16

Cvp: 7. Kitap - İçten Gelen Ateş

15

Ölüme Meydan Okuyanlar

Genaro’nun evine öğleden sonra, saat 2:00 civarında vardım. Don Juan ve ben bir sohbete daldık ve sonra don Juan, farkındalık düzeyimi değiştirmemi sağladı.
“İşte üçümüz o yassı taşa gittiğimiz günkü gibi buradayız,” dedi don Juan. “Ve bu akşam oralara başka bi gezi yapacağız.
“Şimdi o yer ve farkındalık üzerindeki etkisi hakkında ciddi neticelere varabilecek yeterli bilgin var.
“O yerin nesi var, don Juan?”
“Bu akşam, yuvarlanış kuvveti hakkında eski görücüleri derlediği bazı dehşetli gerçekleri öğrenecek ve sana eski görücülerin her şeye rağmen yaşamayı seçtiklerini söylediğimde ne demek istediğimi göreceksin.”
Don Juan uyumak üzere olan Genaro’ya döndü. Onu dirseğiyle dürttü.
“Genaro, sence de eski görücüler tüyler ürpertici adamlardı, değil mi?” diye sordu don Juan.
“Kesinlikle,” dedi Genaro gevrek bir ses tonuyla ve sonra bezginliğe yenik düşmüş göründü.
Fark edilir şekilde başını sallamaya başladı. Bir anda derin bir uykuya daldı, çenesi içeri tıkılmış, başı göğsüne yaslanmıştı. Horulduyordu.
Yüksek sesle gülmek istedim. Ama sonra Genaro’nun sanki gözleri açık uyurmuş gibi bana baktığını fark ettim.
“O kadar tüyler ürpertici adamlardı ki ölüme bile meydan okudular,” dedi Genaro horultularının arasında.
“Bu dehşetli adamların ölüme nasıl meydan okuduklarını merak etmiyor musun?” diye sordu don Juan bana.
Onların dehşetengizliğiyle ilgili bir soru sormaya teşvik eder gibiydi beni. Duraksayıp içlerinde beklenti parıltısı olduğunu sandığım nazarlarla baktı bana.
“Bir örnek vermeni istememi bekliyorsun, değil mi?” dedim.
“Bu büyük bi an,” dedi omzuma vurup gülerek. “Velinimetim bu noktada beni meraktan çatlatmıştı. Ondan bi örnek vermesini istedim, o da verdi; şimdi sen istesen de, istemesem de sana bi tane vereceğim.”
“Ne yapacaksın?” diye korkudan midem burkularak, sesim kesilerek sordum.
Don Juan’ın kahkahalarının yatışması bayağı zaman aldı. Her söze başladığında gülmekten öksürük nöbetine tutuluyordu.
“Genaro’nun söylediği gibi, eski görücüler tüyler ürpertici adamlardı,” dedi gözlerini ovuşturarak. “Ne olursa olsun engellemeye çalıştıkları bi şey vardı: ölmek istemiyorlardı. Sıradan insan da ölmeyi istemez diyebilirsin, ama eski görücülerin sıradan insana nazaran sahip oldukları üstünlük, istedikleri şeyi uzaklaştırmak için konsantrasyon ve denetimle niyet etmeleriydi ve gerçekten ölümü uzak tutmaya niyet ettiler.”
Susup, kaşlarını kaldırıp, bana baktı. Benim geride kaldığımı, alışıldık somlarımı sormadığımı söyledi. Beni, eski görücülerin ölümü uzaklaştırmayı başarıp başaramadığını sormaya yönlendirdiğini, ama kendisi onların yıkıcı hakkındaki bilgilerine rağmen ölümden kurtulamadıklarını söylediğinden, yanıtın apaçık olduğunu belirttim.
“Ölümü uzaklaştırmayı niyet etmeyi başardılar,” dedi, sözlerini büyük bir dikkatle telaffuz ederken. “Ama yine de ölmeleri gerekiyordu.”
“Ölümü uzaklaştırmaya nasıl niyet ettiler?” diye sordum.
“Dostlarını gözlemlediler,” dedi, “onların yuvarlanış kuvvetine karşı daha çabuk toparlayan varlıklar olduklarını görünce, dostları örnek aldılar.”
Eski görücüler, don Juan’ın açıkladığına göre, sadece organik varlıkların kasemsi bir aralığı olduğunun farkına varmışlar. Bu aralık, boyu biçimi ve kırılganlığıyla, deviren kuvvetin saldırıları karşısında saydam kozayı kırıp parçalamasını hızlandıran ideal bir şekle sahipmiş. Diğer taraftan dostların, yuvarlanış kuvvetine dayanması gereken aralığı sırf bir çizgi olduğundan uygulamada ölümsüzlermiş. Saç yolu inceliğinde aralıklar, yıkıcıya ideal bir şekil sunmadığından kozaları saldırılara sınırsızca dayanabiliyormuş.
“Eski görücüler aralıklarını kapatmak için en garip teknikleri geliştirdiler,” diye sürdürdü don Juan. “Esasında, saç yolu aralığın, kasemsi aralıktan daha dayanıklı olduğunu düşünmekte haklıydılar.”
“O teknikler hala var mı?” diye sordum.
“Hayır, yoklar.” dedi. “Ama onları uygulamış bazı görücüler hala var.”
Bilmediğim bir nedenden bu açıklama bende katışıksız bir dehşet yarattı. Nefes alış-verişim anında değişti ve hızını denetleyemez oldum.
“Bugün hala hayattalar, değil mi Genaro?” diye sordu don Juan.
“Kesinlikle,” diye belirgin, bir biçimde mırıldandı Genaro derin uykusunun arasından.
Don Juan’a bu kadar korkmamın sebebini bilip bilmediğini sordum. Bana daha önce aynı odada, Genaro kapıyı açtığında içeri giren tuhaf yaratıkları fark edip etmediğimi sordukları zamanı anımsattı.
“O gün birleşim noktan sol yanın çok derinlerine inmiş ve korkutucu bi dünya ile birleşmişti,” diye devam etti. “Ama sana bunu daha önce de söyledim; senin anımsamadığın doğrudan çok uzak bi dünyaya gitmiş ve kendini donuna edesiye korkutmuş olduğun.”
Don Juan ayaklarının önünde bacaklarını uzatmış, sakin sakin horuldayan Genaro’ya döndü.
“Donuna edesiye korkmamış mıydı, Genaro?” diye sordu.
“Kesinlikle, donuna edesiye,” diye mırıldandı Genaro ve don Juan bir kahkaha attı.
“Bilmeni isterim ki, korktuğun için seni suçlamıyoruz,” diye sürdürdü don Juan. “Biz, kendimiz eski görücülerin bazı hareketlerinden tiksiniyoruz. Eminim artık, o gece hakkında anımsayamadıklarının, eski görücülerin hala yaşadıklarını görmen olduğunun farkında varmışsındır.”
Hiçbir şeyin farkına varmadığımı söyleyerek karşı çıkmayı istedim, fakat sözcükler boğazıma takıldı. Bir söz söylemek için defalarca boğazımı temizlemem gerekti. Genaro kalkmış, boğuluyormuşum gibi yumuşakça sırtıma, ensemin dibine vuruyordu.
“Boğazında bir kurbağa var,” dedi.
Yüksek, cırlak bir sesle ona teşekkür ettim.
“Yok, bir tavuk kalmış orada,” diye ekledi ve oturup uyudu.
Don Juan, yeni görücülerin, eski görücülerden kalma tuhaf uygulamalara isyan edip onları hem gereksiz hem de mutlak varlığımızı yaralayıcı olarak ilan ettiklerini söyledi. O teknikleri yeni savaşçılara öğretilenler arasından yasaklayacak kadar ileri gitmişler ve nesiller boyunca o uygulamaların sözü bile edilmemiş.
On sekizinci yüzyılın başlarında, doğrudan don Juan’ın bulunduğu nesildekilerden nagual Sebastian o tekniklerin varlığını yeniden keşfetmiş.
“Nasıl yeniden keşfetmiş?” diye sordum.
“Muhteşem bi iz sürücüydü ve bu mükemmelliği yüzün den tansıklar öğrenme şansına erdi,” diye yanıtladı don Juan.
Bir gün, nagual Sebastian günlük rutin işlerine başlayacakken -yaşadığı kentin katedralinde zangoçmuş- kilisenin kapısında müşkül durumda, orta yaşlı, Kızılderili bir adam bulmuş.
Nagual Sebastian adamın yanma gidip yardıma gereksinip gereksinmediğini sormuş. “Aralığımı kapatmak için erke ye gereksinmem var,” demiş adam ona oldukça net, yüksek bir sesle. “Bana erkenin bir kısmını verebilir misin?”
Don Juan’a anlatılanlara göre, nagual Sebastian’ın şaşkınlıktan ağzı açık kalmış. O, adamın neden bahsettiğini hiç anlamamış. Kızılderiliye isterse cemaat papazını görebileceğini söylemiş. Adam sabrını kaybedip, nagual Sebastian’ı ağız yapmakla suçlamış. “Senin erkeni gereksiniyorum çünkü sen bir nagualsın.” demiş. “Şunu sessizce halledelim.”
Nagual Sebastian, yabancının manyetik gücüne yenik düşmüş ve uysallıkla onunla dağlara gitmiş. Günlerce geri dönmemiş. Geri döndüğünde eski görücülerin bakış açısının yanında, tekniklerinin ayrıntılı bilgisine de sahipmiş. Yabancı eski bir Toltecmiş. Son hayatta kalanlardanmış.
“Nagual Sebastian, eski görücüler hakkında harika şeyler buldu,” diye sürdürdü don Juan. “O onların ne kadar tuhaf ve sapkın olduğunu ilk keşfedendi. Ondan önce, bilgi kulaktan dolmaydı.”
“Bi gece velinimetim ve nagual Elias, o sapkınlıkların bi örneğini gösterdiler bana. Gerçekte Genaro ve bana beraber gösterdiler, o yüzden en uygunu aynı örneği sana beraber göstermemiz.”
Laf olsun diye konuşmak istedim; yatışmaya, meseleleri düşünmeye gereksinmem vardı. Ama bir şey söyleyemeden, don Juan ve Genaro beni neredeyse yaka paça evin dışına çıkardılar. Daha önce gittiğimiz çorak tepelere doğru yöneldiler.
Büyük, çıplak bir tepenin altında durduk. Don Juan uzakta güneye doğru bazı dağları işaret etti ve durduğumuz yerle o dağlardaki, açık bir ağız gibi görünen, doğal bir kesik arasında eski görücülerin farkındalık erkelerinin hepsini odakladıkları en az yedi tane yöre olduğunu söyledi.
Don Juan o görücülerin bilge ve cesur olmakla kalmayıp, tam anlamıyla başarılı olduklarını da söyledi. Velinimetinin ona ve Genaro’ya, eski görücülerin yaşama isteklerinden gelen gayretle kendilerini canlı gömdükleri ve yuvarlanış kuvvetini atlatmaya niyet ettikleri bir yöre gösterdiğini ekledi.
“O yerlerde göze batan hiçbi şey yoktur,” diye devam etti. “Eski görücüler iz bırakmayacak kadar dikkatliydiler. Herhangi bi yeryüzü parçası. Birinin o yerlerin nerede olduğunu anlamak için görmesi gerekir.”
Uzak yerlere yürümek istemediğini fakat beni en yakındakine götüreceğini söyledi. Ne yapmaya çalıştığımızı öğrenmekte ısrar ettim. Gömülmüş görücüleri göreceğimizi  ve bunun için karanlık basana kadar bazı yeşilliklerin ardına saklanacağımızı söyledi. Onları imledi; belki yarım mil ötede, dik bir yamacın tepesindeydiler.
Çalılık araziye ulaşınca, olabildiğince rahat oturduk. Alçak bir sesle, eski görücülerin başarmak istedikleri şeye göre, yeryüzünden erke alıp kendilerini belirli süreler gömdüklerini açıklamaya başladı. Görevleri ne kadar zorsa o kadar uzun gömülü kalırlarmış.
Don Juan ayağa kalkıp melodramik bir biçimde, olduğumuz yerden birkaç metre uzakta bir yeri gösterdi.
“Orada iki eski görücü gömülü,” dedi. “İki bin yıl kadar önce gömdüler kendilerini, ölümden kaçmak uğruna değil fakat ona meydan okumak için.”
Don Juan Genaro’dan, bana eski görücülerin gömülü olduğu kesin yeri göstermesini istedi. Genaro’ya bakmak için kafamı çevirdiğimde, onun yanımda yine uyuyakalmış olduğunu gördüm. Ama tüm şaşkınlığıma rağmen, zıplayıp kalktı ve dört ayağı üstüne dikilip havlayarak don Juan’ın imlediği yere doğru koşmaya başladı. Tam o yere geldiğinde ufak bir köpeğe öykünerek koşuşturmaya başladı.
Ben gösterisini çok gülünç bulmuştum. Don Juan gülmekten yerlere yuvarlanacaktı.
“Genaro sana sıradışı bi şey gösterdi,” dedi don Juan, Genaro yanımıza dönüp tekrar uyuduktan sonra. “Sana, birleşim noktası ve rüya görmeyle ilgili bi şey gösterdi. Şu anda rüya görüyor, ama tamamen uyanıkmış gibi davranıp söylediğin her şeyi duyabilir. Bu haldeyken, uyanık olduğundan çok daha fazlasını yapabilir.”
Sonra bir anne söylemek istediğini tartarmış gibi duraladı. Genaro ritmik bir şekilde horluyordu.
Don Juan, eski görücülerin yaptıklarında kusur bulmanın onun için o kadar kolay olmasına rağmen, tarafsız baktığında onların başarılarını tekrar tekrar bahsetmekten hiç usanmayacağını belirtti. Onlar yeryüzünü mükemmel anlamış. Sadece yeryüzünün desteğini keşfetmekle kalmamış eğer gömülü kalırlarsa birleşim noktalarının alışılmış durumlarda ulaşılmaz yayılımları bağlayabileceğini, bu bağlantının yuvarlanış kuvvetinin sonu gelmez çarpışlarının, yeryüzünün garip, açıklanmaz saptırma kapasitesini içine aldığını keşfetmişler. Sonuçta, kendilerine zarar vermeden, aşırı uzun sürelerle, en şaşırtan ve karmaşık gömülü kalma tekniklerini geliştirmişler. Ölüme karşı mücadelelerinde bu süreyi bin yıla kadar çıkarmayı öğrenmişler.
Bulutlu bir gündü ve gece çabucak indi. Kısa zamanda her yer karardı. Don Juan kalkıp bana ve uyurgezer Genaro’ya, buraya ilk vardığımızda dikkatimi çekmiş olan yassı bir kayaya doğru yol gösterdi. Bu daha önce gittiğimiz yassı kayaya benzer ama daha büyük bir taştı. Bu taş bu kadar devasa olmasına rağmen, sanki buraya kasıtlı konmuş gibi geldi bana.
“Bu başka bi yöre,” dedi don Juan. “Bu koca kaya insanları çekmesi için buraya kondu. Yakında bunun sebebini de bileceksin.”
Tüm bedenimden soğuk ter boşandı. Bayılacağımı sandım. Kesinlikle fazla tepki gösteriyordum, bununla ilgili bir şeyler söyleyeyim dedim, ama don Juan boğuk bir fısıltıyla konuşmasına devam etti. Genaro’nun rüya görmesi nedeniyle kendi birleşim noktasını kayanın çevresindeki özel yayılımları uyandıracak noktaya getirme denetimine sahip olduğunu söyledi. Benim de birleşim noktamı oynatıp Genaro’yu izlememi önerdi. Bunu oynatmak için, ilkin bükülmez niyetimi hazırlamalı ve sonra durumun getireceği içeriğe göre oynamaya bırakmalıymışım.
Bir an düşündükten sonra, görücülere de ya da aslında sıradan insana da gerçekten alışılmadık şeylerin çoğunun kendiliğinden, niyetin araya girmesiyle olduğunu, bunun usulünü kafaya takmamamı fısıldadı.
Bir süre sessiz kaldıktan sonra benim için tehlikenin, gömülü görücülerin kaçınılmaz bir şekilde beni korkutmaya kalkışacak olmaları olduğunu ekledi. Gönlümü ferah tutmam, korkuya teslim olmamam ama Genaro’nun devinimlerini izlemem için uyardı beni.
Fenalaşmamak için kendimle umutsuzca savaştım. Don Juan omzuma vurup, benim acemi çaylak rolünü mükemmel oynayan bir profesyonel olduğumu söyledi. Bilinçli olarak birleşim noktamı oynatmaktan kaçınmasam da, her insan otomatikman bunu yaparmış.
“Bi şey senin ödünü patlatacak,” diye fısıldadı. “Sakın kendini bırakma, yoksa ölürsün ve erken bu çevredeki eski yırtıcı kuşlara ziyafet olur.”
“Hadi buradan gidelim,” diye yalvardım. “Eski görücülerin acayipliğinin örneğini görmek gerçekten de umurumda değil.”
“Artık çok geç,” dedi Genaro, şimdi tamamen uyanmış yanımda dikiliyordu. “Sen gitmek istesen de, o iki görücüyle diğer yerdeki dostları senin yolunu keserler. Çevremizde bir çember oluşturdular bile. Şu anda üstüne odaklanmış on altı kadar farkındalık var.”
“Kim onlar?” diye fısıldadım Genaro’nun kulağına.
“Dört görücü ve avanesi,” diye yanıtladı. “Geldiğimizden beri varlığımızın farkındalar.”
Kuyruğumu kıstırıp, hayatım pahasına oradan uzaklaşmak istiyordum ama don Juan kolumdan tutup bana gökyüzünü imledi. Görüş netliğinde fark edilir bir değişiklik olduğunu ayrımsadım. Hâkim olan katran karası karanlık yerine, hoş bir gündoğumu alacakaranlığı vardı. Hızla yönümü belirlemeye çalıştım. Gökyüzü doğuya doğru daha aydınlıktı.
Başımın etrafında garip bir basınç hissettim. Kulaklarım uğulduyordu. Aynı anda hem üşüyor hem de ateşim çıkmış gibi hissediyordum. Hayatımda korkmadığım kadar korkmuştum ama asıl beynimi kemiren, ödlekliğim, yeniklik hissisiydi. Midem bulanıyordu, kendimi sefil hissediyordum.
Don Juan kulağıma tetikte olmamı, eski görücülerin üçümüze saldırısının artık her an hissedilebileceğini fısıldadı.
“İstersen bana tutunabilirsin,” dedi Genaro sanki bir şey onu kışkırtmış gibi hızlı bir fısıltıyla.
Bir an duraksadım. Don Juan’ın, korkumdan Genaro’ya tutunmak zorunda kaldığımı düşünmesini istemiyordum.
“İşte geliyorlar!” dedi Genaro yüksek sesli bir fısıltıyla.
Bir şey beni sol ayak bileğimden yakalayınca dünyam sanki aniden tersine döndü. Ölümün nefesini tüm bedenimde hissettim. Demir bir kenet, belki bir ayı kapanma yakalandığımı anladım. Tüm bunlar, korkum kadar yoğun ve kulakları sağır eden bir çığlık koy vermeden önce aklımdan yıldırım hızıyla geçti.
Don Juan ve Genaro kahkahalarla güldü. İkisi iki yanımı sarmış, üç adım uzağımda bile olmamalarına rağmen, o kadar korkmuştum ki onları fark etmemiştim.
“Şarkı söyle! Canın uğruna şarkı söyle!” diye emrettiğini duydum don Juan’ın nefes nefese.
Ayağımı çekip kurtarmaya çalıştım. Sonra sanki arı sokmuş, derime iğneler batıyormuş gibi hissettim. Don Juan tekrar tekrar şarkı söylemem için ısrar ediyordu. O ve Genaro popüler bir şarkı söylemeye başladılar. Genaro bir kol boyu yakınımda, bana bakarak şarkı sözlerini söylüyordu. Cızırtılı, detone sesleriyle o kadar nefesleri kesilene ve sesleri yetersiz kalana dek şarkı söylediler ki, gülmeye başladım.
“Söyle yoksa ölürsün,” dedi don Juan bana.
“Hadi üçlü yapalım,” dedi Genaro, “bir bolero söyleyeceğiz”
Detone bir üçlü oluşturduk. Avazımız çıktığı kadar sarhoşlar gibi şarkı söyledik. Bacağımdaki demir kıskacın, derece derece beni bıraktığını hissettim. Bileğime bakmaya cesaret edememiştim. Bir an baktım ve orada beni tutan bir kapan olmadığını fark ettim. Koyu, kafamsı bir şekil beni ısırıyordu!
Muazzam bir çabayla kendimi bayılmaktan alıkoydum. Midemin kalktığını hissedince otomatikman öne eğildim ama insanüstü güçte biri beni dirseklerimden, ensemden yakaladı ve hareket etmemi engelledi. Olduğu gibi elbiselerimin üstüme çıkardım.
Tiksintim o denli tamdı ki kendimden geçmeye başladım. Don Juan dağlara gittiğimizde hep yanında taşıdığı, küçük sukabağından suratıma su çarptı. Su yakamdan içeri aktı. Serinlik, fiziki dengemi sağlamama yardımcı oldu ama dirseklerimden ve ensemden tutan kuvveti etkilemedi.
“Sanırım korkuna fazla kapılıyorsun,” dedi don Juan yüksek sesle ve sesinin tonunun ciddiyeti hemen bir düzen hissi yarattı.
“Hadi, tekrar şarkı söyleyelim,” diye ekledi. “Hadi esaslı bi şarkı söyleyelim -artık bolero duymak istemiyorum.”
Sessizce, sağduyusu ve yüce gönlü için ona şükrettim. “La Valentina’yı” söylediklerini duyduğumda öyle duygulandım ki ağlamaya başladım.
Tutkum yüzünden, diyorlar
Kötü talih yakamı bırakmıyor.
Hiç fark etmez
isterse şeytanın kendisi olsun,
nasıl ölüneceğini biliyorum.

