1

Konu: Florinda Donner - Rüyacı

http://www.sessizbilgi.com/dosya/files/images-(3)t4trfe.jpg


Çeviri : Nur Yener


YAZARIN NOTU

Büyücülerin rüyalarını gören herkese. Ve bu rüyaları benimle birlikte gören o birkaç kişiye.

BÜYÜCÜLERİN DÜNYASIYLA İLK temasım peşinde koştuğum ya da planladığım bir şey değildi. Tesadüfi bir olaydı bu. 1970 yılının Temmuz ayında Kuzey Meksika'da karşılaştığım bir grup insanın, Kolomb-öncesi Meksika Kızılderililerine ait bir büyücü geleneğinin sıkı takipçileri olduğunu gördüm.

Bu ilk karşılaşmanın uzun süreli, kuvvetli bir etkisi olmuştu üstümde. Bizim dünyamızla birlikte var olan başka bir dünyayla tanışmıştım. Hayatımın yirmi yılını bu dünyaya adayarak geçirdim. Bu kitap, benim bu ilişkimin nasıl başladığının, ve orada oluşumdan sorumlu büyücüler tarafından nasıl yönlendirilip teşvik edildiğinin hikâyesidir.

Aralarında en göze çarpanı Florinda Matus ismindeki kadındı. Benim kılavuzum ve akıl hocamdı o. Bana, bir sevgi ve erk hediyesi olarak, kendi adı olan Florinda adını veren de oydu.

Onlara büyücü demek kendi seçimim değil. Büyücü ya da cadı demek olan brujo ya da bruja, kadın ya da erkek uygulayıcılar için kendilerinin kullandığı İspanyolca terimlerdi. Bu sözcüklerin uyandırdığı olumsuz çağrışımlar hep gücüme gitmişti. Fakat büyücüler büyücülüğün oldukça soyut bir şey anlamına geldiğini açıklayarak beni rahatlattılar: bazı insanların geliştirdiği, normal algının sınırlarını genişletme yeteneği. Büyücülüğün bu soyut niteliği, onu uygulayanları tanımlamak için kullanılan terimlerin uyandırdığı olumlu ya da olumsuz çağrışımları kendiliğinden hükümsüz kılıyordu.

Normal algının sınırlarının genişletilmesi, büyücülerin yaşamdaki seçeneklerimizin toplum düzeni tarafından belirlenmiş olması nedeniyle sınırlı olduğu inancından kaynaklanan bir kavramdır. Büyücüler seçimler listemizin toplum düzenince oluşturulduğuna, gerisini de bizim getirdiğimize inanırlar: sadece bu seçenekleri kabul ederek, nerdeyse sınırsız olanaklarımızı kısıtlamış oluruz.

Onlar, bu sınırlamanın, neyse ki olağan farkındalık âleminde olmayan ve pratikte ulaşılamayan diğer yanımıza değil, toplumsal yanımıza getirildiğini söylüyorlar. Bu yüzden, onların esas amacı, bu yanı ortaya çıkartmaktır. Onlar bunu, ne olduğumuz ve ne olabileceğimiz hakkındaki insani varsayımların oluşturduğu kırılgan, ama esnek kalkanı kırarak gerçekleştiriyorlar.

Büyücüler, günlük dünyamızda alternatif gerçeklik görüşlerinin peşinde bilinmeyeni araştıran insanların var olduğunu kabul ederler. Onlar, bu tür araştırmaların ideal sonucunun, bulduklarımızdan, gerçekliğin tanımını değiştirip kendimizi ondan ayırmaya yetecek enerjiyi çekebilme kapasitesi olması gerektiğini söylerler. Fakat ne yazık ki böylesi araştırmaların esasta zihinsel çabalar olduğunu öne sürüyorlar. Yeni düşünceler, yeni fikirler bizi pek değiştirmezler.

Büyücülerin dünyasında öğrendiğim şeylerden biri, büyücülerin gerçekliği tanımlayan anlaşmayı bozmak konusundaki o görkemli görevi, dünyadan geri çekilmeksizin ve kendilerini bu süreç içinde incitmeksizin yerine getirdikleridir.

—FLORINDA DONNER

2

Cvp: Florinda Donner - Rüyacı

1

ARIZONA’NIN NOGALES ŞEHRİNDE, bir arkadaşımın çocuğunun vaftiz törenine katıldıktan sonra içimden gelen bir dürtüyle sınırı geçip Meksika'ya gitmeye karar verdim. Arkadaşımın evinden ayrılırken konuklardan Delia Flores adında bir kadın benden kendisini Hermosillo'ya kadar götürmemi rica etti.

Esmer tenli bir kadındı, muhtemelen kırklı yaşların ortalarında, orta boylu ve iri yapılıydı. Güçlü bir cüssesi vardı, düz siyah saçları kalın bir örgü halinde örülmüştü. Koyu, parlak gözleri, zeki olmakla beraber bir genç kız yüzünü andıran yuvarlak bir yüzü aydınlatıyordu.

Onun Arizona'da doğmuş bir Meksikalı olduğuna kanaat getirerek, Meksika'ya girmek için bir turist kartına ihtiyacı olup olmadığını sordum.

Gözlerini abartılı bir şaşkınlıkla kocaman açarak, sertçe, “Kendi ülkeme girmek için neden bir turist kartına ihtiyacım olsun ki?” diye cevap verdi.

“Tavırlarınız ve konuşurken sesinizdeki vurgulamalar sizin Arizona'lı olduğunuz izlenimini verdi bana,” dedim.

“Annemle babam Oaxaca'lı Kızılderililerdi,” diye açıkladı. “Ama ben bi ladinayım.”

“Ladina nedir?”

“Ladinalar şehirde büyüyen uyanık Kızılderililerdir,” diye izah etti. Sesinde nedenini anlayamadığım tuhaf bir heyecanla da ekledi, “Beyaz adamın yolundan gider onlar ve bu konuda o kadar iyilerdir ki yollarını her şeye uydurabilirler.”

“Bu gurur duyulacak bir şey değil ki,” dedim yargılar gibi. “Sizin için pek övünülecek bir şey değil bu, Bayan Flores.”

Yüzündeki pişmanlık ifadesinin yerini kocaman bir sırıtış aldı. “Gerçek bir Kızılderili ya da gerçek bir beyaz için değil belki,” dedi küstahça. “Ama ben bundan pekâlâ hoşnutum.” Bana doğru eğilerek ekledi, “Bana Delia de. Mükemmel arkadaş olacağımıza dair bir his var içimde.”

Ne söyleyeceğimi bilemeyerek dikkatimi yola verdim. Sınırdaki kontrol noktasına dek sessizlik içinde gittik. Muhafız benim turist kartımı sordu, fakat Delia'nınkini sormadı. Onu fark etmemiş gibi görünüyordu—birbirlerine ne bir göz attılar ne de tek bir laf ettiler. Delia'yla konuşmaya çalıştığım zaman, eliyle söz hakkı vermeyen bir hareket yaparak susturdu beni. O sırada muhafız soru sorar gibi bana baktı. Ben herhangi bir şey söylemeyince, omuzlarını silkerek geçmem için elini salladı.

“Nasıl oldu da muhafız senin belgelerini sormadı?” diye sordum biraz uzaklaştıktan sonra.

“O beni tanır,” diye yalan söyledi. Onun yalan söylediğini anladığımı görerek arsız bir kahkaha patlattı. “Sanırım onu korkuttum ve benimle konuşmaya cesaret edemedi,” diye bir yalan daha attı. Ve bir kahkaha daha patlattı.

Sırf onu daha fazla yalan söylemekten kurtarmak için de olsa konuyu değiştirmeye karar verdim. O günlerde haberlerde gündemde olan konulardan bahsetmeye koyuldum, ama zamanın çoğunda sessizlik içinde yol aldık. Rahatsız edici ya da gerginlik verici bir sessizlik değildi bu; etrafımızdaki çöl gibi geniş, yalın ve tuhaf bir şekilde teskin ediciydi.

“Seni nerede bırakayım?” diye sordum, Hermosillo'nun içine arabayı sürerken.

“Şehir merkezinde,” dedi. “Bu şehirdeyken hep aynı otelde kalırım. Sahiplerini iyi tanırım, ve eminim senin de benimle aynı fiyata kalmanı ayarlayabilirim.”

Minnetle teklifini kabul ettim.

Otel eski ve köhneydi. Bana verilen oda tozlu bir avluya açılıyordu. Dört direkli, etrafı tüllerle çevrelenmiş çift kişilik bir yatak ile eski moda ağır bir şifoniyer, odayı klastrofobi uyandıracak kertede küçültüyordu. Ufak bir banyo eklenmişti odaya, ama yatağın altında hâlâ bir lazımlık duruyordu; şifoniyerin üstünde duran el yüz yıkamak için kullanılan porselen takımlarla lazımlık birbirine uyuyordu.

İlk gece korkunçtu. Düzensiz bir uyku uyudum; rüyalarımda duvarlarda hareket eden gölgelerin ve fısıltıların bilincindeydim. Mobilyaların arkasından birtakım şekiller ve canavara benzeyen hayvanlar yükseliyordu. Köşelerden şeffaf, hayalet gibi insanlar çıkıp maddeleşiyorlardı.

Ertesi gün arabayla şehri ve şehrin etrafını dolaştım, ve o gece, bitkinlikten tükenmiş olmama rağmen, uyanık kaldım. Nihayet uyuduğumda, iğrenç bir kâbusun içine düştüm, yatağın ayakucunda sinsi sinsi bana yaklaşan koyu renkli, amip şeklinde bir yaratık gördüm. Onun mağara gibi kocaman, derin yarıklarından yanardöner dokunaçlar sarkıyordu. Yaratık üzerime eğildiğinde, giderek kısılan, bir hırıltı halini alan törpü gibi kesik sesler çıkartarak nefes alıyordu.

Yaratığın boynumu sıkan yanardöner ipleri çığlıklarımı  boğuyordu. Sonra—bir şekilde dişi olduğunu bildiğim—yaratık üzerime uzanıp beni ezdi ve her şey karardı.

Uykuyla uyanıklık arasındaki bu bitmeyecek gibi görünen an kapımdaki ısrarlı vuruşlar ve koridordaki otel müşterilerinin endişeli sesleriyle nihayet sona erdi. Işığı yaktım ve kapıyı açmadan birkaç açıklama yaparak özür diledim.

Hâlâ ter gibi tenime yapışan kâbusla beraber, banyoya gittim. Aynaya bakınca boğazımda yükselen çığlığı zor bastırdım. Boynumun çevresindeki kırmızı çizgiler ve göğsümden aşağı düzgün aralıklarla kırmızı benekler tamamlanmamış bir dövmeye benziyordu. Deli gibi çantalarımı topladım. Faturamı ödemek için tenha olan lobiye indiğimde saat sabahın üçüydü.

Delia Flores resepsiyon masasının arkasındaki kapıdan çıkarak, “Bu saatte nereye gidiyorsun?” diye sordu. “Kâbus gördüğünü söylediler. Meraklandırmışsın tüm oteli.”

Onu gördüğüme öyle sevinmiştim ki ona sarılarak hüngür hüngür ağlamaya başladım.

Saçlarımı okşayarak, “Hadi, hadi,” diye mırıldandı teskin edici bir sesle. “İstersen gelip odamda uyuyabilirsin. Ben seni gözetirim.”

“Dünyadaki hiçbir şey beni bu otelde tutamaz,” dedim. “Hemen şu dakika Los Angeles'a dönüyorum.”

Beni köşedeki gıcırdayan, eski bir kanepeye doğru yönelterek, “Sık sık kâbus görür müsün?” diye sordu ilgisizce.

“Arada sırada. Bütün hayatım boyunca kâbuslardan çok çektim,” dedim. “Adeta alıştım onlara. Ama bu geceki farklıydı; gördüğüm en gerçek, en kötü kâbustu bu.”

Uzun bir bakışla inceleyerek beni süzdü ve sonra kelimelerini uzatarak yavaşça, “Kâbuslarından kurtulmak ister misin?” dedi. Konuşurken sanki birisinin bizi dinlemesinden korkuyormuş gibi, omzunun üzerinden kapıya doğru şöyle bir göz attı. “Sana gerçekten yardım edebilecek birini tanıyorum.”

“Bunu çok isterim,” diye fısıldadım, boynumun etrafındaki kırmızı çizgileri göstermek için eşarbımı çözerken. Gördüğüm kâbusun belirli ayrıntılarını anlattım ona. “Hiç böyle bir şey gördün mü?” diye sordum.

“Oldukça ciddi görünüyor,” dedi, boğazımın çevresindeki çizgileri dikkatle inceleyerek. “Gerçekten, düşündüğüm şu şifacıyı görmeden gitmemelisin. Buradan yaklaşık yüz mil güneyde yaşıyor. Arabayla aşağı yukarı iki saatlik bir yol.”

Bir şifacıya görünme olasılığını memnuniyetle karşıladım. Venezuella'da, doğumumdan beri şifacıların eline bırakılmıştım. Ne zaman hasta olsam ailem bir doktor çağırırdı; doktor gider gitmez evimizdeki Venezuellalı kâhya kadın beni sarıp sarmalayıp bir şifacıya götürürdü. Büyüyüp, artık bir büyücü doktor tarafından tedavi edilmeyi istemeyince— arkadaşlarımdan hiçbiri büyücü doktorlar tarafından tedavi edilmiyordu—kâhya kadın, iki defa korunmaktan hiçbir zarar gelmeyeceğine ikna etti beni. Bu alışkanlık içimde öyle kök salmıştı ki Los Angeles'a taşındığımda hastalandığım zaman hem bir doktora hem de bir şifacıya görünürdüm mutlaka.

“Şifacı beni bugün görür mü dersin?” diye sordum. Yüzünde, dediğimi anlamadığını gösteren ifadeyi görünce ona günlerden pazar olduğunu hatırlattım.

“Şifacı seni her gün görebilir,” diye temin etti beni. “Neden beni burada beklemiyorsun, ben seni ona götürürüm. Eşyalarımı toplamak ancak bir dakikamı alır.”

“Bana yardım etmek için neden zahmete giriyorsun?” diye sordum, birden bu teklifine canım sıkılmıştı. “Ne de olsa sana tümüyle yabancıyım.”

“Şüphesiz!” diye bağırdı, kanepeden kalkarken. Sanki içimde yükselen mızmız şüpheleri sezinliyormuş gibi hoşgörüyle gözlerini bana dikti. “Bundan daha iyi bir neden ne olabilir ki?” diye sordu bir hatip edasıyla. “Sana tümüyle yabancı olan birine yardım etmek ya aptallıktır ya da büyük bir kontrol meselesidir. Benimkisi büyük bir kontrol meselesi.”

Ne söyleyeceğimi şaşırmış bir halde tüm yapabildiğim, dünyayı hayret ve merakla kabullenmiş gibi görünen gözlerine bakakalmak oldu. Onda, teskin edici farklı bir şey vardı. Sadece ona güvenmekle kalmıyor, sanki bütün hayatım boyunca onu tanıyormuşum gibi hissediyordum. Aramızda bir bağ, bir yakınlık duyumsuyordum.

Yine de, onun eşyalarını almak için kapının ardında kayboluşunu seyrederken çantalarımı kaptığım gibi arabaya fırlamayı düşündüm. Daha önce pek çok defa yaptığım gibi gözüpek davranarak yine bir belaya çatmak istemiyordum. Ama, o alışık olduğum mızmız tehlike duygusuna rağmen, açıklanamaz bir merak beni alıkoydu.

Yaklaşık yirmi dakika bekledikten sonra, kırmızı bir pantalon takım ve yüksek, düz tabanlı ayakkabılar giyen bir kadın kâtip masasının arkasındaki kapıdan içeriye girdi. Işığın altında durdu. Yapmacık bir havayla başını geriye attı, sarı peruğunun bukleleri ışıkta titreşti.

