1

Konu: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

http://www.sessizbilgi.com/dosya/files/buyugec1lzg3d.jpg

Çeviri : Deniz Atalay


Bilinmeyene doğru yol alan herkese sevgiyle

Carlos Castaneda ’nın Önsözü

Taisha Abelar, don Juan Matus’un yönlendirmeleriyle, Meksika’daki bazı büyücüler tarafından eğitilen üç kadından birisidir.
Don Juan’ın gözetimi altındaki eğitimim hakkında uzun uzadıya yazdım ama su ana kadar Taisha’nın da içinde bulunduğu bu grup hakkında hiçbir şey yazmadım. Don Juan’ın himayesi altındaki insanların, kendileri hakkında hiçbir şey anlatmamaları söze dökülmemiş bir anlaşmadır.
Hepimiz de yirmi yıl boyunca bu anlaşmayı destekledik. Hatta birbirimize son derece yakın yaşamamıza karşın, birbirimizle kendi deneyimlerimiz hakkında bile konuşmadım. Aslında, don Juan’in ya da gruptaki diğer büyücülerin bizler için neler yaptıkları konusunda fikir alış verişinde bulunma fırsatını hiç bulamadık.
Bu tür bir durum don Juan’ın varlığında mümkün değildi. O ve grubu dünyadan ayrıldıktan sonra, enerjimizi eski anlaşmaları gözden geçirmek için harcama arzusu duymadığımızdan ona sadık kalmaya devam ettik. Bütün zamanımız ve enerjimiz don Juan’ın bizlere yoğun öğrettiklerini uygulamakla geçirdi.
Don juan bize büyüyü, her birimizin enerjiyi doğrudan doğruya deneyimlememizi sağlayacak bir yol olarak faydacı bir çaba olarak öğretmişti. Büyüyü bu şekilde algılayabilmemiz için daima, sıradan algılarımızın sınırlarından özgürleşmemiz gerektiğini vurguladı. Kendimizi özgürleştirmek ye enerjiyi doğrudan doğruya algılamak hepimizin göreviydi. Büyücünün düşüncesine göre, bize toplum tarafından kazandırılan sıradan algılama sınırlarımız, keyfi değil zorunludur. Bu zorunlu sınırların bir yanı, duyularımızdan gelen bilgileri anlamlı parçalara dönüştüren ve sosyal düzeni bir yorum biçimine dönüştüren bir yorumlama sistemidir.
Toplumsal düzen içindeki normal işlevimiz onun, hiçbiri enerjiyi doğrudan algılama olasılığını istemeyen tüm ilkelerine kör ve sadakatli olarak bağlanmamızı gerektirir. Örneğin, don Juan insanları enerji olarak, büyük, boyu eninden uzun, beyazımsı parlak yumurtalar gibi algılamanın olanaklı olduğunu iddia ederdi.
Algımızı arttırma işini başarmak için, içsel enerjiye gerek duyarız. Böylelikle, bu görevi başarmak için içsel enerjiyi sağlama sorunu büyücülük öğrencileri için anahtar konuyu oluşturur.
Zaman ve mekânımıza uygun koşullar şimdi Taisha Abelar'ın, benimkiyle aynı ama farklı olan, kendi yetiştirilmesi üzerine yazmasını olanaklı hale getirdi. Don juan Matus kendisi bana onun büyü bilgisi üzerine yazma görevini verdi. Ve "Bir yazar gibi yazma, bir büyücü gibi yaz," diyerek bu görevin ruhunu belirlemişti. Bununla bu işi, büyücülerin rüya görme adını verdikleri yükseltilmiş bir farkındalık durumunda yapmam gerektiğini anlatmak istiyordu. Taisha Abelar'ın rüya görmeyi büyülü bir yazma yoluna dönüştürme noktasına kadar mükemmelleştirmesi onun yıllarını aldı.
Don Juan'ın dünyasında, büyücüler, temel yaratılışlarına baçlı olarak, iki tamamlayıcı gruba ayrılmışlardı: rüya görücüler ve iz sürücüler. Rüya görücüler rüyalarını kontrol ederek yükseltilmiş farkındalık durumlarına girebilme hünerine sahip olan büyücülerdir. Bu hüner bir sanatta yetişerek geliştirilir: rüya görme sanatı. Diğer yandan, iz sürücüler, içsel bir gerçeklerle uğraşma yeteneğine ve kendi davranışlarını kontrol ederek yükseltilmiş farkındalık durumlarına girebilen büyücülerdir. Büyücük çalışması yoluyla, bu doğal yetenek sürme sanatına dönüşür.

Don Juan'ın büyücüler grubundaki herkes her iki sanatın bilgisine de tümüyle sahip olmakla birlikte, hepsi de bir grupta ya da diğerine aitlerdi. Ve Taisha Abelar iz sürücülerin grubundaydı ve onlar tarafından yetiştirildi. Onun kitabı kendisinin bir iz sürücü olarak etkileyici bir biçimde yetiştirilmesinin izlerini taşımaktadır.


Önsöz

Hayatımı, uygun bir isim bulunamadığı için, büyücülük olarak adlandırılan, 201'lu bir yola adadım. Ben de bir antropologum ve bu alanda Doktora yaptım. İki uzmanlık alanımı böyle bir sıralamada aktardım, çünkü büyücülüğe olan ilgim ilk sırada yer almaktadır. Genellikle, insanlar önce antropolog olur, ardından da kültürün belli bir yanı üzerinde alan çalışması yaparlar; örneğin, büyücülük çalışmaları gibi. Benim içinse durum bunun tam tersi oldu: Bir büyücü çömezi olarak antropoloji eğitimi almaya başladım.
Altmışların sonunda, Tucson, Arizona'da yaşarken, beni Meksika'nın Sonora Eyaleti'ndeki evine davet eden Clara Grau adındaki Meksikalı bir kadınla tanıştım. Clara Grau, bu evde beni, on altı kişilik seçkin bir büyücü grubunun üyesi olarak kendi dünyasına yönlendirmek için elinden geleni yaptı. Bu insanlardan bazıları Yaqui kizilderilisiydi; diğerleri ise farklı kökleri, geçmişleri ve cinsiyetleri olan Meksikalılardı. Çoğu kadındı. Hepsi de sadık bir şekilde aynı amacın peşine düşmüşlerdi: Bizi sıradan, günlük yaşamın içine hapseden ve algılanabilir diğer dünyalara girmemizi engelleyen algı düzenlerini ve hükümleri yıkmak.
Büyücüler için, bu tür algı düzenlerini yıkmak, kişinin bir köprüyü aşmasını ve imgelenemez olana sıçramasını mümkün hale getirir. Bu sıçrama "büyü geçişleri* olarak adlandırılır. Bu durum, katı, fiziksel taraftan süzülüp, genişlemiş algı ve kimliği bulunmayan soyut biçimlere geçişi gerektirdiği için bazen "soyut uçuş" olarak da adlandırılır.

Bu büyücüler, kendi temel çabalarında onlara katılabilmemi sağlayan bu soyut uçuşu gerçekleştirebilmem için bana yardımcı oldular.
Benim için akademik eğitimim, büyü geçişlerine hazırlığımın içsel bir parçası halini aldı. İlişki içinde olduğum büyücüler grubunun nagual olarak nitelenen önderi, birçok konu ile ilgili resmi akademik eğitime yoğun ilgi duyan bir insandır. Bu nedenle onun tarafından eğitilen herkes, yalnızca modern bir üniversitede kazanılabilen berrak, soyut düşünme yeteneklerini geliştirmek zorundadır.
Bir kadın olarak, bu gerekirliği yerine getirmek için daha da büyük bir sorumluluk duydum. Kadınlar genellikle çocukluklarından itibaren değişiklikler yaratmak ve başlatmak için toplumun erkek üyelerine bağımlı olacak şekilde şartlandırılmışlardır. Beni yetiştiren büyücülerin bu konuda son derece güçlü düşünceleri bulunmaktadır. Onlar, kadınların, kendi çevrelerindeki dünyayı daha iyi kavrayabilmek için soyutlama yapabilme ve çözümleme güçlerini arttırmalarının ve zihinlerini geliştirmelerinin kaçınılmaz olduğunu hissetmektedirler.
Ayrıca, zihni eğitmek, gerçek büyücülerin kaçamağıdır. Zihinlerini, kasten, çözümleme ve akıl yürütmeyle meşgul ederek, algının engellenmemiş diğer alanlarını keşfetmek için serbest kalırlar. Başka kelimelerle ifade edersek, mantıklı yanımız, akademik uğraşların biçimciliği ile meşgulken, büyücülerin "çift" olarak adlandırdıkları erk ile dolu ya da mantık dışı yanımız büyücülüğün görevlerini yerine getirmekle uğraşır. Bu şekilde, şüpheci ve çözümlemeci zihin, mantık dışı düzeyde olanlara burnunu sokmaz, hatta burada olanları fark edemez.
Akademik gelişimimin karşılığı, algımın ve farkındalık gücümün artmasıydı: Bunların ikisi bir arada tüm varlığımızı oluştururlar. İki alan bir arada bir bütün olarak çalışıp, içinde doğduğum ve bir kadın olarak toplumsallaştırıldığını, değişmez kabul edilen yaşamdan uzaklaşmamı ve benim için ayrılan normal yaşamdan daha fazla algısal olasılık taşıyan yeni bir alana adım atmamı sağladılar.
Tabi ki bu, büyücülük dünyasına girmemin tek başına başarımı temin ettiği anlamına gelmemektedir. Günlük dünyanın çekimi öylesine güçlü ve dayanıklıdır ki, çömezlerin çoğu, en yılmaz eğitimlerine karşın, sanki hiçbir şey öğrenmemişler gibi kendilerim en aşağılık korkuların, aptallığın ve düşkünlüğün göbeğinde bulurlar. Eğitmenlerim beni, bu konuda farklı olmadığım yolunda uyarmışlardı. Değişimlere karşı konan bu doğal ancak aptalca ısrarı yalnızca her an devam eden yılmaz bir çaba dengeleyebilir.
Mutlak amaçlarımı dikkatli bir şekilde inceledikten sonra, içinde bulunduğum grubu oluşturan insanlarla birlikte, bilinmezi arayan insanlara, normal algılarımızla yaptığımızdan daha güçlü bir algılama yeteneğini geliştirmenin önemini vurgulamak için eğitimimi anlatmam gerektiği sonucuna vardık. Bu derece güçlendirilmiş bir algı, dengeli, pragmatik, yeni bir algılama biçimi olmak zorundadır. Bu, hiçbir şekilde, yalnızca her günkü dünyayı algılamaya devam etmek olamaz.
Burada anlattığım olaylar, büyücülük eğitiminin başlangıç aşamalarını tanımlamaktadır. Bu aşamalar, kişinin alışkanlık edindiği düşünce, davranış ve duygulanma biçimlerinden, "özetleme" olarak adlandırılan ve tüm çömezlerin uygulaması gereken geleneksel bir büyücülük çalışması ile arınmaktan ibarettir. Bana, özetlemeyi tamamlamam için devinimlerden ve solunumdan oluşan, "büyücülük geçişleri" olarak adlandırılan bir seri çalışma öğretilmişti. Ayrıca bu çalışmalara ılımlı bir tutarlılık kazandırmak için tamamlayıcı felsefî tanımlamalar ve temeller ile eğitilmiştim.

Öğrendiğim her şeyin amacı, normal erkimi yeniden kazanıp, bu erki arttırmak ve böylece de onu büyücülük eğitiminin gerektirdiği, algının sıra dışı becerilerinde kullanmaktı. Bu eğitimin ardında yatan düşünce, özetleme aracılığı ile eski alışkanlıkların, düşüncelerin, beklentilerin ve duyguların zorlayıcı düzeni yıkılır yıkılmaz, kişinin, büyücülük geleneğinin sağladığı yeni temellerle yaşamaya ve bu temelleri, farklı bir gerçekliği doğrudan algılayarak gerçekleştirmeye yetecek kadar erk toplayabileceği bir düzeye varmaktır.

2

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

1BÖLÜM 

Güney Arizona'daki Gran Desierto'ya püskül gibi yayılmış eşsiz volkanik dağlara vuran sabah gölgelerini izlemek için ana yoldan ve insanlardan uzak, ıssız bir bölgeye doğru yürüdüm. Koyu kahverengi sivri kayalıklar, üzerlerine vuran güneş ışığı ile zirveleri aydınlanırken ışıl ışıl parlıyorlardı. Çevrede, devasa bir volkanik patlamadan kaynaklanan lav akışının artıkları olan kocaman, gözenekli kaya yığınları vardı. Bu harikulade, engebeli alanda her zaman yaptığım gibi büyük bir kaya yığınının üzerine rahatça oturdum ve çevremdeki her şeyi unutup işime gömüldüm. Uzaktaki dağların kasvetli görüntülerinin ve dağlık burunların ana hatlarını çizmeyi yeni bitirmiştim ki, bir kadının beni izlemekte olduğunu fark ettim. Birilerinin durmadan yalnızlığıma engel olduğu duygusuyla sıkıntıya kapıldım. Onu görmezden gelmek için elimden geleni yaptım ama çizimime bakmak için yanıma yaklaştığında öfkeyle ona doğru döndüm.
Çıkık elmacık kemikleri ve omuzlarına kadar inen saçları Avrasyalı gibi görünmesine neden oluyordu. Cildi yumuşak ve pürüzsüzdü, bu nedenle de yaşını kestirebilmek mümkün değildi; otuz ile elli arasında herhangi bir yaşta olabilirdi. Benden beş, altı santimetre daha uzun yani bir yetmiş sekiz boylarında ancak güçlü bedeniyle benim iki katım gibi görünen bir kadındı. Bununla birlikte, siyah ipekli pantolonu ve doğulu gömleğiyle son derece düzgün ve sağlıklı bir görünümü vardı.
Gözlerini fark ettim; yemyeşildiler ve ışıl ışıl parlıyorlardı. Bu dostça pırıltı, öfkemin uçup gitmesine neden oldu ve kendimi ahmakça bir soru sorarken buldum: "Buralarda mı yaşıyorsunuz?"

Bana doğru bir iki adını atarak, "hayır" dedi. "Sonora'daki Birleşik Devletler sınır kapısına doğru gidiyorum. Bacaklarımı açmak için durdum ve kendimi bu ıssız bölgede buldum. Burada, her şeyden uzak bir yerde bir insan görünce öylesine şaşırdım ki, teklifsizce yanına yaklaşmaktan kendimi alıkoyamadım. Size kendimi tanıtayım: Benim adım Clara Grau."
Uzattığı elini sıktım ve hiç tereddüt etmeden ona, doğduğum zaman bana Taisha adının verildiğini ama daha sonradan ailemin ismimi yeterince Amerikan bulmadıkları için bana Martha diye hitap etmeye başladıklarını söyledim. Ancak Martha adından nefret ettiğim için Mary'yi kullanmaya karar vermiştim.
Bir şeyden esinlenmiş gibi, "Ne kadar ilginç!" dedi. "Birbirinden farklı üç ismin var. Ben, senin doğum adın olduğu için Taisha'yı kullanacağım."
Bu ismi seçmesine sevinmiştim. Bu, benim kendim için seçtiğim isimdi. Önceleri, bu ismin fazla yabancı göründüğü konusunda aileme katılmış olsam da, Martha adından o kadar nefret ediyordum ki, Taisha'yı gizli adını olarak kullanmaya başlamıştım.
Sevecen bir gülümsemenin ardına saklanarak bir şey söylememe fırsat tanımadan, beni soru görünümündeki bir dizi yargı bombardımanına tuttu. "Sanırım Arizonalı değilsin?" diye başladı.
Sorusunu dürüst bir şekilde yanıtladım. Bu benim için alışıldık bir şey değildi, çünkü insanlara, özellikle de yabancılara karşı temkinli davranacak şekilde yetiştirilmiştim. "Arizona'ya bir yıl önce çalışmak için geldim."
"Yirmisinden fazla olmamalısın."
"Bir iki ay sonra yirmi bir yaşımda olacağını."

"Biraz aksanlı konuşuyorsun. Bir Amerikalıya benzemiyorsun, ama tam olarak nereli olduğunu da anlayamadım."
"Amerikalıyım ama çocukluğum Almanya'da geçti," dedim. "Babam Amerikalı, annemse Macar. Koleje gitmek üzere evimden ayrıldım ve bir daha geri dönmedim, çünkü artık ailemle bir işim kalmamıştı."
"Sanırım onlarla pek anlaşamıyorsun?"
"Hayır. Onlarla ilgili olarak hissettiğim duygu üzüntü. Bu nedenle de evimde fazla kalamadım. "
Sanki bu kaçma isteği onun için tanıdık bir şeymiş gibi gülümseyerek başını salladı.
"Evli misin?" diye sordu.
Kendim hakkında ne zaman konuşsam hissettiğim aynı kendime acıma duygusuyla,"hayır",dedim. "Bu dünyada hiç kimsem yok."
Herhangi bir yorumda bulunmadı ama sanki beni sakinleştirmek istermiş gibi sakin ve kesin bir şekilde konuştu. Her cümlesinde kendisi hakkında elinden geldiğince fazla bilgi vermeye çalışıyor gibiydi.
Konuşmaya başladığında, gözlerimi ondan ayırmadan çizim kalemlerimi çantama koydum. Onu dinlemediğimi düşünmesini istemiyordum.
"Annem ve babam yaşamıyor. Kardeşim de yok",dedi. "Babamın ailesi Meksika'nın Oaxaca bölgesindendi. Ama annemin ailesi Alman asıllı Amerikalıydı. Batıklar ama şu anda Phoenix'te yaşıyorlar. Ben de şu an kuzenlerimden bir tanesinin düğününden dönmekteyim."
"Sen de Phoeııix'te mi yaşıyorsun?" diye sordum.

"Hayatımın yarısını Arizona'da, diğer yarısını da Meksika'da geçirdim." diye yanıt verdi. "Ama son yıllarda, Meksika'nın Sonora eyaletinde yaşıyorum."
Çantamın fermuarını kapadım. Bu kadınla karşılaşmak ve konuşmak aidimi öylesine karıştırmıştı ki, bu gün daha fazla çalışamayacağımı biliyordum.
"Ayrıca Doğuya da gittim",diyerek yeniden ilgimi çekti. "Orada akupunktur ile savaş sanatlarını ve sağaltıcı sanatları öğrendim. Hatta bir kaç yıl Budacı bir tapmakta yaşadım."
Gözlerine bakıp, "Gerçekten mi?" dedim. Gözlerinde, yıllar boyunca meditasyon yapmış olduğunu belli eden bir ifade vardı. Ateşli ama aynı zamanda da dingindi.
"Ben de Doğuya, özellikle de Japonya'ya çok ilgi duyuyorum," dedim. "Senin gibi ben de Budacılık ve savaş sanatları çalıştım."
Beni yankılayarak,"Gerçekten mi?" dedi. "Keşke sana Budacı ismimi söyleyebilseydim ama gizli isimler, uygun durumlar haricinde açıklanmamak."
Çalışma çantamın kayışlarını sıkarken, "Ben sana gizli ismimi söyledim",dedim.
Aşırı bir ciddiyetle, "Evet, Taisha. Söyledin," dedi. "Ve bu, benim için çok değerli. Ama gene de şu an yalnızca tanışma için uygun bir zaman."
Arabasını görme umuduyla çevreye bakınarak, "Araban burada mı?" diye sordum.
"Ben de tam şu an aynı soruyu sana soracaktım," dedi.
"Arabamı çeyrek mil kadar geride, buranın güneyinde toprak bir yola bıraktım. Seninki nerede?"

Neşeli bir şekilde,"Araban beyaz bir Chevrolet mi?" diye sordu.
"Evet?"
"İyi, benimki de tam seninkinin yanında park etmiş durumda." Sanki komik bir şey söylemiş gibi güldü. Bu kadar rahatsız edici bir kahkahası olmasına şaşırdım.
"Artık gitmem gerekiyor," dedim. "Seninle tanıştığıma çok memnun oldum. Elveda."
Onun arkada, manzaranın tadını çıkarmak üzere kalacağını düşünerek arabama doğru yürümeye başladım.
Arkamdan, "birbirimizle hemen vedalaşmayalım", diye karşı çıktığını duydum. "Ben de seninle geliyorum."
Birlikte yürümeye başladık. Benim elli beş kiloluluk cüssemin yanında devasa bir kaya parçası gibiydi. Bedeninin üst kısmı dairevi ve son derece güçlüydü. Kolayca şişman bir insan olabilirmiş gibi bir izlenim veriyordu; ama öyle değildi.
Rahatsız edici sessizliği bozmak için öylesine, "Bayan Grau size kişisel bir şey sorabilir miyim?" dedim.
Durup yüzüme baktı. "Ben kimsenin bayanı değilim," deyiverdi. "Ben Clara Grau'yum. Beni Clara diye çağırabilirsin. Evet, devam et, bana istediğini sorabilirsin."
Ses tonuna tepki göstererek, "sanırım pek aşk ve evlilik yandaşı değilsin," diye düşüncemi belirttim.
Bir an ürkütücü bir şekilde yüzüme baktı ama bakışlarını hemen yumuşattı. "Köleliğe kesinlikle yandaş değilim", dedi. "Ama bu yalnızca kadınlar için taşıdığım bir düşünce değil. Bana ne soracaktın?"

Tepkisi öylesine beklenmedikti ki, ona soracağım şeyi unuttum ve şaşkın bir şekilde bakakalmaktan utanç duydum.
Alelacele,"seni buraya getiren şey neydi?" diye sordum.
"Buraya, bir enerji mekânı olduğu için geldim."
Uzaktaki lav oluşumlarını işaret etti. "Bu dağlar bir zamanlar, tıpkı kan gibi, dünyanın kalbinden dışarı aktı. Ne zaman Arizona'ya gelsem, buraya uğramak için yolumu değiştiririm. Bu mekân garip bir yeraltı enerjisini dışarı sızdırıyor, şimdi ben de sana aynı soruyu sorayım: Seni buraya getiren şey neydi?"
"Buraya sık sık gelirim. Çizim yapmak için en çok sevdiğim mekândır." Bunu şaka olsun diye söylememiştim ama bu sözlerim üzerine birden bire bir kahkaha patlattı.
"Ah! Bu ayrıntıyı unutmuşum", diye haykırıverdi. Ardından konuşmasına daha sakin bir ses tonuyla devam etti. "Sana garip, hatta aptalca gelebilecek bir şey sormak istiyorum; ama lütfen beni sonuna dek dinle: Evime gelmeni ve bir kaç gün konuğum olmanı istiyorum."
Bu teklifi reddedip teşekkür etmek için elimi kaldırdım ama Clara beni bu konuyu bir kez daha düşünmeye sevk etti. Doğuya ve savaş sanatlarına duyduğumuz ortak ilgi nedeniyle son derece önemli bir bilgi alışverişinde bulunabileceğimizi belirtti.
"Tam olarak nerede yaşıyorsun?" diye sordum.
"Navajo kentinin yakınlarında."
"Ama orası, buradan dört yüz mil uzakta."
"Evet, buraya oldukça uzak. Ama o kadar güzel ve dingin bir mekân ki, oradan çok hoşlanacağına eminim." Yanıtımı bekliyormuş gibi bir süre sessiz kaldı. "Ayrıca içimde sanki şu sıralar ilgileneceğin bir şeyler yokmuş gibi bir duygu var," diye devam etti. "Sanırım ilgilenecek bir şeyler arıyorsun. Bu teklifim tam aradığın şey olabilir."
Yaşamını ile ilgili olarak tam bir kayıp durumu yaşadığım ve bir şeyler aradığım konusunda haklıydı. Kendi sanat eserlerim üzerinde uğraşmak için sekreter olarak çalıştığım işten yeni ayrılmış tun. Ama herhangi bir insanın misafiri olmak için en küçük bir istek duymuyordum.
Çevreye bakınıp, ne yapmam gerektiği konusunda bir ipucu yakalamaya çalıştım. İnsanın, çevresinden ipucu ya da yardım alabileceğine dair inancımı nereden edindiğim konusunda en küçük bir fikrim yoktu. Ama genellikle bu şekilde mutlaka yardım görürdüm. Daha önceden farkında olmadığını olasılıkları anlamamı sağlayan ve sanki kendi kendime keşfetmişim gibi hissettiğim bir yöntemim vardı. Niçin özellikle güneye yönlendiğimi bilmesem de, gözlerimi genellikle güney yönünde ufuk çizgisine yönlendirip düşüncelerimi serbest biralardım. Birkaç dakikalık sessizliğin ardından, belli bir durum konusunda 11e yapacağım ya da bu durumda ne şekilde hareket edeceğime karar vermeme yardımcı olacak bir sezgi yakalardım.
Yürürken güney ufkuna dalıp gittim ve birden bire yaşamım ile ilgili duygularım, tıpkı çorak bir çöl gibi önüme serildi. Sonora Çölünün, Güney Arizona'nın tamamını, California’nın bir kısmını ve Meksika'nın Sonora eyaletinin yarısını kapladığını bilmeme rağmen, dürüstçe ifade etmem gerekirse daha önceden bu çorak bölgenin ne kadar ıssız ve boş olduğunu hiç fark etmemiştim.
Yaşamımın da tıpkı bu çöl kadar kısır ve boş olduğunu fark etmemin neden olduğu etkiyi tam olarak algılayabilmem için bir sürenin geçmesi gerekti. Ailem ile bağlarımı koparmıştım. Artık bir ailem yoktu. Bir işim yoktu. Hatta gelecek ile ilgili en küçük bir beklentim bile yoktu. İsmini aldığım teyzemden kalan küçük bir evde yaşıyordum ama bu mülk de çarçur olup gitmişti. Bu dünyada tümüyle yalnızdım. Her yana yayılan acımasız ve tekdüze boşluk, içimdeki kedime acıma duygumu güçlendiriyordu. Yaşamımdaki yalnızlığımdan kurtulmama yardımcı olacak birisine, bir dosta ihtiyaç duyuyordum.
Clara'nın davetini kabul edip, iplerin benim elimde olmadığı, bilinmedik bir duruma atılmanın aptalca olacağını biliyordum ama bu insanın doğrudan tavırlarında ve fiziksel canlılığında hem merak duygusu uyandıran hem de ona saygı duymama neden olan bir şeyler vardı. Onun güzelliğine ve gücüne hem hayran olduğumu hem de bunlara gıpta ettiğimi fark ettim. Hayatımda tanıdığım en etkileyici ve güçlü kadındı. Bağımsız, kendine güvenen, kendinden emin, kaygısız, yine de yumuşak ve espriden uzak olmayan bir insandı. Daima kendi kişiliğimde sahip olmayı hayal ettiğim niteliklere sahipti. Ama bütün bunların da üzerinde, yalnızca varlığı bile içimdeki kısırlığı ortadan kaldırıyor gibiydi. Çevresindeki boşluğu erk, canlılık ve sınırsız olasılıklarla dolduruyordu.
Gene de, değişmez bir ilke olarak insanların evlerine gelmem için yaptıkları davetleri asla kabul etmezdim; özellikle de bu insan, çölün ortasında daha yeni tanıştığım bir insansa... Tucson'da küçük bir dairem vardı ve insanların davetlerini kabul etmem benim için, aynı şekilde bu insanları da evime davet etmem gerektiği anlamına geliyordu ve henüz böyle bir şeye hazır değildim. Bir süre ne yapacağımı bilemeden kararsız kaldım.
Clara, "Lütfen geleceğini söyle", diye ısrar etti. "Bu benim için çok değerli bir şey olacak."
Aslında söylediğim şeyin tam tersini söylemek istediğim için kelimeleri ağzımda yuvarlayarak,"Pekâlâ", dedim. "Sanırım seni ziyaret edebilirim."

Memnun olmuş bir şekilde baktığını gördüğümde, endişemi hemen gerçekte o an bana çok uzak olan bir neşe duygusunun ardına gizledim. "Bir süreliğine ortam değiştirmek bana iyi gelecek," dedim. "Bu tam bir macera olacak!"
Onaylar şekilde başını salladı, şüphelerimden kurtulmama yardımcı olacak bir güven duygusuyla,"pişman olmayacaksın",dedi. "Hem birlikte savaş sanatları da çalışırız."
Elleriyle, aynı anda hem güçlü hem de zarif bir kaç kısa devinim yaptı. Bu iri görünümlü kadının böylesine çevik olması bana aykırı göründü.
Uzak menzilde kalmayı tercih eden bir savaşçının duruşuna geçiverdiğini fark ederek, "Doğuda hangi savaş sanatı stilini çalıştın?" diye sordum.
İma dolu bir gülümsemeyle, "Bütün stilleri çalıştım", dedi. "Bununla birlikte belli bir stile bağlı kalmadım. Evimi gittiğimizde, sana bunları göstermekten zevk alacağım."
Yolun geri kalanını sessizce yürüdük. Arabalarımızı bıraktığımız yere vardığımızda eşyalarımı bagaja koyup Clara'nın bir şey söylemesini bekledim.
"Haydi, yola çıkalım",dedi. "Önden gidip sana yolu göstereyim. Hızlı mı yoksa yavaş mı sürersin, Taisha?"
"Yavaş."
"Ben de öyle. Çin'de yaşamak aceleciliğimi tedavi etti."
"Sana Çin ile ilgili bir soru sorabilir miyim, Clara?"
"Tabii ki... Sana daha önceden de bana bir şev sormak için izin almana gerek olmadığını söylemiştim."

"Herhalde Çin'de İkinci Dünya Savaşı'nın öncesinde bulundun?"
"Ah, evet. Bir yaşam önce oradaydım. Anladığım kadarıyla sen Çin’e hiç gitmedin."
"Hayır. Yalnızca Taiwan'da ve Japonya'da bulundum."
Düşünceli bir şekilde, "Savaştan önce her şey daha farklıydı," dedi. "O zamanlar geçmiş ile olan bağlar hala sağlamdı. Günümüzdeyse, geçmiş ile olan bütün bağlar zedelenmiş durumda."
Nedenini bilmiyorum ama bu sözlerle ne anlatmaya çalıştığını sormaya cesaret edemedim, bu nedenle de onun yerine evine ulaşmamızın ne kadar süreceğini sordum. Clara, akıl karıştırıcı bir şekilde belirsiz davranıyordu; beni yalnızca çetin bir yolculuk olacağı konusunda uyardı. Ses tonunu yumuşatıp, bu cesaretimin son derece ödüllendirici olacağını ekledi.
"Bir yabancıya bu kadar soğukkanlı bir şekilde eşlik etmek ya tümüyle aptal ya da inanılmaz derecede cesur olmayı gerektirir", dedi.
"Aslında genellikle oldukça temkinliyimdir", diye açıklamada bulundum." Ama şu an kesinlikle kendim gibi davranmıyorum."
Söylediğim şey doğruydu ve bu açıklanamaz davranışımı düşündükçe tedirginliğim daha da artıyordu.
Yumuşak bir ses tonuyla, "Lütfen bana biraz kendinden bahset", dedi. Sanki beni rahatlatmak istermiş gibi yanıma gelip arabamın kapısının önünde durdu.
Gene kendim hakkında doğru şeyler açıklamaya başladığımı fark ettim.

"Annem Macar ama eski bir Avusturya ailesinden geliyor", dedim. "Babam ile ikinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere'de tanışmışlar. O sırada ikisi de bir sahra hastanesinde çalışıyorlarmış. Savaştan sonra Birleşik Devletlere gelmişler. Daha sonra da Güney Afrika'ya gitmişler.”
"Niçin Güney Afrika'ya gittiler?"
"Annem orada yaşayan akrabalarıyla birlikte olmak istedi."
"Kardeşin var mı?"
"Aralarında bir yaş olan iki ağabeyim var. Büyüğü yirmi altı yaşında."
Gözlerini bana odaklamıştı. Daha önceden hiç hissetmediğim bir rahatlıkla, tüm yaşamım boyunca içime gömdüğüm acı verici duygularımı dışarı vurdum. Ona yalnız büyüdüğümü anlattım. Ağabeylerim, kız olduğum için bana hiç ilgi göstermemişlerdi. Küçükken, tıpkı bir köpekmişim gibi belime bir ip dolayıp beni direğe bağlar ve futbol oynarlardı. Yapabildiğim tek şey, ipi çekiştirip onların eğlenmelerini izlemek olurdu. Sonraları, büyüdüğümde, peşlerinden koşmaya başladım. Ama o sıralar bisikletleri vardı ve onları asa yakalayamazdım. Bu durumdan anneme yakındığımda bana söylediği tek şey onların erkek oldukları ve benim bebeklerimle oynayıp, kendisine ev işlerinde yardımcı olmam gerektiği olurdu.
"Annen seni geleneksel Avrupa tarzında yetiştirmiş", dedi.
"Bunu biliyorum. Ama bu bir teselli değil."
Bu kadına yaşamımı anlatmaya başladıktan sonra artık anlatmayı bırakmamın hiç bir yolu kalmamış gibi hissediyordum. Ağabeylerim okula ya da gezmeye gittiklerinde evde kalmak zorunda olduğumdan bahsettim. Ben de tıpkı erkek çocuklar gibi macera yaşamak istiyordum ama anneme göre kızların yatak yapmayı ve elbiseleri ütülemeyi öğrenmeleri gerekiyordu. Annemin her zaman söylediği gibi, bir ailenin bakımını üs denmek yeterli bir maceraydı. Kadınlar itaat etmek için doğmuşlardı. Clara'ya, anımsayabildiğim en eski zamanlardan itibaren hizmet etmem gereken üç erkek efendim, yani ağabeylerim ve babam olduğunu söylerken hıçkıra hıçkıra ağlamanın eşiğindeydim.
"Yani bir sürü insan varmış", diye yorumda bulundu.
"Çok kötüydü", dedim. "Onlardan mümkün olduğunca uzaklaşabilmek için evden ayrıldım. Ve tabi macera yaşamak için... Ama şu ana kadar, pek heyecan ve eğlence bulamadım. Sanırım bu dünyaya mutlu ve keyifli olmak için gelmedim."
Hiç tanımadığım bir insana hayatımı anlatmak büyük bir endişeye kapılmama neden oluyordu. Konuşmayı kesip, endişemi azaltacak ya da iyice artırıp onunla gitmekten vazgeçmeme neden olacak bir tepirinin beklentisiyle Clara'ya baktım.
"Anladığım kadarıyla kendini iyi hissetmek için bildiğin tek yol var, öyleyse bundan en iyi şekilde yararlan", dedi.
Resim yapmamı filan söyleyeceğini sandım ama tam tersine kederimi daha da artıracak şekilde,"Bildiğin tek şey kendine acımak", diye ekledi.
Arabanın kapısının kulpunu tutan parmaklarımı sıktım.
"Bu doğru değil", diye itiraz ettim. "Sen kim oluyorsun da bana bunları söyleyebiliyorsun?"
Bir kahkaha patlatıp başını salladı. "Sen ve ben birbirimize benziyoruz", dedi. "Bize edilgen olmamız, boyun eğmemiz ve duruma uyum sağlamamız öğretildi. Ama içimiz kaynıyordu. Patlamaya hazır bir volkan gibiydik ve daha fazla hayal kırıklığına uğramamıza neden olan şey, bir gün bizi bu acıdan kurtaracak olan doğru erkeği bulma umudumuzdan başka beklentimizin ya da hayalimizin olmamasıydı."
Söyleyecek bir şey bulamayacak hale gelmiştim.
"Evet? Haklı mıyım? Haklı mıyım?" Sormaya devam ediyordu. "Dürüst ol. Haklı mıyım?"
Ona defolup gitmesini söylemeye hazırlanarak yumruklarımı sıktım. Clara içten bir şekilde gülümsedi. Dışarıya yaydığı güç ve keyif duygusu, yalan söylememi ya da duygularımı ondan saklamamı olanaksız hale getiriyordu.
"Evet, beni mıhladın", diye itiraf ettim.
Sıkıcı varlığıma, sanatsal uğraşlarım dışında anlam katan tek şeyin bir gün özel bir insan olduğumu anlayacak ve beni ona göre takdir edecek bir erkekle tanışmak konusunda duyduğum belirsiz umut olduğunu kabul etmek zorundaydım.
Umut vaat edici bir ses tonuyla, "Belki de bundan sonra yaşamın çok daha iyi bir yaşama dönüşecek", dedi.
Arabasına binip eliyle kendini takip etmemi işaret etti. O an bana, yanımda pasaportum, yeterli elbisem, param ya da ihtiyaç duyabileceğim diğer şeylerin olup olmadığını hiç sormadığını fark ettim. Ancak bu durum beni korkutmadı ya da cesaretimin kırılmasına neden olmadı. Nedenini bilmiyordum ama el frenini indirip arabayı hareket ettirdiğimde doğru kararı vermiş olduğumdan emindim. Belki de yaşamım, tümüyle değişecekti.

3

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

2 BÖLÜM

Üç saat boyunca sürekli araba kullandıktan sonra, öğlen yemeği için Guayma kentinde durduk. Yemeğimizin gelmesini beklerken, pencereden dışarı, küçük körfez boyunca uzanan yola baktım. Belden yukarıları çıplak bir grup oğlan bir topu tekmeliyorlardı; başka bir yanda işçiler inşaat alanına tuğla yığıyorlardı; diğerleri ise öğlen molalarında, açılmamış ip kangallarına sırtlarını dayamış maden sularını yudumluyorlardı. Meksika'da her şeyin normalden daha gürültülü ve tozlu olduğunu düşünmeden edemedim.
Clara, dikkatimi kendine çekerek, "Bu restoranda son derece lezzetli kaplumbağa çorbası verirler", dedi.
O sırada, ön dişlerinden bir tanesi gümüş kaplamalı güleç yüzlü bir kadın garson masamıza iki kâse çorba koydu. Diğer müşterilere doğru koşuşturmadan önce Clara nazik bir şekilde bir kaç İspanyolca kelime söyledi.
Kaşığımı elime alıp temiz olup olmadığını incelerken, "Daha önceden hiç kaplumbağa çorbası içmemiştim", dedim.
Clara, kâğıt peçeteyle kaşığımı silmemi izlerken, "bunun için en iyi yerdesin", dedi.
Gönülsüz bir şekilde, çorbadan bir kaşık aldım. Kaymak gibi yoğun domates suyunun içinde yüzen beyaz et parçaları gerçekten de lezzetliydi.
Çorbadan bir kaç kaşık daha içtikten sonra, "kaplumbağaları nereden buluyorlar?" diye sordum.

Clara camdan dışarıyı işaret etti. "Oradan, koydan buluyorlar", dedi.
Yanımızdaki masada oturan orta yaşlı, yakışıklı adam bana dönüp göz kırptı. Sanırım tavırlarında cinsel bir imadan çok espri girişimi vardı. Sanki kendine seslenmişim gibi bana doğru eğildi. Aksanlı bir İngilizce ile "şu an yemekte olduğunuz kaplumbağa kocamandı", dedi.
Clara bana bakıp, sanki bu yabancının küstahlığına inanamıyormuş gibi bir kaşını kaldırdı.
Adam, "bu kaplumbağa bir düzine aç insanı doyuracak kadar büyüktü", diye devam etti. "Onu denizde yakaladılar. Bir kaç kişi tekneye zor çekti. "
"Sanırım onu tıpkı balinalara yapıldığı gibi büyük zıpkınlarla avlamışlardır", dedim.
Adam becerikli bir şekilde sandalyesini masamıza çekiverdi.
"Hayır. Galiba geniş ağlar kullanıyorlar", dedi, "ardından da, kaplumbağaların karınlarını yarmadan önce, kendilerine direnmesinler diye, sopalarla bayıltıncaya dek dövüyorlar. Bu sayede etleri yumuşuyor."'
İştahımın tümü pencereden dışarı uçup gitmişti. Duyarsız, iddiacı bir yabancının yemekte bize eşlik etmesi o an isteyebileceğim en son şeydi ancak bu durum ile nasıl başa çıkacağımı bilemiyordum.
Adam yakınlaşma çabasını belli eden bir gülümsemeyle, "Yemekten bahsediyorken, Guaymalar jumbo karidesleriyle ünlüdür", diye konuşmaya devam etti. "İzin verirseniz ikinize bunlardan ısmarlamak isterim."
Clara, "Biz zaten ısmarladık," diye kestirip attı.

Tam o an, garson, içi hayatımda gördüğüm en büyük karideslerle dolu iki tabakta masamıza geliyordu. Bunlar, bir ziyafet sofrasını dolduracak kadar fazlaydılar. Ne kadar aç olsak da Clara ile benim yiyemeyeceğimiz kadar çoktu.
İstenmeyen konuğumuz, kendisini yemeğe davet etmemi bekler gibi bana baktı. Eğer yalnız olsaydım, isteğim dışında bana yapışmakta başarılı olacaktı. Ama Clara'nın başka bir tasarısı vardı ve kararlı bir şekilde tepki verdi. Bir kaplan çevikliğiyle ayağa fırlayıp, olduğundan da iri bir görüntüyle dik bir şekilde adamın gözlerinin içine baktı. İspanyolca, "defol buradan asalak!" diye bağırdı. "Masamıza oturmaya nasıl cüret edersin? Yeğenim tepişken bir yosma değil!"
Duruşu öylesine güçlü ve ses tonu öylesine ürkütücüydü ki, lokantadaki herkes sindi. Bütün gözler masamıza döndü. Adam o kadar korkmuştu ki, durumuna üzüldüm. Ezik bir şekilde sandalyesinden kalktı ve ağır ağır lokantadan dışarı çıktı.
Clara, yerine oturduktan sonra, "erkeklerin, yalnızca erkek oldukları için senden ellerinden geldiğince yararlanmana izin verecek şekilde yetiştirildiğini biliyorum", dedi. "Erkeklere karşı daima nazik oldun ve onlar da seni sağıp durdular. Erkeklerin, kadının enerjisiyle beslendiğini ve onu tükettiğini bilmiyor musun?"
Onunla tartışamayacak kadar utanmıştım. Lokantadaki bütün gözlerin üzerimize çevrilmiş olduğunu hissediyordum.
Clara,"Onlara üzüldüğün için peşinde dolaşıp durmalarına izin veriyorsun", diye devam etti. "Kalbinde bir erkeğin, herhangi bir erkeğin bakımını üstlenemiyor olmanın çaresizliğini yaşıyorsun. Eğer o geri zekâlı bir kadın olsaydı, masamıza oturmasına asla izin vermezdin."

İştahım tümüyle kaçmıştı. Duygusal ve dalgın bir hale gelmiştim.
Clara, yapmacık bir gülümsemeyle, "yaralı bir noktaya parmak bastığımı görüyorum", dedi.
Sitemle, "olay çıkardın; kabaydın", dedim.
Bir kahkaha patlatıp, "kesinlikle öyleydim", diye yanıtladı. "Ama aynı zamanda da onu ölesiye korkuttum." Yüzü öylesine açıktı ve öylesine mutlu görünüyordu ki, adamın ne kadar şaşırdığını anımsayınca gülmeme engel olamadım.
"Tıpkı annem gibiyim", diye homurdandım. "Erkekler konusunda beni tıpkı bir fareye benzetmekte başarılı oldu."
Bu düşüncemi kelimelere döktüğüm anda üzüntüm kayboldu ve kendimi yeniden aç hissettim. Neredeyse bir tabak dolusu karidesin tamamını silip süpürdüm.
Clara, "hiç bir şey, dolu bir mideyle yeni bir başlangıç yapmaya benzemez", diye yorumda bulundu.
Ani bir korku duygusu, karideslerin mideme oturmasına neden oldu. Bütün o heyecanın etkisiyle, Clara'ya evi hakkında soru sormak hiç aklıma gelmemişti. Belki de, daha önceden Meksika kasabalarından geçerken gördüğüm derme çatma kulübelere benzer bir yerde yaşıyordu. Orada ne tür yiyecekler yiyecektim. Belki de bu yediğim son doğru düzgün yemek olacaktı. Su içebilecek miydim? Kendimi şiddetli bağırsak sorunlarıyla kıvranırken hayal ettim. Clara'ya, kaba davranıyormuşum ya da nankörmüşüm gibi görünmeden ihtiyaçlarım konusunda nasıl sorular soracağımı bilemiyordum. Clara, eleştirici bir ifadeyle yüzüme baktı. Telaşımı hissetmiş gibiydi.
"Meksika zorlu bir yerdir", dedi. "Savunmanı bir an bile indiremezsin. Ama bu duruma alışacaksın.

"Hatta ülkenin kuzey kısmı, geri kalan kısımlarından daha da zorludur. Kuzey, sürüler halinde iş aramaya gelen insanlarla ya da Birleşik Devletler sınırını geçmeden önce mola verenlerle dolu olur. Buraya trenler dolusu insan gelir. Bazıları burada kalır bazıları ise kapalı yük vagonlarıyla, özel şirketlerin sahip olduğu devasa mimari yatırımlarda çalışmak üzere iç bölgelere giderler. Fakat bu bölgelerde herkese yetecek yiyecek ya da çalışacak iş yoktur, bu nedenle de çoğu brakero, yani tarla işçisi olarak Birleşik Devletlere geçerler."
Tabağımda yiyecek bırakma konusunda suçluluk duyarak çorbamın tamamını bitirdim.
"Bana bu bölgeden biraz daha bahseder misin, Clara?"
"Buradaki yerlilerin tümü, Meksika hükümeti tarafından Sonora'ya yerleştirilen Yaquılerdir."
"Yani daha önceden burada olmadıklarını mı söylüyorsun?"
Clara,"Bu topraklar onlara atalarından kalmış", dedi. "Ama yirmilerde ve otuzlarda, on binlercesi yerlerinden edilip Orta Meksika'ya yollandılar. Ardından, kırkların sonunda, Sonora Çölü'ne geri getirildiler."
Clara bardağına biraz maden suyu koydu, ardından da benim bardağımı doldurdu. "Sonora Çölü'nde yaşamak zordur", diye devam etti. "Araba kullanırken gördüğün gibi, arazi haşindir ve pek konuksever değildir. Ama Kızılderililerin, bir zamanlar Yaqui Nehri olan mezbeleliğin çevresine yerleşmekten başka yapacak şeyleri yoktu. Burada, eski zamanlarda, asıl Yaquiler kutsal kasabalarını yapmışlar ve İspanyollar gelinceye kadar yüzlerce yıl boyunca burada yaşamışlardı."
"Bu kasabalardan geçecek miyiz?" diye sordum.

"Hayır. Bunun için zamanımız yok. Hava kararmadan Navajoa'da olmak istiyorum. Belki bir gün bu kutsal kasabaları ziyaret etmek için bir fırsat yaratırız."
"Peki, bu kasabalar niçin kutsal?" diye sordum.
"Çünkü Kızılderililer için nehir boyunca uzanan her kasaba simgesel olarak kendi efsanevi dünyalarındaki bir noktaya karşılık gelir. Tıpkı Arizona'daki volkanik dağlar gibi bu bölgeler de birer erk mekânıdır. Kızılderilerin son derece zengin efsaneleri vardır. Bir an içinde bir rüya dünyasına girebileceklerine ya da rüya dünyasından çıkabileceklerine inanırlar. Gördüğün gibi, onların gerçekliği algılayışları bizimkinden farklıdır.
"Yaqui efsanelerine göre, bu kasabalar diğer dünyada da vardır", diye devam etti. "Ve erklerini bu eterik boyuttan alırlar- kendilerini bizlerden, mantık insanlarından ayırmak için mantık dışı insanlar olarak adlandırırlar."
"Ne tür bir erk elde ederler?" diye sordum.
"Büyülerim, büyücülüklerini, bilgilerini elde ederler. Bunların tümü de kendilerine doğrudan rüya dünyasından gelir. Ve bu dünya, söylencelerinde ve öykülerinde tanımlanır. Yaqui Kızılderilileri, zengin, geniş bir sözlü tarihe sahiptirler. "
Gözlerimi kalabalık lokantanın içinde dolaştırıp, oturan insanlar arasında eğer varsa, hangilerinin Yaqui, hangilerinin Meksikalı olduklarını anlamaya çalıştım, insanlardan bazıları uzun ve sırım gibi, bazıları ise kısa ve tıknazdı. Bu insanların hepsi de bana yabancı görünüyorlardı. Kendimi içten içe onlardan üstün ve ayrı görüyordum.
Clara, fasulye ve pilavla birlikte karidesleri de bitirdi. Kendimi patlayacakmışım gibi hissediyordum ama itirazlarıma karşın tatlı olarak karamelli muhallebi ısmarlamaya ısrar etti.

Göz kırparak, "karnını iyice doyursan iyi olur", dedi. "Bir sonraki yemeğini ne zaman yiyeceğini ya da bu yemeğin ne olacağını asla bilemezsin. Meksika'da daima o gün ölen şeyler yenir."
Benimle dalga geçtiğini biliyordum ama gene de sözlerinde doğruluk olduğuna sezdim. Yolda, araba çarpması sonucunda ölmüş bir eşek görmüştüm. Bu kırsal alanda soğutucu olmadığı ve insanların da yenmeye müsait ne et bulurlarsa onu yediklerini biliyordum. Bir sonraki yemeğimin ne olacağını merak etmeden duramadım. Sessizce, Clara'nın evinde kalacağım süreyi bir iki gün ile sınırlamaya karar verdim.
Clara daha da ciddi bir ses tonuyla konuşmasını sürdürdü. "Buradaki Kızılderililer için her şey gittikçe daha da kötüleşiyor", dedi. “Hükümet, hidroelektrik projesinin bir bölümü olarak bir baraj inşa ettiğinde, Yaqui nehrinin yolunu öylesine belirgin bir şekilde değiştirdi ki, insanlar başka bölgelere taşınmak zorunda kaldılar.”
Bu tür bir yaşamın acımasızlığı daima bol miktarda yiyecek ve rahatlık olan kendi yetiştiriliş biçimimle çatışıyordu. Meksika’ya gelişimin kendi adıma tümüyle değişim için derin bir arzudan kaynaklanıp kaynaklanmadığım merak ettim. Bütün yaşamım boyunca macera peşinde koşmuştum ve işte şimdi bilinmeyenin pençeleri arasındaydım; içimi bilinmeyenin neden olduğu bir korku dolduruyordu,
Karamelli muhallebiden bir kaşık alıp, Clara ile Arizona çölünde karşılaştığımdan bu yana içimde filizlenen bu korkuyu zihnimden uzaklaştırdım. Onun arkadaşlığından memnundum. O an için, jumbo karidesler ve kaplumbağa çorbasıyla iyice doymuş ve Clara bunun yiyebileceğim son iyi yemek olabileceğini ima etmiş olmasına karşın ona güvenmeye ve önümdeki maceranın yaşanmasına izin vermeye karar verdim.

Clara, hesabı ödemekte ısrar etti. Arabalarımızın deposunu doldurduk ve yeniden yola koyulduk. Birkaç saat daha yol aldıktan sonra Navajo’ya vardık. Burada durmadan yola devam ettik ve Pan Amerikan otoyolunu geçtikten sonra çakıllı bir yola sapıp doğuya doğru gitmeye devam ettik. Öğlen olmuştu. Hiç yorulmamış, tam tersine yolun geri kalan kısmından büyük bir zevk almıştım Güneye doğru yol alırken, alışkın olduğum depresif ve nevrotik ruh halimin yerini bir mutluluk ve esenlik duygusu almaya başladı.
Bir saatten fazla süren engebeli bir yolun ardından Clara yoldan çıktı ve bana kendini izlememi işaret etti. Yüksek duvarların çevrelediği çiçekler içindeki bir villanın yanında uzanan yolda ilerledik. Duvarın sonunda, bir açıldığa park ettik.
Kendini sürücü koltuğundan dışarıya atarken, “yaşadığım yer burası,” diye seslendi.
Onun arabasına doğru yürüdüm. Yorgun görünüyordu ve daha da irileşmiş gibiydi. “Yola çıktığımız anki kadar canlı görünüyorsun,” dedi. “Ah, şu gençlik!”
Duvarın öte tarafında, ağaçlar ve çalılıklarla tümüyle gizlenmiş, kiremit çatılı, parmaklıklarla kaplı pencereleri ve bir sürü balkonu olan devasa bir bina tıpkı bir hayal gibi belirdi. Sersemlemiş bir halde Clara’yı izledim; el yapımı demir bir kapıdan geçip, tuğla döşeli bir bahçe yolundan evin arkasındaki ahşap bir kapıdan eve girdik. Zemini pişmiş topraktan yapılmış seramiklerle kaplı serin, boş giriş holünün etkisi beyaz badanayla boyanmış boş duvarlar ve doğal ahşap kirişlerle kaplı tavanla güçlendirilmişti. Holü geçip geniş bir oturma odasına geldik.
Beyaz badanalı duvarları, üzerleri incelikle işlenmiş çinilerden oluşan bir bant çevreliyordu. Tertemiz iki bej divan ve dört koltuk ağır bir ahşap kahve masasının çevresine bir grup oluşturacak şekilde yerleştirilmişlerdi. Masanın üzerinde birkaç İngilizce ve

İspanyolca dergi açık duruyordu. Biz içeriye girmeden önce birisinin bu koltuklara oturup bu dergileri okuduğu ama arka kapıdan içeri girdiğimizi duyunca alelacele odadan ayrıldığı izlenimine kapıldım.
Clara, gururla ışıldayan bir yüzle, “Eee, evimi nasıl buldun?” diye sordun.
“Büyüleyici,” dedim. “Burada, yabanın ortasında böyle bir ev olacağı kimin aklına gelirdi?” O sırada kıskan yanıp şahlanıp büyük bir rahatsızlık duymama neden oldu. Bu hayatım boyunca sahip olmayı arzuladığım tarz bir evdi ama asla böyle bir eve sahip olacak kadar param olmayacağını biliyordum.
“Bu evi büyüleyici olarak tanımlamakla ne kadar isabetli davrandığını bilemezsin,”  dedi. “Sana bu ev hakkında söyleyebileceğim tek şey, onun da tıpkı bu gün gördüğümüz lav dağları gibi erk ile dolu olduğu. Bu evin içinden, tıpkı elektrik kablosundan akan elektrik gibi inanılmaz bir erk sessizce akıyor.”
Bu sözleri duyduğumda açıklanamaz bir şey oldu: kıskançlığım bir anda yok oluverdi. Söylenen son sözle birlikte toz olup uçtu.
Clara, “Şimdi sana yatak odanı göstereceğim,” dedi. “Aynı zamanda sana bu evde misafirim olarak kaldığın sürece uyman gereken bir takım kurallardan bahsetmek zorundayım:
“Bu oturma odasının sağında ve arkasında kalan bölümlere istediğin gibi girip çıkabilirsin; buna bahçe de dahil. Ama yatak odalarından hiçbir tanesine girmemelisin; tabi kendi yatak odan haricinde. Burada istediğin her şeyi kullanabilirsin. Hatta öfke nöbetlerin sırasında buradaki eşyaları kırabilir ya da sevgi patlamaların sırasında onları sevebilirsin. Buna karşın evin sol tarafına hiçbir şekilde ve hiçbir zaman girme iznin yok. Bu nedenle oradan uzak dur.”

