediğinin altını çizdi.
“Büyücüler aynı şeyi istençleriyle yaparlar,” dedi. “İstenç yoluyla, nagualın etkilerine tanıklık ettiklerini söylerler. Ben de şu an buna, akıl yoluyla—onunla ne yapıyoruz, nasıl yapıyoruz, hiç önemli değil—sadece tonalın etkilerine tanıklık ettiğimizi ekleyebilirim. Her iki durumda da, tanıklık ettiğimizin ne olduğunu anlama ya da açıklama yolunda en ufak bi umut bile göremiyorum.
“Dün gece algının kanatlarında uçtun, ilk kez. Gene çok çekingendin. Yalnızca insansal algı çizgisinde dolaştın. Bi büyücü o kanatları başka duyarlıklara dokunmak amacıyla da kullanabilir; bi karganınkine örneğin, bi çakalınkine, bi cırcır böceğininkine, ya da o sonsuz uzayın başka dünyalarının düzenine.”
“Öteki gezegenleri mi kastediyorsun, don Juan?”
“Tabii. Algının kanatları bizi, nagualın en gizli köşelerine ya da tonalın en akıl almaz âlemlerine taşıyabilir.”
"Bi büyücü, örneğin aya gidebilir mi?"
“Tabii ki gidebilir,” diye yanıtladı. “Ama oradan bi torba taş getiremez. Ya!”
Bununla ilgili gülüşerek şakalaştık, ama açıklamasını son kerte ciddi anlamda yapmıştı.
“Eveet, geldik büyücülerin açıklamasının son bölümüne,” dedi. “Dün gece, Genaro’yla ben size insanın bütünselliğini sağlayan son iki noktayı da gösterdik: nagual ve tonal. Sana bi keresinde bu iki noktanın insanın dışında yer aldığını, ama öyle de olmadığını söylemiştim. Işıltılı varlıkların ikilemidir, bu. Her birimizin tonalı, o düzenle dolu, betimlenemez bilinmeyenin bi yansımasından başka bi şey değildir; her birimizin nagualı, her şeyi içeren o anlatılamaz hiçliğin yansımasından başka bi şey değildir.
“Şimdi, Genaro’nun yerinde oturmalısın, ta alacakaranlığa dek; o ana kadar, büyücülerin açıklamasını yerli yerine koymuş olacaksın kuşkusuz. Şimdi burada otururken, o duygu salkımını bi arada tutan yaşam gücünden başka bi şeyin yok."
Kalktı.
“Yarınki görev, Genaro’yla ben işe karışmadan izlerken tek başına bilinmeze atlamak,” dedi. “Burada böylece otur ve içsel söyleşini durdur. Algının kanatlarını açıp sonsuzluğa uçmak için gereken erki biriktirebilesin diye.”

17

Cvp: 4. Kitap - Erk Öyküleri

--İki Savaşçının Yeğlediği

Don Juan beni şafak sökerken uyandırdı. Elime su dolu bir sukabağıyla bir kurutulmuş et torbası tutuşturdu. İki gün önce arabamı bırakmış olduğum, üç dört kilometre uzaklıktaki yere doğru, konuşmadan yürüdük.
“Bu, birlikte yapacağımız son yolculuk,’’dedi alçak bir sesle, arabanın yanına vardığımızda.
Karnımda güçlü bir sarsıntı hissettim. Ne demek istediğini anlamıştım.
Ben kapıyı açarken o arka çamurluğa yaslandı, şimdiye dek rastlamadığım bir duyguyla bana baktı. Arabaya bindik, ama motoru çalıştırmadan önce üstü kapalı kimi uyanlarda bulundu; bunları da çok iyi anlamıştım. Arabada oturup kimi çok kişisel ve dokunaklı duygulara değinmek için birkaç dakikamız olduğunu söyledi.
Dingince oturdum, ama ruhum huzursuzdu. Ona bir şeyler söylemek istedim, aslında beni rahatlatacak bir şeyler yani. “Bildiğim” şeyi dile getirmeksizin ifade edebilecek en isabetli sözcükleri bulmak için boşuna çabaladım.
Don Juan, bir zamanlar tanıdığım bir çocuktan, onun hakkındaki duygularımın geçen zaman ve uzaktalığa karşın nasıl değişmemiş olduğundan söz etti. Don Juan, o küçük oğlan çocuğunu her düşünüşümde ruhumun neşeyle coştuğunu, en ufak bir övünme ya da bencillik payı çıkarmadan onun iyiliğini istediğimi söyledi.
Bana daha önce anlatmış olduğum o çocukla ilgili bir öyküyü anımsattı; çok beğendiği, derin anlamlar bulduğu bir öyküydü bu. Los Angeles çevresindeki dağlardan birine tırmanırken çocuk yürümekten yorgun düşmüştü, ben de onu omuzlarıma çıkarmıştım. Yoğun bir mutluluk dalgası ikimizi birden kaplamıştı da, çocuk bağıra bağıra güneşe, dağlara teşekkür etmişti.
“Bu, onun sana elveda deyişiydi,” dedi don Juan.
Boğazım düğümlendi.
“Elveda demenin birçok yolu vardır,”dedi. “En iyisi, belki de belirli bi mutluluk anını akıldan hiç çıkarmamaktır. Örneğin, bi savaşçı gibi yaşarsan eğer, omuzlarına aldığın o çocuğun yaydığı sıcaklık yaşam boyu taptaze, içine işlemiş olarak sürer. Savaşçının elveda demesidir bu.”