“Tanımadın beni, değil mi?” diye güldü neşeyle.

Ağzım açık ona bakakalmıştım, “Delia, gerçekten sensin,” diye bağırdım.

“Ne düşünüyorsun?” dedi. Kıs kıs gülmeye devam ederek, benimle kaldırıma çıkıp otelin önünde bıraktığım arabama doğru yürüdü. Sepetini ve spor çantasını üstü açılabilen spor arabamın arka koltuğuna fırlattı ve yanıma oturarak, “Seni götüreceğim şifacı, sadece gençlerle çok yaşlıların şaşırtıcı görünmeyi başarabileceklerini söyler,” dedi.

Kendisinin ne genç ne de çok yaşlı olmadığını hatırlatmama fırsat kalmadan, sır veren bir edayla, göründüğünden çok daha yaşlı olduğunu söyledi. Işıl ışıl parlayan bir yüzle bana doğru dönerek “Bu kıyafeti giyiyorum, çünkü arkadaşlarımın gözlerini kamaştırmak hoşuma gidiyor!” diye bağırdı birden bire.

Bu lafıyla beni mi yoksa şifacıyı mı kastettiğini söylemedi. Ama kesinlikle gözlerim kamaşmıştı. Değişen sadece giysileri değildi; tüm tavrı da değişmişti. Benimle beraber Nogales'ten Hermosillo'ya yolculuk eden o ihtiyatlı, mesafeli kadından eser yoktu.

“Son kerte büyüleyici bir yolculuk olacak bu,” dedi, “hele bir de arabanın üstünü açarsak.” Sesi mutlu ve hülyalıydı. “Geceleyin arabanın üstü açıkken yolculuk etmeye bayılırım .”

Seve seve itaat ettim ona. Hermosillo'yu geride bıraktığımız sırada saat neredeyse sabahın dördüydü. Yumuşak, kap kara ve yıldızlarla beneklenmiş gökyüzü, gördüğüm bütün diğer gökyüzlerinden çok daha yüksekti sanki. Arabayı hızlı sürüyordum, yine de sanki hiç hareket etmiyor gibiydik. Mesquite ağaçları ve yamru yumru kaktüs siluetleri farların altında hiç bitmemecesine bir görünüp bir kayboluyorlardı; hepsi aynı şekilde, aynı büyüklükte gibiydi.

Delia arka koltuktaki sepetine uzanarak, “Bizim için bir kaç tatlı çörek ve bir termos dolusu champurrado hazırladım,” dedi. “Biz şifacının evine varmadan sabah olmuş olacak.” Benim için yarım fincan koyu, sıcak kakao doldurarak, bir çeşit Danimarka çöreğini lokma lokma yedirdi eliyle.

Nefis kakaodan bir yudum alarak, “Sihirli bir topraktan geçiyoruz,” dedi. “Savaşan insanların mesken tuttuğu sihirli bir topraktan.”

“Hangi savaşan insanlar bunlar?” diye sorarken, küçümsermiş gibi görünmemeye çalıştım.

“Sonora'daki Yaqui halkı,” dedi ve sustu, belki de tepkimi ölçüyordu. “Ben Yaqui Kızılderililerine hayranım, çünkü sürekli savaş halindeler,” diye devam etti. “Önce İspanyollar, sonra da Meksikalılar—1934 gibi yakın bir tarihte—Yaqui savaşçılarının vahşiliğini, kurnazlığını ve merhametsizliğini yaşadılar.”

“Savaşa ya da savaşan insanlara hayran değilim ben,” dedim. Sonra sesimdeki kavgacı tondan dolayı özür dilemek amacıyla, savaşın parçaladığı bir Alman aileden geldiğimi açıkladım.

“Senin durumun farklı,” diye devam etti konuşmasına. “Senin özgürlük ideallerin yok.”

“Dur bir dakika!” diye karşı çıktım. “Özgürlük ideallerini desteklediğim için savaşı o kadar iğrenç buluyorum.”

“Farklı iki savaş türünden bahsediyoruz biz,” diye diretti. Araya girerek, “Savaş savaştır,” dedim.
Sözünü kesmeme aldırmayarak, “Senin bahsettiğin türdeki savaş,” diye devam etti, “her ikisi de hükümdar olan ve üstünlük için dövüşen iki kardeş arasındaki savaş.” Bana doğru eğildi, ve hızlı hızlı fısıldayarak, “Benim bahsettiğim savaş türü ise bir köle ile insanlara sahip olduğunu düşünen bir efendi arasındaki savaştır. Farkı anladın mı?” dedi.

“Hayır, anlamıyorum,” diye inatla direttim— nedeni ne olursa olsun savaşın savaş olduğunu tekrarladım.

“Sana katılamayacağım,” dedi, sonra yüksek sesle içini çekerek koltuğa yaslandı. “Felsefi anlaşmazlığımızın nedeni belki de farklı toplumsal gerçekliklerden gelmemizdir.”

Seçtiği sözcükler karşısında hayrete düşmüştüm, farkında olmadan arabayı yavaşlattım. Kabalaşmak istemiyordum, ama onun nutuk atar gibi söylediği bu akademik kavramlar öyle uygunsuz ve beklenmedikti ki elimde olmadan güldüm.

Delia buna alınmadı; kendinden tamamıyla hoşnut bir şekilde gülümseyerek beni seyrediyordu. “Benim görüş açımı öğrendikçe fikrini değiştirebilirsin,” dedi. Bunu öyle ciddi ve üstelik öyle müşfik bir şekilde söylemişti ki ona güldüğüm için kendimden utandım. Sanki düşüncelerimi okumuş gibi, “Hatta bana güldüğün için özür bile dileyebilirsin,” diye ekledi.

“Delia, özür dilerim,” dedim, gerçekten de içtenlikle söylemiştim bunu. “Kabalığımdan dolayı çok üzgünüm. Kullandığın ifadeler karşısında öyle şaşırdım ki ne yapacağımı bilemedim.” Ona kaçamak bir bakış atarak, pişman pişman, “Ben de güldüm,” diye ekledim.

Hayal kırıklığına uğramış gibi başını sallayarak, “Davranışın için toplumsal anlamda özür dilemeni kastetmiyorum,” dedi. “İnsanoğlunun içinde bulunduğu zor durumu anlamadığın için özür dilemeni kastediyorum.”

“Neden bahsettiğini anlamıyorum,” dedim huzursuzlanarak. Bakışlarının içime işlediğini hissedebiliyordum.

“Bir kadın olarak bu zor durumu çok iyi anlaman gerek senin,“ dedi. “Bütün hayatın boyunca bir köle oldun sen.”

Bu münasebetsizliğe kızarak, “Sen neden bahsediyorsun, Delia?” diye sordum, sonra da bu Kızılderilinin hiç kuşkusuz baskıcı, tahammül edilmez bir kocası olduğuna kanaat getirerek hemen sakinleştim. “İnan bana Delia, ben tamamıyla özgürüm. İstediğim gibi yaşıyorum.”

“İstediğin gibi yaşayabilirsin, ama özgür değilsin,” diye üsteledi. “Sen bir kadınsın ve bu da doğrudan erkeklerin insafına kaldığın anlamına geliyor.”

“Ben kimsenin insafına kalmadım,” diye haykırdım.

Bunu iddia ettiğimden mi yoksa sesimin tonundan mı bilmiyorum, Delia yüksek sesle bir kahkaha patlattı. Daha önce benim ona güldüğüm gibi katıla katıla gülüyordu.

“İntikamından zevk alıyor gibisin,” dedim huysuz huysuz. “Şimdi gülme sırası sende, öyle değil mi?”

“Hiç de aynı şey değil,” dedi, birden ciddileşerek. “Sen bana güldün, çünkü kendini üstün hissediyordun. Bir efendi gibi konuşan köle bir an için efendisini keyiflendirir her zaman.”

Sözünü kesip, onu bir köle ya da kendimi bir efendi olarak düşünmenin aklımdan bile geçmediğini söylemeye çalıştım, ama Delia bana kulak asmadı. Vakur bir ses tonuyla, aptallaştırılmış ve kendi kadınlığıma karşı körleştirilmiş olduğum için bana güldüğünü söyledi.

“Senin neyin var, Delia?” diye sordum kafam karışmış bir halde. “Bile bile beni aşağılıyorsun.”

“Kesinlikle,” diye hemen kabul etti, ve giderek artan kızgınlığın karşısında hepten kayıtsız bir şekilde kıkır kıkır güldü. Sonra dizime pat diye bir şaplak indirdi. “Beni endişelendiren,” diye devam etti, “senin sırf bir kadın olman gerçeğinden dolayı bir köle olduğunu bile bilmemen.”

Olabildiğince sabırlı olmaya çalışarak ona yanıldığını söyledim. “Şimdilerde hiç kimse köle değil,” dedim.

“Kadınlar köledir,” diye ısrar etti Delia. “Erkekler kadınları köle yaparlar. Erkekler kadınları sise gömer. Onların kadınları kendi malları olarak damgalama arzuları bizleri sise gömer,” dedi. “Bu sis bir boyunduruk gibi boynumuzun etrafında asılı durur.”

Benim boş boş bakışım üzerine gülümsedi. Ellerini göğsünün üzerinde kavuşturarak koltuğuna yaslandı. Üstüne basa basa, usulca, “Seks kadınları sise gömer,” diye ekledi. “Kadınlar öylesine baştan aşağıya sise gömülmüşlerdir ki yaşamdaki alçak statülerinin, kendilerine cinsel anlamda yapılanların doğrudan nihai bir sonucu olması olasılığını düşünemiyorlar bile.”

“Bu şimdiye kadar duyduğum en gülünç şey,” dedim. Sonra da kadınların yaşamdaki alçak statülerinin sosyal, ekonomik ve politik nedenleri hakkında oldukça yavan ve hararetli bir şekilde uzun uzadıya konuşmaya başladım. Ayrıntılı bir şekilde, son birkaç on yılda meydana gelen değişiklikleri anlattım. Kadınların erkek üstünlüğüne karşı verdikleri savaşta nasıl başarılı olduklarından bahsettim. Yüzündeki alaycı ifade karşısında hırçınlaşarak kendimi tutamayıp, hiç şüphesiz kendi deneyimleri ve bunun sonucunda oluşan görüş açısı yüzünden önyargılı olduğunu söyledim.

Delia'nın bütün gövdesi bastırdığı neşeli bir kahkahayla sarsıldı. Kendini toplamak için çaba harcayarak, “Gerçekte değişen hiçbir şey yok,” dedi. “Kadınlar köledir. Bizler köle olmak için yetiştirildik. Şimdilerde eğitim görmüş köleler, kadınların sosyal ve politik anlamda suistimal edilmeleriyle uğraşıyorlar. Ne var ki bu kölelerin hiçbiri, tecavüz söz konusu olmadıkça ya da başka bir fiziksel suistimalle bağıntılı olmadıkça, köleliklerinin kökenine—cinsel edime—odaklanamıyorlar.” Dudakları küçük bir gülümsemeyle ayrıldı ve din adamlarının, filozofların ve bilim adamlarının yüzyıllardır, kadınların ve erkeklerin doğrudan doğruya cinsel üreme kapasiteleriyle ilintili olan biyolojik, tanrı vergisi bir dürtüyü izlemeleri gerektiğini iddia etmiş olduklarını ve tabii halen de ettiklerini söyledi.

“Seksin bizim için iyi olduğuna inanmaya şartlandık,“ diye vurguladı. “Tabiatımızda var olan bu inanç ve kabullenme bizi doğru soruyu sormaktan aciz bıraktı."

Delia'nın bu son derece yanlış düşüncelerine gülmemek için çaba harcayarak, “Neymiş bu soru?” diye sordum.

Delia beni duymamış gibiydi; o kadar uzun bir süre sessiz kaldı ki uyukladığını düşündüm, ve birden konuşmaya başlayınca ürktüm, “Hiç kimsenin sormaya cesaret edemediği soru şu: düzülmek biz kadınlara nasıl etkiliyor?“

Yapmacık bir hayretle, “Delia, Allahaşkına!” diye çıkıştım.

“Kadınlar öylesine baştan aşağıya sise gömülmüşlerdir ki neden aşağı konumda olduğumuz hakkında, bütün bunlara neden olan sorun dışında tüm öteki sorunlara odaklanırız,” diye iddia etti.

“Ama Delia, biz seks olmadan yapamayız ki,” diye güldüm. “İnsan ırkına ne olurdu, eğer biz . . .”

Eliyle buyurgan bir hareket yaparak sözümü kesti. “Şimdilerde senin gibi kadınlar eşitlik hevesiyle erkekleri taklit ediyor,” dedi. “Kadınlar erkekleri öylesine saçma bir noktaya kadar taklit ediyorlar ki ilgi duydukları seksin üreme ile hiçbir alakası yok. Seksin fiziksel ve duygusal refahlarına ne yaptığını hiç düşünmeden, özgürlükle seksi bir tutuyorlar. Beynimiz öylesine alabildiğine yıkanmış ki seksin bizim için iyi olduğuna kesinkes inanıyoruz.”

Dirseğiyle beni dürterek, monoton bir melodi ezberliyormuş gibi tekdüze bir tempoyla, “Seks bizim için iyidir,” diye ekledi. “Zevk verir. Gereklidir. Depresyonu, içimizdeki baskıyı ve kızgınlığı yatıştırır. Başağrılarını geçirir, alçak ve yüksek kan basıncını düzenler. Sivilceleri yok eder. Meme uçlarınızı ve kıçınızı büyütür. Aybaşı dönemlerinizi düzenler. Kısacası müthiştir! Kadınlar için iyidir. Herkes böyle der. Herkes bunu tavsiye eder.” Bir an sustu, ve sonra katı bir dramatik ifadeyle, “Günde bir sikişme giren eve doktor girmez,” diye ekledi.

Söylediklerini korkunç komik bulmuştum. Ama birdenbire arkadaşlarımın ve aile doktorumuz da dahil olmak üzere ailemin, son derece sıkı bir çevrede büyürken yaşadığım bütün o buluğ çağı sorunlarına bir çare olarak bana bunu önerdiklerini—elbette bu kadar kaba bir şekilde değil—hatırladım. Aile doktorumuz bir kez evlendim mi düzenli aybaşı olacağımı söylemişti. Kilo alacaktım. Daha iyi uyuyacaktım. Yumuşak huylu olacaktım.

“Ben aşk ve seks istemekte yanlış bir şey görmüyorum,” dedim kendimi savunurcasına. “Bu konuda ne yaşadıysam çok hoşlandım. Ve kimse beni sise gömmüyor. Özgürüm ben! İstediğim zaman istediğim kişiyi ben seçiyorum.”

Delia, “Eşini seçmen düzüldüğün gerçeğini hiçbir şekilde değiştirmez,” derken koyu renk gözleri keyifle parlıyordu. Sonra sanki ses tonundaki sertliği yumuşatmak istiyormuş gibi gülümseyerek, “En büyük ironi, özgürlüğü seksle aynı tutmak. Erkekler bizi öylesine bütünüyle, öylesine adamakıllı sise gömerler ki köleliğimizin gerçek nedenine odaklanmamız için gereken hayal gücümüzü ve enerjimizi öldürür bu,” diye ekledi. “Bir erkeği cinsel anlamda istemek ya da birine romantik anlamda âşık olmak kölelere verilen iki seçenektir. Bu iki seçenek hakkında bize söylenen her şey bizi suç ortaklığına ve cahilliğe iten bahaneden başka bir şey değildir.”

Ona kızmıştım. Onun cinsel anlamda doyurulmamış, erkek düşmanı, huysuz bir kadın olduğunu düşünmekten kendimi alamıyordum. “Erkeklerden bu kadar hoşlanmamanın nedeni ne, Delia?” diye sordum en alaycı ses tonumla.