Bu garip isteği karşısında şaşırmıştım ama gene de onu tümüyle anladığımı belirttim ve isteklerine uyacağım konusunda güvence verdim. Gerçek duygularım ise bu isteğinin kaba ve keyfi olduğu yolundaydı. Dahası, beni evin belli bölümlerinden uzak durmam konusunda uyardıkça bu bölümleri görmek için daha da büyük bir merak duyuyordum.
Başka bir şey daha düşünüyormuş gibi görünen Clara ekledi: “Tabi ki oturma odasını kullanabilirsin; hatta yatak odana gidemeyecek kadar yorgun ya da miskin bir haldeysen burada, divanın üzerinde bile yatabilirsin. Bununla birlikte kullanamayacağın bir diğer bölüm de evin ön kısmındaki bahçeyle ön kapı. Bu kapı şimdilik kilitli bu nedenle eve daima arka kapıdan gir.”

Clara yanıt vermeme zaman tanımadı. Beni uzun bir koridora yönlendirdi. Her iki tarafında girmemin yasak olduğu yatak odalarının kilitli kapılarının bulunduğu uzun bir koridoru geçerek büyük bir yatak odasına geldik. Odaya girdiğimde gözüme ilk çarpan çift kişilik gösterişli ahşap yatak oldu. Tığla işlenmiş beyaz bir yatak örtüsü ile örtülmüştü. Evin arka kısmına bakan pencerenin yanında, içi antika eşyalarla, porselen vazolar ve heykelciklerle, emaye kutular ve zarif kâselerle dolu el oyması maun bir etajer duruyordu. Diğer duvarda, etajere uygun bir dolap duruyordu. Clara dolabı açtı. Dolabın içi kaliteli kadın elbiseleri, ceketler, şapkalar, güneş şemsiyeleri, bastonlarla doluydu; bunların hepsi de ince bir zevkle tek tek toplanmışlardı.
Clara’ya bütün bu harikulade şeyleri nereden bulduğunu soramadan dolabın kapısını kapadı. “İstediğini kullanmakta çekinme,” dedi. “Bu evde kaldığın sürece bunlar senin eşyaların ve burası senin odan.” Ardından sanki odada başka birisi varmış gibi omzundan arkaya doğru baktı ve ekledi: “Burada ne kadar kalacağını kim bilebilir ki!”

Uzun bir ziyaretten bahsediyor gibiydi. Beceriksiz bir şekilde ona burada* en iyi ihtimalle, birkaç gün kalabileceğimi söylerken avuçlarımın terlediğim hissediyordum. Clara, burada kendisiyle tümüyle güven içinde hem de herhangi bir yerde olacağımdan çok daha güvende olacağımı belirtti. Bilgimi arttırmak için elde ettiğim bu fırsatı değerlendirmememin aptallık olacağını ekledi.
Tıpkı özür diler gibi, “Ama kendime bir iş bulmam gerekiyor,” dedim. “Hiç param kalmadı.”
“Para konusunda endişelenme,” dedi. “Sana ne kadar ihtiyacın varsa borç ya da karşılıksız verebilirim. Benim için hiçbir sorun yok.”
Ona bu nazik teklifi için teşekkür ettiğimi ama öneri ne kadar içten olursa olsun bir yabancıdan para almamın doğru olmadığına inanacak şekilde yetiştirildiğimi söyledim.
Beni, “Taisha, bana kalırsa asıl sorun sana evin sol tarafını ya da ana kapıyı kullanmaman gerektiğini söylememe sinirlenmen,” diyerek tersledi. “Son derece keyfi ve fazlasıyla gizli kapaklı davrandığımı düşündüğünü biliyorum. Şimdi nezaket icabı bir iki gün kalıp ardından ayrılmak istiyorsun. Bir de benim çan kulesinde yarasa falan besleyen kaçık bir yaşlı kadın olduğumu düşünüyorsundur.”

“Hayır, hayır, Clara, böyle bir şey yok. Kiramı ödemek zorundayım. Eğer bir an önce bir iş bulmazsam parasız kalacağım ve başka bir insandan para kabul etmek benim için düşünülecek bir şey bile değil.”

“Yani bana senden evin bazı bölümlerine girmemeni istememden alınmadığını mı söylüyorsun?”

“Tabi ki hayır.”

“Peki, senden niçin böyle bir talepte bulunduğumu merak etmedin mi?”
“Evet, merak ettim.”
“Aslına bakarsan bunun nedeni evin bu bölümlerinde başka insanların yaşıyor olması.”
“Akrabaların mı?”
“Evet. Biz büyük bir aileyiz. Aslında burada iki aile bir arada yaşıyoruz.”
“Her iki aile de kalabalık mı?”
“Kalabalık. Her ailede sekiz insan var; bir arada on altı kişi ediyor.”
“Yani bu insanların hepsi de evin öteki tarafında mı yaşıyorlar Clara?” Hayatım boyunca bu kadar saçma bir anlaşma daha duymamıştım.
“Hayır. Yalnızca sekiz kişi diğer tarafta yaşıyor. Diğer sekizi benim ailem ve benimle birlikte evin sağ tarafında yaşıyorlar. Bunu anlaman çok önemli. Bu sana biraz alışılmadık gelebilir ama aslında çok da anlaşılmaz bir şey değil.”
Onun üzerimdeki gücüne şaşmadan edemedim. Kelimeleri duygularımı rahatlatmış ama zihnimi huzura kavuş tutamamıştı. İşte o zaman, herhangi bir duruma zekice karşılık verebilmek için bunların her ikisine de, tetikte bir zihne ve tedirgin duygulara, bir arada ihtiyaç duyacağımı anladım. Aksi taktirde, edilgen bir durumda kalıyor ve bir sonraki dış etkenin beni başka bir yöne sürüklemesini bekliyordum. Clara ile birlikte olmak bana, aksini iddia etsem de, farklı ve bağımsız olmaya çabalasam da, berrak bir şekilde düşünmekten ya da kendi kararlarımı vermekten yoksundum.

Clara, sanki aklımdan geçenleri okuyabiliyormuş gibi son derece tuhaf bir şekilde baktı. Telaşla, “Evin çok güzel, Clara. Eski mi?” diye sorarak şaşkınlığımı gizlemeye çalıştım.
Evinin güzel olduğunu mu yoksa eski olduğunu mu kastettiğini belirtmeden, “Tabi,” dedi. Bir gülümsemeyle ekledi: “Şimdi evi, yani evin yarısını gördüğüne göre yapmamız gereken küçük bir şey daha var.”
Raflı dolapların birinden bir fener, elbise dolabından kalın bir Çin ceketi ve bir çift yürüyüş botu çıkardı. Birlikte bir şeyler atıştırdıktan sonra bunları giymemi çünkü yürüyüşe çıkacağımızı söyledi.
“Ama daha yeni geldik,” diye itiraz ettim. “Hem birazdan hava kararmayacak mı?”
“Evet, ama seni, tepelerde, evi ve çevresindeki arazinin tamamını görebileceğin bir yere çıkarmak istiyorum. Evi ilk olarak günün bu saatinde görmek en iyisidir. Hepimiz onu ilk kez alacakaranlıkta gördük.”
“ ‘Hepimiz,’ derken kimi kastediyorsun?”
“Doğal olarak bu evde yaşayan on altı kişiyi. Her birimiz de tam olarak aynı şeyleri yaparız.”
Şaşkınlığımı gizleyemeden, “Yani hepinizin de mesleği aynı mı?” diye sordum.
Kahkaha atmak üzereymiş gibi elini ağzına götürerek, “Hay Allah, tabii ki hayır,” dedi. “Herhangi birimizin zorunlu olarak yaptığını, geri kalan hepimizin de yapmak zorunda olduğumuzu söylemeye çalışıyordum. Hepimizin de evi ve çevresindeki arazileri ilk olarak alacakaranlıkta görmemiz gerekiyor; bu nedenle senin de evi bu saatte görmen lazım.”

“Beni neden dahil ediyorsun, Clara?”
“Şimdilik, benim misafirim olduğun için diyelim.”
“Daha sonra akrabalarınla tanışacak mıyım?”
Beni, “Hepsiyle tanışacaksın,” diyerek temin etti. “Ama şu an evde ikimiz ve bir bekçi köpeğinden başka kimse yok.”
“Diğerleri seyahatte mi?”
“Evet. Uzun bir seyahate çıkmaları gerekti. Ben burada, köpekle birlikte evi bekliyorum.”
“Ne zaman geri gelmelerini bekliyorsun?”
“En az birkaç hafta, belki de aylar sonra.”
“Nereye gittiler?”
“Biz her zaman seyahat halindeyiz dil*. Bazen ben aylar boyunca evden ayrılırım ve yerime evi beklemek için başka birisi kalır.”
Ona bir kez daha nereye gittiklerini soracaktım ki, “Hepsi Hindistan’a gittiler,” dedi.
İnanamayarak, “On beşi birden mi?” diye sordum.
“Ne kadar olağanüstü değil mi? İnsan şanslı olmaya görsün!” Bu kelimeleri içimdeki kıskançlık duygusunu karikatürize edecek şekilde öyle bir tonda söylemişti İti, ben bile kendi durumuma gülmek zorunda kalmıştım. Ardından böylesine ıssız yerde, bomboş bir evde Clara ile yalnız başımıza kalmamızın hiç de güvenli olmadığı düşüncesine kapıldım.
Beni meraklandıracak bir şekilde, “Evet burada yalnızız ama korkacak hiçbir şey yok,” dedi. “Belki de tek korkulacak şey köpektir. Yürüyüşten döndüğümüzde seni ona tanıtacağım. Tanışma sırasında son derece sakın olmalısın. O köpek senin içini görür ve herhangi bir düşmanlık görür ya da korkunu algılarsa hemen o an saldırır.”

“Ama korkuyorum,” diye ağzımdan kaçırıverdim. Daha şimdiden titriyordum.

Babamın dobermanlarından bir tanesi üzerime atlayıp beni yıktığından beri, çocukluğumdan bu yana köpeklerden nefret ederdim. Aslında köpek beni ısırmamış yalnızca hırlayarak sivri dişlerini göstermişti. Yerimden kıpırdayamayacak kadar korktuğum için avazım çıktığı kadar bağırıp yardım istedim. O kadar korkmuştum ki altımı ıslatmıştım. Hâlâ ağabeylerimin beni o durumda görüp, altıma bez bağlanması gereken bir bebek olduğumu söyleyerek dalga geçmelerini anımsıyordum.
Clara, “Isıran köpeklerden hoşlanmam,” dedi, “ama bu köpek aslında bir köpek değil. O, başka bir şey.”
Bu sözleri merakımı uyandırmıştı ama başıma kötü bir şeyler geleceğine yönelik duygularımı değiştirmemişti.
“Yalnızca eğer ilk önce elini yüzünü yıkayıp kendine gelmek istersen sana eşlik edeyim çünkü köpek ortalılarda dolaşıyor olabilir.”
Başımı salladım. Yorgun ve sinirliydim; uzun yolun etkisi yavaş yavaş kendini göstermeye başlıyordu. Yolun tozunu yüzümden atmak ve keçeye dönmüş saçlarımı fırçalamak istiyordum.
Clara beni başka bir koridordan evin arkasına götürdü. Ana binadan biraz uzakta iki tane yapı görünüyordu.
Bu binalardan bir tanesini işaret ederek, “Burası benim idman salonum,” dedi. “Burası da giremeyeceğin mekânlardan bir tanesi; tabii bir gün seni içeriye davet etmediğim sürece.”
“Savaş sanatları çalışmalarını burada mı yapıyorsun?”

Clara kuru bir sesle, “Evet,” dedi. “Diğer bina ise banyo ve tuvalet.”
“Seni oturma odasında bekleyeceğim, geldiğinde birlikte birer sandviç yeriz.” Sanki aklımdan geçenleri okumuş gibi, “Saçlarınla fazla uğraşma,” dedi. “Burada ayna yok. Aynalar da tıpkı saatler gibidir: zamanın parçalarını kaydederler. Oysa önemli olan zamanı geriye döndürmektir.”
Ona, zamanı geriye döndürmekle ne demeye çalıştığını sormak istedim ama beni banyoya doğru yönlendirdi. Banyonun içinde pek çok kapı vardı. Clara bu binanın hangi tarafının sol hangi tarafının sağ olarak kabul edileceğine dair bir şey söylenmediğinden ve tuvaletin nerede olduğunu da bilmediğim için bütün kapılara baktım. Ortadaki holün bir tarafında altı tane küçük tuvalet vardı. Bu tuvaletlerden her biri çömelerek kullanılabilen alçak, ahşaptan tuvaletlerdi. Bu tuvaletleri alışılmadık yapan şey, burada ne lağım çukurunun ne de içi kireç dolu pislik çukurlarını kokusunu almamamdan kaynaklanıyordu. Tuvaletlerin altında akan suyun sesini duydum ancak bu suyun nereden ve nasıl geldiğini ve nereye doğru aktığını bilmiyordum.
Holün diğer tarafında çok güzel fayanslarla kaplı üç tane birbirine benzer banyo vardı. Banyoların her birinde ortada, açıkta duran antika bir küvet ve üzerinde su dolu büyük, kulplu bir sürahi ile ona uygun, porselen bir leğenin bulunduğu uzun, ahşap bir sandık vardı. Bu banyolardan hiçbirinde kendimi görebileceğim bir ayna ya da metal bir yüzey olmadığı gibi herhangi bir su tesisatı da yoktu.
Leğenin içine su doldurup bu su ile yüzümü yıkadım ve ıslak parmaklarımı birbirine dolanmış saçlarımın arasından geçirdim. Kirletmekten korktuğum için beyaz, yumuşak Türk havlularından bir tanesini kullanmak yerine, sandığın üzerindeki kutulardan birinde bulunan kâğıt mendillerle sildim. Yeniden Clara’nın karşısına çıkmadan önce birkaç derin nefes alıp gerilmiş olan ensemi ovdum.

Onu oturma odasında beyaz mavi bir Çin vazosunun içindeki çiçekleri düzenlerken buldum. Daha önceden açık olan dergiler düzenli bir şekilde üst üste konmuşlardı ve onların yanında da bir yemek tabağı duruyordu. Beni görünce gülümsedi.
“Bir papatya kadar taze görünüyorsun,” dedi. “Bir sandviç al. Hava birazdan kararacak. Kaybedecek zamanımız yok.”

4

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

3 BÖLÜM

Bir jambonlu sandviçin yarısını yuttuktan sonra aceleyle Clara’nın verdiği ceketi ve botları giydim ve elimizde uzun ömürlü pillerle çalışan birer fenerle evden ayrıldık. Botlar çok sertti ve sol teki ayağımı vuruyordu. Topuğumun su toplayacağına emindim. Fakat gece olurken hava serinlemeye başladığı için ceketi giydiğime memnundum. Ceketin yakalarını kaldırıp boynunu bağladım.

Clara, “Bahçelerin çevresinden dolanacağız,” dedi. “Evi uzaktan ve alacakaranlıkta görmeni istiyorum. Sana, daha ilerde anımsaman gereken şeyleri işaret edeceğim o nedenle dikkatli ol.”

Dar bir patikayı izledik. Uzaktan, mor gökyüzünün önündeki doğu dağlarının karanlık, sivri uçlu gölgelerini görebiliyordum. Dağların ne kadar ürkütücü göründükleri yorumunu yaptığımda, Clara bana bu dağların görünmeyen ruhsal/göksel özlerinin kadimliği nedeniyle böyle uğursuzmuş gibi göründüklerini söyledi. Görünen ve görünmeyen boyutlarda var olan her şeyin bir ruhsal özü olduğunu ve bir insanın onlara nasıl yaklaşacağını öğrenmek için bu öze karşı alıcı olması gerektiğini belirtti.
Clara’nın bu sözleri bana, iç görü kazanmak ve ne yapacağımı anlamak için kullandığım güney ufkuna bakma yöntemimi anımsattı. Ona bu konuda bir şeyler sormama fırsat kalmadan bana dağlardan, ağaçlardan ve taşların ruhsal özlerinden bahsetti. Clara’nın, tıpkı Doğu yazınında betimlenen aydınlanmış insanlar gibi bilmecemsi bir şekilde konuşması bana, onun Çin kültürünü bütünüyle özümsemiş olduğunu düşündürdü. O zaman, gün boyunca Clara’nın suyuna gittiğimin farkına vardım. Bu son derece garip bir duyguydu çünkü Clara, karşısında sahte bir alçakgönüllülük göstereceğim son insandı.

İşimde ya da okulumda zayıf ya da zorba insanların suyuna gittiğim, onlara karşı alçakgönüllü davrandığım olurdu ama Clara ne zayıf ne de zorbaydı.
Clara yüksek bir yeri işaret ederek, “İşte orası,” dedi. “Evi oradan görebileceksin.”
Toprak yoldan ayrılıp Clara’nın işaret ettiği düzlük alana doğru yürümeye başladık. Bu yerden aşağıdaki vadinin nefes kesici manzarası görülüyordu. Koyu kahverengi alanlar tarafından çevrelenmiş olan kocaman uzun yeşil ağaç kümeleri görüyor ama evin kendisini göremiyordum çünkü ağaçlar ve çalılar tarafından tümüyle gizlenmişti.
Clara yeşilliklerden oluşan bir kümeyi işaret ederek, “Ev, dört yöne göre mükemmel bir şekilde yerleştirilmiştir,” dedi. “Senin odan evin kuzey yönünde. Sana yasak olan bölüm ise evin kuzey tarafı. Ana giriş evin doğusunda, arka kapı ve avlu ise evin batı tarafında.”
Clara eliyle bütün bu bölümlerin nerede olduğunu işaret etti ama bir türlü göremedim; çıkarabildiğim tek şey koyu yeşil bir yamaydı.
“Evi görmek için X ışını kullanmak lazım,” diye şikâyet ettim. “Ağaçlar tarafından tümüyle gizlenmiş durumda.”
Clara, benim keyifsizliğime aldırmadan sevimli bir tavırla, “Üstelik bu ağaçlar son derece önemli,” dedi. “Bu ağaçlardan her biri bu yaşamda belli amaçları olan bireysel varlıklar.”
Sinirli bir şekilde, “O zaman bu dünyada var olan her varlığın bir yaşam amacı var,” dedim.
Clara’nın bana evini hararetli bir şekilde, onunla böbürlenerek göstermesinden rahatsız olmuştum. Bana gösterdiği şeyi görememek daha da sinirlendiriciydi. Ani bir rüzgâr ceketimin içinin havayla dolup balon gibi şişmesine neden oldu ve bana bu tepkimin yalnızca kıskançlıktan kaynaklandığını düşündürdü.

Clara özür diler bir şekilde, “Sözlerimin bayağı görünmesini istememiştim,” dedi. “Söylemek istediğim tek şey evimdeki herkesin ve her şeyin belli bir amaçla orada olduğuydu. Ve bu ağaçlar, beni ve tabi ki, seni de içeriyor.”
Konuyu değiştirmek istedim; bu nedenle de söyleyecek daha iyi bir şey bulamadığım için, “Bu evi satın mı aldın?” diye sordum.
“Hayır. Burası bize miras kaldı. Meksika’nın adattığı sayısız kargaşalarda pek çok kereler yıkılıp yeniden yapıldıysa da kuşaklar boyunca aileye ait oldu.”
Sade ve doğrudan sorular sorup Clara’dan da doğrudan yanıtlar aldığımda kendimi daha rahat hissettiğimi fark ettim. Ruhsal özler hakkında anlattıkları o kadar soyuttu ki, dünyasal bir şeylerden bahsederek konuya biraz ara verme ihtiyacı hissettim. Ancak beni hayal kırıklığına uğratarak, dünyevi meselelerden bahsetmeyi kısa kesip yeniden o gizemli imâlarına geri döndü.
Neredeyse saygı dolu bir şekilde, “Bu ev, onun içinde yaşamış bütün insanların eylemlerini yansıtmaktadır. En iyi yanı da gizli olmasıdır. Herkesin görebileceği şekilde ortadadır ama kimse onu göremez. Bunu aklından çıkarma. Bu, çok önemli!”
‘Bunu nasıl unutabilirim ki,’ diye düşündüm. Son yirmi dakikadır yan karanlıkta evi görebilmek için gözlerimi zorluyordum. Keşke yanımda dürbün olsaydı bu sayede merakımı giderebilirdim. Herhangi bir yorum yapamadan Clara tepeden aşağıya doğru yürümeye başladı. Orada, taze gece havası almak için yalnız başıma biraz daha kalmak isterdim ama karanlıkta geri dönüş yolunu bulamayacağımdan korkuyordum. Bu tepeye daha sonradan gündüz vakti gelip Clara’nın dediği gibi bu evin gerçekten de görülüp görülmediğini kendi başıma anlamaya karar verdim.
Geri dönüş yolunda, mülkün arkasındaki girişe varmamız neredeyse hiç zamanımızı almamıştı. Hava zifiri karanlıktı; yalnızca önümüzdeki küçük bir alan fenerlerimizin ışığıyla aydınlanıyordu. Işığıyla ahşap bir bankı gösterip buraya oturarak ayakkabılarımı ve ceketimi çıkarmamı ve onları kapının yanındaki dolaba kaldırmamı söyledi.

Açlıktan ölüyordum. Hayatım boyunca hiç bu kadar acıktığımı hatırlamıyordum ama gene de Clara’ya akşam yemeği yiyip yemeyeceğimizi sormaya utanıyordum. Belki de Clara, Guaymalarda yediğimiz o muhteşem yemeğin günün son yemeği olduğunu düşünüyordu. Gene de Clara’nın cüssesine baktığımda onun yemek konusunda pek cimrice davranmadığı anlaşılıyordu.
“Mutfağa gidip kendimize yiyecek bir şeyler bulup bulamayacağımıza bakalım,” diye teklif etti. “Ama sana önce dinamonun nerede olduğunu ve nasıl çalıştırıldığını göstereyim.”
Elinde feneriyle önüme düşüp yolu aydınlatarak beni, tuğladan yapılmış oluklu saçtan çatısı olan bir barakaya götürdü. Barakanın içinde küçük bir dizel jeneratör vardı. Onun nasıl çalıştırılacağını biliyordum çünkü bir süre elektrik kesintilerinde kullanılmak üzere buna benzer bir jeneratörü olan bir kır evinde yaşamıştım. Şalteri kaldırdığımda, içinde bulunduğum barakanın penceresinden baktığımda ana binanın yalnızca bir tarafına ışık elde etmek için elektrik hattı döşenmiş olduğunu fark ettim; evin geri kalanı karanlıkta kalırken bu bölümler aydınlandı.
“Neden evin tamamına elektrik hattı çekmediniz?” diye sordum. “Evin büyük bir bölümünü karanlıkta bırakmak çok anlamsız görünüyor.” içimden gelen bir dürtüyle, “İstersen senin için buralara elektrik hattı çekebilirim,” diye ekledim.
Şaşırmış bir şekilde bana baktı. “Gerçekten mi? Evi küle çevirmeyeceğine emin misin?”

“Kesinlikle eminim. Evimde bana kablo büyücüsü derlerdi. Bir süre bir elektrikçi çırağı olarak çalışmıştım; elektrikçi bana sulanıncaya kadar.”
Clara, “Peki sen ne yaptın?” diye sordu.
“Ona kablolarını nereye sokabileceğini söyleyip işi bıraktım.”
Clara, gırtlağından gelen bir sesle güldü. Elektrikçi olarak çalışmamı mı yoksa herifin birisinin bana sulanmasını mı komik bulduğunu anlayamamıştım.
Sesini yeniden toparlayarak, “Teklifin için teşekkürler,” dedi. “Ama bu ev tam olarak istediğimiz şekilde elektrik hattıyla döşendi. Elektriği yalnızca ihtiyaç olan yerde kullanıyoruz.”
Ben mutfakta elektriğe ihtiyaç duyulacağını ve evin aydınlanan bölümünün mutfak olduğunu düşünerek ışığa doğru yürüdüm. Clara beni durdurmak için elbisemin kolunu tuttu.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu.
“Mutfağa.”
“Yanlış yöne gidiyorsun. Burası Meksika’nın kırsal bölgesi. Buradaki evlerde ne mutfak ne de tuvalet ve banyo evin içindedir. Neyimiz olduğunu düşündün? Elektrikli buzdolabı ve gazlı fırın mı?”
Evin yanından yürüyüp spor salonunu geçtik ve daha önceden görmediğim bir diğer küçük yapıya geldik. Bu yapı, iğneli çiçekleri olan bitkilerle neredeyse örtülmüştü. Pişmiş topraktan yer mozaikleri, daha yeni beyaza boyanmış duvarları, bir sıra parlak tavan lambasıyla mutfak muazzam bir yerdi. Bilileri büyük bir zahmete girerek burayı modern eşyalarla donatmıştı. Ama kullanılan tesisat eskiydi, hatta antika görünüyordu. Odanın bir yanında odunla ısınan dökme demirden devasa bir ocak duruyordu ve şaşkınlıkla ocağın yakılmış olduğunu gördüm. Ocağın ayakla kullanılan bir körüğü ve yukarıdaki bir deliğe uzanan borusu vardı. Mutfağın diğer tarafında, her iki yanma sıralar konmuş iki tane uzun, piknik tarzı masa vardı. Masaların yanında ise üzerinde on santim kalınlığında bir et tahtasının bulunduğunu çalışma masası bulunuyordu. Üzerindeki izlerden tahtanın doğrama işinde kullanıldığı anlaşılıyordu.
Duvar boyunca uzanan son derece akıllıca yerleştirilmiş kancalara sepetler, demir tavalar ve kap kacak ve diğer pişirme gereçleri asılmıştır. Mutfak, köy evlerindeki mutfakları andırmasına karşın, çeşitli dergilerde fotoğrafları çıkan ve elinizin altında her şeyi bulabileceğiniz o güzel mutfaklardan farksızdı. Ocağın üzerinde kapakları olan üç toprak kap vardı. Clara, masalardan birine oturmamı söyledi. Ocağa gidip, arkası bana dönük bir şekilde yemeklerle ilgilenmeye başladı. Birkaç dakika içinde önüme güveç et, pilav ve fasulyeden oluşan bir yemek koydu.
Gerçek bir merakla, “Bütün bunları ne zaman hazırladın?” diye sordum. Geldiğimizden beri yemek hazırlayacak kadar zamanı olmamıştı.
“Hepsini çabucak hazırlayıp çıkamadan önce ocağa koydum,” deyiverdi.
‘Benim çok saf olduğumu sanıyor herhalde,’ diye düşündüm. Bu yemekleri hazırlamak saatler sürmüş olmalıydı. İnanamaz gözlerle bakışımı fark edip güldü.
Sanki rol yapmayı bırakıyormuş gibi bir ifadeyle, “Haklısın,” dedi. “Bazen bizim için yemek yapan bir bakıcı var.”
“Kendisi şimdi burada mı?”
“Hayır. Sabah gelmiş olmalı, şimdi gitmiştir. Yemeğini ye ve yemek nereden geliyor gibi önemsiz ayrıntılarla kafanı yorma.”

Aklımdan Clara’nın ve evinin sürprizlerle dolu olduğu geçti ama başka soru soramayacak ya da elzem olmayan herhangi bir konuda düşünemeyecek kadar aç ve yorgundum. Obur gibi yedim; öğlen yemeğinde karnımı tıka basa doldurduğum jumbo karideslerden eser kalmamıştı. Yemek seçen bir insana göre yemeğimi hapır hupur yemiştim. Çocukken, gevşeyip yemeğin tadını çıkaramayacak kadar gergindim. Her zaman yemeğin ardından yıkamam gereken dağ gibi bulaşıkları düşünüp endişelenirdim. Ağabeylerimden birisi ne zaman gereksiz bir tabak ya da kaşık kullansa öfkeden delirirdim. Onların kasti olarak ellerinden geldiği kadar fazla tabak kirlettiklerine, böylece de bana daha fazla iş çıkardıklarına emindim. Bu da yetmiyormuş gibi, babam her yemekte annemle tartışma fırsatını asla kaçırmazdı. Annemin yetiştiriliş tarzının onun, herkes yemeğini bitirmeden sofradan kalkmasına izin vermediğini biliyordu. Bu nedenle de tüm şikâyet ve yakınmalarını sofrada yapardı.
Clara, yardım teklif etmeme karşın bulaşıkları yıkamama gerek olmadığını söyledi. Yemeğin ardından oturma odasına geçtik. Anlaşılan bu odada da elektriğe ihtiyaç duyulmamıştı çünkü içerisi zifiri karanlıktı. Clara bir gaz lambası yaktı. Hayatım boyunca hiç bu tür bir lambanın ışığını görmemiştim. Parlak ve ürkütücü, aynı zamanda da yumuşak ve rahatlatıcıydı. Her yerde gölgeler oynaşıyordu. Kendimi elektrikle aydınlatılmış gerçeklikten uzakta, rüya âleminde gibi hissettim. Clara, ev, odalar, hepsi de başka bir zamana, başka bir dünyaya ait gibi görünüyordu.
Clara koltuğa otururken, “Seni köpeğimizle tanıştıracağıma söz veriyorum,” dedi. Bu köpek, evin gerçek bir üyesi. Onun yanında hissettiğin şeylere ve söylediklerine dikkat etmelisin.
Ben de onun yanma oturdum. Karşılaşmamızdan büyük bir endişe duyarak, “Fazla duyarlı ve sinirli bir köpek mi?” diye sordum.

“Evet, duyarlı ama hayır, sinirli değil. Ciddi bir şekilde bu köpeğin son derece gelişmiş bir varlık olduğuna inanıyorum ama bir köpek olarak dünyaya gelmek bu zavallı ruhun kendi benlik düşüncesini aşmasını olanaksız bir hâle getirmiyorsa da zorlaştırıyor.
Bir köpeğin kendi benliğinin bilincinde olması düşüncesinin saçmalığına yüksek sesle güldüm. Clara ya iddiasının çok saçma olduğunu söyledim.
Söylediğimi, “Haklısın,” diyerek kabul etti. ‘Benlik’ kelimesini kullanmamalıydım. Bunun yerine önemli olduğu duygusu içinde kayboldu demeliydim.”
. Benimle kafa bulduğunu biliyordum. Daha ihtiyatlı güldüm.
Clara alçak bir ses tonuyla, “Gülebilirsin ama söylediğim şeyde oldukça ciddiyim,” dedi. “Bunu kendin de anlayacaksın.” Bana doğru yaklaşıp sesini iyice alçalttı: “Arkasından ona sapo diye sesleniyoruz. Sapo, İspanyolcada “kurbağa” anlamına geliyor. Ona böyle dememizin nedeni gerçekten de kocaman bir kurbağaya benzemesi. Ama bunu asla yüzüne karşı söylemeye kalkma; o anda üzerine atılıp seni paramparça eder. Şimdi, eğer bana inanmazsan ya da bunu deneyecek kadar cesur ya da aptalsan ve köpek çılgına dönerse o zaman yapabileceğin bir tek şey var.”
“Neymiş o?” diye sorarken bir kez daha onun suyuna gittiğimi fark ediyordum ama bu kez içimde gerçek bir korku vardı.
“Hiç vakit kaybetmeden hemen ‘kocaman beyaz bir kurbağaya benzeyen Clara’dır,” demelisin. “Bunu duymaya bayılır.”
Onun tuzağına düşmeyecektim. Kendimin bu saçmalığa inanmayacak kadar akıllı olduğumu düşünüyordum. “Belki de köpeğini sapo kelimesine olumsuz bir şekilde tepki verecek şekilde eğitmişsindir,” dedim. “Köpeklerin eğitilmesini gördüm. Köpeklerin, insanların kendileri hakkında söylediklerini anlayacak kadar zeki olmadıklarına eminim. Nerede kaldı la bu sözlerden alınsınlar.”
Clara, “O zaman şunu yapalım,” diye öneride bulundu. “Seni onunla tanıştırayım ve ardından onun yanında zooloji kitaplarına bakıp kurbağalar hakkına konuşalım. Bu arada sen bana çok yavaş bir şekilde, ‘tıpla bir kurbağaya benziyor’ de ve ne olacağını görelim.”
Teklifini kabul etmeme ya da reddetmeme fırsat kalmadan kapıdan dışarıya çıkıp beni yalnız bıraktı. Kendi kendime durumun denetim altında olduğunu söyleyerek rahatlamaya çalıştım ve bu kadının bana bir köpeğin yüksek bilince sahip olması gibi saçmalıkları kabul ettiremeyeceğini düşündüm.
Clara, hayatımda gördüğüm en iri köpekle içeriye girerken ben de kendimi zihinsel açıdan daha iddiacı olmak için canlandırıyordum. Patileri bu- kahve fincanı altlığı büyüklüğünde olan inanılmaz iri bir erkek köpekti. Tüyleri simsiyah, pırıl pırıldı; sarıgözlerinde yaşamdan ölesiye sıkılmış birisinin bakışları vardı. Kulakları dairevi, yüzü yanlara sarkmış ve buruş buruştu. Clara haklıydı, kesinlikle dev bir kurbağaya benziyordu. Köpek tam önüme gelip durdu ve sanki bir şey söylemesini bekliyormuş gibi Clara’ya baktı.
“Taisha, seni arkadaşım Manfred ile tanıştırabilir miyim. Manfred, bu Taisha.”
Elimi uzatıp patisini sallamam gerekirmiş gibi bir duyguya kapıldım ama Clara başıyla bunu yapmamamı işaret etti. Gülmemeye ve korkumu belli etmemeye çalışarak, “Seninle tanıştığıma çok memnun oldum Manfred,” dedim.
Köpek daha yakına yaklaşıp kasığımı kokladı. Rahatsız olup geriye sıçradım. Ama tam o anda geriye Manfred olduğu yerde dönüp kıçıyla tam olarak diz eklemime vurdu; dengemi kaybediverdim. Kendimi bir anda yerde, dört ayağımın üzerinde buldum; üstüne üstlük bu canavar yanağımı yalamakla meşguldü. Ardından daha doğrulmama ya da dönmeme fırsat kalmadan tam burnuma osuruverdi.
Avazım çıktığı kadar bağırarak ayağa fırladım. Clara katılırcasına gülüyordu. Manfred’in de güldüğüne yemin edebilirdim. O kadar eğleniyordu ki Clara’nın arkasında dev ön patileri üzerinde esneyip bana yan yan bakıyordu.
O kadar öfkelenmiştim ki, “Seni lanet olası, leş kokulu kurbağa,” diye bağırdım.
Köpek bir anda yerinden fırlayıp koca kafasıyla bana vurdu. Ben daha yere devrilirken üzerime çıkmıştı bile. Dişleri, yüzümün yalnızca bir santim ötesindeydi. San gözlerinde büyük bir öfke gördüm. Herhangi birisinin kusmasına neden olacak kadar kötü kokan nefesini kokluyordum ve kusmak üzereydim. Clara'ya şu lanet olası şeyi üzerimden alması için bağırdığımda daha da vahşi bir şekilde hırlamaya başladı. Korkudan bayılmak üzereydim ki, Clara’nın köpeğin hırlamaları ve benim çığlıklarım arasından gelen sesini duydum: “Çabuk, sana daha önceden söylediğim şeyi söyle.”
Konuşamayacak kadar korkmuş haldeydim. Clara, çılgına dönmüş köpeği kulaklarından kavramış geriye çekmeye çalışıyordu ama bu onu daha da azdırmaktan başka bir işe yaramıyordu.
Clara, “Söyle! Çabuk sana söylediğim şeyi söyle!” diye bağırdı.
Korkudan donup kaldığım için ne söylemem gerektiğini de hatırlayamıyorum. Ardından neredeyse kendimden geçmek üzereydim ki kendi çığlığımı duydum: “Özür dilerim. Asıl kurbağaya benzeyen Clara.”
Köpek o anda hırlamasını kesip göğsümden indi. Clara yerden kalkıp divana oturmama yardımcı oldu. Köpek sanki Clara’ya yardım ediyormuş gibi arkamızdan geldi. Clara bana biraz ılık su içirdi, bu, midemin daha da bulanmasına neden oldu. Daha kötü hissetmeden önce kendimi dışarıya zor attım.
Daha sonradan Clara, Manfred ile birlikte kurbağalar ile ilgili bir zooloji kitabına bakmamızı ve bu sırada Clara’nın tıpkı büyük beyaz bir kurbağaya benzediğini söyleyerek Manfred’in kafasına yerleşmiş olabilecek yanlış kanıları silmemizi önerdi.
“Bir köpek olmak onu son derece önemsiz bir hâle getiriyor,” dedi. “Zavallı ruh! Böyle olmak istemiyor ama yapabileceği bir şey yok. Ne zaman birisinin kendisi ile dalga geçtiğini hissetse öfkeden çılgına dönüyor.”
Ona, içinde bulunduğum durumda ileri düzeyde köpek psikolojisi konusunda son derece yetersiz bir denek olacağımı söyledim. Ama Clara bu oyunu sonuna kadar oynamam konusunda ısrarcıydı. Kitabı açar açmaz Manfred hemen yanımıza gelip kitaptaki resimlere bakmaya başladı. Clara kurbağalarla dalga geçmeye ve bazılarının inanılmaz çirkin olduğunu söylemeye başladı. Sıra bana geldiğinde kendi rolümü oynamaya başladım. Saçma sapan konuşmamız sırasında “kurbağa” ve İspanyolca “sapo” kelimesini yüksek sesle mümkün olduğunca fazla tekrarladım. Ama Manfred herhangi bir tepkide bulunmuyordu. Onu tıpkı ilk gördüğüm anki kadar sıkkın görünüyordu.
Tıpkı daha önceden sözleştiğimiz gibi, Clara’nın aslında tıpkı kocaman beyaz bir kurbağaya benzediğini söylediğim anda Manfred kuyruğunu sallayarak gerçek bir canlılık belirtisi gösterdi. Anahtar cümleyi birkaç kez daha tekrarladım; ben daha fazla tekrarladıkça köpek de daha neşeli bir hale geliyordu. Bu sırada içimde beliren bir sezgiyle kendimin de sıska bir kurbağa olduğumu ve tıpkı Clara gibi kocaman bir kurbağa olma yolunda emin adımlarla ilerlediğimi söyledim. Bu sözlerim üzerine köpek sanki elektriğe tutulmuş gibi havalara sıçramaya başladı. Clara, “Taisha, oyunu biraz ileri götürüyorsun,” dediğinde Manfred’in gerçekten de daha fazlasını kaldıramayacak kadar neşelendiğini düşünmeye başladım. Koşarak odadan dışarıya çıktı.
Sersemlemiş bir halde divanın arkalığına yaslandım. Durumu destekleyen bir sürü kanıt olmasına karşın hâlâ derinlerde bir yerlerde bir köpeğin kendine takılan sevimsiz bir lakaba Manfred’in verdiği şekilde tepki vermesinin mümkün olmadığını düşünüyordum.
“Clara bana bu işin altında yatan hilenin ne olduğunu söyle?” dedim. Köpeği bu şekilde tepki vermesi için nasıl eğittin?”
“Gördüklerin numara değildi,” diye yanıt verdi. Manfred gizemli ve bilinmeyen bir yaratıktır. Bu dünyada onun suratına karşı onu öfkelendirmeden sapo ya da sapito diyebilecek bir tek insan var. O adamla yakınlarda tanışacaksın. Manfred’in gizemlerinden sorumlu olan kişi o. Bu nedenle de onu sana açıklayabilecek tek kişi.”
Clara, beklenmedik bir şekilde ayağa kalktı. Elime bir gaz lambası tutuşturarak, “uzun bir gün geçirdin,” dedi. “Sanırım senin için yatma zamanı gelmiş olmalı.”
Beni, bana verdiği yatak odasına götürdü, “içeride ihtiyacın olan her şeyi bulacaksın,” dedi. “Eğer dışarıya çıkmaya korkarsan yatağın altında bir lazımlık var. Umarım rahat edersin.”
Sırtımı sıvazladıktan sonra karanlık koridorda kayboldu. Onun yatak odasının nerede olduğunu bilmiyordum. Acaba, benim adım atmamın yasak olduğu evin öteki bölümünde olabilir mi diye merak ettim. O kadar garip bir şekilde iyi geceler dilemişti ki, bir süre elim kapı tokmağında bu tür şeyler düşünerek kalakalmış tun.
Odama girdim. Gaz lambası her yana gölgeler saçıyordu. Masanın üzerinde, herhalde Clara’nın koymuş olduğu vazonun içindeki çiçeklerin yerdeki gölgeleri kıpır kıpır oynuyordu. Oyma ahşap etajer titrek, parlak gri ışıklardan oluşan bir küre gibiydi ve yatağın yanlarındaki direkler tıpkı bir çift yılan gibi duvardan yukarıya doğru tırmanıyorlardı. O an içi porselen ve emaye eşyalarla dolu olan maun etajerin bu odada bulunma nedenini anladım; gaz lambasını ışığı bu eşyaların ve heykelciklerin şekillerini tümüyle değiştiriyor bir hayal dünyası yaratıyordu. Aklıma gelen düşünce porselen ve emayenin elektrik ışığı için uygun olmadığıydı.
Odayı incelemek istiyordum ama ölesiye yorgundum. Gaz lambasını yatağın yanındaki küçük masanın üzerine koyup soyundum. Bir sandalyenin arkasında duran beyaz muslin geceliği giydim. Üstüme uymuştu; en azından yerlerde sarkmıyordu.
Yatağa çıkıp sırtımı yastıklara vererek oturdum. Lambayı hemen söndürmedim; gerçeküstü gölgeleri izlemek ilgimi çekmişti. Çocukken yatma vakti oynadığım bir oyunu hatırladım: duvardaki gölgelen kaç tane nesnenin şekline benzetebileceğimi sayardım.
Yarı açık pencereden gelen hafif esinti, duvara vuran gölgelerin dalgalanmasına neden oluyordu. Yorgunluktan tükenmiş halde, hayvanların, ağaçların ve uçan kuşların şekillerini görebildiğimi hayal ettim. Ardından gri bir ışık küresinde bir köpeğin belli belirsiz çehresini gördüm. Yuvarlak kulakları ve buruşuk yanakları vardı. Bana göz kırpıyormuş gibiydi. Onun Manfred olduğunu biliyordum. Zihnimi garip düşünceler ve sorular doldurmaya başladı. Bu gün yaşadıklarımı nasıl toparlayabilirdim? Hiç birine tatmin edici bir açıklama getir emiyordum. Yalnızca, Clara olma yolunda sıska bir kurbağa olduğuma ilişkin söylediklerimin Manfred ile aramda duygusal bir bağ oluşturduğuna emindim. Aynı zamanda onu sıradan bir köpek olarak düşünemediğime ve artık ondan korkmadığıma da emindim. İnanamamama karşın, Clara ile benim konuştuklarımızı anlayabilecek özel bir zekâya sahip olduğunu göstermişti.

Esinti bir anda perdenin dalgalanmasına ve gölgelerden oluşan şekillerin birbirlerine geçmesine neden oldu. Köpeğin yüzü, geceyi karşılamak için bana güç verecek tılsımlar olarak hayal ettiğini diğer şekillere karışmaya başladı.
Zihnin, sanki sınırsız film rulosu içeren bir kamera gibi, deneyimlerini boş bir duvara yansıtabilmesinin ne kadar inanılmaz olduğunu düşündüm.
Lambanın alevi yavaş yavaş azalırken gölgelerde yok olup yerlerini zifiri karanlığa bıraktılar. Karanlıktan korkmadım. Garip bir evde, garip bir yatakta yatıyor olduğum gerçeği beni rahatsız etmedi. Clara burasının benim odam olduğunu söyledikten ve bu odada birkaç dakika geçirdikten sonra kendimi tümüyle evimde gibi hissettim. Korunduğuma dair güçlü bir duygu içindeydim.
Önümdeki karanlığa bakarken, odanın içindeki havanın köpürdüğünü hissettim. Clara’nın, tıpkı elektrik kablosundan elektriğin akması gibi bu evin de inanılmaz bir enerji ile dolu olduğunu söylediğini anımsadım. Daha önceden, olup bitenler nedeniyle bu enerjiyi fark edememiştim. Ama şimdi, mutlak sessizliğin içinde, yumuşak bir vızıltı duyuyordum. Ardından zar zor görülebilecek kadar minik köpüklerin odanın içinde inanılmaz bir hızla hareket ettiklerini gördüm. Çılgınca birbirlerine çarpıyor, binlerce arının vızıldamasına benzer bir vızıltı çıkarıyorlardı. Oda ve tüm ev, benim de varlığımın her bir parçasını dolduran görünmez bir elektrik akışıyla dolup taşıyor gibiydi.

5

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

4 BÖLÜM

Mutfağa girdiğimde Clara, “İyi uyudun mu?” diye sordu.
Yemek için masaya oturmak üzereydi. Akşam bana sabah yemeğinin kaçta olduğunu söylememiş olmasına karşın masaya benim için tabak koymuş olduğunu gördüm.
“Ölü gibi uyudum,” dedim.
Kendine katılmamı söyleyip tabağıma dilimlenmiş baharatlı et koydu. Ona, tanımadığım bir yatakta uyanmanın benim için her zaman zor olduğunu söyledim. Babam çok sık iş değiştirmişti ve bu nedenle ailem sürekli nerede is bulunursa oraya taşınmak zorunda kalmıştı. Yeni bir evde uyanıp nerede olduğumu anlayamamanın neden olduğu şaşkınlıktan her zaman çok korkardım. Ama bu korku bu sefer gerçekleşmemişti. Uyandığımda ilk hissettiğim, bu evin ve odanın daima benim yuvam olduğuna yönelik bir duyguydu.
Clara dikkatli bir şekilde dinleyip ardından onaylayıcı bir şekilde başını salladı. “Bunun nedeni bu odanın sahibi olan insanla uyum içinde olmandan kaynaklanıyor,” dedi.
Merakla, “Burası kimin odası?” diye sordum. Tabağımdaki etin yanına bol miktarda pilav koyarken, “Bunu zamanı geldiğinde kendin öğreneceksin,” dedi. Ardından elime bir çatal tutuşturdu. “Hadi bakalım yemeğini ye. Bugün güce ihtiyacın olacak.”
Tabağımdaki her şeyi yiyip bitirinceye kadar konuşmama izin vermedi.
Clara tabakları kaldırırken, “Bugün ne yapacağız?” diye sordum.

“Biz değil,” diyerek beni düzeltti. “Özetleme çalışmana başlamak için mağaraya gideceksin.”
“Benim neyime başlamak için?”
“Dün gece sana burada bulunan herkesin ve her şeyin burada bulunma nedeni olduğunu söylemiştim ve buna sen de dahilsin.”
“Ben niçin buradayım, Clara?”
“Burada bulunma nedenin sana aşamalı olarak açıklanmak zorunda,” dedi. “En basit düzeyde, her ne düşünüyor olursan ol, burada olmaktan hoşlandığın için buradasın. İkinci olarak, daha karmaşık bir nedenle, özetleme olarak adlandırılan olağanüstü çalışmayı öğrenmek ve uygulamak için buradasın.”
“Bu çakışma nedir, neden meydana geliyor peki?”
“Mağaraya vardığımızda sana bunu anlatacağım.”
“Neden şimdi anlatmıyorsun?”
“Biraz sabırlı ol, Taisha. Şu an bütün sorularını yanıtlayamam çünkü henüz bu yanıtları kaldırabilecek kadar enerjin yok. Daha sonradan, bazı şeyleri açıklamanın ne kadar zor olduğunu kendin de göreceksin.
“Yürüyüş botlarını giy de çıkalım.”
Evden ayrılıp, bir gece önce yürüdüğümüz patikadan yandaki alçak tepelere tırmanıp doğuya doğru ilerledik. Kısa bir yürüyüşten sonra yüksekte bulunan ve yeniden gelmeye karar vermiş olduğum o düz ve açık alanı gördüm. Gündüz vakti buradan evi görüp göremeyeceğimi merak ettiğim için Clara’nın yolu göstermesini beklemeden o tarafa yöneldim.
Yeşillikler ve tepeler arasında sıkışmış bir yığına dikkatle baktım ancak hava güneşli ve açık olmasına karşın herhangi bir bina izine rastlayamadım. Bir şeyden kesinlikle emindim; dün akşam gördüğümü sandığımdan daha devasa ağaçlar olmalıydı.
Clara, “Banyoyu görebileceğine eminim,” dedi. “Şurada, ağaçların arasındaki kırmızımsı nokta.” Vadiyi incelemeye o kadar dalmıştım ki Clara’nın arkamdan yaklaştığını duymayıp sıçradım.
Dikkatimi yönlendirmeme yardımcı olmak için bana aşağıdaki yeşillikte belli bir bölgeyi işaret etti. Her zaman yaptığım gibi insanlarla karşı düşüncede olmamak için, nezaketten, evi gördüğümü söylemeyi düşündüm ama güne, birilerinin suyuna giderek başlamak istemiyordum. Bu nedenle sessiz kaldım. Bunun yanı sıra, vadinin içine gizlenmiş öylesine muhteşem bir güzellik vardı ki nefesimin kesilmesine neden olmuştu. Kendimi bu güzelliği izlemeye öylesine kaptırdım ki bir süre sonra üzerime uykulu bir hâl çökmeye başladı; iri bir kayaya yaslanıp vadideki bu güzelliğin kaynağı her neyse beni alıp götürmesine izin verdim. Ve beni gerçekten de başka bir yere taşıdı. Büyük bir partinin olduğu bir piknik alanında bulunduğumu hissettim. İnsanların kahkahalarını duydum...
Clara beni koltukaltlarımdan tutup ayağa kaldırdığında hayallerimden sıyrıldım.
“Aman tanrım, Taisha,” dedi. “Sen düşündüğümden de garipsin. Bir süreliğine seni tümüyle kaybettiğimi sandım.”
Ona gördüğüm rüyayı anlatmak istiyordum çünkü kısa bir süreliğine uykuya daldığıma emindim. Ama Clara ilgi göstermeyip hızla yürümeye başladı.
Tam anlamıyla nereye gittiğini bilen bir insanın tavrıyla emin adımlarla hızlı bir şekilde yürüyordu. Bana gelince, tökezleyip düşmemeye dikkat ederek amaçsızca onun arkasından yürümeye çalışıyordum. Mutlak bir sessizlik içinde yürüdük. Yarım saat kadar sonra, daha önceden geçtiğimize emin olduğum belli bir kaya oluşumunun yanından geçiyorduk.
Sessizliği bozarak, “Daha önceden de buradan geçmemiş miydik?” diye sordum.
Başını onaylar şekilde salladı. “Daireler çiziyoruz,” diye itiraf etti. Seni tıpkı bir avmışsın gibi izleyen bir şey var ve eğer yolumuzu kaybettirmezsek mağaraya kadar bizi izleyecek.”
Arkaya dönüp birisinin bizi izleyip izlemediğine baktım; gördüğüm tek şey çalılar ve kıvrılmış ağaç dallarıydı. Clara’ya yetişmek için adımlarımı hızlandırdım ve ayağım yerdeki bir dala takılıp tökezlenmeme neden oldu. Şaşkın halde öne doğru düşerken bir çığlık attım. Clara inanılmaz bir hızla fırlayıp bir eliyle kolumu yakalayıp bir bacağını da önüme uzatarak düşmeme engel oldu.
Soğukkanlı bir şekilde, “Yürüyüşte pekiyi değilsin değil mi?” dedi.
Ona asla bir doğa insanı olmadığımı, çocukken doğa yürüyüşü ve kamp yapma gibi şeylerin eğitimli kentlilere göre olmayan, dağlılar ve ormanlık alanlarda yaşan eğitimsiz insanlar ile ilgili şeyler olduğuna inandığımı söyledim. Dağların eteklerinde yürümek pek keyifli bulduğum bir deneyim değildi. Diğer insanların nefes kesici bulacakları bu manzara beni pek ilgilendirmiyordu.
Clara, “Neyse İti manzarayı izlemek için burada değilsin,” dedi. “Aklını yürüdüğün yola ver ve yılanlara dikkat et.”
Bu bölgede yılanlar olsun ya da olmasın tavsiyesi dikkatimi yere yöneltmeme neden oldu. Yürümeye devam ederken gittikçe soluk soluğa kalmaya başladım. Clara’nın giymem için verdiği botlar ayağıma kurşun gibi gelmeye başlamıştı. İleriye doğru bir adım atmak için ayağımı yerden kaldırmakta zorlanıyordum.

Sonunda dayanamayarak, “Bu doğa yürüyüşü gerçekten gerekli mi?” diye sordum.
Sonunda “Bu doğa yürüyüşü gerçekten gerekli mi?” diye sordum.
Clara durdu ve bana doğru döndü. “Anlamlı bir şeyler üzerine konuşmadan önce, en azından kalabalık arkadaşlarının farkında olmalısın,” dedi. “Sana bunu tam olarak bunu yapmanda yardım etmek için elimden gelenin en iyisini yapıyorum.”
“Neden söz ediyorsun?” diye sordum. “Ne arkadaşları?” Alışılmış karamsarlığım beni yine ele geçirmişti.
“Senin alışkanlık haline getirdiğin duygu ve düşüncelerinden, özgeçmişinden oluşan engelden söz ediyorum,” diye açıkladı. “Sana sen olduğunu, eşsiz ve özel birisi olduğunu düşündüren her şey.”
“Alışkanlık haline getirdiğim duygu ve düşüncelerimin nesi varmış?” diye sordum. Clara'nın anlaşılmaz iddiaları beni kesinlikle sıkıyordu.
“O alışkanlık haline gelmiş duygular ve düşünceler tüm sorunlarımızın kaynağıdır,” dedi.
O daha çok bilmece gibi konuştukça, sinirlerim daha da çok bozuluyordu. O anda, bu kadının kendisiyle biraz zaman geçirme davetine dayanamadığını için kendimi tekmeleyebilirdim. Bu ertelenmiş bir tepkiydi. İçimdeki korkular şimdi tüm gücüyle yüze çıkmıştı. Onun her an bir bıçak çıkartarak beni öldürebilecek bir psikopat olabileceğini hayal ettim. Biraz daha düşününce, açıkça belli olduğu gibi savaş sanatları çalışmış olduğu için, bıçağa ihtiyacı olmayacağını anımsadım. Kaslı bacaklarıyla atacağı bir tekme benim sonum olabilirdi. Onunla boy ölçüşemezdim. Benden daha yaşlıydı, ama benden çok daha güçlüydü. Kendimi sonu bir başka istatistik olan, kendisinden bir daha hiç haber alınamayan kayıp kişilerden birisi olarak gördüm. Aramızdaki mesafeyi arttırmak için hızımı bilerek azalttım.
Clara kesinlikle düşüncelerimi okuyarak “Öyle marazi düşüncelere kapılma,” dedi. “Seni buraya getirmekle tek yapmak istediğim, yaşamla biraz daha zarafetle yüzleşmeye hazırlanmana yardım etmekti. Ama yapmayı başardığım tek şey çirkin kuşku ve korkulara yol açmak gibi görünüyor.”
Aklıma öyle marazi düşünceler gelmiş olduğu için çok utanmış hissettim. Clara'nın benim kuşku ve korkularım hakkında bu kadar kesinlikle haklı olması ve bir anda içimdeki telası yatıştırması şaşırtıcıydı. Ondan özür dilememin ve ona aklımdan neler geçmekte olduğunu açıklamanın mümkün olmasını istedim, ama bunu yapmaya hazır değildim; bu beni daha da dezavantajlı duruma getirecekti.
Onun yerine “İnsanın zihnini yatıştıran garip bir gücün var, Clara,” dedim. “Bunu yapmayı Doğuda mı öğrendin?”
“Bu büyük bir başarı değil,” dedi, “senin zihnin yatıştırması kolay olduğu için değil, hepimiz benzer olduğumuz için. Seni ayrıntılarıyla bilmem için, yapmam gereken tek şey kendimi bilmek. Ve bunu, sana yemin ederim ki, biliyorum.
“Şimdi, yürümeye devam edelim. Sen tümüyle yığılıp kalmadan mağaraya ulaşmak istiyorum.”
Tekrar yürümeye başlamaya isteksiz olarak “Söyle bana, Clara, o mağaranın içinde ne yapacağız?” diye sordum.
“Sana hayal edilemeyecek şeyler öğreteceğim.”
“Nasıl hayal edilemeyecek şeyler?”
Bana kocaman gözlerle bakarak “Yakında öğreneceksin,” dedi.