Motoru çabucak çalıştırdım; o taşlı yolda sürmeye alışmadığım bir hızla gaza bastım.
Kısa bir yol kat ettikten sonra, yolun gerisini yürüdük. Bir saat kadar sonra, bir ağaçlığa ulaştık. Don Genaro, Nestor ve Pablito orada bizi bekliyorlardı. Onları selamladım. Hepsi de mutlu ve capcanlı görünüyordu. Onlara ve don Juan’a bakınca, hepsine karşı derin bir duygudaşlık kapladı içimi. Don Genaro bana sarılıp, sevgiyle sırtımı tıpışladı. Nestor ve Pablito’ya, koyağın dibine atlarken çok başarılı olduğumu söyledi. Bir eli hâlâ sırtımda, yüksek sesle konuşmaya başladı.
“Evet beyler,” dedi, onlara bakarak. “Ben velinimetiyim onun, çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Bu, bir savaşçı olarak yaşanmış yılların doruk noktasıydı.”
Bana dönerek öteki elini de omzuma koydu. Gözleri parlak ve barışçıldı.
“Sana söyleyecek hiçbir sözüm yok, Cartilocuk” dedi, sözcüklerini ağır ağır seslendirerek. “Bağırsaklarında bolca bulunan dışkı dışında, yani”
Der demez, o da don Juan da bayılma kertesine gelinceye dek, ulurcasına gülmeye başladılar. Pablito’yla Nestor ne yapacaklarını pek bilemeden sinirli sinirli kıkırdadılar.
Don Juan’la don Genaro dinginleştiklerinde, Pablito “bilinmeze” tek başına gidebilme yeteneğinden pek emin olmadığını söyledi bana.
“Bunun nasıl yapılacağına dair en ufak bir fikrim bile yok, gerçekten,” dedi. “Genaro, kişinin kusursuzluktan başka hiçbir şeye gereksinmesi olmadığını söylüyor. Sen ne düşünüyorsun?”
Ben, ondan da az şey bildiğimi söyledim. Nestor iç geçirdi, gerçekten ilgilenmişe benziyordu; ellerini ve ağzını önemli bir şey söyleyecekmiş de bunu nasıl diyeceğini bilemiyormuş gibi kıpırdattı.
“Genaro, sizin ikinizin başaracağını söyledi,” dedi, sonunda.
Don Genaro, eliyle, gitmek üzere olduğumuzu imledi. O ve don Juan birkaç metre önümüzde yürüdüler. Hemen bütün gün boyunca aynı dağ yolunu izledik. Tam bir sessizlik içinde yürüdük—hiç durmamıştık. Hepimizde erzak olarak kuru et ve bir sukabağı dolusu su vardı— anlaşılan yürürken yiyecektik onları. Keçiyolu belirli bir yerde gerçek bir yola dönüştü. Bir dağ yamacının çevresinden dolandı, sonra birden, önümüzde bir vadinin manzarası beliriverdi. Nefes kesici bir manzaraydı bu, gün ışığıyla parıldayan yemyeşil bir vadi; üzerinde görkemli iki gökkuşağı, çevredeki tepelerde de yağmur serpintileri vardı.
Don Juan durarak, vadide gördüğü bir şeyi çenesiyle don Genaro’ya gösterdi. Don Genaro başını salladı. Ne olumlu ne de olumsuz bir devinimdi bu; daha ziyade başının bir silkinmesinden ibaretti. Uzun bir süre vadiyi süzerek kımıldamadan durdular.
Oradaki yolu bırakıp, kestirmeden gitmeye başladık. Dar, tehlikeli bir patikadan, vadinin kuzeyine doğru inmeye başladık.
Düz araziye ulaştığımızda öğleden sonra olmuştu. Her yanı nemli toprağın ve nehir söğütlerinin keskin kokusu kaplamıştı. Yağmur bir ara sol yanıma düşen ağaçların üzerindeki yeşil, yumuşak bir gürlemeye, sonra da sazlıktaki bir titreşmeye dönüştü. Akan bir çayın hışırtısını işittim. Bir an durup, dinledim. Ağaçların tepesine baktım; batı utkumdaki saçakbulutlar gökte top top pamuklar gibi uçuşuyordu. Orda durmuş bulutlara bakarken önümdekiler epey yol almıştı. Arkalarından koştum.
Don Juan’la don Genaro durup aynı anda döndüler; gözlerini üzerime öyle bir beraberlik ve kesinlikle odakladılar ki, bir an için onları tek bir kişi sandım. Tüylerimi diken diken eden tek ve kısa, ama heybetli bir bakıştı bu. Sonra, don Genaro güldü; yerleri titrete titrete yüz elli kiloluk düztaban bir Meksikalı gibi koştuğumu söyledi.
“Neden Meksikalı?” diye sordu, don Juan.
“Yüz elli kiloluk düztaban bir Kızılderili koşmaz,” dedi don Genaro, açıklayıcı bir tonla.
“Hu,” dedi don Juan, don Genaro gerçekten bir şeyler açıklamışçasına.