Valentina, Valentina.
Yeter ki sen iste.
Eğer bir gün öleceksem,
o tek sefer, neden bugün olmasın?

Tüm benliğim, bu değerlerin akıl almaz yan yana gelişinin etkisiyle sersemledi. Hiçbir şarkı bu denli anlamlı olmamıştı benim için. Günlük hayatta, ucuz bir duygusallıkla dolu olduğunu düşündüğüm bu şarkı sözlerini dinlerken, savaşçının tarzını anladığımı hissettim. Don Juan, savaşçıların ölümle yan yana yaşadığını ve bunu bildiklerinden her şeyle yüzleşebilecek cesareti duyduklarını beynime kazımıştı. Don Juan bize olabilecek en kötü şeyin ölmemiz olacağını ve bu bizim değişmez yazgımız olduğundan özgür olduğumuzu söylemişti; her şeyi kaybetmiş olanların artık korkacak hiçbir şeyi olmazmış.
Don Juan ve Genaro’ya doğru yürüdüm ve onlara karşı duyduğum sınırsız şükran ve hayranlığı ifade etmek için sarıldım.
Sonra artık beni hiçbir şeyin tutmadığının farkına vardım. Don Juan, tek söz söylemeden kolumdan tuttu ve beni götürüp yassı kayaya oturttu.
“Gösteri başlamak üzere,” dedi neşeli bir ses tonuyla Genaro, oturacak rahat bir biçim bulmaya çalışırken. “Az önce giriş biletini ödedin. Tamamı bağrında duruyor.”
Bana baktı, ikisi beraber gülmeye başladılar.
“Bana çok yakın oturma,” dedi Genaro. “Kusmukçulardan hoşlanmam. Ama fazla uzağa da gitme. Eski görücüler daha oyunlarını bitirmediler.”
Nezaket elverdiği ölçüde onlara yaklaştım. Durumum bir an için beni endişelendirdi ama sonra bütün kuruntularım saçma geldi, çünkü bize doğru gelen birkaç adam fark ettim. Biçimlerini tam ayırt edemiyordum ama yarı karanlıkta hareket eden bir insan figürleri kütlesi ayrımsadım. Bu saatte hala gereksinecekleri fener ya da el lambası taşımıyorlardı. Nedense bu ayrıntı beni endişelendirdi. Buna odaklanmak istemedim ve kasıtlı olarak mantıksal düşünmeye başladım. Yüksek sesle şarkı söylememizin dikkat çekmiş olabileceğini ve onun için araştırmaya geldiklerini tahmin ettim. Don Juan omzuma vurdu. Çenesinin bir devinimiyle, bir grup adamın en önündekileri imledi.
“Şu dördü eski görücüler,” dedi. “Gerisi, dostları.”
Ben daha onların yerli köylüler olduğunu söyleyemeden tam arkamda bir vızıltı sesi duydum. Tamamen telaşla arkama döndüm. Devinimim o denli hızlı oldu ki, don Juan’ın uyarısı geç kaldı.
“Arkana dönme!” diye bağırdığını duydum.
Sözleri ancak arka plandaydı; benim için bir şey ifade etmediler. Geri dönmemle üç tane tuhaf, deforme adamın tam arkamdan kayaya tırmanmış olduklarını gördüm; ağızları kâbusumsu bir yüz buruşturmayla açılmış, kolları beni yakalamak üzere iki yana gerilmiş sürünerek bana doğru geliyorlardı.
Ciğerlerim elverdiğince bir çığlık atacaktım ki sanki bir şey nefes borumu tıkarmış gibi cefalı bir ses çıktı ağzımdan. Otomatikman onlardan uzaklaşıp yere yuvarlandım.
Kalkarken, don Juan yanıma atladı. Aynı anda don Juan’ın bana imlemiş olduğu kalabalık adamlar, yırtıcı kuşlar gibi üzerime indiler. Gerçekten yarasa ya da fare gibi cırlıyorlardı. Dehşet içinde bağırdım. Bu sefer kulak yırtan bir çığlık atabilmiştim.
Don Juan, formunun zirvesinde bir sporcu kadar çevik, beni onların kucağından kayanın üstüne çekti. Sert bir ses tonuyla, ne kadar korkarsam korkayım, arkama bakmak için dönmememi söyledi. Dostların hiç kimseyi itemeyeceğini ama kesinlikle beni korkutup aşağı düşürebileceklerini söyledi. Ne var ki yerde, dostlar istediklerini tutabilirmiş. Eğer görücülerin gömülü olduğu yerin yakınlarında yere düşersem onların insafına kalırmışım. Dostları tutarken beni paramparça edebilirlermiş. Bunu bana daha evvel söylemediğini çünkü bunu görüp kendiliğimden anlamaya mecbur olacağımı ummuştu. Kararı neredeyse hayatıma mal oluyordu.
O acayip adamların hemen arkamda olduğu hissi, neredeyse dayanılmazdı. Don Juan beni yatışmam ve dikkatimi on, on iki kişiden oluşan kalabalığın başındaki dört adama odaklamam için zorladı. Gözlerimi üzerlerine odakladığım anda, bunu beklermiş gibi hepsi yassı kayanın kenarına geriledi. Orada durdular, sürüngenler gibi tıslamaya başladılar. İleri geri yürüdüler. Devinimleri eşzamanlıydı. O kadar tutarlı ve düzenliydi ki, mekanik gibi görünüyordu. Sanki tekrarlanan bir düzen izleyerek beni büyülemeyi amaçlar gibiydiler.
“Gözlerini onlara dikme, canım,” dedi Genaro bana sanki bir çocukla konuşur gibi.
Bunu izleyen kahkaha, korkum kadar histerikti. O kadar sesli güldüm ki tınısı çevredeki tepelerde yankılandı.
Adamlar hemen durdu, allak bullak olmuşa benziyorlardı. Konuşurlarmış, aralarında düşünüp taşınırlarmış gibi kafalarının aşağı yukarı kımıldattıklarını ayrımsıyordum. Sonra bir tanesi kayanın üstüne zıpladı.
“Dikkat! Bu bir görücü!” diye bağırdı Genaro.
“Ne yapacağız?” diye bağırdım.
“Tekrar şarkıya başlayabiliriz,” diye yanıtladı don Juan ciddiyetle.
O zaman korkum yine doruklara tırmandı. Aşağı yukarı zıplamaya, hayvanlar gibi böğürmeye başladım. Adam aşağıya, yere atladı.
“Bu palyaçolara bakma artık,” dedi don Juan. “Hadi her zamanki gibi konuşalım.”
Oraya benim aydınlanmam için gittiğimizi ve bunda fena halde başarısız olduğumu söyledi. Tekrar kendimi toparlamam gerekiyordu. İlk yapmam gereken, birleşim noktamın oynadığını ve tuhaf yayılımları parıldattığım anlamaktı. Her zamanki farkındalık durumumun hislerini, birleştirdiğim dünyaya taşımak gerçekten de komik bir taklitmiş; korku ancak günlük hayat yayılımlarında yaygınmış.
Ona eğer birleşim noktam söylediği gibi kaydıysa, ona söyleyecek bazı şeylerim olduğunu belirttim. Korkum günlük hayatta şimdiye dek deneyimlediğim herhangi bir şeyden daha büyük ve yıpratıcıydı.
“Yanılıyorsun,” dedi. “İlk dikkatinin aklı karışmış ve denetimi elden bırakmak istemiyor, hepsi bu. O yaratıkların karşısına dikilip onlarla yüzleşebileceğine ve onların sana bi şey yapmayacağına eminim.”
Böyle akıl almaz bir şeyi sınayacak durumda olmadığımda ısrar ettim.
Bana güldü. Er ya da geç kendimi bu deliliğimi sağaltacak hale getirmeliymişim. İlk girişimi yapıp, şu dört görücüyle yüzleşmek, onları görebilmem fikrinden daha akıl almaz olamazmış. Ona göre delilik, iki bin yıldır kendini gömmüş ve hala canlı olan bu insanlarla yüzleşmek ve bunun akıl almazlığın bir özeti olarak düşünmemekmiş.
Söylediği her şeyi duymama rağmen, aslında ona dikkat etmiyordum. Kayanın arkasındaki adamlardan ödüm patlıyordu. Bize, daha doğrusu bana doğru zıplamaya hazırlanır gibilerdi. Bana sabitlenmişlerdi. Sanki bir kas sakatlığından mustaripmişim gibi, sağ kolum sallanmaya başladı. Sonra göğün ışıklarının değiştiğini ayırt ettim. Önceden, güneşin doğduğunu fark etmemiştim. Garip olan, denetlenemez bir teşvikle ayağa kalkıp o adam topluluğuna koşturmamdı.
O an, aynı olay hakkında tamamen farklı iki hissim vardı. Daha az önemli olan, kesin bir dehşet. Diğeri, asıl önemlisi, mutlak aldırmazlık. Hiç umursamıyordum.
Topluluğa yaklaştığımda don Juan’ın haklı olduğunu fark ettim; gerçekten de insan değillerdi. Sadece dördünün insana benzerliği vardı ama onlar da insan değildi; koca sarı gözleri olan tuhaf yaratıklardı. Diğerleri, insana benzeyen dördü tarafından öne itilen biçimlerdi.
Sarı gözlü o yaratıklar için alışılmadık bir üzüntü duydum. Onlara dokunmaya çalıştım, ama onları bulamadım. Bir çeşit yel, çekip, uzaklaştırdı.
Don Juan ve Genaro’yu aradım. Orada değillerdi. Hava, tekrar katran karası oldu. Tekrar tekrar onları çağırdım. Bir kaç dakika karanlıkta kıvrandım. Don Juan yanıma gelip, beni korkutup, şaşırttı. Genaro’yu görmedim.
“Eve gidelim,” dedi. “Yolumuz uzun.”

Don Juan gömülmüş görücülerin olduğu yerde ne kadar iyi olduğumdan söz etti, özellikle de karşılaşmamızın son kısmında. Birleşim noktasının kayışının, bir ışık değişimiyle işaretlendiğini belirtti. Gündüzleyin, ışık çok karanlık olurmuş; gece ise, karanlık, alacakaranlık. Sırf hayvansal korku yardımıyla, kendi kendime iki kayış gerçekleştirdiğimi ekledi. Karşı olduğu tek şey kendimi kaptırdığım korku olmuş, özellikle de savaşçıların korkulacak hiçbir şeyi olmadığını öğrendikten sonra.
“Bunun farkına vardığımı nasıl anladın?” diye sordum.
“Çünkü özgürdün. Korku kaybolduğunda, bizi bağlayan tüm bağlar boşanır,” dedi. “Dostlardan biri ayağına yapışmıştı, çünkü hayvansal korkunun çekiciliğine kapılmıştı.”
Ona aymamı destekleyemediğim için ne kadar üzüldüğümü söyledim.
“Bunu dert etme,” diye güldü. “Bu tür aymaların beş para etmediğini bilirsin; bunların savaşçı için bi değeri yoktur çünkü birleşim noktası kayınca iptal olurlar.”
“Genaro ve benim yapmak istediğimiz, seni çok derine kaydırmaktı. Bu sefer Genaro sırf eski görücüleri ayartmak için oradaydı. Şimdiden bi kere yaptı ve sen sol yanın öyle derinine gittin ki bunu anımsaman bayağı zaman alacak. Bu akşam korkun, ilk defa görücülerin ve dostlarının seni bu odaya izledikleri zamanki kadar yoğundu, ama sersemlemiş olan ilk dikkatin onların farkına varmanı engelledi.”
“Bana görücülerin orada ne olduğunu açıklar mısın?” diye sordum.
“Dostlar seni görmeye geldi,” diye yanıtladı. “Onların erkesi az olduğundan her zaman insanın yardımına gerek duyarlar. Dört görücü, on iki dost toplamış.”
“Meksika’nın kırsal alanları ve bazı kentler tehlikelidir. Sana olan, herhangi bi adama ya da kadına olabilir. Bu mezara rastlarlarsa ve korkuları birleşim noktalarını kaydırabilecek kadar uysallarsa,  görücüleri hatta dostlarını dahi görebilirler, fakat kesin olan, korkudan ölecekleri.”
“Gerçekten o Toltec görücülerinin hala yaşadığına inanıyor musun?” diye sordum.
Güldü ve başını inanamazcasına salladı.
“Şu birleşim noktanı birazcık kaydırsan bayağı iyi olacak,” dedi. “Bu ebleh düzeyindeyken seninle konuşamıyorum.”
Elinin ayasıyla üç yerime vurdu: sağ kalça kemiğimin tepesine, sırtımda, kürek kemiklerimin tam ortasına ve sağ göğüs kasımın yukarı kısmına.
Kulaklarım hemen vızıldamaya başladı. Sağ burun deliğimden bir damla kan yavaşça aktı ve içimde bir şey fişten çekilir gibi oldu. Sanki bir tür erke akımı, şimdiye kadar durdurulmuştu da birdenbire akmaya başlamıştı.
“O görücülerle dostları neyin peşindeydi?” diye sordum.
“Hiçbi şeyin,” diye yanıtladı. “Biz onların peşindeydik. Görücüler, tabii ki, erke alanını onları ilk gördüğünde fark ettiler; geri geldiğinde seninle bi ziyafet yapmaya hazırdılar.”
“Onların hayatta olduklarını mı iddia ediyorsun, don Juan?” dedim. “Onlar, dostlar gibi hayatta demek istiyor olmalısın, değil mi?”
“Bu tamamıyla doğru,” dedi. “Ama seninle benim olduğum gibi hayatta olamaz. Bu saçma olurdu.”
Eski görücülerin ölüme olan ilgileri, onların en tuhaf olanakları değerlendirmesine yol açmış. Dostları örnek seçenler kesinlikle sığınacak bir liman bulma arzusundaymış. Ve onu, inorganik farkındalığın yedi bandından birinin sabit konumunda bulmuşlar. Görücüler orada, göreceli daha emniyette hissetmişler. Ne de olsa, günlük dünyadan neredeyse üstesinden gelinmez bir engelle, birleşim noktası tarafından konmuş bir algı engeliyle ayrılıyorlarmış.
“O dört görücü, senin birleşim noktanı kaydırabildiğini görünce cehennemden havalanan yarasalar gibi kaçıştılar,” dedi ve güldü.
“Yedi dünyadan birini mi birleştirdim demek istiyorsun?” diye sordum.
“Hayır, öyle yapmadın,” diye yanıtladı. “Ama daha önce, görücülerle dostları seni kovaladığında yaptın. O gün onların dünyasına gittin. Sorun, ebleh gibi davranmaya bayılman, böylece hiçbi şeyi anımsamıyorsun.”
“Bunun nagualın varlığı yüzünden olduğuna eminim,” diye devam etti, “bu bazen insanların aptal gibi davranmasına neden oluyor. Nagual Julian varken ben şimdikinden daha aptaldım. Ben artık burada olmadığımda, senin her şeyi anımsayacağına inancım sonsuz.”
Don Juan bana ölüme meydan okuyanları göstermesi gerektiğinden, o ve Genaro’nun onları dünyamızın eteklerine çektiklerini açıkladı. Ben ilk önce, onları insan olarak görmeme olanak tanıyan derin yan kayış yapmıştım, ama sonunda onları, ölüme meydan okuyanlar ve dostlarını oldukları gibi görmeme müsaade eden doğru kayışı yapmıştım.