Daha fazla bilgi almayı çok istiyordum, ama onunla konuşma başlatana kadar, o bir sonraki yokuşun yarışma varmıştı bile. Ayaklarımı sürüyerek onu sonunda bir akarsuyun kenarında oturana • kadar beş yüz metre daha izledim. Orada, ağaçların yaprakları o kadar sıktı ki artık göğü göremiyordum. Botlarımı çıkardım. Topuğumda bir yer su toplamıştı.
Clara yerden sert uçlu bir sopa aldı ve onunla ayağıma, başparmağımla ikinci parmağımın arasına, vurdu. Hafif elektrik akımı gibi bir şey baldırlarımdan yukarı bacaklarımın iç tarafına doğru tırmandı. Sonra beni dört ayaküstünde durdurdu ve her seferinde bir ayağımı alarak, ayak tabanlarımı yukarı doğru çevirdi ve ayak başparmağımın altındaki çıkıntının tam altındaki noktaya vurdu. Ben acıyla bağırdım.
Hasta kişileri tedavi etmeye alışmış birisinin ses tonuyla “Bu o kadar kötü değildi,” dedi. “Klasik Çin doktorları bu tekniği zayıf düşmüş olanları canlandırmak ya da eşsiz bir dikkat durumu yaratmak için uygularlardı. Ama günümüzde bu gibi klasik bilgiler ölüyor.”
“Bu neden böyle, Clara?”
“Çünkü materyalizme verilen önem insanları ezoterik arayışlardan uzaklaşmaya götürdü.”
“Bana çölde geçmişle olan bağın koptuğunu söylediğinde unlatmak istediğin bu muydu?”
“Evet. Büyük bir karışıldık her zaman varlıkların enerji biçimlerinde derin değişikliklere yol açar. Her zaman iyi olmayan değişikliklere.”
Bana ayaklarımı akan suyun içine koymamı ve dipteki düz kayaları hissetmemi söyledi.
Su buz gibi soğuktu ve istemeden titrememe neden oldu.

“Ayaklarını ve ayak bileklerini saat yönünde daireler çizecek biçimde hareket ettir,” diye öneride bulundu. “Bırak akan su yorgunluğunu alıp götürsün.”
Ayak bileklerimle daireler çizmeye başladıktan birkaç dakika sonra, tazelenmiş hissettim ama ayaklarım neredeyse donmuştu.
Clara, “Şimdi bütün gerginliğinin ayaklarına aktığını hissetmeye çalış, sonra onu ayak bileklerini yana doğru silkeleyerek dışarı at,” dedi. “Böylece üşümeden de kurtulursun.”
Suya ayaklarımla vurmaya ayaklarım uyuşana kadar devam ettim. Ayaklarımı sudan çıkartarak “Bunun ise yaradığını sanmıyorum, Clara,” dedim.
“Bu gerginliği kendinden uzağa yönlendirmediğin için,” dedi. “Akan su yorgunluğu, üşümeyi, hastalığı ve istenmeyen her şeyi alıp götürür, ama bunun olması için, istencini kullanmalısın. Yoksa suya ayaklarımla vurmaya su akıp kuruyana kadar devam edebilirsin ama bir sonuç alamazsın.”
Clara eğer birisi bu alıştırmayı yatakta yaparsa, bir akarsuyu görselleştirmek için hayal gücünü kullanması gerektiğini ekledi.
Ceketin yakasıyla ayaklarımı kurularken “ 'İstencini kullanmak' ile tam olarak ne demek istedin?” diye sordum. Ayaklarımı güçlüce ovduktan sonra, sonunda ısındılar.
“istenç evreni ayakta tutan güçtür,” dedi. “İstenç her şeye odak veren kuvvettir. İstenç dünyayı yaratır.”
Onun her sözcüğünü dinlediğime inanamıyordum. Alışılmış sıkıntılı umursamazlığımı hiç alışılmamış bir dikkatliliğe dönüştüren kesinlikle büyük bir değişim oluyordu. Bu Clara'nın ne söylediğini anladığımdan değildi, çünkü anlamıyordum. Beni çarpan şey onu sıkılmadan ve dikkatim dağılmadan dinleyebiliyor olmamdı.

“Bu gücü daha açıkça tarif edebilir misin?” diye sordum.
“Onun üzerine konuşmanın metaforlar kullanarak konuşmaktan başka hiçbir yolu yok,” dedi. Ayakkabısının tabanını toprağa sürterek kuru dalları yana doğru süpürdü. “Kuru dalların altında toprak, koca yeryüzü var. İstenç her şeyin altındaki ilkedir.”
Clara birleştirdiği ellerini suya soktu ve yüzüne su çarptı. Yeniden cildinde hiç kırışık olmamasına şaşırdım. Bu sefer onun genç görünümü üzerine konuştum.
Ellerindeki suyu silkeleyerek “Nasıl göründüğüm içsel varlığımı çevreyle dengede tutmamla ilgilidir,” dedi. Yaptığımız her şey o dengeye bağlıdır. Bu akarsu gibi genç ve canlı, ya da Arizona'daki lav dağları gibi eski ve kötü olabiliriz. Bu bize bağlıdır.”
Onun söylediğine inanıyormuşum gibi ona benim o dengeyi kazanmamın bir yolu olup olmadığını sormama şaşırdım.
Kafasını salladı. “Bunu kesinlikle yapabilirsin,” dedi. “Ve sana öğreteceğim benzersiz alıştırmayı, özetlemeyi uygulayarak bunu yapacaksın da.”
Heyecanla “O alıştırmayı yapmak için bekleyemem,” dedim ve botlarımı giydim. Sonra ortada hiçbir anlaşılır neden olmadığı halde, öyle yerimde duramaz hale geldim ki hızla ayağa kalkıp “Yeniden yola çılana zamanı gelmedi mi?” dedim.
Clara, “Vardık bile,” dedi ve bir tepenin yanındaki küçük bir mağarayı işaret etti.
Mağaraya baktığımda heyecanım uçup gitti. O açık delikte uğursuz ve kötü bir şeyler olacağı hissini veren bir şey vardı, ama davet ediciydi de. Onu keşfetmek için kesin bir dürtü duyuyordum, ama aynı zamanda içeride bulacaklarımdan korkuyordum.

Onun evinin yakınında bir yerlerde olduğumuzu tahmin ediyordum, bu düşüncenin rahatlık verdiğini fark ettim. Clara bana bunun bir güç yeri, kadim Çinli yer bulma sanatını, feng-shuİyi uygulayanların, mutlaka bir tapmak yeri olarak seçecekleri bir yer olduğunu söyledi.
“Burada, su, ağaç ve hava unsurları mükemmel bir uyum içinde,” dedi. “Burada, enerji bolluk içinde dolaşıyor. Mağaranın içine girdiğinde ne demek istediğimi göreceksin. Bu eşsiz noktanın enerjisini kendini arıtmak için kullanmalısın.”
“Burada kalmam gerektiğini mi söylüyorsun?”
“Kadim Doğu'da, keşişlerin ve bilginlerin mağaralarda inzivaya çekildiklerini bilmiyor muydun?” diye sordu. “Toprak tarafından çevrilmiş olmak onların meditasyon yapmalarına yardım ediyordu.”
Beni emekleyerek mağaranın içme girmeye zorladı. Cesaretle, yarasa ve örümceklerle ilgili tüm düşünceleri bırakarak, içeri girdim, içerisi karanlık ve serindi ve yalnızca bir kişi için yer vardı. Clara bana sırtımı duvara dayayarak bağdaş kurup oturmamı söyledi. Ceketimi kirletmek istemeyerek tereddüt ettim, ama arkama yaslandığımda, dinlenebiliyor olmaktan dolayı rahatladım. Tavan kafama yakın olduğu ve zemin kuyruk sokumuma dayandığı halde, klastrofobik değildi.
Hafif, neredeyse algılanamaz bir hava akımı mağaranın içinde dolaşıyordu. Tam Clara'nın olacağımı söylediği gibi zindeleşmiş hissettim. Ceketimi çıkartıp üzerine oturacaktım ki, mağaranın ağzında çömelmiş olan Clara konuştu.
“Sana öğretmek istediğim özel sanatın doruğuna,” diye başladı, “soyut uçuş denilir ve buna ulaşmanın yoluna da özetleme deriz.” Mağaranın içine uzandı ve alnınım sol ve sağ yanlarına dokundu. “Farkındalık buradan buraya kaymalıdır,” dedi, “çocukken, bunu kolayca yapabiliriz, ama bedenin mührü savurganca aşırılıklarla kırıldığında, yalnızca farkındalığın özel bir biçimde kullanılması, doğru yaşamak ve bekârlık tükenip giden enerjiyi, kaymayı gerçekleştirmek için gereken enerjiyi geri getirebilir.”
Söylediği her şeyi kesinlikle anladım. Hatta o farkındalığı alnın bir tarafından diğerine gidebilecek bir enerji akımı olarak hissettim bile. Ve iki nokta arasındaki açıklığı geniş bir boşluk, geçişi engelleyen bir boşluk olarak görselleştirdim.
Clara konuşmaya devam ettiğinde onu dikkatle dinledim. “Beden çok güçlü olmalıdır,” dedi “ki farkındalık uçurumun bir tarafından diğerine göz açıp kapayıncaya kadar atlayabilmek için keskin ve akışkan olabilsin.”
Clara sözlerini söylediğinde, olağandışı bir şey oldu. Clara'yla Meksika'da kalacağımdan kesinlikle emin oldum. Hissetmek istediğim şey birkaç gün içinde Arizona'ya dönecek olmaktı; ama gerçekte hissettiğim şey geri dönmeyeceğimdi. Aynı zamanda bu farkına varışımın yalnızca Clara'nın başından beri kafamdakilerin kabullenilmesi olmadığını, ama onun isteklerine direnemeyecek kadar güçsüz olmamın nedeninin beni kontrol eden gücün yalnızca onun gücü olmayışı olduğunu da biliyordum.
Sanki onunla kalmak için sözlere dökülmeyen bir anlaşma yaptığımı biliyormuş gibi “Şu andan itibaren, farkındalığın en önemli yere sahip olduğu bir yaşam sürmelisin,” dedi. “Bedenini ve zihnini zayıflatan ve onlara zarar veren her şeyden sakınmalısın. Ayrıca, su an için, dünyayla bütün fiziksel ve duygusal bağlarını koparman da gerekli.”
“Bu neden o kadar önemli?”
“Çünkü her şeyden önce bütünlük kazanmalısın.”

Clara içimizde ikiciliğin (düalizm) olduğuna; zihnin bizim esassız parçamız, bedeninse somut parçamız olduğuna ikna olduğumuzu açıkladı.
Bu ayırım enerjimizi kaotik bir ayrılma durumunda tutuyor ve onun birleşmesini önlüyordu.
“Ayrılmış olan bizim insan durumumuz dur,” dedi. “Ama ayrılmamız zihin ve beden arasında değil, zihni ya da benliği içinde barındıran bedenle, temel enerjimizin kabı olan çiftin arasındadır.”
Clara doğumdan önce, insanın zorlandığı ikiciliğinin var olmadığını, ama doğumdan başlayarak, iki parçanın insanoğlunun istencinin çekmesi tarafından ayrıldığını söyledi. Bir parça dışa doğru döner ve fiziksel beden olur; diğeri, içeri döner ve çift olur. Ölümde ağır olan parça, beden, onun tarafından içine alınmak için toprağa döner ve. Hafif parça, çift, özgür kalır. Ama yazık ki, çift hiçbir zaman mükemmelleş irilmediğinden, özgürlüğü, evrenin içine dağılmadan önce, yalnızca bir an için deneyimler.
Clara, “Eğer yanlış beden ve zihin ikiciliğimizi silmeden ölürsek, alışılmış bir biçimde ölürüz,” dedi.
“Başka nasıl ölebiliriz ki?”
Clara bir kasını kaldırarak bana baktı. Sorumu yanıtlamak yerine, güvenli bir ses tonuyla dönüşüm yasayabileceğimiz olasılığından haberimiz olmadığı için öldüğümüzü açıkladı. Bu dönüşümün bu yaşam süresi içinde başarılması gerektiğini ve bu görevde başarılı olmanın bir insanın sahip olabileceği tek gerçek amaç olduğunu vurguladı. Bütün diğer başarılar geçiciydi, çünkü ölüm hepsini hiçbir şeyliğe dönüştürüyordu.
“Bu dönüşüm neyi gerektiriyor?” diye sordum.
“Tümden bir değişimi gerektiriyor,” dedi. “Ve bu da, özgürlük sanatının temel dayanağı olan özetlemeyle başarılır. Sana öğreteceğim sanata özgürlük sanatı denilir. Bu uygulaması son derece zor olan, ama açıklaması daha da zor bir sanattır.”
Clara bana öğreteceği her işlemin, ya da benden yerine getirmemi isteyeceği her görevin, bana ne kadar sıradan görünürse görünsün, özgürlük sanatının nihai amacını, soyut uçuşu, başarmaya giden bir adım olduğunu söyledi.
“Sana ilk olarak göstereceklerim her gün yapman gereken basit hareketler,” diye devam etti. “Bunlara her zaman yaşamının vazgeçilmez bir parçası olarak bak.
“Önce, sana nesiller boyunca bir sır olan bir soluğu göstereceğim.
Bu soluk yaratılış ve yok edilişin, aydınlık ve karanlığın, varlığın ve var olmamanın çifte gücünü yansıtır.”
Bana mağaradan çıkmamı söyledi, sonra hafif hareketlerle, omurgam öne doğru eğilecek biçimde oturmamı ve dizlerimi göğsüme doğru olabildiğince yükseğe çekmemi sağladı. Ayaklarımı yerde tutarken, kollarımı bacaklarıma sarmalı ve ellerimi dizlerimin önünde sıkıca tutmalıydım ya da, eğer istersem, dirseklerimi tutabilirdim. Clara kafamı çenem göğsüme değene kadar hafifçe eğdi.
Dizlerimin yanlara doğru açılmasını önlemek için kol kaslarımı zorlamam gerekiyordu. Göğsüm sıkışmıştı karnım da öyleydi, çenemi içeri çevirdiğimde boynum kütürdedi.
“Bu güçlü bir soluk,” dedi. “Bu seni yere yıkabilir ya da uyutabilir. Eğer öyle olursa, uyandığında eve dön. Bu arada, mağara evin hemen arkasında. Patikayı izle, iki dakikada orada olursun.”
Clara bana kısa, sığ soluklar almayı öğretti. Ona bu isteğinin gereksiz olduğunu çünkü o pozisyonda yalnızca öyle soluyabileceğimi söyledim. Clara ellerimle kollarımda yarattığım basıncı yalnızca biraz azaltsam bile soluğumun normale döneceğini söyledi. Ama onun istediği bu değildi. Clara benim sığ solunuma en az on dakika devam etmemi istiyordu.
O pozisyonda belki de yarım saat, sürekli olarak bana öğrettiği gibi sığ soluklar alarak kaldım. Karnımda ve bacaklarımdaki başlangıçtaki kramp geçtikten sonra, soluk içimi yumuşatıyormuş ve krampı yok ediyormuş gibi geldi. İşkence gibi gelecek kadar uzun bir zaman geçtikten sonra, Clara beni iterek yere yatacak biçimde yuvarlanmama neden oldu, ama kollarımdaki baskıyı azaltmama izin vermedi. Sırtım yere dokunduğunda bir an için rahatlamış hissettim, ama ancak bana ellerimi açıp bacaklarımı uzatmamı söylediğinde karnımda ve göğsümde tam olarak gevşeme hissettim. Ne hissettiğimi tarif etmenin tek yolu içimdeki bir şeyin o soluk tarafından açıldığı ve çözüldüğü ya da serbest kaldığını söylemekti. Clara'nın tahmin ettiği gibi, öyle uykum geldi ki yeniden sürünerek mağaranın içine girdim ve uyuya kaldım.
Mağaranın içinde en azından birkaç saat boyunca uyumuş olmalıydım ve uyandığımda yatmakta olduğum pozisyona bakılırsa, hiç hareket etmemiştim.
Bunun herhalde mağarada uykumda dönebileceğim kadar yer olmamasından böyle olduğunu sanıyordum, ama bu benim tümüyle gevşemiş olduğum için hareket etmeye gerek duymamamdan da olmuş olabilirdi.
Clara'nın söylediği gibi, eve geri yürüdüm. Clara avludaydı, sazdan yapılma bir koltukta oturuyordu. Orada başka bir kadının onunla oturuyor olduğu, ama benim geldiğimi duyunca, hızla ayağa kalkıp gitmiş olduğu izlenimini edindim.
Clara, “Ah, şimdi çok daha gevşemiş görünüyorsun,” dedi. “O soluk ve duruş bizim için harikalar yaratır.”

Clara eğer bu soluğun, sakin olarak ve üzerinde durarak düzenli olarak yapılırsa, zamanla içsel enerjimizi dengeleyeceğini söyledi.
Ona ne kadar zinde hissettiğimi söylemeden önce, Clara benden oturmamı istedi, çünkü bana yanlış ikiciliğimizi silmek için gereken başka bir beden hareketi gösterecekti. Benden burnumun ucuna bakacağım biçimde sırtım dik ve gözlerim biraz kısık olarak oturmamı istedi.
Söze “Bu soluk elbiseler olmadan yapılmalı,” diye başladı. “Ama seni gündüz gözü avluda çırılçıplak soymak yerine, bir istisna yapacağız. Önce, derin bir soluk al, havayı sanki vajinandan soluyormuşsun gibi çek. Karnını içeri çek ve havayı omurgan boyunca, böbreklerini geçerek kürek kemiklerinin arasındaki bir noktaya kadar çek. Havayı orada bir an için tut, sonra onu daha da yukarı, kafanın arkasına kadar çıkar, sonra da kafanın üstünden kaslarının arasındaki noktaya kadar getir.”
Clara soluğumu orada bir an için tuttuktan sonra, havayı zihnimle bedenimin ön tarafına, önce göbeğimin hemen altına, sonra turun başladığı vajinama yönlendirirken burnumdan soluk vermemi söyledi.
Solunum alıştırmasını yapmaya başladım.
Clara elini omurgamın altına koydu, sonra sırtımdan yukarı giden bir çizgiyi izledi, elini kafamın üstünden geçirdi ve kaslarının arasındaki noktaya hafifçe bastırdı. “Soluğunu buraya getirmeye çalış,” dedi. “Gözlerini yarı kapalı tutmanın nedeni havayı sırtından yukarıya ve kafanın üzerinden bu noktaya dolaştırırken burun direğine konsantre olabilmen ve ayrıca bakışlarını soluğunu bedeninin ön tarafından asam, cinsel organlarına döndürürken yönlendirebilmede kullanmalıdır.”

Clara soluğu bu biçimde dolaştırmanın dışsal yıkıcı etkilerin bedenin enerji alanına girmesini önleyen içine islenemez bir kalkan yarattığını; ayrıca yaşamsal enerjinin dışarıya doğru dağılmaktan alıkoyduğunu söyledi. Clara soluk alma ve soluk vermenin sessiz olması gerektiğini ve solunum alıştırmasının kişi ayakta dururken, otururken ya da yatarken yapılabileceğini, ama başlangıçta bir minderin ya da sandalyenin üstünde otururken yapmanın daha kolay olacağını vurguladı.
Koltuğunu benimkinin yanına çekerek “Şimdi,” dedi, “bu sabah tartışmaya başladığımız şeyden, özetlemeden söz edelim.”
Bedenimi bir ürperti sardı. Ona neden söz ettiği hakkında hiçbir fikrim olmadığı halde, bunun çok büyük bir şey olduğunu bildiğimi ve bunu duymaya hazır olduğumdan emin olmadığımı söyledim. Clara benim bir parçamın onun belki de en önemli kendini yenileme tekniğini açıklamak üzere olduğunu sezdiğinden dolayı sinirli olduğumda ısrar etti. Bana sabırla özetlemenin geçmişteki etkinliklerimizde harcamış olduğumuz enerjiyi geri kazanma eylemi olduğunu açıkladı. Özetleme yapmak-şu andan başlayarak, en erken anılarak kadar geri dönerek-karşılaştığımız tüm insanları, gittiğimiz her yeri ve tüm yaşamımız boyunda duyduğumuz tüm hisleri anımsamamızı, sonra bunları temizleyici solukla, bir bir temizlememizi gerektiriyordu.
Onu merakla dinledim, ama kendimi onun söylediklerinin benim için anlamsızdan da öte olduğunu hissetmekten alamıyordum. Herhangi bir yorumda bulunmadan önce, çenemi elleriyle güçlüce tuttu ve kafamı sola döndürürken bana burnumdan soluk almamı ve sonra kafamı sağa çevirirken soluk vermemi söyledi. Sonra, kafamı soluk almadan soldan sağa doğru tek bir harekette döndürmem gerekiyordu. Clara bunun gizemli bir solunum biçimi ve özetlemenin anahtarı olduğunu, çünkü soluk almanın yitirdiğimiz enerjiyi geri çekmemizi sağlarken, soluk vermenin insanlarla etkileşim yoluyla biriktirmiş olduğumuz yabancı, istenmeyen enerjiyi dışarı atmamıza izin verdiğini söyledi.
Clara, “Yaşamak ve etkileşimde bulunmak için enerjiye gerek duyarız,” diye sürdürdü. “Normal olarak, yasarken harcanan enerji bizden sonsuza kadar çıkıp gitmiştir. Eğer özetleme olmasaydı, asla kendimizi yenileme şansımız olmayacaktı. Yaşamlarımızı özetlemek ve geçmişimizi temizleyici solukla temizlemek birlikte olarak çalışır.”
Ömrümde tanıştığım herkesi ve yaşamımda hissettiğim her şeyi anımsamak bana anlamsız ve olanaksız bir is gibi görünüyordu. Bu pratik sözün Clara'nın mantıksız düşüncelerini durdurabileceğini umarak “Bu sonsuza kadar sürebilir,” dedim.
Bana “Kesinlikle öyle,” diyerek katıldı. “Ama emin ol ki, Taisha, bunu yapmakla kazanacak çok şeyin var ve yitirecek hiçbir şeyin yok.”
Onu yatıştırmak ve ona dikkat ettiğimi göstermek için, onun bana gösterdiği hareketi taklit ederek, kafamı soldan sağa hareket ettirip birkaç derin soluk aldım.
Acı bir gülümsemeyle, özetlemenin keyfi ya da kaprisli bir alıştırma olmadığını söyleyerek beni uyardı. “Özetleme yaparken, bedeninin orta bölümünden dışarı uzanan uzun esnek telleri hissetmeye çalış,” diye açıkladı. “Sonra kafanın dönme hareketini bu anlaması zor tellerin hareketiyle aynı hizaya getir. Teller geride bıraktığın enerjiyi geri getirecek olan kanallardır. Gücümüzü ve bütünlüğümüzü geri kazanmak için, dünyada hapsolmuş enerjimizi serbest bırakmalı ve onu kendimize geri çekmeliyiz.”
Clara biz özetleme yaparken, o esnek enerji tellerini zaman ve mekân içerisinde incelemekte olduğumuz insanlara, yerlere ve olaylara uzattığımızı söyledi. Bunun sonucu yaşamımızın her anına geri dönebileceğimiz ve sanki gerçekten oradaymış gibi davranabileceğimizdi.
Bu olasılık benim ürpermeme yol açtı. Entelektüel açıdan Clara'nın söylediklerine meraklanmış olmakla birlikte, hoş olmayan geçmişime dönmeye, bu yalnızca zihnimde olsa bile, hiç niyetim yoktu. Her şeyden önce, dayanılamaz bir yaşam durumundan kaçmış olmaktan gurur duyuyordum. Unutmak için o kadar uğraştığım tüm o anları zihinsel olarak geçmişe dönerek yeniden yaşamayacaktım. Ama Clara bana özetleme tekniğini açıklarken o kadar ciddi ve samimi görünüyordu ki, bir an için, itirazlarımı bir kenara koydum ve onun söylediklerine konsantre oldum.
Ona geçmiş olayları yeniden toplama sırasını sordum. Clara önemli olan noktanın olayları ve duyguları olabildiğince ayrıntılı olarak yeniden deneyimlemek ve onlara temizleyici solukla dokunmak, böylelikle hapsolmuş enerjiyi serbest bırakmak olduğunu söyledi.
“Bu alıştırma Budist geleneğinin bir parçası mı?” diye sordum.
Clara ciddiyetle “Hayır, değil,” diye yanıt verdi. “Bu başka bir geleneğin parçası. Yakında bir gün, bunun ne geleneği olduğunu bulacaksın.”

6

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

5 BÖLÜM

Clara'yı bir sonraki sabah kahvaltıya kadar bir daha görmedim. Önceki gün öğleden sonra, avludaki konuşmamızın ortasında Clara birdenbire sanki evin yanında bir şeyi ya da birisini görmüş gibi boş, uzaklara dalmış bir bakışla bakmaya başladı. Aceleyle ayağa kalktı özür diledi ve beni söylediği şeylerin önemi üzerine düşünmeye bıraktı.
Kıyma ve pirinçten oluşan sabah kahvaltımızı yemek için oturduğumuzda, dün mağaradan dönerken, orasının onun dediği gibi evden yalnızca kısa bir mesafe uzaklıkta olduğunu doğruladığımı söyledim. “Oraya varmak için neden o kadar dolandık sahiden, Clara?” diye sordum.
Clara gülmeye başladı. “Sana botlarını çıkartmaya çalışıyordum, onun için akarsuyun yanından geçtik,” diye yanıtladı.
“Neden botlarını çıkartmam gerekiyordu? Ayağım su topladığı için mi?”
Clara kesin bir ifadeyle “Ayağın su topladığı için değildi,” dedi. “Seni yaşam boyu süren bir uyuşukluktan uyandırmak için ayak tabanlarındaki çok önemli noktalara vurmam gerekiyordu. Yoksa beni asla dinlemeyecektin.”
“Abartmıyor musun, Clara? Seni ayaklarıma vurmasaydın da dinlerdim.”
Clara kafasını salladı ve bana bilmiş bir ifadeyle gülümsedi. “Hepimiz küçük, ani tatminlerden başka hiçbir şeyin önemli olmadığı bir çeşit hapishanede yaşamak için yetiştirildik,” dedi.

“Ve kadınlar bu durumun ustalarıdır. Özetleme yapasıya kadar yetiştirilişimizi yenemeyiz. Ve özetlemeden söz etmişken. .
Clara benim acı içindeki ifademi fark etti ve güldü.
Bana ne söyleyeceğini tahmin ederek, sözünü “Mağaraya geri dönmeli miyim, Clara?” diye kestim. “Ben burada seninle kalmayı yeğlerim. Eğer bana poz verirsen, senin birkaç resmini çizebilirim, sonra portreni yapabilirim.”
İlgilenmemiş bir tavırla “Hayır, teşekkür ederim,” dedi. “Yapacağım şey sana özetlemede ilerlemen için bazı hazırlayıcı bilgiler vermek olacak.”
Yemeği bitirdiğimizde, Clara bana bir yazı tahtası ve kurşun kalem verdi. Onun portresini çizmem konuşunda fikrini değiştirdiğini düşündüm. Ama yazı materyallerini bana doğru iterken, ise şu andan başlayarak en eski anılarıma geri giderek, karşılaş tığım bütün insanların bir listesini yaparak başlamam gerektiğini söyledi.
“Bu olanaksız!” diye patladım. “İlk günden beri ilişkim olan herkesi nasıl anımsayacağım?”
Clara bana yazmam için yer açmak için tabakları kenara çekti.
“Zor, evet, ama olanaksız değil,” dedi. “Bu özetlemenin gerekli bir parçası. Liste zihnin kullanması için bir matris oluşturur.”
Clara özetlemenin ilk aşamasının iki şeyden oluştuğunu söyledi. İlki liste, İkincisiyse sahneyi yaratmaktı. Ve sahneyi yaratmak kişinin anımsayacağı olaylara ilişkin tüm ayrıntıların görselleştirilmesinden oluşuyordu.
“Bir kez tüm unsurları yerli yerine koyduğunda, temizleyici soluğu kullan; kafanın hareketi o sahnedeki her şeyi canlandıran bir yelpaze gibidir,” dedi. “Örneğin, eğer bir odayı anımsıyorsan duvarları, tavanı, mobilyaları, gördüğün insanları soluyarak içine çek. Ve geride bıraktığın son enerji kırıntısını da emene kadar durma.”
“Bunu yaptığımı nasıl bileceğim?” diye sordum.
Beni “Yeterince yaptığında bedenin sana söyleyecek,” diye temin etti. “Unutma, istencini özetleme yaptığın sahnede bıraktığın enerjiyi soluyarak içine çekmek için kullan ve onu içine başkaları tarafından sokulan yabancı enerjiyi soluğunla dışarı çıkartmadan kullan.”
Liste çıkartmak ve özetleme yapmaya başlamak üzerine konuşmaktan bunalmış haldeyken, hiç düşünemiyordum.
Zihnimin aksi ve istemsiz bir tepkisi tümüyle bomboş hale gelmekti; sonra bir sürü düşünce kafama doluştu ve nereden başlayacağımı olanaksız hale getirdi. Clara özetlemeye önce dikkatimizi geçmişteki cinsel edimlerimize yoğunlaştırarak başlamamız gerektiğini açıkladı.
Kuşkuyla “Neden oradan başlamalıyız?” diye sordum.
Clara, “Orası büyük miktarda enerjini hapsolmuş olduğu bir yerdir,” diye açıkladı. “Onun için önce o anıları serbest bırakmalıyız!”
“Cinsel ilişkilerimin o kadar önemli olduğunu sanmıyorum.”
“Bu fark etmez. Ölesiye sıkılmış olarak tavana bakmış, ya da uçuşan yıldızlar ve havai fişekler görmüş olabilirsin-birileri enerjisini senin içinde bıraktı ve senin tonlarca enerjinle çıkıp gitti.”
Söylediklerine çok şaşırmıştım. Cinsel deneyimlerime geri dönmek şimdi tiksindirici görünüyordu, “çocukluk anılarımı yeniden yaşamak,” dedim “yeterince kötü. Ama erkeklerle neler olduğunu karış tınmayacağım.
Clara bir kasını kaldırarak bana baktı.
“Dahası,” dedim, “sanırım sırlarımı sana söylememi bekleyeceksin. Ama gerçekten, Clara, erkeklerle yaptıklarımın başkasını ilgilendirdiğini sanmıyorum.”
Demek istediğimi anlattığımı düşünüyordum. Clara basını kararlılıkla salladı, “Birlikte olduğun o adamların senin enerjinden beslenmeye devam etmelerini mi istiyorsun? Sen güçlendikçe o erkeklerin de güçlenmesini mi istiyorsun? Yaşamının geri kalanında onlar için bir enerji kaynağı olmak mı istiyorsun? Hayır. Senin cinsel edimin önemini ya da özetlemenin getirdiği fırsatları anladığını sanmıyorum.”
“Haklısın, Clara. Senin tuhaf isteklerinin nedenini anlamıyorum. Ve ben onların enerji kaynağı olduğum için güçlenen erkekler olayı da ne? Kimsenin kaynağı ya da bakıcısı değilim. Bunun için sana yemin ederim.”
Clara gülümsedi ve bu zamanda beni bazı görüşlere zorlamakla bir hata yaptığını söyledi. “Bana biraz katlan,” diye rica etti. “Bu desteklemeyi seçtiğim bir inanç. Özetlemede ilerledikçe, sana bu inancın kaynağından söz edeceğim. Şimdilik bunun sana öğrettiğim sanatın kritik bir bölümü olduğunu söylemekle yetineceğim.”
“Eğer bu senin iddia ettiğin kadar önemliyse, Clara, belki de bana bundan şimdi söz etsen daha iyi olur,” dedim. “Özetlemede daha ileri gitmeden önce, neyle uğraştığımı bilmek isterdim.”
Başını sallayarak “Peki, mademki ısrar ediyorsun,” dedi.
Bardaklarımıza biraz papatya çayı döktü ve kendininkine bir kasık bal ekledi.

Clara öğrencisini aydınlatan bir öğretmenin otoriter sesiyle, bana kadınların, erkeklerden daha çok, toplumsal düzenin gerçek destekleyicileri olduklarını ve onların bu görevi yerine getirmek için, dünyanın her yerinde aynı biçimde, erkeklerin hizmetinde olmak için yetiştirildiklerini açıkladı.
“Esir pazarından satın alınmaları, ya da onlara kur yapılması ve sevilmeleri hiçbir şeyi değiştirmez,” diye vurguladı. “Onların temel amaçları ve kaderleri yine de aynıdır: erkekleri beslemek, korumak ve onlara hizmet etmek.”
Clara, sanıyorum ki, tartışmasını dinleyip dinlemediğimi anlamak için bana baktı. Onu dinlediğimi sanıyordum, ama tepkim onun tüm söylediklerinin yanlış gibi göründüğünü düşünmek oldu.
“Bu bazı durumlarda doğru olabilir,” dedim, “ama böyle tüm kadınları içine alan genellemeler yapabileceğini sanmıyorum.”
Clara bana şiddetle karşı çıktı. “Kadınların köle durumunda olmalarının şeytanca tarafı bunun yalnızca toplumsal bir adet olmaması,” dedi, “aynı zamanda temel bir biyolojik zorunluluk olması.”
“Bir dakika, Clara,” diye karşı çıktım. “Bu sonuca nasıl vardın?”
Clara her türün kendini devam ettirmek için biyolojik bir zorunluluğa sahip olduğunu ve doğanın kadın ve erkek enerjilerinin birleşmesinin en verimli biçimde ortaya çıkmasını sağlamak için araçlar sağladığını açıkladı. İnsanların dünyasında, cinsel birleşmenin ilksel işlevinin doğurmak olduğu halde, bunun ayrıca ikincil ve gizli bir işlevi olduğunu, bunun da kadınlardan erkeklere sürekli bir enerji akışını sağlamak olduğunu söyledi.

Clara, “erkekler” sözcüğünü öyle vurgulamıştı ki ona, “Bunun neden sanki tek yönlü bir caddeymiş gibi söylüyorsun? Cinsel edim erkek ve kadın arasındaki eşit bir enerji değişimi değil mi?”
Kesin bir ifadeyle “Hayır,” dedi. “Erkekler kadınların bedenlerinin içinde özel enerji hatları bırakırlar. Bunlar rahmin içinde hareket ederek enerji emen parlak bağırsak kurtları gibidir.”
Onunla alay ederek “Bu kulağa fazlasıyla kötü geliyor,” dedim.
Clara açıklamasına büyük bir ciddiyetle devam etti. Benim sinirli gülüşüme aldırmayarak “Onlar oraya daha da kötü bir amaç için konulmuştur,” dedi, “bu da onları yerleştiren erkeklere düzenli enerji sağlanmasını garantilemektir.
Cinsel ilişki yoluyla yaratılan bu enerji hatları, onları orada bırakan erkeğe yarar sağlamak için kadın bedeninden enerji toplar ve çalar.”
Clara söylediklerinde o kadar ciddiydi ki bununla ilgili saka yapamazdım ve onu ciddiye almak zorundaydım. Onu dinledikçe, sinirli gülümsememin ters bir konuşmaya dönüştüğünü hissettim. “Söylediklerini bir dakika için bile kabul ettiğimden değil ama Clara,” dedim, “yalnızca merakımdan soruyorum, nasıl oldu da böyle akıl almaz bir kavrama vardın? Bunu sana birisi mi söyledi?”
“Evet, bunu bana öğretmenim söyledi. Önceleri ben de ona inanmadım,” diye itiraf etti, “ama o bana aynı zamanda özgürlük sanatını da öğretti ki bu benim enerji akışını görmeyi öğrendiğim anlamına geliyor. Şimdi onun değerlendirmelerinde haldi olduğunu biliyorum, çünkü kadınların bedenlerindeki solucana benzeyen telleri kendim görebiliyorum. Örneğin, sende bunlardan birkaç tanesi var ve hepsi de hala aktif durumda.”

Huzursuzca “Diyelim ki bu doğru, Clara,” dedim. “Yalnızca tartışmış olmak için, sana bunun nasıl olabileceğini sorabilir miyim? Bu tek yönlü enerji akışı kadınlara haksızlık değil mi?”
“Tüm dünya kadınlara yapılan haksızlıklarla dolu!” dedi. “Ama önemli olan bu değil.”
“Önemli olan ne, Clara. Bunu kaçırdığımı biliyorum.”
“Doğanın getirdiği zorunluluk soyumuzu sürdürmemizdir,” diye açıkladı. “Bunun süreceğinden emin olmak için kadınlar kendi temel enerji düzeylerinde büyük bir yükü taşımak zorundadır. Ve bu da kadınlara yük olan bir enerji alası demektir.”
Onun ikna edici gücünden etkilenmiş olarak “Ama hala bunun neden böyle olduğunu açıklamadın,” dedim.
Clara, “Kadınlar insan soyunun sürdürülmesinin dayanağıdır,” diye yanıtladı. “Yalnızca çocuklarına gebe kalıp, onları doğurup beslemek için değil, aynı zamanda erkeğin tüm bu işlemde kendi rolünü oynaması için gereken enerjinin büyük bir bölümü onlardan gelir.”
Clara ideal olarak bu işlemin bir kadının erkeğini bedeninin içinde bırakılan teller yoluyla enerjiyle beslemesini sağladığını, böylece erkeğin gizemli bir biçimde kadına bağımlı eterik düzeyde olduğunu açıkladı. Bu erkeğin yaşam kaynağını korumak için aynı kadına tekrar tekrar dönme davranışında ifade ediliyordu. Clara, bu yolla, doğanın erkeklerin, cinsel tatmin elde etmek itkilerine ek olarak, kadınlarla daha kalıcı bağlar kurmasını sağladığını söyledi.
Clara, “Kadınların rahimlerinde bırakılan bu enerji hatları ayrıca, kadın hamile kaldığında, çocuklarının enerji yapılarıyla da birleşir,” diye devam etti. “Bu aile bağlarının temeli olabilir, çünkü babanın enerjisi cenininkiyle birleşir ve erkeğin çocuğun kendine ait olduğunu hissetmesini sağlar. Bunlar yaşamın bir annenin kızına hiçbir zaman söylemediği gerçekleridir. Kadınlar cinsel ilişkinin onlarda yol açtığı enerji çekilmesi açısından getirdiği sonuçlardan en ufak bir haberleri bile olmadan, erkekler tarafından kolaylıkla baştan çıkartılacak biçimde yetiştirilirler. Önemli olan bu ve haksızlık olan da.”
Clara'nın anlattıklarını dinlerken, onun söylediklerinin bazılarının bende derin bedensel düzeyde bir anlam ifade ettiğini kabul etmek zorundaydım. Clara beni yalnızca ona katılmak ya da katılmamaya zorlamıyordu, aynı zamanda cesaretli, önyargısız ve akıllılıkla söylediği şeyleri baştan sona düşünmeye ve değerlendirmeye zorluyordu.
Clara, “Bir erkeğin bir kadının içinde enerji hatları bırakması yeterince kötü,” diye sürdürdü, “her ne kadar bu çocuk yapmak ve soylarının yaşamda kalmasını sağlamak için gerekliyse de. Ama içinde on ya da yirmi erkeğin enerji hatlarının olması ve onları parlaklıkla beslemek kimsenin dayanabileceği bir şey değildir. Kadınların kafalarını hiç kaldıramamalarına şaşmamalı.”
Clara'nın söylediklerinde gerçek payı olduğuna gittikçe daha da ikna olarak “Bir kadın o hatlardan kurtulabilir mi?” diye sordum.
Clara, “Bir kadın o parlak solucanları yedi yıl boyunca taşır,” dedi, “ondan sonra bunlar gözden kaybolur ya da yok olup gider. Ama isin kötü yanı yedi yıl dolmaya yaklaştığında, kadının birlikte olduğu ilk erkekten sonuncusuna kadar, bütün solucanlar, aynı anda harekete geçerler ki kadın yeniden cinsel ilişkide bulunsun. Sonra tüm solucanlar eskisinden de güçlü olarak yaşama geri dönerler ve kadının parlak enerjisini bir yedi yıl için daha emmeyi sürdürürler. Bu aslında hiç bitmeyen bir döngüdür.”
Eğer kadın bekârsa ne olur?” diye sordum. “Solucanlar ölüp gider mi?”

“Evet, eğer kadın yedi yıl boyunca seks yapmaya direnebilirse. Ama günümüzde ve çağımızda bir kadın için yedi yıl boyunca böyle bekâr kalması, rahibe olmadıkça ya da kendisini destekleyecek parası olmadığı sürece, neredeyse olanaksız. Ve bunlar olduğunda bile kadının tümüyle farklı bir mantığa gereksinimi vardır.”
“Bu neden, Clara?”
“Çünkü kadınların cinsel ilişkide bulunmaları yalnızca biyolojik bir zorunluluk değil, aynı zamanda toplumsal bir emirdir de.”
Clara sonra bana çok kafa karıştırıcı ve acildi bir örnek verdi. Enerji akışını göremediğimiz için, bu görünmeyen enerji akışıyla ilgili davranışsal ve duygusal yorum biçimlerini gereksiz yere sürdürebilirmişiz. Örneğin, toplumun kadından evlenmesini ya da en azından kendisini bir erkeğe sunmasını beklemesi, kadının erkeğin menisini içinde hissetmedikçe yaşamında bir eksiklik hissetmesi gibi hatalıydı. Bir erkeğin enerji hatlarının onlara amaç verdiği, biyolojik kaderlerini yaşama amacını, erkeği ve onların çocuklarını besleme amacını verdiği doğruydu. Ama insanlar kendilerinden yalnızca üreme zorunluluğunu yerine getirmekten daha fazlasını bekleyebilecek kadar akıllılardı. Clara, örneğin, gelişmenin üremekten daha büyük bir zorunluluk değilse bile en az onun kadar bir zorunluluk olduğunu ve bu durumda, gelişmenin kadınların üremenin enerjisel düzenindeki gerçek rollerine uyanmalarını gerektirdiğini söyledi.
Clara sonra tartışmasını kişisel düzeye getirdi ve benim, tüm diğer kadınlar gibi, kendisinin ilk işlevinin beni evde kalmış bir kız olma damgasını taşımamam için uygun bir koca bulacak biçimde yetiştirmek olduğunu düşünen bir anne tarafından yetiştirilmiş olduğunu söyledi. Gerçekten de, annem buna ne ad verirse versin, bir hayvan gibi, seks yapmak için büyütülmüştüm.

Clara, “Tüm diğer kadınlar gibi, pes etmeye kandırıldın ve zorlandın,” dedi. “Ve bunun üzücü yanı, çocuk doğurmaya niyetin olmasa bile, bu düzen içinde hapis olman.”
Clara'nın söyledikleri o kadar acıklıydı ki sinirimde güldüm. Clara hiç de telaşa düşmemişti. Sözde alçak gönüllülük gösteriyormuş gibi görünmemeye çalışarak “Belki de tüm bunlar doğrudur, Clara,” dedim. “Ama benim durumumda, geçmişi anımsamak bir şeyleri nasıl değiştirebilir ki? Tüm olanlar köprünün altındaki sular gibi geçip gitmedi mi?”
Yeşil gözleriyle içinde bulunduğum durumu merakla değerlendirmeye çalışarak “Sana yalnızca neye uyanman gerektiğini söyleyebilirim, kısır döngüyü kırmalısın,” diye yanıt verdi.
Ona yine şeytansı biyolojik zorunluluklar ya da kadınların enerjisini emen vampir benzeri erkeklerle ilgili teorilerine inanmadığımı söyledim ve yalnızca bir mağarada oturma ve anımsamanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini iddia ettim.
“Bir daha hiç düşünmek istemediğim bazı şeyler var,” dedim ve yumruğumu mutfak masasının üstüne vurdum.
Ayrılmaya hazır olarak ayağa kalktım ve ona özetleme, isim listesi ya da herhangi bir biyolojik zorunluluk üzerine daha fazla bir şey duymak istemediğimi söyledim.
Clara müşterisini kandırmak üzere olan bir tüccar havasıyla “Gel bir anlaşma yapalım,” dedi. “Sen dürüst bir kişisin; onurlu olmak istersin. Onun için bir anlaşmaya varmayı öneriyorum.”
Artan bir gerginlikle “Ne çeşit bir anlaşma bu?” diye sordum.
Clara defterden bir sayfa yırttı ve onu bana verdi. “Özetleme alıştırmasını yalnızca bir ay için deneyeceğini söyleyen bir söz senedi yazmanı ve imzalamanı istiyorum. Eğer, bir aydan sonra, enerjinde bir artısın, ya da kendine ve genelde yaşama karşı hissettiklerinde bir ilerlemenin farkına varmazsan, eve dönmekte serbest olacaksın, eve her neresi olursa olsun. Eğer öyle olursa, tüm deneyimini tuhaf bir kadının garip bir isteği olarak değerlendirerek hesabı kapatabilirsin.”
Kendimi sakinleştirmek için yeniden oturdum. Birkaç yudum çay içtiğimde, Clara'nın benim için tüm yaptıklarından sonra en azından bu kadarını yapabileceğim düşüncesi geldi. Dahası, onun beni bu kadar kolay bırakmayacağı ortadaydı. Anılarımı özetleme hareketlerini her zaman yapabilirdim. Üstelik mağarada görselleştirme ve solunum mu yaptığımı, yoksa hayal kurduğumu ya da kestirdiğimi kim bilebilirdi ki?
Clara samimilikle “Yalnızca bir ay,” dedi. “Tüm yaşamını buna adamıyorsun, inan bana, sana yardım etmeye çalışıyorum.”
“Bunu biliyorum,” dedim. “Ama benim için tüm bunları yapma zahmetine neden katlanıyorsun? Neden ben, Clara?”
“Bir nedeni var,” diye yanıtladı, “ama bu o kadar olağandışı bir neden ki bunu sana şimdi açamam. Sana söyle söyleyebileceğim tek şey sana yardım ederek değerli bir amaca hizmet ediyorum: bir borcu ödüyorum. Benim bir borcumu ödememi neden olarak kabul edebilir misin?”
Clara bana öyle umutla baktı ki kalemi aldım ve bir aylık zaman süresi üzerinde bir karışıklık olmasını yol vermemek için sözcükler üzerinde özenle durarak, senedi yazdım. Clara benimle isim listesini yazdığım zamanın bir aylık sürenin dışında kalması için pazarlık etti. Bunu kabul ettim ve bunu bildiren bir ek yaptım ve sonra imzaladım.

7

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

6 BÖLÜM

Listeyi toplamak haftalar süren kafa yorucu bir çalışma gerektirdi. Clara'nın beni bu süreyi senetteki zamanın dışında bırakmaya razı etmesine izin verdiğim için kendimden nefret ediyordum. O uzun günler boyunca, tam bir yalnızlık ve sessizlik içinde çalıştım; Clara'yı yalnızca mutfakta yediğimiz kahvaltıda ve aksam yemeğinde görüyordum; ama hemen hiç konuşmadık. Clara tüm içten konuşma girişimlerimi, listemi yapmayı bitirdiğimde konuşacağımızı söyleyerek reddetti. Listemi tamamladığımda, nakısını bıraktı ve beni derhal mağaraya götürdü. Öğleden sonra saat dörttü ve Clara'ya göre sabahın erken saatleri ve öğleden sonra geç saatler böyle büyük bir ise başlamak için en uygun zamanlardı.
Mağaranın girişinde, bana bazı bilgiler verdi.
Clara, “Listendeki ilk kişiyi al ve belleğini o kişiyle ikinizin karşılaştığı andan son iletişimde bulunduğunuz zamana kadar, yasadığın her şeyi anımsamak için çalıştır,” dedi. “Ya da, eğer istersen, o kişiyle bir isin olduğu son zamandan ilk karşılaşmanıza doğru geriye doğru gidebilirsin.”
Listeyle silahlanmış olarak, her gün mağaraya gittim. Önceleri, özetleme zahmetli bir isti. Konsantre olamıyordum, çünkü geçmişi taramaktan hoşlanmıyordum. Zihnim bir travma tik deneyimden diğerine atlıyordu, ya da sadece hayallere dalıyordum. Ama bir süre sonra, anılarımın aldığı netlikten ve ayrıntılardan heyecan duymaya başladım.
Hatta her zaman bir tabu gözüyle baktığım deneyimler hakkında daha objektif olmaya bile başladım

Şaşırtıcı bir biçimde, daha güçlü ve daha iyimser hissediyordum. Bazen, soluk alıp verirken, sanki enerjinin bedenimin içine geri sızıyor, kaslarımın ısınmasına ve şişmesine yol açıyor gibi oluyordu. Özetleme görevimle o kadar ilgilenmeye başladım ki alıştırmanın değerini kanıtlaması için bir ayın geçmesi gerekmedi. Senette belirtilen başlama zamanından iki hafta sonra, aksam yemeği yerken, Clara'dan beni apartman dairemden taşındırması ve eşyalarımı depoya koydurması için birisini bulmasını istedim. Clara bu seçeneği bana daha önce birkaç kez önermişti, ama her defasında onun önerisini geri çevirmiştim, çünkü kesin karar vermeye hazır değildim. Clara isteğimden sevinmiştim.
“Bunu kuzenlerimden birine yaptıracağım,” dedi. “O her şeyi halleder. Seni konsantre olmaktan alıkoyacak endişelerin olmasını istemiyorum.”
“Şimdi bundan söz etmişken, Clara,” dedim, “beni rahatsız eden başka bir şey daha var.”
Clara konuşmamı bekledi. Ona onu hiç yemek yaparken ya da hazırlarken görmediğim halde, yemeklerimizin her zaman hazır olmasını garip bulduğumu söyledim.
Clara bunun normal olduğunu belirten bir ifadeyle “Bu gündüzleri hiçbir zaman evde olmamandan,” dedi. “Ve geceleri de erken yatıyorsun.”
Zamanımın çoğunu mağarada geçirdiğim doğruydu. Eve geri döndüğümde, bu mutfakta yemek içindi, daha sonra da, odamda kalıyordum çünkü ev beni korkutuyordu. Ev çok büyüktü. Terk edilmiş gibi görünmüyordu, çünkü" ağzına kadar mobilyalar, kitaplar ve seramik, gümüş ya da emayeden yapılmış dekoratif eşyalarla doluydu. Odaların hepsi, sanki bir hizmetçi düzenli olarak gelip temizlik yapıyormuş gibi temiz ve tozsuzdu. Ama ev boş görünüyordu çünkü içinde kimse yoktu, iki kez Clara tartışmayı reddettiği gizemli isler için ortadan kayboldu; o zamanlarda, evdeki benden başka tek canlı Manfred'di. O süre aynı zamanda Manfred'le eve bakan tepelerde yürüyüşe çıktığımız zamanlardı. Kendi bulduğumu düşündüğüm bir gözlem noktasından evin ve bulunduğu arazinin haritasını çıkarttım, O zamanlar, beni oraya Manfred'in götürdüğünü itiraf etmek istemiyordum.
Tepedeki özel burnumdan, evin yerini bulabilmek için saatler harcadım.
Clara evin ana yönlere baktığına değinmişti. Ama bunu bir pusulayla kontrol ettiğimde, ev biraz farklı hizada gibi görünüyordu. En fazla rahatsızlık verici olan evin etrafındaki araziydi, çünkü herhangi doğru bir harita çıkartmaya çalıştığımda buna izin vermiyordu. Gözlem noktamdan arazinin evin kendisinde ölçülenden daha geniş göründüğünü görebiliyordum. Clara benim evin ön bölümüne-doğusuna-olduğu gibi güneyine de ayak basmamı yasaklamıştı. Ama evin etrafında yürüyerek, iki alanın, benim girebildiğim batı ve güneyde eşit olduğunu hesaplamıştım. Bununla birlikte, bunlar uzaktan göründüğünde, hiç de eşit değildi ve bu karşıtlığı açıklayamıyordum.
Evin ve arazinin ayrıntılı planını çıkartmayı bıraktım ve dikkatimi bir başka gizemli soruna vermeye başladım: Clara'nın akrabaları. Clara onlardan sürekli dolaylı olarak söz etmekle birlikte, onları hiç görememiştim.
Clara'ya doğrudan doğruya “Akrabaların Hindistan'dan ne zaman geri dönüyorlar?” diye sordum.
“Yakında,” diye yanıtladı. Pirinç kâsesini tek eline aldı ve onu Çinlilerin yaptığı gibi tuttu. Onun yemek yeme çubuklarını kullandığını daha önce görmemiştim ve onları inanılmaz bir kesinlikle kullanmasına hayret ettim. “Neden benim akrabalarımla bu kadar ilgileniyorsun?” diye sordu.
“Doğruyu söylemek gerekirse, Clara, neden olduğunu bilmiyorum, ama onları çok merak ediyorum,” dedim. “Bu kocaman evde tedirgin hisler ve düşüncelere kapılıyorum.”
“Evi sevmediğini mi söylemek istiyorsun?”
“Tam tersine, onu seviyorum. Ama öyle büyük ve akıldan çıkmayan bir ev ki.”
Kâsesini koyarak “Ne çeşit düşünceler ve hisler seni tedirgin ediyor?” diye sordu.
“Bazen antrede bililerini gördüğümü, ya da sesler duyduğumu düşünüyorum. Ve sürekli olarak beni birisinin izlediği izlenimine kapılıyorum, ama çevreme baktığımda, orada kimse olmuyor.”
Clara, “Bu evde gözle görülebilenden daha fazlası var,” diye kabul etti, “ama bu korku ya da endişe doğurmamalı. Bu evde, arazide, tüm bu alanın etrafındaki dağlarda büyü var. Burada yaşamayı seçme nedenimiz bu. Aslında, seçiminin nedeninin bu olduğu hakkında en ufak bir fikrin olmadığı halde, senin burada yaşamaya karar vermendeki neden de bu.
Ama böyle olması gerekiyor. Sen bu eve masumiyetini getirdin ve ev içinde barındırdığı tüm istençle onu bilgeliğe dönüştürecek.”
“Bunların hepsi kulağa hoş geliyor, Clara, ama bu tam olarak ne anlama geliyor?”
Clara düş kırıklığıyla “Seninle her zaman beni anlayacağın umuduyla konuşuyorum,” dedi. “Seninle önünde sonunda temasa geçecek olan akrabalarımın hepsi, emin ol ki, seninle aynı biçimde konuşacaktır. Onun için yalnızca bizi anlamadığın için bizim anlamsız şeyler söylediğimizi düşünme.”