“Onlardan hoşlanmıyor değilim,” dedi. “Benim şiddetle karşı çıktığım, beynimizin yıkandığını incelemeye nasıl alabildiğine gönülsüz olduğumuz. Üstümüzdeki baskı öyle şiddetli ve kendini haklı çıkaran bir mahiyette ki gönüllü suç ortakları oluyoruz. Her kim farklı olmaya cüret ederse kovuluyor ve bir hilkat garibesi ya da erkek düşmanı diye alay ediliyor.”

Yüzüm kızararak ona gizlice bir göz attım. Onun, ne de olsa yaşlı olduğu için aşk ve seksin bu kadar aleyhinde konuşabildiğine karar verdim. Bütün fiziksel arzularını geride bırakmıştı.

Delia usulca kendi kendine gülerek ellerini başının arkasına koydu. “Fiziksel arzularımı yaşlı olduğum için geride bırakmadım,” dedi sır verir gibi, “çünkü, yetiştirildiğim gibi bir köle olmaktan farklı bir şey olmak amacıyla hayal gücümü ve enerjimi kullanmam için bana bir fırsat verildiğinden dolayı bıraktım bu arzularımı."

Düşüncelerimi okuması karşısında şaşırmaktan çok adamakıllı aşağılandığımı hissettim. Kendimi savunmaya başladım, ama sözlerim yalnızca daha çok gülmesine yol açtı. Gülmesi kesilir kesilmez bana doğru döndü. Yüzü bir öğrenciyi paylamak üzere olan bir öğretmeninki gibi sert ve ciddiydi. “Eğer sen bir köle değilsen, nasıl oldu da seni bir Hausfrau olman için yetiştirdiler?” diye sordu. “Ve nasıl olur da bütün düşündüğün heiraterı yapmak ve Dich mitnehmen yapacak Herr Gemahl olur?“

Onun Almancayı kullanış tarzına o kadar çok güldüm ki kaza yapmamak için arabayı durdurmak zorunda kaldım. Almancayı bu kadar iyi nerede öğrendiğine dair merakım daha baskın çıktığı için, hayatta bütün istediğimin beni silecek olan bir koca bulmak olduğuna dair yerici sözlerine karşı kendimi savunmayı unuttum. Ne var ki ne kadar çok yalvarsam da beni hafife alarak Almancasıyla ilgilenmeme kulak asmadı.

“Almancam hakkında konuşmak için daha sonra bol bol vaktimiz olacak,” dedi. Alaycı bir şekilde bana bakarak, “Ya da senin bir köle oluşun hakkında konuşmak için,” diye ekledi. Daha ben ona karşılık vermeye fırsat bulamadan, kişisel olmayan bir şeylerden konuşmamızı önerdi.

“Ne gibi?” diye sordum arabayı tekrar çalıştırırken.

Delia koltuğun arkasını iyice indirerek gözlerini kapattı. “Sana en ünlü dört Yaqui lideri hakkında bir şeyler anlatayım,” dedi yavaşça. “Ben liderlere, onların başarılarına ya da başarısızlıklarına ilgi duyuyorum.”

Benim gerçekte savaş hikâyeleriyle ilgilenmediğimi söylememe fırsat kalmadan Delia, dikkatini çeken ilk Yaqui liderinin Calixto Muni olduğunu söyledi. Yetenekli bir anlatıcı değildi; dümdüz, neredeyse akademik bir anlatışı vardı. Yine de söylediği her sözü yutuyordum.

Calixto Muni yıllarca Karayiplerde korsan bayrağı altında gezen bir Kızılderiliydi. Memleketi Sonora'ya dönüşünde, 1730'larda, İspanyollara karşı yapılan askeri bir ayaklanmanın başına geçmişti. İhanete uğrayarak esir alınmış ve İspanyollar tarafından idam edilmişti.

Delia daha sonra, 1820'lerde, Meksika'nın bağımsızlığı kazanıldıktan ve Meksika hükümeti Yaqui topraklarını parsellemeye kalkıştıktan sonra, bir direniş hareketinin nasıl geniş bir ayaklanmaya dönüştüğünü uzun uzadıya, ayrıntılı bir şekilde açıkladı. Yaquiler arasında askeri birimler organize eden kişinin, tinin rehberlik ettiği Juan Bandera olduğunu söyledi. Genellikle sadece ok ve yayla silahlanmış olan Bandera'nın savaşçıları Meksikalı süvarilerle aşağı yukarı on yıl savaşmışlardı. 1832'de Juan Bandera yenilmiş ve idam edilmişti.

Delia nam salmış diğer bir liderin, ağzına içki sürmeyen ve daha çok Cajeme olarak tanınan, Jose Maria Leyva olduğunu söyledi. Hermosillo'lu bir Yaqui idi Leyva. Eğitim görmüştü ve Meksika ordusunda savaşarak engin askeri beceriler kazanmıştı. Bu beceriler sayesinde bütün Yaqui şehirlerini birleştirdi. 1870'lerdeki ilk ayaklanmasından itibaren Cajeme ordusunu aktif bir isyan durumunda tuttu. 1887'de, müstahkem bir dağ kalesi olan Buatachive'de Meksika ordusu tarafından yenik düşürüldü. Cajeme kaçıp Guaymas'ta saklanmayı başarmış olsa da sonunda ihanete uğradı ve idam edildi.

Bütün Yaqui kahramanlarının sonuncusu Tetabiate—yuvarlanan taş—olarak da tanınan Juan Maldonado idi. Bacatete dağlarında kalan Yaqui güçlerini yeniden organize etmiş ve burada on yıldan fazla bir süre Meksika süvarilerine karşı vahşi ve ümitsiz bir gerilla savaşı sürdürmüştü.

“Yüzyılın sona ermesiyle,” diye bağladı anlattıklarını, “diktatör Porfinio Diaz, Yaquilerin yok edilmesi için bir kampanya başlattı. Kızılderililer tarlalarda çalışırken vuruluyorlardı. Binlercesi toplanıp gemiyle Yucatan'daki ekim alanlarında ve Oaxaca'daki şeker kamışı tarlalarında çalışmaya götürüldü.”

Delia'nın bilgisinden etkilenmiştim, ama hâlâ neden bana bütün bunları anlattığını anlayamıyordum. “Yaquilerin yaşam tarzı konusunda uzmanlaşmış bir âlim, bir tarihçi gibi konuşuyorsun,” dedim hayranlıkla. “Kimsin sen gerçekten?”

Yalnızca güzel ve etkili konuşmuş olmak için sorduğum bu soru karşısında bir an şaşırmış gibi göründü, sonra çabucak toparlanıp, “Sana kim olduğumu söyledim. Yaquiler hakkında çok şey biliyorum, o kadar. Onların bulunduğu yörede yaşıyorum, biliyorsun,” dedi. Bir an sustu, sonra sanki bir neticeye varmış gibi başını sallayarak, “Liderlerin güçlerini ve zayıflıklarını bilmek biz kadınlara düştüğü için sana Yaqui liderlerini anlattım,” diye ekledi.

“Neden?” diye sordum şaşkın şaşkın. “Liderler kimin umurunda? Bence onların hepsi de budala.”

Delia peruğunun altından başını salladı, sonra üst üste birkaç defa hapşırdı ve kararsız bir şekilde gülümseyerek, “Maalesef, kadınlar kendileri liderlik etmek istemesinler diye bu liderlerin etrafında toplanmaları gerek,” dedi.

“Kime liderlik edecekler ki?” diye sordum alaycı bir şekilde.

Hayret içinde yüzüme baktı, sonra kolunun üst kısmını ovuşturdu, yüzü gibi hareketleri de bir genç kızı andırıyordu. “Açıklaması oldukça zor,” diye mırıldandı. Sesine tuhaf bir yumuşaklık gelmişti, kısmen şefkat, kısmen kararsızlık, kısmen de ilgisizlik vardı sesinde. “Açıklamasam daha iyi. Seni hepten kaybedebilirim. Şimdilik bütün söyleyebileceğim şu ki ben ne bir âlim ne de bir tarihçiyim. Bir anlatıcıyım ben ve sana daha hikâyemin en önemli kısmını anlatmadım.”

“Hikâyenin en önemli kısmı mı?” dedim, konuyu değiştirmeyi istemesi karşısında merakım uyanmıştı.

“Şimdiye dek sana hep olaylara dayanan bilgiler verdim,” dedi. “Sana sihir dünyasından, ki Yaqui liderleri işlerini bu dünyada yapıyorlardı, hiç bahsetmedim. Onlar için rüzgârın ve gölgelerin, hayvanların ve bitkilerin hareketleri insanların faaliyetleri kadar önemliydi. Beni en çok ilgilendiren kısmı da bu.”

“Rüzgârın ve gölgelerin, hayvanların ve bitkilerin hareketleri mi?” diye tekrarladım alaycı bir şekilde.

Delia ses tonuma hiç aldırmadan başını salladı. Koltuğunda doğrulup sarı kıvırcık peruğunu çekip çıkartarak rüzgârın düz siyah saçlarını savurmasına izin verdi. Şafak sökerken yarı karanlık gökyüzünde dış hatları ancak belli olan solumuzdaki dağları işaret ederek, “Bunlar Bacatete dağları,” dedi.

“Oraya mı gidiyoruz?” diye sordum.

Tekrar kendini koltuğa bırakarak, “Bu sefer değil,” dedi. Hafifçe bana doğru döndü, dudaklarının çevresinde esrarlı bir gülümseme dolandı. Düşünceli bir şekilde, “Belki bir gün bu dağları ziyaret etmek fırsatını bulursun,” dedi gözlerini kapatarak. “Bacatete dağlarını başka bir zamanın, başka bir dünyanın yaratıkları mesken tutuyor.”

“Başka bir zamanın, başka bir dünyanın yaratıkları mı?” diye tekrarladım yapmacık bir ciddiyetle. “Nedir ya da kimdir bu yaratıklar?”

“Yaratıklar,” dedi belli belirsiz bir şekilde. “Bizim zamanımıza, bizim dünyamıza ait olmayan yaratıklar.”

“Hadi, Delia. Beni korkutmaya mı çalışıyorsun?” Ona bir göz atmak için döndüm ve elimde olmadan güldüm. Yüzü karanlıkta bile parlıyordu. Olağanüstü genç görünüyordu. Yanaklarının, çenesinin ve burnunun üzerinde kavislenen teninde hiç kırışık yoktu.

Bir tutam saçı kulağının arkasına iterek, gayet tabii bir şekilde, “Hayır. Seni korkutmaya çalışmıyorum,” dedi. “Sadece sana bu çevrede herkesçe bilinen bir şeyi anlatıyorum.”

“İlginç. Ne tür yaratıklar bunlar?” diye sordum, gülmemi tutmak için dudağımı ısırarak. “Sen gördün mü onları?”

“Elbette gördüm,” dedi hoşgörüyle. “Eğer görmemiş olsaydım onlardan bahsetmezdim.” En ufak gücenme belirtisi göstermeden tatlı tatlı gülümsedi. “Onlar başka bir zamanda yeryüzünde ikamet eden, şimdi de ücra noktalara çekilen varlıklardır.”

İlkin saflığı karşısında elimde olmadan yüksek sesle güldüm. Ama sonra onun bu yaratıkların var olduğuna nasıl inandığını ve bu konuda ne denli ciddi olduğunu görerek, onunla alay etmektense bu safdilliğini kabul etmem gerektiğine karar verdim. Ne de olsa beni bir şifacıya götürüyordu, ve onu ussal irdelemelerle aleyhime çevirmek istemiyordum.

“Bu yaratıklar, çarpışmalarda hayatlarını kaybeden Yaqui savaşçılarının hayaletleri mi?” diye sordum.

Başını iki yana salladı, sonra sanki birisinin duymasından korkuyormuş gibi bana doğru eğilerek kulağıma fısıldadı, “Bu dağları büyülü yaratıkların mesken tuttuğu iyi bilinen bir olgudur: konuşan kuşlar, şarkı söyleyen çalılar, dans eden taşlar. İstedikleri zaman herhangi bir şekle girebilen yaratıklar.”

Arkasına yaslanıp bana bakarak bekledi. “Yaquiler bu yaratıklara surem derler. Suremlerin eski zamanlarda Kızılderilileri Hıristiyanlaştırmak için gelen ilk cizvitler tarafından vaftiz edilmeyi reddeden Yaquiler olduğuna inanıyor onlar.” Şefkatle koluma vurdu. “Dikkatli ol, suremlerin sarışın kadınlardan hoşladıklarını söylüyorlar.” Keyifle kıs kıs güldü. “Belki de senin kâbusun buydu. Seni kaçırmaya çalışan bir surem.”

Kızgınlığımı kontrol edemeyerek alayla, “Bu söylediklerine gerçekten inanmıyorsun, değil mi?” diye sordum.

“Hayır. Suremlerin sarışınlardan hoşlandığını şimdi uydurdum,” dedi yatıştırıcı bir şekilde. “Sarışınlardan hiç hoşlanmazlar.”

Dönüp ona bakmamama rağmen, gözlerinde mizahi bir parıltıyla gülümsediğini hissedebiliyordum. Bu beni çok utandırdı. Onun ya çok içten, ya çok cilveli ya da, daha da kötüsü, çok çılgın olduğunu düşündüm.

Aksilenerek, “Gerçekten başka bir dünyadan gelen yaratıkların var olduğuna inanmıyorsun, değil mi?” dedim sertçe. Sonra onu gücendirmiş olmaktan korkarak kaçamak bir bakış attım ona, kafamda biraz kaygıyla bir özür bile hazırlamıştım. Ama daha ben bir şey söyleyemeden benim kullanmış olduğum aynı ters ve yüksek ses tonuyla cevap verdi.

“Var olduklarına elbette inanıyorum. Neden var olmasınlar ki?"

“Sadece öyle şeyler var olmazlar işte!” dedim sert ve otoriter bir şekilde, sonra hemen özür diledim. Ona pragmatik yetiştiriliş tarzımı ve babamın beni çocukken rüyalarımda gördüğüm canavarların ve—tabii benden başka kimseye görünmeyen— oyun arkadaşlarımın fazla çalışan hayal gücümün bir ürününden başka bir şey olmadığını anlamaya nasıl yönlendirdiğini anlattım.

“Küçük yaşımdan beri objektif olacak ve her şeyi vasıflandıracak şekilde yetiştirildim,” diye vurguladım. “Benim dünyamda, yalnızca olgular vardır.”

“İnsanların problemi de bu,” dedi Delia. “O kadar makuller ki sadece bunu duymak bile beni mecalsiz bırakıyor.”

“Benim dünyamda,” diye onun bu yorumunu duymamazlıktan gelerek devam ettim, “sadece kurgulamalar, hüsnükuruntular ve dengesiz zihinlerin ürettiği fantazilere yer yoktur,” dedim üstüne basarak, “başka bir dünyadan gelen yaratıklar hakkında hiçbir kanıt yok.”

Sanki bu açıklamam bütün beklentilerinin ötesindeymiş gibi gülmekten katılarak, keyifli bir şekilde, “Bu kadar kalın kafalı olamazsın!” diye bağırdı.

Ona meydan okuyarak, “Bu yaratıkların var olduğu kanıtlanabilir mi?” dedim.

“Sence bunun kanıtı nasıl bir şey olabilir peki?” diye sordu, besbelli yapmacık bir çekingenlik havasıyla.

“Eğer başka biri de onları görebilirse bu bir kanıt olur,” dedim.

Başını bana doğru uzatarak, “Yani mesela sen onları görebilirsen, bu onların var olduğunun kanıtı mı olacak?” diye sordu.

“Bu bir başlangıç olabilir pekâlâ.”

Delia içini çekip başını koltuğun arkalığına yaslayarak gözlerini kapattı. O kadar uzun bir zaman suskun kaldı ki uykuya daldığını sanmıştım, o nedenle, birden yerinde dikleşip ısrarla arabayı yolun kenarına çekmemi isteyince irkildim. Tuvaletini yapması gerektiğini söyledi.