Ertesi gün, Silvio Manuel’in evinde, don Juan beni erken den, büyük odaya geçen gece olanları tartışmaya çağırdı. Ben yorgundum, dinlenmek, uyumak istiyordum ama don Juan’ın az zamanı vardı. Hemen açıklamasına başladı. Eski görücülerin, yuvarlanış kuvvetini kullanmanın ve onunla itilmenin bir yolunu bulduklarını söyledi. Yıkıcının saldırılarına yenik düşmek yerine ona binip, birleşim noktalarını insanın olanaklarının sınırına oynatması için bırakmışlar.
Don Juan böyle bir başarıya tarafsız bir hayranlık duyduğunu belirtti. Yıkıcının birleşim noktasına verdiği desteği başka hiçbir şeyin veremeyeceğini kabul etti.
Ona yeryüzünün desteği ile yıkıcının desteği arasındaki farkı sordum. Yeryüzünün desteğinin, sadece kehribar rengi yayılımların bağlanış kuvveti olduğunu açıkladı. Bu, farkındalığı düşünülemeyecek düzeylere yükselten bir destekmiş. Yeni görücülere göre bu mutlak özgürlük dedikleri sınırsız bilinçlilik patlamasıymış.
Diğer yandan, yıkıcının desteği, ölümün kuvvetiymiş. Yıkıcının etkisi altında birleşim noktası yeni, önceden kestirilemeyecek konumlara oynarmış. Bu yüzden eski görücüler, ortak bir girişim içinde olmalarına rağmen, yolculuklarında her zaman yalnızmış. Yolculuklarında diğer görücülerin eşlik etmesi rastlantısal olurmuş ve çoğunlukla üstünlüğü ele geçirme konusunda verilecek bir mücadele olacağı anlamına gelirmiş.
Eski görücülerin endişelerinin, bana ne olursa olsun marazi korku öykülerinden daha beter geldiğini itiraf ettim don Juan’a. Kükreyerek güldü. Durumdan hoşnut görünüyordu.
“Ne kadar iğrenirsen iğren, o şeytanların oldukça cesur olduğunu kabul etmelisin,” diye sürdürdü. “Onları ben de hiç sevmedim, ama onlara duyduğum hayranlığın önüne geçemiyorum. Yaşama duydukları sevgi, gerçekten de beni aşıyor.”
“Bu nasıl yaşam sevgisi olabilir, don Juan? Bu iğrenç,” dedim.
“Yaşam sevgisi olmasa başka ne insanı o aşırılıklara zorlar?” diye sordu. “Yaşamı o kadar yoğun seviyorlardı ki bitmesini istemiyorlardı. Ben bunu böyle gördüm. Velinimetim başka bi şey gördü. O onların ölmekten korktuğuna, çünkü hayatı sevdiğine inanıyordu, çünkü kerametler görmüşlerdi, yoksa hasis, ufak canavarlar olduklarından değil. Hayır. Sapkındılar çünkü kimse onlara meydan okumadı ve şımarık çocuklar gibiydiler ama cesaretleri kusursuzdu, yiğitlikleri de öyle.”
“Hırs yüzünden bilinmeyene atılır mıydın? Olanaksız bu. Hırs ancak sıradan işlerde vardır. Dehşetengiz yalnızlığa atılmak için kişide hırstan fazlası olması lazım. Sevgi; kişinin hayat, entrika, giz sevgisi olmalı. Bastırılmaz bi merak ve mangal gibi bi yürek lazım bunun için. Beni bu tiksinmişsin saçmalığıyla uğraştırma. Bu utanç verici!”
Don Juan’ın gözleri zapt ettiği kahkahanın pırıltısıyla ışıl ışıldı. Bana haddimi bildiriyor, ama gülmeden de edemiyordu.

Don Juan beni odada bir saate yakın yalnız bıraktı. Düşüncelerimi ve hislerimi düzenlemek istedim. Ama bir türlü yapamadım. Hiç şüphesiz, birleşim noktam uslamlamanın hâkim olmadığı bir konumdaydı ama yine de akla uygun endişelerle doluydum. Don Juan teknik ayrıntıda, birleşim noktası kaydığında uyuyakalırız, demişti. Örneğin, dışarıdan bakan birinin gözüyle, bana Genaro’nun göründüğü gibi uykuda görünüp görünmediğimi merak ettim.
Döner dönmez don Juan’a bunu sordum.
“Hiç abartmasız, kesinlikle uyuyorsun,” diye yanıtladı. “Şu anda olağan farkındalık durumundaki insanlar seni gölse, biraz başı dönmüş, hatta sarhoş gibi görünebilirdin onlara.”
Normal uyku sırasında, birleşim noktasının kayışının insanın bandının iki yanından biri boyunca olduğunu açıkladı. Böyle kayışlar her zaman uykuyla eşleşirmiş. Uygulamayla oluşturulan kayışlar, insanın bandında, orta kısım boyunca olurmuş ve uykuyla eşleşmezmiş, ne var ki rüya görücü uykuda olurmuş.
“İşte tam bu kritik durumda, yeni ve eski görücüler farklı erk girişimleri yaptılar,” diye devam etti. “Eski görücüler biraz daha fiziksel kuvveti olan bi vücut sureti istediler ki bununla birleşim noktalarını insanın bandının sağ yanı boyunca kaydırdılar. Sağ kenarın ne denli derinine oynatırlarsa,  rüya gören bedenleri o denli acayipleşti. Sen kendin de dün gece sağ kenar boyunca derin kayışın korkunç sonuçlarına tanık oldun.”
Yeni görücülerin tamamen değişik olduklarını, birleşim noktalarını insan bandının orta kısmı boyunca tuttuklarını söyledi. Eğer bu kayış, ileri farkındalığa kayış gibi yüzeysel olursa, rüya görücü korku ve şüphe gibi bazı yönlerden duygusal hassaslığı dışında sokaktaki herkes gibi olurmuş. Fakat derinliğin belirli bir düzeyinde, orta kısımda kaydıran bir rüya görücü ışık damlasına dönüşürmüş. Işık damlası, yeni görücülerin rüya gören bedeniymiş.
Ayrıca kişisel olmaktan böylesine uzak olan bir rüya gören beden tüm yeni görücülerin temelde yaptığı gibi arılamak ve deneyimlemek açısından iyi bir vesileymiş. Eski görücülerin derinine insanlaşmış rüya gören bedeni, onların eşit derecede kişisel, insansı yanıtlar aramasına yol açmış.
Don Juan birden söyleyecek söz bulamaz gibi oldu.
“Ölüme bi başka meydan okuyan daha var,” dedi kısaca, gördüğün dört taneden o kadar farklı ki, sokaktaki sıradan insandan ayırmana olanak yok. Bu özgün başarıyı, aralığını istediği zaman açıp kapayarak başarıyor.”
Sinirli bir biçimde parmaklarıyla oynadı.
“Bu ölüme meydan okuyan, nagual Sebastian’ın 1723’te bulduğu eski görücü,” diye sürdürdü. “O günü hattımızın başlangıcı, ikinci başlangıç sayıyoruz. Yüzlerce yıldır dünya üzerinde olan o ölüme meydan okuyan, bazılarının daha esaslı olmak üzere karşılaştığı her nagualın hayatını değiştirdi. Ve 1723’deki o günden beri hattımızdaki her nagualla tek tek karşı karşıya geldi.”
Don Juan gözlerini bana dikti. Tuhaf bir şekilde utandım. Utangaçlığımın bir ikilem sonucu olduğunu düşündüm. Öykünün doğruluğuna dair ciddi şüphelerim vardı ve aynı zamanda söylediklerinin hepsinin doğru olduğuna dair şaşırtıcı bir güven duyuyordum. İkilemimi ona anlattım.
“Mantıklı inanmamazlık sırf senin sorunun değil,” dedi don Juan. “Velinimetimin de ilkin aynı soruyla canı sıkılmış. Tabii sonradan her şeyi anımsadı. Ama bunu yapmak uzun zamanını aldı. Ben ona rastladığımda her şeyi anımsamıştı da ben şüphelerine hiç tanık olmadım. Sadece onları işitmiştim.”
“İşin garip tarafı adamı gözleriyle görmemiş olanlar, onun orijinal görücülerden olduğuna inanmakta daha az zorlanır. Velinimetim ikileminin, böyle bi yaratıkla karşılaşmanın şokunun bazı yayılımları bir araya toplamasından kaynaklandığını söylemişti. O yayılımların birbirinden ayrılması zaman alır.”
Don Juan birleşim noktamın kaymaya devam ettikçe, uygun yayılım bileşimine çarpacağını açıklayarak devam etti; o anda bu adamın varlığının kanıtı bana bunaltıcı derecede açık olacakmış.
Kararsızlığım hakkında konuşmak zorunda hissettim.
“Konu dışına çıkıyoruz,” dedi. “Sanki seni o adamın varlığına inandırmaya çalışıyormuşum gibi görünebilir ve aslında söz etmek istediğim, eski görücünün yuvarlanış kuvvetinin nasıl idare edilebileceğini bilmesi. Senin onun var olduğuna inanıp inanmamanın önemi yok. Bi gün onun aralığı kapatma başarısının gerçek olduğunu anlayacaksın. Her devrin nagualından ödünç aldığı erkeyi sırf aralığını kapatmak için kullanır.”
“Kapatmayı nasıl başarmış?” diye sordum.
“Bunu bilmemize olanak yok,” diye yanıtladı. “Ben o adamla yüz yüze görüşmüş, karşılaşmış iki nagualle de konuştum, ne nagual Julian ne de nagual Elias nasıl olduğunu bilmiyordu. Adam, bi zaman sonra iyice açılmaya başladığını sandığım aralığı nasıl kapattığını hiç açığa vurmamış. Nagual Sebastian, eski görücüyü ilk gördüğünde adam çok zayıf, neredeyse ölmek üzereymiş. Fakat velinimetim onu bir delikanlı dinçliğinde caka satarken bulmuş.”
Don Juan, nagual Sebastian’ın isimsiz adama  ‘kiracı’ adını taktığını çünkü aralarındaki anlaşma uyarınca, adama erke, yani barınak sağlanması karşılığında onun iyilik ve bilgiyle kira ödediğini söyledi.
“Bu değiş-tokuşta canı yanan oldu mu hiç?” diye sordum.
“Onunla erke değiş-tokuş eden nagualların hiçbirine bi şey olmadı,” diye yanıtladı. “Adamın vaadi, bol erkenin birazını armağanlar karşılığında, sıradışı yetilere karşılık almaktı. Örneğin, nagual Julian erk tırısını aldı. Onunla, kozasındaki yayılımları istediği zaman yaşlı ya da genç göstermek için harekete geçirip, durdurdu.”
Don Juan, ölüme meydan okuyanların genelde kozalarındaki dostların yayılımlarına uyanlar dışında tüm yayılımlarını cansızlaştırmak kadar ileri gittiklerini söyledi. Bu sayede bir biçimde dostlara öykünebilmişler. Don Juan’ın dediğine göre, kayada karşılaştığımız ölüme meydan okuyanlardan her biri, birleşim noktasını kozasında dostlarla paylaşacağı yayılımı vurgulayacak ve ilişki kurabilecek belirgin noktaya oynatmayı başarmış. Ne var ki bu görücüler birleşim noktalarını alışıldık konumuna geri oynatıp insanlarla ilişkiye girebilme yetisinde değillermiş. Diğer yandan, kiracı, hiçbir şey olmamış gibi birleşim noktasını gündelik dünyayla birleştirebilecek kayışı yapabiliyormuş.
Don Juan ayrıca, velinimetinin şundan emin olduğunu söyledi -ki o da tamamıyla ona katılıyordu- erke ödünç alınırken, eski büyücü, nagualın birleşim noktasını, nagualın kozasındaki dostla ortak yayılımlarını vurgulamak üzere kaydırırmış. Sonra o, o kadar zaman derinden cansız kalmış, birdenbire bağlanmış yayılımların ürettiği büyük erke sarsıntısını kullanırmış.
İçimizde cansız yayılımlarda, kilitli duran erkenin muazzam bir kuvveti ve hesaplanmaz bir ufku varmış. Eğer günlük yaşam dünyasında, insanın kozasındaki kılıflanmış yayılımların onda birinin bile algılama ve eylemleşmede kullanılan bağlanış ürünü olduğunu düşünürsek, bu muazzam kuvvetin ufkunu aşağı yukarı saptayabilirmişiz.
“Ölüm anında olan, tüm bu erkenin bi anda serbest bırakılmasıdır,” diyerek devam etti. “Yaşayan varlıklar o anda en kavranamaz kuvvetle sürüklenirler. Aralıkları kıran yuvarlanış kuvveti değildir, çünkü o kuvvet hiçbi zaman kozanın içine girmez; yalnızca onu patlatır. Onları sürükleyen tüm bi yaşam boyunca cansız kalmış yayılımların, birdenbire bağlanmasından çıkan kuvvettir. Bu kadar dev bi kuvvetin aralıktan kaçmak dışında çıkışı yoktur.”
Eski büyücünün bu erkeyi sızdırmanın yolunu bulduğunu ekledi. Nagualın kozası içindeki sınırlı ve çok belirgin bir cansız yayılımlar tayfını bağlayarak, eski görücü sınırlı fakat devasa bir sallantıyı akıtırmış.
“Bu erkeyi kendi vücuduna nasıl alıyor sence?” diye sordum.
“Nagualın aralığını çatlatarak,” diye yanıtladı. “Nagualın birleşim noktasını aralık biraz açılana dek oynatıyor. Yeni bağlanmış yayılımların erkesi o aralıktan açığa çıkınca kendi aralığına alıyor.”
“O eski görücü bunları neden yapıyor?” diye sordum.
“Bana sorarsan kıramadığı bi kısır döngüye yakalanmış vaziyette,” diye yanıtladı. “Onunla anlaştık. O bunu tutmak için elinden geleni yapıyor, biz de öyle. Onu yargılayanlayız, ama yolunun onu özgürlüğe ulaştırmayacağını biliyoruz. Hem durumunun,  hem de durumunu değiştiremeyeceğin farkında, kendi yarattığı bi durumun tutsağı o. Tek yapabileceği dosta benzer varoluş şeklini olabildiğince uzatmak.”