“İnan bana, Clara, bunu kesinlikle düşünmüyorum, bana yardım etmeye çalışmana minnettarım.”
Clara sözümü “Sana yardım eden özetleme, ben değilim,” diye düzeltti. “Evle ilgili, bana söylediklerinden başka garip bir şeyler dikkatini çekti mi?”
Ona evle ilgili gözlem noktamdan ve yerden yaptığım görsel değerlendirmelerin karşıtlığını anlattım.
Clara öksürene kadar güldü.
Clara yeniden konuşabildiğinde “Hareketlerimi bu yeni davranışa göre ayarlamalıyım,” dedi.
“Bana yerin neden oransız göründüğünü ve neden burada aşağıda olduğumda yukarıda tepedekinden farklı pusula ölçümleri yaptığımı açıklayabilir misin?” diye sordum.
“Kesinlikle açıklayabilirim; ama bu sana hiçbir anlam ifade etmez. Dahası, korkabilirsin bile.”
“Bunun nedeni pusula mı, Clara. Yoksa ben miyim? Çıldırdım mı ne?”
“Tabii ki, nedeni sensin; o ölçümleri yapan sensin; ama çıldırmadın; bu başka bir şey.”
“Ne bu, Clara? Söyle bana. Tüm bunlar gerçekten de tüylerimi diken diken ediyor. Sanki hiçbir şeyin gerçek olmadığı ve her şeyin olabileceği bir bilim kurgu filmindeymişim gibi. O türden nefret ederim!”
Clara daha fazlasını açıklamayı istiyor gibi görünmüyordu. Bunun yerine, “Beklenmedik olanı sevmiyor musun?” diye sordu.
Ona erkek kardeşlerim olmasının beni isteksiz hale getirecek kadar harap ettiğim ve bir ilke olarak, onların sevdiği her şeyden nefret ettiğimi söyledim. Onlar televizyonda Alacakaranlık Kuşağını izlerlerdi ve buna çıldırırlardı. Benim içinse, bu en dalavereci ve uyduruk programdı.
Clara, “Bakalım bunu nasıl açıklayacağım,” dedi. “Her şeyden önce bu kesinlikle bir bilim kurgu ev değil. Bu daha çok olağanüstü bir istencin evi. Sana evin sırlarını açıklayamama nedenim sana istencin ne olduğunu açıklayamam.”
“Lütfen bilmece gibi konuşma, Clara,” diye yalvardım. “Bu yalnızca korkutucu değil, çıldırtıcı da.”
Clara, “Senin bu ince konuyu anlayabilmen için, dolaylı yoldan konuşmak zorundayım,” dedi. “Onun için bırak sana önce benim burada bu evde olmamdan doğrudan doğruya sorumlu olan ve dolaylı olarak da seninle ilişkimden sorumlu olan adamdan söz edeyim. Adı Julian'dı ve o karşılaşabileceğin en mükemmel insandı. Beni bir gün Arizona’daki o dağlarda yolunu kaybettiğimde buldu ve beni buraya bu eve getirdi.”
Ona “Bir dakika, Clara, ben bu evin nesillerdir ailene ait olduğunu sanıyordum,” diyerek söylediklerini anımsattım.
“Tam olarak beş nesildir,” diye yanıtladı.
“Nasıl oluyor da böyle iki çelişen şeyi böyle kayıtsızlıkla söyleyebiliyorsun?”
“Çelişkili bir şey söylemiyorum. Olanları' uygun bir temel olmadan yorumlayan sensin. Gerçek su ki bu ev nesillerdir benim aileme aittir. Ama ailen soyut bir ailedir. Bu aile aynı bu evin bir ev ve Manfred'in de bir köpek olması gibi bir evdir. Ama Manfred'in gerçek bir köpek olmadığını; ne de bu evin bir başka evin olduğu gibi gerçek olmadığını zaten biliyorsun. Ne demek istediğimi anlıyor musun?”

Clara'nın bilmeceleri için havamda değildim. Bir süre için, onun konuyu değiştireceğini umarak sessizce oturdum. Sonra düşüncelere daldığım ve çabucak kızan birisi olduğum için kendimi suçlu hissettim. Sonunda “Hayır, demek istediğini anlamıyorum,” dedim.
Clara sabırlılıkla “Tüm bunları anlayabilmen için, değişmelisin,” dedi. “Ama zaten, burada bulunma nedenin de tam olarak bu: değişmek. Ve değişmek demek soyut uçuşu yapmada başarılı olacaksın demek, o zaman her sev senin için açıldık kazanacak.”
Benim çaresiz zorlamam üzerine, Clara bu aidi almaz uçuşun alnın sağ tarafından soluna hareket etmekle sembolize edildiğini, ama bunun aslında eterik parçamızı, çifti günlük farkındalığımıza dahil etmek anlamına geldiğini açıkladı.
“Sana daha önce de açıkladığım gibi,” diye sürdürdü, “beden- zihin ikiciliği yanlış bir ikiye bölmedir.
Gerçek ayrılık, zihni barındıran fiziksel bedenle, enerjiyi barındıran eterik beden ya da çift arasındadır. Soyut uçuş çiftimizi günlük yaşamımızla ilgili hale getirdiğimizde gerçekleşir. Bir başka deyişle, fiziksel bedenimizin enerjisel eterik tamamlayıcısının tümüyle bilincine vardığı an, soyut, tümüyle farklı bir farkındalık dünyasına geçeriz.”
“Eğer bu önce değişmem gerektiği anlamına geliyorsa, o geçişi yapabileceğimden kesinlikle kuşkuluyum,” dedim. “Her şey içimde öylesine kök salınış görünüyor ki, bunların yaşamını boyunca süreceğini hissediyorum.”
Clara fincanıma biraz su döktü. Seramik sürahiyi yerine koydu ve bana dürüstçe baktı. “Değişmenin bir yolu var,” dedi. “Ve şu anda boğazına kadar onun içindesin; bunun adı özetleme.”

Clara beni derin ve tam bir özetlemenin yaşamlarımızı aldanmalar olmaksızın görmemize izin vererek neyi değiştirmeyi istediğimizin farkına varmamızı sağladığına ikna etti. Özetleme bize alışılmış davranışlarımızı kabul etme ya da bunlar bizi tümüyle tuzağına düşürmeden onları istencimizle uzaklaştırmayı seçebileceğimiz kısa bir ara verir.
“Peki, bir şeyi istencinle nasıl uzaklaştırırsın?” diye sordum. “Sadece 'Defol, Şeytan!' mı dersin?”
Clara güldü ve bir yudum su içti. “Değişmek için üç şartı yerine getirmemiz gerekir,” dedi. “Önce, kararımızı yüksek sesle söyleriz ki istenç bizi duysun. İkincisi, farkındalığımızı uzun bir süre kullanmalıyız: Bir şeye başlayıp sonra onu cesaretimiz kırılır kırılmaz bırakamayız. Üçüncüsü, edimlerimizin sonuçlarını ondan tam bir bağımsızlıkla izlemeliyiz. Bu başarmak ya da başarısız olma düşünceleriyle uğraşanlayız demektir.
Clara beni “Bu üç adımı izleyerek içindeki herhangi bir istenmeyen hissi ya da isteği değiştirebilirsin,” diye temin etti.
Kuşkuyla “Bilmiyorum, Clara,” dedim. “Senin söylediğin biçimiyle öyle basit görünüyor ki.”
Ona inanmayı istemiyor değildim, yalnızca her zaman pratik bir insan olmuştum ve pratik bir bakış açısından, davranışlarımı değiştirme görevi onun üç aşamalı programına rağmen tereddüt vericiydi.
Yemeğimizi tanı bir sessizlik içinde bitirdik. Mutfaktaki tek ses bir kireçtaşı filtreden geçen suyun sürekli olarak damlamasıydı.
Bu bana özetlemenin yol açtığı yavaş yavaş temizlenme işleminin somut bir görüntüsünü anımsatıyordu. Birdenbire, içimden bir iyimserlik tastı. Belki de aynı filtreden geçen su gibi, damla damla, düşünce düşünce, kendini değiştirmek, arınmak olasıydı.
Üstümüzde, parlak ışıklar beyaz masa örtüsünün üstüne korkutucu gölgeler düşürüyordu. Clara yemek yeme çubuklarını bıraktı ve parmaklarını sanki masa örtüsünün üstünde gölgeden resimler yapıyormuş gibi bükmeye başladı. Onun her an bir tavsan ya da kaplumbağa yapmasını bekliyordum.
Sessizliği bozarak, “Ne yapıyorsun?” diye sordum. .
“Bu bir iletişim biçimidir,” diye açıkladı, “ama insanlarla değil, istenç dediğimiz güçle.”
Clara serçe parmaklarını ve işaret parmaklarını uzattı, sonra başparmağını kalan iki parmağının ucuna değdirerek bir çember yaptı. Bana bunun o gücün dikkatini çekmek ve onu parmak uçlarında biten ya da başlayan enerji hatları yoluyla bedene girmesini sağlamak için yapılan bir işaret olduğunu söyledi.
Bana hareketi yeniden göstererek “Eğer onları bir anten gibi uzatırsan enerji işaret parmağı ve serçe parmağı yoluyla gelir,” diye açıkladı. “Sonra enerji diğer üç parmakla yapılan çember tarafından hapsedilir ve içeride tutulur.”
Bunun özel bir el pozisyonu olduğunu, bununla bedenimize onu sağaltmak ya da güçlendirmek, ya da hislerimizi ve alışkanlıklarımızı değiştirmek için yeterli kadar enerjiyi çekebileceğimizi söyledi.
Clara, “Haydi daha rahat edeceğin oturma odasına gidelim,” dedi. “Seni bilmem ama bu bank benim popomu acıtmaya başlıyor.”
Clara ayağa kalktı ve karanlık avlu boyunca yürüyerek evin arka kapısından ve ana bölümünün koridorundan, oturma odasına yürüdük. Şaşırtıcı bir biçimde, gaz lambası yakılmış ve Manfred bir koltuğun yanına kıvrılıp uyumuştu. Clara, hep onun en sevdiği yer olduğunu düşündüğüm o koltuğa rahatça oturdu. Üzerinde çalışmakta olduğu bir nakısı aldı ve iğneyi kumaştan geçirerek ve onu elinin zarif bir hareketiyle çekerek dikkatle birkaç dikiş daha ekledi. Gözleri yaptığı ise dikkatle sabitlenmişti.
Bu güçlü kadının iğne isi yapmasını görmek o kadar olağandışıydı ki, onun el sanatını görebilir miyim diye merakla baktım.
Clara ilgimi fark etti ve kasnağı benim görebilmem için kaldırdı. Bu üzerinde rengârenk çiçeklerin üzerine konmuş kelebekler olan bir yastık kılıfıydı. Benim zevkime göre fazla süslüydü.
Clara sanki onun çalışması üzerine eleştirili görüşümü hissetmiş gibi gülümsedi.
Bir dikiş daha atarak “Bana bu çalışmanın, çok güzel olduğunu ya da zamanımı boşa geçirdiğimi söyleyebilirsin,” dedi, “ama bu benim içsel sakinliğimi etkilemez. Bu tavra 'kendi değerini bilmek' denir.” Clara kendisinin yanıtladığı güzel sözlerden oluşan bir soru sordu. “Peki, benim değerimin ne olduğunu düşünüyorsun? Kesinlikle sıfır.”
Ona benim görüşüme göre onun görkemli, gerçekten de çok ilham verici bir kişi olduğunu söyledim. Hiçbir değeri olmadığını nasıl söyleyebilirdi?
“Bunların hepsi çok basit,” diye açıkladı. “Pozitif ve negatif güçler dengede olduğu sürece, bunlar birbirlerini götürür ve bu da benim değerimin sıfır olduğu anlamına gelir. Bu aynı zamanda birisi beni eleştirdiğinde asla kızamayacağım, ne de birisi beni övdüğünde bundan hoşnut olmayacağım anlamına gelir.”

Clara bir iğneyi tuttu ve loş ışığa rağmen, ona çabucak ipliği geçirdi, ipliğin uçlarını birleştirerek “Kadim zamanların Çinli bilgeleri kendi değerini bilmek için, ejderhanın gözünden geçmen gerektiğini söylerlerdi,” dedi.
O bilgelerin uçsuz bucaksız bilinmezin pulları göz kamaştırıcı bir ışıkla parıldayan dev bir ejderha tarafından korunduğuna inanırlardı. Ejderhaya yaklaşmaya cesaret eden cesur arayıcıların onun gözleri kör edici parıltısından, en ufak bir hareketiyle yoluna çıkan her şeyi un ufak eden kuyruğundan ve ulaştığı yerlerdeki her şeyi yakıp küle çeviren soluğundan dehşete düştüklerine inanırlardı. Ama onlar aynı zamanda bu yaklaşılamaz ejderhayı geçmenin bir yolu olduğuna da inanırlardı. Clara onların, kişinin görünmez olabileceğinden ve ejderhanın gözünden geçebileceğinden emin olduklarını söyledi.
“Bu ne anlama geliyor, Clara?” diye sordum.
“Bu özetleme yoluyla, düşünce ve isteklerden arınabiliriz ki bu o    kadim görücüler için ejderhanın istenciyle birleşmek ve böylelikle görünmez olmak anlamına geliyordu.”
Clara'nın islerinden bir başka örnek olan nakısla islenmiş bir yastığı aldım ve onu sırtıma koydum. Zihnimi temizlemek için birkaç derin soluk aldım.
Clara'nın söylediklerini anlamak istiyordum. Ama onun Çin metaforlarını kullanmadaki ısrarı tüm bunları benim için iyiden iyiye kafa karıştırıcı hale getiriyordu. Ama söylediği her şeyde öyle bir ısrar vardı ki, en azından onu anlamaya çalışmazsam bunun benim için bir kayıp olacağını hissediyordum.
Clara'nın nakıs yapmasını izlerken, birden annemi anımsadım. Belki de bu anı bende büyük bir üzüntü, adı olmayan bir istek uyandırdı; ya da belki de bu Clara'nın söylediklerini dinlemekten; ya da onun boş, korkunç güzel evinde, gaz lambasının o ürpertici ışığının altında olmaktandı. Gözlerimden yaslar boşandı ve ağlamaya başladım.
Clara koltuğundan zıpladı ve yanımda durdu. Kulağıma öyle yüksek sesle fısıldadı ki bana bir bağırma gibi geldi, “Bu evde kendine acımaya cüret etme. Eğer bunu yaparsan, bu eve seni reddeder; seni aynı bir zeytin çekirdeğini tükürür gibi dışarı tükürür.”
Clara'nın öğüdü bende uygun etkiyi yaptı. Üzüntüm derhal uçup gitti. Gözlerimi kuruladım ve Clara sanki hiçbir şey olmamış gibi konuşmayı sürdürdü.
Yeniden yerine oturarak, “Boşluk sanatı ejderhanın gözünden geçmek isteyen Çinli bilgeler tarafından uygulanan teknikti,” dedi. “Bugün, biz buna özgürlük sanatı diyoruz. Bunun daha iyi bir terim olduğunu düşünüyoruz çünkü o sanat gerçekten de insanlığın bir anlam taşımadığı soyut bir dünyaya götürüyor.”
“Bunun insani olmayan bir dünya olduğunu mu söylemek istiyorsun, Clara?”
Clara kasnağını kucağına koydu ve bana baktı. “Demeye çalıştığım şey, bu dünyayı arayan bilgeler ve görücülerden onun hakkında duyduğumuz hemen her şey, bizim insani isteklerimize gönderme yapıyor. Ama biz, özgürlük sanatını uygulayanlar, ilk elden deneyimle bunun yanlış bir tanımlama olduğunu bulduk Bizim deneyimlerimize göre, insani olan her şey o dünya da o kadar önemsizdir ki boşlukta kaybolup gider.”
“Bir dakika, Clara. Çinli ölümsüzler denilen bir grup efsanevi kişilere ne diyorsun? Onlar senin söylediğin biçimiyle özgürlüğe kavuşmadılar mı?”
Clara, “Bizim söylediğimiz biçimiyle değil,” dedi. “Özgürlük bizim için insanilikten bağımsız olmaktır. Çinli ölümsüzler kendi ölümsüzlük efsanelerinde, bilge olmada, kendilerini bağımsızlaştırmış olmada, diğerlerine yol göstermek için dünyaya geri gelmede hapsolmuşlardı.
Onlar bilginler, müzisyenler, doğaüstü güçlere sahip kişilerdi. Aynı klasik Yunan tanrıları gibi erdemli ve gariplerdi. Nirvana bile, etten bağımsız olmanın neşe olduğu insani bir durumdur.”
Clara beni tümüyle ümitsiz hissettirmeyi başarmıştı. Ona tüm yaşamım- boyunca insan sıcaklığı ve anlayışından yoksun olmakla suçlandığımı söyledim. Aslında, bana herhangi birisinin karşısına çıkabilecek en soğuk yaratık olduğum söylenmişti. Şimdiyse Clara özgürlüğün insan şefkatinden özgür olmak olduğunu söylüyordu. Bense buna sahip olmadığım için her zaman önemli bir şeyimin eksik olduğunu hissetmiştim.
Yine kendime acıyarak ağlamak üzereydim, ama Clara yine yardımıma yetişti. “İnsanlıktan bağımsız olmak sıcaklık ya da şefkate sahip olmamak gibi aptalca bir şey demek değildir,” dedi.
“Öyle olsa da senin tanımladığın anlamıyla özgürlük benim anlayamayacağım bir şey, Clara,” diye direttim. “Bunu istediğimden emin değilim!”
Clara “Ve ben onu istediğimden eminim,” diye karşılık verdi. "Bu benim aklım da almamakla birlikte, inan bana, bu var! Ve İnan bana bir gün şimdi sana onun hakkında söylediklerimi bir başkasına söyleyeceksin. Belki de aynı sözcükleri kullanacaksın.” Sanki bunun olacağından eminmiş gibi bana göz kırptı.
Clara, “Sen özetlemeyi yapmaya devam ettikçe, insanlığın bir ihtişamı taşımadığı dünyanın girişi sana görünecek,” diye sürdürdü.
Bu senin ejderhanın gözünden geçmen için bir davet olacak. Bu bizim soyut uçuş dediğimiz şey. Bu aslında geniş bir kanyondan, insan onun ölçüsü olmadığı için tanımlanamayan bir dünyaya geçişi gerektirir.”

Korkudan donmuştum. Clara'yı hafife almaya cesaret edemiyordum, çünkü her zaman söylediklerinde ciddiydi. İnsanlığımı olduğu gibi yitirme ve bir kanyona atlama düşüncesi çok korkunçtu. Ona girişin benim için ne zaman görüneceğini sormak üzereydim, ama o açıklamasını sürdürdü.
Clara, “İsin doğrusu girişin her zaman bizim önümüzde olduğudur,” dedi, “ama yalnızca zihinleri sakin ve kalpleri rahat olanlar onun varlığını görebilir ya da hissedebilir.”
Clara ona giriş demenin metaforik olmadığını çünkü onun bazen düz bir kapı, siyah bir mağara, göz kamaştırıcı bir ışık ya da aklına gelebilecek herhangi bir şey olarak göründüğünü, hatta bir ejderha gözü bile olabileceğini söyledi. Bu anlamda, eski Çinli bilgelerin metaforlarının hiç de abartılı olmadığını söyledi.
Clara, “Kadim Çinli arayıcıların inandıkları bir başka şey de görünmezliğin sakın bir umursamazlığa ulaşmanın doğal bir sonucu olduğuydu.” dedi.
“Sakin bir umursamazlık nedir, Clara?”
Bana doğrudan yanıt vermek yerine, hiç dövüşen horozların gözlerini görüp görmediğimi sordu.
Ona “Ömrümde hiç dövüşen horoz görmedim,” dedim.
Clara dövüşen bir horozun gözlerindeki bakışın sıradan insanların ya da hayvanların gözlerinde bulunan bir bakış olmadığını, çünkü o gözlerin sıcaklık, şefkat, öfke, korku yansıttığını açıkladı.
Clara bana “Dövüşen bir horozun gözlerinde bunlardan hiçbiri yoktur,” dedi. “Bunun yerine, tarif edilemez bir umursamazlığı, büyük geçişi yapmış olanların gözlerinde de bulunan bir şeyi yansıtır, çünkü dışarıdaki dünyaya bakmaktansa, onlar henüz olmayana bakmak için içe dönmüşlerdir.

Clara, “İçe doğru bakan göz hareket ettirilemez,” diye sürdürdü. “O insan isteklerini ya da korkularını değil, enginliği yansıtır. Sınırsız olana bakmış olan bilgeler sınırsız olanın onlara soğuk, boyun eğmez bir umursamazlıkla baktığını söylemişlerdir.”

8

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

7 BÖLÜM

Bir öğleden sonra hava kararmadan hemen önce, Clara ve ben mağaradan eve giden uzun, manzaralı yolda yürürken Clara oradaki ağaçların gölgesinde oturarak dinlenmeyi önerdi. Ağaçların yere vuran gölgelerini izliyorduk, ansızın şiddetle esen bir rüzgâr yaprakları titretti. Yapraklar ani rüzgârla yerdeki aydınlık ve karanlık biçimleri dalgalandıracak biçimde titredi. Rüzgâr geçtiğinde, yapraklar yine durdu ve tabu gölgeler de.
Clara hafifçe “Zihin bu gölgeler gibidir,” dedi. “Soluğumuz düzenli olduğunda, zihnimiz durgundur. Eğer soluk düzensizse, zihin kımıldayan yapraklar gibi titrer.”
Soluğumun düzenli mi yoksa düzensiz mi olduğunun farkına varmaya çalıştım ama bunu anlayamıyordum.
‘Clara, “Eğer soluğun dalgalanıyorsa, zihnin rahatsızdır,” diye sürdürdü, “Zihni sakinleştirmek için, en iyisi ise soluğumuzu sakinleştirmekle başlamaktır.” Bana sırtımı dik tutmamı ve bir bebeğinki gibi yumuşak ve ritmik hale gelene kadar solunumuma konsantre olmamı söyledi.
Ona eğer birisi, bizim az önce tepelerde yürürken olduğumuz gibi, bedensel olarak aktifse, onun soluğunun hiçbir zaman yalnızca yatan ve hiçbir şey yapmayan bir bebeğinki gibi yumuşak olamayacağını söyledim. “Dahası,” dedim, “bebeklerin nasıl soluduklarını bilmiyorum, çok bebek görmedim ve gördüğümde de solunumlarına dikkat etmedim.”
Clara bana yaklaştı ve bir elini sırtıma diğeriniyse göğsüme koydu. Benim korkuma rağmen, ben boğulacak kadar sıkışmış hissedene kadar bastırdı. Kurtulmaya çalıştım ama Clara beni demirden elleriyle tuttu. Bunu telafi etmek için, hava yeniden bedenime girdiğinde karnım ritmik bir biçimde içeri ve dışarı hareket etmeye başladı.
Clara, “Bebekler böyle solurlar,” dedi. “Karnının dışarı çıkma hissini anımsa ki yürürken, alıştırma yaparken ya da yatıp hiçbir şey yapmazken bunu yineleyebilesin. Herhalde buna inanmayacaksın, ama bizler öylesine uygarlaştık ki nasıl doğru solunacağını yeniden öğrenmemiz gerekiyor.”
Ellerini göğsümden ve sırtımdan çekti. “Şimdi bırak soluk yukarı çıkarak göğüs kafesini doldursun,” dedi. “Ama soluğunun kafana kadar çıkmasına İzm verme.”
“Soluğumun kafamın içine girmesine olanak * yok,” diye güldüm.
Beni “Dediklerimi o kadar kelimesi kelimesine alma,” diye azarladı. “Hava dediğimde, aslında, havadan alman ve karına, göğse ve sonra kafaya giren enerjiden söz ediyorum.”
Onun ciddiliğine gülmek zorunda kaldım. Bir başka Çin metaforu saldırısı için kendimi hazırladım.
Clara gülümsedi ve göz kırptı. Kıkırdayarak “Ciddiliğim boyumun bir sonucu,” dedi. “Biz büyük kişiler ufak neşeli olanlardan her zaman daha ciddiyizdir. Bu doğru değil mi, Taisha?”
Büyük kişilerden söz ederken beni neden onların içine kattığını bilmiyordum. Ondan en az beş santimetre kısaydım ve en azından on beş kilo da hafiftim. Bana büyük denmesine fazlasıyla içerlemiştim ve benim çok ciddi olmamı söylemesine daha da kızmıştım. Ama bunu ona söylemedim çünkü onun bunu bir konu haline getireceğini ve bana boyum konusunda derin bir özetleme yapmamı söyleyeceğini biliyordum.
Clara bana sanki söylediklerine vereceğim tepkiyi tahmin edermiş gibi baktı. Gülümsedim ve dedikleri beni hiç etkilememiş gibi yaptım. Benim dikkatliliğimi gördüğünde, Clara yeniden ciddileşti ve duygusal sağlığımızın soluğumuzun ritmik akışıyla doğrudan doğruya bağlantılı olduğunu açıkladı.
Bana doğru eğilerek “Kızgın birisinin soluğu,” dedi, “hızlı ve sığdır ve göğüsle ya da kafayla sınırlanmıştır. Gevşemiş birisinin soluğuysa karnına iner.”
Clara'nın kızmış olduğumdan kuşkulanmaması için soluğumu karnıma indirmeye çalıştım.
Ama Clara bilmişçe gülümsedi ve ekledi, “Büyük kişilerin karınlarından solumaları daha zordur çünkü onların ağırlık merkezleri biraz daha yüksektedir. Onun için bizim sakin ve rahat kalmamız daha da önemlidir.”
Clara açılamasını bedenin üç ana enerji bölmesine ayrıldığını anlatarak sürdürdü: bunlar karın, göğüs ve kafaydı. Karnıma göbeğimin hemen altına, sonra solar pleksüsüme [diyaframın olduğu yerdeki güneş sinir ağı] ve sonra da alnımın ortasına dokundu. Bu üç noktanın üç bölmenin anahtar merkezleri olduğunu açıkladı. Zihin ve beden ne kadar gevşerse, kişi bedenin üç bölmesinin her birine o kadar fazla hava alabiliyordu.
Clara, “Bebekler boylarına göre çok büyük miktarda hava solurlar,” dedi. “Ama yaslandıkça bedenimiz sıkışır, özellikle akciğerlerin etrafı ve daha az hava almaya baslarız.”
Clara devam etmeden önce derin bir soluk aldı. “Duygular solukla doğrudan bağlantılı olduğu için,” dedi, “kendimizi sakinleştirmenin iyi bir yolu soluğumuzu düzenlemektir. Örneğin, aldığımız her soluğu bilerek uzatmak yoluyla daha fazla enerji alacak biçimde kendimizi eğitebiliriz.”
Clara ayağa kalktı ve onun gölgesini dikkatle izlememi istedi. Gölgesinin tümüyle durgun olduğunu fark ettim. Sonra bana ayağa kalkıp kendi gölgeme bakmamı söyledi. Ağaçların rüzgâr yapraklara dokunduğu zamanki gölgelerindeki gibi hafif bir titremeyi fark ettim.
“Niye gölgem titriyor?” diye sordum. “Tümüyle hareketsiz durduğumu sanıyordum.”
Clara, “Gölgen titriyor çünkü içinde duygu rüzgârları esiyor,” diye yanıtladı. “Özetlemeye ilk başladığından daha sakinsin, ama içinde hala kalmış olan büyük bir dalgalanma var.”
Bana sağ bacağımı dizim kırık olarak kaldırarak sol ayağımın üstünde durmamı söyledi. Dengemi sağlamaya çalışırken sallandım. Onun tek ayağı üzerinde iki ayağıyla durduğu kadar kolay durmasına, ve gölgesinin tümüyle hareketsiz olmasına hayret ettim.
Clara ayağını yere koyup diğerini kaldırarak “Dengeni korumakta zorlanıyor gibi görünüyorsun,” dedi. “Bu düşüncelerinin ve duygularının, ne de soluğunun rahat olmadığını anlamına geliyor.”
Alıştırmayı yeniden denemek için öbür bacağımı kaldırdım. Bu sefer dengem daha iyiydi, ama Clara'nın gölgesinin ne kadar hareketsiz olduğunu gördüğümde, aniden bir kıskançlık duydum ve düşmekten kurtulmak için bacağımı aşağı indirmek zorunda kaldım.
Clara ayağını yine yere basarak “Ne zaman kafamızdan bir düşünce geçse,” diye açıkladı, “enerjimiz o düşüncenin yönünde hareket eder. Düşünceler izciler gibidir; bedenin belirli bir yol üzerinde hareket etmesine neden olurlar.
Clara, “Şimdi yeniden gölgeme bak,” dedi. “Ama onu yalnızca benim gölgem olarak düşünmem ey e çalış. Clara'nın gölge resminde görünen özünü görmeye çalış.”
Birdenbire gerginleştim. Bir deneme yapıyordum ve performansım değerlendirilecekti. Çocukken ağabeylerimi yenme zorunda olduğum zamanlardaki yarışma duygularım yüzeye çıkmıştı.
Clara sertçe “Gerginleşme,” dedi. “Bu bir yarışma değil. Bu sadece bir zevk. Anladın mı? Bir zevk!”
Tümüyle sözcüklere tepki vermeye şartlanmıştım. “Zevk” sözcüğü beni tam bir kafa karışıklığına ve sonunda da paniğe itti. Tek düşünebildiğim, Clara'nın bu sözcüğü doğru kullanmadığıydı. Başka bir şey söylemek istiyor olmalıydı. Ama Clara o sözcüğü, sanki içime işlemesini istermişçesine tekrar tekrar yineledi.
Gözlerimi onun gölgesi üzerinde tuttum. Gölgesinin güzel, huzurlu, güç dolu olduğu izlenimini edinmiştim. Bu yalnızca karanlık bir alan değildi, derinliği, aklı ve yaşamsallığı varmış gibi görünüyordu. Sonra birdenbire gölgesinin Clara'nın herhangi bir hareketinden bağımsız olarak hareket ettiğini gördüğümü sandım. Hareket o kadar hızlıydı ki neredeyse farkına varamamıştım. Soluğumu tutup, gölgeye bakarak, tüm dikkatimi ona vererek bekledim. Sonra aynısı yine oldu ve bu kez kesinlikle buna hazırlıklıydım. Gölge titredi ve sanki omuzlar ve göğüs birdenbire şişirilmiş gibi uzandı. Gölge canlanmış gibi göründü.
Bir çığlık attım ve zıpladım. Clara'ya yüksek sesle gölgesinin canlı olduğunu söyledim. Gölgenin arkamdan koşacağından korktuğum için kaçmaya hazırdım, ama Clara omzumu tutarak beni durdurdu.

Yeniden konuşabilecek kadar sakinleştiğimde, Clara'nın kötü gölgesinin görme korkusuyla gözlerimi sürekli olarak yerden uzak tutarak, ona gördüklerimi anlattım.
Clara, “Gölgelerin hareketini görmek senin özetleme yaparak açıkça büyük bir enerji parçasını serbest bıraktığın anlamına geliyor,” dedi.
Onun bana evet diyeceğini umarak “Bunu sadece hayal etmediğimden emin misin, Clara,” dedim.
Clara, “Gölgeyi hareket ettiren senin istencindi,” dedi.
“Ama özetlemenin aynı zamanda zihni altüst ettiğini de düşünmüyor musun?” diye sordum. “Gölgelerin kendiliğinden hareket ettiğini görmüş olmak için zihnimin bir hayli altüst olmuş olması gerekiyor.”
Clara sabırla “Hayır. Özetlemenin amacı yaşamlarımız boyunca kabul ettiğimiz temel varsayımları kırmaktır,” diye açıkladı. “Bunlar kırılmadıkça, anımsamanın gücünün farkındalığımıza gölge düşürmesini önleyemeyiz.”
“Anımsamanın gücüyle tam olarak ne demek istedin, Clara?”
“Dünya kocaman bir anılar ekranıdır; eğer belirli varsayımlar kırılırsa,” dedi, “anımsamanın gücü yalnızca kontrol edilmekle kalmaz, iptal bile edilebilir.”
Onun ne söylediğini anlamadım ve bu kadar anlaşılmaz olmasına içerledim.
Mantıklı bir açıklama bularak “O herhalde rüzgâr senin gölgenin üstüne düştüğü toprağı hareket ettirdiği için öyle oldu,” dedim.
Clara kafasını salladı. “Emin olmak için gölgeme yeniden bakmayı dene,” diye öneride bulundu.

Kollarımdaki tüyler diken diken olmuştu. Hiçbir şey beni tekrar onun gölgesine baktıramazdı.
Clara, “İnsanların gölgelerinin kendiliğinden hareket etmediğinde ısrar ediyorsun,” dedi, “çünkü bu anımsama yeteneğinin sana söylediği bir şey. Hiç gölgelerin hareket ettiğini anımsıyor musun?”
“Hayır, kesinlikle anımsamıyorum.”
“İste bak. Ama sana demin olan su, normal anımsama yeteneğin bir an için devre dışı kaldı ve sen benim gölgemin hareket ettiğini gördün.”
Clara bana parmağını salladı ve kıkır kıkır güldü. “Ve o rüzgârın toprağı hareket ettirmesi de değildi,” dedi. Sonra sanki korkak bir çocukmuş gibi kafasını koluyla sakladı. O yetişkin bir kadın olduğu halde çocukça hareketler yaptığında asla gülünç görünmemesinin garipliğini fark ettim.
Clara, “Sana verecek haberlerim var,” diye sürdürdü. “Gölgelerin hareket ettiğini daha önce çocukken görmüştün, ama o zaman mantıklı değildin ve onların hareket ettiğini görmek senin için olağandı. Sen büyüdükçe, enerjin toplumsal sınırlamalar tarafından kontrol edilir hale geldi ve sen gölgelerin hareket ettiğini gördüğünü unuttun ve yalnızca anımsamana izin verilenleri anımsamaya başladın.”
Clara'nın söylediklerinin önemini anlamaya çalışıyordum ki birdenbire çocukken, özellikle sıcak günlerde, kaldırımlardaki gölgelerin kıpırdayıp büküldüklerini gördüğümü anımsadım. Her zaman onların kendilerini ait oldukları kişiden çekip ayırmaya çalıştığını düşünmüştüm. Gölgelerin arkalarına bakmak için kırılmalarını görmek beni korkuturdu. Yetişkinlerin kendi gölgelerinin maskaralıklarına bu kadar ilgisiz kalmaları bana hep garip görünürdü.

Bunu Clara'ya anlattığımda, korkmamın gerçekte gördüğümle, olası olan ve görmeme izin verilenin çelişmesinin ürünü olduğu sonucuna vardı.
“Seni tam anladığımı sanmıyorum, Clara,” dedim.
Clara, “Kendinin dev bir anı deposu olduğunu hayal etmeye çalış,” diye öneride bulundu. “O depoda, senden başka birisi duygular, görüşler, zihinsel konuşmalar ve davranış biçimlerini depoladı. Bu senin depon olduğu için, oraya istediğin zaman gidip altüst edip araştırabilir ve orada bulduklarını kullanabilirsin. Sorun senin envanter defteri kesinlikle hiçbir kontrolün olmamasıdır, çünkü defter sen depoya sahip olmadan önce tutulmuştur. Böylelikle eşya seçiminde son derece sınırlanmış sındır.”
Clara depolarımızdaki envanter defteri asla değişmediğinden yaşamlarımızın kesintisiz bir zaman çizgisi gibi göründüğünü ekledi. Depo boşaltılmadıkça, gerçekten olduğumuz kişi olmamızın hiçbir yolu olmadığını vurguladı.
Anılarım ve Clara'nın söylediklerinden bunalmış halde, geniş bir kayanın üstüne oturdum. Gözümün ucuyla, gölgemi gördüm ve kendime, Eğer gölgem benim oturduğum gibi oturmazsa ne olur? Diye sorarken bir panik dalgası hissettim. Havaya sıçrayarak “Bunu kabul edemem, Clara,” dedim. “Haydi, eve dönelim.”
Clara bana olduğum yerde kalmamı söyledi. Bana bakarak “Zihni sakinleştir,” dedi “ve beden de sakinleşir; yoksa patlayacaksın.”
Clara sol elini bileği göbeğinin tam üstüne gelecek biçimde bedeninin önünde tuttu; avucu yana bakıyordu, parmakları birleştirilmişti ve yeri gösteriyordu. Bana elimi bu biçimde tutmamı ve orta parmağımın ucuna bakmamı söyledi. Burnumun direğinin üzerinden baktım, bu beni aşağı bakarken gözlerimi bira/ şaşılaştırmaya zorladı. Clara bu biçimde sabit olarak bakmanın farkındalığımızı bizim dışımıza yere yönlendirdiğini, böylelikle içsel heyecanımızı yatıştıracağını açıkladı.
Clara sonra derin soluk almamı, elimle yeri göstererek, istencimle orta parmağımdan yapıştırıcı damlası gibi bir enerji kıvılcımı çıkartmamı söyledi. Sonra, elimi başparmağımın dibi göğüs kemiğime değene kadar bileğimden yukarı doğru döndürmeliydim. Yediye kadar sayarken orta parmağımın ucuna bakmalı ve sonra farkındalığımı derhal alnıma, gözlerimin arasındaki ve burun direğimin hemen üstündeki noktaya kaydırmalıydım. Clara bu geçişe enerji kıvılcımını orta parmaktan gözlerin arasındaki o noktaya geçirme istencinin eslik etmesi gerektiğini söyledi. Eğer geçiş başarılırsa, kapalı gözlerin arkasındaki ekranda bir ışık görünecekti. Bu parlak enerji noktasını acıya, hastalığa, endişe ya da korkuya karşı koymak için bedenin herhangi bir yerine gönderebileceğimizi söyledi.
Clara sonra elini hareket ettirdi ve solar pleksüsüme hafifçe bastırdı. “Eğer enerjinin hızla artmasını istersen, şimdi yaptığın gibi, sana göstermek üzere olduğum güç soluğunu yap ve sana garanti veririm ki kendini enerjiyle dolmuş hissedersin.”
Clara'nın burnundan, ardı ardına, diyaframını titreştirerek, hızlı bir dizi kısa soluk alıp vermesini izledim. Onu taklit ettim ve diyaframımı kasıp gevşeterek alıp verdiğim yirmi kadar soluktan sonra, sıcaklığın bedenimin orta bölgesinin tümüne yayıldığını hissettim.
Clara, “Burada oturup güç solunumunu yapacağız ve gözlerimizin arkasındaki ışığa bakacağız,” dedi, “taa ki korkun geçene kadar.”
“Aslında o kadar korkmamıştım,” diye yalan söyledim.
Clara, “Kendini görmedin,” dedi. “Benim oturduğum yerden, neredeyse bayılmak üzere olan birisini gördüm.”

Kesinlikle haklıydı. Hiçbir zaman Clara'nın gölgesinin kendisini uzattığını gördüğümdeki kadar büyük bir korku duymamış tun. Kayıp anılar unutulmuş derinliklerden öyle yüzeye çıktı ki, bir iki saniye için, yeniden çocuk olduğumu hissetmiştim.
Avucumu yana bakacak biçimde tuttum ve Clara'nın önerdiği gibi parmağımın ucuna baktım. Gözlerimi sabit tuttum, ve sonra dikkatimi alnımın merkezine kaydırdım. Herhangi bir ışık görmedim, ama gitgide daha sakinleştim.
Hava neredeyse tümüyle kararmıştı. Clara'nın siluetini yanımda görebiliyordum. Sesi insanı yatıştırıyordu; “Enerji kıvılcımının bedeninin içine yerleşmesi için burada biraz daha kalalım,” dedi.
“Bu tekniği Çin'de mi öğrendin, Clara?” diye sordum.
Clara hayır anlamında kafasını salladı. “Sana burada Meksika'da bir öğretmenim olduğunu söyledim,” dedi, sonra saygılı bir ses tonuyla ekledi, “Öğretmenini yaşamını özgürlük sanatını öğrenmeye sonra da öğretmeye adayan mükemmel bir adamdır.”
“Ama bu solunum yöntemi Doğu kökenli değil mi?”
Clara bana yanıt vermeden önce düşünüyormuş gibi göründü. Onun duraklamasının bazı şeyler gizli tutma isteğinden kaynaklandığını düşündüm.
“Öğretmenin bunu nerede öğrendi?” diye sordum. “O da Çin'de miydi?”
Clara yanıt vermekten kaçarak “O bildiği her şeyi kendi öğretmeninden öğrendi,” dedi.
Ona bana öğretmeniyle ve ona öğrettikleriyle ilgili daha fazla şey söylemesini istediğimde, Clara konuyu bu anda daha fazla tartışma özgürlüğüne sahip olmadığından dolayı özür diledi.

“Bunları anlamak için,” dedi, “su anda sahip olmadığın, özel bir tür enerji elde etmeye gereksinimin var.”
Elime hafifçe vurdu. Anlayışla “Acele etme,” dedi. “Sana bildiğimiz her şeyi öğretme niyetindeyiz. Onun için acele etmeye gerek yok.”
“Sen 'biz' dediğinde hep o kadar meraklanıyorum ki, Clara, çünkü evde başkalarının olduğu izlenimini ediniyorum ve mantığımın bana kesinlikle gerçek olamayacağını söylediği şeyler görmeye ve duymaya başlıyorum.”
Clara öyle çok güldü ki üzerinde oturduğu kayadan düşeceğini sandım. Onun bu anı ve abartılmış kahkahayı patlatması canımı bana öğretmeninden söz etmemesinden daha çok sıktı.
“ikileminin bana ne kadar komik göründüğünü bilmiyorsun,” diye açıklamada bulundu. “Bu bana, aynı senin gölgenin hareket ettiğini gördüğünde olduğu gibi, enerjini serbest bırakmakta olduğunu kanıtlıyor. Deponu boşaltmaya başlıyorsun. Envanter defterindeki eşyaların daha fazlasını attıkça, başka şeyler için daha fazla yer açmış olursun.”
Hala canım sıkkın olarak “Ne gibi?” dedim. “Gölgelerin hareket ettiğini görmek ve sesler duymak gibi mi?”
Clara muğlâk bir biçimde “Belki de,” dedi. “Ya da hatta gölgelerin ve seslerin ait olduğu kişileri bile görebilirsin.”
Kimden söz ettiğini öğrenmek istedim, ama Clara bu konuda daha fazla konuşmayı reddetti. Birdenbire ayağa kalktı ve hava çok karanlık olmadan önce eve dönüp jeneratörü çalıştırmak istediğini söyledi.

9

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

8 BÖLÜM

Clara’yı üç gün boyunca görmedim; gizemli bir is onu uzakta tutuyordu. En ufak bir uyarıda bulunmadan, beni her defasında birkaç gün boyunca evde Manfred'le yalnız bırakmak, onun alışkanlığı haline gelmişti ve tüm eve bana kaldığı halde, oturma odası, benim yatak odam, Clara'nın spor salonu, mutfak ve tabii ki evin dışından başka gitmeye hiç cesaret edememiştim. Clara'nın evinde ve arazisinde, beni özellikle Clara uzaktayken anlaşılmaz korkuyla dolduran bir şeyler vardı. Bu nedenle, tek basımayken, beni rahatlattığını fark ettiğim sıla bir programı koruyordum.
Saat dokuz gibi kalkıyor, kahvaltımı odun sobasını nasıl yakacağımı hala bilmediğim için mutfaktaki elektrikli ocakta hazırlıyor, hafif bir öğle yemeği paketliyor, sonra da mağarada özetleme yapmaya gidiyor ya da Manfred'le yürüyüşe çıkıyordum. Öğleden sonra geç saatlerde Clara'nın savaş sanatları salonunda kung fu formları çalışmak için eve dönüyordum. Burası tavanı kemerli, tabanı verniklenmiş tahtadan ve çeşitli savaş sanatları silahlarının konulduğu siyah laklı bir rafın olduğu geniş bir salondu. Kapının karşısındaki duvarda hasır örtülerle kaplanmış yükseltilmiş bir platform vardı. Bir seferinde Clara'ya bu platformun neye yaradığını sormuştum. Clara orasının meditasyonunu yaptığı yer olduğunu söylemişti.
Clara'nın meditasyon yaptığını hiç görmemiştim çünkü ne zaman kendisi salona girse, kapıyı hep kilitliyordu. Ona ne tür bir meditasyon yaptığını her soruşumda, bana bunu açıklamayı reddetti.

Öğrendiğim tek şey Clara'nın buna “rüya görme” adını verdiğiydi.
Clara orayı kendisi kullanmadığı zamanlar spor salonuna girmeme izin vermişti. Evde tek basımayken, orası Clara'nın varlığı ve gücüyle dolu olduğu için duygusal açıdan teselli bularak o odaya çekiliyordum. Bana çok ilginç bir kung fu formunu öğrettiği yer burasıydı. Çin savaş sanatlarıyla hiçbir zaman ilgilenmemiştim çünkü Japon karate hocalarım her zaman kung fu hareketlerinin pratik bir değen olamayacak kadar fazla ayrıntılı ve hantal olduğundan ısrar etmişlerdi. Karate'nin köklerinin Çin stillerinde olduğunu ama formlarının ve uygulamalarının Japonya'da tümüyle değiştirilip mükemmelleştirildiğini söyleyerek, sistematik olarak Çin stillerini aşağılıyor ve kendilerininkini yüceltiyorlardı. Savaş sanatları üzerine fazla bir şey bilmediğim için, hocalarıma tümüyle inanmış ve tüm diğer stilleri bütünüyle boşlamış tim. Bunun sonucu olarak, Clara'nın kung fu stiliyle ne yapacağımı bilmiyordum. Benim bilgisizliğime rağmen, bir şey kesindi: Clara bunda tartışmasız bir ustaydı.
Clara'nın spor salonunda bir saat kadar çalıştıktan sonra, elbiselerimi değiştirip mutfağa giderek yemek yiyordum. Her zaman, yemeğim orada, masanın üzerine konulmuş oluyordu, ama egzersiz yapmaktan hep o kadar acıkmış oluyordum ki hazırlananları oraya nasıl geldiği üzerine düşünmeden bir kurt gibi mideye indiriyordum.
Clara bana, ona bunu sorduğumda, hizmetçinin o yokken benim yemeklerimi pişirmek için geleceğini söylemişti. Ayrıca çamaşırları da yıkıyor olmalıydı, çünkü elbiselerimi yatak odamın kapısında özenle katlanmış halde buluyordum; tek yapmam gereken onları ütülemekti.
Bir aksam, ağır bir çalışmadan sonra, Manfred zaman zaman sıkıntıyla hırlayarak bakarken, öyle fazla enerjili hissettim ki, alışılmış programımı bozmaya ve özetleme yapmak için karanlıkta mağaraya dönmeye karar verdim. Oraya gitmek için öyle acele ediyordum ki el fenerimi almayı unuttum. Bulutlu bir geceydi, ama zifiri karanlığa rağmen, yoldaki hiçbir şeye takılmadım. Mağaraya vardım ve karate hocalarımla olan tüm anılarımı ve katıldığım her gösteri ve turnuvayı görselleştirerek ve solunum yaparak özetleme yaptım. Bu gecenin büyük bir bölümünü gerektirdi, ama bitirdiğimde kendimi hocalarımdan eğitimimin bir parçası olarak kazanmış olduğum önyargılardan bütünüyle temizlenmiş hissettim.
Ertesi gün Clara hala geri dönmemişti, onun için mağaraya her zamankinden biraz geç gittim. Eve dönerken, bir alıştırma olarak, her gün yürüdüğüm yolda bu defa karanlıktaymış gibi gözlerimi kapatarak yürümeyi denedim. Tökezlemeden yürüyüp yürüyemeyeceğimi görmek istiyordum, çünkü önceki gece mağaraya giden yolu hiç bir yere takılmadan yürümüş olmamım olağandışı olduğunu ancak daha sonra fark etmiştim. Gün ışığında ama gözlerim kapalı olarak yürürken, birkaç kez kütüklerin ve kayaların üstünden düştüm ve kaval kemiğimi bir havlı kötü morarttım.
Oturma odasında moraran yerleri bandajla sarıyordum ki Clara beklenmedik bir biçimde kapıdan girdi. Şaşırmış bir bakışla “Ne oldu sana?” diye sordu. “Sen ve köpek kavga mı ediyordunuz?”
Tam o anda, Manfred yavaşça odaya girdi. Onun Clara'nın söylediklerini anladığına emindim. Manfred sanki alınmış gibi terslikle havladı. Clara onun önünde durdu, bu Doğulu öğrencinin ustasına yaptığı gibi, belinden biraz öne eğildi ve anlaması çok zor olan iki dilli özür diledi. Clara, “Sizin kusursuz davranışınız ve mükemmel görgünüz ve hepsinden önemlisi, sizi un se—or enire re— ores, el mus ilustre entre todos ellos-kralların kralı, hepsinin en şanlısı yapan üstün itibarınız hakkında böyle dikkatsizce konuşmuş olduğum için, son derece üzgünüm, sayın se-or’um ” dedi.
Tümüyle şaşkına dönmüştüm. Clara'nın üç günlük yokluğu sırasında çıldırmış olduğunu sandım. Onun böyle konuştuğunu daha önce hiç duymamıştım. Gülmek istedim, ama onun ciddi ifadesi gülmemi boğazıma tıkadı.
Manfred esneyip, Clara'ya sıkıntıyla bakıp, arkasını dönüp odayı terk ettiğinde, Clara bir başka özür silsilesine başlamak üzereydi.
Clara bedeni saklamaya çalıştığı gülüşüyle sarsılarak koltuğa oturdu. “Alındığı zaman, ondan kurtulmanın tek yolu özürlerle ölesiye sıkmaktır,” diye bir sırrı paylaştı.
Clara'nın bana son üç gündür nerede olduğunu söyleyeceğini umuyordum. Belki yokluğu konusunu açar diye bir an için bekledim, ama bunu yapmadı. Clara'ya o yokken, Manfred'in her gün beni özetleme mağarasına ziyarete geldiğini söyledim. Sanki oraya zaman zaman her şeyin yolunda olup olmadığını kontrol etmek için gidiyor gibiydi.
Yine Clara'nın gezisinin doğası üzerine bir şeyler söylemesini istedim, ama o bunun yerine şaşırtıcı bir biçimde, “Evet, Manfred çok endişelidir ve başkalarını çok düşünür. Onun için onlardan aynı davranışı bekler ve eğer bu davranışı görmediğinden kuşku duyarsa, kudurur. O bu haldeyken, ölesiye tehlikelidir. Ona kurbağa köpek dediğinde neredeyse kafanı kopartmak üzere olduğu o geceyi anımsıyor musun?” dedi.
Konuyu değiştirmek istedim. Manfred'in çılgın bir köpek olduğunu düşünmek istemiyordum. Son aylarda, benim için bir canavardan çok bir arkadaş olmuştu. O öyle bir arkadaştı ki beni gerçekten anlayan tek kişinin o olduğuna sarsılmaz bir inançla inanmaya başlamıştım.

Clara, “Bacaklarına ne olduğunu söylemedin,” dedi.
Ona başarısızlıkla sonuçlanan gözlerim kapalı yürüme girişimimden söz ettim. Önceki gece karanlıkta yürürken hiçbir zorlukla karşılaşmadığımı açıkladım.
Clara bacaklarımdaki çiziklere ve izlere baktı ve kafama sanki Manfred’mişim gibi hafifçe vurdu. “Dün gece, yürürken kafanda bir plan yoktu,” dedi. “Mağaraya ulaşmaya kararlıydın, onun için ayakların senin otomatik olarak oraya götürdü. Bu öğleden sonra, dün geceki yürüyüşünü bilinçli olarak taklit etmeye çalışıyordun, ama acınacak bir başarısızlığa uğradın çünkü zihnin isin içine girdi.” Bir an için düşündü ve sonra ekledi, “Ya da belki de sana güvenlikle yol gösterecek olan ruhun sesini dinlemiyordun.”
Ona herhangi bir sesin farkına varmadığımı, ama bazen evdeyken, bunun yalnızca boş koridordan esen rüzgâr olduğundan emin olduğum halde, garip fısıltılar duyduğumu sandığımı söylerken Clara çocuksu bir sabırsızlık hareketiyle dudaklarını büzdü.
Clara bana “Sana önceden öyle yapmanı söylemedikçe, dediklerimi kelimesi kelimesine almayacağında anlaşmıştık,” diye sertçe anımsatmada bulundu. “Deponu boşaltarak, envanter defterini değiştiriyorsun. Şimdi orada karanlıkta yürümek gibi yeni bir şey için yer var. Onun için belki ruhun sesi için de yer olabileceğini düşündüm.”
Clara'nın söylediklerini anlamak kendimi için o kadar zorluyordum ki kaslarımı çatmış olmalıyım.
Clara en sevdiği koltuğa oturdu ve sabırla ne demek istediğini açılamaya başladı.
“Sen bu eve gelmeden önce, envanter defterinde köpeklerin kopekten başka bir şey olmadığı yazılıydı. Ama sonra Manfred’le karşılaştın ve onunla karşılaşmak envanter defterinin o bölümünü değiştirmeye zorladı.” Clara kafasını bir İtalyan gibi salladı ve “Capisce “ dedi.
Hayretler içinde kalarak “Manfred'in ruhun sesi olduğunu mu söylemeye çalışıyorsun?” diye sordum.
Clara o kadar çok güldü ki zorlukla konuşabildi. “Hayır, demeye çalıştığım şey bu değil. Bu daha soyut bir şey,” diye mırıldandı.
Clara bir camlı dolaptan biraz merhem alarak bana dolaptan örtümü almamı önerdi. “Haydi, avluya çıkalım ve zapote ağacının altında oturalım,” dedi. “Alacakaranlık ruhun sesini dinlemek için en iyi zamandır.”
Örtümü şeftaliye benzer yeşil meyvelerle kaplı dev ağacın altına serdim. Clara morarmış cildime biraz merhem sürdü. Bu canımı çok yaktı, ama acıya dayanmaya çalıştım. Clara işini bitirdiğinde, en büyük izin neredeyse yok olduğunu fark ettim. Clara geriye eğildi ve sırtını kalın ağacın gövdesine yasladı.
“Her şeyin bir biçimi vardır,” diye başladı, “ama dışsal biçimin yanı sıra, nesneleri yöneten içsel bir farkındalık vardır. Bu sessiz farkındalık ruhtur. Bu kendini farklı şeylerde farklı biçimlerde gösteren her şeyi kapsayan bir güçtür. Bu enerji bizimle iletişimde bulunur.”
Clara bana gevşememi ve derin soluklar almamı söyledi çünkü bana içsel duyuşumu nasıl geliştireceğimi gösterecekti, “çünkü kişi ruhun isteklerini,” dedi, “içsel kulakla ayırt edebilir.”
“Soluduğunda, enerjinin kulaklarından dışarıya akmasına izin ver,” diye sürdürdü.
“Bunu nasıl yapabilirim?” diye sordum.