Durmamızdan istifade ederek ben de çalılara gittim. Tam kot pantalonumu çekmek üzereyken, bir erkeğin yüksek sesle, “Ne kadar nefis!” dediğini ve hemen arkamda içini çektiğini duydum. Daha kot pantalonumun fermuarını çekmeden fırladığım gibi Delia'nın yanına gittim. “Hemen buradan gitsek iyi olur!” diye bağırdım. “Çalılıklarda saklanan bir adam var.”

Delia sözlerimi ciddiye almayarak, “Saçma,” dedi. “Çalılıkların arkasında bir eşek var sadece.”

“Eşekler şehvetli erkekler gibi iç çekmezler,” diyerek adamın söylediklerini tekrarladım.

Delia gülmekten kırılıyordu, sonra benim ne kadar endişelenmiş olduğumu görerek eliyle yatıştırıcı bir hareket yaptı ve, “Adamı gerçekten gördün mü?” diye sordu.

“Görmeme gerek yoktu,” dedim sertçe. “Onu işitmek yeterliydi.”

Delia biraz daha oyalandıktan sonra arabaya doğru yürüdü. Tam şarampole tırmanmadan önce birden durdu ve bana doğru dönerek, “Çok esrarengiz bir şey oldu—senin bunun farkında olmanı sağlamalıyım,” diye fısıldadı. Elimden tutarak beni gerisingeriye, tuvaletimi yapmak için çömeldiğim yere götürdü. Tam orada çalıların arkasında bir eşek gördüm.

“Bu eşek daha önce burada değildi,” dedim ısrarla.

Delia bariz bir memnuniyetle bana baktı, sonra omuzlarını silkerek hayvana döndü. “Eşekçik,” dedi bir bebek sesiyle, “sen onun poposuna baktın mı?”

Delia'nın bir vantrilok olduğunu düşündüm. Hayvanı konuşturacaktı. Ne var ki eşeğin bütün yaptığı yüksek sesle ve tekrar tekrar anırmak oldu.

Delia'nın kolunu çekiştirerek, “Hadi gidelim buradan,” diye yalvardım. “Çalılıklarda gizlenen bunun sahibi olmalı.” Delia aynı aptalca bebek sesiyle, “Ama bu sevgili hayvancığın sahibi yok ki," diyerek hayvanın uzun, yuvarlak kulaklarını kaşıdı.

“Kesinlikle bir sahibi var,” dedim sertçe. “Ne kadar iyi beslendiğini ve tımar edildiğini görmüyor musun?” Sabırsızlık ve asabiyetten gittikçe boğuklaşan bir sesle, tek başına iki kadının Sonora’da ıssız bir yolda durmasının ne kadar tehlikeli olduğunu üstüne basa basa söyledim.

Delia sessizce bana baktı, kafası bir şeyle meşgul gibi görünüyordu. Sonra sanki benimle aynı fikirdeymiş gibi başını salladı ve eliyle onu takip etmemi işaret etti. Eşek durmadan burnuyla kalçamı dürterek arkamdan yürüyordu. Lanet okuyarak arkama döndüm, ama eşek gitmişti.

“Delia!” diye bağırdım, birden korkarak. “Eşeğe ne oldu?”

Bağırmamdan ürken bir grup kuş gürültüyle havalandı. Kuşlar etrafımızda bir daire çizdiler, sonra da doğuya doğru, gökyüzünde günün başlangıcını ve gecenin sonunu gösteren o ince yarığa doğru uçtular.

“Eşek nerede?” diye sordum tekrar, güç işitilen bir fısıltıyla.

“Burada, tam önünde,” dedi Delia usulca, yarım yumru, yapraksız bir ağacı göstererek.

“Ben göremiyorum.”
“Gözlüğe ihtiyacın var.”
“Benim gözlerimde hiçbir sorun yok,” dedim terslenerek.

“Ağaçtaki o güzel çiçekleri bile görebiliyorum.” Işıl ışıl parlayan, kar beyazı, sabah halesi şeklindeki çiçeklerin güzelliğine hayret ederek ağaca biraz daha yaklaştım. “Ne tür bir ağaç bu?” diye sordum.

“Palo Santo.”

Saten gibi parlak, gümüş grisi ağacın gövdesinin ardından çıkan eşeğin konuştuğunu sanarak, bir an sersemledim. Dönüp Delia'ya baktım.

Gülerek, “Palo Santo!” dedi.

O sırada Delia'nın bana bir şaka yapıyor olabileceği geçti aklımdan. Hiç şüphesiz o yakınlarda yaşayan şifacının eşeğiydi bu büyük olasılıkla.

Delia yüzümdeki o her şeyi bilen sırıtışı yakalayarak, “O kadar komik olan ne?” diye sordu.

“Karnım çok ağrıyor,” diye yalan söyledim. Ellerimle karnımı tutarak yere çömeldim. “Lütfen beni arabada bekle.” Delia arabaya gitmek için döndüğü anda eşarbımı çıkartıp eşeğin boynuna bağladım. Şifacının evine vardığımızda, Delia'nın onun şakasını baştan beri bildiğimi anlayınca nasıl şaşıracağını tahmin ederek keyiflendim. Ne var ki eşeği ya da eşarbımı bir daha görme umudum az sonra söndü. Şifacının evine varmamız neredeyse iki saat daha sürdü.