17

Cvp: 7. Kitap - İçten Gelen Ateş

16

İnsan Kalıbı

Öğle yemeğinden sonra, don Juan’la konuşmak için oturduk. Herhangi bir giriş yapmadan doğrudan söze girdi. Açıklamalarının sonuna geldiğimizi bildirdi. Benimle, özenle tüm ayrıntılarına varıncaya dek eski görücülerin keşfettiği bütün farkındalık gerçeklerini tartıştığını söyledi. Şimdi yeni görücülerin onları düzenlediği dizgeyi bildiğimi vurguladı. Açıklamalarının son oturumlarında birleşim noktamızı oynatmamıza yardımcı olan iki gücün ayrıntılı dökümünü yapmış: yeryüzünün desteği ve yuvarlanış kuvveti. Yeni görücüler tarafından işlenmiş iz sürme, niyet ve rüya görme isimli üç teknik ile bunların birleşim noktasının oynaması üzerindeki etkilerini de açıklamıştı.
“Şimdi, farkındalık ustalaşması açıklamalarını bitirmeden önce tek yapılması gereken,” diye sürdürdü, “algı engelini kendi kendine yıkabilmen. Birleşim noktanı kimsenin yardımı olmadan oynatman ve başka bi büyük yayılımlar bandı yakalaman gerek.
“Bunu yapmazsan, tüm öğrendiklerin sadece lafta kalır. Ve sözcükler de beş para etmez.”
Birleşim noktası alışıldık yerinden uzaklaşır ve belirli derinliğe erişirse, bir engeli yıkarak kendi yayılımları bağlama yetisine geçici olarak engel olurmuş. Bunu algısal boşluk olarak deneyimlermişiz. Eski görücüler bu ana, ne zaman yayılım bağlanışları duraklasa bir sis kümesi göründüğü için, sis duvarı dermiş.
Onunla uğraşmanın üç yolu olduğunu söyledi. Kuramsal olarak, algı engeli gibi kabul edilebilir; tüm bedenin sıkı bir kâğıdı yırtması gibi hissedilebilir ya da sis duvarı olarak görülebilirmiş.
Don Juan bana, çömezliğim sırasında algı engelini görmem için sayısız kereler yol göstermişti. İlk önceleri sis duvarı fikrini sevmiştim. Don Juan beni eski görücülerin de onu öyle görmeyi tercih ettikleri konusunda uyarmıştı. Onu sis duvarı olarak görmenin büyük rahatlık ve kolaylık sağlamasına rağmen aynı zamanda kavranılmaz bir şeyi, karanlık ve önceden sezilen bir şeye çevirmek gibi vahim bir tehlikesi olduğunu söyledi. Bu nedenle onun önerisi, kavranılmaz şeyleri kavranılmaz bırakmak ve onları ilk dikkat kayıtlarının bir parçası haline getirmemekti.
Sis duvarını görmenin kısa süren rahatlatıcı hissinden sonra, don Juan’ın geçiş döneminin kavranılmaz bir kuram olarak tutulması fikrine katıldım, fakat geçen o zamanın ardından farkındalığımın sabitlenmesini kırmam artık olanaksızdı. Ne zaman algı engelini yıkmak durumunda kalsam sis duvarını görüyordum.
Geçmişte, bir defasında, don Juan ve Genaro’ya, sis duvarı yerine başka bir şey görmeyi istememe rağmen bunu değiştiremediğimden şikâyet etmiştim. Don Juan bunun, çarpık fikirli ve nalet olduğumdan anlaşılabilir olduğunu, ben ve onun bu yönden farklı olduğumuzu söylemişti. O, şen şakrak ve uygulamacıydı, insanın kayıt ettiklerine tapmıyordu. Diğer yandan, ben kayıtlarımı fırlatıp atmaya istekli olmadığım gibi, sonuçta ağır, fesat ve uygulama yoksunuydum. Sert eleştirisi beni şok edip, üzdü; kederlendim. Don Juan ve Genaro yanaklarından yaşlar akana kadar güldüler.
Genaro, tüm bunlardan başka kinci ve şişmanlığa da meyilli olduğumu söyledi. O kadar güldüler ki, sonunda kendimi onlara katılmak zorunda hissettim.
Don Juan, diğer dünyaları birleştirme alıştırmalarının birleşim noktasının kayışında deneyim kazanmasını sağladığını söylemişti. Buna rağmen, her zaman birleşim noktamı alışıldık yerinden oynatmak için ilk desteği nasıl alacağımı merak etmiştim. Geçmişte bunu sorguladığım zamanlar, bağlanış her şeyle ilgili güç olduğundan birleşim noktasını oynatan şeyin niyet olduğuna işaret etmişti.
Ona tekrar bunu sordum.
“Şimdi bunu yanıtlayabilecek durumdasın,” dedi. “Birleşim noktasına destek veren farkındalıkta ustalaşmadır. Sonuçta, bizimle alakalı pek bi şey yok; esasında biz belirli konumda sabitlenmiş birleşim noktalarından başka bi şey değiliz. Hem düşmanımız, hem de aynı zamanda dostumuz iç söyleşimiz, kayıtlarımız. Bi savaşçı ol; iç söyleşini kes; kayıtlarını yapıp, bi kenara at. Yeni görücüler, tastamam kayıtlar yapıp sonra onlara gülerler. Kayıt olmazsa birleşim noktası serbest kalır.”
Don Juan, kaydımızın en dayanıklı yanlarından biri olan Tanrı fikrimizden oldukça fazla söz ettiğini anımsattı. Bu yan, birleşim noktamızı orijinal yerine bağlayan kuvvetli bir yapıştırıcı gibiymiş. Eğer başka büyük yayılımlar bandıyla başka bir gerçek dünya birleştireceksem, zorunlu bir adım atıp birleşim noktamı tüm bağlarından koparmam gerekirmiş.
“Bu adım, insanın kalıbını görmektir,” dedi. “Bunu bugün yardım almadan yapmak zorundasın.”
“İnsanın kalıbı nedir?” diye sordum.
“Bi çok kez onu görmene yardımcı oldum,” diye yanıtladı. “Neden söz ettiğimi biliyorsun.”
Neden söz ettiğini bilmediğimi söylemekten kaçındım. İnsanın kalıbını gördün diyorsa öyleydi, fakat neye benzediğiyle ilgili hiçbir fikrim yoktu.
Aklımdan ne geçtiğini biliyordu. Anlayan bir gülüşle bakıp yavaşça başını bir o yana bir bu yana salladı.
“İnsan kalıbı, organik yaşamın büyük bandı içinde devasa bi yayılımlar demetidir,” dedi. “Demet sadece insanın kozasında görülebildiğinden, ona insanın kalıbı denmiştir.
“İnsan kalıbı, görücülerin kendileri için bi tehlike olmadan görebildiği Kartal yayılımları parçasıdır.”
Tekrar konuşmaya başlamadan önce uzun bir ara verdi.
“Algı engelini yıkmak, farkındalıkta ustalaşmadaki son görevdir,” dedi. “Birleşim noktanı bu konuma oynatmak için yeterince erke toplaman lazım. Bi yeniden canlanma yolculuğu yap! Ne yaptığını anımsa!”
İnsan kalıbının ne olduğunu anımsamaya çalışıp, beceremedim. Bir süre sonra gerçek bir kızgınlığa dönüşen ıstırap dolu bir hayal kırıklığı hissettim. Kendime, don Juan’a, herkese kızıp köpürüyordum.
Don Juan öfkemden etkilenmemişti. Gayet ciddi, öfkenin, birleşim noktasının emir üzerine oynamasının duraklamasına doğal bir tepki olduğunu söyledi.
“Buyruğun Kartal’ın buyruğuna dönüşmesi kuralını uygulayabilene kadar zaman geçmesi lazım,” dedi. “Niyet gizinin esası budur. Bu arada, en kötü zamanda dahi sıkılıp kızmama buyruğunu ver. Bu buyruğun duyulup, Kartal’ın buyruğuymuş gibi itaat edilmesi çok yavaş bi işlemdir.”
Birleşim noktasının alışıldık konumuyla, algı engelinin neredeyse kendini gösterdiğine hiç şüphe olmayan nokta arasında ölçülemez bir farkındalık alanı olduğunu da söyledi. Bu neredeyse algı engelinin göründüğü noktaymış. Bu ölçülemez alanda savaşçılar akla hayale gelebilecek her kötülüğün tuzağına düşermiş. Beni, çevreyi iyi kolaçan etmem ve nasılsa kaçınılmaz olarak bir sefer yakalanacağım bozgun hissine karşı güvenimi kaybetmemem konusunda uyardı.
“Yeni görücüler, yollarına sabırsızlık, umutsuzluk, kızgınlık ya da keder çıktığında çok basit bi eylem önerirler,” diye sürdürdü. “Savaşçıların gözlerini yuvarlamasını önerirler. Herhangi bi yöne doğru olabilir; ben saat yönünde çevirmeyi yeğlerim.
“Gözün devinimi, birleşim noktasını anlık olarak yerinden oynatır. Bu devinim seni rahatlatacak. Bu, gerçek niyet ustalığının yerine kullanılır.”
Niyet hakkında daha fazla şey söylemek için zamanı olmadığından yakındım.
“Bi gün hepsi yeniden aklına gelecek,” diyerek güven verdi bana. “Bi şey diğerini tetikleyecek. Bi anahtar sözcük ve her şey çorap söküğü gibi arkasından gelecek.”
Sonra tekrar insan kalıbı tartışmasına döndü. Onu kimsenin yardımı olmadan, kendi başıma görmenin önemli bir adım olduğunu çünkü hepimizin özgür kalmadan önce kırılması gereken belirli fikirlerimizin olduğunu; bilinemeyeni görmek için bilinmeyene yolculuk yapan bir görücünün kusursuz bir varlık durumunda olması gerektiğini söyledi.
Bana göz kırpıp, kusursuz bir varlık durumunda olmak için kişinin ussal sanı ve ussal korkulardan uzak olması gerektiğini söyledi. Ussal sanı ve ussal korkularımın ikisinin de, o anda insan kalıbını gördüğümü anımsamamı sağlayacak yayılımlara yeniden bağlanmamı engellediğini belirtti. Beni gevşeyip, birleşim noktamı kaydırmak üzere teşvik etti. Tekrar tekrar kalıbı yeniden görmeden önce, onu önceden gördüğümü anımsamamın, gerçekten önemli olduğunu anımsattı. Ve bu durum zamanı gerçekten az olduğundan, benim alışıldık yavaşlığım için hiç de uygun değildi.
Gözlerimi önerdiği gibi oynattım. Neredeyse hemen rahatsızlığımı unuttum ve ani bir bellek aydınlanmasıyla insan kalıbını gördüğümü anımsadım. Bu yıllar önce, çok anımsanabilir bir vesileyle olmuştu; çünkü don Juan benim geleneksel Katolik yetiştiriliş görüşüme kıyasla hiç duymadığım kadar günahkâr yorumlar yapmıştı.
Her şey Sonora Çölü’nün eteklerinde yürürken yaptığımız sıradan bir sohbet sırasında başlamıştı. Bana öğretileriyle yaptıklarının ne anlama geldiğini açıklıyordu. Dinlenmek için durduk ve büyük bir kaya parçasına oturduk. Bana öğretim usulünü açıklamaya devam etti ve bu da beni yüzüncü kez bunun hakkında neler hissettiğimi sayıp dökmeyi denemeye yüreklendirdi. Bunu tekrar duymak istemediği aşikârdı. Farkındalık düzeyimi değiştirdi ve bana eğer insan kalıbını görürsem yaptığı her şeyi anlayacağımı ve ikimizi de senelerce sürecek zahmetten kurtaracağımı söyledi.
İnsan kalıbının ne olduğu hakkında ayrıntılı bir açıklama yaptı. Ondan, Kartal’ın yayılımları olarak değil de, insanlık niteliklerini biyolojik maddeden biçimsiz bir damla üzerine damgalayan bir erke örneği olarak söz etti. En azından ben, mekanik bir karşılaştırma kullandığı tanımdan sonra, konuyu böyle anladım. Bunun sanki seri üretim bandından ona gelen insanları, durmaksızın damgalayan devasa bir mühür gibi olduğunu söyledi. İşlemi iki elinin ayasını büyük bir güçle bir araya getirip, bir insanın, mühür kalıbının iki yarısını birbirine çarpıp kalıbını çıkartmış gibi çok canlı bir şekilde canlandırdı.
Her cinsin kendine has bir kalıbı olduğunu ve işlemle kalıptan çıkan her cinsin her bireyinin kendi türüne ait özellikler gösterdiğini de söyledi.
Sonra insanın kalıbı hakkında aşırı rahatsız edici bir açıklama yapmaya girişti. Dünyamızın gizemcileriyle eski görücülerinin tek bir ortak yanı olduğunu söyledi, -insanın kalıbını görebilmişler fakat ne olduğunu anlayamamışlar. Gizemciler, çağlar boyunca, bize deneyimlerinin dokunaklı öykülerini anlatmışlar. Ama bu öyküler, ne kadar güzel olurlarsa olsunlar, insan kalıbının her şeye kadir, her şeyi bilen bir yaratıcı olması gibi adi ve ümitsiz bir yanlıştan mustaripmişler ve eski görücülerin yorumu olan insan kalıbının dost bir tin, bir insan koruyucusu olması da o denli hatalıymış.
Yeni görücülerse, insan kalıbını görüp, ne olduğunu anlayacak kadar sağduyulu kimselermiş. Anladıkları insan kalıbının bir yaratıcı olmayıp, düşünebildiğimiz hatta aklımızın almayacağı her çeşit insansı sıfattan oluşmuş bir örnek olduğuymuş. Kalıp, bizi hiçbir şeyden yarattığından, kendi imge ve benzerliğiyle yaptığından değil biz onun bizi damgaladığı şey olduğumuzdan, Tanrımızmış. Don Juan’ın fikrince, insan kalıbı karşısında secdeye durmamız, kibir ve insani öz merkezcilikten başka bir şey değilmiş.
Don Juan’ın açıklamasını duyduğumda çok endişelendim. Her ne kadar kendimi dindar bir Katolik saymasam da, imansızca anlatmak istedikleri beni şok etmişti. Nazikçe onu dinlememe rağmen, günahkar yargılarına ara verip konuyu değiştirmesi için sabırsızlanıyordum. Ama fikrini acımasızca ortaya koydu. Sonunda onun sözünü kesip ona Tanrı’nın varlığına inandığımı söyledim.
Buna inanmamın, inanç ve buna benzer, ikinci el hükümlülüklerden kaynaklanan, hiçbir yere varmayan şeylere dayandığını; Tanrı’nın varlığına inanmamın herkes gibi kulaktan dolma dayanakları olduğunu ve görme eylemini içermediğini söyledi.
Görebilsem bile, gizemcilerin yaptıklarıyla aynı yargı hatasını yapmaktan kurtulamayacağımı söyledi. İnsan kalıbını gören herhangi bir kimse otomatikman onun Tanrı olduğunu sanırmış.
Bu mistik deneyim, bir görme fırsatı, bir defaya mahsus iş olarak adlandırılıp önemsiz olarak addedilebilirdi çünkü birleşim noktasının gelişigüzel bir deviniminden kaynaklanıyordu. Yeni görücülerin aslında bu konuda hakkıyla bir yargı ileri sürecek tek kimseler olduğunu çünkü onların şans eseri görmeyi bir kenara bırakıp, insan kalıbını istedikleri zaman görme yetisine ulaştıklarını iddia etti.
Bu nedenle, bizim Tanrı dediğimiz şeyin erki olmayan, statik bir insanlık prototipi olduğunu görmüşler. İnsan kalıbı hiçbir şartta bizim adımıza müdahale edip, bize yardımcı olmaz, yanlışlarımızı cezalandıramaz ya da bizi ödüllendiremezmiş. Biz basitçe onun mührünün ürünü; onun imgesiymişiz. İnsan kalıbı aynen adının ifade ettiği gibi bir örnek, bir biçim, insan dediğimiz belirgin, lifçik türü unsuru bir araya toplayan bir dökme kalıbıymış.
Söylediği bana büyük bir sıkıntı vermişti. Fakat o, içten ıstırabıma aldırmıyor görünüyordu. Beni şans eseri görenlerin affedilmez suçu dediği, yerine konulmaz erkemizi herhangi bir işimize yaramayan, erki olmayan bir şeye odaklamamız konusunda kızdırmaya devam etti. O konuştukça öfkem arttı. Tam kızgınlığım ona bağıracak kadar arttığında, beni daha da derin bir farkındalık durumuna geçirdi. Sağ yanıma, kalça kemiğimle göğüs kafesim arasına vurdu. Bu vuruşla, havada süzülüp parlayan ışığa, bu en barışçıl ve enfes güzellikteki şeffaf kaynağın içine uçtum. Bu ışık, çevremdeki karanlıktan koruyan bir liman, bir vahaydı.
Nesnel bakış açımdan, bu ışığı ölçülmez bir zaman boyunca gördüm. Görüntünün ihtişamı söyleyebileceğim her şeyin ötesindeydi fakat yine de onu bu kadar güzel yapan şeyin ne olduğunu çıkartamıyordum. Sonra, güzelliğinin uyumdan, barış ve dinginlik duyumundan, sonuca varmış olmaktan güvende olmaktan kaynaklandığı fikri gelişip büyüdü içimde. Kendimi her nefeste sessizlik ve ferahlama alıp verir hissettim. Ne harika bir yeterlik hissi! Bir kuşku kırıntısı duymadan her şeyin kaynağıyla, Tanrı’yla yüz yüze geldiğimi anladım. Ve Tanrı’nın beni sevdiğini anladım. Tanrı sevgi ve bağışlanmaydı. Işık beni yıkadı ve arınmış, yeni doğmuş gibi hissettim. Denetlenmez biçimde, çoğunlukla kendim için ağladım. Göz alıcı ışığın görüntüsü beni değersiz, kötü, çirkin hissettirmişti.
Birden don Juan’ın sesini duydum kulağımda. Kalıbın ötesine gitmem gerektiğini, kalıbın sadece bir sahne olduğunu, bilinmeyene yolculuk edenlere geçici barış ve sükûnet veren aslında verimsiz, değişmeyen bir mola noktası olduğunu söyledi. Aynı zamanda hem aynanın kendi, hem de aynada yansıyan düz bir imgeydi. Ve imge, insanın imgesiydi.
Don Juan’ın söylediklerine içtenlikle gücenmiştim; imansız, günahkâr sözlerine karşı isyan ettim. Ona çekip gitmesini söylemek istedim ama görmemin bağlayıcı erkini kıramadım. Yakalanmıştım. Don Juan nasıl duyumsadığımı da, ne söylemek istediğimi de tam olarak bilir gibiydi.
“Naguala çekip gitmesini söyleyemezsin,” dedi kulağıma. “Görmeni sağlayan nagual. Nagualın tekniği, nagualın erki. Nagual kılavuzun.”
O zaman kulağımdaki sese dair bir şeyin ayırtına vardım. Onun sesi gibi gelmesine rağmen don Juan’ın değildi. Ayrıca, ses haklıydı. Bu görmeyi sağlayan nagual Juan Matus’tu. Onun tekniği ve erki Tanrı’yı görmemi sağlıyordu. Tanrı olmadığını, insan kalıbı olduğunu söylüyordu; haklı olduğunu biliyordum. Ne var ki bunu kabul edemiyordum, kızgınlık ya da inatçılıktan değil de, sadece önümde duran ilahiyata duyduğum sadakat ve sevgimden.
Işığa içimden gelen en fazla tutkuyla, dikkatle bakarken ışık yoğunlaştı ve bir adam gördüm. Karizma, sevgi, anlayış, içtenlik, doğruluk yayan parlak bir adam. İyi olan her şeyin toplanıp bir araya getirildiği bir adam.
Bu adamı gördüğümde hissettiğim şiddetli arzu hayatım boyunca duyduğum her şeyden öteydi. Dizlerimin üstüne düşüp, Tanrı’nın kişileştirilmiş haline tapmak istedim, fakat don Juan araya girdi ve sol üst göğsüme, köprücük kemiğimin yakınına küt diye vurdu ve Tanrı’nın görüntüsünü kaybettim.
Hayal kırıklığı hissiyle, vicdan azabı, kıvanç, kesinlik ve kuşku karışımıyla kalakalmıştım. Don Juan benimle alay etti. Benim dindar ve dikkatsiz olduğumu ve müthiş bir papaz olabileceğimi söyledi; Tann’yı görme şansına erişmiş tinsel bir lider bile sayılabileceğimi söyledi. Beni, şaka yollu, vaaz vermeye ve gördüğümü herkese anlatmaya teşvik etti.
Görünüşte çok ilgili ama sıradan bir biçimde soru gibi de olan bir yorum yaptı.
“Ya o adam?” diye sordu. “Tann’nın eril olduğunu unutmayasın.”
Büyük bir duruluk haline girerken, içimde betimlenmez, engin bir şey doğmaya başladı.
“Çok hoş, di mi?” diye ekledi don Juan gülerek. “Tanrı bir erkek. Aman ne ferahlama!”
Don Juan’a ne anımsadığımı naklettikten sonra, bana fena halde tuhaf gelen bir şeyi sordum. İnsan yapısını görmek için, belli ki birleşim noktamın kayışım sağlamıştım. Hislerimin ve aymalarımın canlılığı bana büyük bir yararsızlık hissi vermişti. O anda hissettiğim ve yaptığım her şeyi şu anda hissediyordum. Ona, bu kadar açık anlamış olmama rağmen nasıl olup da tamamen unutabildiğimi sordum. Sanki geçmişte ne kadar ilerlemiş olursam olayım, olan hiçbir şeyin önemi olmamış gibi en baştan başlamam gerekiyordu.
“Bu yalnızca duygusal bi izlenim” dedi. “Tamamen yanlış anlama. Yıllarca önce yaptığın her neyse kullanılmayan bi yayılım içinde, kılıflanmış duruyor. Örneğin, insan kalıbını görmeni sağladığım o gün ben tamamen yanlış bi anlamada bulundum. Onu gördüğünde anlayabileceğini sandım. Benim açımdan bu tamamıyla yanlış anlamaydı.”
Don Juan her zaman kendisini yavaş anlayan biri saymıştı. İnancını sınayabileceği bir şansı olmamıştı, çünkü temel alabileceği bir şey yoktu. Ben ortaya çıkıp, o öğretmen olduğunda - ki bu onun için tamamen yeni bir şeydi - anlamayı hızlandırmanın bir yolu olmadığını ve birleşim noktasını yerinden sökmenin de yeterli olmadığını fark etmişti. O bunun yeterli olacağını düşünürmüş. Kısa zamanda birleşim noktası normalde rüyalarda, alışılmadık uzaklıklara kaydığından ne zaman tetiklenmiş bir kayış yaşasak bunu hemen telafi etmekte uzmanlaşmış olduğumuzu anlamış. Kendimizi sürekli yeniden dengeliyor ve faaliyete bize hiçbir şey olmamış gibi devam ediyormuşuz.
Yeni görücülerin çıkarsamalarının değeri bir kimse, başka birinin birleşim noktasını oynatmayı denemeden o kadar açıkça anlaşılmıyormuş. Yeni görücüler, bu yandan bakıldığında birleşim noktasının yeni konumunda değişmezliğini sağlamlaştırma çabasının sayıldığını söylermiş. Bunu konuşulmaya değer tek öğretim usulü saymışlar. Ve onlar bunun yavaş yavaş, kaplumbağa hızında ilerleyerek uygulanması gereken uzun bir işlem olduğunu biliyorlarmış.
Don Juan yeni görücülerin önerisiyle uyum içinde, çömezliğimin başlarında erk bitkileri kullandığını söyledi. Onlar, deneyimle ve görerek erk bitkilerinin birleşim noktasını olağan yerleşiminin çok uzaklarına oynattığını biliyorlarmış. Erk bitkilerinin, birleşim noktası üzerinde etkisi rüyaların etkisine oldukça benzermiş: rüyalar onu oynatırmış; fakat erk bitkileriyle kayış daha büyük ve daha içinde kaybolunan boyutta olurmuş. Sonra öğretmen, böyle bir kayışın zihin karıştıran etkilerini dünya algısının hiçbir zaman nihai olamayacağı zannını sağlamlaştırmak için kullanırmış.
O zaman, insan kalıbını yıllar boyunca beş sefer daha gördüğümü anımsadım. Her seferinde onun hakkında daha az tutkulu oluyordum. Yine de hiçbir zaman Tanrı’yı eril olarak gördüğüm gerçeğini üzerimden atamadım. Sonunda benim için Tanrı olmaktan çıkıp insan kalıbı oldu, fakat don Juan’ın söyledikleri yüzünden değil de, eril bir Tanrı savunulamaz hale geldiğinden. O zaman don Juan’ın o konudaki ifadesini anlayabildim. O sözler hiç de imansız ya da günahkâr değildi; günlük dünya içeriği içinde söylememişti onları. Yeni görücülerin insan kalıbını istedikleri kadar sık görebilmekle farklı olduklarını söylemekte haklıydı. Ama benim için daha da önemli olan onların ne gördüklerini inceleyecek kadar sağduyu sahibi olmalarıydı.
Ona neden insan kalıbını her zaman eril olarak gördüğümü sordum. Bunun birleşim noktamın o zamanlar yeni konumuna yapışık kalacak kadar değişmez olamadığından ve yana doğru, insanın bandına kaydığından olduğunu söyledi. Bu, algı engelini sis duvarı olarak görme durumuyla aynıydı. Birleşim noktasını yana doğru oynatan neredeyse kaçınılmaz bir arzu, anlaşılmaz olanı bize en tamdık olan terimlerle dönüştürmek gerekliliğiymiş: engel bir duvar ve insan kalıbı da insandan başka bir şey olamazmış. Ben kadın olsaymışım, kalıbı kadın olarak göreceğimi düşünüyordu.
Don Juan sonra kalkıp, kentte bir gezinti yapmamızın zamanı geldiğini, insan kalıbını insanlar arasında görmem gerektiğini söyledi. Sessizce kent merkezine yürüdük ama daha oraya varmadan, önüne geçilmez bir erke dalgasıyla sokağın diğer yanma, şehir dışına koşmaya başladım. Bir köprüye geldim ve insan kalıbını göz alıcı, sıcak, kehribar rengi bir ışık olarak tam orada beni beklermiş gibi gördüm.
Dindarlıktan değil de, şaşkınlığın fiziksel tepkisi olarak dizlerimin üstüne düştüm, insan kalıbının görüntüsü her zamankinden daha şaşırtıcıydı. Hiçbir kibir duymadan, onu ilk kez gördüğümden bu yana devasa bir değişimden geçtiğimi hissettim. Ne var ki, gördüğüm ve öğrendiğim her şey gözlerimin önündeki bu tansığa daha büyük, daha esaslı bir hayranlık uyandırmıştı.
İlk önce insan kalıbı köprünün üstündeydi, sonra gözlerimi yeniden odaklayınca insan kalıbının yukarı aşağı yayılarak sonsuzluğa uzandığını gördüm; köprü kuru bir kabuk, sonsuzluğa doğru oturtulmuş minicik bir taslaktı... Ve çevremde devinen, bana arsız, meraklı nazarlarla bakan minnacık insan figürleri de. O anda son derece yaralanabilir olmama rağmen onlardan kopmuştum. İnsan kalıbının beni koruyacak ya da esirgeyecek erki yoktu, yine de onu sınır tanımaz bir tutkuyla seviyordum.
İşte o zaman don Juan’ın bana defalarca tekrarladığı bir şeyi, gerçek aşkın bir yatırım olamayacağını anladım. Zevkle insan kalıbının uşağı olarak kalırdım, bana verebilecekleri için değil, ona karşı duyduğum katışıksız aşktan dolayı.
Bir şeyin beni çekip uzaklaştırdığını duyumsadım ve huzurundan kaybolmadan insan kalıbına bir yemin bağırdım, fakat ne demek istediğimi tam söyleyemeden bir şey beni sıyırıp götürdü. Birdenbire kendimi köprüde diz çökmüş, bir grup köylüyü bana bakıp gülerken buldum.
Don Juan yanıma gelip kalkmama yardım etti ve benimle eve yürüdü.