Dar, yeşilliklerin coştuğu vadiyi geçip doğudaki dağlara tırmanmaya koyulduk. Akşamüstü, güneydeki yüksek bir vadiye bakan, üzeri yassı bir tepede durduk. Buradaki bitki örtüsü kesinlikle farklıydı. Etrafımız erozyonun aşındırdığı yuvarlak dağlarla çevriliydi. Vadideki ve yamaçlardaki topraklar yer yer ekiliydi; ama tüm çevre bende bir çoraklık duygusu uyandırıyordu.
Güneş şimdiden güneybatı ufkunda epey alçalmıştı. Don Juan ile don Genaro, bizi tepe düzlüğünün kuzey kıyısına çağırdılar. O noktadan bakıldığında olağanüstü bir manzara görülüyordu. Kuzeye doğru sonu gelmez dağlar ve vadiler, batıya doğruysa yüksek sıradağlar uzanıyordu. Kuzeydeki uzak dağlara çarpan güneş ışığı, batıdaki bulut kümelerini turuncu rengine buladığı gibi bulamıştı oraları da. Bu güzelliğine karşın, hüzün ve yalnızlık vardı bu manzarada.
Don Juan defterimi elime tutuşturdu, ama not tutmak gelmiyordu içimden. Don Juan’la don Genaro’nun iki ucunda yer aldığı bir yarım daire biçiminde oturduk.
“Bilgi yolunda yazarak yürümeye başladın, aynı şekilde bitireceksin,” dedi don Juan.
Herkes beni yazmaya zorladı, sanki benim yazı yazmam önemli bir şeymiş gibi.
“Yüze yüze kuyruğuna geldiniz, Carlitocuk,” dedi Genaro, birden. “Sen ve Pablito, ikiniz.”
Sesi yumuşaktı. O şakacı titremi olmaksızın, içten ve endişeli çıkıyordu sesi.
“Bilinmeze yolculuğa çıkan birçok savaşçı da durduğumuz bu yerde durdu,"diye sürdürdü. “Hepsi de en iyi dileklerini sunar sizlere.”
Çevremde bir dalgalanma hissettim; sanki hava yarı katı bir kıvamdaydı da, bir şey onun depreşmesine yol açmıştı.
“Hepimiz siz ikinize iyi dileklerimizi sunarız,’’dedi.
Nestor, Pablito’yla beni kucaklayıp, bizden ayrı oturdu.
“Biraz zamanımız daha var,” dedi don Genaro, gökyüzüne bakarak. Sonra, dönüp Nestor’a sordu. “Beklerken, ne yapalım dersin?”
“Gülüp, eğlencemize bakacağız,” diye yanıtladı Nestor kabına sığmazcasına.
Don Juan’a, beni bekleyen şeyin beni korkuttuğunu, hiç kuşkusuz bir tuzağa düşürülmüş olduğumu söyledim; Pablito’yla benim yaşadığımız durumların var olabileceği aklımın köşesinden bile geçmemişti. Gerçekten korku verici bir şeyin beni etkisi altına aldığını, beni azar azar, belki de ölümden de beter bir şeye doğru itmek üzere olduğunu söyledim.
“Yakınıyorsun,” dedi sertçe. “Son ana dek kendine acımayı sürdürüyorsun.”
Hepsi de güldüler. Haklıydı. Ne yenilmez bir dürtüydü bu! Birde bunu yaşamımdan söküp attığımı düşünmüştüm. Bu salaklığımdan ötürü herkesten, beni bağışlamalarını diledim.
“Özür dileme,” dedi don Juan bana. “Özür dilemek saçmalıktır. Bu benzersiz erk yerinde önemli olan tek şey kusursuz bi savaşçı olmaktır. Bu yer en iyi savaşçıları konuk etti. Onlar kadar iyi ol.”
Sonra Pablito’yla bana şunları söyledi:
“Bunun, birlikteliğimizin son görevi olduğunu biliyorsunuz. Sırf kişisel erkinizin gücüyle naguala ve tonala gireceksiniz. Genaro’yla ben, elveda demek için buradayız. Erk, Nestor’un bi tanık olmasına karar verdi. Hayırlısı olsun.
“Bu aynı zamanda, Genaro’yla benim hazır bulunacağım son buluşmanız olacaktır. Siz bi defa bilinmeyene kendi başınıza girdikten sonra, artık bizden sizi geri getirmemizi beklemeyin, onun için bi karar vermeniz lazım; yani, dönüp dönmemeye karar vermeniz lazım. Biz, ikinizin de, dönmeye karar verdiğiniz takdirde bunu yapabilecek güce sahip olduğunuzu biliyoruz. Geçen gece, hem birlikte hem de tek başınıza, dostu başınızdan savabilecek denli iyiydiniz—yoksa alimallah sizi ezip eşek cennetine gönderiverirdi. Böylece gücünüzü sınamış olduk.
“Şunu da eklemeliyim ki, pek az savaşçı biraz sonra başınıza gelecek olan bilinmeyenle karşılaşmanın ardından hayatta kalmayı becermiştir; ama zor olduğundan değil de, nagualın o anlatılmaz ayartıcılığından dolayı ve oraya yolculuk yapan savaşçılar için, tonal dünyasına, ya da düzen, gürültü ve acı dünyasına dönmek pek de içi açıcı değildir.
“Kalma ya da dönme kararını aklımızla ya da arzumuzla değil, istencimizle veririz; onun için, ne olacağını önceden kestiremeyiz.