3

Cvp: Florinda Donner - Rüyacı

2

ŞİFACININ, CIUDAD OBREGÓN'UN bir kenar mahallesindeki evine vardığımızda saat yaklaşık sabahın sekiziydi. Duvarları badanalı, kiremit damlı ve zamanla grileşmiş kocaman, eski bir evdi bu. Dövme demirden pencereleri ve kemerli bir girişi vardı.
Sokağa bakan ağır kapı ardına kadar açıktı. Delia Flores, çevresini tanıyan birinin güveniyle, beni karanlık bir holden ve uzun bir koridordan geçirerek dar bir yatak, bir masa ve bir iki sandalyeden ibaret birkaç mobilyalı bir arka odaya soktu. Odanın olağandışı tek yanı, dört duvarın her birinde birer kapı olmasıydı; kapıların hepsi de kapalıydı.
Delia, çenesiyle yatağı göstererek, “Burada bekle,” dedi. Kapıyı arkasından kaparken, “Ben şifacıyı getirene dek birazcık kestir. Bu biraz zaman alabilir,” diye ekledi.
Delia'nın koridordaki ayak sesleri duyulmayana dek bekledim, sonra o zamana kadar görmüş olduğum şifacı odalarına hiç benzemeyen bu odayı incelemeye koyuldum. Badanalı duvarlar çıplaktı; yerdeki açık kahverengi çiniler ayna gibi parlıyordu. Şifacı odalarında âdet olduğunu sandığım herhangi bir mihrap, Meryem Ana, İsa ya da aziz heykelciği ya da tasviri yoktu bu odada. Odadaki kapıları teker teker açıp içeriye başımı uzattım. İki tanesi karanlık koridorlara açılıyordu; diğer ikisi ise yüksek bir çitle çevrelenmiş bir avluya çıkıyordu.
Tam parmaklarımın ucuna basa basa bu karanlık koridorlardan birini geçerek başka bir odaya doğru gidiyordum ki arkamda tehditkâr, hafif bir hırıltı duydum. Yavaşça arkama döndüm. Olsa olsa yarım metre ötemde siyah renkli, vahşi bakışlı, devasa bir köpek duruyordu. Bana saldırmadı, olduğu yerde durdu ve sivri, uzun dişlerini göstererek hırladı. Dosdoğru hayvanın gözlerinin içine bakmamaya çalışarak, ama onu görüş alanımdan da çıkartmayarak gerisingeriye şifacının odasına döndüm.
Köpek kapıya kadar beni takip etti. Kapıyı canavarın burnunun tam üstüne yavaşça kapattım ve kalp atışlarım normale dönünceye kadar duvara yaslanıp kaldım. Sonra yatağa uzandım ve birkaç dakika sonra—hiç niyetim olmadığı halde— derin bir uykuya daldım.
Birinin omzuma hafifçe dokunduğunu hissederek uyandım. Gözlerimi açınca yaşlı bir kadının kırışık, pembe yüzüyle karşılaştım. “Rüya görüyorsun,” dedi kadın. “Ve ben de senin rüyanın bir parçasıyım.”
Düşünmeden, bunu kabul etmişçesine başımı salladım. Ne var ki rüya gördüğüme ikna olmamıştım. Kadın, olağanüstü ufak tefekti. Cüce ya da bücür değildi; sıska kolları ve narin omuzlarıyla bir çocuğu andırıyordu.
“Şifacı sen misin?” diye sordum.
“Ben Esperanza'yım,” dedi. “Rüyaları getirenim ben.” Sesi pürüzsüz ve alışılmadık ölçüde pesti. Sanki İspanyolca—ki bu dili çok akıcı konuşuyordu—üst dudak kaslarının alışık olmadığı bir dilmiş gibi sesinde garip, egzotik bir nitelik vardı. Sesinin tınısı giderek yükseldi, ta ki odayı dolduran, sesinden bağımsız bir kuvvet haline gelinceye kadar. Bu tını bana bir mağaranın derinliklerinde akan suyu çağrıştırdı.
“Bu bir kadın değil,” diye mırıldandım kendi kendime. “Karanlığın sesi o.”
Parmakları boynuma doğru yavaşça uzandı ve sonra otoriter bir bakışla gözlerini üzerime dikerek, “Şimdi senin kâbuslarına neden olan şeyleri ortadan kaldıracağım,” dedi. “Dışarı çıkartacağım onları, teker teker,” diye söz verdi. Ellerini göğsümün üzerinde yumuşak bir dalga gibi dolaştırdı. Zafer kazanmış bir edayla gülümsedi, sonra açık avuçlarını incelememi işaret etti. “Gördün mü? Kolayca çıktılar,” dedi.
Üzerime diktiği bakışlarında öylesine bir başarı ve hayret ifadesi vardı ki, ellerinde hiçbir şey görmediğimi itiraf edemedim bir türlü.
Şifa töreninin bittiğine kanaat getirerek ona teşekkür ettim ve yerimden doğruldum. Başını sitem ediyormuş gibi sallayarak yavaşça beni yatağa geri itti. “Sen uyuyorsun,” dedi. “Ben rüyaları getirenim, hatırlıyor musun?”
Tamamen uyanık olduğumu söylemek istedim, ama tüm yapabildiğim uyku beni rahatlatıcı bir uyuşukluğa doğru iterken aptal aptal sırıtmak oldu.
Çevremi gölgeler benzeri fısıltılar ve gülüşmeler doldurdu. Uyanmak için mücadele ettim. Büyük bir çabayla gözlerimi açtım, kalkıp oturdum ve masanın çevresinde toplanan insanlara baktım. Odadaki tuhaf loşluk, onları net bir şekilde görmemi zorlaştırıyordu. Delia da aralarındaydı. Tam onun adını söylemek üzereydim ki arkamdan gelen ısrarlı bir çatırtı sesi ile arkama döndüm.
Yüksek bir taburenin üstünde tehlikeli bir pozisyonda çömelmiş olan bir adam, gürültüyle yerfıstığı soyuyordu. İlk bakışta genç bir adam gibi görünüyordu, ama bir şekilde onun yaşlı olduğunu anlamıştım. Bedeni ince, yüzü bıyıksız ve pürüzsüzdü. Kurnazlık ve masumiyet karışımı bir gülümsemesi vardı.
“Biraz ister misin?” diye sordu.
Ben daha başımı bile sallayamadan ağzım bir karış açılıverdi. Adam ağırlığını bir elinin üstüne vererek, hiç çaba göstermeden ufak tefek, sırım gibi bedenini kaldırıp tek eli üstünde dururken, bütün yapabildiğim ona bakakalmak oldu. O pozisyonda dururken bana bir yerfıstığı attı; fıstık doğruca hayretten açılmış ağzımdan içeriye girdi.
Tıkanıp kaldım. Kürek kemiklerimin arasına indirilen sertçe bir darbe solumamı anında düzeltti. Bütün bunlar olurken, yanıma gelen o insanların arasından hangisinin bu kadar süratle tepki gösterdiğini merak ederek minnetle arkama döndüm.
“Ben Mariano Aureliano'yum,” dedi sırtıma vurmuş olan adam. Elimi sıktı. Kibar ses tonu ve tavırlarındaki cezbedici resmiyet, gözlerindeki vahşi ifadeyi ve kartalı andıran yüz hatlarındaki sertliği yumuşatıyordu. Yukarı doğru kavisli kara kaşları onu yırtıcı bir kuşa benzetiyordu. Beyaz saçları ve yıpranmış, bakır renkli yüzü yaşını gösteriyordu, ama adaleli bedeninden gençliğin o canlılığı fışkırıyordu.
Bu grup içinde, Delia dahil olmak üzere, altı kadın vardı. Hepsi de aynı resmiyetle elimi sıktılar. Adlarını söylemediler; sadece benimle tanıştıklarına memnun olduklarını söylediler. Bedensel olarak birbirlerine benzemiyorlardı. Yine de göze çarpan bir benzerlik vardı aralarında. Gençliğin ve yaşlılığın çelişkili bir karışımı, bir kuvvet ve incelik karışımı vardı hepsinde; erkek-merkezli, erkek hâkimiyetindeki Alman ailemin dobralığına ve kabalığına alışmış olan benim için en şaşırtıcı olan da buydu.
Tıpkı Mariano Aureliano ve taburenin üstündeki akrobat gibi, kadınların yaşlarını söylemek de mümkün değildi. Kırklarında olabilecekleri gibi altmışlarında da olabilirlerdi.
Kadınlar gözlerini dikmiş bana bakarken içimde gelip geçiveren bir endişe hissettim. İçimi görebiliyorlar ve gördükleri üzerinde düşünüyorlar gibi açık bir izlenim edinmiştim. Yüzlerindeki keyifli, dalgın gülümsemeler pek güven vermiyordu bana. Bu rahatsız edici sessizliği mümkün olan herhangi bir şekilde bozma isteğiyle başımı onlardan çevirip taburenin üstündeki adama döndüm. Ona bir akrobat olup olmadığını sordum.
“Ben Bay Flores'im,” dedi. Tabureden geriye doğru bir takla attı ve bağdaş kuran bir pozisyonda yere indi. “Akrobat değilim,” dedi. “Bir büyücüyüm ben.” Elini cebine daldırıp, eşeğin boynuna bağlamış olduğum ipek eşarbımı çıkartırken bariz bir keyifle gülümsüyordu.
“Senin kim olduğunu biliyorum. Onun kocasısın sen!” diye bağırdım, suçlayıcı bir şekilde parmağımı Delia'ya doğru uzatarak. “Siz ikiniz şüphesiz zekice bir oyun oynadınız bana.”
Bay Flores tek kelime söylemedi. Sadece nazikâne bir sessizlik içinde gözlerini bana dikti. Nihayet, “Ben kimsenin kocası değilim,” dedi, sonra da elleri üzerinde havada yanlamasına taklalar atarak avluya açılan kapıların birinden çıktı gitti.
İçimden gelen bir dürtüyle, yataktan fırlayıp peşinden gittim. Dışarıdaki parlaklık karşısında bir an gözlerim karardı, ışıktan gözlerim kamaşarak birkaç saniye durdum, sonra avluyu geçtim ve toprak bir yolun kenarından koşarak, uzun okaliptüs ağaçlarıyla bölünmüş ve yeni saban sürülmüş bir tarlaya girdim. Hava sıcaktı. Güneş alev gibi yere iniyordu. Sıcakta saban izleri, coşkulu devasa yılanlar gibi titrek titrek parıldıyordu.
“Bay Flores,” diye bağırdım. Cevap gelmedi. Bir ağacın arkasına saklandığından emin olarak bir koşuda tarlayı geçtim.
Yukarıdan gelen bir ses, “Çıplak ayaklarına dikkat et!” diye uyardı beni.
Ürkerek yukarıya, dosdoğru Bay Flores'in tepetaklak dönmüş yüzüne baktım. Bacaklarından asılmış, bir daldan sarkıyordu.
“Ayakkabısız koşmak son kerte aptalca ve tehlikelidir,” diye ihtar etti sertçe, bir trapezci gibi öne arkaya sallanarak. “Aşağısı çıngıraklı yılanlarla dolu. Yukarı çıkıp bana katılsan iyi olur. Burası serin ve güvenli.”
Dalların ulaşamayacağım kadar yüksek olduğunu bilmeme rağmen çocuksu bir güvenle kollarımı kaldırdım. Daha ben onun ne yapmaya niyetlendiğini anlayamadan Bay Flores bileklerimden tuttuğu gibi beni ağacın üstüne fırlattı, eğer bir bez bebek olsaydım bundan daha fazla çaba sarfetmezdi. Gözlerim kamaşmış bir halde yanına oturdum ve bakışlarımı hışırdayan yapraklara diktim; yapraklar güneşte altın parçaları gibi parlıyordu.
Uzun bir sessizlikten sonra Bay Flores, “Rüzgârın sana ne söylediğini duyuyor musun?” diye sordu. Kulaklarını nasıl şaşırtıcı bir şekilde oynattığını görmem için başını sağa sola çevirdi.
Anılar zihnime akarken, bir fısıltı halinde, “Zamurito!” diye bağırdım. Zamurito, küçük şahin, Venezuella'lı çocukluk arkadaşımın takma adıydı. Bay Flores'in de tıpkı onun gibi narin, kuşu andıran bir yüzü, simsiyah saçları ve hardal rengi gözleri vardı. Ve en hayret verici olanı da, onun da Zamurito gibi kulaklarını teker teker ya da ikisini birden oynatabilmesiydi.
Bay Flores'e anaokulundan beri tanıdığım bu arkadaşımı anlattım. İkinci sınıfta aynı sırayı paylaşmıştık. Uzun öğle tatillerinde yemeğimizi okul bahçesinde yemek yerine, gizlice dışarı sıvışıp, dünyadaki en büyük mango ağacı olduğuna inandığımız ağacın gölgesinde yemek için yakınlardaki bir tepenin üstüne tırmanırdık. Ağacın en aşağıdaki dalları yere değerdi; tepedeki dalları ise bulutları süpürürdü. Meyve mevsiminde, çatlayana dek tıka basa mango yerdik.
Bu bizim en gözde yerimizdi, ta ki okul hademesinin gövdesini yüksek bir dalda asılı buluncaya kadar. Hareket etmeye ya da bağırmaya cesaret edemedik; her ikimiz de diğerinin önünde itibarımızı kaybetmek istemiyorduk. O gün ağacın dallarına tırmanmadık, ama önce hangimizin teslim olacağını merak ederek ölü adamın altında, yerde yemeğe çalıştık yemeğimizi. İlk teslim olan bendim.
“Ölümü düşündün mü hiç?” diye sormuştu Zamurito fısıldayarak.
Başımı kaldırıp ağaçta asılı duran adama bakmıştım. 'Tam o anda rüzgâr alışılmadık bir ısrarla dallarını hışırdatmıştı. Bu hışırtı içinde ölü adamın bana ölümün yatıştırıcı olduğunu fısıldadığını açıkça işitmiştim. Bu öyle garipti ki Zamurito'nun hakkımda ne düşüneceğine aldırmadan ayağa fırlayıp çığlık atarak kaçmıştım.
Hikâyemi anlatmayı bitirdiğimde Bay Flores, “Rüzgâr, o dalların ve yaprakların seninle konuşmasını sağladı,” dedi. Sesi yumuşak ve boğuktu. Ölüm anında, yaşlı hademenin anılarının, duygularının ve hislerinin şimşek gibi bir anda salıverildiğini ve mango ağacı tarafından emildiğini açıklarken altın renkli gözlerinde ateşli bir ışık parlıyordu.
“Rüzgâr, o dalların ve yaprakların seninle konuşmasını sağladı,” diye tekrarladı Bay Flores. “Çünkü rüzgâr senin doğandadır.” Dalgın bir şekilde, bakışları güneşin altında uzanan tarlanın ötelerini araştırarak yaprakların arasından bir göz attı. “Kadın olman senin rüzgâra hâkim olmanı olası kılıyor,” diye devam etti. “Kadınlar bunu bilmiyorlar, ama her zaman rüzgârla konuşabilirler.”
Söylediklerini anlayamayarak başımı salladım. “Neden bahsettiğini gerçekten bilmiyorum,” dedim, ses tonum gittikçe huzursuzlandığımı açığa vuruyordu. “Bu bir rüya gibi. Eğer hiç durmadan devam etmeseydi, bunun kâbuslarımdan biri olduğuna yemin edebilirdim.”
Uzun süren suskunluğu beni kızdırdı. Yüzümün sinirden kızardığını hissedebiliyordum. Çılgın bir yaşlı adamla bir ağaçta oturmuş ne yapıyorum burada, diye düşünmeye başladım. Aynı anda onu gücendirmiş olabileceğimden de endişelendim. Pervasızlığımdan dolayı özür dilemeye karar verdim.
“Benim sözlerimin senin için fazla bir anlam ifade etmediğini anlıyorum,” dedi. “Çünkü senin üzerinde çok fazla kabuk var. Bu da senin rüzgârın söylediklerini duymanı engelliyor.”
“Çok fazla kabuk mu var?” diye sordum kuşkuyla, kafam karışmıştı. “Benim pis olduğumu mu söylemeye çalışıyorsun?”
“Öyle de denebilir,” deyince yüzüm kızardı. Bay Flores gülümsedi ve benim çok kalın bir kabukla sarılmış olduğumu ve bu kabuğun, ne kadar banyo yaparsam yapayım suyla sabunla temizlenemeyeceğini söyledi. “Yargılarla dolusun,” diye açıkladı. “Bu yargılar benim sana söylediklerimi ve rüzgârın senin hâkimiyetinde olduğunu anlamanı engelliyor.”
Gözlerini kısarak eleştirircesine bana baktı. “Ee?” diye sordu sabırsızlanarak. Daha ben ne olduğunu anlayamadan, ellerimden tuttuğu gibi beni hızlı, akıcı bir hareketle savurup yavaşça yere bıraktı. Sanki kolları ve bacakları lastik bantlar gibi uzamıştı. Çabucak gelip geçiveren bir görüntüydü bu, hemen sıcağın neden olduğu algısal bir çarpıklık olarak açıkladım bunu kendi kendime. Bu olayın üstünde durmadım, çünkü tam o anda Delia Flores ile arkadaşlarının yanımızdaki ağacın altına büyük bir çadır bezi yaydıklarını görünce dikkatim dağılmıştı.
Onların yaklaştığını ne duymuş ne de görmüştüm, şaşırarak, “Siz ne zaman geldiniz buraya?” diye sordum Delia'ya.
“Senin onuruna piknik yapacağız,” dedi.
“Çünkü bugün sen bize katıldın,” diye ekledi kadınlardan biri.
“Nasıl yani?” diye sordum huzursuzlanarak. Kimin konuştuğunu görememiştim. Gözlerimi bir ona bir öbürüne çevirerek birinin bu sözleri açıklamasını bekledim.
Kadınlar benim gitgide huzursuzlanmama kayıtsız kalarak çadır beziyle uğraşıp, onu düzgün bir şekilde yaymaya çalışıyorlardı. Onları seyrettikçe daha da endişelenmeye başladım. Bütün bunlar benim için o kadar tuhaftı ki. Delia'nın bir şifacıya görünmem için yaptığı teklifi neden kabul ettiğimi kendime kolayca açıklayabiliyordum, fakat bundan sonra yaptıklarımı hiç anlayamıyordum. Sanki birisi ussal yetilerimi eline almış da beni orada tutuyor, istemediğim şeyleri söyletiyor ve istemediğim şekilde tepki verdirtiyor gibiydi. Ve şimdi de benim onuruma bir kutlama yapacaklardı. Bu durum, en hafif tabirle, sinir bozucuydu. Ne kadar düşünürsem düşüneyim, orada ne işim olduğunu anlayamıyordum.
“Ben kesinlikle bunların hiçbirini hak etmedim,” diye mırıldandım, Alman yetiştirilme tarzım baskın gelmişti. “İnsanlar sırf zevk olsun diye başkaları için bir şeyler yapmazlar.” Ancak Mariano Aureliano'nun coşkun kahkahalarını duyunca hepsinin gözlerini dikmiş bana baktıklarını fark ettim. Mariano Aureliano omzuma vurarak, “Bugün başına gelenleri bu kadar derin düşünmen için hiçbir neden yok,” dedi. “Bir piknik yapıyoruz, çünkü önceden hazırlık yapmadan anında bir şeyler yapmaktan hoşlanırız. Ve bugün Esperanza seni iyileştirdiği için arkadaşlarım pikniğin senin onuruna yapıldığını söylemek istediler.” Sanki önemsiz bir meseleden bahsediyormuş gibi, neredeyse kayıtsız bir şekilde, öylesine konuşuyordu. Ama gözleri başka bir şey söylüyordu; bakışları sert ve ciddiydi, sanki onu dikkatle dinlemem hayati bir meseleydi.
“Pikniğin senin onuruna yapıldığını söylemek arkadaşlarıma zevk veriyor,” diye sürdürdü konuşmasını. “Hiç kafanı yormadan, tıpkı söyledikleri gibi, basit bir şekilde kabul et bunu.” Gözlerini kadınlara çevirdi, bakışları yumuşadı. Sonra bana dönerek ekledi, “Bu piknik hiç de senin onuruna değil, seni temin ederim. Ama yine de,” dedi düşüncelere dalarak, “senin onuruna bu piknik. Bu çelişkiyi anlaman epey zaman alacak.”
“Ben kimseden benim için bir şey yapmasını istemedim,” dedim somurtarak. Tehdit edildiğimde hep yaptığım gibi aşırı ölçüde can sıkıcı olmuştum. “Buraya beni Delia getirdi ve bunun için minnettarım,” dedim. Sonra da, “Bana verilen hizmetlerin karşılığını ödemek isterim,” diye eklemek zorunda hissettim kendimi.
Onları gücendirdiğimden emindim; şimdi her an gitmemi isteyeceklerini biliyorum. Egomu incitmek dışında fazla üzmezdi bu beni. Korkmuştum ve artık bu insanlardan gına gelmişti.
Beni ciddiye almadılar, hem şaşırmış hem de kızmıştım. Bana gülüyorlardı. Ben ne kadar kızarsam, onlar o kadar neşeleniyordu. Işıl ışıl gülen gözlerini sanki bilinmeyen bir organizmaymışım gibi üzerime dikmişlerdi.
Duyduğum öfke korkumu unutturdu. Sertçe çıkışarak, beni aptal yerine koymakla suçladım onları. Delia'yı ve kocasını—onları bir çift olarak görmekte neden ısrar ettiğimi bilmiyordum—bana iğrenç bir oyun oynamakla itham ettim.
“Beni buraya sen getirdin,” dedim Delia'ya dönerek, “böylece sen ve arkadaşların beni soytarınız gibi kullanabiliyorsunuz tabii.”
Ben ne kadar atıp tutarsam, onlar da o kadar gülüyorlardı. Kendime karşı duyduğum acımadan, kızgınlıktan ve hüsrandan ağlamak üzereydim ki Mariano Aureliano yanıma geldi. Benimle sanki bir çocukmuşum gibi konuşmaya başladı. Ona kendi başımın çaresine bakabileceğimi , onun ilgisine ihtiyacım olmadığını ve evime gideceğimi söylemek istedim, ama ses tonundaki, gözlerindeki bir şey öylesine teskin etti ki beni, onun tarafından ipnotize edildiğim kesindi. Ne var ki, beni ipnotize etmediğini de biliyordum.
Geçirdiğim bu değişimin böylesine bütünsel ve ani olması, çok tedirgin edici ve yabancısı olduğum bir şeydi. Çoğunlukla günler sürebilecek böyle bir değişim bir anda olmuştu. Bütün hayatım boyunca kendimi kaptırıp, maruz kaldığım— gerçek ya da hayali—her saygısızlığı ya da hakareti derin derin düşünmüştüm. Sistematik bir titizlikle bunları düşünüp taşınırdım, ta ki her bir ayrıntı tatmin olacağım şekilde açıklanana dek.