“İnsan kalıbını görmenin iki yolu var,” diye başladı don Juan oturur oturmaz. “Onu insan olarak da, ışık olarak da görebilirsin. Bu birleşim noktasının kayışına bağlıdır. Kayış yana doğruysa, kalıp insandır; kayış insanın bandının orta kısmındaysa kalıp ışıktır. Bugün yaptığının tek değeri birleşim noktasının orta bölümde kaymış olması.”
İnsan kalıbını gördüğümüz konumun rüya gören beden ve algı engelinin göründüğü yere çok yakın olduğunu söyledi. Bu yüzden yeni görücüler insan kalıbının görülmesi ve anlaşılmasını öneriyorlarmış.
“İnsan kalıbının ne olduğunu anladığına emin misin?” diye sordu bana gülümseyerek.
“Seni temin ederim don Juan, insan kalıbının ne olduğunun tamamen farkındayım,” dedim.
“Köprüye vardığımda insan kalıbına saçmalıklar bağırdığını duydum,”dedi en muzip gülümsemesiyle.
Değersiz bir efendiye tapman, değersiz bir uşak gibi hissettiğimi söyledim ve yine de katışıksız aşkla duygulanmış, ölümsüz sevgi sözü vermiştim.
Tüm bunları çok şamatalı bulup nefesi kesilene dek güldü.
“Değersiz bi uşağın, değersiz bi efendiye verdiği söz değersizdir,” deyip tekrar kahkahalara boğuldu.
Durumumu savunmak istemedim. İnsan kalıbına aşkım, karşılığında ödül bekleme düşüncesi olmadan verilmişti. Verdiğim sözün değersiz olmasının, benim için önemi yoktu.