“Şayet dönmemeyi seçerseniz, yeryüzü sizi yutmuş gibi yitip gidersiniz. Ama eğer bu dünyaya dönmeyi seçerseniz, görevleriniz bitinceye dek gerçek bi savaşçı gibi beklemelisiniz. Başarıyla, ya da başarısızlıkla bitmesinin ardından, özünüzün bütünselliğine egemen olabileceksiniz.”
Don Juan bir süre sustu. Don Genaro bana bakarak göz kırptı.
“Carlitocuk özünün bütünselliğine egemen olmanın ne anlama geldiğini bilmek istiyor,” dedi ve herkes güldü.
Haklıydı. Başka koşullar altında, bunu sormaktan çekinmezdim; ne var, içinde bulunduğumuz durum soru soramayacağım denli ciddiydi.
“Savaşçı sonunda erkle karşılaşmıştır, demeye gelir bu,” dedi don Juan. “Her bi savaşçının onunla ne yapacağını hiçbi kimse bilemez; ola ki siz ikiniz yeryüzünde kimsecikler farkında olmaksızın dolaşıp duracaksınızdır, ya da ola ki, nefretle dolu ya da ip kaçkını, ya da müşfik birisi olarak döneceksinizdir. Tüm bunlar tininizin kusursuzluğuna ve özgürlüğüne bağlı.
“En önemli şey gene de görevinizdir. Bu size öğretmeninizin ve velinimetinizin armağanıdır. İkinizin de bu görevi en iyi biçimde başarmanıza dua ediyorum.”
“Görevin sona ermesini beklemek çok özel bir beklemedir,” dedi don Genaro, birdenbire. “Şimdi size, başka bir zamanda şuradaki dağlarda yaşamış olan savaşçıların öyküsünü anlatacağım.”
Doğuyu gösterdi, Sonra bir anlık kuşkunun ardından, ayağa kalkıp, uzağı, kuzeydeki dağları imledi.
“Yok. Şu yönde yaşamışlardı,” dedi bana bakıp ve bilgiççesine gülerek. “Buradan tamı tamına yüz otuz beş kilometre uzakta.”
Don Genaro belki de beni taklit ediyordu. Ağzı ve alnı gerilmişti. Ellerini göğsünün üstüne kapamış, sıkı sıkıya imgesel bir şeyi bastırıyordu. Bir defter olabilirdi. Bu son derece gülünç duruşu sürdürdü. Bir zamanlar, tıpkı bu şekilde duran bir Çin bilimci Alman bilim adamıyla tanışmıştım. Bilinçsizcesine o Alman Çin bilimci gibi davranıyor olmam ihtimali, bana birden son derece komik geldi. Kendi kendime güldüm. Beni hedef alan bir şakaydı bu.
Don Genaro oturarak anlatısını sürdürdü.
“Bu savaşçı topluluğunun üyelerinden biri kurallara aykırı bir davranışta bulunursa, onun kaderi toplu olarak kararlaştırılıyordu. Suçlunun, yaptıklarının nedenini açıklaması, yoldaşlarının da onu dinlemeleri gerekiyordu; nedenler inandırıcıysa toplantı dağılırdı, değilse, hepsi birden, ellerinde silahlarıyla şu anda bulunduğumuz yere çok benzeyen bir düzlüğün hemen kıyısında dizilir, ölüm cezasını yerine getirmek için hazırlanırlardı. Bu durumda cezalandırılacak olan savaşçı dostlarına veda eder ve infaz başlardı.”
Don Genaro, benden ya da Pablito’dan bir işaret beklermiş gibi baktı. Sonra Nestor’a döndü.
“Belki buradaki tanık, bize bu öykünün şu ikisiyle ne ilgisi olduğunu bize anlatır,” dedi Nestor’a.
Nestor utangaçça güldü, bir an derin düşüncelere dalar gibi oldu.
“Tanığın bir fikri yok,” diyerek sinirli sinirli kıkırdadı.
Don Genaro herkesten kalkıp giderek düzlüğün batı kıyısından bakmalarını istedi.
Yamaç tatlı bir eğilimle toprağa dek iniyordu, sonra düz bir arazi görünüyordu, bu arazinin sonundaki yarık, taşan yağmur sularının aktığı doğal bir kanal gibi uzanıyordu.
“Kanalın olduğu yerde bir ağaç kümesi yer alıyordu, öykümüzdeki dağda,” dedi don Genaro. “Onun da ardında sık bir orman vardı.”
“Mahkûm savaşçı yoldaşlarıyla vedalaştıktan sonra yamaçtan ağaçlara doğru yürürdü. Sonra, yoldaşları silahlarını kaldırıp ona doğru nişan alırlardı. Kimse ateş etmezse, ya da savaşçı aldığı yaralara karşın hayatta kalmayı başarırsa, özgür olurdu.”
Oturduğumuz yere döndük.
“Şimdi bir şey söyleyecek misin tanık?” diye, Nestor’a sordu don Genaro. Nestor sinirliliğin doruğundaydı. Şapkasını çıkararak kafasını kaşıdı. Sonra, elleriyle yüzünü kapadı.
“Bu zavallı tanık ne bilsin?” dedi sonunda, meydan okuyan bir sesle, ardından da herkesle birlikte güldü.
“Tek bir yara bile almadan sıyrılan adamlar olmuş, derler,” diye sürdürdü don Genaro. “Kişisel erkleri, yoldaşlarını etkilermiş, diyelim. Nişan alırken bir dalgalanma olurmuş aralarında da, kimse silahını kullanmaya cesaret edemezmiş. Belki de, onun cesaretine hayranlıklarından, onu incitemezlermiş.”