Mariano Aureliano'ya bakınca, biraz önce öyle feveran edişime gülmek geldi içimden. Beni ağlayacak noktaya getirecek kerte neyin çıldırtmış olduğunu neredeyse hiç anımsamıyordum.
Delia kolumdan çekerek, getirdikleri sepetlerden süslü gümüş sofra takımlarını, kristal kadehleri, porselen tabakları çıkartıp boşaltmalarına yardım etmemi rica etti. Kadınlar ne benimle ne de birbirieriyle konuşmuyorlardı. Yalnızca Mariano Aureliano servis tabaklarını açarken kadınların dudaklarından keyifli mırıltılar döküldü; tamaleler, enchiladalar, acılı domates soslu güveçler ve evde yapılmış tortillalar vardı. Tortillalar beyaz undan değil—ki bu Kuzey Meksika'da gelenekseldi ve ben pek sevmezdim—mısır unundan yapılmıştı. Delia bir tabağa her yemekten bir parça koyarak elime verdi. Öylesine oburca yedim ki herkesten önce ben bitirdim yemeğimi. Abartılı bir coşkuyla, “Şimdiye dek yediğim en lezzetli yiyecekler bunlar,” dedim, bir tabak daha vermelerini umarak. Ama kimse istifini bozmadı. Hayal kırıklığına uğradığımı saklamak için üstünde oturduğumuz çadır bezinin çevresindeki antik dantelin ne kadar güzel olduğundan bahsetmeye başladım.
Mariano Aureliano'nun solunda oturan kadın, “Bunu ben yaptım,” dedi. Kadın yaşlı görünüyordu, yüzünü örten darmadağınık saçları beyazlaşmıştı. Sıcağa rağmen uzun bir etek, bir bluz ve süveter giymişti.
“Hakiki Belçika danteli bu,” diye açıkladı yumuşak ve hülyalı bir sesle. Zarif, kıymetli taşlarla süslü yüzüklerle parlayan ince, uzun ellerini geniş dantel süsün üstünde sevgiyle yavaşça dolaştırdı. Süsün üstüne ne tür nakışlar işlediğini göstererek, yaptığı bu elişini ayrıntılı bir şekilde anlatmaya başladı. Bütün o saç yığını arasından arada sırada yüzü şöyle bir gözüme ilişiyordu, fakat bu kadının neye benzediğini anlayamamıştım.
“Hakiki Belçika dantelidir bu,” diye tekrarladı. “Çeyizimin bir parçası.” Kristal bir kadehi kaldırıp bir yudum su içerek ekledi, “Bunlar da çeyizimin bir parçası; Baccarat bunlar.”
Öyle olduğundan şüphem yoktu. Hepsi birbirinden değişik olan o güzel tabaklar en iyi porselendendi. Tabağımın altına şöyle gizliden bir göz atsam acaba fark ederler mi diye merak ediyordum ki Mariano Aureliano'nun sağında oturan kadın bakmam için beni cesaretlendirdi.
“Çekinme, bak altına,” diye ısrar etti. “Burada dostların arasındasın.” Sırıtarak kendi tabağını kaldırdı. “Limoges,” dedi.
Sonra çabucak benimkini kaldırıp bunun bir Rosenthal olduğunu söyledi.
Kadının yüz hatları çocuksu ve narindi. Ufak tefekti, kalın kirpikleri, yuvarlak, koyu renk gözleri vardı. Saçları siyahtı, sadece başının tepesi beyazlaşmıştı. Sıkı, küçük bir topuz halinde geriye doğru taramıştı saçlarını. Doğrudan doğruya kişisel sorular sorarak üstüme çullanırken halinde ürper tici bir kuvvet, bir üstünlük vardı.
Kadının sorgulayıcı ses tonuna hiç aldırış etmedim. Dışarıda bir randevuya gittiğim zaman ya da kendi başıma herhangi bir işe girişeceğim zaman babam ve erkek kardeşlerim tarafından soru yağmuruna tutulmaya alışmıştım. Buna içerliyordum, ama evdeki normal ilişkimiz böyleydi. Bu nedenle nasıl sohbet edileceğini hiç öğrenemedim. Sohbet etmek sözlü saldırıları bertaraf etmek ve ne olursa olsun kendimi savunmak demekti benim için.
Bu kadının beni zorlayıcı bir şekilde sorguya çekmesi karşısında kendimi savunmak istemememe şaşırmıştım.
“Evli misin?” diye sordu kadın.
“Hayır,” dedim usulca, ama kesin bir tarzda. Konuyu değiştirmesini istiyordum.
“Bir erkeğin var mı?” diye üsteledi.
“Hayır, yok,” dedim sertçe. O eski, kendini savunan özümün canlandığını hisetmeye başlamıştım.
“Hoşlandığın bir erkek tipi var mı?” diye konuşmaya devam etti. “Bir erkekte tercih ettiğin kişilik özellikleri nelerdir?”
Bir an benimle alay edip etmediğini merak ettim, fakat arkadaşları gibi o da gerçekten ilgili gibi görünüyordu. Yüzlerindeki merakla bekleyen ifade beni rahatlattı. Kavgacı tabiatımı ve bu kadınların benim büyükannem yaşında olabileceklerini unutarak, sanki onlar yaşıtım arkadaşlarımmış da erkekler hakkında tartışıyormuşuz gibi konuşmaya koyuldum.
“Uzun boylu ve yakışıklı olmalı,” diye başladım söze. “Mizah anlayışı olmalı. Duyarlı olmalı, ama yavan değil. Zeki olmalı, ama entelektüel değil.” Sesimi alçaltarak bir sır veriyormuş gibi ekledim, “Babam entelektüel adamların hepsinin özde zayıf ve vatan haini olduklarını söylerdi. Sanırım babamla aynı fikirdeyim ben de.”
“Bir erkekte istediklerinin hepsi bu mu?” diye sordu kadın.
“Hayır,” dedim aceleyle. “Hepsinden önce düşlerimin erkeği atletik olmalı.”
“Baban gibi,” diye araya girdi kadınlardan biri.
“Doğal olarak,” dedim kendimi savunarak. “Babam fevkalade bir sporcuydu. Müthiş bir kayakçı ve yüzücüydü.”
“Onunla iyi geçiniyor musun?” diye sordu kadın.
Şevke gelerek, “Mükemmel,” dedim. “Ona taparım. Sadece onu düşünmek bile gözlerimi yaşartıyor.”
“Neden onunla beraber değilsin?”
“Ona çok benziyorum,” diye açıkladım. “İçimde beni uzağa çeken, tam anlayamadığım ya da kontrol edemediğim bir şey var.”
“Ya annen?”
“Annem,” diye içimi çekerek, onu tanımlayacak en iyi kelimeleri bulmak için bir an durakladım. “Çok güçlüdür. Benim içimdeki o aklı başında yanımdır o. Sessiz olan, takviye edilmesi gerekmeyen taraftır.”
“Annenle babana çok mu yakınsın?”
“Ruhen evet,” dedim yavaşça. “Pratikte tek başıma olmayı seven biriyim. Çok fazla bağım yok.” O sırada sanki içimdeki bir şey iterek dışarıya çıkmaya çalışıyormuş gibiydi, en içime dönüp kendimi incelediğim zamanlarda bile kendime itiraf etmediğim kişiliğimdeki bir kusuru açığa vurdum. “İnsanları beslemek ya da bağrıma basmaktan çok onları kullanırım,” dedim ve hemen sözlerimi telafi etmeye çalıştım. “Ama pekâlâ sevgi hissedebiliyorum.”
Hem bir rahatlama hem de hayal kırıklığı hissederek gözlerimi birinden diğerine çevirip durdum. Hiçbiri bu itirafımı önemsemiş görünmüyordu. Kadınlar sorularına devam ederek, kendimi cesur mu yoksa korkak olarak mı tanımladığımı sordular.
“Müzmin bir korkağımdır ben,” dedim. “Ama maalesef korkaklığım bana hiç engel olmuyor.”
“Ne yapmana engel olmuyor?” diye sordu beni sorgulayan kadın. Siyah gözleri ciddiydi ve uzun kaşları bir kömür parçasıyla çizilmiş bir çizgi gibi çatılmıştı.
“Tehlikeli şeyler yapmama,” dedim. Sanki söylediğim her lafı yutuyorlardı, bu hoşuma gitti, onlara bir başka vahim kusurumun da başımı belaya sokmakta gösterdiğim büyük bir hüner olduğunu açıkladım.
“Başını nasıl bir belaya soktuğuna dair bize bir örnek verebilir misin?” diye sordu kadın. O zamana kadar hep ağır başlı olan yüzünü zekice, neredeyse hain bir gülümseme kapladı.
“Şimdi içine düştüğüm bu belaya ne dersiniz?” dedim şaka yollu, ne var ki söylediklerimi yanlış anlayabileceklerinden korkuyordum. Fakat, bir şey kendilerine cüretkâr ya da komik geldiği zaman köylülerin yaptığı gibi bağıra çağıra güldüler. Hem şaşırmış hem de rahatlamıştım.
Herkes sakinleşip durulduğu zaman kadın, “Nasıl oldu da Amerika'ya geldin?” diye sordu.
Ne söyleyeceğimi bilemeyerek omuzlarımı silktim. Nihayet, “Okula gitmek istiyordum,” diye mırıldandım. “Daha önce İngiltere’deydim, fakat iyi vakit geçirmek dışında pek bir şey yapmadım orada. Ne tahsili yapmak istediğimi gerçekten bilmiyorum. Ne olduğunu tam olarak bilmesem de sanırım bir şeyler arıyorum.”
“Yine ilk soruma geri döndük,” dedi kadın. İnce, arsız yüzü ve koyu renk gözleri canlanarak bir hayvanın gözleri gibi kısıldı. “Bir erkek mi arıyorsun?”
“Sanırım evet,” diye itiraf ettim, sonra da sabırsızlıkla ekledim, “Hangi kadın aramaz ki? Ve neden bu kadar ısrarla bana bunu soruyorsunuz? Kafanızda biri mi var? Bir tür test mi bu?”
“Evet, kafamızda biri var,” diye araya girdi Delia Flores. “Ama bir erkek değil o.” Hepsi beraber öylesine kendilerini vererek katıla katıla güldüler ki ben de elimde olmadan kıkır kıkır güldüm.
Herkes susar susmaz, “Kesinlikle bir test bu,” dedi beni sorgulayan kadın. Bir an sustu, bakışları ihtiyatlı ve düşünceliydi. “Bana söylediklerinden senin tam anlamıyla orta sınıf olduğun sonucuna vardım,” diye devam etti. Kollarını ne yapalım der gibi açtı. “Zaten Yeni Dünya'da doğmuş bir Alman kadını başka ne olabilirdi ki?” Yüzümdeki kızgınlığı görmüştü, dudaklarında güçlükle bastırabildiği bir sırıtışla, “Orta sınıf insanların orta sınıf düşleri vardır,” diye ekledi.
Mariano Aureliano patlamak üzere olduğumu görerek, sadece benim nasıl biri olduğumu merak ettikleri için bana bütün bu soruları sorduklarını açıkladı. Çok seyrek misafirleri geliyordu ve hemen hiç genç misafirleri olmuyordu.
“Bu benim aşağılanmam gerektiği anlamına gelmez,” diye şikâyet ettim.
Sanki ben hiçbir şey söylememişim gibi Mariano Aureliano kadınlar namına özür dilemeyi sürdürdü. Nazik ses tonu ve sırtıma güven verici bir şekilde vurması, tıpkı daha önce olduğu gibi, kızgınlığımı geçiriverdi. Gülümsemesi melekler gibi öyle dokunaklıydı ki beni övmeye başladığı zaman içtenliğinden bir an bile şüphelenmedim. Benim o zamana dek karşılaştıkları en müstesna, en olağanüstü insanlardan biri olduğumu söyledi. Bu bana öyle dokundu ki bana ilişkin bilmek istediği her şeyi sorması için teşvik ettim.
“Kendini önemli hissediyor musun?” diye sordu.
Olumlu anlamda başımı salladım. “Hepimiz kendimiz için önemliyizdir,” dedim. “Evet, sanırım önemliyim, genel anlamda değil de özel olarak, sadece kendim için.” Pozitif bir öz-imajından, öz-değerinden ve bedensel olarak sağlıklı bireyler olmamız için kendimize verdiğimiz önemi pekiştirmenin ne kadar yaşamsal olduğundan söz ettim uzun uzadıya.
“Ya kadınlar hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordu. “Sence onlar erkeklerden daha mı az yoksa daha mı çok önemliler?”
“Erkeklerin daha önemli olduğu çok aşikâr,” dedim. “Kadınların bir seçeneği yok. Tabir yerindeyse, aile yaşamının düzenli akışı için kadınların daha az önemli olmaları gerekiyor.”
“Fakat bu doğru mu?” diye üsteledi Mariano Aureliano.
“Elbette doğru,” dedim. “Erkekler doğaları icabı üstünler; dünyayı yönetmelerinin nedeni de bu. Beni erkek kardeşlerim kadar serbest yetiştirmiş olsa da, yine de bazı şeylerin bir kadın için o kadar önemli olmadığını söyleyen otoriter bir baba tarafından büyütüldüm. Okulda ne yaptığımı ve yaşamda ne istediğimi bilmememin nedeni bu.” Mariano Aureliano'ya baktım, sonra çaresiz, yenik bir ses tonuyla ekledim, “Sanırım ben babam kadar kendinden emin bir erkek arıyorum.”