18

Cvp: 7. Kitap - İçten Gelen Ateş

17

Rüya Gören Bedenin Yolculuğu

Don Juan bana, ikimizin son kez Oaxaca kentine gideceğimizi söyledi. Bir daha orada beraber olmayacağımızı kesin bir açıklıkla belirtti. Belki hisleri o yere geri dönebilirmiş, fakat tüm varlığı asla.
Don Juan, Oaxaca’dayken rengi solmuş duvarlar, uzak dağların şekilleri, kırılmış betondaki desenler, insan yüzleri gibi sıradan, alelade şeylere bakarak saatler geçirdi. Sonra şehrin merkezine gittik ve o istediğinde her zaman boş olan en sevdiği banka oturduk.
Kentteki uzun yürüyüşümüz sırasında kendimi kederli ve suratsız bir hale sokmaya hazırlamıştım, ama bunu beceremedim. Gidişiyle ilgili şenlikli bir yan vardı. Bunu, mutlak özgürlüğün denetlenemeyen gayreti olarak açıklamıştı.
“Özgürlük, bulaşıcı bi hastalık gibidir,” dedi. “İnsandan insana bulaşır; taşıyıcısı kusursuz bi nagualdır. İnsanlar bunu takdir edemeyebilir ve bu özgür olmak istemediklerindendir. Özgürlük korkutucudur. Bunu anımsa. Ama bizim için öyle değil. Ben tüm hayatım boyunca kendimi buna hazırladım. Ve sen de öyle olacaksın.”
Tekrar tekrar, bu olduğum noktada hiçbir mantıksal tahminin eylemlerimi bölmemesi gerektiğini söyledi. Rüya gören beden ve algı engelinin, birleşim noktasının konumları olduğunu ve bu bilginin görücüler için, uygar insan için okumak, yazmak ne denli hayati önem taşıyorsa o denli önemli olduğunu söyledi. İkisi de yıllar süren uğraş sonunda kazanılan başarılarmış.
“Şu anda, senin için birleşim noktanın bu konuma ulaşıp, rüya gören bedenini yarattığı zamanı anımsamak çok önemli,” dedi bunu olabildiğince vurgulayarak.
Sonra gülümsedi ve zamanın aşırı kısa olduğunu belirtti; rüya gören bedenimin ana yolculuğu, birleşim noktamı başka bir dünya birleştirmek üzere algı engelini kıracak konuma getirecekmiş.
“Rüya gören beden değişik isimlerle bilinir,” dedi uzun bir aradan sonra. “Benim en sevdiğim isim, diğeri. Bu terim, taşıdığı tüm ruh haliyle beraber eski görücülere ait. Ben ruh hallerine aldırmıyorum ama terimlerini sevdiğimi kabul etmem gerekir; Diğeri. Gizemli ve yasak bir isim. Aynı eski görücüler gibi, bana karanlığın ve gölgelerin hissini veriyor. Eski görücüler, diğeri her zaman rüzgâra sarınmış gelir, derler.”
Yıllar boyunca don Juan ve topluluğundaki yandaşları, aynı anda iki yerde olabilme yoluyla algısal ikilik türü bir şey deneyimleyebileceğimizi fark etmem için uğraşmışlardı.
Don Juan konuşurken, sanki ilk önce sadece hakkında bir şeyler duyduğum, çok derinlerde unutulmuş bir şeyi anımsamaya başladım. Sonra, adım adım bu deneyimi kendimin yaşadığının farkına vardım.
Aynı anda iki yerde olmuştum. Bu, bir gece Kuzey Meksika dağlarında olmuştu. Bütün gün don Juan’la bitki toplamıştım. Gece için durmuştuk ve ben neredeyse yorgunluktan uyuya kalacakken birden ani bir rüzgar çıkmış ve Genaro, karanlıktan tam önüme fırlamış ve neredeyse korkudan ölmeme neden olmuştu.
İlk düşüncem, kuşku olmuştu. Genaro’nun bütün gün çalılarda saklanıp, dehşetengiz gösterisini yapmadan önce karanlığın basmasını beklediğine inanmıştım. Caka satarak çevrede dolanmasına bakarken o gece onda gerçekten garip bir şey olduğunu fark ettim. Bariz, gerçek bir şeydi, ne var ki tam olarak çıkartamıyordum.
Benimle dalga geçip eliyle eşek şakası yaptı, mantığıma meydan okuyan eylemler sergiledi. Şaşkınlıkla don Juan’ın çılgınlar gibi gülmesine katlandım. Zamanın doğru olduğu kanısına varınca, beni ileri farkındalığa kaydırdı ve bir an için don Juan ve Genaro’yu iki ışık damlası olarak görebildim. Genaro olağan farkındalığımda bildiğim kanlı-canlı don Genaro değil de rüya gören bedeniydi. Bunu söyleyebiliyorum çünkü onu yerden yüksekte, bir ateş topu olarak görmüştüm. Don Juan gibi kök salmış değildi. Sanki Genaro bir ışık damlası olarak havaya kalkmak üzereydi, şimdiden havada, yerden bir metre kadar yüksekte, fırlamaya hazırdı.
O gece yaptığım ve olayı toparlamaya başladıkça bana birden açık olan başka bir şey de, birleşim noktamı kaydırmak için gözlerimi hareket ettirmem gerektiğini otomatikman bilmemdi.  Niyetim sayesinde, Genaro’yu bir ışık damlası ya da garip, bilinmeyen, tuhaf biri olarak görmemi sağlayan yayılımları bağlayabilirdim.
Genaro’yu tuhaf olarak gördüğümde, gözlerinde karanlıktaki uğursuz bir yaratığın gözleri gibi hain bir parıltı vardı. Ama yine de ne olursa olsun gözdü onlar. Onları kehribar rengi ışık noktaları olarak görmemiştim.
Don Juan o gece Genaro’nun birleşim noktamı çok derine kaydırmama yardım edeceğini, onu taklit edip yaptığı her şeyi izlememi söyledi. Genaro arka poposunu iyice dışarı çıkartıp, pelvisini büyük bir güçle öne savurdu. Bunun müstehcen bir hareket olduğunu düşündüm. Bunu defalarca tekrarlayıp, dans eder gibi çevrede dolandı.
Don Juan kolumdan dürtüp Genaro’yu taklit etmeye teşvik etti beni ve ben de ettim. İkimiz bir şekilde çevrede azarak, bu tuhaf devinimi sergiledik. Bir süre sonra, bedenimin bu hareketi kendi kendine, sanki gerçekte ben olmadan gerçekleştirdiği hissine kapıldım. Bedenimle gerçek benliğimin ayrılışı daha da belirginleşti ve sonra bir an kendimi iki adamın birbirlerine müstehcen hareketler yaptığı bir olayı izler buldum.
Büyülenmiş bir şekilde seyrederken, iki adamdan biri olduğumun farkına vardım. Bunu fark ettiğim an bir şeyin beni çektiğini hissettim ve kendimi Genaro’yla uyum içinde pelvisimi ileri geri savururken buldum. Neredeyse hemen, don Juan’ın yanında başka bir adamın durup bizi seyrettiğini fark ettim. Rüzgâr çevresinde esiyordu. Saçlarının hafifçe dalgalandığını görebiliyordum. Çıplaktı ve utanmış görünüyordu. Rüzgâr, onu korurmuş gibi etrafına dolanmıştı ya da belki tam tersi onu uçurup uzaklaştırmak ister gibi.
Diğer adamın ben olduğumun farkına varmam uzun sürdü. Farkına vardığımda, hayatımın şokunu yaşadım. Önceden etkisi ölçülemeyen bir fiziksel güç lifçiklerden yapılmışım gibi beni paramparça etti ve tekrar ben olan, Genaro’yla azıp duran, ağzı açık bana bakan birine bakar buldum kendimi. Ve aynı zamanda ben olan, Genaro’yla müstehcen hareketler yaparken ağzı açık bana bakan çıplak bir adama bakıyordum. O kadar büyük bir şok yaşadım ki hareketlerimin ritmi bozuldu ve yere düştüm.
Bundan sonra ilk ayırt ettiğim don Juan’ın kalkmama yardım ettiğiydi. Genaro ve diğer ben, çıplak olanı kaybolmuşlardı.
Don Juan’ın bu olayı konuşmayı reddettiğini de anımsıyordum. Genaro’nun ikizini, ya da diğerini, yaratmakta uzman olduğunu söylemesi ve O’nun ikiziyle olağan farkındalığımda hiç fark etmeden uzun görüşmelerim olması dışında açıklama yapmadı.
“O gece daha önce yüzlerce kere yaptığı gibi, Genaro birleşim noktanı sol yanın çok derinlerine kaydırdı,” diye yorum yaptı don Juan ona anımsadığım her şeyi naklettikten sonra. “O’nun öylesine bi erki var ki senin birleşim noktanı rüya gören bedenin göründüğü yere çekebiliyor.  Rüya gören bedeninin seni seyrettiğini gördün. Ve onun dansı bu oyunu yaptı.”
Ona Genaro’nun müstehcen deviniminin bu şiddetli etkiyi yapışını açıklamasını istedim.
“Sen bi fazilet taslayıcısın,” dedi. “Genaro senin, müstehcen bi hareket sergilerken hemen ortaya çıkan hoşnutsuzluğunu ve utangaçlığını kullandı. O rüya gören bedende olduğundan, Kartal’ın yayılımlarını görecek erki vardı; bu fayda sayesinde birleşim noktanı oynatmak çantada keklik sayılırdı.”
Genaro’nun o gece yapmama yardımcı olduğu şeylerin önemsiz olduğunu, Genaro’nun birçok defalar birleşim noktamı oynatıp,  rüya gören beden ürettiğini ama benim anımsamamı istediği olayların bunlar olmadığını söyledi.
“Ben uygun yayılımları yeniden bağlayıp, gerçekten bi rüya görme konumunda uyandığın zamanı anımsamanı istiyorum,” dedi.
İçimde bir erke patlaması yaşar gibi oldum ve anımsamamı istediği şeyin ne olduğunu anladım. Yine de, belleğimi olayın tamamı üzerinde odaklayamıyordum. Sadece bir parçasını anımsayabiliyordum.
Bir sabah olağan farkındalığımdayken don Juan ve Genaro’yla yine bu banka oturduğumuzu anımsadım. Don Genaro,  birdenbire,  ayağa kalkmadan bedeninin banktan uzaklaşacağını söylemişti. Söylediğinin, o ana kadar tartıştıklarımızın içeriğiyle alakası yoktu. Ben don Juan’ın düzenli, öğretici söz ve eylemlerine alışkındım. Bir ipucu için don Juan’a döndüm, ama o hiç hareketsiz, sanki don Genaro ve ben orada yokmuşuz gibi dosdoğru ileri bakıyordu.
Don Genaro dikkatimi çekmek için beni dürttü ve çok rahatsız edici bir görüntüye tanık oldum. Genaro’yu gerçekten meydanın diğer yanında gördüm. Bana gelmem için işaret ediyordu. Fakat don Genaro’yu yanımda oturup, aynı don Juan gibi dosdoğru ileri bakarken de görmüştüm.
Bir şey söylemek, şaşkınlığımı ifade etmek istedim ama beni konuşturmayan bir kuvvetin etkisindeydim, basiretim bağlanmıştı. Tekrar parkın diğer yanındaki Genaro’ya baktım. Hala orada, başının bir işaretiyle ona katılmamı istiyordu.
Duygusal sıkıntım her saniye biraz daha artıyordu. Midem bulanmaya başladı ve sonunda bir tünel görüntü oluştu, beni doğrudan meydanın diğer yanındaki Genaro’ya yönelten bir tünel. Ve sonra büyük bir merak ya da bana o anda merak gibi gelen büyük bir korku beni onun olduğu yere çekti. Gerçekten havada süzülüp, bulunduğu yere vardım. Beni döndürüp, zaman durmuşçasına, durağan bir halde bankta oturan üç insanı gösterdi.
Feci bir rahatsızlık, vücut boşluğumdaki bütün yumuşak organlar yanıyormuş gibi içsel bir kaşıntı hissettim ve sonra tekrar banktaydım ama Genaro gitmişti. Meydanın diğer yanından bana veda etmek için el salladı ve pazara giden insanların arasına karışıp yok oldu.
Don Juan neşelenmişti. Bana bakıp duruyordu. Ayağa kalkıp çevremde dolandı. Tekrar oturdu, benimle konuşurken yüzünü düzgün tutamıyordu.
Neden böyle davrandığının farkına vardım. Don Juan’ın yardımı olmadan ileri farkındalık durumuna girmiştim. Genaro, birleşim noktamın kendiliğinden oynamasını sağlamayı başarmıştı.
Don Juan’ın cebine vakurla koyduğu, not defterimi görünce istemeyerek güldüm. İleri farkındalık durumunu, bana insanın ve dünyanın gizemlerinin sonu olmadığını göstermek için kullanacağını söyledi.
Tüm konsantrasyonumu sözlerine odakladım. Ne var ki, don Juan anlamadığım bir şey söyledi. Söylediğini tekrarlamasını istedim. Çok yumuşakça konuşmaya başladı. Diğer insanlar tarafından duyulmamak için sesini alçalttığını düşündüm. Dikkatle dinledim, ama söylediklerinin tek kelimesini dahi anlayamıyordum; ya bilmediğim bir dilde konuşuyordu ya da ıvır zıvır şeyler söylüyordu. Garip yanı, bir şey benim bölünmez dikkatimi yakalamıştı, ya sesinin ritmi ya da kendimi gerçekten onu anlamaya zorlamış olmam. Farkın ne olduğunu çıkartamasam da, zihnimin alışıldıktan farklı olduğu hissindeydim. Düşünmekte zorlanıyor, neler olduğunu mantıken açıklayamıyordum.
Don Juan çok yumuşakça kulağıma bir şeyler söylüyordu. İleri farkındalığa onun yardımı olmadan girdiğimden, birleşim noktamın çok gevşek olduğunu ve iyice rahatlayıp, bu bankta uykuya dalarak onu sol yana kaydırabileceğimi söyledi. Bana göz kulak olacağı için korkacak hiçbir şey olmadığını söyledi. Beni sakinleşip birleşim noktamı oynaması için bırakmaya teşvik etti.
Aniden derin bir uykuda olmanın ağırlığını hissettim. Bir an, rüya gördüğümün farkına vardım. Daha önce gördüğüm bir ev gördüm. Sokakta gezermişim gibi yaklaştım o eve. Başka evler de vardı ama onlara dikkat edemiyordum. Bir şey farkındalığımı gördüğüm, bu belirgin ev üzerinde sabitlemişti. Ön bahçesi olan, büyük, modem, alçı süslemeli bir evdi.
Eve yaklaştıkça, sanki onu daha önce de rüyamda görmüşüm gibi bir tanıdıklık hissettim. Çakıl taşlı patika yoldan ön kapıya yürüdüm; açıktı, içeri girdim. Karanlık bir koridor ve sağa doğru, köşeye yerleştirilmiş koyu kırmızı kanepe ve uygun koltuklarla döşenmiş bir oturma odası vardı. Kesinlikle tünel görüntüye sahiptim; sadece gözümün önündekileri görebiliyordum.
Kanepenin yanında, sanki tam ben girerken ayağa kalkmış gibi duran genç bir kadın vardı. İnce ve uzundu, terzi elinden çıkma zarif yeşil takımıyla şık giyimliydi. Belki yirmili yaşlarının sonlarındaydı. Koyu kahverengi saçları, gülümser gibi yanan ışıl  ışıl kahverengi gözleri, zarifçe çizilmiş, kalkık bir burnu vardı. Teni başak rengiydi ama muhteşem bir bronzlukla yanmıştı. Onu alımlı, güzel buldum. Amerikalıya benziyordu. Gülerek başını sallayıp, ayası aşağı dönük elini sanki kalkmama yardım edecekmiş gibi uzattı bana.
Ellerini olabilecek en uygunsuz bir hareketle kavradım. Kendimi bile korkutup geri çekilmeye çalıştım ama beni sıkıca ve yine de çok nazikçe tuttu. Elleri uzun ve güzeldi. Belirsiz bir aksanla benimle İspanyolca konuştu. Gevşemem, ellerini hissetmem için yalvardı, yüzüne konsantre olup ağzının hareketlerini izlememi istedi. Ona kim olduğunu sormak istedim ama ağzımdan tek söz çıkmadı.
Sonra kulağımda don Juan’ın sesini duydum. Beni daha yeni bulmuş gibi, “oo, burdaymışsın,” dedi. Onunla parktaki bankta oturuyordum. Ama genç kadının sesini de duyabiliyordum. “Gel, benimle otur,” dedi. Aynen bunu yaptım ve benim için en inanılmaz bakış açısı değişimi başladı. Sırasıyla bir don Juan, bir genç kadınlaydım. Onları herhangi bir şey kadar açık seçik görebiliyordum.
Don Juan bana onu beğenip beğenmediğimi, cazip ve rahatlatıcı bulup bulmadığımı sordu. Konuşamıyordum ama her nasılsa o bayandan fevkalade hoşlandığım hissini ifade edebildim. Ortada bir neden olmamasına rağmen, onun şefkatli bir iyilik timsali, don Juan’ın benimle yaptıklarının zaruri bir parçası olduğunu düşündüm.