“Soluk verdiğinde, dikkatini kulak deliklerine sabitle ve istencini ve konsantrasyonunu akışı yönlendirmede kullan.”
Clara bir süre ben devam ederken yanlışlarımı düzelterek çalışmamı izledi. “Ağzın kapalı olarak ve dilin damağına değerken burnundan soluk ver,” dedi. “Gürültüsüzce soluk ver.”
Birkaç denemeden sonra, kulaklarımın açıldığını ve sinüslerimin temizlendiğini hissedebiliyordum.
Sonra Clara bana avuçlarımı ısınana kadar birbirine sürtmemi ve sonra onları parmak uçlarım kafamın arkasında neredeyse birbirine dokunacak biçimde kulaklarımın üzerine koymamı söyledi.
Bana söylediği gibi yaptım. Clara kulaklarıma hafif, dairesel baskı kullanarak masaj yapmamı önerdi; sonra, kulaklarım hala örtülüyken ve işaret parmaklarım orta parmaklarımın üzerinde dururken, kulaklarımın arkasına işaret parmaklarımla aynı anda fiske vurmamı söyledi. Parmaklarımla fiske vurduğumda, kafamın içinde yankılanan boğuk bir çanın sesini duydum. Ellerimi kulaklarımdan çektiğimde, daha önce tüm sesler karışık ve boğuk olduğu halde çevredeki en küçük sesleri bile duyabildiğimin farkına vardım.
Clara, “Şimdi, kulakların açılmışken, belki de ruhun sesini duyabilirsin,” dedi. “Ama ağaçların üstünden bir bağırma geleceğini sanma. Bizim ruhun sesi dediğimiz şey daha çok bir çeşit duygudur. Ya da bu birdenbire aklına gelen bir fikir olabilir. Bu bazen belirsiz bir biçimde tanıdık olan bir yere gitme isteği gibi, ya da yine belirsiz bir biçimde bildik bir şeyi yapma isteği gibi olabilir.”
Belki de etrafımda bir mırıldanma duymama onun önerilerinin gücü yol açmıştı. Dikkatimi bu sese vermeye başladığımda, mırıldanma uzakta konuşan insan seslerine dönüştü. Bir kadının kristalsi kahkahasını ve bir adamın sesini, zengin bir bariton sesin şarkı söylediğini, ayırt edebiliyordum. Sesleri sanla rüzgâr onları bana hızlı dalgalarla getiriyormuş gibi duyuyordum. Seslerin ne dediğini duymak için kendimi zorladım ve rüzgârı daha çok dinledikçe, daha da coşku dolu hale geldim, içimde kaynayan bir enerji beni sıçrayarak ayağa kaldırdı. O kadar mutluydum ki bir çocuk gibi oynamak, dans etmek, koşup durmak istedim. Ve ne yaptığımın farkına varmaksızın, kendimi tümüyle yorana kadar avluda bir balerin gibi şarkı söylemeye ve sıçramaya ve dönmeye başladım.
Sonunda Clara'nın yanına oturduğumda, terlemekteydim, ama bu sağlıklı fiziksel bir ter değildi. Bu daha çok yorgunluğun neden olduğu soğuk tere benziyordu. Clara da benim soytarılığıma gülmekten soluk soluğa kalmıştı. Avluda sıçrayıp oynayarak kendimi tam bir aptal yerine koymakta başarılı olmuştum.
Yapacak hiçbir açıklamam yoktu, “Bana ne olduğunu bilmiyorum,” dedim.
Clara ciddi bir ses tonuyla, “Ne olduğunu tarif et,” dedi. Utancımdan bunu reddettiğimde, “Yoksa sana bir çatlak gözüyle bakmak zorunda kalacağım, ne dediğimi anlıyor musun?” diye ekledi.
Ona akıldan çok zor çıkacak gülüş ve şarkıları, duyduğumu ve bunların beni etrafta dans etmeye ittiğini söyledim.
Düşünceli bir biçimde, “Sence ben kafayı mı üşütüyorum?” diye sordum.
Clara, “Eğer yerinde olsam, bundan endişelenmezdim,” dedi. “Dans edip oynaman ruhun sesini duymaya gösterilen doğal bir tepkiydi.”
Onu “O bir ses değildi; birçok ses vardı,” diye düzelttim.

Clara, “İste yine bunu yaptın, her şeyi kelimesi kelimesine anlayan Bayan Mükemmel,” diye alay etti.
Her şeyi kelimesi kelimesine anlamanın bizim envanter defterimizin büyük bir eşyası olduğunu ve onu bertaraf etmek için onun farkında olmamız gerektiğini söyledi. Ruhun sesi seslerle hiçbir ilgisi olmayan soyutlamalardı, ama yine de bazen sesler duyabilirdik. Benim durumumda, ben dindar bir Katolik olarak yetiştirildiğim için, deneyimlediklerimi envanter defterime uyarlama yolumun ruhu bir tür koruyucu meleğe; beni kollayan kibar, koruyucu bir erkeğe dönüştürmek olduğunu söyledi.
Clara, “Ama ruh kimsenin koruyucusu değildir,” diye sürdürdü. “O ne iyi ne de kötü olmayan soyut bir kuvvettir. Bizimle hiçbir biçimde ilgilenmeyen, ama yine de gücümüze tepki veren bir kuvvet. Unutma, dualarımıza değil, gücümüze. Bunu bir daha sefere bağışlanma için dua ettiğinde anımsa!”
Korkuyla “Ama ruh kibar ve koruyucu değil mi?” diye sordum.
Clara önünde sonunda iyi ve kötüyle, Tanrı ve dinle ilgili bütün önyargılarımı atacağımı ve yalnızca tümüyle yeni bir envanter defterinin kavramlarıyla düşüneceğimi söyledi.
Özgür irade ve kötünün varlığı üzerine Katolik okulunda öğrendiğim hazır mantıksal tartışmalarla silahlanmış olarak “İyi ve kötünün olmadığını mı söylüyorsun?” diye sordum.
Ben daha düşüncelerimi söylemeye başlamadan, Clara, “Bu benim ve arkadaşlarımın kurulu düzenden farklı olduğumuz nokta,” dedi. “Sana bizim için özgürlüğün kendi insanlığımızdan özgür olmak olduğunu söyledim. Ve bu Tanrı'yı, iyi ve kötüyü, a/izleri, Hz. Meryem ve Kutsal Ruhu da kapsıyor. Biz insansı olmayan bir envanter defterinin insanlar için tek olası özgürlük olduğuna inanıyoruz. Eğer depolarımız ağzına kadar istekler, duygular, görüşler ve bizim insan envanter defterimizin nesneleriyle dolu olarak kalırsa, o zaman özgürlük nerede kalır? Söylediklerimi anlıyor musun?”
Onu anlamıştım, ama anlamak istediğim kadar net anlamamıştım, bu kısmen kendi insanlığımı bırakmak fikrine direniyor olmamdan, kısmen de bana Katolik okul sisteminin verdiği tüm dinsel önyargıları özetleme yapmamış olmamdan kaynaklanıyordu. Aynı anda benimle doğrudan ilgisi olmayan şeyleri asla düşünmemeye alışmıştım.
Clara'nın mantığında hatalar ararken kaburgalarıma hafifçe vurarak beni zihinsel spekülasyonlarımdan ayırdı. Bana düşünceleri durdurmak ve enerji hatlarını hissetmek için bir başka alıştırma göstereceğini söyledi. Yoksa her zaman yaptığımı yapmayı sürdürecektim: kendi benliğim fikrine esir olmak.
Clara bana bağdaş kurarak oturmamı ve soluk alırken önce sağa sonra da sola doğru yanlara eğilmemi ve kulak boşluklarımdan yatay olarak uzanan çizgi tarafından nasıl çekildiğimi hissetmemi söyledi. Şaşırtıcı bir biçimde çizginin kişinin bedenini hareket ettirmesiyle bozulmadığını ve yatay olarak kaldığını ve bunun onun ve arkadaşlarının bulduğu gizemlerden biri olduğunu söyledi.
“Bu biçimde yana eğilmek,” diye açıkladı, “normalde hep öne doğru yönlendirilmiş olan farkındalığımızı yanlara kaydırır.”
Bana tükürüğümü üç kere çiğneyip yutarak çene kaslarımı gevşetmemi söyledi.
Tükürüğümü yutarak, “Bu ne ise yarıyor?” diye sordum.
Clara kıkırdayarak “çiğneme ve yutma kafaya yerleşen enerjinin bir bölümünü aşağıya mideye getirerek beynin yükünü hafifletir,” dedi. “Senin bu hareketi sıkça yapman gerekiyor.” dedi.

Ayağa kalkıp yürümek istedim çünkü bacaklarım uyuşmuştu. Ama Clara bir süre daha oturarak bu alıştırmayı yapmamı istedi.
Kendimi o anlaşılması zor çizgiyi hissetmek için elimden geldiği kadar zorlayarak, her iki tarafa eğildim, ama onu hissedemedim. Ama düşüncelerimin her zamanki yoğunluğunu azaltarak onları durdurmayı başardım. Tam bir sessizlikle hiçbir düşünce olmaksızın belki de bir saat oturdum. Etrafımda cırcırböceklerinin seslerini, yaprakların hışırdamasını duydum ama rüzgâr bu kez hiçbir insan sesi getirmedi. Bir süre için Manfred'in evin yanındaki odasından gelen havlamasını dinledim.
Sonra, sanki sessiz bir komut tarafından harekete geçmiş gibi, düşünceler yeniden zihnime doluştu. Onların tümüyle yok olduğunun ve tam bir sessizliğin ne kadar rahat olduğunun farkına vardım.
Rahatsız beden hareketlerim Clara'ya ipucu vermiş olmalıydı, çünkü yeniden konuşmaya başladı. “Ruhun sesi boşluktan gelir,” diye sürdürdü. “O sessizliğin derinliklerinden, olmamanın dünyasından gelir. O ses yalnızca biz tümüyle sakin ve dengede olduğumuzda duyulabilir.”
Clara bizi hareket ettiren iki karşıt kuvvetin, erkek ve kadın, pozitif ve negatif, aydınlık ve karanlığın, dengede tutulması gerektiğini böylece bizi çevreleyen enerjide bir açıklığın yaratıldığını açıkladı: bu farkındalığımızın kayıp gireceği bir açıklıktı. Ruh kendini bizleri çevreleyen enerjideki bu açıklık sayesinde ortaya çıkartıyordu.
“Peşinde olduğumuz şey dengedir,” diye sürdürdü. “Ama denge her bir kuvvetten eşit parça anlamına gelmez. Bu aynı zamanda parçalar eşit hale getirilirken, yeni, dengelenmiş bileşimin momentum kazanması ve kendiliğinden hareket etmeye başlaması anlamına gelir.”

Clara'nın karanlıkta yüzümde onu anladığımı gösteren bir işaret aradığını hissettim. Böyle bir işaret bulamayınca, neredeyse içime isleyen bir sesle, “O kadar zeki değiliz, değil mi?” dedi.
Bu sözüyle tüm bedenimin gerildiğini hissettim. Ona tüm yaşamımda hiç kimsenin beni zeki olmamakla suçlamamış olduğunu söyledim. Annemle babam, öğretmenlerim beni her zaman sınıftaki en parlak öğrencilerden birisi olduğum için övmüşlerdi. İs karnelere geldiğinde, ağabeylerimden daha iyi notlar alacağıma emin olmak için neredeyse kendimi hasta edene kadar ders çalışırdım.
Clara içini çekti ve benim zeki olduğumu kanıtlayan uzun konuşmamı sabırla dinledi. Onu hatalı olduğuna ikna etmek için yaptığım tartışmayı bitirmeden önce Clara, “Evet, zekisin, ama söylediğin her şey günlük yaşamın dünyasıyla ilgili. Yalnızca zeki değil, çalışkan, üretken ve kurnazsın da. Bana katılmıyor musun?”
Ona hak vermek zorundaydım, çünkü mantığım bana eğer gerçekten söylediğim kadar zekiysem neredeyse kendimi öldürene kadar ders çalışmam gerekmezdi.
Clara, “Benim dünyamda zeki olmak için, konsantre olabilmeli, dikkatini herhangi bir somut şeyin üzerinde olduğu kadar soyut olan herhangi bir görünmenin üzerinde de sabitleyebilmelisin.” dedi.
“Ne çeşit soyut görünmelerden söz ediyorsun, Clara?” diye sordum.
Clara, “Etrafımızdaki enerji alanındaki bir açıklık soyut bir görünmedir,” dedi. “Ama onu somut dünyayı hissedip gördüğün biçimde hissedip göreceğini bekleme. Olan başka bir şeydir.”
Clara bizim dikkatimizi herhangi bir soyut görünme üzerine sabitlememiz için, bilinenle bilinmeyeni kendiliğinden ortaya çıkan bir karışımla birleştirmemiz gerektiğini vurguladı. Bu yolla, mantığımızı kullanabilir ama aynı zamanda ona karşı ilgisiz kalabilirdik.
Clara bana ayağa kalkıp etrafta yürümemi söyledi. “Şimdi karanlık olduğuna göre, yere bakmadan yürümeye çalış,” dedi. “Bilinçli bir alıştırma olarak değil, ama bir büyücü yapmaması olarak.”
Ondan büyücü yapmamasıyla ne demek istediğini açıklamasını istedim, ama eğer bunu açıklarsa, bilinçli olarak onun açıklamasını düşünüyor olacaktım ve onun ne anama geldiğinden emin olmadığım halde bu yeni kavrama karşı performansımı ölçmeye kalkışacaktım. Ama Clara'nın “yapmama” terimini daha önce kullandığını anımsıyordum ve sorular sormak istemememe rağmen, bana bunun hakkında söylediğini anımsamaya çalıştım. Benim için, bilgi, çok az ve yanlış bile olsa, hiç yoktan iyiydi çünkü bana bir kontrol hissi veriyordu, hâlbuki bilginin olmaması beni tümüyle zayıf kılıyordu.
Clara benim açıklamaya olan gereksinimimi fark ederek “Yapmama bize büyücülük geleneğimizden gelen bir terim,” diye sürdürdü. “Bu bize zorla verilen envanter defterinde bulunmayan herhangi bir şey anlamına gelir. Bize zorla verilen envanter defterinde herhangi bir nesneyle uğraştığımızda, yapmadır, envanter defterinin bir parçası olmayan herhangi bir şeyse yapmamadır”
Ulaştığım gevşemişlik düzeyi Clara'nın yaptığı bu açıklamayla birdenbire bozulmuştu.
“Geleneğinizden büyücülük olarak söz etmekle ne demek istedin, Clara?” diye sordum.

Clara gülerek, “İstediğin zaman her ayrıntıyı yakalıyorsun, Taisha. Kulaklarının o kadar büyük olmasına şaşmamalı,” dedi, ama bana yanıt vermedi.
Ona bir yanıt bekleyerek baktım. Sonunda, “Sana bundan henüz söz etmeyecektim, ama ağzımdan kaçırdığım için, sana özgürlük sanatının büyücülerin istencinin bir ürünü olduğunu söyleyeyim.”
“Hangi büyücülerden söz ediyorsun?”
“Burada Meksika'da nihai sorularla ilgilenen insanlar vardı ve hala da var. Büyülü ailem ve ben onlara büyücüler deriz. Sana öğrettiğim tüm görüşleri onlardan öğrendik. Özetlemeyi biliyorsun. Yapmama o görüşlerin bir başkasıdır.”
“Ama bu insanlar kim, Clara?”
Beni “Yakında onlarla ilgili bilinebilecek her şeyi biliyor olacaksın,” diye temin etti. “Şimdilik, bırak da onların yapmamalarından birisini uygulayalım.”
Clara örnek olarak, su an da yapmamanın hesap yapan zihnimi bırakarak ruha tamamıyla güvenmek olacağını söyledi. Clara beni “Gizli kuşkular beslerken yalnızca güvenmiş gibi yapmaya kalkma,” diye uyardı. “Yalnızca pozitif ve negatif kuvvetlerin mükemmel uyumda olduğunda ya çevrendeki enerjideki açıklığı hissedebilecek ya da görebileceksin ya da gözlerin kapalı olarak yürüyüp başaracağından emin olabileceksin.”
Birkaç derin soluk aldım ve yere bakmadan, bir şeye çarparsam diye kollarımı öne doğru uzatarak yürümeye başladım. Bir süre tökezleyip durdum ve bir defasında saksıdaki bir bitkiye takıldım ve eğer Clara kolumdan tutmasaydı düşecektim. Gitgide daha ve daha az tökezlemeye başladım, sonunda zorlanmadan akışkan bir biçimde yürüyebilmeye başladım. Sanki ayaklarım avludaki her şeyi net bir biçimde görebiliyormuş ve nereye basıp nereye basmayacağını biliyormuş gibiydi.

10

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

9 BÖLÜM

Bir öğleden sonra mağarada özetleme yaparken, uyuya kaldım. Uyandığımda, güzelce parlatılmış bir çift kristalin yanımda yerde durduğunu gördüm. Bir süre için onlara dokunayım mı dokunmayayım mı diye düşündüm, çünkü kristaller bir hayli uğursuz görünüyordu. Bunlar yaklaşık on iki santimetre uzunluktaydı ve tümüyle şeffaftı. Uçları sivriltilmişti ve kendilerinden gelen bir ışıkla parlıyormuş gibi görünüyordu. Clara'nın mağaraya doğru yürüdüğünü gördüğümde, kristalleri dikkatle avucuma kaydırdım ve onları Clara'ya göstermek için emekleyerek mağaranın dışına çıktım.
“Evet, harikalar.” Clara sanki onları tanıyormuş gibi kafasını salladı.
“Nereden geldiler?” diye sordum.
Taşıdığı çıkını yere bırakarak, “Onları buraya seni çok yakından izleyen birisi bıraktı,” dedi.
“Kimsenin bunları bıraktığını görmedim.”
“O kişi sen uyuklarken geldi. Seni özetleme yaparken uyuyakalmaman için uyarmıştım.”
Heyecanla “Ben uyuklarken kim geldi? Akrabalarından birisi mi?” diye sordum. Narin kristalleri yapraklardan oluşan bir yastığın üzerine bıraktım ve ayakkabılarımı giydim. Clara bana ayakkabılar ayakları sıkarak enerji dolaşımına engel olduğundan özetleme yaparken hiçbir zaman ayakkabı giymememi önermişti.

Clara, “Eğer sana kristalleri kimin bıraktığını söylersem, bu senin için bir anlam ifade etmeyebilir ve hatta seni korkutabilir,” dedi.
“Dene beni. Senin gölgenin hareket ettiğini gördükten sonra, hiçbir şeyin beni korkutabileceğim sanmıyorum.”
Çıkınını açarak “Peki, mademki ısrar ediyorsun,” dedi. “Seni izleyen kişi, bu dünyada esine az rastlanan usta bir büyücü.”
“Gerçek bir büyücü mü demek istiyorsun” Kötü şeyler yapan birisi?”
“Gerçek bir büyücü demek istiyorum, ama kötü şeyler yapan birisi değil. O gerçekliği senin fırçalarınla bir resim yapman gibi biçimleyip kalıplayan bir varlık. Ama bu onun keyfi olduğu anlamına gelmiyor. Algıları istenciyle değiştirdiğinde, davranışı kusursuzdur.”
Clara onu Çinli usta ressamlarla karşılaştırdı, bu ressamlar o kadar canlı ejderhalar çiziyorlardı ki son fırça darbesini koyduklarında, ejderhalar üzerine çizildikleri duvar ya da perdeden uçup gidiyorlardı. Clara anlamlı bir sır veriyormuş gibi alçak bir ses tonuyla, mükemmel bir büyücünün dünyayı terk etmeye hazır olduğunda, yapması gereken tek şeyin algısını değiştirmek, istenciyle bir kapı yaratmak ve ondan çıkıp kaybolmak olduğunu söyledi. .
Sesindeki derin tutku beni rahatsız etti. Kristalleri tutarak geniş, düz bir kayanın üstüne oturdum, usta büyücünün kını olabileceğini anlamaya çalıştım. Buraya geldiğim günden ben, Clara ve Manfred'den başka kimseyle konuşmamış tim, çünkü etrafta başka hiç kimse yoktu. Clara'nın sözünü ettiği hizmetçiden de hiç bir iz yoktu. Clara'ya buraya geleli beri gördüğüm tek varlığın o ve Manfred olduğunu anımsatmak üzereydim ki, bu başka kişiyi gördüğümü anımsadım: bu bir sabah ben mağaranın yakınındaki bazı ağaçların resmini çizerken gördüğüm nereden çıktığı anlaşılmayan bir adamdı. Benim olduğum yerden otuz metre kadar ötedeki bir açıklılıkta çömelmiş oturuyordu. Soğuk titrememe ve ayrıca dikkatimi onun yeşil rüzgârlığına yoğunlaştırmama neden olmuştu. Üzerinde bej bir pantolon ve kuzey Meksika'nın tipik geniş kenarlı şapkasından vardı. Onun yüzünü göremiyordum çünkü şapkasını yüzünü örtecek biçimde takmıştı, ama kaslı ve esnek görünüyordu.
Yana doğru bakıyordu; kollarını göğsünün üzerinde kavuşturduğunu görebiliyordum. Sonra bana arkasını döndü ve beni şaşırtacak bir hareketle, ellerini arkasına götürdü ve parmaklarının ucunu birbirine dokundurdu.
Sonra ayağa kalkıp uzaklaştı, çalıların arasında gözden kayboldu.
Hızla onun çömelmiş oturuşunun resmini çizdim, sonra resim tahtamı bıraktım ve onun yaptığını taklit etmeye çalıştım; ama kollarımı ne kadar esnetirsem esneteyim ya da omuzlarımı ne kadar bükersem bükeyim, parmaklarımı arkamda birbirine dokunduramıyordum. Bir anda, titremem durdu ve soğuğa rağmen sıcak ve rahatlamış hissettim.
Clara ona adamdan söz ettiğimde, “Demek ki onu gördün,” dedi.
“Usta büyücü o mu?”
Clara basını evet anlamında salladı ve bana yemem için getirdiği bir tamaleyi vermek için çıkınına uzandı. “O çok esnektir,” dedi. “Onun için omuz eklemlerini yerinden çıkartıp
[Tamale: Mısır, kıyma ve kırmızıbiberle yapılan acı bir Meksika yemeği. Ç.N.]
sonra yerine oturtmak isten bile değildir. Eğer özetleme yapmayı sürdürür ve yeterince enerji biriktirirsen, sana sanatını öğretebilir. Onu gördüğünde sana sadece soğukla başa çıkmak için kollar göğse sarılı olarak çömelindiği özel bir duruş gösterdi.”
“Bu bir çeşit yoga mı?”
Clara omuz silkti. “Belki yine karşılaşırsınız ve sorunu kendisi yanıtlar. Bu arada, bu kristallerin sana içindekileri temizlemekte yardımcı olacağından eminim.”
“Bununla tam olarak ne demek istiyorsun, Clara?”
Clara soruma önem vermeyerek “Uyuya kalmadan önce yaşamının hangi bölümü üzerinde özetleme yapıyordun?” diye sordu.
Ona günlük ev islerini yapmaktan ne kadar nefret ettiğimi anımsamakta olduğumu söyledim. Bulaşıkları yıkamak bana sonsuza kadar sürüyormuş gibi geliyordu. Bunu daha da kötü hale getiren şey, ben bulaşıkları yıkarken mutfak penceresinden ağabeylerimin top oynadıklarını görmemdi. Onları ev işi yapmak zorunda olmadıkları için kıskanıyor ve isleri bana yaptırdığı için annemden nefret ediyordum, içimden onun bütün değerli tabaklarını kırmak geliyordu, ama tabii la bunu yapamazdım.
“Tüm bunları özetledikten sonra, şimdi nasıl hissediyorsun?”
“Annem de dahil hepsini tokatlamak istiyorum. Onu affetmeyi başaramıyorum.”
Clara yumuşak bir sesle, “Belki de kristaller sana istencini ve hapsolmuş enerjini yeniden yönlendirmende yardımcı olabilir.” dedi.

Garip bir itki tarafından harekete geçirilerek, kristalleri işaret ve orta parmaklarımın arasına kaydırdım. Kristaller sanki elimle birleşmiş gibi parmaklarıma rahatça oturdu.
Clara, -“Onları nasıl tutacağını bildiğini görüyorum,” dedi. “Usta büyücü bana eğer senin onları kendiliğinden doğru olarak tutabildiğini görürsem, sana bu kristallerle yapılabileceğin zorunlu hareketleri göstermemi söylemişti.”
“Ne çeşit bir hareket, Clara?”
Clara, “Bir güç hareketi,” dedi. “Bunun kökeni ve amacı üzerine ileride daha fazla şey açıklayacağım. Şimdilik sana bu hareketin nasıl yapıldığını göstereyim.”
Clara bana kristalleri işaret ve orta parmağımın arasına sıkıca bastırmamı söyledi. Bana arkadan yardım ederek, kollarımı omuzlarımın hizasında ileri doğru uzattırdı ve onları saat yönünün tersine doğru döndürttü. Bana hareketler durana ve kristaller, içlerinden uzanan hayali çizgiler ufukta birleşecek biçimde uzağı gösteren iki nokta haline gelene kadar gitgide küçülen geniş daireler çizdirdi.
Clara, “Daireleri çizerken, avuçların birbirine baksın,” diye hareketimi düzeltti. “Ve her zaman geniş, akışkan daireler çizerek başla. Bu yolla daha sonra bu ister bir nesne olsun, ister bir düşünce ya da duygu olsun, etkilemek istediğin herhangi bir şeye odaklayabileceğin enerjiyi toplamış olursun.”
“Kristalleri yöneltmek bunları nasıl etkileyecek?” diye sordum.
Clara, “Kristalleri hareket ettirmek ve onları sana gösterdiğim gibi yönlendirmek nesnelerdeki enerjiyi alır,” diye açıkladı. “Bunun etkisi bombanın fitilini sökmek gibidir. Bu senin tam olarak çalışmanın bu aşamasında yapmak isteyeceğin bir şey. Onun için kristalleri tutarken kollarını asla saat yönünde döndürme.”

“Onları o yönde döndürseydim ne olurdu?”
“Yalnızca bir bomba yapmakla kalmaz, aynı zamanda fitilini de ateşleyerek dev bir patlamaya neden olurdun. Saat yönünde yapılan bir hareket nesneleri şarj etmek için enerjiyi herhangi bir is için toplamak içindir. O hareketi daha sonraya, senin daha güçlü olacağın bir zamana bırakalım.”
“Ama su anda gerek duyduğum şey bu değil mi? Yani enerji toplamak? Kendimi öyle tükenmiş hissediyorum ki.”
Bana “Tabii ki enerji toplamaya gereksinimin var,” diyerek katıldı, “ama su anda bunu anlamsızlıklara olan düşkünlüğünü bırakarak yapmalısın. Yalnızca şikâyet etmek, kendin için üzülmek ya da değiştirilemeyecek şeyleri için endişelenmek gibi alışmış olduğun şeyleri yapmayarak kontrolün altına alabileceğin bol miktarda enerji var.
Bu isleri bırakmak sana seni dengelemeye ve sağaltmaya yardımcı olan pozitif, seni besleyen bir enerji verecek.
“Diğer yandan, kristalleri saat yönünde döndürerek elde edeceğin enerji tehlikeli bir enerji çeşididir, su anda dayanamayacağın mahvedici bir patlamadır. Onun için bana ne olursa olsun bunu yapmaya çalışmayacağına söz ver.”
“Söz veririm, Clara. Ama bu kulağa daha çok cezp edici geliyor.”
Clara beni, “Sana bunları veren usta büyücü senin ilerlemeni izliyor,” diye uyardı. “Onun için bunları yanlış kullanmamalısın.”
“Neden bu usta büyücü beni izlemekle ilgileniyor?” Sorumda marazi bir merak vardı. Rahatsız olmuştum, ama bir adamın, uzaktan da olsa, zamanını beni izlemeye harcadığını öğrenmek gururumu okşamıştı.

Clara ilgisizce, “Seninle ilgili planları var,” dedi.
Aniden bir korku duydum. Yumruğumu sıkarak hiddetle ayağa fırladım.
Clara canı sıkılmış olarak, “O kadar aptal olma ve yanlış sonuçlara varma,” dedi. “Seni temin ederim kimse senin külotunun içine girmeye çalışmıyor. Cinsel deneyimlerini gerçekten de derinlemesine özetlemen gerekiyor, Taisha ki anlamsız kuşkularından kurtulabilesin.”
Sesinin tüm duygulardan yoksun olan tonu ve seçtiği sözcüklerin kabalığı her nasılsa ölçülüydü. Yeniden oturdum ve mırıldanarak özür diledim.
Clara parmağını dudaklarına koydu. “Bizler olağan amaçlar peşinde değiliz,” diye beni temin etti. “Bunu ne kadar çabuk anlarsan, o kadar iyi olur. Planlardan söz ederken, yüce planlardan konuşuyorum; cesur bir ruhun yapabileceği islerden. Senin düşündüklerine rağmen, sen çok cesursun. Su anda nerede olduğuna bak. Her gün tek başına bir mağarada oturarak yaşamını özetliyorsun. Bu cesaret ister.”
Ona ne zaman onu izlediğimi ve şimdi sanla bu dünyadaki en doğal şeymiş gibi onun evinde yasadığımı düşünsem, çok korktuğumu itiraf ettim.
“Bu beni her zaman şaşırttı,” dedi, “ama seni bana bu kadar isteklice eslik etmeye itenin ne olduğunu asla sormadım. Ben bunu yapmazdım.”
“Annemle babam ve ağabeylerim her zaman bana çılgın olduğumu söylerlerdi,” diye itirafta bulundum.
“Sanırım nedeni bu olmalı. Garip bir duygu içimde tıkalı kalmış durumda ve bundan dolayı, her zaman garip şeyler yaparım.”

“Ne gibi örneğin?” Parıldayan gözlen beni sırlarımı ona açmaya itti.
Tereddüt ettim. Aklıma gelen düzinelerle şey vardı, hepsi de yaşamımın her zaman kötüye gittiği anlarını belirleyen kilometre tasları gibi duran travmatik olaylardı. Onların acı bir biçimde farkında olmakla birlikte, bu felaketlerden hiçbir zaman söz etmezdim ve son aylarda yaptığım yoğun özetlemelerde bunların çoğu daha da acı verici ve canlı bir duruma gelmişti.
Ayrıntılara girmek istemeyerek, “Bazen saçma şeyler yaparım,” dedim.
Clara, “Saçma şeylerle ne demek istiyorsun?” diye sordu.
Clara'nın beni konuşmaya daha fazla teşvik etmesinden sonra, ona bir örnek verdim ve kısa süre önce, uluslararası bir karate turnuvasına katılmak için gittiğim Japonya'da yasadığım bir deneyimi anlattım. Orada, Tokyo'daki Budokan'da, kendimi on binlerce kişinin önünde rezil etmiştim.
Clara, “On binlerce kişi mi,” diye sözlerimi tekrarladı. “Biraz abartmıyor musun?”
“Kesinlikle hayır!” dedim. “Budokan kentteki en büyük salondur ve tıklım tıklım doluydu.” Olayı anımsayarak, ellerimi sıktığımı ve boynumun sertleştiğini hissettim. Devam etmek istemedim. “Eski anıları su yüzüne çıkartmamak daha iyi değil mi?” diye sordum. “Dahası, karat deneyimlerimi özetledim.”
Clara, “Deneyiminden söz etmen önemli,” diye ısrar etti. “Belki de onları yeterince netlikle deneyimlemedin ya da tümüyle soluyarak içine çekmedin. Hâlâ üzerinde etkisi var gibi görünüyor. Kendine bir bak, sinirden her yerinden terler boşanıyor.”
Onu tatmin etmek için, karate hocamın bir defasında kadınların köpeklerden bile değersiz olduklarını düşündüğünü nasıl ağzımdan kaçırdığını anlattım. Onun için, kadınların karate dünyasında ve özellikle de turnuvalarda hiçbir yeri yoktu. O zaman, Budokan'da, yalnızca erkek öğrencilerinin platforma •çıkarak yarışmalarını istedi. Ona Japonya'ya kadar yalnızca kenarda oturmak ve tüm erkek takımın yarışmasını izlemek için gelmediğimi söyledim. Beni daha saygılı olmam için uyardı, ama ben tersine öyle sinirlendim ki feci bir şey yaptım.
Clara, “Tam olarak ne yaptın?” diye sordu.
Ona çok öfkelendiğimi, merkezdeki platforma tırmandığımı, gongu töreni yöneten adamın elinden aldığımı, onu kendim çaldığımı ve kendi adımla göstereceğim karate formunun adını söylediğimi anlattım.
Clara sırıtarak “Peki seni alkışladılar mı?” diye sordu.
Neredeyse ağlayacak hale gelerek, “donakaldım,” dedim. “Uzun hareket formunun orta yerinde, zihnim bomboş oldu. Bir sonra hangi hareketin geldiğini unuttum. Tek gördüğüm şey bana hoşnutsuzlukla bakan bir sürü yüzdü. Her nasılsa, formun kalanını tamamlamayı başardım ve platformu sok durumunda terk ettim.
“işleri kendi elime almak ve programı benim yaptığım gibi bozmak yeterince kötüydü, ama formumu binlerce izleyicinin önünde unutmak Karate Federasyonuna yapılabilecek en kötü hakaretti. Kendime, hocalarıma ve sanırım genelde kadınlara utanç getirdim.”
Clara kıkırdamasını bastırmaya çalışarak, “Sonra ne oldu,” diye sordu.
“Okuldan atıldım, siyah kuşağımın geri alınmasından söz edildiğini duydum ve bir daha hiç karate çalışmadım.”
Clara bir kahkaha patlattı. Diğer taraftan, ben bu utanç verici deneyimden o kadar duygulanmıştım ki ağlamaya başladım.

Üstüne üstlük, bunu Clara'ya açtığım için ila kere utanç duyuyordum.
Clara beni omuzlarımdan sallayarak sarstı. “Temizleyici soluğu yap,” dedi. “Haydi, soluk al.”
Hala ümitsizce gösteri salonunda hapsolmuş olan enerjiyi içime çekerek, kafamı sağdan sola hareket ettirdim. Kafamı yeniden sağa çevirdiğimde, beni saran tüm utanç ve kendine acımayı soluğumla dışarı çıkarttım. Tüm duygusal karışıklık silinene kadar, kafamı tekrar tekrar hareket ettirerek arkası arkasına temizleyici soluk alıştırmasını yaptım. Sonra kafamı sağdan sola solumadan hareket ettirdim ve böylece geçmişimdeki o belirli anla olan tüm bağlarımı kopardım. Bitirdiğimde, Clara bedenimi taradı ve sonra kafasını olumlu anlamda salladı.
Bana burnumu temizlemek için nakısla islenmiş bir mendil vererek “Kırılmaya çok açıksın çünkü kendinin önemli olduğunu hissediyorsun,” dedi. “Tüm o utanca senin yanlış yönlendirilmiş kişisel değer duygun neden oldu. Sonra, sanla bunu yapacağın kesinmiş gibi, gösterini yüzüne gözüne bulaştırarak, zaten incinmiş olan kibrine daha fazla utanç duygusu ekledin.”
Clara bana kendimi toparlamam için zaman vererek bir an için sessiz kaldı. Sonunda, “Karate çalışmayı neden bıraktın?” diye sordu.
“Yalnızca karate'den ve tüm o ikiyüzlülükten bıkmıştım,” dedim.
Clara kafasını salladı. “Hayır. Bıraktın çünkü yaptığın hatadan sonra kimse seninle ilgilenmedi ve sen hak ettiğine inandığın takdiri görmedin.”
Tüm samimiyetlimle, Clara'nın haklı olduğunu itiraf etmek zorundaydım. Takdiri hak ettiğime inanıyordum. Ne zaman vahşice, düşünmeden hareket etsem, bu kafamdaki kendimle ilgimi imajımı şişirmek ya da benim daha iyi olduğumu kanıtlamak için birileriyle yarışmak içindi. Bir üzgünlük ve keder hissi beni sardı. Yaptığım tüm o solunumlara ve özetlemeye rağmen, benim için bir umut olmadığını biliyordum.
Clara kafama hafifçe vurarak, “Envanter defterin doğal ve uyumlu bir biçimde değişiyor,” dedi. “Bu kadar endişelenme. Yalnızca özetleme üzerine konsantre ol, gerisi kendiliğinden gelir.”
“Belki de gidip bir terapiste görünmeliyim,” dedim. “Ama zaten özetleme de bir çeşit psikoterapi değil mi?”
Clara, “Hiç de değil,” diye karşı çıktı. “Özetlemeyi ilk bulan kişiler yüzlerce, belki de binlerce yıl önce yaşamışlardı. Onun için bu kadim yenileme işlemine kesinlikle modern psikanaliz açısından bakmamaksın.”
“Neden olmasın,” dedim, “çocukluk anılarına geri dönmenin ve cinsel edime verilen önemin kulağa psikanalistlerin, özellikle de Freudcu olanların, ilgilendiği şeylerle aynı gibi geldiğini kabul etmek zorundasın.”
Clara çok sertti. Özetlemenin istenç ve soluğun vazgeçilmez roller oynadığı büyülü edimler olduğunu vurguladı.
“Solunum enerjiyi toplar ve onu dolaştırır,” diye açıkladı. “Bu sonra özetlemenin, kendimizi biyolojik ve toplumsal bağlardan kurtarmamız olan, önceden belirlenmiş istenciyle yönlendirilir.
Clara, “Özetlemenin istenci bize, bu yöntemi bularak izdeşlerine aktaran, kadim görücüler tarafından bağışlanmış bir armağandır,” diye sürdürdü. “Bunu uygulayan herkes kendi istencini buna eklemiştir, ama bu istenç yalnızca özetlemeyi yapmaya duyulan istek ya da gereksinimdir.

Bunun, tam özgürlük olan nihai amacı, kadim zamanların büyücüleri tarafından belirlenmiştir. Ve bu bizden bağımsız olarak belirlenmiş olduğu için, bu paha biçilemez bir armağandır.”
Clara özetlemenin bize varlığımızın önemli bir yanını gösterdiğini açıkladı: bu herhangi bir edime kalkışmadan önce, bir an için onun sonucunu, şanslarımızı, amaç ve beklentilerimizi doğrulukla değerlendirebileceğimiz gerçeğiydi. Bu bilgi hiçbir zaman bize kolaylık ya da tatmin vermez, onun için bunu derhal bastırırız.
“Bununla ne demek istiyorsun, Clara?”
“Örneğin, senin, salondaki platforma çıkıp gösteriyi bozmanın, ölümcül bir hata olduğunu bir an için biliyor olduğun, ama bundan emin olduğun halde onu çeşitli nedenlerle derhal bastırdığını anlatmak istiyorum. Ayrıca, bir an için, karate çalışmayı övgü görmediğin ve takdir edilmediğinden hakarete uğramış hissettiğin için bıraktığını da biliyordun. Ama bu bilgiyi derhal başka bir açıklamayla, kendini daha yücelten bir açıklamayla, başkalarının ikiyüzlülüklerinden bıkmış olmakla örttün.”
Clara bu doğrudan bilme anma özetlemeyi ilk bulan kişiler tarafından “görücü” dendiğini, çünkü bunun olayları açıkça görmemize izin verdiğini söyledi. Ama görücünün değerlendirmelerinin açıklığına ve doğruluğuna rağmen, biz asla ona dikkat etmez ya da görücüye kendini duyurması için bir şans vermeyiz. Sürekli bir bastırma yoluyla, onun gelişmesini bastırır ve tam potansiyelini açığa çıkartmasını önleriz.
Clara, “Sonunda, içimizdeki görücü acı ve nefretle dolar,” diye sürdürdü. “Özetlemeyi bulan kadim bilgeler görücüyü baskı altında tutmayı hiçbir zaman bırakmadığımız için, onun sonunda bizi yok ettiğine inanıyorlardı. Ama onlar aynı zamanda bizi özetleme yoluyla, görücünün yaratılış nedenine uygun olarak gelişmesine ve büyümesine izin verebileceğimize temin etmişlerdi.”
“Özetlemenin gerçekte ne olduğunun hiç farkına varmamıştım,” dedim.
Clara bana, “Özetlemenin amacı görücüye görme özgürlüğünü tanımaktır,” diye anımsatmada bulundu. “Ona bir alan vererek, görücüyü bilerek hem gizemli hem de etkili bir kuvvete, sonunda bizi öldürmek yerine bizi özgürlüğe götürecek bir kuvvete dönüştürebiliriz.
Clara, “Bu bana özetleme yaparken neler bulduğunu bana söylemende ısrar etmemin nedeni bu,” dedi.
“Görücüyü yüzeye çıkartmalı ve ona gördüklerini sana söyleme şansını tanımalısın.”
Onu anlamada ya da söylediklerini kabul etmede sorun olan bir nokta yoktu, içimde her zaman neyin ne olduğunu bilen bir şey olduğunu çok iyi biliyordum. Aynı zamanda onun bana söyledikleri çoğunlukla umduğum ya da duymayı istediğim şeyin tersi olduğu için onun öğüt verme kapasitesini bastırdığımı da biliyordum.
Clara’yla paylaşmam gereken anlık bir iç görü, görücünün rehberliğini istediğim tek anın, bunu neden yaptığımı hiçbir zaman açıklayamadığım halde güneydeki ufuğa baktığım zaman olduğuydu.
Clara, “Bir gün bunların hepsi sana açıklanacak,” diye söz verdi. Ama onun gülümsemesinden, bu konuda daha fazla konuşmak istemediğini çıkarttım.
Clara benim birkaç saat daha mağaraya dönmemi, sonra eve dönüp aksam yemeğinden önce biraz kestirmemi önerdi. “Seni getirmesi için Mafred’i göndereceğim,” dedi.

Bunu reddettim. O gün kesinlikle mağaraya dönemezdim, çok yorgundum. Clara'ya utanç verici anlarımı açıklamak ve onun kişisel saldırılarını geçiştirmek zorunda kalmak, beni duygusal açıdan tüketmişti. Bir an için, kristallerin yansıttığı ışık dikkatimi çekti. Dikkatimi kristallere yoğunlaştırmak beni sakinleştirdi Clara'ya usta büyücünün bana kristalleri neden verdiğini bilip bilmediğini sordum. Clara onları aslında bana vermediğini, ama bunun yerine, onları benim adıma geri aldığını söyledi.
Tersçe, “Onları dağlardaki bir mağarada buldu. Birisi onları orada yüzyıllar önce bırakmış olmalı,” dedi.
Sesindeki sabırsızlık benim onun usta büyücüden de konuşmak istemediğini düşünmem neden oldu, onun için bunun yerine, “Bu kristaller hakkında başka ne biliyorsun?” diye sordum.
Şeffaflığını görmek için kristallerden birisini güneş ışığına tuttum.
Clara, “Kristallerin kullanılması kadim Meksika'nın büyücülerinin alanına giriyordu,” diye açıkladı. “Bunlar bir düşmanı yok etmekte kullanılan silahlardır.”
Bunu duymak bana öyle bir ürperti verdi ki neredeyse kristallerden birini düşürüyordum.
Onlarla artık hiçbir şey yapmak istemediğimden kristalleri tutması için Clara'ya vermeye çalıştım, ama Clara onları almayı reddetti.
“Bir kez böyle kristalleri elinde tuttuğunda, onları bir başkasına veremezsin,” diye azarladı. “Bu doğru değildir; aslında, tehlikelidir Bu kristallere son derece dikkatle davranılmalıdır. Bunlar bir güt, armağanıdır.”

“Üzgünüm,” dedim, “saygısızlıkta bulunmak istemedim, yalnızca sen onların silah olarak kullanıldığını söylediğinde korktum.”
“Daha önce öyleydi, ama günümüzde değil,” diye açıkladı. “Onları silaha dönüştürme bilgisini kaybettik.”
“Kadim Meksika'da böyle bir bilgi var mıydı?”
“Kesinlikle vardı! Bu bizim geleneğimizin bir parçası,” diye yanıtladı. “Kadim inançların fazla zorlamalı olduğu için efsanelere döndüğü Çin'de olduğu gibi, burada Meksika'da da kendi inanç ve efsanelerimiz vardır.”
“Ama neden herkes kadim Çin'deki inanç ve uygulamaların farkındayken kadim Meksika'da neler olduğunu kimse fazla bilmiyor?”
Clara, “Burada Meksika'da, birbiriyle çatışan ila kültür vardı: İspanyollar ve Kızılderililer,” diye açıkladı. “Kadim İspanya üzerine her şeyi bilirken kadim Meksika üzerine birçok şeyi bilmiyoruz çünkü zaferi kazananlar İspanyollardı ve onlar Kızılderili geleneklerim yok etmeye çalıştılar. Ama sistemli ve amansız çabalarına rağmen, tümüyle başarılı olamadılar.”
“Kristallerle ilgili uygulamalar nelerdi?” diye sordum.
“Kadim zamanların büyücülerinin yoğun ve sabit bir konsantrasyon düzeyinde, ulaşması neredeyse olanaksız ve tarif etmesi kesinlikle olanaksız olan eşsiz bir durumdayken düşmanlarının zihinsel görüntüsünü zihinlerinde tuttuklarına inanılırdı. Böyle bir zihinsel ve bedensel farkındalık durumunda, görüntüyü onun enerji merkezini bulana kadar zihinlerinde tutarlardı.”
Büyük bir merakla, “O büyücüler düşmanlarının görüntüsüyle ne yaparlardı?” diye sordum.

“Çoğunlukla kalp bölgesindeki, enerjinin çevresinde dolaştığı küçük bir girdaba benzeyen bir açıklık ararlardı. Bunu bulur bulmaz, oka benzeyen kristallerini buna yöneltirlerdi.”
Kristallerin bir düşmanın görüntüsüne yöneltildiğini duyduğumda, titremeye başladım.
Rahatsızlığıma rağmen, Clara'ya görüntüsü büyücüler tarafından kullanılan kişiye ne olduğunu sormaya kendimi mecbur hissettim.
Clara, “Belki de bedeni kuruyup gitmiştir,” dedi. “Ya da belki bu kişi bir kazaya kurban uğramıştır. O büyücülerin kendilerinin ne olacağını asla tam olarak bilmediklerine inanılırdı, ama eğer istençleri ve güçleri yeterinde kuvvetliyse, düşmanlarını yok etmede başarılı olacakları kesin olurdu.”
Kristalleri elimden bırakmayı her zamankinden fazla istiyordum, ama Clara'nın söylediklerinin ışığında, onlara saygısızlık etmeye cesaret edemedim. Birisinin bunları bana neden vermek istemiş olabileceğini düşündüm.
Clara, “Büyülü silahlar bir zamanlar son derece önemliydi," diye sürdürdü. “Kristaller gibi silahlar büyücünün kendi bedeninin bir uzantısı haline gelirdi. Bu kristaller zaman ve mekânın ötesine kanalize edilebilecek ve yansıtılabilecek enerjiyle doluydu.”
Clara bununla birlikte, en güçlü silahın bir kristal ok bir kılıç ya da tüfek değil, insan bedeni olduğunu söyledi, çünkü beden enerjiyi toplayabildi, depolayabilen ve yönlendirebilen bir alete dönüştürülebilirdi.
Clara, “Bedeni ya biyolojik bir organizma ya da bir güç kaynağı olarak düşünebiliriz,” diye açıkladı. “Bu yalnızca depomuzdaki envanter defterimizin durumuna bağlıdır; beden sert ve katı ya da yumuşak ve esnek olabilir. Eğer depomuz boşsa, bedenin kendisi de boştur ve sonsuzluğun enerjisi onun içinden akabilir.”
Clara kendimizi boşaltmak için, derin bir özetleme durumuna girmemiz ve enerjinin içimizden engellemeksizin akmasına izin vermemiz gerektiğini tekrarladı. Yalnızca sakinken, içimizdeki görücüye tam bir egemenlik tanıyabileceğimizi ya da evrenin kişisel olmayan enerjisinin çok kişiseli bir istenç gücüne dönüşebileceğini vurguladı.
“Kendimizi eski ve engelleyici envanter defterimizde yeterince boşalttığımızda,” diye sürdürdü, “enerji bize gelir ve kendisini doğal bir biçimde toplar; bunun yeten kadarı birleştiğinde güce dönüşür. Bunun varlığını herhangi bir şey belli edebilir: yüksek bir gürültü, hafif bir ses, senin olmayan bir düşünce, beklenmedik bir kuvvet ya da kendini iyi hissetme dalgası.”
Clara son analizde, gücün bize uyanıklık durumunda ya da rüyalarda gelmesinin bir şey fark etmediğini; bunun her iki durumda da eşit derecede geçerli olduğunu, ama İkincisinin anlaşılması daha zor ve kuvvetli olduğunu açıkladı.
“Uyanıkken ki güçle ilgili deneyimlerimiz rüyalarda uygulanmaya konulmalıdır,” diye sürdürdü “ve rüyalarda deneyimlediğimiz herhangi bir güç biz uyanıkken kullanılmalıdır. Gerçekten önemli olan şey, kişi uyanık da olsa uykuda da olsa, farkında olmaktır.” Bana bakarak tekrarladı, “Önemli olan farkında olmaktır.”
Clara bir an için sustu, sonra bana tümüyle mantıksız gelen bir şey söyledi. “Örneğin, zamanın farkında olmak,  yaşamını yüzlerce yıla uzatabilir.”
“Bu anlamsız,” dedim. “Bir insan nasıl o kadar uzun yasayabilir?”

Clara, “Zamanın farkında olmak bizim çabuk yaslanmamızı ve birkaç on yıl içerisinde ölmemizi önleyen bir farkındalık durumudur,” diye açıkladı. “Kadim büyücülerden kalma bir inanç vardır, eğer bedenlerimizi silah gibi kullanabilseydik-ya da, modern terimlerle, eğer depolarımızı boşaltabilseydik-başka bir yerde gezmek için dünyadan dışarı kayabilirdik.”
“Nereye giderdik?” diye sordum.
Clara sanki yanıtı bilmem gerekiyormuş gibi, bana şaşkınlıkla baktı. “Var olmamanın dünyasına, gölgelerin dünyasına,” diye yanıtladı.
“İnanışa göre, depolarımız bir kez boşaldığında, o kadar hafif oluruz ki boşlukta süzülebiliriz ve hiçbir şey uçuşumuzu engelleyemez. O zaman bu dünyaya genç ve yenilenmiş olarak döneriz.”
Kuyruksokumumu uyuşturan rahatsız kayanın üzerinde yana kaydım. “Ama bu yalnızca bir inanç, değil mi, Clara?” diye sordum. “Kadim zamandan kalan bir efsane.”
Clara, “Su anda bu yalnızca bir inanç,” dedi, “Ama anlar, her şey gibi, değişir. Bugünlerde, insanların kendilerini yenilemeye ve boşluk ve özgürlüğü deneyimlemeye her zamankinden fazla gereksinimi var.”
Bir an için bir bulut gibi olup, gelip gitmemi engelleyen hiçbir şey olmadan havada uçmanın nasıl bir şey olacağını düşündüm. Sonra zihinsel olarak yeniden dünyaya döndüm ve kendimi, “Zamanın farkında olmak ve gölgelerin ülkesine geçmekle ilgili tüm bu konuşmalar, Clara, benim için kabul etmesi ya da anlaması olanaksız.

Bu benim geleneğimin bir parçası değil ya da, senin söylediğin gibi, benim envanter defterimin bir parçası değil,” demek zorunda hissettim.
Clara bana, “Hayır, değil,” diyerek katıldı. “Bu büyücülüktür.”
“Büyücülüğün günümüzde hala var olduğunu ve çalışıldığını mı söylemek istiyorsun?” diye sordum.
Clara birden ayağa kalktı ve çıkınını eline aldı. “Bana bunun hakkında daha fazla soru sorma,” dedi. “Daha sonra, bilmek istediğin her şeyi kendin öğreneceksin, ama bunları açıklamakta benden daha iyi olan birisinden.”

11

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

10 BÖLÜM

Clara avlunun kenarındaki koltuğa oturdu ve parlak siyah saçlarını fırçaladı. Sonra onları hepsi düzelene kadar parmaklarıyla düzeltti. Kendine çeki düzen vermeyi bitirdiğinde, sol avucunu alnına götürdü ve alnına daireler çizecek biçimde vurdu. Sonra elini kafasının üstüne ve boynunun arkasına götürdü, bilekleri ve parmaklarıyla havada fiskeler vurdu. Bu vurma ve fiskeleme serisini birkaç kez daha tekrar etti.
Onun hareketlerini izlemekten hayret içinde kalmıştım. Hareketlerinde dikkatsizce ya da gelişigüzel olan hiçbir şey yoktu. Bunları yoğun bir konsantrasyonla, sanki en önemli görevi yapıyormuş gibi yapıyordu.
Sessizliği bozarak, “Ne yapıyorsun?” diye sordum. “Kendine bir çeşit yüz masajı mı yapıyorsun?”
Clara bana baktı, diğer koltuğa geçti ve hareketlerini taklit etti. “Bu dairesel vuruşlar alında kırışıkların oluşmasını önler,” dedi. “Bu sana yüz masajı gibi görünebilir, ama değil. Bunlar büyücülük geçişleri, özel bir amaç için enerji toplamak için yapılan el hareketleri.”
Bileklerimden onun yaptığı gibi fiskeler vurarak, “Bu nasıl bir özel amaç?” diye sordum.
“Bu büyücülük geçişlerinin amacı kırışıkların oluşmasını önleyerek kişinin genç görünmesini sağlamaktır,” dedi.
“Bu amaca önceden karar verilmiştir, benim ya da senin tarafından değil, ama gücün kendisi tarafından.”