Don Genaro, önce bana sonra da Pablito’ya baktı.
“Ağaçlara doğru yürümenin de bir yolu yordamı varmış,” diye sürdürdü. “Savaşçı dingince, kasıntısızca yürümeliymiş. Sağlam ve emin adımlar atmalı, gözleriyle ileriye doğru bakmalıymışım. Aşağı inerken tökezlememeli, duraksamamalı, çevresine bakmalı ve en önemlisi de koşmamalıymış.”
Don Genaro durdu; Pablito başını sallayarak onun söylediklerine katıldığını gösterdi.
“Siz ikiniz yeryüzüne dönmeye karar verirseniz,” dedi, “gerçek savaşçılar gibi görev tamamlanıncaya dek beklemelisiniz. Bu bekleyiş, öyküdeki savaşçının yürüyüşüne çok benzer. Anlıyor musunuz? Savaşçının insan zamanı tükenmiş oluyordu—sizin de öyle. Tek farkınız, size kimin nişan aldığıdır. O savaşçıya nişan alanlar, onun savaşçı yoldaşlarıydı. Size nişan alan ise bilinmeyendir. Kusursuzluğunuz, tek şansınızdır. Arkaya bakmadan beklemelisiniz. Ödül beklentisi olmadan beklemelisiniz. Tüm kişisel erkinizi görevinizi yerine getirmeye hedeflemelisiniz.
“Kusursuzluğu elden bırakır, hırçınlık etmeye başlar, sabırsızlığa ve umutsuzluğa kapılırsanız, bilinmeyenin keskin nişancıları tarafından acımasızca vurulursunuz.
“Öte yandan, kusursuzluğunuz ve kişisel erkiniz görevinizi yerine getirmeye yeterse, erk, size verdiği sözü tutacaktır. Nedir bu söz, diye sorabilirsiniz. Erkin, ışıldayan varlıklar olarak insana verdiği sözdür, bu. Her bir savaşçının yazgısı farklıdır, sizin her birinize verilen sözün ne olduğunu bilmenin imkânı yok.”
Güneş batmak üzereydi. Kuzeydeki uzak dağların açık turuncu renkleri koyulaşıyordu. Görüntü, bana rüzgârın silip süpürdüğü ıssız bir dünya izlenimini verdi.
“Alçakgönüllü ve etkili olmanın, bir savaşçının belkemiğini oluşturduğunu öğrenmiş bulunuyorsunuz,” dedi don Genaro— onun sesini duyunca sıçradım. “Hiçbir şey beklemeden edimlerde bulunmayı öğrendiniz. Bugün yaşayacaklarınıza katlanabilmeniz için olanca sabır ve dayanma gücünüze ihtiyaç duyacağınızı söylüyorum, şimdi de.”
Karnımda bir sarsıntı hissettim. Pablito sessizce titremeye başladı.
“Bir savaşçı daima hazır olmalı,” dedi don Genaro. “Burada bulunan herkesin yazgısı, erkin tutsakları olduğumuzu bilmek olmuştur. Neden özellikle biz, bilinmez ama ne büyük talihtir bu!”
Don Genaro konuşmayı kesip, tükenmişçesine başını eğdi. Böylesine terimlerle konuştuğunu ilk kez işitiyordum.
“Savaşçının buradakilere ve geride bıraktığı her şeye elveda demesi gerekir,” dedi, don Juan ansızın. “Bunu kendi sözcükleriyle ve yüksek sesle yapmalıdır ki, sesi bu erk yerinde sonsuza dek çınlasın.”
Don Juan’ın sesi o anki ruh halime başka bir boyut kattı. Arabada konuştuklarımız daha bir anlam kazandı. Çevremizdeki manzaranın sükûnetinin bir serap olduğunu ve büyücülerin açıklamasının hiç kimsenin kaçınamayacağı bir darbe indirdiğini söylerken ne kadarda haklıydı. Büyücülerin açıklamasını duymuş, öncüllerini yaşamıştım; işte oradaydım, tüm yaşamımda olduğumdan çok daha çıplak ve çok daha çaresiz. Yaşamım boyunca yapmış olduğum, yaşamım boyunca hayal ettiğim hiçbir şey, o anın kederiyle ve yalnızlığıyla mukayese bile edilemezdi. Büyücülerin açıklaması beni “aklımdan” bile yoksun bırakmıştı. Don Juan, bir savaşçının acılardan ve kederlerden kaçınamayacağını, yalnızca bunlara düşkünlük göstermekten kaçınabileceğim tekrar tekrar söylerken çok haklıydı. O andaki hüznüm dayanılmaz bir noktaya ulaşmıştı. Yazgımın döngülerini benimle paylaşmış olanlara elveda demeye katlanamazdım. Don Juan’la don Genaro’ya, birisiyle birlikte öleceğimize ilişkin bir antlaşma yapmış olduğumu, ruhumun tek başıma gitmeyi kaldıramayacağını söyledim.
“Hepimiz tek başınayız, Carlitocuk,” dedi don Genaro yavaşça. “Oyunun kuralı bu.”
Boğazımdaki düğümlenmede, yaşama ve bana yakın olanlara duyduğum tutkunun kederini hissettim; onlara veda etmeyi reddettim.