Don Juan tekrar kulağıma doğru, eğer onu beğendiysem onun evinde uyanmam gerektiğini söyledi, bu durumda ona olan hislerimin sıcaklığı ve sevgisi bana kılavuzluk edebilecekti. Kıkır kıkır gülüyordum ve pervasızdım. Bedenimde baştan aşağı bunaltıcı bir heyecan hissi dalgalandı. Bu heyecan beni gerçekten parçalara ayırıyor gibi hissettim. Bana ne olduğu umurumda değildi. Memnuniyetle, sözcüklerle betimlenmez bir karanlığa daldım ve sonra kendimi genç kadının evinde buldum. Onunla kanepede oturuyordum.
Bir anlık hayvansal bir panikten sonra, bir şekilde tam olmadığımı fark ettim. İçimde bir şey eksikti. Yine de bu durumda tehdit altında hissetmiyordum. Aklımdan rüya gördüğüm ve şimdi uyanıp kendimi Oaxaca’da parktaki bankta, don Juan’ın yanında, gerçekten bulunduğum, ait olduğum yerde bulacağım geçti.
Genç kadın kalkmama yardım etti ve beni koca, suyla dolu bir küvetin olduğu banyoya götürdü. O zaman çırılçıplak olduğumun farkına vardım. O nazikçe küvete girmeme yardımcı oldu ve ben yarı yarıya içine kayarken başımı yukarda tuttu.
Bir süre sonra küvetten çıkmama yardım etti. Zayıf ve gevşek hissediyordum. Salondaki kanepede yatarken yanıma geldi. Kalp atışlarını ve vücudunda hızla dolaşan kanın basıncını duyabiliyordum. Gözleri ne ışık ne de sıcaklık kaynağıydı fakat tuhaf bir şekilde ikisi arası bir şeyin çifte parlaklığını taşıyordu. Gözlerinde, vücuduna yansımış olan yaşam gücünü gördüğümü biliyordum. Tüm vücudu canlı bir ocak gibiydi; parlıyordu.
Tüm varlığımı heyecanlandıran garip bir sarsıntı hissettim. Sanki sinir uçlarım açılmıştı ve birisi onları yoluyordu. Bu duygu ıstıraptan kıvrandırıyordu. Sonra ya bayıldım ya da uyuya kaldım.
Uyandığımda birisi yüzüme ve sırtıma soğuk suyla ıslatılmış ufak havlular koyuyordu. Genç kadının, yattığım yatağa, başucuma oturduğunu gördüm. Komodinin üstünde bir kova su vardı. Don Juan yatağın ucunda, kıyafetlerim koluna asılı duruyordu.
O zaman tamamen uyandım. Oturdum. Beni bir battaniyeye sarmışlardı.
“Yolcumuz nasıl?” diye sordu don Juan gülümseyerek. “Şimdi tek parça haline gelebildin mi?”
Tüm anımsayabildiğim bu kadardı. Bu olayı don Juan’a anlattım ve konuşurken aklıma başka bir kısım daha geldi. Don Juan’ın beni bayanın yatağında çıplak bulmasıyla ilgili sataşıp, dalga geçtiğini anımsadım. Sözleri beni fena halde gücendirmişti. Kıyafetlerimi giyip, öfkeyle kendimi evden dışarı atmıştım.
Don Juan ön bahçede bana yetişmişti. Ciddi bir tonda benim yine çirkin, aptal kendim olduğumu belirtmişti, kendimi yine utangaçlığımla toparlamıştım ki bu da ona kibrimden hala vazgeçmediğimi kanıtlamıştı. Fakat gönül alıcı bir ses tonuyla bunun şu anda önemli olmadığını ekledi; en önemlisi birleşim noktamı sol yanın çok derinlerine oynatmış olup sonuçta akıl almaz mesafeler kat etmiş olmammış.
Keramet ve gizlerden bahsetti, fakat ben korku ve kibrin yaylım ateşine yakalanmış, söylediklerini dinleyemez durumdaydım. Aslında kızgınlıktan köpürüyordum. Don Juan’ın beni parkta hipnotize ettiğine ve sonra bayanın evine götürdüğüne ve ikisinin bana fena şeyler yaptıklarına emindim.
Hiddetim kesiliverdi. Sokakta bir şey beni öylesine korkuttu, öylesine şok etti ki öfkem anında geçti. Fakat daha düşüncelerim tam yerine oturmadan don Juan sırtıma vurdu ve bir an önce olanlardan geriye hiçbir şey kalmadı. Tekrar kendimi günlük mutlu aptallığımda, neşeyle don Juan’ı dinleyip beni sevip sevmediğini dert ederken buldum.
Don Juan’a biraz önce anımsadığım yeni kısmı söylerken, duygusal karmaşalarımla başa çıkma yöntemlerinden birinin, beni olağan farkındalığa kaydırmak olduğunun farkına vardım.
“Bilinmeyene yolculuk edenleri yatıştıran tek şey unutmadır,” dedi. “Sıradan bi dünyada olmak ne de rahatlatıcıdır!”
“O gün harika bi zafer kazandın. Benim için yapılacak en uyanıkça şey seni ona odaklanmaya bırakmamak. Tam gerçekten paniklediğin an, seni olağan farkındalığa birleşim noktanın artık hiç şüphe duymadığı bir noktaya kaydırdım. Savaşçılar için böyle iki konum vardır. Birinde her şeyi bildiğin için hiç şüphe yoktur. Diğerinde, olağan farkındalıkta, hiçbir şey bilmediğin için hiç şüphen yoktur.
“O zaman gerçekten ne olduğunu öğrenmen için çok erkendi. Ama bilmen için doğru zaman şimdi geldi. Bu sokağa bakarken, rüya görme konumunun nerede olduğunu bulmak üzereydin. O gün devasa bi mesafe kat ettin.”
Don Juan neşe ve keder gibi karışık duygularla inceledi beni. Hissettiğim tuhaf rahatsızlığı denetlemek için elimden geleni yapıyordum. Belleğimde, benim için korkunç önemi olan bir şeyin kaybolduğunu ya da don Juan’ın sözleriyle bir zamanlar bağlanmış olup da kullanılmayan yayılımlarda kaldığını duyumsadım.
Sakin kalmak için çabam, yapılmaması gereken bir şeymiş. Ansızın, dizlerim titredi ve bedenimin orta kısmına sinir spazmları yayıldı. Ses çıkarmaktan aciz, mırıldandım. Tekrar sükûnetimi kazanmadan önce sertçe yutkunmam ve derin nefes almam gerekti.
“Buraya konuşmak için ilk oturduğumuzda, hiçbi mantıksal tahminin görücünün eylemlerine müdahale etmemesi gerektiğini söylemiştim,” diye sert bir ses tonuyla devam etti. “Yaptıklarında hak iddia edebilmek için aklınla üstesinden gelmen gerektiğini biliyordum ancak bunu şu anda bulunduğun farkındalık seviyesinde yapmalısın.”
Aklın bir bağlanış durumu, çok çok birleşim noktasının bir konumu olduğunu anlamam gerektiğini açıkladı. Bunu, şu anda olduğum gibi büyük bir yaralanabilirlik durumunda anlamam gerektiğini önemle belirtti. Bunu, birleşim noktam hiçbir şüphe olmayan konumdayken anlamam yararsızmış çünkü bu konumda bu tür aymalar bol olurmuş. Bunu olağan farkındalıkta anlamak aynı derecede yararsızmış; bu durumda aymalar duygu geçene kadar yaşanan duygusal patlamalarmış.
“O gün büyük bi mesafe kat ettiğini söyledim,” dedi sakince. “Ve bunu söylememin nedeni bunu biliyor olmam. Ben ordaydım, anımsıyor musun?”
Sinir ve endişeden aşırı terliyordum.
“Yolculuk ettin çünkü uzak bi rüya görme konumunda uyandın,” diye devam etti. “Genaro seni, bu banktan meydanın karşısına çektiğinde birleşim noktanın olağan farkındalıktan taa rüya gören bedenin göründüğü konuma oynamasını sağladı.  Rüya gören bedenin gerçekten göz açıp kapayana kadar inanılmaz bi mesafeyi uçup geçti. Lâkin önemli olan bu değil. Giz,  rüya görme konumunda. Seni çekecek kadar güçlüyse, dünyanın sonuna hatta ötesine dek gidebilirsin, aynı eski görücüler gibi. Onlar bilinmeyenin sınırları ötesinde bi rüya görme konumunda uyandıklarından bu dünyadan kayboldular. O günkü rüya görme konumun bu dünyadaydı, ancak Oaxaca kentinden hayli uzaktı.”
“Bunun gibi bir yolculuk nasıl gerçekleşir?” diye sordum.
“Bunun nasıl yapıldığını bilmenin bi yolu yok,” dedi. “Güçlü duygular, bükülmez niyet ya da büyük ilgi insana rehberlik edebilir; sonra birleşim noktası rüya görme konumunda, koza içindeki tüm yayılımları kendisiyle çekebilecek kadar uzun süre, erkle sabitlenir.”
Sonra don Juan, yıllar boyunca süren ilişkimizde, birçok kez olağan farkındalık durumunda ya da ileri farkındalıkta görmemi sağladığını söyledi; ancak şimdi birbirini tutan bir biçimde anlamaya başladığım sayısız şey görmüştüm. Bu tutarlık mantıksal veya ussal değildi ama yine de garip bir şekilde yaptığım her şeyi, bana yapılan her şeyi ve onunla olduğum tüm bu yıllar boyunca gördüklerimi berraklaştırıyordu. Şimdi son bir açıklama daha gereksindiğimi söyledi: Dünyada algılamayı öğrendiğimiz her şey çözülmez bir biçimde birleşim noktasının konumunun nerede olduğuna bağlıymış. Birleşim noktası bu konumdan oynatılırsa, dünya bizim için olduğu şey olmaktan çıkarmış.
Don Juan, birleşim noktasının insanın kozasının ortasından ötede bir yere oynatılmasının bildiğimiz dünyanın bir anda sanki bütünüyle silinmişçesine yok olmasına yol açtığını; sabitliğin dayanıklılığın algılanan dünyaya bağlanışla ilgili olduğunu belirtti. Bazı yayılımlar birleşim noktasının belirgin bir yöreye sabitlenmesi yüzünden sürekli bağlanırmış; işte bizim bütün dünyamız buymuş.
“Dünyanın sağlamlığı serap değil,” diye devam etti, “birleşim noktasının herhangi bi yerde sabitlenmesi bi seraptır. Görücüler birleşim noktalarını kaydırdıklarında bi hayalle karşılaşmazlar, karşılaştıkları bambaşka bi dünyadır; bu yeni Dünya şu anda seyrettiğimiz dünya kadar gerçektir, ama bu dünyayı ortaya çıkaran birleşim noktalarının yeni bir yere sabitlenmesi de eski sabitlenme kadar seraptır”.
“Örneğin seni ele alalım; şu anda ileri farkındalık durumundasın. Bu tür durumlarda yapabileceklerin bi hayal değil; yarın günlük yaşamında karşı karşıya geleceğin dünya kadar gerçek ve yine de yarın, şu anda tanık olduğun dünya var olmayacak. Yalnızca birleşim noktan şu anda olduğu noktaya oynarsa var olur.”
Savaşçıların eğitimlerini tamamladıktan sonra görevlerinin bütünleme olduğunu ekledi. Eğitim sırasında savaşçıların, özellikle de nagual olanların olabildiğince çok değişik yere kayışta bulunmaları sağlanırmış. Benim durumumda, bir gün tamamını birbirini tutar hale getireceğim sayısız konuma hareket etmişim.
“Örneğin, birleşim noktanı belirli bi konuma kaydırabilsen o hanımın kim olduğunu anımsardın,” diye tuhaf bir gülümsemeyle devam etti. “Birleşim noktan yüzlerce kez o yerde bulundu. Bunu bütünlemek senin için çocuk oyuncağı olmalı.”
Sanki aklıma gelmesi onun önerisine bağlıymış gibi, silik anılar, çeşitli hisler canlanmaya başladı. Beni cezbeden sınırsız bir sevgi hissi vardı; tam olarak, sanki arkamdan gelen biri üstüme koku dökmüş gibi en hoşundan bir tatlılık havayı doldurdu. Arkamı dahi döndüm. Sonra anımsadım. O Carol’du, nagual kadın! Onunla, daha önceki gün beraberdim. Onu nasıl unutmuş olabilirdim?
Psikolojik repertuarımdaki tüm fikirlerin aklımdan akıp geçtiği tanımlanmaz bir an yaşadım. Onun iki bin mil ötede, Tucson Arizona’daki evinde uyanmış olmama olanak var mıydı, diye sordum kendime? Ve ileri farkındalığın her anının kişinin onları anımsayamayacağı kadar yalıtılmış olmasına?
Don Juan yanıma gelip elini omzuma koydu. Neler hissettiğimi çok iyi bildiğini söyledi. Velinimeti, onun da benzer deneyimlerden geçmesini sağlamıştı. Ve şu anda onun benimle yapmaya çalıştığı gibi, velinimeti de onunla bunu denemişti: Sözlerle yatıştırmayı. Velinimetinin çabasını takdir etmişti, ama o zaman da şimdi olduğu gibi rüya gören bedenin yolculuğunun farkına varan birini yatıştırmanın bir yolu olduğundan emin değildi.
Artık aklımda hiç şüphe kalmamıştı. İçimde bir şey Oaxaca, Mexico ve Arizona’nın Tucson şehirleri arasında yolculuk etmişti. Sonunda suçtan paklanmışım gibi tuhaf bir rahatlama hissettim.
Don Juan’la geçirdiğim yıllar boyunca, belleğimde hep boşluklar oluşmuştu. Onunla Tucson’daki o günkü birlikteliğim bu boşluklardan biriydi. Tucson’a nasıl gittiğimizi anımsayamadığım aklıma geliyordu. Yine de buna hiç önem vermemiştim. Bu boşluğun don Juan’la eylemlerim sonucunda olduğunu sanıyordum. Olağan farkındalık durumunda ussal şüphelerimi doğurmamak konusunda her zaman çok dikkatliydi, ancak eğer şüpheler kaçınılmaz olursa, onları eylemlerimizin doğasının bellekte ciddi ayrımlaşmalar yarattığı şeklinde açıklayıp geçiştirirdi.
Don Juan’a o gün ikimizde aynı yerde olabildiğimize göre, iki ya da daha fazla kişinin aynı rüya görme konumunda uyanma olanağı olup olmadığını sordum.
“Tabii ki,” dedi. “Eski Toltec büyücüleri bu şekilde gruplar halinde bilinmeyene gittiler. Birbirlerini izlediler. Birinin diğer başkasını nasıl izlediğini bilmenin yolu yok. Sadece oluyor. Rüya gören beden bunu yapıyor. Başka bi rüya görücünün varlığı onu teşvik ediyor. O gün sen beni kendinle çektin. Ve ben de seninle olmak istediğim için seni izledim.”
Ona soracak o kadar çok sorum olmasına rağmen her biri lüzumsuz göründü.
“Nasıl oldu da nagual kadını anımsayamadım?” diye mırıldandım ve feci bir keder ve özlem sardı beni. Artık kederlenmek istemiyordum. Fakat birden keder beni acı gibi yırtıp geçti.
“Hala da anımsamıyorsun,” dedi. “Ancak birleşim noktan kaydığında aklıma gelecek. O senin için bi hayalet gibi ve sen de onun için öylesin. Onu bi kere olağan farkındalığında gördün, ama o seni olağan farkındalığında hiç görmedi. O senin için ne kadar önemli bi şahsiyetse, sen de onun için öylesin. Bi sabah uyanıp bütün her şeyi birbirine bütünleme olasılığın dışında. Senin bunu yapacak yeterince vaktin olacak, onun olmayacak. Onun buradaki zamanı az.”
Bu korkunç haksızlığa karşı çıkmak geldi içimden. Zihnimde karşı çıkışlar hazırladım, ama hiç sesim çıkmadı. Don Juan’ın gülümsemesi pırıl pırıldı. Gözleri neşe ve haylazlıkla dolu parlıyordu. Sanki benim ağzımdan çıkacakları bekler, ne söyleyeceğimi bilir gibiydi. Ve bu duygu beni durdurdu ya da birleşim noktam kendiliğinden hareket ettiğinden bir şey söylemedim. O zaman nagual kadının zamanı olmadığına açımlamayacağını ya da benim zamanım olduğundan memnun olamayacağımı anladım.
Don Juan beni bir kitap gibi okuyordu. Beni aymamı bitirmem ve üzüntü ya da memnunluk duymamam konusunda bir neden söylemeye teşvik etti. Bir an neden olduğunu hissettim. Ama sonra ipin ucunu kaçırdım.
“Zaman olmasının heyecanı olmamasınınkiyle aynıdır,” dedi. “Hepsi aynıdır.”
“Üzgün hissetmek, pişman hissetmekle aynı değil” dedim “ve ben korkunç derecede üzgün hissediyorum.”
“Üzüntüye kim aldırır?” dedi. “Sadece gizemleri düşün; her şeyden önemlisi gizemdir. Biz yaşayan varlıklarız; ölmek ve farkındalığımızı terk etmek zorundayız. Bunun yalnızca bi nebzesini değiştirebilirsek, bizi ne gizemler bekler! Ah ne gizemler!”