“Salak bu!” diye araya girdi kadınlardan biri.
“Hayır, hayır, değil,” dedi Mariano Aureliano. “Sadece kafası karışık ve babası kadar da dik kafalı.”
Bay Flores, “Alman babası kadar,” diye düzeltti, Alman sözcüğünün üstüne basarak. Bir yaprak gibi usulca ve hiç ses çıkartmadan ağaçtan yere inmişti. Kendisine bir tabak alıp ağzına kadar yemek doldurdu.
Mariano Aureliano, “Ne kadar haklısın,” dedi ve sırıttı. “Alman babası kadar dik kafalı ve bütün hayatı boyunca dinlediklerini tekrarlayıp duruyor sadece.”
Esrarengiz bir ateş gibi yükselip alçalıveren kızgınlığım sadece benim hakkımda söylediklerinden değil, üstelik sanki ben orada değilmişim gibi konuşmalarından da kaynaklanıyordu.
“Islah olmaz bu,” dedi başka bir kadın.
Mariano Aureliano beni inançla savunarak, “Önümüzde ki amaç için uygun,” dedi.
Bay Flores Mariano Aureliano'ya arka çıktı; o ana değin hiç konuşmamış olan tek kadın boğuk, kısık bir sesle erkeklerle hemfikir olduğunu, önlerindeki amaçlar için uygun olduğumu söyledi.
Kadın uzun boylu ve inceydi. Örgülü beyaz saçlarının çevrelediği sert, soluk tenli ve çökük yanaklı yüzünde kocaman, ışıltılı gözleri dikkat çekiyordu. Eski püskü, zevksiz giysilerine rağmen, yaradılış itibariyle zarif bir şeyler vardı onda.
Kendime daha fazla hâkim olamayarak, “Siz bana ne yapıyorsunuz?” diye bağırdım. “Sanki ben burada yokmuşum gibi benim hakkımda konuşmanızın benim için ne kadar korkunç olduğunu anlamıyor musunuz?”
Mariano Aureliano vahşi gözlerini üstüme dikti. Bütün duygulardan yoksun bir ses tonuyla, “Sen burada değilsin,” dedi. “En azından şimdilik. Ve en önemlisi kale alınmıyorsun. Ne şimdi ne de herhangi bir zaman.”
Az kalsın öfkeden bayılacaktım. Kimse bu kadar kaba ve duygularıma bu denli kayıtsız bir şekilde konuşmamıştı benimle. “Hepinizin ağzına kusayım, hepinizin ağzına sıçayım, hepinizin ağzına işeyeyim, allahın belası osuruklar sizi!” diye haykırdım.
“Tanrım! Bi Alman köylüsü bu!” diye bağırdı Mariano Aureliano ve hepsi bir kahkaha patlattı.
Tam ayağa fırlayıp, sert adımlarla çekip gitmek üzereydim ki Mariano Aureliano üst üste sırtıma vurdu.
Sanki bir bebeğin gazını çıkartıyormuş gibi, “Hadi, hadi,” diye mırıldanıyordu.
Bana bir çocuk gibi davranılmasına gücenmek yerine, daha önce de olduğu gibi yine kızgınlığım geçiverdi. Kendimi hafif ve mutlu hissettim, hiçbir şey anlamıyormuşum gibi başımı salladım ve onlara bakarak kıkır kıkır güldüm. “İspanyolca konuşmayı Caracas sokaklarında öğrendim,” dedim, “ayaktakımıyla birlikte. İğrenç küfürler edebilirim.”
“Tatlı tamaleleri sevdin mi?” diye sordu Delia, gözlerini zevkle kapatarak.
Sorusu sanki bir parola gibiydi; sorgulama sona erdi.
“Elbette sevdi!” diye benim yerime cevap verdi Bay Flores. “Sadece kendisine daha fazla ikram edilmesini istiyor. Doymak bilmez bir iştahı var” Bana doğru gelerek yanıma oturdu. “Mariano Aureliano kendisini yendi ve bir nefaset pişirdi.”
“Yani yemekleri o mu yaptı?” diye sordum inanamayarak. “Bütün bu kadınları varken o mu yemek pişiriyor?” Sözlerimin nasıl yorumlanabileceğini düşününce dehşetli utanarak aceleyle özür diledim. Evde kadınlar varken Meksikalı bir erkeğin yemek pişirmesinin beni müthiş şaşırttığını açıkladım. Onların gülmeleri üzerine söylemek istediğimin bu da olmadığını anladım.
“Özellikle eğer kadınlar onun kadınlarıysa. Söylemek istediğin buydu, değil mi?” diye sordu Bay Flores, kadınların kahkahaları sözlerinin arasına karışıyordu. “Tamamıyla haklısın, Mariano'nun kadınları onlar. Ya da daha kesin olmak gerekirse, Mariano onlara ait.” Neşeyle dizine bir şaplak atarak, kadınların en uzun boylusuna—yalnızca bir kez konuşmuş olanına— döndü ve “Neden ona bizi anlatmıyorsun?” dedi,
Hâlâ kırdığım pottan dehşetli utanarak, “Elbette Bay Aureliano'nun bu kadar çok karısı yoktur,” dedim.
“Neden olmasın?” diye cevabı yapıştırdı kadın, ve yine hepsi kahkahayı bastılar. Neşeli, genç kahkahalar atıyorlardı, yine de beni rahatlatmadı bu. “Burada hepimiz verdiğimiz mücadeleyle, birbirimize karşı duyduğumuz derin sevgiyle, birbirimiz olmadan hiçbir şeyin mümkün olmayacağının idrakiyle bağlıyız birbirimize,” dedi kadın.
Gittikçe endişelendiğimi açığa vuran bir sesle, “Dini bir topluluğun bir parçası değilsiniz, öyle değil mi?” diye sordum. “bir tür komüne ait değilsiniz, değil mi?”
“Bizler erke aitiz,” diye cevap verdi kadın. “Arkadaşlarım ve ben eski bir geleneğin varisleriyiz. Bir efsanenin parçasıyız bizler.”
Ne söylediğini anlayamamıştım. Huzursuzlanarak diğerlerine bir göz attım; gözlerini üstüme dikmişlerdi. Yüzlerinde keyif ve beklenti karışımı bir ifadeyle beni seyrediyorlardı.
Dikkatimi tekrar uzun boylu kadına çevirdim. O da yüzünde aynı şaşkın ifadeyle beni izliyordu. Gözleri öyle parlaktı ki ışıltılar saçıyordu. Elindeki kristal kadehe eğilerek nazik bir tavırla suyunu yudumladı.
“Esas itibariyle bizler rüya görücüleriz,” dedi usulca. “Şu anda hepimiz rüya görüyoruz ve senin bize getirilmiş olman dolayısıyla sen de bizimle beraber rüya görüyorsun.” Bunu öyle akıcı bir şekilde söylemişti ki ne söylediğini gerçekten kavrayamamıştım.
“Uyuduğumu ve sizinle beraber rüya gördüğümü mü söylemeye çalışıyorsun?” diye sordum yapmacık bir inanmazlıkla. İçimde yükselen kahkahayı bastırmak için dudaklarımı ısırdım.
“Yaptığın tam olarak bu değil, ama buna oldukça yakın,” dedi kadın. Asabi bir şekilde kıkır kıkır gülmem karşısında hiç istifini bozmadan açıklamasına devam ederek, şu anda bana olanların, hepsinin benim rüyamı görerek bana yardım ettikleri olağanüstü bir rüya gibi bir şey olduğunu söyledi. “Fakat bu aptalca,” diye konuşmaya başladım, ama elini sallayarak beni susturdu.
“Hepimiz aynı rüyayı görüyoruz,” diye temin etti beni.
Benim anlayamadığım bir neşeyle kendinden geçmiş gibiydi. Bluzuma damlamış olan domates sosunu bulmaya çalışarak, “Biraz önce yediğim lezzetli yemeklere ne dersin?” diye sordum. Ona lekeleri gösterdim. Üstüne basarak, “Bu bir rüya olamaz. O yemekleri yedim ben!” diye bağırdım heyecanla. “Yedim! Ben kendim yedim onları.”
Sanki böyle feveran etmemi bekliyormuş gibi sakin bir sükûnetle bana baktı. “Ya Bay Flores'in seni kaldırıp okaliptüs ağacının tepesine çıkartmasına ne dersin?” diye sordu tatlılıkla.
Onun beni ağacın tepesine değil, sadece bir dala çıkarttığını söylemek üzereydim ki, “Bunu düşündün mü?” diye fısıldadı.
“Hayır, düşünmedim,” dedim aksi aksi.
“Elbette düşünmedin,” dedi, sanki etrafımızaki herhangi bir ağacın en alçak dalına bile yerden uzanmanın mümkün olmadığını tam o anda hatırladığımı fark etmiş gibi bilgiç bilgiç başını sallıyordu. Sonra da rüyalarda ussal olmadığımız için bunu düşünmemiş olduğumu söyledi. “Rüyalarda sadece eylemde bulunabiliriz,” dedi üstüne basarak.
“Dur bir dakika,” diye sözünü kestim. “Biraz başım dönüyor olabilir, kabul ediyorum. Ne de olsa sen ve arkadaşların karşılaştığım en tuhaf insanlarsınız. Fakat olabildiğince uyanığım ben.” Bana güldüğünü görünce, “Bu bir rüya değil!” diye haykırdım.
Başını belli belirsiz sallayarak Bay Flores’e işaret etti. Bay Flores hızlı bir hareketle elime uzandı ve yanında ben olduğum halde, kendini ileriye doğru, en yakın okaliptüs ağacının bir dalına fırlattı. Bir an orada oturup kaldık, sonra daha ben bir şey söyleyemeden beni yere, daha önce oturduğumuz aynı noktaya geri çekti.
“Ne demek istediğimi anlıyor musun?” diye sordu uzun boylu kadın.
Bir sanrı gördüğüme inanarak, “Hayır, anlamıyorum,” diye bağırdım. Korkum öfkeye dönüştü ve ona en iğrenç küfürleri yağdırmaya başladım. Öfkem tükendikten sonra bir kendime-acıma dalgasına kapıldım ve ağlamaya başladım. Hıçkırıklar arasında, “Sizler bana ne yaptınız?” diye sordum. “Yemeğe, suya bir şey mi koydunuz?”
Uzun boylu kadın müşfik bir tavırla, “Öyle bir şey yapmadık biz,” dedi. “Senin hiçbir şeye ihtiyacın . . . ”
Onu zor işitiyordum. Gözyaşlarım koyu, saydam bir perde gibiydi; kadının hem yüzünü hem de sözlerini bulanıklaştırıyordu.
“Bekle,” dediğini duydum, ne onu ne de arkadaşlarını göremiyordum. “Bekle, daha uyanma.”
Sesinin tonunda o kadar zorlayıcı bir şey vardı ki hayatımın onu tekrar görmeme bağlı olduğunu biliyordum. Tümüyle beklenmedik, bilinmez bir güçle gözyaşlarımın oluşturduğu perdeyi yarıp geçtim.
Yumuşak bir el çırpma sesi duydum ve sonra onları gördüm. Gülümsüyorlardı, gözleri öyle keskin bir şekilde parlıyordu ki sanki gözbebekleri içsel bir ateşle yanıyor gibiydi. Bu aptalca feveranım için önce kadınlardan, sonra da diğer iki adamdan özür diledim. Fakat özürümü duymamakta inat ediyorlardı. Fevkalade iyi bir iş çıkardığımı söylediler.
Mariano Aureliano, “Bizler bir efsanenin yaşayan parçalarıyız,” dedi. Sonra dudaklarını büzerek havaya doğru üfledi. “Şimdi seni bu efsaneyi elinde tutan birine üfleyeceğim. O bütün bunları aydınlatmana yardım edecektir.”
“Kim olabilir ki bu?” diye sordum umarsızca. Onun da babam kadar dikkafalı olup olmadığını soracaktım, ama Mariano Aureliano dikkatimi dağıttı. Hâlâ havaya üflüyordu. Beyaz saçları diken diken olmuştu; yanakları şişmiş ve kızarmıştı.
Sanki onun bu çabasına cevap veriyormuş gibi hafif bir esinti başladı ve okaliptüs ağaçlarını hışırdattı. Mariano Aureliano başını olumlu anlamda salladı, öyle görünüyordu ki dile getirmediğim bu düşüncemin ve kafamın karışıklığının farkındaydı. Yüzüm Bacatete dağlarına bakana dek usulca beni döndürdü.
Esinti bir rüzgâra dönüştü. Rüzgâr öyle sert ve soğuktu ki nefes almak acı veriyordu. Uzun boylu kadın, sanki hiç kemiği yokmuş da çözülüyormuş gibi görünen bir hareketle ayağa kalktı, elimi tuttu ve beni kendisiyle birlikte çekerek saban izlerinin içinden geçirdi. Tarlanın ortasında birden durduk. İleriye doğru uzattığı kollarıyla uzakta fırıl fırıl dönen, kuru yapraklardan ve toz topraktan oluşan helezonu çektiğine yemin edebilirdim.
“Rüyalarda her şey mümkündür,” diye fısıldadı.
Gülerek rüzgârı çağırmak için kollarımı açtım. Yapraklar ve toz toprak etrafımızda öyle bir güçle dans ediyordu ki gözlerimin önündeki her şey bulanıklaştı. Uzun boylu kadın birdenbire uzaklara gitmişti. Bedeni kırmızımsı bir ışığın içinde çözülüyormuş gibi göründü, ta ki görüş alanımdan tamamen çıkana dek. Ve sonra kafamın içine karanlık doldu.