“Bizler yalnızız,” dedi don Juan, “ne var, tek başına ölmek, yalnızlık içinde ölmek değildir.”
Sesi boğuk ve sert çıktı, öksürür gibi.
Pablito sesizce ağlıyordu. Sonra kalkarak konuştu. Bir söyleve ya da veda konuşmasına benzemiyordu. Duru bir sesle, don Genaro’ya ve don Juan’a iyiliklerinden ötürü teşekkür elti. Nestor’a döndü, ona kanat germe fırsatını kendisine tanıdığı için teşekkür etti. Yeniyle gözyaşlarını sildi.
“Bu güzel dünyada olmak ne olağanüstü bir şeydi! Hele bu şahane zamanda!” diye bağırarak iç geçirdi.
Söyledikleri hepimizi etkilemişti.
“Eğer dönmezsen, senden biricik isteğim, yazgımı paylaşanlara yardımcı olmandır,” dedi don Genaro’ya.
Sonra batıya, evinin yönüne döndü. Ağladıkça, sınırı gibi bedeni sarsılıyordu. Kollarını açarak birisini kucaklamak istercesine düzlüğün kıyısına doğru koştu. Dudakları kıpırdadı, alçak sesle konuşuyor gibiydi.
Başımı uzağa doğru çevirdim. Pablito’nun söylediklerini işitmek istemiyordum.
Oturduğumuz yere döndü, yanıma yığıldı ve başını öne eğdi.
Tek bir şey bile söyleyemiyordum. Ne var, bir dış güç denetimi ele alıp beni ayağa kaldırdı. Ben de teşekkürlerimle üzüntümü dile getirdim.
Yeniden sustuk. Hafifçe ıslık çalarak esen kuzey yeli, yüzümü yalıyordu. Don Juan bana baktı. Gözlerindeki sevecenliğin bu kerte yoğunlaştığına hiç tanık olmamıştım. Bir savaşçının kendisine yakınlık ve ilgi gösteren herkese teşekkür ederek elveda dediğini, ancak yalnızca kendilerine değil, bu yolda bana göz kulak olmuş, yardım etmiş herkese teşekkür etmem gerektiğini söyledi.
Kuzeybatıya, Los Angeles’a doğru döndüm ve ruhumun tüm duygusallığı dökülmeye başladı. Teşekkürlerimi sunmak ne kadar da paklayıcı bir edimmiş!
Yeniden oturdum. Kimse bana bakmadı.
“Savaşçı acısını kabullenir ama ona düşkünlük gösteremez,” dedi don Juan. “Onun için bilinmeyene dalan savaşçının havası hüzün değildir; tersine, talihi yüzüne güldüğü, ruhu kusursuz olduğu, her şeyin ötesinde etkililiğinin ayırdına vardığı için neşelidir. Savaşçının sevinçliliği yazgısını kabul etmekten, önündekini gerçek anlamda değerlendirmekten kaynaklanır.”
Uzun bir sessizlik oldu. Kederi iliğim doruğuna ulaşmıştı. Bu bunaltıcı havadan kurtulmak için bir şeyler yapmak istedim.
“Tanık, lütfen tin tuzağını sık,” dedi don Genaro, Nestor’a.
Nestor’un düzeneğinden yayılan yüksek, gülünç mü gülünç tınıyı işittim.
Pablito, ardından da don Juan’la don Genaro gülme krizine girdiler. Garip bir koku dikkatimi çekti; Nestor’un osurduğunu anladım. Asıl dehşet verici kertede komik olan şey, onun yüzündeki aşırı ağırbaşlılık ifadesiydi. Şaka olsun diye osurmamıştı Nestor; tin tuzağını yanında getirmemişti zira. Elinden gelen en iyi biçimde yardımcı oluyordu çocukcağız.
Hepsi birden, kendilerini koyuverip güldüler. En duyarlı konulardan en gülünçlerine ne de kolay atlayabiliyorlardı.
Pablito birden bana doğru döndü. Bende ozanlık var mı, öğrenmek istiyordu. Ne var, sorusunu yanıtlamaya fırsat bulamadan don Genaro bir uyak denemesine girişti. “Carlitocuk dingindir; biraz ozan, biraz çatlak, deliliği engindir,” dedi.
Bir başka kahkaha tufanı patladı, hepsinin katıldığı.
“Hah! İşte böyle daha iyi,” dedi don Juan. “Ve şimdi, Genaro’yla ben s izlere veda etmeden önce, siz ikiniz, aklınıza geldiği gibi, bir çift laf etseniz ya. Belki de konuşabileceğiniz son kez olabilir bu.”
Pablito olumsuzca başını salladı, ama benim söyleyecek bir şeyim vardı. Don Juan ile don Genaro’nun savaşçı ruhlarının mükemmel kıvamına duyduğum saygı ve hayranlığı dile getirmek istedim, ama sözlerim tükendi ve hiçbir şey söyleyemeden sustum; işin kötüsü, gene yakınıyormuşum gibi bir hava estirmiştim.
Don Juan yapmacık bir hoşnutsuzluk havası içinde başını salladı, dudaklarını şapırdattı. Kendimi tutamayarak güldüm; hayranlığımı dile getiremeyişimin bir önemi kalmamıştı artık. Oldukça ilginç bir duygu beni avucunun içine aldı. Beni güldüren coşkulu bir sevinçlilik, görkemli bir özgürlük havasına girmiştim. Don Juan’la don Genaro’ya, “bilinmeyenle” karşılaşmamı yüksük kadar bile umursamadığımı, kendimi mutlu ve tam hissettiğimi, ölmüşüm kalmışım, o an için hiç önemi olmadığını söyledim.