19

Cvp: 7. Kitap - İçten Gelen Ateş

18

Algı Engelinin Yıkılması

Akşamüstü, don Juan’la ben şehrin merkezinde geziniyorduk, hala Oaxaca’day dik. En sevdiği banka yaklaşırken, orada oturan insanlar kalkıp uzaklaştılar. Oraya doğru seğirtip oturduk.
“Farkındalık açıklamamın sonuna geldik,” dedi. “Ve bugün, kendi kendine başka bi dünya birleştirecek ve tüm şüphelerini bertaraf edeceksin.
“Yapacaklarınla ilgili hiçbi hata olmamalı. Bugün, ileri farkındalığın üstünlüğüyle birleşim noktanı oynatıp bi anda başka bi dünyanın yayılımlarım bağlayacaksın.
“Birkaç gün sonra, Genaro’yla ben bi dağ başında seninle buluştuğumuzda aynısını olağan farkındalığın sakıncasına rağmen yapacaksın. Başka bi dünyanın yayılımlarını ancak bi dakika önceden haberin olup bağlayacaksın; eğer yapmazsan sarp kayalıklara yuvarlanan sıradan bi adamın ölümüyle öleceksin.”
Sağ yana ilişkin öğretilerinin sonuncu eylemini ima ediyordu: bir dağın doruğundan boşluğa atlamayı.
Don Juan, savaşçıların eğitiminin, algı engelini kırma yetisine hiç yardım almadan, olağan farkındalıktan başlayarak ulaştıklarında bittiğini belirtti. Nagual savaşçıları bu eşiğe kadar yönlendiriyormuş, fakat başarı kişiye bağlıymış. Nagualın en fazla yapabileceği, onları kendilerini savunmak üzere sürekli sınamakmış.
“Bağlanışı geçici olarak iptal eden tek kuvvet, bağlanıştır,” diye devam etti. “Günlük yaşam dünyasını algılamanı sağlayan bağlanışları iptal etmen gerek. Birleşim noktan için yeni bi konum ve onu orada yeterince uzun süre sabit tutmayı niyet ederek başka bi dünya birleştirecek ve bu dünyadan kaçacaksın.
“Eski görücüler, bugün hala sırf bunu yaparak, yani birleşim noktalarını herhangi yedi dünyadan birinde sabit tutarak, ölüme meydan okuyorlar.”
“Başka bir dünya bağlamayı başarırsam ne olur?” diye sordum.
“Oraya gidersin,” diye yanıtladı. “Tam burada bi gece, sana bağlanışın gizemini gösterirken Genaro’nun yaptığı gibi.”
“Ben nerede olacağım, don Juan?”
“Başka bir dünyada tabii ki, nerede olabilirsin ki?”
“Ya çevremdeki insanlar, binalar, dağlar ve başka her şey?”
“Tüm bunlardan kendi kırdığın engelle ayrılmış olacaksın: algı engeliyle. Ve aynen ölüme meydan okumak için kendini gömmüş olan eski görücüler gibi, bu dünyada olmayacaksın.”
Açıklamalarını dinlerken içimde bir mücadele köpürerek yükseliyordu. Bir yanım don Juan’ın durumunun savunulamaz olduğuna dair yaygara koparırken, diğer yanım hiç sorgusuz haklı olduğunu biliyordu.
Ona birleşim noktamı sokakta, Los Angeles’ta trafiğin ortasında oynatırsam ne olacağını sordum.
“Los Angeles, bir nefes gibi havada kaybolur,” diye yanıtladı ciddi bir ifadeyle. Ama sen kalırsın.”
“Sana açıklamaya çalıştığım giz bu işte. Bunu deneyimledin ama henüz anlayamadın, bugün anlayacaksın.”
Benim henüz yeryüzünün desteğini başka bir büyük yayılımlar bandına kaydırmak için kullanamadığımı, ama kaydırmak için buyurgan bir gereksinmem olduğundan bu gereksinimin bana fırlatıcı kızak gibi hizmet edeceğini söyledi.
Don Juan yukarı, göğe doğru baktı. Kollarını başının üstüne kaldırıp, sanki uzun zamandır oturuyormuş ve fiziksel yorgunluğunu bedeninden atmak istiyormuş gibi esnetti. Bana iç söyleşimi kesip, içsel sessizliğe girmemi emretti. Sonra ayağa kalkıp meydandan uzaklaşmaya başladı; onu izlememi imledi. Bomboş bir yan sokağa saptı. Bunun, Genaro’nun bana bağlanış gösterisini yaptığı sokak olduğunu fark ettim. Bu aklıma geldiği anda, kendimi don Juan’la gayet iyi tanıdığım bir yerde yürürken buldum: sülfür olduğunu sandığım, sarı kum tepeciklerinden oluşan terk edilmiş bir ovada. O zaman don Juan’ın bu dünyayı yüzlerce kez algılamamı sağladığını anımsadım. Ayrıca, kum tepelerinden oluşan bu ıssız peyzajın ardında enfes, değişmez, arı bir ışıkla parlayan başka bir dünya olduğunu da anımsadım.
Bu sefer onun içine girdiğimizde, her yönden gelen bu ışığın canlandırmayan fakat yatıştıran ve bana kutsalmış gibi gelen bir ışık olduğunu duyumsadım.
Bu kutsal ışık beni yıkarken, iç sessizliğimde ussal bir düşünce patlayıverdi. Gizemcilerin ve azizlerin bu birleşim noktası yolculuğunu yapmış olmasının oldukça olanaklı olduğunu düşündüm. İnsan kalıbında Tanrı’yı görmüşlerdi. Kükürtten kum tepelerinde cehennemi görmüşlerdi. Ve şeffaf ışıkta cennetin ihtişamını görmüşlerdi. Ussal düşüncem algıladığım şeylerin saldırısı karşısında aniden yitip gitti. Farkındalığım her yaştan kadın, erkek ve çocuk gibi birçok biçimin ve diğer anlaşılmaz, kör edici beyaz bir ışık saçan hayaletlerin etkisindeydi.
Don Juan’ın yanımda, hayaletlere değil de bana gözlerini dikmiş yürüyordu, fakat bir sonraki an onu saydam bir top olarak yukarı aşağı kımıldanırken, benden bir metre kadar ötede gördüm. Top, ani ve korkutucu bir devinim yapıp, yakınıma geldi ve içini gördüm.
Don Juan, farkındalık parıltısını yararıma kullanıyordu.
Parıltı birden sol yanındaki dört ya da beş tane ipliğimsi lifçiğin üstünde parladı. Orada sabit kaldı. Tümüyle onun üstünde yoğunlaşmıştım; bir tüpün içinden çekermiş gibi bir şey beni çekti ve o anda dostları gördüm -üç tane karanlık, uzun, sert, rüzgârın soluğundaki yapraklar gibi ürpermiş şekil. Arka plan neredeyse fosforlu pembe bir renkteydi. Gözlerimi üzerlerine odakladığım anda olduğum yere yürüyerek, kayarak ya da uçarak değil de benden çıkan beyazlıklı tellerle kendilerini çekerek geldiler. Bu beyazlık, ışık ya da parıltı değil tebeşirle çizilmiş çizgi gibiydi. Hızla dağıldılar ne var ki yeterince çabuk değil. Çizgiler yok olmadan önce dostlar üstümdeydi.
Beni sıkıştırdılar. Kızdım ve dostlar onları cezalandırmışım gibi hemen uzaklaştılar. Onlar için üzüldüm ve bu hissim onları hemen geri çekti. Yine geldiler ve bana dayandılar. O zaman, akarsudaki aynada gördüğüm bir şeyi gördüm. Dostların iç parıltısı yoktu. İçsel değişkenlikleri yoktu. İçlerinde hayat yoktu. Fakat yine de yaşıyorlardı. Fermuarı çekilmiş uyku tulumlarına benzeyen tuhaf şekillerdi. Gerip uzatılmış şekillerinin ortasındaki ince çizgi onları dikilmiş gibi gösteriyordu.
Hoşa giden şekiller değillerdi. Onların bana tamamen yabancı olduklarını duyumsamak beni rahatsız, sabırsız hissettirdi. Dostların yukarı ya da aşağı zıplar gibi devindiklerini gördüm; içlerinde silik bir parlaklık vardı. Parlaklık, sonunda aralarından bir tanesinin içi iyice parıldayana dek yoğunlaştı.
Bunu gördüğüm anda siyah bir dünyayla karşı karşıyaydım. Gecenin karanlığı gibi bir karanlık da değil. Çevremdeki her şey kapkaraydı. Göğe baktım ve hiçbir yerde ışık göremedim. Gök de karaydı ve değişik siyah tonlarda çizgi ve düzensiz dairelerle kaplıydı. Gök, kabartmalarla dokusunu belli eden, siyah bir tahta parçası gibi görünüyordu.
Aşağı doğru, yere baktım. Tüy gibi uçuşkandı. Agar tabakaları gibi göründü bana; donuk değillerdi ama parlak da değillerdi. İkisinin arasında bir şeydi, hayatımda hiç görmediğim bir şeydi; siyah agar.
Sonra görmenin sesini duydum. Birleşim noktamın diğer büyük yayılım bantlarıyla beraber başka bir bütün dünya birleştirdiğini söyledi: kara bir dünya.
Duyduğum her sözü özümsemek istedim; bunu yapmak için konsantrasyonumu bölmem gerekiyordu. Ses sustu; gözlerim tekrar odaklandı. Don Juan’la şehrin merkezinden bir kaç blok ötede duruyorduk.
Dinlenecek hiç zamanım olmadığım hissettim, şok olmakla geçirilecek zaman yararsız olacaktı. Tüm direncimi topladım ve don Juan’a beklediğini yapıp yapmadığımı sordum.
“Tamamen senden bekleneni yaptın,” dedi güven vererek. “Hadi şimdi tekrar kent merkezine dönüp, biraz daha dolanalım oralarda, bu dünyadan ayrılmadan son bi defa.”
Don Juan’ın ayrılışı hakkında düşünmek bile istemedim, böylece ona kara dünyayı sordum. Onu daha önce gördüğüme dair silik anılarım vardı.
“Birleştirilebilen en kolay dünyadır,” dedi. “Ve deneyimlediklerin içinde tek dikkate değen de kara dünyadır. Şimdiye kadar yaptığın tek gerçek başka büyük bant bağlanışı. Diğerleri hep insanın bandında yana kayışlardı, ama hep aynı banttalardı. Sis duvarı, sarı kum tepeleri düzlüğü, hayaletler dünyası -hepsi birleşim noktamızın çok önemli bi konumuna yaklaşırken neden olduğu yana bağlanışlar.”
Merkeze dönerken, kara dünyanın tuhaf özelliklerinden birinin, dünyamızda zaman olarak sayılan yayılımlara sahip olmaması olduğunu açıkladı. Onlar başka sonuçları olan farklı yayılımlarmış. Kara dünyaya yolculuk yapan görücüler, orada sonsuzluk kadar uzun kaldıklarını duyumsarmış fakat bu dünyamızda bir an sayılırmış.
“Kara dünya korkunç bi dünyadır çünkü bedenimizi yaşlandırır,” dedi gönüldeş bir edayla.
Açıklamasını istedim. Yavaşlayıp bana baktı. Bana Genaro’nun her zamanki doğrudan yoluyla bunu daha önce ifade etmeye çalıştığını anımsattı. Biz cehennemde sonsuz uzunlukta bir zaman içinde çabalarken, bildiğimiz dünyada bir dakika bile geçmemiş oluyordu.
Don Juan gençliğinde kara dünyaya takınağı olduğunu belirtti. Velinimetinin önünde, oraya gidip bir süre kalsa ne olacağını merak etmişti. Velinimeti de açıklamalarla pek fazla oyalanmadığından don Juan’ı kara dünyaya sokmuş ve orayı kendi kendine keşfetmesini sağlamıştı.
“Nagual Julian’ın erki o denli sıradışıydı ki,” diye devam etti don Juan,” o kara dünyadan geri dönmem günler sürdü.”
“Yani birleşim noktanı olağan konumuna geri döndürmen günler sürdü demek istiyorsun, değil mi?” diye sordum.
“Evet, öyle,” dedi.
Kara dünyada kaybolduğu birkaç günde en azından on yaş, belki de daha fazla yaşlandığını açıkladı. Kozasındaki yayılımlar tek başına yılların çabasının duygusal ve zihinsel gerginliğini hissetmiş. Silvio Manuel’in durumu ise tamamen farklıymış. Nagual Julian onu da bilinmeyene daldırmış ama Silvio Manuel başka bir bantlar derlemiyle başka bir dünya birleştirmiş, yine zaman yayılımları olmayan ama görücüler üzerinde zıt etkisi olan bir dünya. Yedi sene boyunca ortadan yok olmuş ama ona yalnızca bir anlığına yok olmuş gibi gelmiş.
“Başka dünyaları birleştirmek sadece uygulama değil aynı zamanda niyet meselesidir de,” diye devam etti. “Ve sadece o dünyalardan bi lastik bantla çekilip, dışarı hızla çıkma alıştırması da değildir. Görüyorsun ya, bi görücünün yürekli olması gerekir. Bi kere algı engelini kırarsan dünyada aynı yere gelmek zorunda kalmazsın. Ne dediğimi anlayabildin mi?”
Yavaş yavaş söylediklerini anlamaya başladım. Böyle saçma bir fikre gülmemek için neredeyse önüne geçilmez bir arzu duyuyordum, fakat fikir kesinliğe ulaşıp, anımsamaya başladığım şeyi çıkaramadan don Juan benimle konuşup, bana engel oldu.
Savaşçılar için başka dünyalar birleştirmenin tehlikesinin diğer dünyaların da bizimki gibi sahiplenici olmasıymış. Bağlanış kuvveti öyle bir kuvvetmiş ki bir kere birleşim noktası olağan yerinden uzaklaşınca, başka bağlanışlarla, başka konumlarda sabit kalırmış. Ve savaşçılar akıl almaz yalnızlıklarda kalakalma riskine girermiş.
Meraklı, ussal yanım onu kara dünyada saydam bir top olarak gördüğüm yorumunu yaptı. Bu nedenle, o dünyada insanlarla olmak olasıydı.
“Yalnızca insanlar kendi birleşim noktalarını sen oynattığında oynatıp senin çevrende seni izlerse,” diye yanıtladı. “Ben kendiminkini seninle olmak için kaydırdım; yoksa orada dostlarla yalnız kalırdın.”
Durduk ve don Juan benim gitme vaktimin geldiğini söyledi.
“Tüm yana kayışları atlamanı istiyorum,” dedi “ve doğrudan bundan sonraki dünyaya, kara dünyaya git. Birkaç gün içinde aynı şeyi kendi başına yapman gerekecek. Alelade şeylere zamanın olmayacak. Ölümden kaçmak için bunu yapman gerekecek.”
Algı engelini kırmanın görücülerin tüm yaptıklarının son noktası olduğunu söyledi. Engel yıkıldığı andan itibaren savaşçı için, insan ve kaderi başka bir anlam taşımaya başlar. Bu engeli kırmanın doğaüstü öneminden dolayı yeni görücüler kırma eylemini son sınav olarak kullanırlar. Sınav, olağan farkındalık durumundayken bir dağın doruğundan boşluğa atlamayı içerir. Eğer boşluğa atlayan savaşçı günlük dünyayı silip, dibe vurmadan başka bir dünya birleştiremezse, ölür.
“Yapacağın bu dünyanın gözden kaybolmasını sağlamak,” diye devam etti, “ama bi şekilde kendin olarak kalmalısın. Bu son müdafaa noktası, görücülerin son dayanağıdır. Bilinçle yanıp kavrulduktan sonra, kendileri olma duyumunu koruduklarını bilirler.”
Gülümsedi ve durduğumuz yerden görebildiğimiz bir sokağı imledi -Genaro’nun bana bağlanışın sırlarını gösterdiği sokaktı bu.
“Bu sokak da her sokak gibi sonsuzluğa açılır,” dedi. “Tüm yapman gereken mutlak bi sessizlik içinde izlemek. Şimdi zamanı. Git hadi! Git!”
Arkasını dönüp benden uzaklaştı. Genaro köşede onu bekliyordu. Bana el sallayıp, hareketler yaparak geri gelmemi imledi. Don Juan arkasına bakmadan yürümeye devam etti. Genaro ona katıldı. Onları izlemeye başladım, ama bunun yanlış olduğunu biliyordum. O zaman, tam ters yöne yöneldim. Sokak karanlık, ıssız ve çıplaktı. Başarısızlık ve yetersizlik hislerime boyun eğmedim. İç sessizlikle yürüdüm. Birleşim noktam büyük bir hızla oynuyordu. Üç dostu gördüm. Ortalarındaki çizgi, onları dikey olarak gülümsüyorlarmış gibi gösteriyordu. Önemsiz olduğumu hissettim. Ve sonra rüzgârımsı bir güç dünyayı uçurup götürüverdi.
Sonsöz
Birkaç gün sonra, tüm nagual topluluğu ve tüm çömezler, don Juan’ın bana söz ettiği yassı dorukta toplandık.
Don Juan çömezlerden her birinin herkese çoktan elveda dediğini ve hepimizin duygusallığa yer olmayan bir farkındalık durumunda olduğumuzu söyledi. Bizim için yalnızca eylem vardı. Biz mutlak savaş durumunda olan savaşçılardık.
Don Juan, Genaro, Pablito, Nestor ve benim dışımda herkes yassı doruktan biraz uzaklaşıp Pablito, Nestor ve bana olağan farkındalık durumuna gözden uzak girebilmemiz için imkân yarattılar.
Ancak daha önce, don Juan kolumuzdan tutup bizi yassı doruğun çevresinde yürüttü.
“Bi dakika sonra, birleşim noktasının oynayışım niyet edeceksiniz,” dedi. “Ve hiç kimse size yardım etmeyecek. Şimdi yalnızsınız. Niyetin bi emirle başladığını anımsamanız lazım.
“Eski görücüler, eğer görücü iç söyleşi yaparsa bunun uygun bi söyleşi olması şarttır, derler. Eski görücüler için bu, büyücülük ve öz yansımanın geliştirilmesiyle ilgili bi söyleşi anlamı taşır. Yeni görücüler için, bu söyleşi değil, niyetin sağduyulu buyruklar sayesinde tarafsızca idare edilmesidir.”
Tekrar tekrar niyetin idare edilmesinin kişinin kendisine verdiği emirle başladığını söyledi; buyruk sonra Kartal’ın buyruğu olana kadar tekrarlanır ve sonra buna uygun olarak, savaşçılar iç sessizliğe eriştiği anda birleşim noktası kayarmış.
Bu tarz bir manevraya olanak olması, yeni ve eski tüm görücüler için birbirine karşıt nedenlerle de olsa en önemli tek şeymiş. Bunu bilmeleri sayesinde eski görücüler birleşim noktalarını uçsuz bucaksız bir bilinmeyen içinde, akıl sır ermez rüya görme konumlarına oynatabilmişler; yeni görücüler için bu yem olmayı yadsımak anlamına geliyormuş ve birleşim noktasını mutlak özgürlük denen belirli bir rüya görme konumuna oynatarak Kartal’dan kaçmak anlamını taşıyormuş.
Eski görücüler, birleşim noktasını bilinenin sınırına oynatmanın ve asıl ileri farkındalıkta sabit tutmanın olanağı olduğunu keşfetmişler. Bu konumdan birleşim noktalarını yavaşça bu konumun ötesinde başka noktalara oynatmanın yararlılığını görmüşler -bu cesaretli fakat sağduyudan yoksun muazzam bir zafermiş, çünkü birleşim noktalarının hareketini hiçbir zaman geri döndürememiş ya da belki döndürmeyi hiçbir zaman istememişler.
Don Juan, sıradan işler dünyasında ölmek ya da bilinmeyen dünyalarda ölmek seçenekleriyle karşı karşıya kalan maceracı insanların kaçınılmaz olarak İkincisini seçeceklerini söyledi. Seleflerinin sadece ölecekleri yeri değiştirmeyi seçtiklerini fark eden yeni görücüler tüm bunların gereksizliğini kavramışlar;  yoldaşlarını denetlemeye çabalamanın gereksizliğini, diğer dünyaları birleştirmenin gereksizliğini ve hepsinden fazla da kibrin gereksizliğini.
Yeni görücülerin en talihli kararlarından biri, birleşim noktalarını ileri farkındalık dışında hiçbir konuma kalıcı olarak oynatmamalarıymış. Bu konumda, gereksizlik ikilemini çözmüşler ve çözümün, ölünecek bir dünya seçmek değil de mutlak bilinç, mutlak özgürlüğü seçmek olduğunu keşfetmişler.
Don Juan, yeni görücülerin mutlak özgürlüğü seçerek habersizce seleflerinin geleneklerini devam ettirip, ölüme meydan okuyanların özü haline geldikleri yorumunu yaptı.
Yeni görücüler, birleşim noktası sürekli olarak bilinmeyenin sınırlarına kaydırılır fakat bilinenin sınırında bir konuma dönmek zorunda bırakılırsa, o zaman birden bırakıldığında yıldırım gibi insanın kozası boyunca oynayarak, kozadaki yayılımların hepsini bir anda bağladığını bulmuşlar.
“Yeni görücüler bağlanış kuvvetiyle yanarlar,” diye devam etti don Juan, “kusursuzca sürdürülmüş bi hayatın niyetine dönüştürdükleri istenç kuvvetiyle. Niyet, farkındalığın tüm amber rengi yayılımlarının bağlanışıdır, yani mutlak özgürlüğün mutlak farkındalık olduğunu söylemek doğru olur.”
“Hepinizin yapacağı bu mu, don Juan?” diye sordum.
“Yeterli erkemiz olursa, kesinlikle,” diye yanıtladı. “Özgürlük, Kartal’ın insana armağanıdır. Maalesef, pek az insan bunun gibi harika bi armağanı kabul etmek için gerekenin sadece yeterli erke olduğunu anlar.”
“Eğer tek gereken şey buysa, o zaman kuşkusuz erkeyi cimrice kullanmalıyız.”
Bundan sonra don Juan hepimizi olağan farkındalık durumuna soktu. Alacakaranlıkta, Pablito, Nestor ve ben boşluğa atladık. Ve don Juan ile nagual topluluğu içten gelen ateşle yandılar. Mutlak farkındalığa girdiler, çünkü bu üstün özgürlük armağanını kabul edecek yeterli erkeleri vardı.
Pablito, Nestor ve ben koyağın dibinde ölmedik -ve önceden atlamış olan çömezlerin hiçbiri de ölmedi- çünkü hiçbirimiz oraya ulaşmadık; ölümümüze atlamak gibi böylesine muazzam ve akıl almaz bir eylemin etkisiyle hepimiz birleşim noktamızı oynattık ve başka dünyalar birleştirdik.
Şimdi ileri farkındalığı anımsamak ve bütünlüğümüzü yeniden kazanmak zorunda olduğumuzu biliyoruz. Ve ne kadar çok anımsarsak, kıvanç, hayretimizin o kadar yoğun, kuşku ve şaşkınlığımızın o kadar fazla olacağım da.
Şimdiye dek, sadece doğanın ve insan kaderinin en akıl sır ermez sorularıyla hayal kırıklığı tatmaya bırakılmıştık sanki. Taa ki don Juan’ın bize öğrettiği her şeyi doğrulayıp, Kartal’ın armağanını kabul etmek için yeterli erkeye ulaşacağımız zamana kadar.

20

Cvp: 7. Kitap - İçten Gelen Ateş

.