Clara her ne yapmaktaysa bunun ise yaradığını kabul etmek zorundaydım. Clara'nın yeşil gözlerini ve siyah saçlarını belirginleştiren harika bir teni vardı. Hep onun genç görünümünün Kızılderili genlerinin bir sonucu olduğunu düşünmüştüm. Onun bunu özel hareketler yoluyla bilerek yaptığı aklıma hiç gelmemişti.
“Bu büyücülük geçişlerinde olduğu gibi enerji toplandığında, ona güç deriz,” diye sürdürdü. “Bunu anımsa, Taisha, güç enerjinin, kendiliğinden ya da birisinin emriyle, toplanmasıdır. Güç üzerine daha çok şey duyacaksın, yalnızca benden değil diğerlerinden de. Onların her an geri gelmelerini bekliyorum.”
Clara sürekli olarak akrabalarından söz ediyordu ama artık onlarla karşılaşma umudunu yitirmiştim. Onun güçten söz etmesi başka bir şeydi. Güçle ne demek istediğini hiçbir zaman tam olarak anlayamamıştım.
Clara, “Sana su andan itibaren her gün uygulaman gereken büyücülük geçişleri göstereceğim,” dedi.
Şikâyet ifade eden bir biçimde iç çektim. Bana her gün yapmamı söylediği o kadar çok şey vardı ki; solunum, özetleme, kung fu alıştırmaları, uzun yürüyüşler. Eğer bana yapmamı söylediği her şeyi arka arkaya ekleşeydim bir günde bunların yarışını yapmak için bile yeterli zaman olmazdı.
Clara acı dolu ifademi görerek, “Tanrı aslana, dediklerimi o kadar kelimesi kelimesine anlama,” dedi. “Elimden gelen her şeyi senin küçük beynine sokmaya çalışıyorum çünkü tüm bu şeyleri bilmeni istiyorum. Bilgi enerjiyi toplar, onun için bilgi güçtür. Büyücülüğün ise yaraması için, istencimizi sonuca-unutma, amaca değil, büyücülük ediminin sonucuna yönelttiğimizde ne yapıyor olduğumuzu bilmek zorundayız. Eğer istencimizi büyücülük edimlerinin amacına yöneltseydik, büyücülük yapıyor olurduk ve seninle benim o kadar gücümüz yok.”
Koltuğumu ona yaklaştırarak, “Seni anladığımı sanmıyorum, Clara,” dedim. “Ne için yeterli gücümüz yok?”
“İkimiz arasında bile, yeni bir amaç yaratmak için gereken büyük miktarda enerjiyi toplamalıyız demek istiyorum. Ama bireysel olarak, istencimizi bu büyücülük geçişlerinin sonuçlarına yöneltecek enerjiyi kesinlikle toplayabiliriz: bizim için kırışık yok. Bunların amacı-bizi genç ve genç görünümlü tutmak-belirlenmiş olduğu için, bizim tek yapabileceğimiz budur.”
“Bu sonucu daha önceden kadım büyücülerin istenci tarafından belirlenmiş olan özetleme gibi mi?” diye sordum.
Clara, “Kesinlikle,” dedi. “Tüm büyücülük edimlerinin istenci önceden belirlenmiştir. Bizim tek yapacağımız farkındalığımızı buna bağlamaktır.”
Koltuğunu benimkine yaklaştırdı öyle ki dizlerimiz neredeyse birbirine değecekti. Sonra iki başparmağını da diğer elinin avucuna güçlüce sürttü ve onları burun kemiğinin üzerine koydu. Parmaklarını hafif, düzenli vuruşlarla kaslarının üzerinden dışarıya sakaklarına doğru hareket ettirdi.
“Bu geçiş kaşlarında izlerin oluşmasını önler,” diye açıkladı.
İşaret parmaklarını, ateş yakmak iki çubuğu birbirine sürter gibi hızla sürttükten sonra, parmaklarını burnunun yanlarına getirdi ve birkaç kez yavaşça yanaklarına doğru hareket ettirdi.
Burun deliklerini bilerek tıkayarak, “Bu sinüs kanallarını temizlemek içindir,” dedi. “Burnunu çekmek yerine, bu hareketi yap.”

Benim burnunu çekmemden söz etmesi hoşuma gitmemişti, ama hareketi yaptım ve bu dediği gibi sinüslerimi temizledi.
“Sonraki hareket yanakların sarkmasını önlemek için,” dedi.
Avuçlarını birbirine sertçe sürttü ve ellerini uzun, sert vuruşlarla yanaklarından sakaklarına doğru kaydırdı. Bu hareketi hep yavaş, düzenli, yukarı doğru vuruşlarla altı ya da yedi kez yineledi.
Yüzünün kızarmış olduğunun farkına vardım, ama Clara durmadı. Elinin iç kenarını, başparmakları avucuna bükülmüş olarak, üst dudağının üstüne koydu ve burayı testereye benzeyen sert hareketlerle öne arkaya doğru ovdu.
Clara burunla üst dudağın birleştiği noktanın, sertçe ovulduğunda, enerjinin hafif, düzenli patlamalarla akacağını söyledi. Ama eğer daha büyük enerji patlamalarına gerek duyulursa, bunların üst dış etlerinin merkezindeki, üst dudağın altındaki ve burnun altında kalan noktaya sivri bir nesneyle bastırarak elde edilebileceğini söyledi.
“Eğer mağarada özetleme yaparken uykun gelirse, bu noktayı sertçe ov, bu seni bir süre için uyanık tutar,” dedi.
Üst dudağımı ovdum ve burnumun ve kulaklarımın açıldığını hissettim. Aynı zamanda damağımda hafif bir uyuşma hissi duydum.
Bu birkaç saniye sürdü ama soluğumu kesti. Bu bende sanki gizli bir şeyi açığa çıkarıyormuşum gibi bir his bıraktı.
Sonra, Clara işaret parmağını yeniden hızlı öne arkaya testereye benzer hareketlerle yanlara doğru çenesinin altına götürdü, çenenin altındaki noktayı uyarmanın sakin bir dikkatlilik durumu yarattığını açıkladı. Bu noktayı ayrıca yerde otururken çenemizi alçak bir masanın üzerine koyarak da uyarabileceğimizi ekle.

Onun önerisini dinleyerek, minderimi yere koydum ve üzerine oturdum ve çenemi tam yüzümün hizasındaki tahta sandığın üzerine koydum. Öne doğru eğilerek, Clara'nın gösterdiği çenedeki noktaya baskı uyguladım. Birkaç saniye sonra, bedenimin rahatladığını hissettim; iğne batması gibi bir his sırtımdan yukarı doğru çıkarak kafama ulaştı ve solunumum daha derin ve ritmik hale geldi.
Clara, “çenenin altındaki merkezi uyandırmanın bir başka yolu,” diye sürdürdü, “elleri çenenin altında birbirinin üstüne koyup yumruk yaparak karın üstü yatmaktır.”
Clara alıştırmayı yumruklarla yaparken, çenenin altında baskı yaratmak için onları sıkmayı ve sonra baskıyı azaltmak için gevşetmeyi önerdi. Yumrukları sıkıp gevşetmenin dilin altıyla doğrudan bağlantılı olan yaşamsal bir merkeze küçük enerji patlamaları gönderen ritmik hareketler yarattığını söyledi. Bu alıştırmanın dikkatle yapılması gerektiğini, yoksa kişinin boğazının ağrıyabileceğim söyledi.
Yeniden koltuğa oturmaya gittim.
Clara, “Sana gösterdiğim bu büyücülük geçişleri serisi,” diye sürdürdü, “masaja benzeyen hareketler olmaktan çıkana ve gerçekten olduğu şey haline, büyücülük geçişleri haline gelene kadar her gün yapılmalıdır. Beni izle!”
Onun bana gösterdiği hareketleri yinelediğini gördüm, ama bu kez parmaklarını ve ellerini dans ettiriyordu. Elleri yüzünün cildinin derinlerine isliyormuş gibi görünüyordu; bazen onları sanla teninin üzerinden kaydırırmış gibi hafifçe geçiriyordu, ellerini o kadar hızlı hareket ettiriyordu ki elleri gözden kaybolurmuş gibi oluyordu. Onun harika hareketlerini hipnotize olmuş gibi izliyordum.

Clara bitirdiği zaman, “Vurmanın bu yolu senin envanter defterinde kesinlikle yoktu,” diye güldü. “Bu büyücülüktür. Bu günlük yaşamın istencinden farklı bir istenci gerektirir.
Yüzümüzde oluşan bütün gerginlikle, eğer kaslarımızı gevşetecek ve oradaki merkezleri güçlendireceksek kesinlikle farklı bir istence gerek vardır.”
Clara tüm duygularımızın bedenimizin herhangi başka bir yerinden daha çok yüzümüzde iz bıraktığını söyledi. Bu nedenle biriken stresi ve bunların altında yatan istenci büyücülük geçişleriyle atmalıydık.
Bana bir an için baktı ve “Yüzündeki gerginlikten özetlemen üzerine düşündüğünü görüyorum. Bu gece yatmadan önce alnındaki o izleri silmek için geçişlerini yapmayı unutma.”
Ona özetlemem üzerine endişe duymakta olduğumu itiraf ettim.
Clara göz kırparak, “Sorun senin mağarada çok fazla zaman geçiriyor olman,” dedi. “Senin bir yarasa kıza dönüşmeni istemiyorum. Şimdiye kadar başka şeyleri öğrenmeye başlayacak kadar enerji biriktirdin.”
Koltuktan sanki bir yaydan boşanmışçasına zıpladı. Böyle güçlü bir kadının o kadar çeviklikle zıplaması birbiriyle öyle bağdaşmaz iki şeydi ki kendimi gülmekten alamadım. Ben ayağa yavaşça, sanki onun iki katıymışım gibi kalktım.
Clara bana • baktı ve başını salladı, “çok sertsin,” dedi. “Yaşamsal merkezlerini açmak için bazı özel fiziksel alıştırmaları yapmaya gereksinimin var.”
Evin arka kapısının dışında paltoların ve botların durduğu rafa gittik. Bana geniş kenarlı bir hasır şapka verdi ve beni ek mutfak binasından kısa bir mesafe uzaktaki bir açıklığa götürdü.

Güneş iyice parlıyordu; alışılmışın dışında sıcak bir gündü. Clara bana şapkayı takmamı söyledi. Bana yerin çizgiler halinde sürülmüş ve bitkilerin paralel olarak dikilmiş olduğu tel örgüyle çevrili bir alanı işaret etti.
Clara'nın orada çalıştığını görmediğim için şaşırarak, “Burayı kim açıp bütün bitkileri dikti?” diye sordum. “Bu büyük bir proje gibi görünüyor. Bunu kendin mi yaptın?”
“Hayır. Bir başkası gelip benim için yaptı.”
“Ama ne zaman? Her gün buradaydım ve kimseyi görmedim.”
Clara, “Bu gizemli bir şey değil,” dedi. “Bu sebze bahçesinde çalışan kişi sen mağaradayken geldi.” dedi.
Açıklaması beni tatmin etmemişti. Bahçe o kadar iyi düzenlenmişti ki bunu yapmak için bir kişiden fazlası gerekmiş gibi görünüyordu.
Ona daha fazla soru sormadan önce, Clara, “Bu günden sonra bu bahçeye sen bakacaksın. Bunu yeni görevin olarak düşün.”
Bana her gün ilgi gerektiren bir başka görev verilmesinden duyduğum düş kırıklığını göstermemeye çalıştım. Clara'nın fiziksel alıştırma derken belki de geniş kılıç ya da uzun sopa gibi klasik Çin silahlarından birisinin kullanıldığı yeni bir savaş sanatı formunu çalışacağımızı düşünmüştüm. Clara benim üzgün durduğumu görerek beni bahçeyle uğraşmanın benim için iyi olacağına temin etti. Bu beni fiziksel etkinlikte bulunduracak ve sağlık ve zindelik için gerek duyduğum -güneşi görmemi sağlayacaktı. Clara ayrıca altı aydır yalnızca yaşamımdaki olaylar üzerine yoğunlaşmakta olduğumu söyledi. Dikkatimi kendimin dışındaki bir şeylere vermek benim daha fazla benmerkezci olmamı önleyecekti. Yarım sene geçtiğinin farkına varmak beni soka uğrattı. Bana sanki Clara'nın evine daha dün gelmişim gibi geliyordu ve yaşamımda öylesine büyük bir değişim olmuştu ki hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Clara beni bir dm düşünceden uyandırarak, “çoğu kişi yalnızca kendilerine bakmayı bilir,” dedi. “Gerçi bunda da pekiyi değillerdir ya. Bu güçlü etki nedeniyle, benlik gereğinden fazla istek karşısında çarpıtılmış hale gelir.”
Bahçenin girişi olan tahtadan bir kapıya yürüdük.
Clara, “Bu bahçede çalışmak sana özetlemeden, solunumdan ya da kung fu'dan kazanamayacağın özel bir enerji verecek,” dedi.
“Bu ne tür bir enerji?”
Gözleri bitkiler kadar yeşil olan Clara, “Yeryüzünün enerjisi,” diye yanıtladı. “Bu güneşin enerjisini tamamlar. Belki de toprakla uğraşırken bunun ellerinden girdiğini hissedebilirsin. Ya da bu sen çömelirken bacaklarına akmaya başlayabilir.”
Daha önce hiçbir zaman bir bahçede çalışmamıştım ve ne yapacağımdan emin değildim. Ondan görevlerimi özetlemesini istedim. Bana sanki bu görev için doğru kişiyi seçip seçmediğini düşünüyormuşçasına bir an baktı.
Toprağa dokunmak için eğilerek, “Toprak dünkü yağmurdan hala nemli,” dedi. “Ama kuruduğunda akarsudan kovalarla su taşıman gerekecek. Ya da eğer çok zekiysen, bir sulama sistemi kurabilirsin.”
Kendime güvenle, “Bunu kesinlikle yapabilirim,” dedim. Köydeki evde gördüğüm gibi elektrikli bir su pompası kuracağım ve onu dinamoya bağlayacağım. O zaman yokuş yukarı kovalarla su taşımam gerekmeyecek.”
“Bitkiler sulandığı sürece bunu nasıl yaptığın fark etmez. Ayrıca, bitkilere iki haftada bir bahçenin sonundaki torbadan gübre vermelisin. Ve bütün yabani otları kopartmaksın. Bu otlar burada hızla yayılırlar. Ve kapıyı kapalı tut ki tavşanlar içeri girmesin.”
Ona isteksizce “Sorun değil,” diyerek onu temin ettim.
“Güzel. Şimdi başlayabilirsin.”
Clara bana kovayı gösterdi ve onu gübreyle doldurarak bütün bitkilerin etrafındaki toprakla karıştırmamı söyledi. Geceleri boşaltılan pislik olmadığını umduğum şeyle dolu bir kovayla geri döndüğümde, Clara bana toprağı havalandırmak için kazmada kullanılan bir alet verdi. Bir süre benim çalışmamı izledi, nazik bitkilerin çok yakınını kazmamam için beni uyardı.
İşim üzerine konsantre olduğumda, zindelik hissettim ve garip bir barış hissi beni çevreledi. Parmaklarımdaki toprak yumuşak ve serindi. Clara'nın evine geleli beri ilk kez, gerçekten rahatlamış, güvende ve korunmuş hissettim.
Clara sanki benim havamdaki değişimi fark etmiş gibi, “Toprağın enerjisi insanı besler,” dedi. “Yaptığın özetleme nedeniyle yeterince boşalmış olduğun için enerjinin bir bölümü bedenine isliyor. Rahatlamış hissediyorsun çünkü toprağın her şeyin anası olduğunu biliyorsun.” Clara ellerini bitkilere sürdü. “Her şey topraktan gelir. Toprak bizi hayatta tutar ve besler; biz öldüğümüzde, bedenlerimiz ona geri döner.” Bir an için durakladı sonra, “Tabii ki büyük geçişte başarılı olmadığımız sürece,” diye ekledi.
“Ölmemek için bir şansımızın olduğunu mu söylemek istiyorsun?” diye sordum. “Gerçekten, Clara, abartmıyor musun?”
Clara hafif bir sesle, “Hepimizin özgürlük için bir şansı vardır,” dedi, “ama buna sahip çıkıp onu gerçeğe dönüştürmek bizim kendimize kalmış bir şeydir.”

Clara enerjiyi depolayarak, dünya ve bedenle ilgili önyargılarımızı silebileceğimizi, böylece depomuzda başka olasılıklar için yer açabileceğimizi açıkladı. Ölmeme şansı bu olasılıklardan birisiydi. Bu önemli alternatifin en iyi açıklamasının kadim Çin'deki bilgeler tarafından yapıldığını söyledi. Onlar kişinin bireysel farkındalığı ya da te için her şeyi kapsayan farkındalık ya da Tao'yla bilerek bağlantı kurmanın olanaklı olduğunu iddia ediyorlardı.
Sonra ölüm geldiğinde, kişinin bireysel farkındalığı, sıradan bir ölümde olduğu gibi dağılıp gitmez, bunun yerine genişleyerek daha büyük olan bütünle birleşirdi.
Clara kozaya benzer bir mağarada yaptığım özetlemenin benim daha fazla enerji toplamama ve depolamama izin verdiğini ekledi. Şimdi o enerjiyi ruh denilen soyut kuvvetle olan bağımı güçlendirmede kullanmam gerekiyordu.
Clara, “Bahçeyle uğraşmanın ve onun enerjisini ve ayrıca güneşin enerjisini bunun için akmak zorundasın,” dedi. “Güneş enerjisini yeryüzüne bağışlar ve her şeyin büyümesine neden olur. Eğer güneşin ışığının bedenine girmesine izin verirsen, senin enerjin de gelişir.”
Clara bana ellerimi bir kovadaki suyun içinde yıkamamı ve çitle çevrili bahçenin dışındaki bir açıldıktaki bir kütüğün üzerine oturmamı söyledi, çünkü bana dikkatimi güneşe nasıl yöneltmeye başlayacağımı gösterecekti. Bana kafamı ve yüzümü korumam için her zaman geniş kenarlı bir şapka takmam gerektiğini söyledi. Ayrıca bana göstereceği solunum geçişlerinin herhangi birisini bir defasında asla bir kaç dakikadan fazla yapmamam gerektiğini söyleyerek uyardı.
“Bunlara neden solunum geçişleri deniliyor?” diye sordum.

“Çünkü bu geçişlerin önceden belirlenmiş amacı soluktaki enerjiyi dikkatimizi yönlendirdiğimiz bölgeye geçirmektir. Bu bedenimizdeki bir organ ya da enerji kanalı, hatta özetlemede olduğu gibi bir düşünce ya da anı bile olabilir. Önemli olan şey enerjinin iletilmesi, böylelikle daha önceden belirlenmiş amacı yerine getirmesidir; sonuç büyüdür, çünkü bu sanki yoktan var olmuş gibi görünür. Bu hareket ve solunumlara bundan dolayı büyücülük geçişleri diyoruz.”
Clara gözlerim kapalı olarak yüzümü güneşe dönmemi, sonra ağzımdan derin bir soluk alarak güneşin sıcaklığını ve ışığını karnıma çekmemi söyledi. Bunu orada elimden geldiği kadar uzun bir süre için tutmalı, sonra yutkunmak ve sonunda kalan havayı dışarı vermeliydim.
Clara, “Bir ay çiçeğiymiş sin gibi yap,” diye şaka yaptı. “Her zaman solurken yüzünü güneşe doğru tut. Güneşin ışığı soluğu güçle doldurur. Onun için ciğerlerini doldurmak için büyük miktarda hava almaya dikkat et. Bunu üç kez yap.”
Clara bu alıştırmada, güneşin enerjisinin otomatik olarak tüm bedene yayıldığını açıkladı. Ama güneşin sağaltıcı ısınlarını bilerek enerjinin gitmesini istediğimiz yere dokunarak, ya da sadece zihnimizi enerjiyi oraya yönlendirmek için kullanarak herhangi bk bölgeye gönderebilirdik.
Clara, “Aslında, bu soluğu yeterince uzun süre çalıştığında, ellerini kullanmana gerek kalmaz,” diye sürdürdü. “Yalnızca güneş ısınlarının doğrudan doğruya bedeninin belirli bir bölgesine sızdığını görselleş tire bilirsin. ’ ’
Clara aynı soluğu üç kez daha yapmamı, ama bu kez burnumdan solumamı ve ışığın sırtıma doğru aktığını, böylece sırtımdaki kanalları enerjiyle doldurduğunu görselleştirmemi önerdi. Bu yolla, güneş ısınları tüm bedenimi dolduracaktı.

Clara, “Eğer burundan ya da ağızdan yapılan solunumu geçmek istersen,” dedi, “doğrudan doğruya karnınla, göğsünle, ya da sırtınla soluyabilirsin. Enerjiyi ayak tabanlarından yukarıya bile getirebilirsin,”
Clara bana alt karnıma, göbeğimin hemen altındaki noktaya konsantre olmamı ve bedenimle güneş arasında bir bağ oluştuğunu hissedene kadar gevşemiş bir biçimde solumamı söyledi.
Onun öğrettiği biçimde soluk alırken, karnımın içinin daha sıcaklaştığını ve ışıkla dolduğunu hissedebiliyordum. Bir süre sonra, Clara bana başka bölgelerle solunum çalışmamı söyledi. Alnımda gözlerimin arasındaki noktaya dokundu. Dikkatimi orada yoğunlaştırdığımda, kafam sarı bir parlaklıkla doldu. Clara soluğumu tutarak güneşin yaşamsallığının olabildiğince fazlasını içime çekmemi, sonra soluk vermeden önce gözlerimi saat yönünde döndürmemi önerdi. Bunu yaptığımda sarı parlaklık yoğunlaştı.
Clara, “Şimdi ayağa kalk ve sırtınla solumayı dene,” dedi ve ceketimi çıkartmama yardım etti.
Sırtımı güneşe döndüm ve dikkatimi bana dokunarak gösterdiği çeşitli merkezler üzerinde yoğunlaştırmaya çalıştım. Birisi kürek kemiklerimin arasındaydı, bir başkası ensemdeydi. Sırtımdaki güneşi görselleştirerek soludukça, bir sıcaklığın sırtımda aşağı ve yukarı hareket ettiğini, sonra kafanla dolduğunu hissettim. Başım öyle döndü ki neredeyse dengemi kaybediyordum.
Clara bana ceketimi vererek, “Bugünlük bu kadarı yeter,” dedi.
Başım döndüğünden, sanki mutlu bir sarhoşluk içerisindeymişim gibi yere oturdum.

Clara, “Güneş ışığın saf güçtür,” dedi. “Ne de olsa, güneş var olan en yoğun enerji.”
Clara bana doğrudan kafanın üstünden görünmeyen bir enerji hattının dışarı, yukarıya doğru, var olmamanın dünyasına uzandığını söyledi. Ya da bu var olmamanın dünyasından kafamızın tam merkezindeki bir açıklıktan bizim içimize akabilirdi.
Clara, “Eğer istersen, buna bizi daha büyük farkındalığa bağlayan yaşam hattı da diyebilirsin,” dedi. “Güneş, eğer doğru olarak kullanılırsa, bu hattı şarj eder ve onun harekete geçmesine neden olur. Bunun için kafanın üstü her zaman korunmalıdır.”
Clara eve dönmeden önce bana başka bir güçlü büyücülük geçişini, bir seri beden hareketiyle yapılan bir geçişi göstereceğini söyledi. Bunun bir tek harekette, güç, kesinlik ve zarafetle, ama kendini sıkmadan yapılması gerektiğini söyledi.
“Seni gösterdiğim bütün geçişleri yapmaya zorlayamam,” dedi. “Bunlar özetlemenin vazgeçilmez tamamlayıcılarıdır. Bu benim için harikalar yarattı. Beni dikkatle izle. Bakalım çiftimi görebilecek misin?”
Paniğe kapılarak, “Neyini?” dedim. Önemli bir şeyi kaçıracağımdan, ya da onu görsem bile onunla ne yapacağımı bilememekten korkuyordum.
Clara sözcükleri dikkatle telaffuz ederek, “çiftimi izle,” diye tekrar etti. “Bu bir çifte baskı gibidir. İstencini benimle birlikte bu büyücülük geçişinin sonuçları için kullanabilecek kadar fazla enerjin var.”
“Bir daha söyle, Clara, sonuç ne?”
“Çift. Eterik beden. Fiziksel bedenin eşi, artık bunun zihnin bir yansıtması olmadığını anlamış olman, ya da en azından tahmin ediyor olman gerekiyor.”


Yerin düz olduğu bir yere gitti ve ayaklarını birleştirip kolları yanlarında olarak durdu.
“Clara, bekle. Eminim ki söz ettiğin şeyi görebilecek kadar enerjim yoktur, çünkü bunu kavram olarak bile anlayamıyorum.”
“Bunu kavram olarak anlayamaman bir şey fark etmez. Yalnızca dikkatle izle, belki benim istencimi çiftim için her ikimiz için de kullanabileceğim yeterli gücüm vardır.”
Onun yaptığını gördüğüm en çevik hareketle, avuçlarını dua edermiş gibi birbirine değdirerek kollarını kafasının üstüne götürdü.
Sonra kollarını arkasına doğru, neredeyse yere değecek kadar, uzatarak zarif bir yay oluşturacak biçimde arkaya eğildi. Bedenini yana doğru sola çevirdi öyle ki bir anda neredeyse yere dokunacak kadar öne doğru eğilmiş hale geldi. Ve ben şaşkınlıktan ağzımı açmadan önce, bedenini arkaya çevirerek zarafetle geriye eğildi.
Clara sanki bana onun akıl almaz derecede hızlı ve zarif hareketlerini ya da çiftini görme şansı vermek istercesine, bedenini ileri geri birkaç defa daha çevirdi. Hareketinin bir noktasında, sanki o gerçek boyutta çifte baskı yapılmış bir fotoğrafmış gibi, onu sisli bir biçim olarak gördüm. Birkaç salise için, biri diğerinden bir milisaniye sonra hareket eden iki Clara vardı.
Kafam gördüğüm şeyden dolayı iyice karışmıştı, bunun üzerine düşündüğümde olanları onun hızından kaynaklanan bir görsel yanılma olarak açıklayabiliyordum. Ama bedensel düzeyde, gözlerimin akıl almaz bir şey gördüğünü biliyordum; sağduyumun beklentilerini askıya alabilecek ve başka bir olasılığın içen girmesine izin verebilecek kadar enerjim vardı.
Clara yaptığı mükemmel akrobatik hareketleri bıraktı ve yanımda durdu, soluğu bile kesilmemiş ti. Bu büyücülük geçişinin bedenin, girişi kafanın üstünde ve biraz arkasına doğru duran var olmama dünyasında, çiftiyle birleşmesini sağladığını açıkladı.
Clara, “Kollar uzatılmış olarak arkaya eğilmekle, bir köprü oluştururuz,” dedi. “Ve bedenle çift bir gökkuşağının iki ucu gibi olduğundan, istencimizle onları birleştirebiliriz.”
“Bu geçişi yapmam gereken özel bir zaman var mı?” diye sordum.
“Bu bir alacakaranlık büyücülük geçişidir,” dedi. “Ama bunu yapabilmek için çok fazla enerjin olmalı ve çok sakin olmalısın. Alacakaranlık sana sakin olmanda yardımcı olur ve enerjini arttırır. Akşamüstünün çalışma yapmak için en iyi zaman olmasının nedeni budur.”
“Bunu şimdi deneyebilir miyim?” diye sordum. Bana kuşkuyla baktığında, ona çocukken jimnastik yaptığımı ve bunu denemeyi çok istediğimi söyledim.
Clara beni, “Sorun senin çocukken jimnastik yapıp yapmaman değil, su anda ne kadar sakin olduğun,” diye yanıtladı.
Ona olabileceğim kadar sakın olduğumu söyledim. Clara bana inanmamış gibi güldü, ama hareketi denememi söyledi.
Bedenimi fazla güçlü bükerek bir yerlerimi kırmamamdan emin olmak için beni izleyeceğini söyledi.
Ayaklarımı yere sağlamca bastım, dizlerimi büktüm ve yapabildiğim en iyi biçimde arkaya eğilmeye başladım. Ama belirli bir noktayı geçtiğimde, yerçekimi kontrolü eline geçirdi ve ben sakarca yere düştüm.
Clara ayağa kalkmama yardım ederken tatlılıkla, “Sakin olmaktan bundan daha uzak olamazsın.” dedi. “Neyin var, Taisha?”

Kafamdakini Clara'ya açmak yerine, ona hareketi yeniden deneyip deneyemeyeceğimi sordum. Ama ikinci defasında ilkinden daha da zorluk çektim. Zihinsel ve duygusal endişelerimin bana dengemi kaybettirdiğinden emindim. Benliğin isteklerinin, Clara'nın söylemiş olduğu gibi, gerçekten de gereğinden fazla olduğunu biliyordum; bu istekler tüm dikkatimi kendilerine çekiyordu. Kafamdakileri Clara'ya anlatmaktan başka bir çözüm bulamıyordum. Ona beni en çok düşündüren şeyin özetleme çalışmamda ilerleyemediğim bir noktaya gelmesi olduğunu söyledim.
Clara, “Buna ne neden oluyor?” diye sordu.
Ona bunun ailemle ilgili olduğunu söyledim. Üzgünce, “Artık onların beni sevmediklerini hiç kuşkusuz biliyorum.” dedim. “Bundan hep kuşkulanıyordum, çünkü bundan büyük bir öfke duyuyordum. Ama şimdi geçmişimi gözden geçirdikten sonra, eskiden olduğum gibi kızgınlık duyamam. Onun için ne yapacağımı bilmiyorum.”
Clara kafasını geriye çekerek bana dikkatlice baktı. “Yapılacak ne var?” diye sordu, “çalışmayı yaptın ve seni sevmediklerini buldun. Bu iyi bir şey! Sorunun nerede olduğunu anlayamıyorum.”
Clara'nın önemsemez tavrı canımı sıktı. Şefkat değilse bile, en azından anlayış ve akıllıca bir yorum bekliyordum.
Neredeyse ağlayacak halde, üzerine basarak, “Sorun,” dedim, “benim takılıp kalmış olmamda. Yaptığımdan daha derine gitmem gerektiğini biliyorum, ama bunu yapamıyorum. Tek düşünebildiğim şey onların beni sevmedikleri, benimse onları seviyor olmam.”
“Bekle, bekle. Bana onlardan nefret ettiğini söylemedin mi, çok iyi anımsıyorum ki...”

“Evet, öyle dedim, ama o zaman ne dediğimi bilmiyordum. Onları gerçekten seviyordum, ağabeylerimi de. Daha sonra onları küçümsemeyi öğrendim, ama bu çok daha sonraydı. Bir çocuk olarak değildi. Bir çocuk olarak onların bana ilgi göstermelerini ve benimle oynamalarını istiyordum.”
Clara başını sallayarak, “Sanırım ne demek istediğini anlıyorum,” dedi. “Haydi, oturup bunu tartışalım.”
Yine kütüğün üstüne oturduk.
Clara dürüstçe gözlerime bakarak, “Bana öyle geliyor ki, senin sorunun çocukken verdiğin bir sözden kaynaklanıyor, çocukken bir söz verdin, değil mi, Taisha?” diye sordu.
Samimi olarak, “Bir söz verdiğimi anımsamıyorum,” dedim.
Clara arkadaşça bir ses tonuyla, bu sözü verdiğimde belki de çok küçük olduğumu ve bu nedenle anımsamıyor olabileceğimi ya da bunun sözcüklerle verilen bir sözden çok duydular olabileceğini söyledi, çocukken sık sık bir şeylere yemin ettiğimizi ve sonra da onları artık unutmuş olsak bile bu yeminler tarafından bağlandığımızı açıkladı.
Clara, “Böyle itkisel sözler bize özgürlüğümüze mal olabilir,” dedi. “Bazen bu mantıksız çocukça ölmeyen, sonsuz aşk bağlılıkları ya da sözleri yüzünden bağlanırız.”
Clara herkesin yaşamında, özellikle küçük çocuklukta, bir şeyi aşırı derecede istediğimiz ve bir kez sabitlendiğinde biz isteğimize kavuşana kadar orada kalan tüm istencimizi ona otomatik olarak sabitlemiş olduğumuz anların olduğunu söyledi. Yeminlerin, bedduaların ve sözlerin istencimizi bağladığını, öyle ki ondan sonra, biz bunları düşündüğünüzü anımsasak da anımsamasak da, edimlerimizin, duygu ve düşüncelerimizin düzenli olarak o isteği yerine getirmeye ya da sağlamaya yöneltildiğini açıkladı.
Bana özetleme sırasında, ömrüm boyu verdiğim tüm sözleri, özellikle de aceleyle, cehaletle, ya da yanlış değerlendirme sonucu vermiş olduğum sözleri gözden geçirmemi önerdi, çünkü istencimi onlardan bilerek geri çekmediğim sürece, istencimi asla o anda özgürce kullanamayacaktım.
Clara'nın söylediğini düşünmeye çalıştım, ama zihnim karışıklık içindeydi. Birdenbire çok küçüklüğümdeki bir olayı anımsadım. Altı yasında olmalıydım. Annemin beni kucaklamasını istemiştim ama o beni itti ve benim kucağa alınmak için fazla büyük olduğumu söyledi ve benden odama gidip orayı temizlememi istedi. Hâlbuki benden dört yas büyük olan annemin en sevdiği çocuğu küçük ağabeyimi her zaman kucağına alıyordu. O zaman bir daha onları asla sevmeyeceğime ve onların yanma gitmeyeceğime yemin etti. Ve o günden sonra, onlardan hep ayrı kalarak yeminimi yerine getirmiş gibi görünüyordum.
Clara, “Eğer seni sevmedikleri doğruysa,” dedi, “ailen tarafından sevilmemek senin kaderindi.
Bunu kabul et! Dahası, artık seni sevip sevmedikleri neyi değiştirir ki?”
Bu hala bir şeyleri değiştiriyordu, ama bunu Clara'ya söylemedim.
Clara, “Benim de seninkine çok benzeyen bir sorunum vardı,” diye sürdürdü. “Her zaman arkadaşsız, şişman, dertli bir kız olduğumun farkındaydım, ama özetleme yoluyla annemin beni doğduğum günden beri bilerek şişmanlattığını anladım. Şişman, gösterişsiz bir kızın evi hiç terk etmeyeceğini düşünmüştü ve orada ömür boyu onun hizmetçisi olarak kalmamı istiyordu.”
Dehşete düşmüştüm. Clara'nın ilk kez olarak bana geçmişiyle ilgili bir şeyi açıklıyordu.

“Bana bu sorunumla ilgili bir öneride bulunması için, kesinlikle birisinin sahip olabileceği en büyük öğretmen olan öğretmenime gittim,” diye sürdürdü. “Ve o bana, 'Clara, senin için üzgünüm, ama zamanını boşa harcıyorsun, çünkü o zaman o zamandı: su ansa su an. Ve su anda yalnızca özgürlüğe yer var.'
“Görüyor musun, gerçekten annemin benim yaşamımı mahvettiğini hissettim; şişmandım ve durmadan yemek yiyordum. 'O zaman o zamandı: su ansa su an. Ve su anda yalnızca özgürlüğe yer var.' sözlerinin anlamını anlamak uzun zamanımı aldı.”
Clara sanki sözlerinin etkisinin içime işlemesi için bir an için sessiz kaldı.
Beni dirseğiyle dürterek, “Yalnızca özgürlük için savaşmaya zamanın vardır, Taisha,” dedi. “Su an su andır.”

12

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

11 BÖLÜM

Hava kararıyordu ve görevimi bitirmek için gittikçe daha da endişeleniyordum. Clara benden evin arkasındaki açıklıktaki yaprakları tırmıkla süpürmemi ve bir de akarsudan kayalar taşıyarak bunları sebze bahçesinden avlunun arkasına giden yolun iki kenarına dizmemi istemişti. Clara evden çıkıp yaptığım isi kontrol etmeye geldiğinde yaprakları süpürmüştüm ve ırmaktan getirdiğim kayaları yolun kenarına aceleyle diziyordum.
Clara patikaya yola bakarak, “Kayaları gelişigüzel diziyorsun,” dedi. “Ve daha yaprakları da süpürmemişsin. Bütün öğleden sonra ne yapıyordun, yine düş mü kuruyordun?”
Zamansız esen ani bir rüzgâr ben yaprakları bir sepete koymadan önce yaptığım düzgün yığınları dağıtarak cesaretimi kırdı.
“Yol bana gayet iyi görünüyor,” diyerek kendimi savundum. “Yapraklara gelince, eğer rüzgâr onları dağıtırsa elimden ne gelir ki?”
Clara sözümü, “Mükemmel biçimi amaçladığımızda, 'gayet iyi' yeterince iyi değildir,” diyerek kesti. “Şimdiye kadar yaptığımız herhangi bir şeyin dış biçiminin gerçekte bizim içsel durumumuzun bir ifadesi olduğunu anlamış olmalıydın.”
Ona ağır kayaları düzenlemenin nasıl ağır isten başka bir şey olabileceğini anlamadığımı söyledim.
Clara, “Bu sen her şeyi ondan kurtulmak için yaptığından,” dedi. Dizdiğim kayalara doğru yürüdü ve kafasını salladı. “Bu kayalar sanki onları uygunca yerleştirmeyi düşünmeden atmışsın gibi görünüyor.”
“Hava kararıyordu ve zamanım azalıyordu,” diye açıkladım. Estetik ya da kompozisyon üzerine uzun bir konuşma için havamda değildim. Dahası, aldığım sanat derslerinden kompozisyon konusunda Clara'dan daha fazla bilgiye sahip olduğumu düşünüyordum.
Clara, “Kayaları yerleştirmek aynı kung fu çalışmak gibidir,” dedi. “Önemli olan yaptığımız şeyi nasıl yaptığımızdır, ne kadar hızlı ya da ne kadar fazla yaptığımız değil.”
Kramp girmiş olan parmaklarımı gevşetmek için bileklerimi salladım. Şaşırmış olarak, “Kayaları taşımanın savaş sanatı çalışmalarının bir parçası olduğunu mu söylemek istiyorsun?” diye sordum.
Clara, “Kung fu'nun ne olduğunu düşünüyorsun?” diye karşılık verdi.
Bana şaşırtmacalı bir soru sorduğundan kuşkulanıyordum, onun için doğru yanıtı bulmak için bir an düşündüm. Kendime güvenle, “Kung fu bir dizi savaş sanatı dövüş tekniğidir,” dedim.
Clara kafasını olumsuz anlamda salladı. Gülerek, “Pragmatik bir yanıt bulmayı Taisha'ya bırakın,” dedi.
Clara yolu görebileceğimiz bir yer olan avlunun kenarındaki sazdan örülmüş koltuklardan birine oturdu. Onun yanındaki koltuğa yığıldım. Ayaklarımı kocaman bir seramik saksının kenarına dayayıp rahatça oturduğumda, Clara “kung fu” teriminin birisi ‘bir süre zarfında yapılan iş”, diğeriyse “adam” anlamına gelen iki Çince imin bir araya gelmesinden oluştuğunu açıklamaya başladı. Bu iki im birleştiğinde ortaya çıkan terimin, insanın kendisini sürekli çaba yoluyla mükemmelleştirme arayışı anlamını taşıyordu. Clara ister belirlenmiş alıştırmaları çalışalım, ister kayaları düzenleyelim ya da yaprakları süpürelim, edimlerimiz yoluyla her zaman içsel durumumuzu ifade ettiğimizi söyledi.
Clara, “Bu nedenle, edimlerimizi mükemmelleştirmek kendimizi mükemmelleştirmektir,” dedi. “Kung fu'nun gerçek anlamı budur.”
“Ama yine de, bahçede çalışmakla kung fu çalışmak arasındaki bağlantıyı hala göremiyorum,” dedim.
Clara sabır taşıyan ses tonuyla, “O zaman sana anlatayım,” dedi. “Senden ırmaktaki kayaları taşımanı istedim ki üzerinde ağırlıkla yokuş yukarı yürümek içsel gücünü geliştirsin.
Biz yalnızca kaslarımızı değil içsel enerjiyi geliştirmekle ilgileniyoruz. Aynı zamanda, şimdiye kadar sana öğrettiğim ve her gün yapman gereken tüm solunum geçişleri, senin içsel gücünü arttırmak için geliştirilmiştir.”
Clara benim suçlu hissetmeme neden olmuştu. Bana solunum alıştırmalarını her gün yapmam gerektiğini söyleyiş biçiminden, onları ciddi olarak yapmadığımı bildiğini anladım.
Clara, “Burada benimle öğrendiğin şeye Çin'de içsel kung fu, ya da mı kung adı verilir,” diye sürdürdü. “İçsel kung fu kontrollü solunum ve enerji dolaşımını bedeni güçlendirmek ve kişinin sağlığını arttırmak için kullanırken, senin Japon hocalarından öğrendiğin karate formları ve sana gösterdiğim bazı formlar gibi dışsal savaş sanatları, kasları geliştirmek ve enerjinin dışarı verildiği ve bizden uzaklaştığı hızlı tepkileri geliştirmek üzerine odaklanır.”
Clara içsel kung fu'nun günümüzden Çoğunlukla kung fu olarak bilinen dışsal ya da sert dövüş stillerinin geliştirilmesinden çok daha önceleri Çin'deki keşişler tarafından çalışıldığını söyledi.

Clara, “Ama şunu anlamalısın,” diye sürdürdü. “İster savaş sanatları ister de sana öğrettiğim sanatı öğreniyor ol, çalışmanın amacı içsel varlığını mükemmelleştirmektir ki o soyut uçuşu başarmak için dışsal biçimini asabilsin.”
Bir can sıkıntısı hissi koyu bir bulut gibi üzerimi kapladı. Eski başarısızlık duygularının beni kontrolü altına aldığını hissettim. Solunum geçişlerini Clara'nın öğütlediği gibi yapmış olmakla birlikte, onun istediğini asla başaramayacağımı hissediyordum. Büyük geçişin pragmatik olasılığını anlamak söyle dursun onun ne anlama geldiğini bile bilmiyordum.
Clara benim cesaretlendirilmeye gereksinimim olduğunu hissetmiş gibi sırtıma hafifçe vurarak, “Tüm bu aylar boyunca çok sabırlıydın,” dedi. “Sürekli olarak sana usule uygun olarak büyücülük disiplinini öğretmekle ilgili söylediğim üstü kapalı sözler için bana asla baskı yapmadın.”
Onun bu sözcüğü ilk kullanışından beri kafamda olan bir soruyu sormak için bunun mükemmel bir fırsat olduğunu düşündüm. “Bu usule uygun disiplinine neden büyücülük diyorsun?” diye sordum.
Clara bana baktı. Yüzündeki ifade son derece ciddiydi. “Bunu anlatması zor. Bundan söz etmekteki isteksizliğim nedeni ona yanlış bir isim vermek ve seni korkutmak istememem,” diye yanıtladı. “Ama şimdi bundan bahsetmenin zamanının geldiğini sanıyorum. Ama önce sana kadım Meksika halkı üzerine bir şeyler söylememe izin ver.”
Clara bana doğru eğildi ve alçak bir sesle İspanyol öncesi dönemdeki Meksika halkının birçok açıdan kadım Çinlilere benzediğini söyledi. Belki de aynı kökenlere sahip olduklarından benzer bir dünya görüşüne sahiplerdi. Bununla birlikte, Meksika'nın kadim Kızılderililerinin küçük bir dezavantajı olduğunu söyledi, çünkü onların yasadıkları dünya bir geçiş içerisindeydi. Bu onların farklı sistem ve kaynaklardan etkilenmelerine ve yaşamın her sureti üzerine çok meraklı olmalarına neden oldu. Evreni, yaşamı, ölümü ve farkındalık ve algılar açısından insan olanaklarının sahasını anlamak istiyorlardı. Bilmeye duydukları büyük istek onların akıl almaz farkındalık düzeylerine ulaşmalarını sağlayan uygulamaları geliştirmelerine neden oldu, çalışmalarının ayrıntılı tanımlarını yaptılar ve bu çalışmaların kapısını açtığı dünyaların haritasını çıkarttılar. Bu geleneği her zaman gizlilik içerisinde, nesilden nesile aktardılar.
Clara heyecandan ya da belki de şaşırmaktan neredeyse soluksuz kalmış bir halde konuşmasını on kadim Kızılderililerin gerçekte büyücü olduklarını söyleyerek bitirdi. Gözler fal taşı gibi açılmış olarak bana baktı; alacakaranlıkta gözbebekleri çok büyüktü. Beni ilk sırada gelen öğretmeninin, bir Meksika Kızılderilisinin, o kadim çalışmaların tümünün bilgisine sahip olduğuna ve bunları kendisine öğrettiğine temin etti.
Onun gibi heyecan duyarak, “Bana o çalışmaları mı öğretiyorsun, Clara?” diye sordum. “Kristallerin kadim büyücüler tarafından silah olarak kullanıldığını ve büyücülük geçişlerinin onların istençleriyle güç kazandığını ve özetlemenin de kadım zamanlarda bulunduğunu söylemiştin. Bunlar benim büyücülük öğrendiğim anlamına mı geliyor?”
Clara, “Bu kısmen doğru,” dedi. “Ama su anda, bu çalışmaları büyücülük olduğu üzerinde odaklanmamak daha iyi.”
“Neden olmasın?”
“Çünkü biz kadim zamanların büyücülüğünün yanlış, ezoterik ayinlerinin ötesinde bir şeyle ilgileniyoruz. Anlıyor değil mi, onların garip çalışmalarının ve sabit fikir haline gelmiş güç arayışlarının onların benliğinin daha da büyütülmesine yol açtığına inanıyoruz.


Bu bir çıkmaz yol, çünkü asla tam bir özgürlüğe    götürmez. Bizse tam özgürlüğün peşindeyiz. Buradaki tehlike kişinin o büyücülerin ruh halleri tarafından    kolaylıkla etkilenebilmesindedir.”
“Ben onlardan etkilenmezdim,” dedim.
Clara kızarak, “Sana su anda gerçekten daha fazlasını söyleyemem,” dedi. “Ama ilerledikçe daha fazlasını öğreneceksin.”
Kendimi ihanet edilmiş gibi hissettim ve bunu şiddetle protesto ettim. Onu benim düşünce ve duygularımla bilerek oynamakla, beni merakımı artıran bilgi parçacıklarıyla oynatmakla ve bana her şeyin gelecekteki belli olmayan bir tarihte açığa çıkacağına söz vermekle suçladım.
Clara onu protesto etmemi hiç önemsemedi. Sanki hiç bir şey söylememişim gibiydi. Ayağa kalktı, kaya yığınına yürüdü ve kayalardan birini sanki yapay köpükten yapılmış gibi kaldırdı. Bir an için ne tarafa döneceğini düşündükten sonra, kayayı yolun kenarına yere koydu. Sonra futbol topu büyüklüğünde iki kayayı onun yanına yerleştirdi. Kayaların yerinden tatmin olduğunda, yarattığı etkiyi izlemek için bir adım geri gitti. Bahçe yolunun, Clara'nın yerleştirdiği düz gri kayaların ve bitkilerin sivri uçlu yapraklarının son derece uyumlu bir kompozisyon oluşturduğunu itiraf etmek zorundaydım.
Clara bir başka kayayı alırken, “Önemli olan bir işi yaparkenki zarafettir,” dedi, “içsel durumun hareket edişine, konuşmana, yemek yemene ya da kayaları yerleştirmene yansır. Edimlerinle enerji toplayıp bunu güce dönüştürdüğün sürece ne yaptığın önemli değildir.”
Clara bir süre için, yola sanki ellerinde tuttuğu bir sonraki kayayı nereye koyacağını düşünüyormuş gibi baktı. Uygun bir nokta bulduğunda, kayayı nazikçe yere koydu ve ona sevgi dolu bir biçimde hafifçe vurdu.
“Bir sanatçı olarak kayaların senin için atması en kolay olan yere değil, denge içerisinde olacakları yere koyulması gerektiğini biliyor olmalıydın. Tabii ki, eğer güçle dolmuş olsaydın, onları gelişigüzel atabilirdin ve sonuç güzelliğin ta kendisi olurdu. Kayaları yerleştirme alıştırmasının gerçek amacı bunu anlamaktır.”
Sesinin tonundan ve benim kayaları çirkin, düzensiz bir biçimde yerleştirmemden, görevimde yine başarısız olduğumu anladım. Şiddetli bir keder duydum.
“Clara, ben bir sanatçı değilim,” diye itiraf ettim. “Ben yalnızca bir öğrenciyim. Aslında, eski bir öğrenciyim. Sanat okulundan bir yıl önce atıldım.
Bir sanatçı olduğuma inanmak hoşuma gidiyor, ama hepsi bu. Ben aslında hiçbir şeyim.”
Clara, “Hepimiz hiçbir şeyiz,” diye anımsattı.
“Biliyorum, ama sen gizemli, güçlü bir hiçbir şeyken, ben yetersiz, aptal, önemsiz bir hiçbir şeyim. Birkaç tane budala kayayı bile yerleştiremiyorum. Benim...”
Clara elini ağzımın üzerine koydu. Beni, “Bir sözcük daha söyleme,” diye uyardı. “Sana tekrar söylüyorum. Bu evde yüksek sesle söylediklerine dikkat et. Özellikle de alacakaranlıkta!”
Hava neredeyse kararmıştı ve her şey korkutucu olma noktasına kadar hareketsizdi. Kuşlar sessizdi. Her şey susmuştu; daha önce ben yaprakları süpürürken canımı o kadar sıkan rüzgâr bile durmuştu.

Clara, “Bu gölgelerin olmadığı zaman,” diye fısıldadı. “Bu ağacın altında karanlıkta oturalım ve senin gölgelerin dünyasını çağırıp çağıramayacağını görelim.”
Neredeyse ince bir çığlığa benzeyen bir sesle, “Bir dakika, Clara,” diye yüksek sesle fısıldadım. “Bana ne yapacaksın?” Sinirlilik dalgaları midemde kasılmalara neden oluyordu ve soğuğa rağmen, alnını terliyordu.
Clara birden bana öğrettiği solunumları ve büyücülük geçişlerini çalışıp çalışmadığımı sordu. Ona bunları çalıştığımı söylemeyi her şeyden çok istiyordum, ama bu bir yalan olurdu. Gerçekte, onları çok az, yalnızca unutmayacağım kadar çalışıyordum, çünkü özetleme olan enerjimin hepsini alıyor ve bana başka bir şey için zaman bırakmıyordu. Geceleyin bir şey yapmak için fazla yorgun oluyordum, onun için erken yatıyordum.
Clara bana doğru eğilerek, “Onları düzenli olarak yapmıyorsun, yoksa şimdi bu üzgün durumda olmazdın,” dedi. “Bir yaprak gibi titriyorsun. Sana öğrettiğim solunum ve büyücülük geçişlerinin onları çok değerli kılan bir sırrı vardır.”
“Nedir o?” diye kekeledim.
Clara kafama hafifçe vurdu. “Bunlar her gün çalışılmalıdır yoksa bir değerleri yoktur. Yemek yemeden ya da su içmeden yasayabileceğini düşünmezdin değil mi? Sana öğrettiğim alıştırmalar yiyecek ve sudan bile daha önemlidir.”
Clara ne demek istediğini anlatmıştı. Sessizce her gece yatmadan önce ve sabahları uyandığımda mağaraya gitmeden önce onları yapacağıma yemin ettim.
Clara, “İnsan bedeni biz stres altındayken devreye giren fazladan bir enerji sistemine sahiptir,” diye açıkladı. Ve stres herhangi bir şeyi her aşırı derecede yaptığımızda ortaya çıkar.

Şimdi olduğun gibi, kendim ve performansını fazla önemsemek gibi. Bunun için özgürlük sanatının temel ilkelerinden biri aşırılıklardan uzak durmaktır.”
Clara bana öğrettiği hareketlerin, onlara ister solunum desin ister büyücülük geçişleri desin, önemli olduğunu çünkü bunların doğrudan doğruya yedek sistem üzerinde çalıştığını ve bunlara zorunlu geçişler denilmesinin nedeninin bunların eklenmiş enerjinin bizim yedek yollarımıza ve bu yolların içinde akmasına izin vermesi olduğunu söyledi. Sonra biz eyleme geçtiğimizde, stresten tükenmiş olmak yerine, daha güçlü olur ve olağanüstü isler için fazladan enerjiye sahip olurduk.
Clara, “Şimdi, biz gölgelerin dünyasını çağırmadan önce, sana solunum ve hareketi birleştiren iki zorunlu büyücülük geçişi daha göstereceğim,” diye sürdürdü. “Bunları her gün yaparsan yalnızca yorgun ya da hasta olmaktan kurtulmakla kalmaz, aynı zamanda istencini kullanmak için de fazladan enerjiye sahip olursun.”
“Neyimi kullanmak için?”
Clara, “İstencini,” diye yineledi. “İstencini yaptığın herhangi bir şeyin sonucu için kullanmak için. Anımsıyor musun?”
Omuzlarımdan tuttu ve beni kuzeye bakacak biçimde döndürdü.
“Bu hareket senin için özellikle önem taşıyor, Taisha, çünkü ciğerlerin fazla ağlamaktan zayıflamış durumda,” dedi. “Kendin için üzüntü duyduğun bir ömrün bedelini kesinlikle ciğerlerin ödemiş.”
Clara'nın sözleri dikkatimi dağıttı. Onun diz ve ayak bileklerini bükerek “düz at” adı verilen bir savaş sanatı duruşunu almasını izledim, duruşa bu adın verilme nedeni bunun bacaklar omuz boyu açık ve biraz bükülmüş olarak, ata binmiş bir binicinin duruşuna benzemesiydi. Clara'nın sol elinin işaret parmağı aşağıyı gösterirken diğer parmakları ikinci boğumdan bükülmüştü. Soluk almaya başladığında, başını nazikçe ama güçle sağa doğru olabildiğince döndürdü ve sol kolunu omuz ekleminden başının üzerinde tam bir daire tamamlayacak biçimde döndürdü, sonunda sol avucunun dibi kuyruk sokumuna değiyordu.
Bununla eşzamanlı olarak sağ kolunu gövdesinin etrafından sırtına götürdü ve sağ yumruğunu, bükülmüş olan sol bileğine dayayarak sol elinin sırtına koydu.
Sağ yumruğunu kullanarak, sol kolunu, sol dirseği bükülü olacak biçimde, omurgası boyunda yukarı itti ve soluk almayı bitirdi. Sonra soluğunu yediye kadar sayarak tuttu ve sol koluyla yaptığı baskıyı bıraktı, kolunu yeniden kuyruk sokumuna indirdi ve omuz ekleminden doğruca kafasının üstüne kaldırıp sonunda sol avucunun dibi kasık kemiğine değecek biçimde hareketi bitirdi. Bununla eşzamanlı olarak sağ kolunu gövdesinin etrafından öne getirdi ve yumruğunu sol elinin sırtına koydu ve soluk vermeyi bitirirken sol kolunu yukarıya karnına doğru itti.
“Bu hareketi bir kez sol kolunla bir kez de sağ kolunla yap,” dedi. “Bu yolla iki tarafını dengelemiş olursun.”
Bana göstermek için, kollarını değiştirerek ve bu kez kafasını sola çevirerek, aynı hareketleri yineledi.
Bana kollarımı döndürecek yer açmak için kenara çekilerek, “Şimdi sen dene, Taisha,” dedi.
Onun hareketlerini taklit ettim. Sol kolumu arkama savurduğumda, uzatmış olduğum kolumun alt tarafı boyunca, parmağımdan koltuk altıma kadar giden, acı veren bir gerilim hissettim.