Don Juan’la don Genaro söylediklerimden, benden de fazla hoşnut kalmışa benziyorlardı. Don Juan kalçalarını tokatlayıp güldü; don Genaro şapkasını yere fırlatıp vahşi bir atı sürüyormuş gibi bağırdı.
“Beklerken eğlenip, neşemize baktık, tıpkı tanığın önerdiği gibi,” dedi don Genaro birden. “Ne var, düzenin doğal bir kuralı olarak, bunun da sonu gelmeli.”
Gökyüzüne baktı.
“Öyküdeki savaşçılar gibi, dağılma zamanımız geldi,” dedi. “Herkes kendi yoluna gitmeden önce, siz ikinize son bir şey söylemeliyim. Bi savaşçı gizini açıklayacağım size. Buna savaşçının yeğlediği de diyebilirsiniz.”
Sözlerini özellikle bana yönelterek, bir keresinde savaşçının soğuk, yalnız ve duygulardan uzak bir yaşam sürdürdüğünü söylemiş olduğumu anımsattı. Şu an bile öyle olduğuna inandığımı söyledi.
“Bir savaşçının yaşamının soğuk, yalnız ve duygulardan uzak olması imkânsızdır,” dedi, “çünkü yaşamı, sevgilisine duyduğu şefkat, bağlılık ve özveri üzerine kurulmuştur. “Kimdir sevgilisi?” diye sorabilirsiniz. Göstereyim.”
Don Genaro kalkıp, biraz önümüzde yer alan dümdüz bir yere yürüdü. Yabansı bir devinimde bulundu orada. Elleriyle, göğsündeki ve karnının üstündeki tozu silkelermiş gibi yaptı. Sonra garip bir şey gerçekleşti. Neredeyse görülmeyecek denli ince bir ışık oku ona doğru gitti; topraktan çıkmıştı ve tüm bedenini sevecence okşar gibiydi. Geriye doğru bir dönüş, daha doğrusu bir dalış yaparak göğsüyle kollarının üzerinde yere indi. Devinimlerinde öylesine bir dakiklik ve maharet vardı ki, ağırlıksız bir varlığı, kendi üstüne kıvrılan bir kurtçuğu anımsatıyordu. Yerdeyken, bir dizi görülmemiş devinim sergiledi. Yerin bir karış üstünde, altında bilyeli yatak varmışçasına, havada kayıyor, ya da okyanusta ilerleyen bir yılanbalığının kıvrak ve süratli devinimleriyle yüzüyordu.
Bir an gözlerim şaşı bakmaya başladı ve hiçbir geçiş yaşamadan, içinde binlerce ışığın parıldadığı bir buz pateni alanını andıran bir düzlemin üzerinde ileri geri kayan ışıklı bir küreyi seyrederken buldum kendimi.
Şahane bir görüntüydü bu. Sonra, ateş küresi durdu. Beni sarsan bir ses dikkatimi dağıttı. Konuşan don Juan’dı. Önce, ne dediğini anlayamadım. Yeniden ateş topuna baktım; açılmış kol ve bacaklarıyla yerde yatan don Genaro’yu görebildim, yalnızca.
Don Juan’ın sesi çok berraktı. İçimdeki bir şeyi tetiklemiş olmalıydı; yazmaya koyuldum yeniden.
“Genaro’nun aşkı dünyadır,” dedi. “Az önce bu koskoca yeryüzünü kucaklamaya çalışıyordu, ama kendisi öylesine küçücük ki yapabileceği biricik şey onun üzerinde yüzmektir. Ama dünya onun kendisini sevdiğini biliyor ve onun için ona ilgisini sunuyor. İşte Genaro’nun yaşamı bu nedenle dopdolu, o nereye gitse bereket içinde olacaktır. Genaro aşkının yollarında yürüyor, o nereye giderse gitsin, hep bütün kalacaktır.”
Don Juan önümüzde çömeldi, şefkatle toprağı okşadı.
“İki savaşçının yeğledi budur,” dedi. “Bu toprağı, bu dünyayı. Bi savaşçı için bundan büyük aşk olamaz.”
Don Genaro ayağa kalkıp don Juan’ın yanına çömeldi. Bir süre gözlerini dikip bize baktılar; Sonra aynı anda bağdaş kurup oturdular.
“Kişi ancak bu dünyayı tutkuyla severek arınır kederlerinden,” dedi don Juan. “Bi savaşçı her zaman sevinçlidir, çünkü sevgisi değişmez; bunu iyi bilen aşkı, yeryüzü, ona akla hayale gelmez armağanlar sunar. Üzüntü, yalnızca varlıklarına barınak sağlayan şeyden nefret edenlere özgüdür.”
Don Juan yeniden toprağı şefkatle okşadı.
“Son zerresine dek canlı olan ve her türlü duyguyu anlayan bu sevgili varlık beni sağalttı, acılarımı dindirdi, ve sonunda ona olan aşkımı anladığımda bana özgürlüğü öğretti.”
Durdu. Aramızda ürkütücü bir sessizlik vardı. Rüzgâr hafifçe ıslık çalarak esti, ta uzaklardan yalnız bir köpeğin duyulan havlamasını taşıdı.