“Gevşe ve soluğun enerjisinin kolundan işaret parmağının ucuna kadar akmasına izin ver,” dedi, “işaret parmağını uzat ve diğer parmaklarını bük. Bu yolla kollarındaki yollardaki herhangi bir enerji tıkanıklığını açmış olursun.”
Bükülü kolumu sırtımdan yukarı doğru ittiğimde acı daha da şiddetlendi. Clara benim acı içindeki ifademin farkına vardı.
Beni, “çok güçlü itme,” diye uyardı, “yoksa tendonlarını zorlarsın. Ve iterken omuzlarını biraz daha yuvarlat.
Hareketi sağ kolumla yaptıktan sonra, uyluk kaslarımda dizlerim ve ayak bileklerim bükülü durmaktan oluşan bir yanma duydum. Her gün kung fu çalışırken aynı pozisyonda durmama rağmen, bacaklarım sanki içlerinden bir elektrik akımı geçiyormuş gibi titriyordu. Clara bana gerginliği atmam için ayakta durup bacaklarımı birkaç kez sallamamı önerdi.
Clara bu büyücülük geçişinde, kolları solunum hareketleriyle uyum içersinde döndürme ve yukarı itmenin enerjiyi göğüsteki organlara götürdüğünü ve onları canlandırdığını vurguladı.
Bu geçişin nadiren harekete geçirilen derin, altta kalan merkezlere masaj yapıyordu. Kafayı döndürmek boyundaki hormon bezlerine masaj yapıyor ve ayrıca boynun arkasındaki enerji kanallarını açıyordu. Clara soluğun enerjisiyle uyandırılıp beslendiğinde, bu merkezlerin kimsenin hayal edemeyeceği gizemleri ortaya sereceğini açıkladı.
Clara, “Bir sonraki büyücülük geçişi için,” dedi, “ayakların birbirine bitişik olarak ayakta dur ve sanki açacağın bir kapıya bakıyormuş gibi ileri doğru bak.”
Clara bana ellerimi göz seviyesine kaldırmamı ve parmaklarımı sanki yana doğru kayarak açılan kapıların girintili kollarına sokuyormuşum gibi bükmemi söyledi.

“Yapacağın şey dünyanın enerji hatlarında bir çatlak açmaktır,” diye açıkladı. “Bu hatların senin önünde bir ekran oluşturan katı dikey kordonlar olduğunu imgele. Şimdi bir avuç teli tut ve bunları bütün gücünle çekerek ayır. Bunları açılan aralık senin geçebileceğin kadar büyüyünceye kadar çekip ayır.”
Clara bana bir kez o deliği açtığımda, sol ayağımla ileri doğru bir adım atacak ve sonra sol ayağımı pivot olarak kullanarak yüzümü geldiğim yöne dönecek biçimde saatin tersi yönünde hızla yüz seksen derece dönecektim. Bu biçimde dönerek, çekip ayırdığım enerji hatları benim etrafıma sarılacaktı.
Clara, geri dönmek için, hatları daha önce yaptığım gibi çekip ayırmam, sonra sağ ayağımla dışarı çıkmam ve saat yönünde hızla yüz seksen derece dönmem gerektiğini söyledi. Bu biçimde, beni saran hatlardan kurtulacaktım ve yine büyücülük geçişme başladığımdaki yöne bakıyor olacaktım.
Clara beni, “Bu tüm büyücülük geçişlerinin en güçlü ve en gizemlilerinden biridir,” diye uyardı. “Bununla farklı dünyalara giden kapıları açabilirsin, ama bu tabii ki ancak içsel enerji fazlasını biriktirdiysen ve geçişin amacını anlayabildiysen olabilir.”
Ciddi ses tonu ve ifadesi beni rahatsız ediyordu. O görünmez kapıyı açmayı başarabilirsem ne beklemem gerektiğin bilmiyordum. Clara sonra kaba bir ses tonuyla son bilgileri verdi.
“Adımını içeri attığında,” dedi, “bedenin kök salmış, ağır, gerilim dolu hissetmeli. Ama bir kez içeri girdiğinde ve arkanı döndüğünde, sanki yukarı uçuyormuşsun gibi hafif hissetmelisin.
Sanki boşluktan ileri doğru hamle yaparken soluğunu ver, sonra yavaşça ve derince, ciğerlerini o ekranın arkasındaki enerjiyle doldurarak, soluk al.”

Clara izlerken geçişi birkaç kez çalıştım. Ama sanki sadece dışsal hareketleri yapıyormuşum gibiydi; Clara'nın sözünü ettiği ekranı oluşturan enerji tellerini hissedemiyordum.
Clara, “Kapıyı yeterince güçlü çekemiyorsun,” dedi. “İçsel enerjini kullan, yalnızca kol kaslarını değil. Kirli havayı dışarı at ve ileri doğru hamle yaparken karnını içeri çek. Bir kez içeri girdiğinde, elinden geldiğince fazla soluk alıp ver, ama tetikte ol. Gerek duyduğundan daha uzun kalma.”
Tüm gücümü topladım ve havayı kavradım. Clara arkamda durdu, önkollarımı tuttu ve onları çok güçlü bir biçimde iki yana doğru çekti. Bir anda sanki bir kapının yana doğru kayarak açıldığını hissettim. Sertçe soluk vererek kapıdan içeri doğru bir hamle yaptım, ya da Clara beni arkamdan ileri doğru itti. Dönüş yapmayı ve derin soluk almayı anımsadım, ama bir an için oradan ne zaman çıkmam gerektiğini bilmediğim için endişe duydum. Clara bunu hissetti ve bana soluk almayı ne zaman bırakacağımı ve ne zaman dışarı çıkacağımı söyledi.
Clara, “Bu büyücülük geçişini kendi kendine çalıştıkça,” dedi, “onu mükemmel olarak yapmayı öğreneceksin. Ama dikkatli ol. Bir kez o açıklıktan geçtikten sonra her türlü şey olabilir. Unutma dikkatli ve aynı zamanda cesur olmalısın.”
“Hangisinin hangisi olduğunu nasıl bileceğim?”
Clara omuz silkti, “Bir süre için bunu bilemeyeceksin. Maalesef, sağgörü bize ancak mahvolduktan sonra gelir.”
Clara korku olmaksızın dikkatli olmanın bizim içsel enerjimizi kontrol etme ve onu yedek kanallara çekme yeteneğimize bağlı olduğunu, böylece enerjinin ona olağandışı edimler için gerek duyduğumuzda hazır olacağını ekledi.

Clara, “Yeterli içsel enerjiyle, herhangi bir şey başarılabilir,” dedi, “ama onu depolamamız ve saflaştırmamız gerekir. Onun için birlikte, öğrendiğin büyücülük geçişlerinden bazılarını çalışalım ve senin korkak olmadan dikkatli olup olamayacağını ve gölgelerin dünyasını çağırıp çağıramayacağını görelim.”
Karnımda küçük daireler biçiminde başlayan bir enerji dalgası deneyimledim. Önce bunun korku olduğunu sandım, ama bedenim korkmuş gibi hissetmiyordu. Bu sanki isteklerden ve duygulardan yoksun, kişisel olmayan bir kuvvet, içimde harekete geçiyor, dışarıdan içeriye doğru hareket ediyormuş gibiydi.
Bu kuvvet yukarı doğru çıktığında, sırtım istemsiz olarak titredi.
Clara avlunun merkezine gitti; ben de onu izledim. Bazı büyücülük geçişlerini onu izlememe yardımcı olmak için yavaşlayarak yapmaya başladı.
“Gözlerini kapat,” diye fısıldadı. “Gözlerin kapalı olduğunda, var olan enerji hatlarını dengeni sağlamada kullanmak daha kolaydır.”
Gözlerimi kapadım ve Clara'yla uyum içerisinde hareket etmeye başladım. Clara'nın pozisyonları değiştirmek için verdiği ipuçlarını izlemekte hiçbir zorluk çekmiyordum, ama dengemi sağlamakta güçlük çekiyordum. Bunun hareketleri doğru yapmak için kendimi çok fazla zorlamamdan olduğunu biliyordum. Bu gözlerim kapalı olarak yürümeye çalıştığım, ama başarılı olmayı çok istediğim için tökezleyip durduğum zamanki gibiydi. Ama başarılı olma isteğim gittikçe azaldı ve bedenim daha esnek ve latif hale geldi. Hareket etmeyi sürdürdüğümüzde, o kadar gevşedim ki hiç kemiğim ya da eklemim olmadığını hissettim. Kollarımı başımın üzerine kaldırırsam, sanki onları ağaçların tepesine kadar uzatabilecekmişim gibi görünüyordu. Dizlerimi büküp kalçamı aşağı indirdiğimde, bir enerji dalgası ayaklarımdan aşağı doğru akıyordu. Ayaklarımdan yere kök saldığımı hissediyordum. Ayaklarımın tabanından toprağın derinliklerine bana benzeri görülmemi bir denge veren hatlar uzanıyordu. Gittikçe bedenimle çevrem arasındaki sınır yok oldu. Yaptığım her geçişte, bedenim tümüyle kendiliğinden hareket edip soluyana kadar eriyip karanlıkla birleşiyormuş gibi görünüyordu.
Clara'nın yanımda soluyarak aynı geçişleri yaptığını duyabiliyordum. Gözlerim kapalı olarak onun bedenini ve duruşlarını hissediyordum. Bir noktada, şimdiye kadar olan en garip şey oldu. Alnımın içinde bir ışığın yandığını hissettim. Ama yukarı baktığımda, ışığın hiç de benim içimde olmadığının farkına vardım. Işık, sanki dev bir elektrikli ışık panosu gece açılmış ve bir açık hava stadyumunu aydınlatıyormuş gibi ağaçların tepelerinden geliyordu. Clara'yı ve avludaki şeyleri ve onun etrafımdakileri görmekte hiç zorlanmıyordum.
Işığın çok garip bir rengi vardı; bunun pembemsi renge ya da şeftali rengine mi, yoksa açık tuğla rengine mi çalan bir gül rengi olduğuna karar veremiyordum. Bazı yerlerde, benim baktığım yere göre ışığın parlaklığı değişiyormuş gibi görünüyordu.
Clara bana merakla bakarak, “Kafanı hareket ettirme,” dedi. “Ve gözlerini kapalı tutmayı sürdür. Yalnızca solunumun üzerine konsantre ol.”
Gözlerimin açık olduğunu gördüğünde bana neden gözlerimi kapalı tutmayı sürdürmemi söylediğini bilmiyordum.
Işığın renginin ne olduğuna karar vermeye çalışıyordum, çünkü kafamın her hareketiyle değişiyormuş gibi görünüyordu. Ve yoğunluğu da ona kendimi ne kadar zorlayarak baktığıma göre değişiklik gösteriyordu. Sonra ışık aynı yandığı gibi aniden yok oldu ve ben zifiri karanlıkta kaldım.

Clara beni dirseğiyle dürterek, “Haydi, mutfağa gidelim ve biraz türlü ısıtalım,” dedi.
Ben tereddüt ettim. Nerede olduğunu, yerini şaşırmış hissettim. Bedenim o kadar ağırdı ki mutlaka oturmakta olduğumu düşündüm.
Clara, “Şimdi gözlerini açabilirsin,” dedi.
Gözlerimi açmakta o anki kadar zorlandığımı hiç anımsamıyorum. Bunu yapmak bana sonsuza kadar sürmüş gibi geldi, çünkü ben gözlerimi açtığımda, gözlerim yeniden kapanıyordu. Bu açılıp kapanma bana, Clara beni omuzlarımdan sarsana kadar, uzun bir süre devam etmiş gibi geldi.
Clara, “Taisha, gözlerini aç!” diye emir verdi. “Benim yanımdayken sakın bayılmaya kalkışma. Duyuyor musun?”
Kendime gelmek için kafamı salladım ve gözlerim birden açıldı. Gözlerim hep kapalı kalmıştı. Ortalık zifiri karanlıktı, ama yaprakların arasından Clara'nın siluetini görmeye yetecek kadar ay ışığı sızıyordu. Avludaki ağacın altındaki iki koltukta oturuyorduk. Başım dönerken, “Buraya nasıl geldim?” diye sordum.
Clara önemsemez bir sesle, “Buraya yürüdün ve oturdun,” dedi.
“Ama ne oldu? Biraz önce ortalık aydınlıktı. Her şeyi netçe görebiliyordum. ’ ’
Clara beni tebrik edermiş gibi bir ses tonuyla, “Olan su, gölgelerin dünyasına girdin,” dedi. “Oraya gittiğini solunumunun ritminden anladım. Ama o zaman seni gölgene bakmanı isteyerek korkutmak istemedim eğer bakmış olsaydın, bilirdin ki...”
Clara'nın neyi ima etmek istediğini aniden anladım. “Gölge yoktu,” diye patladım. “Işık vardı, ama hiçbir şeyin gölgesi yoktu.”

Clara başını olumlu anlamda salladı, “Bu gece gerçekten değerli bir şey öğrendin, Taisha. Bunun dışındaki dünyalarda gölge yoktur!”

13

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

12 BÖLÜM

Özetlemeyi sekiz aydan fazla inançla çalıştıktan sonra, onu sıkılmadan ya da dikkatim dağılmadan bütün gün boyunca yapabilir hale geldim. Bir gün, lise son sınıfa gittiğim yerdeki binaları, sınıfları, öğretmenleri görselleştirirken, koridordan gidip sınıf arkadaşlarımı görmeyi o kadar istedim İti, kendimle konuşmaya başladım.
Bir erkek sesinin, “Eğer kendinle konuşursan, doğru olarak soluyamazsın,” dediğini duydum.
O kadar heyecanlanmıştım ki kafamı mağaranın duvarına çarptım. Gözlerimi açtım. Kafamı mağaranın girişine bakmak için çevirdiğimde sınıfın görüntüsü silindi. Açıklıkta bir adamın oturduğunu gördüm. Onun usta büyücü olduğunu, daha önce tepelerde gördüğüm adam olduğunu derhal anladım. Aynı yeşil rüzgârlığı ve pantolonu giymişti, ama bu sefer onun yüzünü yandan görebiliyordum; ileriye çıkık bir burnu ve hafifçe eğimli bir alnı vardı.
Usta büyücünün, “Bakma,” dediğini duydum. Sesi alçaktı ve çakıl taslarının üzerinden akan bir akarsuyunki gibi gürlüyordu. “Eğer solunum üzerine daha fazlasını öğrenmek istiyorsan, sessiz al ve dengeni yeniden kazan.”
Onun varlığı beni korkutmaz hale gelene ve korkmak yerine sonunda onunla tanıştığım için kendimi rahatlamış hissedene kadar derin soluklar almayı sürdürdüm. O mağaranın girişinde bağdaş kurarak oturdu ve Clara'nın hep yaptığı gibi öne eğildi.

Alçak sesle mırıldanarak, “Hareketlerin çok sarsıntılı,” dedi. “Böyle solu.”
Kafasını hafifçe sola döndürürken derin bir soluk aldı. Sonra kafasını sağa çevirirken soluğunu tümüyle verdi. Sonunda, kafasını solumadan sağ omzundan sol omzuna, sonra da merkeze götürdü.

Olabildiğince tam olarak soluk alıp vererek onun hareketlerini taklit ettim.
“Böyle daha iyi,” dedi. “Soluk verirken, gözden geçirdiğin tüm düşünce ve duyguları dışarı at. Ve kafanı yalnızca boyun kaslarınla döndürme. Ona bedeninin orta bölgesindeki görünmez enerji hatlarıyla yön ver. O hatların dışarı çıkmasını sağlamak özetlemedeki başarılardan birisidir.”
Usta büyücü göbeğin tam altında anahtar bir güç merkezi olduğunu ve solunum da dahil olmak üzere, tüm beden hareketlerinin, bu enerji noktasıyla bağlantılı olması gerektiğini açıkladı. Bunların birlikte görünmez enerji hatlarını karnımdan dışarıya doğru sonsuzluğa uzanmasını sağlamak için, solunum ritmimi kafamı döndürme hareketiyle senkronize hale getirmemi önerdi.
“O hatlar bedenimin bir parçası mı yoksa onları imgelemem mi gerekiyor?” diye sordum.
Yanıt vermeden önce yerdeki pozisyonunu değiştirdi. “O görünmez hatlar senin yumuşak bedeninin, çiftinin bir parçası,” dedi. “Bu hatları kullanarak ne kadar çok enerjiyi dışarı çıkartabilirsen, çiftin o kadar güçlü olur.”
“Bilmek istediğim şey, bunların gerçek mi yoksa hayal ürünü mü olduğuydu.”

“Algı genişlediğinde, hiçbir şey gerçek ya da yalnızca hayali değildir,” dedi. “Yalnızca algı vardır. Gözlerim kapat ve kendin bulmaya çalış.”
Gözlerimi kapamak istemiyordum; ani bir hareket yaparsa onun ne yaptığını görmek istiyordum. Ama bedenim gevşeyip ağırlaştı ve gözlerim onları açık tutma çabalarıma rağmen kapandı.
Uykulu bir hale gelmeden önce, “çift nedir?” diye sorabilmeyi başardım.
“Bu iyi bir soru,” dedi. “Bu senin bir parçanın hala tetikte ve dinlemekte olduğu anlamına geliyor.”
Onun derin bir soluk alıp göğsünü şişirdiğini hissettim. Yavaşça soluk verdikten sonra, “Fiziksel beden bir örtü, bir kaptır,” dedi. “Solunumun üzerine konsantre olmakla, katı bedeninin erimesini ve yalnızca yumuşak, eterik parçanın kalmasını sağlayabilirsin.”
Söylediğini, fiziksel bedenin eriyip yok olmadığını, bunun yerme bizim farkındalığımızı sabitleyişimizi değiştirerek onun aslında hiçbir zaman katı olmadığının farkına vardığımızı söyleyerek düzeltti. Bu farkına varışın biz olgunlaştıkça olan şeyin tam tersi olduğunu söyledi. Bebekken, çiftimizin tümüyle farkındaydık; büyüdükçe, fiziksel yana gittikçe daha fazla ve eterik varlığımıza daha az önem vermeye başladık. Yetişkinler olarak yumuşak tarafımızın varlığından tümüyle habersizdik.
“Yumuşak beden bir enerji kütlesidir,” diye açıkladı. “Biz onun yalnızda katı, dış örtüsünün farkındayız. Eterik yanımızın farkına istencimizin ona geri kaymasıyla varırız.”
Fiziksel bedenimizin eterik esiyle birbirinden ayrılamayacak biçimde bağlantılı olduğunu, ama bu bağın bizim yalnızca fiziksel bedenimiz üzerine odaklanan düşünce ve duygularımız tarafından örtüldüğünü vurguladı. Farkındalığımızı katı görünen bedenimizden onun akışkan esine kaydırmamız için, önce varlığımızın iki suretini ayıran engeli yok etmemiz gerekiyordu.
Ona bunun nasıl yapılacağını sormak istedim, ama düşüncelerimi sesli hale getirmenin olanaksız olduğunu anladım.
Bana yanıt vererek, “Özetleme önyargılarımızı yok etmeye yardımcı olur,” dedi, “ama çifte ulaşmak yetenek ve konsantrasyon ister. Su anda eterik parçanı bir dereceye kadar kullanıyorsun. Yarı uykudasın ama bir parçan farkında ve tetikte. Bu parçan beni duyabilir ve varlığımı hissedebilir.” içimizde hapsolmuş enerjiyi serbest bırakmanın çok tehlikeli olduğunu, çünkü çiftin zayıf olduğunu ve farkındalığımızı ona kaydırma işleminde zarar görebileceğini söyleyerek beni uyardı.
Beni, “Elinde olmayarak eterik ağda bir açıldık yaratabilir ve çok büyük miktarda enerjiyi, belirli bir düzeyde netliği ve yaşamında kontrolü korumak için gereken değerli enerjiyi kaybedebilirsin,” diye uyardı.
Sanki uykumda konuşuyormuş um gibi, “Bu eterik ağ nedir?” diye mırıldandım.
“Eterik ağ fiziksel bedeni çevreleyen parlaklıktır,” diye açıkladı. “Bu enerji ağı günlük yaşamda parça parça yırtılır. Bunun büyük parçaları kaybolur ya da başka insanların enerji bantlarıyla dolaşır. Eğer birisi çok fazla yaşamsal enerji yitirirse, hastalanır ya da ölür.”
Sesi beni o kadar sakinleştiriyordu ki sanki derin uykudaymışım gibi karnımdan soluyordum. Mağaranın yanına doğru yaslanmıştım, ama sert duvarları hissetmiyordum.

“Solunum hem fiziksel hem de eterik düzeylerde değişikliğe yol açar,” diye açıkladı, “eterik ağdaki herhangi bir hasarı onarır ve onu güçlü ve esnek tutar.”
Ona özetleme çalışmam üzerine bir şey sormak istedim, ama sözcükleri bulamıyordum; sözcükler benden çok uzaktaymış gibi görünüyordu. Ben sormadan o yine yanıtı verdi.
“Bu senin son aylarda özetleme çalışmanda yaptığın şeydi. Günlük yaşamının bir sonucu olarak kaybolmuş ya da bir yerlere takılmış olan eterik ağındaki enerjiyi geri getiriyorsun. Bu etkileşime odaklanarak, yirmi yıldır ve binlerce yerde dağıtmış olduğun enerjiyi geri çekiyorsun.”
Ona çiftin özel bir biçimi ya da rengi olup olmadığını sormak istedim. Auraları düşünüyordum. Yanıt vermedi. Uzun bir sessizlikten sonra, gözlerimi açılmaya zorladım ve mağarada tek başıma olduğumu gördüm. Kendimi karanlıkta onun siluetini girişte ilk gördüğüm açıklıktaki aydınlığa bakmaya zorladım. Onun yana kaydığını ve benim dışarı çıkmamı bekliyor olabileceğini düşündüm. Dışarı baktığımda, benden elli santimetre uzakta havada duran parlak bir ışık parçası göründü. Bu yanılsama beni şaşırtmıştı, ama aynı zamanda beni öyle büyülemişti ki gözlerimi ondan alamıyordum. Işığın canlı, bilinçli ve dikkatimin onun üzerine odaklanmış olduğunun farkında olduğundan emindim. Birdenbire parlayan kürenin boyu iki katına çıktı ve yoğun mor bir çember tarafından çevrelendi.
Korkudan, ışığın kaybolacağını böylece mağaradan onun içinden geçmeden çıkabileceğimi umarak, gözlerimi sıkıca yumdum. Kalbim gürültülü bir biçimde atıyordu ve terliyordum. Boğazım kurumuş ve tıkanmıştı. Büyük bir çabayla, kalp atışlarımı yavaşlattım. Gözlerimi açtığımda, ışık yok oldu. Tüm bu olanları bir rüya olarak açıklama eğilimi duyuyordum, çünkü özetleme çalışmalarımda sık sık uyuya kalıyordum.

Ama usta büyücünün anısı ve bana söyledikleri o kadar canlıydı ki tüm bunların gerçek olduğundan neredeyse emindim.
Dikkatlice mağaradan dışarı emekledim, ayakkabılarımı giydim ve kestirmeden eve gittim. Clara sanki beni bekliyormuş gibi oturma odasının kapısının yanında ayakta duruyordu. Soluk soluğa, ona ya usta büyücüyle konuştuğumu ya da onunla ilgili çok canlı bir rüya gördüğümü yumurtladım. Clara gülümsedi ve çenesinin hafif bir hareketiyle koltuğu işaret etti. Ağzım açık kalmıştı. Oradaydı, bu giydiği elbiselerin farklı olması dışında, yalnızca birkaç dakika önce benimle mağarada olan adamın aynısıydı. Şimdi üzerinde gri bir hırka, spor bir gömlek ve dikili bir pantolon vardı.
Düşündüğümden çok daha yaşlıydı, ama çok daha da canlıydı. Yasını tahmin etmem benim için olanaksızdı; kırkla yetmiş arasında olabilirdi, çok güçlü ve ne zayıf ne de şişman görünüyordu. Esmerdi ve Kızılderili görünüşlüydü. İleri çıkık bir burnu, güçlü bir ağzı, kare bir çenesi ve mağarada gördüğüm aynı yoğun bakışa sahip olan parıldayan gözleri vardı. Kalın, parlak beyaz saçları tüm bu özelliklerini belirgin hale getiriyordu. Saçlarının bıraktığı büyük etki, beyaz saçın normalde olduğu gibi, onu yaşlı göstermek değildi. Babamın saçlarının gümüşi renge döndüğünde ne kadar yaşlı göründüğünü ve saçlarını boyalar ve şapkalarla nasıl örttüğünü anımsadım, ama tüm bunlar boşaydı çünkü yaşlılığı yüzünden, ellerinden ve tüm bedeninden belli oluyordu.
Clara bana, “Taisha, sizi tanıştırmama izin ver. Bu Bay John Michael Abelar,” dedi.
Adam kibarca ayağa kalktı ve elini uzattı. Mükemmel bir İngilizceyle, “Seninle tanıştığımdan çok memnunum, Taisha,” dedi ve elimi güçlüce sıktı.

Ona burada ne yaptığını ve elbiselerini nasıl o kadar hızlı değiştirdiğini ve gerçekten mağarada olup olmadığını sormak istedim. Zihnimden bir düzine başka soru geçti, ama bunları sormak için fazla şoktaydım ve korkmuştum. Sakin görünmeye ve olduğum kadar kararsız görünmemeye çalıştım. İngilizceyi ne kadar iyi konuştuğu ve benimle mağarada konuşurken düşüncelerini ne kadar netlikle ifade ettiği üzerine yorumda bulundum.
Beni savunmasız kılan bir gülümsemeyle, “Böyle söylemen çok kibarca,” dedi. “Ama İngilizceyi iyi konuşmam gerekiyor. Ben bir Yaqui Kızılderilisiyim. Arizona'da doğdum.”
Beceriksizce, “Meksika'da mı yasıyorsunuz, Bay Abelar?” diye sordum.
“Evet, bu evde yasıyorum,” diye yanıtladı. “Burada Clara'yla yasıyorum.”
Ona yalnızca büyük bir sevgiyle diyerek ifade edebileceğim bir bakışla baktı. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Bilinmeyen bir nedenden dolayı kendimi utanmış hissettim.
Clara sanki beni rahatlatmak istermişçesine, “Biz karı koca değiliz,” dedi ve bunun üzerine her İlcisi de kahkahaları koyuverdiler.
Gülmeleri isleri iyileştirmek yerine benim daha da rahatsız hissetmeme neden oldu. Hissettiğim duygunun safi kıskançlık olduğunu anlamak beni dehşete düşürdü. Açıklanamaz bir sahiplenme güdüsüyle, onun bana ait olduğunu hissediyordum. Utancımı hızla bazı önemsiz sorular sorarak gizlemeye çalıştım. “Meksika'da uzun süredir mi yasıyorsunuz?”
“Evet,” dedi.
“Birleşik Devletlere dönmeyi düşünüyor musunuz?”

Sert bakan gözlerini bana sabitledi, sonra gülümsedi ve büyüleyici bir biçimde, “Bu ayrıntılar önemli değil, Taisha. Neden bana mağarada tartıştığımız konu üzerine bir şeyler sormuyorsun? Anlamadığın bir şey var mıydı?” dedi.
Clara'nın önerisi üzerine oturduk; Clara ve ben koltuğa oturduk. Bay Abelar da arkası yüksek bir koltuğa oturdu. Ondan bana çift üzerine daha fazla şey söylemesini istedim. Bu kavram benim son derece ilgimi çekiyordu.
Sözüne, “Bazı kişiler çiftin ustalarıdır,” diye başladı. “Onlar yalnızca farkındalıklarını çiftin üzerine odaklamakla kalmaz aynı zamanda onu harekete sevk edebilirler. Bununla birlikte, büyük bir Çoğunluğumuz, eterik yanımızın var olduğunun güçbelâ farkındayızdır.”
“Çift ne yapar?” diye sordum.
“Yapmasını istediğimiz herhangi bir şeyi; ağaçların üstünden atlayabilir, büyüyüp küçülebilir ya da bir hayvanın biçimini alabilir. Ya da insanların düşüncelerinin farkına varabilir ya da bir düşünce olarak bir anda büyük mesafeler kat edebilir.”
Clara doğrudan doğruya bana bakarak, “Benliğin yerini bile alabilir,” diyerek araya girdi. “Onu nasıl kullanacağını bilirsen, birisinin karşısında belirip sanki gerçekten oradaymış gibi konuşabilirsin.”
Bay Abelar kafasını salladı. “Mağarada benim varlığımı kendi çiftinle algılayabildin.
Ve yalnızca mantığın uyandığında deneyiminin gerçek olduğundan kuşku duydun.”
“Hala kuşku duyuyorum,” dedim. “Gerçekten orada mıydınız?”

Göz kırparak, “Tabii ki,” diye yanıtladı, “burada olduğum kadar gerçekten.”
Bir an için o an rüya görüp görmediğimi düşündüm. Ama mantığım beni rüya görüyor olamayacağıma temin ediyordu. Emin olmak için, masaya dokundum, katıydı.
Koltuğun arkasına yaslanarak, “Bunu nasıl yaptığınız?” diye sordum.
Bay Abelar bir an için sanla sözcükleri seçiyormuş gibi sessiz kaldı. “Fiziksel bedenimi bıraktım ve çiftimin olayı ele almasına izin verdim,” dedi. “Eğer farkındalığımız çifte bağlanırsa, fiziksel dünyanın yasaları bizi etkilemez; bunun yerine, eterik kuvvetler tarafından yönetiliriz. Ama farkındalık fiziksel bedene bağlı kaldığı sürece, hareketlerimiz yerçekimi ve diğer sınırlamalar tarafından sınırlanmıştır.”
Aynı anda İlci yerde birden olabileceğini söylemekte olup olmadığını hala anlamamıştım. O kafamdaki karışıklığı hissetmiş gibi görünüyordu.
Bay Abelar, “Clara bana senin savaş sanatlarıyla ilgilendiğini söyledi,” dedi. “Averaj bir kişiyle kung fu'da usta birisi arasındaki fark, kung fu'da usta olanın yumuşak bedenini kontrol etmeyi öğrenmiş olmasıdır.”
“Karate hocalarım bana bunun aynısını söylerlerdi,” dedim. “Onlar savaş sanatlarının bedenin yumuşak tarafını çalıştırdığında ısrar ederlerdi, ama onların ne demek istediklerini asla anlayamadım.”
“Demek istedikleri herhalde usta bir kişinin saldırdığında, düşmanının eterik bedeninin zayıf noktalarına vurmasıdır,” dedi. “Yıkıcı olan fiziksel bedenin gücü değil, düşmanının bedeninde yarattığı açıklıktır. Büyük bir hasara yol açmak için o açıklığın içine eterik ağı yaran bir kuvvet fırlatabilir. Birisine o anda yalnızca hafif bir vuruş olarak gelen bir vuruş yapılabilir, ama saatler belki de günler sonra, kişi o darbeden ölebilir.”
Clara, “Bu doğru,” diye ona katıldı. “Dış hareketlere ya da gördüklerine kanma. Önemli olan görmediklerindir.”
Karate hocalarımdan, sık sık benzeri öyküleri duymuştum. Onlara bu islerin nasıl başarıldığını sorduğumda, bana tutarlı bir açıklama yapamamışlardı. O zaman bunu hocalarımın Japon olmasına ve böyle karışık düşünceleri İngilizcede ifade edememelerine vermiştim. Şimdi Bay Abelar benzeri bir şeyi açıklıyordu ve onun İngilizcesi mükemmel olduğu halde, yumuşak beden ya da çiftle ne demek istediğini ve bunun gizemleriyle nasıl ilişkiye geçeceğimi hala anlayamıyordum.
Bay Abelar'ın bir savaş sanatçısı olup olmadığını düşündüm, ama bunu ona soramadan, o sözlerine devam etti. “Gerçek savaş sanatçıları, Clara'nın bana Çin'deki çalışmalarından tarif ettiği kişileri gibi, kendi yumuşak bedenlerim kontrol etmede ustalaşmakla ilgilenirler,” dedi. “Ve çift aklımız tarafından değil istencimiz tarafından kontrol edilir. Onun üzerine düşünmenin ya da onu akılla anlamanın hiçbir yolu yoktur. O his s edilmelidir, çünkü o evrenle kesişen parlak enerji hatlarına bağlıdır.” Bay Abelar kafasına dokundu ve yukarıyı gösterdi. “Örneğin, kafanın üstünden yukarı doğru uzayan bir enerji hattı çifte amacını ve yönünü verir. Bu hat çifti askıda tutar ve nereye gitmek isterse oraya çeker. Eğer yukarı gitmek isterse, tek yapması gereken istencini yukarı yönlendirmektir. Eğer yerin içine girmek isterse, yalnızca istenciyle aşağı gider. Bu kadar-basittir.”
Bu noktada Clara bana bahçede güneş solunumu alıştırmalarını yaptığımız gün söylediklerini, kafanın tepesinin nasıl her zaman korunması gerektiğim, anımsayıp anımsamadığımı sordu. Ona çok iyi anımsadığımı söyledim-o zamandan beri evden şapkasız ayrılmaktan korkar olmuştum. Clara sonra bana Bay Abelar'ın söylediklerini anlayıp anlamadığımı sordu. Ona kavramları anlamıyor olmakla birlikte onu anlamakta hiçbir zorluk çekmediğimi söyledim. Mantığa ayları bir biçimde, onun söylediklerini anlaşılmaz, ama aynı zamanda da tanıdık ve inanılır buluyordum. Clara kafasını salladı ve bunun Bay Abelar'ın doğrudan doğruya benim pek mantıksal olmayan ve anlatılanları, özellikle bir büyücü ona konuştuğunda, doğrudan anlama yeteneğine sahip olan bir yanıma hitap ettiğini söyledi.
Clara'nın söylediği doğruydu. Bay Abelar'da beni Clara'dan daha da fazla rahatlatan bir şey vardı. Bu onun kibarlığı ve yumuşak konuşması değil, onun mantıksal açıdan anlamsız görünmesine rağmen, gözlerinin yoğunluğundaki beni onun açıklamalarını dinlemeye ve izlemeye zorlayan bir şeydi. Kendimi sanki neden söz ettiğimi biliyormuşum gibi sorular sorar bulmuştum.
Bay Abelar'a, “Bir gün yumuşak bedenime ulaşmayı başarabilecek miyim?” diye sordum.
“Soru su, Taisha, ona ulaşmayı istiyor musun?”
Bir an için tereddüt ettim. Özetleme çalışmalarımda, kendi halinden memnun ve korkak olduğumu ve çok zor ya da korkunç olan herhangi bir şeye tepkimin ondan sakınmak olduğunu bulmuştum. Ama aynı zamanda olağandışı şeyleri deneyimlemek için yoğun bir merak da duyuyordum, Clara'nın bir defasında bana söylediği gibi, pervasız bir cesaretime sahiptim.
“Çifti çok merak ediyorum,” dedim, “onun için ona kesinlikle ulaşmak istiyorum.”
“Ne pahasına olursa olsun mu?

Sıkkınca, “Bedenimi satmak dışında her şeyi yapabilirim,” dedim.
Bunun üzerine ikisi de öyle kahkahalar patlattılar ki onların orada yerde gülmekten katılıp kalacaklarını sandım. Saka yapmaya çalışmıyordum, çünkü gerçekte, benim için ne gibi gizli planları olduğundan emin değildim. Sanki kafamdan geçenleri anlamış gibi, Bay Abelar beni onların dünyasının bazı ilkeleriyle tanıştırmanın zamanı olduğunu söyledi. Dik olarak durdu ve ciddi bir tavra büründü.
“Bizler artık erkek ve kadınların ilişkileriyle ilgilenmiyoruz,” dedi. “Bu bizim insanların ahlakıyla, ahlaksızlığıyla ve hatta ahlak dışılığıyla ilgilenmediğimiz anlamına geliyor. Tüm enerjimiz yeni yolları keşfetmeye harcanmıştır.”
“Bana yeni yollara bir örnek verebilir misiniz, Bay Abelar?” diye sordum.
“Kesinlikle. Senin uğraştığın göreve, özetlemeye ne dersin? Su anda seninle konuşuyor olma nedenim özetleme yoluyla bazı fiziksel sınırları kırmak için yeterli enerji depolamış olman. Bir an için bile olsa, Clara'nın terminolojisini kullanacak olursak, senin normal envanter defterinin bir parçası olmayan akıl almaz şeyleri algılayabildin.”
Onu, “Normal envanter defterim bir hayli garip,” diye uyardım. “Geçmişi özetlemekten çılgın olduğumu görmeye başlıyorum. Aslında, ben hala çılgınım. Bunun kanıtı burada olmam ve uyanık mı rüya mı görüyor olduğumu bilememem.”
Bu sözüm üzerine ikisi de yeniden, sanki bir komedi programını izliyorlarmış ve komedyen esprisini yapmış gibi, kahkahalara boğuldular.

Bay Abelar, “Senin ne kadar çılgın olduğunu biliyorum,” dedi. “Ama burada bizimle olduğun için değil. Sen yalnızca çılgın değilsin düşkünlük de gösteriyorsun. Ama buraya geldiğin günden beri, senin düşündüklerinin tersine, geçmişte yaptığın kadar fazla düşkünlük göstermedin. Onun için ben olsam açıkçası, Clara'nın bana senin yaptığını söylediği bazı şeylerin, bizim gölgelerin dünyası dediğimiz yere girmek gibi şeylerin, düşkünlük göstermek ya da çılgınlık yapmak olmadığını söylerdim. Bu yeni bir yoldu; normal dünyanın bakış açısından isim verilmemiş ve hayal edilemez bir şeydi.”
Bunu izleyen uzun bir sessizlik beni huzursuz etti. Sessizliği bozmak için bir şeyler söylemek istedim, ama aklıma hiçbir şey gelmiyordu. En kötüsü de Bay Abelar'ın bana yan gözle bakıp durmasıydı. Sonra o Clara'ya bir şeyler fısıldadı ve ikisi de hafifçe güldüler, bu beni sonsuz derecede sinirlendirdi çünkü bana güldüklerinden hiç kuşkum yoktu.
Ayağa kalkarak, “Belki de odama gitsem daha iyi olacak,” dedim.
Clara, “Yerine otur, daha bitirmedik,” dedi.
Bay Abelar birdenbire, “Bizimle burada olmandan ne kadar memnun olduğumuzu bilemezsin,” dedi. “Bize komik geliyorsun çünkü çok eksantriksin. Yakında grubumuzun bir başka üyesiyle, en az senin kadar eksantrik, ama senden daha yaşlı olan birisiyle tanışacaksın. Seni görmek bize onun gençliğini anımsatıyor. Gülmemiz ondan. Lütfen bizi bağışla.”
Bana gülünmesinden nefret ederdim, ama onun özrü o kadar içtendi ki kabul ettim. Bay Abelar sanki başka hiçbir şey olmamış gibi çiftten söz etmeyi sürdürdü.
“Fiziksel bedenle ilgili görüşlerimizi bir kenara bıraktığımızda, yavaş yavaş ya da birden,” dedi, “farkındalık yumuşak tarafımıza geçmeye başlar. Bu geçişi kolaylaştırmak için, fiziksel yanımız sanki derin uykudaymış gibi tümüyle hareketsiz, askıda kalmalıdır. Bunun zorluğu fiziksel bedeni yardımcı olmaya razı etmektedir, çünkü o kontrolü bırakmayı nadiren ister.”
“O zaman fiziksel bedenimden nasıl kurtulabilirim?” diye sordum.
Bay Abelar, “Onu kandırırsın,” dedi. “Bedeninin güzelce uyumakta olduğunu hissetmesini sağlarsın; farkındalığını ondan uzaklaştırarak onu bilerek sakinleştirirsin. Bedenin ve zihnin dinleniyorken, çiftin uyanır ve idareyi eline alır.”
“Sizi anladığımı sanmıyorum,” dedim.
Clara, “Şeytanın avukatını oynama, Taisha,” diye atıldı. “Mağarada bunu yapmış olmalısın. 'Nagualı algılamak için çiftini kullanmış olmalısın. Uykudaydın ama aynı zamanda farkındalığın da sürüyordu.”
Dikkatimi Clara'nın Bay Abelar için kullandığı söz çekti.
Ona “nagual” diyordu. Clara'ya bu sözcüğün ne anlama geldiğim sordum.
Clara gururla, “John Michael Abelar nagual'dır.” dedi. “O benim rehberim; yaşamımın ve mutluluğumun kaynağı. O benim kocam değil ama benim ömrümün askı. O senin için de tüm bunlar haline geldiğinde, senin için de nagual olacak. Aynı zamanda, o Bay Abelar ve hatta John Michael.”
'Bay Abelar sanki Clara bunları yalnızca jest olsun diye söylemiş gibi güldü, ama Clara gözlerimin içine dediklerinin doğru olduğunu anlamama yetecek kadar uzun baktı.
Bunu izleyen sessizlik sonunda Bay Abelar tarafından bozuldu. “Yumuşak bedeni harekete geçirmek için, kapı gibi işlev gören belirli bedensel merkezleri açmaksın,” diye sürdürdü. “Tüm kapılar açık olduğunda, çiftin koruyucu örtüsünden dışarı çıkabilir. Yoksa sonsuza kadar dış kabuğunun içinde kapalı kalır.”
Clara'dan dolaptan benim için bir örtü getirmesini istedi. Onu yere serdi ve sırtüstü kollarım yanlarımda yatmamı söyledi.
Kuşkuyla, “Bana ne yapacaksınız?” diye sordum.
Clara, “Sandığın şeyi değil,” diye atıldı.
Clara kıkırdayarak güldü. Bay Abelar'a “Taisha gerçekten de erkeklere dikkat ediyor,” diye açıkladı.
Bay Abelar onu, “Bu ona yaramamış,” diye yanıtlayarak beni feci utandırdı. Sonra, bana dönerek, bana farkındalığı fiziksel bedenden onu çevreleyen eterik ağa kaydırmanın basit bir yöntemini göstereceğini açıkladı.
“Yere yat ve gözlerini kapat, ama uyuya kalma,” dedi.
Utanmış halde, onların önünde yattığım için garip bir biçimde zayıf hissederek dediklerini yaptım. Yanıma çömeldi ve yumuşak bir sesle konuştu. “Ayak tabanlarından başlayarak bedeninin yanından uzanan hatları imgele,” dedi.
“Eğer onları imgeleyemezsem ne olacak?”
“Eğer istersen, bunu kesinlikle yapabilirsin,” dedi. “İstencinle hatları var etmek için tüm gücünü kullan.”
Bay Abelar yapılacak şeyin aslında o hatları imgelemek olmadığını, bunun yerine o hatları, ayak parmaklarından başlayarak ve kafaya kadar devam ederek, bedenin yanında dışarı çekme gizemli edimi olduğunu anlattı. Bana aynı zamanda ayak tabanlarımdan çıkıp aşağı doğru giden ve bedenimi kafamın arkasına kadar saran hatları ve ayrıca alnımdan yukarıya ve aşağıya doğru çıkarak bedenimin ön tarafından ayaklarıma kadar uzanan, böylece parlak enerjiden bir koza oluşturan hatları hissetmem gerektiğini söyledi.
“Bunu fiziksel bedeninden kurtulana ve dikkatini istediğinde parlak ağına verebilecek hale gelene kadar çalış,” dedi. “Gitgide, o ağı bir tek düşünceyle yaratıp koruyabilir hale geleceksin.”
Gevşemeye çalıştım. Onun sesini rahatlatıcı buluyordum. Sesinde insanı hipnotize edici bir özellik vardı; sesi bazen çok yakından bazense uzaklardan geliyor gibiydi. Beni bedenimde ağın gergin olduğunu ya da hatları dışarı uzatmanın zor olduğunu, ya da hatların geri çekilmiş olduğunu hissettiğim bir yer varsa, orasının bedenimin zayıf ya da hasar görmüş bir yeri olduğunu söyleyerek uyardı.
“O bölgeleri çiftin eterik ağı yaymasına izin vererek sağaltabilirsin,” dedi.
“Bunu nasıl yapabilirim?”
“İstencim kullanarak, ama düşüncelerinle değil,” dedi. “Bunu, düşüncelerinin altında kalan katman olan istencinle iste. Dikkatle dinle, onu düşüncelerin altında, onlardan uzakta ara. İstenç düşüncelerden o kadar uzaktır ki onun üzerine konuşamayız; onu hissedenleyiz bile. Ama onu kesinlikle kullanabiliriz.”
İstencimle nasıl isteyeceğimi kavramsal olarak bile anlayamamıştım. Bay Abelar ağı yaymada fazla zorluk çekmeyeceğimi, çünkü son birkaç aydır, bilmeksizin, özetleme çalışmalarım sırasında böyle eterik hatları yansıtmaya başlamış olduğumu söyledi. İşe solunumum üzerine konsantre olarak başlamamı önerdi. Bana saatler gibi gelen uzun bir süreden sonra ki bu sürede bir iki kez uyuya kalmış olmalıydım, sonunda ayaklarımda ve kafamda yoğun bir karıncalanma ve sıcaklık hissedebiliyordum. Sıcaklık bedenimi boylamasına saracak biçimde genişledi.

Bay Abelar, yumuşak bir sesle, bana dikkatimi bedenimin dışındaki sıcaklığa yoğunlaştırmam ve onu dışarı doğru iterek ve genişlemesine izin vererek dışarı uzatmam gerektiğini anımsattı.
İçimdeki tüm gerginlik yok olup gidene kadar solunumum üzerine odaklandım. Daha da fazla gevşediğimde, karıncalanma ve sıcaklığın kendi yolunu bulmasına izin verdim; dışarı doğru hareket edip genişlemedi; bunun yerine, ben havada uçan dev bir balonun üzerinde yattığımı hissedene kadar sıkıştı.
Bir panik anı yasadım; solunumum durdu ve bir an için boğuluyordum. Sonra benim dışımdaki bir şey idareyi eline aldı ve benim yerime solumaya başladı. Sakinleştirici enerji dalgaları beni çevreledi ve her yer kararana ve ben artık farkındalığımı hiçbir şey üzerine odaklayamaz hale gelene kadar genişleyip daraldı.

14

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

13 BÖLÜM

Clara'nın bana oturmamı söylediğini duyarak uyandım. Tepki verebilmem uzun zaman aldı, çünkü birincisi, kafam tümüyle karmakarışıktı ve İkincisi, bacaklarım uyuşmuştu. Çektiğim zorluğu görerek, Clara beni kollarımın altından tutup öne doğru çekti, sonra yardımsız oturabilmem için arkama birkaç minder koydu. Yatağımdaydım ve üzerimde geceliğim vardı. Işıktan öğleden sonra geç saatler olduğunu anlayabiliyordum.
“Ne oldu,” diye mırıldandım. “Bütün gece uyudum mu?”
Clara, “Evet,” diye yanıtladı. “Senin için endişelenmiştim. Algısal bir hapishanenin içinde, derinlerde sıkışıp kaldın. Hiç kimse sana ulaşamıyordu. Onun için biz de senin bunu uyuyup savuşturmana izin verdik.”
Öne doğru eğildim ve bacaklarımı karıncalanma hissi geçene kadar ovdum. Hala sersemlemiş ve garip bir biçimde kuvvetten düşmüş hissediyordum.
Clara en otoriter ses tonuyla, “Yeniden kendin olana kadar benimle konuşmalısın,” dedi. “Bu konuşmanın senin için iyi olduğu durumlardan biri.”
Yemden minderlere yaslanarak, “içimden konuşmak gelmiyor,” dedim. Bedenimden soğuk terler boşanıyordu ve uzuvlarım zayıf ve pelte gibiydi. “Bay Abelar bana bir şey yaptı mı?”
Clara, “Ben bakarken bir şey yapmadı,” dedi ve kendi sakasına neşeyle güldü. Ellerimi ellerine aldı ve beni canlandırmak için ellerimin sırtım ovdu.

Şakalarla uğraşacak durumda değildim. “Gerçekten ne oldu, Clara?” diye sordum. “En ufak bir şey bile anımsamıyorum.”
Clara yatağın kenarına oturdu. “Nagual'la ilk karşılaşman sana fazla geldi,” dedi, “çok zayıfsın; olan bu. Ama senin olanlar üzerine odaklanmanı istemiyorum çünkü cesaretini çok çabuk kaybediyorsun. Ayrıca, senin eğilimli olduğun şeyi yapmanı, olanların altında yatanı bulmaya çalışmanı ve yanlış sonuçlara varmanı istemiyorum.”
Dişlerim takırdayarak, “Ne olup bittiğini bilmediğime göre, olanların altında yatanı nasıl bulmaya çalışabilirim ki?” dedim.
Clara, “Bir yolunu bulacağından eminim,” diye iç çekti. “Sonuçlara varmada inanılmaz derecede başarılısın. Maalesef, yanlış sonuçlara varıyorsun. Ve ne olup bittiğini bilmemen bir şeyi değiştirmiyor. Her zaman olan biteni bildiğini varsayıyorsun.”
Muğlâk durumlardan nefret ettiğimi itiraf etmek zorundaydım. Böyle durumlar beni her zaman dezavantajda bırakıyordu. Olan biteni bilmek istiyordum ki olasılıkları değerlendirebileyim.
Clara, “Annen sana mükemmel bir kadın olmayı öğretti,” dedi. “Mükemmel kadınlar çevrelerinde olup bitenleri gözlemleyerek bilmeleri gereken her şeyi anlarlar, özellikle isin içinde erkekler olduğu zaman. Erkeklerin en küçük dileklerini bile tahmin edebilirler. Bir erkeğin ruh halindeki en ufak değişimlerin bile farkındadırlar çünkü bu değişimlere kendi söyledikleri ya da yaptıkları bir şeyin neden olduğuna inanırlar. Bunun sonucu olarak, erkeklerini yatıştırmanın kendilerine kalmış bir şey olduğunu düşünürler.
Özetleme yoluyla, kendimin defalarca bu biçimde davranmış olduğumu görmüş olduğumdan, bu canımı sıkıyor olsa da, Clara'nın haklı olduğunu itiraf etmeliydim. İyi eğitilmiştim. Babama bir bakmam ya da onun bir iç çekişini ya da sesinin tonunu duymam onun tam olarak ne düşündüğünü ya da hissettiğini bilmem için yeterliydi. Aynısı ağabeylerim için de geçerliydi. Onlarla ilgili en küçük ipuçlarını bile bulabilirdim.
Clara dikkatimi çekmek istermişçesine bana dirseğiyle hafifçe vurdu, çok can sıkıcı bir gülümsemeyle, “Eğer dün gece senle ben yalnız olsaydık o kadar dramatik bir biçimde bayılmazdın,” dedi.
“Neyi ima etmeye çalışıyorsun, Clara? Bay Abelar'ı çekici bulduğumu mu?”
“Kesinlikle, çevrende bir erkek olduğunda, ani bir değişim geçiriyorsun. Bir erkeğin dikkatini çekmek için, bayılmak da dahil, herhangi bir şeyi yapabilecek bir kadın haline geliyorsun.”
“Seninle aynı fikirde değilim,” dedim. “Gerçekten Bay Abelar'a yaltaklanmaya çalışmıyordum.”
Clara, “İyi düşün! Sadece kendini savunma,” dedi. “Sana saldırmıyorum. Sadece sana kendi hissettiklerimi ve yaptıklarımı anlatıyorum.”
İçten içe Clara'nın neden söz ettiğini biliyordum. Bay Abelar'ın öylesine karizmatik bir etkileyiciliği vardı ki onu, yasına rağmen, son derece çekici buluyordum. Ama bunu kabul etmemeyi seçmiştim. Neyse ki, Clara konuyu değiştirdi.
“Seni çok iyi anlıyorum çünkü benim de bir John Michael Abelar'ım vardı,” dedi. “O nagual Julian Grau'ydu, gelmiş geçmiş en yakışıklı ve zarif varlıktı. Büyüleyici, cin gibi ve komikti; gerçekten unutulmaz birisiydi. John Michael ve ailemin geri kalanı dahil herkes ona tapardı. Hepimiz onun bastığı yeri öperdik.”
Clara'nın öğretmenine çıldırmasını görmek, bana Clara'nın Doğu’da fazla uzun zaman geçirdiğini düşündürttü. Her zaman karate dünyasındaki öğrencilerin hocaları, ya da sensei leri için hissettikleri iğrenç aşırı sevgiden rahatsız olmuştum. Onlar da ustaları odaya girdiğinde kafalarını saygıyla yere eğerek hocalarının bastığı yeri öperlerdi. Bunu Clara'ya söylemedim ama öğretmenine bu kadar saygı duymakla kendini alçalttığını düşündüm.
Clara konuşmasının benim fikirlerimden habersiz olarak, “Nagual Julian bize bildiğimiz her şeyi öğretti,” diye sürdürdü. “O yaşamını bizleri özgürlüğe ulaştırmaya adadı. John Michael Abelar'a özel bilgiler, onun yeni nagual olmasını sağlayan bilgiler verdi.”
Onun fazla saygının getirdiği tehlike ve yanlış görüşleri görmesini isteyerek, “Yani Clara, nagual'ların krallar gibi olduklarını mı söylemek istiyorsun?” diye sordum
“Hayır. Hiç de değil. Nagual'ların hiçbir kişisel önemi yoktur,” dedi. “Ve biz onlara özellikle bu nedenden dolayı saygı duyabiliriz.”
Sorumu hemen, “Demek istediğim, Clara, onlar yerlerini devir mi alırlar?” diye düzelttim.
“Oh, evet! Onlar yerlerini kesinlikle devir alırlar; ama krallarınki gibi değil. Krallar kralların oğullarıdır. Diğer yandan, bir nagual, ruh tarafından seçilir, çünkü ruh onu seçmediği sürece, kendisini önder olarak belirleyemez. Bir nagual, öncelikle, olağanüstü enerjiye sahip bir kişidir. Ama nagual'ların ilkesi kendisine öğretilmeden gerçekten nagual olamaz.”
Clara'nın açıklamasını dinledim, ama bundan açıklanamayacak bir rahatsızlık duyuyordum. Biraz düşündüğümde, beni rahatsız eden bölümün seçimi ruhun yapması olduğunun farkına vardım.
“Ruh kimi seçeceğine nasıl karar verir?” diye sordum.
Clara kafasını salladı. Hafif bir sesle, “Bu, benim sevgili Taisham, gizemlerin ötesindeki bir gizemdir,” dedi. “Bir nagual'ın tek yapabileceği ruhun emirlerini yerine getirmek, ya da acınacak bir biçimde başarısız olmaktır.”
Bay Abelar'ı düşündüm ve ruhun onun için hangi emirleri vereceğini düşündüm. Aynı zamanda, Clara'nın bana onun bir gün benim için nagual olabileceğini söylediğini anımsadım.
Fazla önemsemez görünmeye çalışarak, “Bu arada, Bay Abelar nerede?” diye sordum.
“Dün gece senin kendinden geçtiğini anladığında gitti.”
“Geri dönecek mi?”
“Kesinlikle. O burada yasıyor.”
“Nerede, Clara? Evin sol tarafında mı?”
“Evet, şu anda, orada. Tam su anda değil,” diye sözünü düzeltti, “ama bu günlerde. Bazen de, benimle evin sağ tarafında yasar. Ona ben bakarım.”
Öyle güçlü bir kıskançlık hissi duydum ki bu beni bir enerji dalgasıyla doldurdu. Ağzımın kenarında güçlü bir seğirmeyle, “Onun kocan olmadığını söylemiştin, değil mi, Clara?” diye sordum.
Clara o kadar çok güldü ki soluksuz bir halde sırtüstü yatağa yığıldı.
Yeniden oturup beni temin ederek, “Nagual John Michael Abelar bir erkek olmanın tüm suretlerini asmıştır,” dedi.
“Ne demek istiyorsun, Clara?”
“Demek istiyorum ki, o artık bir insan değildir. Ama tüm bunları sana açıklayamam çünkü ben ustalıkta yoksunum sen de beni anlama yeteneğinden yoksunsun. Anladığım kadarıyla nagual’ın sana o kristalleri verme nedeni benim sana olanları açıklama yeteneğimin olmaması.”
“Ne yeteneksizliği, Clara? Sen gayet mükemmel konuşuyorsun.”
“O zaman mükemmel olarak anlayamayan sensin.”
“Bu aptalca, Clara.”
“O zaman neden sana bizim ne olduğumuzu ve senin için ne planlarımız olduğunu sana anlatamıyorum.”
Karnımdaki gerginliği yatıştırmak için birkaç derin soluk aldım. Bir kez daha paniğe kapılarak, “Benim için ne planlarınız var, Clara?” diye sordum.
Clara söze, “Bunu açıklaması benim için çok zor,” diye başladı. “Seninle ben kesinlikle aynı geleneğe aidiz. Sen bizim olduğumuz şeyin bir parçasısın. Onun için sana öğretmeye zorunluyuz.”
“ 'Biz' demekle kimi kastediyorsun? Seni ve Bay Abelar'ı mı?”
Clara sanki kendine doğru yanıt vermek için zaman verirmiş gibi bir an durdu. “Sana daha önce de söyledim gibi, biz iki kişiden fazlayız,” dedi. “Aslında, ben senin gerçek öğretmenin değilim. Ne de nagual John Michael senin öğretmenin. Öğretmenin başka birisi.”
“Bir dakika, bir dakika, Clara. Yine kafamı karıştırıyorsun. Sözünü ettiğin bu başka birisi kim?”
“Senin gibi bir kadın, ama daha yaşlı ve son derece güçlü. Ben yalnızca sana öncülük ediyorum. Benim görevim seni bu kişiyle tanışabilmen için hazırlamak, özetleme yoluyla yeterli enerjiyi depolamanı sağlamak. Ve inan bana, onun varlığı nagual'ınkinden çok daha mahvedicidir.”

“Ne söylemeye çalıştığım anlamıyorum, Clara. Onun tehlikeli olduğunu bana zarar vereceğini mi söylüyorsun?”
Clara, “Sorularını yanıtlamaya çalıştığım zaman ortaya çıkan sorun bu,” dedi. “Kafan karışıyor çünkü seninle benim yalnızca yüzeysel bir bağlantımız var. Bana, seni tatmin edecek açık seçik bir yanıt bekleyerek bir soru soruyorsun ve ben sana beni tatmin edecek ve senin kafanı karıştıracak bir yanıt veriyorum. Sana ya soru sormamanı ya da yanıtları fazla telaşa kapılmadan dinlemeyi öneririm.”
Bay Abelar ve bu diğer kadının benimle ilgili planları üzerine daha fazlasını öğrenmek istiyordum ve Clara'nın bana hepsini anlatacağı umuduyla, ona bundan sonra onun tüm yanıtlarını dikkatle, ama paniğe kapılmadan ya da telaşlanmadan, tartacağıma söz verdim.
Clara beni denemek için, “Tamam. Bakalım buna ne diyeceksin,” dedi.
“Sana nagual'ın sana dün gece sen bayılmadan önce söylediklerini söyleyeceğim. Ama ben erkek olmadığım için, kuşkusuz sen bana nagual'ın seninle konuştuğu zamankinden farklı tepki vereceksin. Hatta beni dinleyebilirsin bile.”
“Ama bana ben o örtünün üstünde uyuya kaldıktan sonra herhangi bir şey dediğini anımsamıyorum,” diye karşı çıktım.
Clara duraksadı ve yüzümde sanırım anımsadığımı gösteren bir işaret aradı. Ben olabildiğince sakin ve dikkatli görünmeye çalıştığım ve onu temin etmek için gülümsediğim halde, kafasını hiçbir işaret bulamadığını gösterircesine salladı.
Clara söze, “Sana bu evde yasayan tüm varlıklardan söz etti,” diye başladı. “Sana bu evde yasayan tüm varlıkların, Manfred de dahil olmak üzere, büyücü olduklarını söyledi.”

Manfred'in adını duyduğumda kafamda bir şeyler yerine oturdu.
Düşünmeden, “Bunun biliyordum,” diye atıldım. Manfred'in bir büyücü olduğu fikrini tümüyle inanılır buluyordu, ama bunun neden böyle olduğu üzerine en ufak bir fikrim bile yoktu. Clara'ya bir büyücünün tam olarak ne olduğu hala bilmediğim halde, bir zamanlar bunu düşünmüş olmam gerektiğini söyledim.
Clara gülümseyerek beni, “Tabii ki düşünmüştün,” diye temin etti.
“Ama sana bunu düşünmediğimi söyledim.”
Clara bana hayretle baktı. “Nagual'ın sana bunu açıkladığını anımsamadığından emin misin?”
“Hayır, gerçekten anımsamıyorum.”
Clara resmi bir havayla, “Bir büyücü, bizim için, disiplin ve azim yoluyla, doğal algılamanın sınırlarını kırabilen birisidir,” dedi.
“İyi ama bu hiçbir şeyi daha açık hale getirmiyor,” dedim. “Manfred tüm bunları nasıl yapabiliyor?”
Clara kafamın karışıklığını anlıyormuş gibi görünüyordu. “Sanırım, ortada yine bir yanlış anlama var, Taisha. Yalnızca Manfred'den söz etmiyorum. Bu evdeki herkesin bir büyücü olduğu henüz kafana girmedi. Yalnızca nagual, Manfred ve ben değil, ama henüz tanışmadığın on dört başka kişi de. Hepimiz büyücüyüz, hepimiz soyut varlıklarız. Eğer büyücülüğün, ayinler ve büyülü iksirlerle ilgili, somut bir şey olduğunu sanıyorsan, sana söyleyeceğim tek şey böyle büyücülerin olduğu ama bu evde onlardan birisini bulamayacağındır.”
Açıkça kafamızda farklı düşünceler vardı. Ben Manfred'den söz ediyordum Oysa henüz görmediğim kişilerden söz ediyordu.

Ancak o zaman, Clara bana bunu doğrudan doğruya söylemesinden sonra Clara'nın, Bay Abelar'ın ve hep sözünü edip durdukları diğerlerinin büyücü olduklarını anladım. Daha fazla soru sormak yerine, onun önerisini anımsadım ve en iyisinin sessiz kalmak olduğunu düşündüm.
Clara soyut büyücüler algılama kapasitelerini arttırarak özgürlüğü ararken; kadim Meksika'da yasayan geleneksel büyücüler gibi somut büyücülerin, kendilerine fazla önem vererek kişisel güç ve tatmini aradıklarını anlattı.
Yatağın başucundaki masadaki bardaktan bir yudum su içerek, “Kişisel tatmin aramanın nesi yanlış?” diye sordum.
Clara düşünceli bir bakışla, “Somut büyücülerin tarafım tutmayı Taisha'ya bırakın,” dedi. “Nagual'ın sana o kristal okları vermesine şaşmamalı.”
Sakin kalacağıma söz vermiş olmama rağmen, kristallerin sözünü duyduğumda, gerginlik dalgaları her yanımı sardı. Mideme öyle yoğun bir kramp girdi ki ishal olduğumdan emindim.
Clara, “Sana bizlerin 11e yaptığını açıklamam neredeyse olanaksız ve neden yaptığımızı anlatmak daha da zor,” dedi. “Bu soruları öğretmenine sormalısın.”
“Öğretmenim mi?”
“Beni dinlemiyorsun, Taisha. Sana bir öğretmenin olduğunu söylemiştim. Onunla henüz tanışmadın çünkü gereli enerjiye sahip değilsin. Onunla karşılaşmak nagual'la karşılaşmanın 011 katı fazla enerji gerektirir ve sen o karşılaşmadan sonra hala kendine gelemedin. Yeşil ve solgun görünüyorsun.”
Yeniden başım dönerek, “Sanırım grip oldum,” dedim.

Clara kafasını olumsuz anlamda salladı. Sözlerine devam etmeden önce, “Senin kötü bir düşkünlük gösterme hastalığın var,” dedi. “Nagual da sana soracağın herhangi bir şeyi açıklayabilir. Tek sorun senin onun bir erkek olduğunu düşünmen ve seninle birkaç dakikadan fazla konuşursa, gerisi belli, sen kadın kalıplarına geri dönersin. Senin öğretmenin bu nedenle bir kadın olmalı.”
Yataktan kalkmaya çalışarak, “Bu kadın-erkek isi üzerinde biraz fazla durmuyor musun?” dedim.
Kendimi zayıf hissettim ve bacaklarım titriyordu. Oda dönmeye başladı ve neredeyse bayılıyordum.
Clara tam zamanında beni kolumdan yakaladı.
‘Yakında üzerinde fazla durup durmadığımı göreceğiz,” dedi. “Haydi, dışarı çıkıp ağacın gölgesinde oturalım. Belki temiz hava seni kendine getirir.”
Clara uzun bir ceketi ve pijamaları giymeme yardım etti ve beni bir yatalakmışım gibi odadan arka avluya götürdü.
Avlunun neredeyse tümünü gölgeleyen dev zapote ağacının altına hasırdan örtülerin üstüne oturduk. Bir defasında, Clara'ya onun meyvesini yiyip yiyemeyeceğimi sormuştum. Clara bana sessiz olmamı işaret ederek, “Yalnızca ye, ama bundan söz etme,” demişti. Bana söylediğini yapmıştım, ama ondan beri sanki ağaca saygısızlık etmişim gibi kendimi hep suçlu hissetmiştim.
Sessizlikte rüzgârın yaprakları hışırdatmasını dinleyerek oturduk. Burası serin ve sakindi ve yeniden gevşemiş ve rahat hissettim. Bir süre sonra, Manfred evin yanındaki kapısına istediği gibi geri çıkabileceği geniş iki tarafa açılır bir kapı açılmış olan odasından ağır ağır yürüyerek geldi. Bana yaklaştı ve elimi yalamaya başladı. Onun anlamlı gözlerine baktım ve çok iyi iki arkadaş olduğumuzu biliyordum. Sanki onu davet etmişim gibi, gelip kucağıma yattı. Onu yumuşak ipeksi tüylerini okşadım ve ona karşı derin bir sevgi duydum. İçim açıklanamaz bir şefkatle dolarak, ona doğru eğildim ve ona sarıldım. Sonra anımsadığım tek şey ağlamaya başladığımdı, çünkü onun için çok üzgündüm.
Clara, “Kristallerin nerede?” diye sordu. Sesinin sert tonu beni gerçekliğe geri getirdi.
Gözlerimi ceketimin yakasıyla kurulamak için Manfred'i bırakarak, “Odamda,” dedim.
Manfred Clara'nın hoşnutsuzlukla bakan gözlerine baktı, kucağımdan atladı ve yakındaki bir ağacın altına oturmak için yol boyunca yürüdü.
Clara, “Onları her zaman yanında tutmalısın,” diye atıldı. “Bildiğin gibi, o kristaller gibi silahların savaş ya da barışla ilgisi yoktur. İstediğin kadar barıştan yana olabilirsin ama yine de silahlara gereksinimin olabilir. Aslında, onlara su anda, düşmanlarınla savaşmak için gereksinimin var.”
“Benim hiç düşmanım yok ki, Clara,” diye burnumu çektim. “Benim hayatta olduğumu bile kimse bilmiyor.”
Clara bana doğru eğildi. Yumuşak bir sesle, “Nagual sana o kristalleri düşmanlarını yok etmene yardımcı olman için verdi,” dedi.
“Eğer onlar su anda yanında olsaydı, onlarla büyücülük geçişlerini yapabilirdin ve bu da senin rahatsız edici kendine acımanı yok etmene yardım edebilirdi.”
Kendimi savunarak, “Kendim için üzülmüyordum, Clara,” dedim. “Zavallı Manfred için üzülüyordum.”

Clara güldü ve kafasını salladı. “Zavallı Manfred için üzülmenin hiçbir yolu yok. Hangi biçimde olursa olsun, o bir savaşçı. Diğer taraftan, kendine acımak senin içinde var ve kendini farklı yollardan ifade ediyor. Su anda buna 'Manfred için üzülmek' diyorsun.”
Gözlerim bir kez daha yaşarmaya başladı çünkü emniyette hissetmememle birlikte, Çoğunlukla kendim üzerine merkezlenmiş olan, dipsiz bir acıma havuzuna sahiptim. Bu tepkiyi, ömrünün her günü, ya da en azından benim onunla geçirdiğim her gün, kendine acıyan annemden öğrendiğimi farkına varmam için yeterli özetleme çalışması yapmıştım. Onda başka bir kişisel ifade görmediğimden, kendim için de bunu hissetmeyi öğrenmiştim.
Clara, “Kristal silahlarını parmaklarında tutmalı ve sana kendine acıma, ahlaksal kızgınlık ya da haklı üzüntü kılığında görünen kendine önem verme gibi anlaşılması zor düşmanlarının ortasında büyücülük geçişlerini yapmalısın,” diye sürdürdü.
Ona yalnızca kederle bakabiliyordum. Clara beni zayıf olmakla, biraz baskı altında kaldığımda dağılmakla suçladı. Ama beni en çok yaralayan bana aylardır yaptığım özetlemenin anlamsız olduğunu; bunların sadece düşüncelere dalıp gitme olduğunu, çünkü tek yaptığımın kendime nostaljik bir biçimde olağanüstü benliğimi anımsamak ya da pek o kadar olağanüstü olmayan anlarımı anımsayarak acıma duygulan içinde debelenmek olduğunu söylemesiydi.
Bana neden bu kadar şiddetle saldırdığını anlayamıyordum. Kulaklarım bir öfke dalgası duyduğumdan uğulduyordu. Kendimden Clara'ya beni duygusal olarak mahvetme fırsatını tanıdığım için nefret ederek, kontrol edilemez bir biçimde ağlamaya başladım. Onun sözlerini sanki uzaktan geliyormuş gibi duyuyordum; “kendine önem verme, amaçsızlık, kontrol edilmeyen hırslar, eleştirilmeyen şehvet, korkaklık; senin uçuşunu durdurmaya çalışan düşmanlarının listesinin sonu gelmiyor ve sen onlara karşı verdiğin savaşta amansız olmalısın,” diyordu.
Clara bana sakinleşmemi söyledi. Bana tavırlarımızın ve duygularımızın bizim gerçek düşmanlarımız olduğunu ve onların yolda karşılaşabileceğimiz tepeden tırnağa silahlı haydutlar kadar zararlı ve tehlikeli olduğunu göstermeye çalıştığını söyledi.
“Nagual sana o kristalleri enerjini toparlaman için verdi,” dedi. “Onlar dikkatimizi toplamak ve onu sabitlemek için harikadır. Bu kristallerin genel bir özelliğidir ve bu kristallerde yatan özel istençtir. Bunu başarmak için, tek yapman gereken büyücülük geçişlerini onlarla yapmandır.”
O anda kristallerin yanımda olmasını istedim; ama onun yerine Manfred'in sempatik, parlak gözlerine baktım. Kafamdan onların ışığı aynı kuvars kristallerin yaptığı gibi yansıttığı düşüncesi geçti. Bir an için, Manfred gözlerime baktı ve ben onun gözlerine bakarken zihnimde mantıksızca bir kesinlik belirdi. Manfred'in kadim geleneğin bir büyücüsü, bir büyücünün her nasılsa bir köpeğin bedenine hapsolmuş ruhu olduğunu biliyordum. Bunu düşündüğüm anda Manfred sanki beni doğrularmışçasına kesik kesik havladı.
O kristalleri benim için bir mağarada bulanın Manfred olup olmadığını, ya da beni eve ve araziye bakan tepelerdeki en iyi gözlem noktasına götürdüğü gibi nagual'ı kristallere götürüp götürmediğini düşünmeye başladım.
Clara spekülasyonlarımı keserek, “Bana bir defasında kristallerle ilgili bu kadar çok şeyi nasıl bildiğimi sormuştun,” dedi. “Sana o zaman söyleyemezdim, çünkü henüz nagual'la tanışmamıştın. Ama simdi onunla tanıştığına göre, sana anlatabilirim...” Derin bir soluk aldı ve bana doğru eğildi. “Bizler o kadim zaman büyücüleriyle aynı gelenekten gelen büyücüleriz.

Onların tüm ezoterik ayinlerini ve dualarını miras olarak aldık, ama onları nasıl kullanacağımızı bilmekle birlikte, onları kullanmakla ilgilenmiyoruz.
İçten bir hayretle, ama ona kafamdan geçen spekülasyonlardan söz etmeyi unutarak, “Manfred kadim bir büyücü!” dedim.
Clara bana sanki aklımın başımda olup olmadığını merak ediyormuşçasına baktı ve sonra o kadar çok güldü ki konuşmamız sona erdi. Manfred'in de sanki gülüyormuş gibi havladığım duydum. İşin korkutucu yanı ya Clara'nın gülmesinin yankılandığına ya da evin kösesinde saklanmış birisinin de güldüğüne yemin edebilirdim.
Kendimi tam bir embesil gibi hissettim. Clara Manfred'in gözlerinden yansıyan ışılda ilgili ayrıntıları dinlemek istemedi.
Clara beni, “Sana yavaş olduğunu ve o kadar zeki olmadığını söylemiştim, ama bana inanmamıştın,” diye azarladı.
“Ama endişelenme, hiçbirimiz o kadar zeki değiliz. Hepimiz kibirli, kafasız, kalın kafalı maymunlarız.”
Bu fikrin kafama girmesi için başıma vurdu. Bana kalın kafalı maymun denilmesinden hoşlanmamış tim, ama öğrendiğim şeyden hala o kadar heyecanlıydım ki bunu önemsemedim.
Clara, “Nagual'ın sana o kristalleri vermesinin birçok başka nedeni daha var,” diye sürdürdü, “ama bunları sana kendisi açıklamalı. Kesinlikle bildiğim bir şey var ki o da o kristaller için bir kese yapman gerekeceği.”
“Ne çeşit bir kese?”
“Sen hangi malzemeden istersen ondan yapacağın bir kap. Süet, keçe ya da yün hatta kullanmak istediğin oysa ağaç bile kullanabilirsin.”

“Kendininkiler için ne çeşit bir kese yaptın, Clara?”
Clara, “Bana kristal verilmedi,” dedi, “ama gençliğimde kristallerim vardı.”
“Kendinden sanki yaşlıymışsın gibi söz ediyorsun. Seni her gördüğümde, daha da genç görünüyorsun.”
Kendini bir çocuk gibi kaptırıp gülerek, “Bu o yanılsamayı yaratmak için bolca büyücülük geçişi yapıyor olmamdan,” dedi. “Büyücüler yanılsamalar yaratırlar. Manfred'e bir bak.”
Adının söylenmesiyle, Manfred kafasını ağacın arkasından uzattı ve bize baktı. Onun kendisinden söz ettiğimizi bildiği ve bir tek kelimesini bile kaçırmak istemediği gibi esrarengiz bir hisse kapıldım.
Sesimi otomatik olarak alçaltarak, “Ya Manfred?” diye sordum.
Clara fısıldayarak, “İnsan onun bir köpek olduğuna yemin edebilir,” dedi. “Ama bu onun bir yanılsama yaratma gücü.” Clara beni dirseğiyle dürttü ve bana gizlice göz kırptı. “Gördün mü, kesinlikle haklısın, Taisha. Manfred hiç de bir köpek değil.”
Clara beni Manfred için kendisine katılmaya kandırmaya mı çalışıyordu, çünkü Manfred şimdi oturuyordu ve kesinlikle söylediğimiz her sözcüğü dinliyordu, yoksa Clara gerçekten söylediği şeyi, Manfred'in bir köpek olmadığını mı, mi söylemek istiyordu anlayamamıştım. Hangisinin doğru olduğunu anlamadan, evin içinden gelen tiz bir gürültü hem Clara'nın hem de Manfred'in ayağa fırlayarak aceleyle o yöne koşmalarına neden oldu. Onları izlemeye başladım, ama Clara arkasına dönerek bana tersçe, “Sen olduğun yerde kal. Hemen döneceğim,” dedi.
Clara koşarak eve girerken Manfred onu izledi.

15

Cvp: Taisha Abelar - Büyü Geçişleri

14 BÖLÜM

Haftalar, sonra da aylar geçti. Tarihe ve zamana gerçekten dikkat etmedim. Clara, Manfred ve ben mükemmel bir uyum içinde yasıyorduk. Clara beni aşağılamayı bıraktı, ya da belki de ben aşağılanmış hissetmeyi bıraktım. Tüm zamanımı özetlemeyle ve Clara ve Manfred'le kung fu çalışarak geçiriyordum, elli kiloluk bir kemik ve kas yığını olan Manfred, güçlü tehlikeli bir rakipti. Onun kafasıyla toslamasının şampiyon bir boksör tarafından yumruklanmakla eşit olduğundan emindim.
Beni endişelendiren bir şey çözmeyi zor bulduğum bir ikilemdi. Clara artık Manfred'le konuşabilmeye başlamış olduğum için enerjimin kesinlikle artmakta olduğunu düşünürken, ben bunun tam tersinin doğru olduğuna inanıyordum: yavaşça dibe gidiyordum.
Manfred ve ben yalnız olduğumuzda, tanımlanamaz bir sevgi bağı duyuyordum. Aslında ona aşırı bir sevgi duyuyordum. Ve bu kör sevgi hissi aramızda bir köprü kurmuştu, öyle ki, bazen, Manfred düşünce ve duygularını bana aktarabiliyordu. Manfred'in duygularının bir çocuğunki gibi basit ve doğrudan olduğunu biliyordum. Mutluluk, rahatsızlık, herhangi bir başarıdan gurur ve her şeye karşı derhal nefrete dönüşen bir korku duyuyordu. Ama onda en çok hayran olduğum özellikler cesareti ve şefkat kapasitesiydi. Clara bir kurbağaya benzediği için gerçekten de üzüntü duyduğunu hissediyordum.
Cesaretine gelince, Manfred eşsizdi. Onunki hapsolduğunun farkında olan gelişmiş bir bilincin cesaretiydi. Benim için, Manfred anlaşılamaz bir varlıktı. Ve kimse onun çektiği mecbur kalman yalnızlıkla eşsiz bir cesarete sahip olmadan yüzleşemezdi.
Bir öğleden sonra, mağaradan döndüğümde, zapote ağacının gölgesinde dinlenmek için oturdum. Manfred yanıma geldi bacaklarımın üstüne yattı ve hemen uykuya daldı. Onun horlamasını dinlemek ve sıcak ağırlığını kucağımda duymak uykumu getirdi. Uyuya kalmış olmalıyım, çünkü aniden annemle gümüş eşyaları yıkadıktan sonra kaldırmamanın yararları üzerine tartışma yaptığım bir rüyadan uyandım. Bay Abelar bana korkunç, soğuk gözlerle bakıyordu. Bakışları, bedeninin duruşu, keskin hatları ve konsantrasyonu bana onun bir kartal olduğu izlenimini verdi. Beni hayranlık ve korkuyla dolduruyordu.
“Ne oldu?” diye sordum. Isı ve ışık değişmişti. Hava neredeyse karanlıktı; alacakaranlık gölgeleri avluya düşüyordu.
Gülümseyerek, “Olan su, Manfred seni eline almış ve enerjini bir tiryaki gibi kullanıyor,” dedi. “Aynısını bana da yaptı, ikinizin arasında güçlü bir bağlantı varmış gibi görünüyor. Onu sapıt o diye çağırmayı dene, bakalım kızacak mı?”
Parmaklarımla Manfred'in okşayarak, “Hayır. Bunu yapamam,” dedim. “O güzel ve eşsiz ve hiç bir biçimde bir k-u-r-b-a-ğ-a-y-a benzemiyor.”
Sözcüğü harf harf söylememi gerçekten de anlamsız buluyordum, ama içimdeki bir şey Manfred'e hakaret etme riskine girmeyi istemiyordu.
Bay Abelar ani bir çıkışla, “Kurbağalar da güzel ve eşsizdir,” dedi.
Ani bir merakla, Manfred'e doğru eğildim ve içimde en iyi duygularla kulağına. “Sapito,” diye fısıldadım. Manfred sanki duygularını anlıyor olmamdan sıkılıyormuş gibi esnedi.

Bay Abelar güldü. “Haydi, Manfred tüm enerjini bitirmeden eve girelim,” dedi. “Dahası orası daha sıcak.”
Manfred'i kucağımdan ittim ve Bay Abelar'ı izleyerek eve girdim. Oturma odasında, bir erkekle karanlık, boş bir evde yalnız olmaktan son derece utangaç halde çok resmi bir biçimde oturdum. Bay Abelar gaz lambasını yaktı, benden saygılı bir mesafe uzakta koltuğa oturdu ve “Bana bazı sorular sormak istediğini biliyorum. Şimdi iyi bir zaman, onun için sorularını sorabilirsin,” dedi.
Bir an için kafam bomboş oldu. Onun yoğun bakışlarıyla böyle doğrudan doğruya karşılaşmak bana dinginliğimi kaybettirmişti. Sonunda, “Sizinle tanıştığım gece bana ne oldu. Bay Abelar? Clara olanları bana uygun olarak açıklayamayacağını düşünüyor ve ben de pek bir şey anımsamıyorum.” diye sordum.
Bay Abelar sıradan bir şey söylermişçesine, “çiftin idareyi eline aldı,” dedi. “Ve sen her günkü benliğinin kontrolünü kaybettin.”
Endişelenerek, “Kontrolü kaybetmemle, ne demek istiyorsunuz?” diye sordum. “Yapmamam gereken bir şey yaptım mı?”
Kıkırdayarak, “Annene anlatamayacağın hiçbir şey yapmadın,” dedi. Gözlen yaramazlıkla dolu olarak parladı. “Gerçekten, Taisha, tek yaptığın parlak ağını yapabildiğin kadar uzağa atmaktı. Aslında senin bir parçan olan görünmez hamağın üzerinde nasıl yatacağını öğrendin. Bir gün, daha ustalaştığında, onun hatlarını nesneleri hareket ettirmede ve değiştirmede kullanabilirsin.”
“Çift fiziksel bedenin içinde midir dışında mı?” diye sordum. “O gece, bana bir an için, açıkça benim dışımda olan bir şey idareyi eline almış gibi göründü.”

Bay Abelar, “Her ikisi de,” dedi. “Aynı anda fiziksel bedenin hem içinde hem de dışındadır. Bunu nasıl anlatabilirim? Onu kontrol etmek için, onun dışarıda serbestçe uçan parçası fiziksel bedenin içinde duran enerjiyle bağlantı kurmalıdır. Dışsal kuvvet değişmeyen bir konsantrasyon tarafından çağırılmalı ve orada tutulmalıdır, içsel enerjiyse bedenin içindeki ve etrafındaki bazı gizemli kapıların açılmasıyla serbest bırakılmalıdır. İki taraf birleştiğinde, üretilen kuvvet kişinin akıl almaz isleri başarmasına izin verir.”
Onun gözlerine doğrudan doğruya bakamayarak, “Sözünü ettiğiniz bu gizemli kapılar nerededir?” diye sordum.
Bay Abelar, “Bazıları deriye yakındır, bazılarıysa bedenin derinliklerindedir,” diye yanıtladı. “Yedi ana kapı vardır. Bunlar kapalı olduğunda, içsel enerjimin fiziksel bedenin içinde kilitli kalır, çiftin içimizdeki varlığı o kadar latiftir ki hır ömür boyunca onun orada olduğunu bilmeden yasayabiliriz. Bununla birlikte, eğer kişi onu serbest bırakacaksa, kapılar açılmak zorundadır ve bu da özetleme ve Clara'nın sana gösterdiği solunum alıştırmaları yoluyla yapılır.”
Bay Abelar ben soyut uçuşu başarıyla tamamladıktan sonra bana ilk kapıyı bilerek açmada rehberlik edeceğine söz verdi. Kapıları açmak için, tavırlarda tam bir değişiklik yapılmasının gerekli olduğunu çünkü çiftimizi hapis tutan şeyin bedenin fiziksel yapısı değil bedenimizin katı olduğu önyargısı olduğunu vurguladı.
“Bana kapıların nerede olduğunu tarif edemez misiniz, böylece onları kendim açabilirim.”
Bay Abelar bana baktı ve kafasını olumsuz anlamda salladı. “Kapıların arkasında yatan güçle gelişigüzel oynamak aptalca ve tehlikelidir,” diye uyardı, “çift yavaş yavaş, uyum içerisinde serbest bırakılmalıdır. Ama bunun için gereken bir şart, kişinin bekâr kalmasıdır.”
“Neden bekârlık bu kadar önemli?” diye sordum.
“Clara sana erkeklerin bir kadının bedeninin içinde bıraktığı parlak solucanlardan söz etmedi mi?”
Rahatsız ve utanmış olarak, “Evet,” dedim. “Ama ona gerçekten inanmadığımı itiraf etmek zorundayım.”
Canı sıkılarak, “Bu bir hataydı,” dedi, “çünkü önce tam bir özetleme yapmadan kelimenin tam anlamıyla içinde solucanlar olan bir kutuyu açmış olursun. Ve seks yapmak yalnızca yangına körükle gitmek olur.”
İçten bir gülüşle benim kendimi gülünç hissetmeme neden oldu.
“Ama gerçekten, cinsel enerjiyi depolamak eterik bedene yapılan yolculuğa, farkındalık ve tam özgürlüğe yapılan yolculuğa giden ilk adımdır.”

Tam o anda, Clara üzerinde onu dev bir kurbağa gibi gösteren beyaz uzun bir kaftanla oturma odasına girdi. Kafamdan böyle saygısızca bir düşünce geçtiği için hafifçe gülmeye başladım ve derhal aynı şeyi düşünmekte olduğuna yemin edebileceğim Bay Abelar'a baktım. Clara koltuğa oturdu ve beceriksizce oturan Bay Abelar'la bana gülümsedi.
Bay Abelar'a merakla, “Kapılar konuşuna geldiniz mi” diye sordu. “Taisha, bacaklarının birbirine ondan mı böyle sıkı sıkıya bastırıyor?”
Bay Abelar büyük bir ciddiyetle başını salladı. “Ona tam büyük bir kapının cinsel organlarda olduğunu söylemek üzereydim. Ama onun neden söz ettiğimi anlayacağını sanmıyorum. Hala o alanda yanlış anladığı birçok yer var.”
Clara bana doğru göz kırparak ona katıldığını belirtti, “Kesinlikle öyle.”
Aynı anda, ikisi birden öyle güçlü kahkahalar atmaya başladılar ki kendimi onlardan tümüyle ayrı hissettim. Bana gülünmesine ve sanki odada yokmuşum gibi konuşulmasına gücendim. Onlara beni hiç anlamadıklarını söylemek üzereydim la, Clara bu kez bana dönerek yine konuştu.
“Sana neden bekâr kalmanı önerdiğimizi anlıyor musun?” diye sordu.

Bay Abelar'ın söylediklerini tekrar ederek, “Özgürlüğe yolculuk yapmak için,” dedim.
Clara'ya cesaretle onun ve Bay Abelar'ın bekâr olup olmadıklarını, yoksa kendilerinin yapmaya hazır olmadıkları bir şeyi mi öneriyor olduklarını sordum.
Clara en ufak bir rahatsızlık bile duymadan, “Sana bizim karı koca olmadığımızı söylemiştim,” dedi. “Biz güçle, onu toplamakla ilgilenen büyücüleriz, gücü yitirmekle değil.”
Bay Abelar'a döndüm ve ona gerçekten bir büyücü olup olmadığını ve bunun neyi gerektirdiğini sordum. Bana yanıt vermedi ama sanki bir şeyi açıklamak için izin istiyormuş gibi Clara'ya baktı. Clara neredeyse görülmeyecek bir biçimde kafasını sallayarak izin verdi.
“ 'Büyücü' sözcüğü bana pek doğru gelmiyor,” dedi, “çünkü bizim yaptığımız şeyin bir parçası olmayan inanç ve edimleri çağrıştırıyor.”

“Sizler tam olarak ne yapıyorsunuz?” diye sordum. “Clara bana yalnızca sizin anlatabileceğinizi söyledi.”
Bay Abelar duruşunu dikleştirdi ve bana dikkatimi toplamama neden olan korkunç bir bakış attı. Resmi bir biçimde, “Biz, ben ve bir varlık, Manfred de dahil olmak üzere, 011 altı kişiden oluşan bir grubuz,” diye söze başladı. “Grubun on kişisi kadın. Hepimiz aynı şeyi yapıyoruz: yaşamlarımızı çiftimizi geliştirmeye adadık. Eterik bedenlerimizi kullanır ve fiziksel dünyadaki doğa kanunlarının birçoğuna meydan okuruz. Şimdi, eğer bu bir büyücü olmaksa, o zaman hepimiz büyücüyüz. Eğer değilse, büyücü değiliz. Bu olanlara açıklık getirdi mi?”
“Bana da çift üzerine bazı şeyleri öğrettiğinize göre, ben de bir büyücü mü olacağım?” diye sordum.
Bana merakla bakarak, “Bilmiyorum,” diye yanıtladı. “Bu hep sana bağlı. Kaderimizi yerine getirmek ya da akıntıya kapılıp gitmek bireysel olarak bize bağlıdır.”
“Ama Clara bu evdeki herkesin burada bulunmasının bir nedeni olduğunu söyledi. Neden ben seçildim?” diye sordum. “Neden özellikle ben?”
Bay Abelar gülümseyerek, “Bu yanıtlaması çok zor bir soru,” dedi. “Diyelim ki seni de aramıza almaya mecburuz. Beş yıl kadar önce, genç bir adamla tehlikeli bir durumdayken yakalandığın o geceyi anımsıyor musun?”
Derhal burnumu çekmeye başladım, bu benim tehdit altında hissettiğim zamanki olağan tepkimdi. Özetleme çalışmalarım sırasında defalarca tehlikeli durumlara düştüğümü anımsamıştım. On dört yasında olduğumdan kafamı erkeklere takmıştım ve çocukken ağabeylerimin arkasından koştuğum gibi, saldırganca arkalarından koşuyordum. Umutsuzca binlerinin beni sevmesini istiyordum çünkü ailemin beni sevmediğini biliyordum. Ama taliplerimi her zaman bana fazla yaklaşamadan korkutuyordum. Saldırganlığımdan dolayı herkes benim her şeyi yapabilecek, hafifmeşrep bir kız olduğumu düşünüyordu. Bunun sonucu olarak, arkadaşlarımın ve ailemin bana yakıştırdıkları şeylerin yarışını bile yapmamış olmama rağmen, alda gelebilecek en kötü biçimde ünlenmiş tim.
Bay Abelar'ın, “California'daki bir arabalı sinemanın bayii satış tezgâhında çalıştığın yiyecek kösesinde yakalanmıştın. Anımsıyor musun?” dediğini duydum.
Nasıl anımsamazdım? O ömrümde şimdiye kadar geçirdiğim en kötü deneyimdi. Ve çok duyarlı olduğum için, bu olayın hep yakınlarında dolaşarak onu derinlemesine özetlemeyi bir kenara bırakmıştım. O zaman, yaz tatilinde arabalı bir sinemada sosisli sandviç ve meşrubat satma isinde çalışıyordum. Yazın sonuna doğru, bayilik satış tezgâhını yöneten genç adam Kenny, bana beni sevdiğini söyledi. O ana kadar, ona karşı ilgisizdim, çünkü gözüm yakışıklı ve zengin olan patrondaydı. Maalesef, o Rita'yla, benim 011 dokuz yasında ve çok güzel olan kızıl saçlı rakibimle ilgileniyordu. Her aksam film başladıktan hemen sonra, Rita gizlice patronun bürosuna girer ve kapıyı kilitlerdi. Aradan hemen önce dışarı çıktığında, pembe-beyaz çizgili üniforması kırışmış ve saçları karışmış olurdu. Rita'yı dikkat çektiği için feci kıskanırdım. Daha kötüsü o kasaya bakmaya başlamıştı, bense hala tezgâhta patlamış mısır ve meşrubat dağıtıyordum.
Kenny bana güzel ve arzulanabilir olduğumu söylediğinde, ona başka bir gözle bakmaya başladım. Onun çok sivilceli olduğunu, litrelerce bira içtiğini, country müziği dinlediğini, çizme giydiğini ve ağır bir Teksaslı aksanıyla konuştuğunu görmezden gelmiştim.
Birdenbire onu erkeksi ve sevgi dolu bulmaya başladım ve tek umurumda olan ailesinin Katolik olduğu ve onun marihuana içtiğini bilmedikleriydi. Ona asık olmaya başlamıştım ve kişisel ayrıntıların aramıza girmesini istemiyordum.
Ona ailemin tatil için Almanya'ya gideceğim ve benim de onlarla gitmek zorunda olduğumu, onu için hafta sonu isi bırakacağımı söylediğimde, Kenny öfkelendi. Annemle babamı bizi bilerek ayırmaya çalışmakla suçladı. Elimi tuttu ve bensiz yaşayamayacağına yemin etti. Bana evlenme teklif etti, ama ben daha on altımda bile değildim onun için ona beklememiz gerektiğini söyledim. Bana şehvetle sarıldı ve en azından seks yapabileceğimizi söyledi. Ben Almanya'ya gitmeden önce bir zamanı mı yoksa hemen o anı mı kastettiğini anlamamıştım, ama o an tümüyle katılıyordum ve bunu o anda yapmayı seçtim. Filmin bitmesine yirmi dakika kadar vardı, onun için kalan çörekleri tezgâhtan kaldırdım ve elbiselerimi çıkartmaya başladım.
Kenny korkmuştu. Yirmi iki yasında olduğu halde, küçük bir çocuk gibi titriyordu. Sarıldık ve öpüştük, ama daha başka bir şey olmadan önce, odaya giren yaşlı bir adam tarafından ayrıldık. Bizi böyle tehlikeli bir durumda görünce, eline bir süpürge aldı ve sırtıma süpürgenin olduğu tarafla vurdu ve beni yarı çıplak halde yiyecek satılan yerde sıra bekleyen insanların bakışları altında fuayeye kadar kovaladı. Bana gülüp benimle alay ettiler. En kötü bölümü okuldan iki öğretmenimi görmemeli. Onlar da benim onları görmekten girdiğim kadar soka girmişlerdi. Öğretmenlerimden birisi olayı okul müdürüne bildirdi, o da annemle babama haber verdi. Herkes dedikoduyu bitirdiğinde, ben okulun gülünen kişisi olmuştum. Ondan sonraki yıllar boyunca, benim ahlakımı koruma görevini üstlenen o iğrenç yaşlı adamdan nefret etmiştim. Onun yaşamlımın mahvettiğini düşündüm, çünkü Kenny'yi tekrar görmeme izin verilmedi.
Bay Abelar sanla düşüncelerimi izliyormuş gibi, “O adam bendim,” dedi.

O anda herkesin önünde küçük düşmekle aldığım darbenin etkisini hissettim. Ve bundan sorumlu kişinin önümde oturuyor olmasına dayanamazdım. Kafam iyice karışmış olduğundan ağlamaya başladım.
En kötüsü Bay Abelar’ın yaptığından dolayı hiç de üzgünmüş gibi görünmemesiydi.
Bay Abelar, kurnazca sırıtarak, “O geceden beri hep seni arıyordum,” dedi.
Bakışlarında ve sözlerinde cinsellikle ilgili her türlü müstehcen nüansı aradım. Kalbim nefretten ve korkudan patlamak üzereydi. O zaman Clara'nın beni Meksika'ya, ikisinin isin başından beri kurguladıkları, içinde bolca sapık seks olan gizli bir plan üzerinde merkezlenen, kötü amaçlarla getirdiğini biliyordum. Onların bekârlıktan söz etmelerine bir an için bile inanmamıştım.
Korkudan çatlak çıkan bir sesle, “Bana ne yapmayı düşünüyorsunuz?” diye sordum.
Clara bana şaşırarak baktı sonra sanki aklımdan geçenlerin hepsini anlamış gibi düşünmeye başladı. Bay Abelar Clara'ya aynı soruyu sorarken benim çatlak sesimi taklit etti, “Bana ne yapmayı düşünüyorsunuz?” Sonra onun patlattığı kahkaha Clara'nınkilere karışarak evin her yanında yankılandı. Manfred'in odasından havlamasını duyuyordum; o da gülüyormuş gibiydi. Acınacak haldeydim; mahvolmuştum. Orayı terk etmek için ayağa kalktım, ama Bay Abelar beni koltuğa geri itti.
Ciddi bir sesle, “Utanç ve kendini önemseme çok kötü arkadaşlardır,” dedi. “O olayı özetlemedin yoksa şimdi böyle bir durumda olmazdın.” Sonra korkunç bakışını neredeyse nazik bir bakışa dönüşecek biçimde yumuşatarak, “Clara ya da benim sana yapmak istediğimiz hiçbir şey yok. Sen kendin yeteri kadar fazlasını yaptın. O gece, tuvaleti arıyordum ve yalnızca görevlilerin girmesi gereken bir kapıyı açtım. Bir nagual her zaman yaptığının farkında olduğundan ve asla böyle dikkatsizce bir hatada bulunmayacağından, seni bulmanın kaderimde olduğunu ve senin benim için özel bir anlamın olduğunu varsaymak zorundaydım. Seni orada yarı çıplak olarak, kendini yaşamını mahvedebilecek zayıf bir adama vermek üzereyken görünce, özel bir biçimde davrandım ve sana süpürgeyle vurdum.”
“Yaptığınız beni ailemin ve arkadaşlarımın gülünen kişisi haline getirmekti,” diye bağırdım.
Bay Abelar, “Belki de. Ama aynı zamanda senin eterik bedenini yakaladım ve onun etrafına bir enerji hattı bağladım,” dedi. “O günden sonra, nerede olduğunu her zaman biliyordum, ama seni söylemem gerekenleri dinleyecek bir pozisyona getirmek beş yılımı aldı.”
İlk kez olarak, onun söyledikleri kafama girmişti. Ona kuşkuyla baktım.
. “Yani nerede olduğumu hep biliyor muydunuz?” diye sordum.
Kesin bir tavırla, “Her hareketini takip ediyordum,” dedi.
“Yani beni bir casus gibi izliyordunuz.” Söylediklerinin sonuçları yavaşça yüzeye çıkıyordu.
“Evet, bu bir tür casusluktu,” diye kabul etti.
“Clara da Arizona'da yasadığımı biliyor muydu?”
“Doğal olarak. Hepimiz senin nerede olduğunu biliyorduk.”
“O zaman, Clara'nın beni o gün çölde bulması bir rastlantı değildi,” diye atıldım. Öfkeyle Clara'ya döndüm. “Orada olacağımı biliyordun, değil mi?”

Clara başını olumlu anlamda salladı. “Evet, bunu kabul ediyorum. Oraya o kadar düzenli olarak gidiyordun ki seni izlemek zor değildi.'’
“Ama bana yalnızca oradan geçtiğini söyledin,” diye bağırdım. “Bana yalan söyledin; beni seninle birlikte Meksika'ya gelmeye kandırdın. Ve bana ondan beri Tanrı bilir hangi nedenle arkamdan gülerek hep yalan söylüyordun.” Aylardır ifade bulamayan tüm kuşkularım ve şüphelerim sonunda yüzeye çıkmış ve patlak vermişti. “Bu senin için sadece bir sakaydı,” diye bağırdım, “benim, ne kadar aptal ve kolay aldanır olduğum.”
Bay Abelar bana korkunç bir bakış attı, ama bu beni ona bakmaktan alıkoymadı. Beni sakinleştirmek için kafamın üstüne hafifçe vurdu.
Sertçe, “Tümüyle hatalısın, genç bayan,” dedi. “Tüm bunlar bizim için bir saka değildi. Senin aptallıklarına çok güldüğümüz doğru, ama bizim edimlerimizin hiçbiri yalan ya da oyun değildi. Bunlar son derece ciddidir; aslında, bunlar bizim için bir ölüm kalım meselesidir.”
O kadar içtendi ve öyle etkili görünüyordu ki kızgınlığımın büyük bir bölümü, yerini umutsuz bir şaşkınlığa bırakarak geçti.
Bay Abelar'a bakarak, “Clara benden ne istiyordu?” diye sordum.
“Clara'ya en ince görevi, seni evine geri getirme görevim verdim,” diye açıkladı. “Ve o başarılı oldu, içindeki bir itkiye boyun eğerek onu izledin. Sana birinin davetini kabul ettirmek son derece zor, ama hiç tanımadığın birisinin davetim kabul ettirmek, neredeyse olanaksız. Ama o bunu başardı. Onunki ustaca bir hamleydi! İyi yapılmış bir iş için yalnızca övgü ve hayranlık duyuyorum.”

Clara ayağa fırladı ve zarif bir selam verdi.
Yeniden yerine otururken ciddi bir ifadeyle, “Saka bir yana,” dedi, “nagual haklı; bu ömrümde yaptığım en zor şeydi. Orada bir süre için, kuşkucu doğanın sana hakim olacağını ve bana çekip gitmemi söyleyeceğini sandım. Hatta sana yalan söyleyerek gizli bir Budist ismim olduğu yalanını bile söyledim.”
“Bir Budist ismin yok mu?”
“Hayır, yok. Özgürlük arzum içimdeki tüm gizleri yaktı.”
Bay Abelar'a bakarak, “Ama Clara'nın beni nerede bulacağını nasıl bildiğini hala anlamadım,” dedim. “O anda Arizona'da olduğumu nasıl bildi?”
Sanki bu en açık şeymiş gibi, “çiftin sayesinde,” dedi.
Bunu söylediği anda zihnim açıldı ve ne demek istediğini tam olarak anladım. Aslında, bu beni izlemelerinin tek yoluydu.
Bay Abelar, “Seni kovaladığım gece eterik bedenine bir enerji düğümü attım,” diye açıkladı, “çift saf enerjiden oluştuğu için, ona işaret atmak o kadar zor değildir. Seninle karşılaştığımız durumu düşünürsek, senin için yapabileceğim en küçük şeyin bu olduğunu düşündüm. Bir koruma biçimi olarak.”
Bay Abelar bir soru sormamı bekleyerek bana baktı. Ama kafam o gece o odaya girdiğinde neler olduğunun ayrıntılarıyla meşguldü.
Bana yoğun bir bakışla bakarak, “Seni nasıl işaretlediğimi bana sormayacak mısın,” dedi.
Kulaklarım açıldı, oda enerjiyle doldu ve her şey yerli yerine oturdu. Bay Abelar'a bunu nasıl yaptığını sormama gerek yoktu, bunu zaten biliyordum.

“Beni bana süpürgeyle vurduğunuzda işaretlediniz!” dedim. Bu çok açıktı, ama bunun üzerine düşündüğümde, bu hiçbir anlam ifade etmiyordu, çünkü hiçbir şeyi açıklamıyordu.
Bay Abelar bunun farkına kendi başıma varmış olmamdan dolayı memnun olarak kafasını olumlu anlamda salladı.
“Bu doğru. Seni kapıdan dışarı kovalarken süpürgeyle sırtına vurduğumda işaretledim. Senin içinde belirli bir enerji bıraktım.
Ve bu enerji o geceden beri hep senin içindeydi.”
Clara bana yaklaştı ve bana dikkatle baktı. “Sol omzunun sağından daha yukarıda olduğunu fark etmedin mi, Taisha?”
Kürek kemiklerimden birinin daha çıkık olduğunun ve boynumla omuzlarımı gerginleştirdiğinin farkındaydım.
“Öyle doğduğumu sanıyordum,” dedim.
Clara, “Kimse nagual'ın işaretiyle doğmaz,” diyerek güldü. “Nagual'ın enerjisi senin sol kürek kemiğinin arkasına yerleşmiş. Bunu bir düşün; omuzlarının hizası nagual sana süpürgeyle vurduktan sonra bozuldu.”
Annemin sırtımın üst bölümünde bir şeyler olduğunu fark etmesinin arabalı sinemadaki yaz isimi yaptığım zamana rast geldiğim itiraf etmek zorundaydım. Benim için diktiği bir yazlık elbiseyi deniyordu ve elbisenin üzerime tam oturmadığını gördü. Hatanın elbisede değil de benim kürek kemiklerimde olduğunu anlayınca sok olmuştu; biri diğerinden kesinlikle daha yukarıdaydı. Ertesi gün beni aile doktoruna kontrol ettirdi; doktor omurgamın hafifçe bir tarafa eğik olduğu sonucuna vardı. Durumuma doğuştan gelen skolyoz tanısını koydu, ama anneme eğilmenin çok hafif olduğunu onun için bunun üzerinde durmamasını söyledi.

Clara benimle, “Nagual'ın senin içinde çok fazla enerji bırakmaması iyi olmuş,” diye alay etti, “yoksa bir kambur olacaktın.”
Bay Abelar'a bakmak için döndüm. Sinirli olduğumda hep olduğu gibi, boynumdaki kasların gerildiğini hissettim. “Şimdi beni oltaya sardığınıza göre, niyetiniz nedir?” diye sordum.
Bay Abelar bir adım yaklaştı. Soğuk bakışlarını üstüme sabitledi. Ciddiyetle, “Seni bulduğum günden beri, tek istediğim şey, senin için o gece yaptığım şeyi yapmaktı,” diye yanıtladı, “kapıyı açmak ve seni dışarı kovalamak. Bu kez, günlük yaşamın kapısını açmak ve seni dışarı özgürlüğe kovalamak istiyorum.”
Sözleri ve havası içimde zengin duyguları serbest bıraktı, çünkü kendimi bildim bileli, her zaman pencerelerden dışarı bakarak, sokaklarda bakınarak sanki kösedeki birisi beni bekliyormuş gibi birisini arıyordum. Her zaman önsezilerim vardı, neden kaçtığımı bilmediğim halde, kaçma rüyaları görürdüm. Beni Clara'yı izleyerek bilinmeyen bir yere gitmeye zorlayan bu his ti.
Ve görevlerimin olanaksızlığına rağmen burayı terk etmemi önleyen şey de buydu. Bay Abelar'ın gözlerine bakarken tanımlanamaz bir mutluluk hissi beni sardı. Sonunda aradığım şeyi bulduğumu biliyordum. Saf bir sevgiden gelen tepkiyi izleyerek, ona doğru eğildim ve elini öptüm. Ve içimdeki beklenmedik bir derinlikten, benim için mantıklı değil yalnızca duygusal bir anlamı olan bir şeyi mırıldandım. “Benim için de nagual’sınız,” dedim.
Bay Abelar'ın gözleri parlıyordu, sonunda onu anladığımdan mutluydu. Saçlarımı sevgiyle karıştırdı ve tüm birikmiş korkularım ve sinirliliğim kederli bir gözyaşı seliyle patlak verdi.
Clara ayağa kalktı ve bana bir mendil verdi. “Seni bu üzgün ruh halinden çıkartmanın yolu sem kızdırmak ya da düşünmeni sağlamak,” dedi. “Sana sunu söyleyerek her ikisini birden yapacağını. Yalnızca sem çölde nerede bulacağımı bilmekle kalmıyordum, bana eşyalarını taşımamı söylediğin sıcak, havasız apartman dairesini anımsıyor musun? Binanın sahibi benim kuzenim.”
Clara'ya sok olmuş halde, bir kelime bile edemeden baktım. Clara'nın ve Bay Abelar'ın kahkahası kafamın içinde dev bir patlama gibi yankılanıyordu. Bana söylenebilecek herhangi bir şey ya da yapılacak herhangi bir sürpriz beni bundan daha fazla şaşırtamazdı. İlk baştaki tutukluğum geçtiğinde, kontrol ediliyor olduğum için kızmak yerine, onların hareketlerinin mükemmel kesinliğine ve sonunda benim üzerimde değil kendi üzerlerindeki kontrolleri olduğunu anladığım, kontrollerinin genişliğinden hayrete kapıldım.