“Şu havlamayı dinleyin,’’dedi don Juan. “Sevgili dünyam şimdi de size göstermek istediğim noktayı açıklamama yardımcı oluyor. Şu havlama, insanın duyabileceği en hüzün verici şeydir.”
Bir süre sustuk. Köpeğin havlaması o kadar hüzünlü, çevredeki sessizlik o kadar kesifti ki, benliğimi uyuşturan bir kedere büründüm. Yaşamımı, üzüntümü, nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilmediğimi anımsattı, bana.
“Bu köpeğin havlaması, bi insanın geceleyin ki sesidir,” dedi don Juan. “Şu güneydeki vadinin orda ki bi evden geliyor.
Bi adam köpeği aracılığıyla bağırıyor kederini, kasvetini, zira yoldaş tutsaklardır yaşam boyunca onlar. Ölümünün gelip onu yaşamının bu sönük ve hazin prangalarından kurtarması için yalvarıyor.”
Don Juan’ın sözleri içimdeki son derece acı verici bir yarayı deşmişti. Doğrudan bana konuştuğunu düşündüm.
“Bu havlama da, yarattığı yalnızlık da, insanların duygularını anlatır,” diye sürdürdü don Juan. Tüm hayatları bir Pazar öğleden sonrası gibi sefilce demesem bile bunaltılı, sönük ve tedirginlikle geçen insanların. Çok terlemiş, çok da oflayıp puflamışlardır. Nereye gideceklerini, ne yapacaklarını bilememişlerdir. O pazar öğleden sonrası onlarda sudan üzüntüler ve bıkkınlıkların anısını bırakmıştır sadece, sonra bi bakarlar ki iş bitmiş, gece gelmiştir bile.”
Ona daha önce anlatmış olduğum, yaşamını pek çabuk geçmiş olduğundan, kısa pantolonuyla parkta oynayan bir çocuk olduğu günlerin ona daha dün imiş gibi geldiğinden yakınan yetmiş iki yaşındaki bir ihtiyarın öyküsünü tekrar anlattı. “On yaşımdayken giydiğim pijamayı anımsıyorum. Yalnızca, bir gün geçmiş gibi geliyor bana. Nereye uçtu, zaman?” demişti o adam bana.
“O zahirin panzehiri burada, işte,” dedi don Juan toprağı okşayarak. “Büyücülerin açıklaması ruhu tümüyle özgür kılmaz. Bakın şu ikinizin haline! Büyücünün açıklamasını almış durumdasınız, ama onu biliyor olmanız sizde bi fark yaratmıyor ki! Her zamankinden daha da yalnızsınız, zira size barınak sunan bu varlığa sevgi duymuyorsanız, tek başınalık yalnızlığa dönüşür.
“Yalnızca bu muhteşem varlığın sevgisi özgürlük getirebilir bi savaşçının ruhuna; özgürlükse sevinçtir, etkililiktir, çıkmazlar karşısında kendini bırakabilmektir. Son derstir bu. Hep en sona bırakılır, ölümü ve tek başınalığıyla nihai yalnızlığı içinde yüzleşen adamın son anına. Çünkü yalnızca o an bi anlam taşır.”
Don Juan’la don Genaro ayağa kalktılar, kollarını gerdiler, sırtlarını yaylandırdılar. Kalbim hızla atmaya başladı. Pablito’yla beni de ayağa kaldırdılar.
“Alacakaranlık, dünyaların arasındaki çatlaktır,” dedi, don Juan. “Bilinmeyene açılan kapı.”
Elinin dairesel bir hareketiyle, üstünde durduğumuz düzlüğü gösterdi.
“Bu da o kapının önündeki düzlük.”
Sonra, düzlüğün kuzey kıyısını gösterdi.
“Kapı orada. Ötesindeyse uçurum, onun ötesindeyse bilinmeyen.”
Sonra, don Juan’la don Genaro, Pablito’ya dönüp veda ettiler. Pablito’nun gözleri büyümüş ve sabitleşmişti; yaşlar yanaklarına dökülüyordu.
Don Genaro’yla don Juan Pablito ya yaklaşıp ona elveda dediler. Pablito’nun gözleri irileşmiş, bakışları sabitleşmişti; yanaklarından aşağıya gözyaşları süzülüyordu.
Don Genaro’nun sesinin bana elveda dediğini işittim. Ama don Juan’ın sesini işitmemiştim.
Don Genaro’yla don Juan Pablito’ya yaklaştılar ve kulaklarına kısaca fısıldadılar. Sonra da benim yanıma geldiler. Ama onlar daha tek sözcük bile fısıldamadan, o tuhaf ikiye bölünme duygusunu yaşamaya başlamıştım bile.
“Yolun yanındaki tozlar gibi olacağız,” dedi don Genaro.
“Belki bir gün gözünüze kaçarız.”
Don Juan’la don Genaro geri çekildiler, sanki karanlığa karıştılar. Pablito bileğimin az gerisinden kavradı, birbirimize elveda dedik. Sonra, yabansı bir güdü, bir güç, beni onunla birlikte tepedeki düzlüğün kuzey kıyısına doğru koşmaya zorladı. İkimiz atlarken kolumu tutmakta olduğunu hissettim, sonra tek başınaydım.

18

Cvp: 4. Kitap - Erk Öyküleri

.