4

Cvp: Florinda Donner - Rüyacı

3

BU PİKNİĞİN BİR rüya mı yoksa gerçekten yaşanmış mı olduğuna karar vermek o sıralarda imkânsızdı benim için. Şifacının odasındaki yatakta uykuya daldığım andan itibaren içinde yer aldığım bütün olayları ardışık bir sıra halinde hatırlayamıyordum. Uykuya daldıktan sonra net olarak anımsadığım tek şey kendimi aynı odada, masada Delia'yla oturmuş konuşuyor bulduğumdu.
Çocukluğumda da sık sık başıma gelen bu tür bellek boşalmalarına aşinaydım, o nedenle bu uyumsuzluğu ilk başta pek önemsemedim. Çocukken oyun oynamak hevesiyle sık sık yatağımdan yarı uykulu bir halde kalkar ve pencere kafesinden geçerek evden gizlice sıvışırdım. Çoğu kez gerçekten de aşağıdaki meydanda uyanır, yatağa benim kadar erken gönderilmeyen başka çocuklarla beraber oynardım.
Bu olayı ardışık bir zaman sırasına koyamasam da, bu pikniğin gerçek olduğuna dair kafamda hiçbir şüphe yoktu. Düşünmeye, olayları ayrıntılarına inerek kısım kısım incelemeye çalıştım, fakat çocukluğumdaki bellek boşluklarını ortaya çıkartmak beni korkutuyordu. Nedense Delia'ya arkadaşları hakkında soru sormak istemiyordum, o da bilgi vermeye hiç gönüllü görünmüyordu. Mamafih, ona bir rüya olduğunu bildiğim şifa törenini sordum.
“Bir şifacıyla ilgili öyle ayrıntılı bir rüya gördüm ki,” diye konuşmaya başladım ihtiyatlı bir şekilde. “Sadece bana adını söylemekle kalmadı, bütün kâbuslarımı da yok etmiş olduğunu garanti etti.”
“O bir rüya değildi,” dedi Delia, ses tonu hoşnutsuzluğunu açığa vuruyordu. Gözlerini bana dikip öyle keskin bir şekilde baktı ki huzursuz huzursuz kıpırdandım, oradan uzaklaşmak istedim. “Şifacı sana adını söyledi,” diye sürdürdü konuşmasını. “Ve senin uykuyla ilgili dertlerini hallettiği de kesin.”
“Ama bir rüyaydı o,” diye ısrar ettim. “Rüyamdaki şifacı bir çocuk kadardı. Gerçek olamazdı.”
Delia masanın üstündeki bir bardak suya uzandı, ama içmedi. Bardağı tek bir damla bile dökmeden tekrar tekrar çevirdi, sonra parıldayan gözlerle bana baktı. “Şifacı sadece küçük olduğu izlenimini verdi sana, hepsi bu,” dedi. Sanki bu sözcükler henüz aklına gelmiş de bunları tatminkâr bulmuş gibi kendi kendine başını salladı. Suyunu yavaşça, höpürdete höpürdete yudumladı, bakışları yumuşak ve düşünceliydi.
“Seni iyileştirmek için küçük olmak zorundaydı.”
“Küçük mü olmak zorundaydı? Yani onu sadece küçük olarak gördüğümü mü söylemeye çalışıyorsun?”
Delia başını olumlu anlamda salladı, sonra bana doğru eğilerek şöyle fısıldadı, “Anlarsın ya, rüya görüyordun, ama yine de bir rüya değildi bu. Şifacı gerçekten sana geldi ve seni iyileştirdi, ama şimdi olduğun yerde değildin o sırada.”
“Hadi, Delia,” diye karşı çıktım. “Sen neden bahsediyorsun? Bunun bir rüya olduğunu biliyorum. Rüyalar benim için bütünüyle gerçek olsa bile rüya gördüğümün her zaman farkındayımdır. Benim derdim de buydu zaten, hatırlıyor musun?”
“Şimdi şifacı seni iyileştirdiği için, belki artık derdin değil de yeteneğin bu senin,” dedi gülümseyerek. “Senin soruna geri dönersek, şifacı bir çocuk gibi küçük olmalıydı, çünkü kâbusların ilk defa başladığı zaman çok gençtin sen.”
Söyledikleri öyle garipti ki gülemedim bile. “Ve şimdi ben iyileştirildim mi?” diye sordum alaycı bir tavırla.
“İyileştirildin,” dedi. “Rüya görmede sağaltımlar büyük bir kolaylıkla, neredeyse hiç çaba gösterilmeden gerçekleştirilir. Zor olan insanların rüya görmesini sağlamaktır.”
“Zor mu?” diye sordum, sesim istediğimden daha sert çıkmıştı. “Herkes rüya görür. Hepimizin uyuması gerek, öyle değil mi?”
Delia gözlerini devirerek alay edercesine tavana baktı, sonra bakışlarını bana dikerek, “Benim bahsettiğim rüyalar onlar değil. Onlar sıradan rüyalardır. Rüya görmenin amacı vardır; sıradan rüyaların hiçbir amacı yoktur,” dedi.
“Elbette vardır!” diye karşı çıktım üstüne basarak, sonra da rüyaların psikolojik önemi hakkında uzun uzadıya şiddetli bir tartışıya girdim. Sanat, psikoloji ve felsefedeki çalışmaları örnek verdim.
Delia bu verdiğim bilgilerden az bile olsa etkilenmemişti. Sıradan rüyaların gerçekten de bireylerin akıl sağlığını korumalarına yardım etmesi gerektiğinde benimle hemfikirdi, ama kendisinin bununla ilgilenmediğini söylüyordu. “Rüya görmenin bir amacı vardır; sıradan rüyalarınsa amacı yoktur,” diye tekrarladı.
“Ne amacı, Delia?” diye sordum, sözde tevazu göstererek.
Sanki yüzünü benden saklamak istiyormuş gibi başını yana çevirdi. Bir an sonra tekrar bana döndü. Gözlerinde soğuk ve uzak bir şey vardı, yüz ifadesindeki bu değişim o denli merhametsizdi ki korktum. “Rüya görmenin her zaman pratik bir amacı vardır,” dedi. “Bu amaç rüya görene basit ya da girişik yollarla yardım eder. Senin uykudaki dertlerinden kurtulmana yardım etti. Piknikteki cadıların senin özünü anlamalarına yardım etti. Benim turist kartımı görmeyi isteyen göçmen bürosundaki muhafızın farkındalığından kendimi gizlememe yardım etti.”
“Ne söylediğini anlamaya çalışıyorum, Delia,” diye mırıldandım. “Yani sizlerin, insanların iradesine karşı onları ipnotize edebildiğinizi mi söylemeye çalışıyorsun?”
“İstiyorsan böyle de diyebilirsin,” dedi. Yüzünde pek duygudaşlık taşımayan soğuk, kayıtsız bir ifade vardı. “Senin henüz anlayamadığın şu ki sen kendin ipnotik diye adlandırdığın bu duruma kolayca girebiliyorsun. Biz buna rüya görme diyoruz: rüya olmayan bir rüya, gönlümüzün istediği her şeyi yapabildiğimiz bir rüya.”
Delia'nın söyledikleri benim için belli bir anlam taşımaktaydı, ne var ki düşüncelerimi ve duygularımı ifade edecek bir sözcük bulamıyordum. Afallamış bir halde gözlerimi ona dikip bakakaldım. Birdenbire ilk gençlik çağımda yaşadığım bir olayı hatırladım. Nihayet babamın jipinde sürücü eğitimi almama izin verildiği zaman, nasıl vites değiştireceğimi zaten bildiğimi göstererek ailemi şaşırtmıştım. Yıllardır rüyalarım da bunu yapıp durmuştum. İlk defa bu riski göze alıp yola çıktığımda, benim bile şaşırdığım bir güvenle Caracas'tan deniz kenarında bir liman olan la Guayra'ya kadar gittim. Bu olayı Delia'ya anlatmam gerekir mi diye düşündüm, ama bunun yerine ona şifacının gerçekte boyunun ne kadar olduğunu sordum.
“Uzun boylu bir kadın değildir. Ama senin gördüğün kadar küçük de değildir. Senin menfaatin için, şifa verme rüyanda kendi küçüklüğünü yansıttı, o nedenle de küçüktü. Sihirin doğasıdır bu. Neyin izlenimini vermek istiyorsan o olmalısın.”
“O bir sihirbaz mı?” diye sordum umutla. Hepsinin bir sirkte çalıştığı, bir sihirbazlık gösterisinin bir parçası oldukları düşüncesi birkaç defa aklımdan geçmişti. Bunun onlar hakkındaki pek çok şeyi açıklayacağına inanıyordum.
“Hayır, o bir sihirbaz değil,” dedi Delia, “bir büyücü o.”
Bana öyle küçümseyerek baktı ki sorduğum sorudan utandım. “Sihirbazlar sirklerde olur,” diye açıkladı, gözlerini manalı bir şekilde bana dikerek. “Büyücülerse dünyanın bir parçası olmaksızın bu dünyadadırlar.” Uzun bir süre sustu, sonra içini çekerek, “Esperanza'yı görmek ister misin şimdi?” diye sordu.
“Evet,” dedim hevesle, “bunu çok isterim.”
Şifacının bir rüya değil de gerçek olması ihtimali başımı döndürmüştü. Delia’ya pek inanmıyordum, ama yine de ona inanmayı çok istiyordum. Düşüncelerim çılgınca akıyordu; birden rüyamdaki şifacının adının Esperanza olduğunu Delia'ya söylemediğimi kavrayıverdim.
Düşüncelerime öyle gömülmüştüm ki Delia'nın konuştuğunu fark etmemiştim.
“Affedersin, ne dedin?”
“Bütün bunlardan bir anlam çıkarabilmenin tek yolu rüya görmeyi geri çağırmaktır,” dedi. Tatlı tatlı gülerek, sanki birisine gelmesi için işaret ediyormuş gibi elini salladı.
Benim için söylediklerinin bir önemi yoktu. Ben çoktan başka bir düşünce silsilesine dalıp gitmiştim. Esperanza gerçekti. Ve onun benim için her şeyi netleştireceğinden emindim. Üstelik piknikte de yoktu; öteki kadınlar kadar fena davranmamıştı bana. İçimde Esperanza'nın benden hoşlanmış olduğuna dair belli belirsiz bir umut besliyordum; bu düşünce bir şekilde güvenimi tazeliyordu. Duygularımı Delia'dan saklamak için şifacıyı görmeye can attığımı söyledim. “Ona teşekkür etmek ve tabii benim için bütün bu yaptıklarının karşılığını ödemek isterim.”
“Karşılığı çoktan ödendi,” dedi Delia. Gözlerindeki alaycı pırıltı ne düşündüğümü bildiğini açıkça gösteriyordu.
“Karşılığı çoktan ödendi de ne demek?” diye sordum, sesim elimde olmadan çok tiz çıkmıştı. “Kim ödedi?”
Delia bir an için beni rahatlatan belirsiz bir sevecenlikle, “Açıklaması zor,” dedi, “her şey Nogales'teki arkadaşının partisinde başladı. Hemen dikkatimi çektin.”
Özenle seçilmiş, zevkli giysilerim hakkında bir iltifat duymayı bekleyerek, “Öyle mi?” diye sordum.
Rahatsız edici bir sessizlik oldu. Delia'nın yarı kapalı gözkapaklarının ardındaki gözlerini göremiyordum. Delia, arkadaşımın büyükannesiyle konuşmak zorunda kaldığım her seferinde sanki uyuyormuş gibi dalgın görünmemin dikkatini çektiğini söylerken sesinde dingin olmakla beraber acayip tedirgin edici bir şey vardı.
“Dalgın demek hafif olur,” dedim. “O yaşlı kadını benim insan şekline girmiş şeytan olmadığıma ikna etmek için neler yapmak zorunda kaldığımı, neler çektiğimi bilemezsin.”
Delia beni duymamış gibiydi. “Senin rüya görmek için büyük bir yeteneğin olduğunu anında anladım,” diye devam etti. “Bu yüzden seni evin içinde sürekli izledim ve nasıl hareket ettiğini gördüm. Ne yaptığının ya da ne söylediğinin tam olarak farkında değildin. Yine de iyiydin, konuşuyor, gülüyor ve hoşa gitmek için kafanı patlatasıya yalan söylüyordun.”
Kırıldığımı açığa vurarak, “Bana yalancı mı diyorsun?” diye sordum yarı şaka. İçimdeki bir şey ona kızmam için beni dürtüyordu. Bu tehdit edici duygu geçene kadar masadaki sürahiye diktim gözlerimi.
“Sana yalancı demeye cesaret edemem,” dedi pek azametli bir şekilde. “Sana rüya görücü derim ancak.” Sesinde aşırı bir ciddiyet, gözlerindeyse çocuksu bir neşe ile hoş bir muzipliğin parıltıları, “Beni yetiştiren büyücüler insanın, bunu söylemeye erki olduğu sürece, ne söylediğinin pek önemi olmadığını anlattılar bana,” dedi. Sesinde öyle bir şevk ve kabulleniş vardı ki kapının arkasından birinin bizi dinlediğine emin oldum. “Ve bu erki elde etmenin yolu rüya görmekten geçer. Sen bunu bilmiyorsun, çünkü doğal olarak yapıyorsun, ancak gerektiği zaman zihnin anında rüya görmeye giriyor.”
“Sen büyücüler tarafından mı yetiştirildin, Delia?” diye sordum konuyu değiştirmek için.
“Elbette,” dedi, sanki bu dünyanın en doğal şeyiymiş gibi.
“Annen baban büyücü müydü?”
“Oh, hayır,” dedi kendi kendine gülerek. “Birgün büyücüler beni buldular ve o andan itibaren beni yetiştirdiler.”
“Kaç yaşındaydın? Çocuk muydun?”
Delia sanki bu sorumla mizahın doruklarına çıkmışım gibi güldü. “Hayır, çocuk değildim,” dedi. “Beni bulup yetiştirmeye başladıklarında muhtemelen senin yaşlarındaydım.”
“Seni yetiştirmeye başladıklarını söylerken ne demek istiyorsun?”
Delia gözlerini bana odaklamadan bakışlarını üstüme dikti. Bir an için beni duymadığını, ya da duymuş olsa bile cevap vermeyeceğini düşündüm. Sorumu tekrarladım. Omuzlarını silkerek gülümsedi. Nihayet, “Bir çocuk nasıl yetiştirilirse öyle yetiştirdiler beni,” dedi. “Kaç yaşında olduğun önemli değil; onların dünyasında sen bir çocuksun.”
Birden konuştuklarımızın duyulabileceğinden korkarak omzumun üstünden bir göz attım ve “Kim bu büyücüler, Delia?” diye fısıldadım.
“Çok zor bir soru bu,” dedi düşünceli bir tavırla. “Şu anda bu soruya cevap vermeye başlayamam bile. Onlar hakkında bütün söyleyebileceğim şu ki bana insanın asla kendisine inanılması için yalan söylememesi gerektiğini söyleyen onlardı.”
“Öyleyse insan ne için yalan söylesin ki?” diye sordum.
“Sırf zevk olsun diye,” diye cevabı yapıştırdı. Sonra sandalyeden kalkarak avluya açılan kapıya doğru yürüdü. Adımını dışarı atmadan önce döndü ve sırıtarak, “‘Eğer inanılmak için yalan söylemiyorsan, insanların senin hakkında ne düşündüğüne aldırmadan her şeyi söyleyebilirsin' deyişini biliyor musun?” diye sordu.
“Hiç böyle bir deyiş duymadım,” dedim. Bunu uydurduğundan şüphelenmiştim; tam ona göre bir laftı bu. “Ayrıca ne söylemeye çalıştığını da anlamıyorum,” diye ekledim soğuk bir resmiyetle.
“Eminim anlıyorsun,” dedi, siyah saçlarının perçemleri arasından yan gözle bana bakarak. Onu izlemem için çenesiyle bana işaret etti. “Hadi, şimdi gidip Esperanza'yı görelim.”
Ayağa zıplayıp arkasından fırladım, ama kapının yanında birden durdum. Dışarıdaki parlaklıktan dolayı bir an gözlerim kamaştı ve biraz önce neler olduğunu merak ederek orada kalakaldım. Sanki tarlanın içinden geçip Bay Flores'in ardından koştuğumdan beri hiç zaman geçmemiş gibiydi. O zaman da olduğu gibi güneş hâlâ tepedeydi.
Delia bir köşeyi dönerken kırmızı eteği gözüme ilişti. Arkasından fırladım. Taş bir kemerden geçerek büyüleyici bir avluya çıktım.
İlk önce hiçbir şey göremedim, avludaki bir yığın gölgeyle göz kamaştırıcı güneş ışığı arasındaki tezat öyle yoğundu ki. Nemli havayı içime çekerek hiç hareketsiz, soluk soluğa öylece durdum orada; etraf mis gibi hanımeli, ıtırşahi ve portakal çiçeği kokuyordu. Gökten sarkıyormuş gibi görünen iplere tırmanan ıtırşahiler, eğreltiotlarının, fundaların ve ağaçların oluşturduğu yeşillik arasında parlak renklerle boyanmış bir goblen gibi asılı duruyordu.
Rüyamda görmüş olduğum şifacı avlunun ortasındaki bir sallanan sandalyede oturuyordu. Delia'dan ve piknikteki kadınlardan çok daha yaşlıydı, ama bunu nasıl anladığımı açıklayamazdım. Düşsel bir havayla, kendini kaptırmış öne arkaya sallanıyordu. Bütün varlığımı saran kederli bir acı hissettim, çünkü bu sallanma hareketinin onu benden gittikçe daha çok uzaklaştırdığına dair usdışı bir kanaat vardı içimde. Ona baktıkça bir ıstırap dalgası, tanımlanamaz bir yalnızlık sardı beni. Avluyu geçerek yanına gidip onu tutmak istedim, ama avlunun son kerte girift bir şekilde döşenmiş olan koyu renk çinilerindeki bir şey ayaklarımı olduğu yerde tuttu.
Nihayet, “Esperanza,” diye fısıldamayı başardım. Sesim öyle dermansızdı ki kendim bile güç bela duyabildim.
Gözlerini açtı ve sanki beni bekliyormuş gibi, hiç şaşkınlık göstermeden gülümsedi. Ayağa kalkıp bana doğru yürümeye başladı. Bir çocuk kadar ufak tefek değildi, aşağı yukarı benim boyumda, bir elliüç kadar vardı. İnce ve narin görünüşlüydü, yine de öyle bir canlılık yayıyordu ki kendimi küçük ve çelimsiz hissettim.
“Seni tekrar gördüğüme çok sevindim,” dedi. Sesi içten geliyordu. Hasır koltuklardan birini çekip yanına oturmamı işaret etti.
Çevreme bakınca Delia da dahil öteki kadınların da orada olduklarını gördüm. Fundalar ve ağaçlar tarafından yarı gizlenmiş hasır koltuklarda oturuyorlardı; onlar da beni merakla izliyorlardı. Bazıları kucaklarındaki tabaklardaki tamaleleri yemeği sürdürürken bazıları da bana gülümsedi.
Kadınlar avludaki gölgeli, yeşil ışık altında—dünyevi bir iş olan yemek yemeğe rağmen—kırılgan ve hayali görünüyorlardı. Yine de olağanüstü bir canlılık vardı hepsinde. Şeffaf bir sis gibi etrafımıza çöken avlunun yeşilimsi ışığını emmişlerdi sanki. Kafamdan, hayaletlerin mesken tuttuğu bir evde olduğuma dair ürkütücü bir düşünce geçti.
“Bir şeyler yemek ister misin?” diye sordu Esperanza. “Delia hayal edemeyeceğin kadar lezzetli yemekler yaptı.”
“Hayır, teşekkür ederim,” diye mırıldandım, sanki sesim kendi sesim değildi. Yüzündeki soru soran ifadeyi görünce takatsiz bir sesle ekledim, “Aç değilim.” Öyle asabi ve endişeliydim ki açlıktan ölsem bile tek bir lokma yutamazdım.
Esperanza korktuğumu hissetmiş olmalıydı. Bana doğru eğilip güven veriyormuş gibi koluma vurdu. “Bilmek istediğin nedir?”
“Seni bir rüyada gördüğümü sanıyordum,” deyiverdim, sonra gözlerindeki kahkahayı fark ederek ekledim, “Şimdi ben rüya mı görüyorum?”
Kelimelerini yavaş yavaş ve dikkatle telaffuz ederek, “Rüya görüyorsun, ama uyumuyorsun,” diye yanıtladı.
“Nasıl oluyor da uyumuyor ve rüya görebiliyorum?”
“Bazı kadınlar bunu büyük bir kolaylıkla yapabilirler,” dedi. “Rüya görebilirler ve uyumuyor olabilirler. Sen de bu kadınlardan birisin. Diğerleri bunu başarmak için bir ömür boyu çalışmak zorundalar.”
Sesinde bir parça hayranlık hissettim, fakat gururum zerre kadar okşanmadı. Tersine, her zamankinden daha fazla endişelendim. “Fakat uyumadan rüya görmek nasıl mümkün olabilir ki?” diye üsteledim.
“Sana bunun nasıl mümkün olduğunu açıklasam anlamazsın,” dedi. “İnan bana, şimdilik açıklamaları ertelemek daha iyi.” Tekrar koluma vurdu, yüzü tatlı bir gülümsemeyle aydınlandı. “Senin için rüyaları getirenim ben, şu an için bunu bilmen yeterli.”
Ben yeterli olduğunu düşünmüyordum, ama bunu ona söylemeye cesaret edemedim. Bunun yerine, “Beni kâbuslarımdan kurtarıp iyileştirdiğin zaman uyanık mıydım? Delia ve diğerleriyle birlikte tarlada otururken rüya mı görüyordum?” diye sordum.
Esperanza bana bir an uzun uzun baktı, sonra sanki muazzam bir gerçeği açıklamaya karar vermiş gibi bilgece başını salladı. “Bizim yaptıklarımızın gizini anlayamayacak kadar budalasın.” Bunu öyle tabii bir şekilde, öylesine yargılamadan söyledi ki bundan alınmak ya da sözlerini çürütmek bile gelmedi aklıma.
Hevesle, “Ama bunu anlamamı sağlayabilirsin, değil mi?” diye yalvardım.
Kadınlar kıkır kıkır güldüler. Gülmeleri alaycı değil de, bütün etrafımda boğuk bir koro gibi yankılanan bir mırıltı gibiydi. Sesler kadınlardan değil de avludaki gölgelerden geliyordu sanki. Bu bir kıkırdama olmaktan çok bir fısıltıydı, sadece içimdeki itici şevki kaybetmemi sağlamakla kalmayıp, tedirgin edici şüphelerimi ve bilme arzumu da yok eden nazik bir uyarıydı. Ve, en ufak şüphe duymadan, her iki defasında da uyanık olduğumu ve rüya gördüğümü anladım. Gerçi, açıklayamadığım bir bilgiydi bu. Kelimelerin ötesinde bir şeydi.
Ne var ki birkaç dakika sonra bu kavrayışımı tahlil etmek, bütün bunları bir tür mantıksal çerçeveye yerleştirmek zorunda hissettim kendimi.
Esperanza açık bir memnuniyetle bana baktı. “Sana bizim kim olduğumuzu ve ne yaptığımızı açıklayacağım,” dedi.
Açıklamasına bir uyarıyla başladı. Bana söylemek zorunda olduklarına inanmanın kolay olmadığını söyledi. Bu yüzden yargılamaktan uzak durmalı, müdahale etmeden ve soru sormadan söyleyeceklerini sonuna kadar dinlemeliydim.
“Bunu yapabilir misin?”
“Tabii,” dedim hemen.
Bir an sustu, gözleriyle düşünceli bir şekilde beni ölçüp biçti. Kararsızlığımı, ve dudaklarımdan dökülmek üzere olan soruyu sezmiş olmalıydı.
“Sorularına cevap vermek istemiyor değilim,” dedi, “daha ziyade şu anda cevapları anlaman mümkün değil.”
Onunla hemfikir olmasam da olumlu anlamda başımı salladım, ona kaçamak bir bakış bile atsam konuşmayı hepten keseceğinden korkuyordum.
Esperanza hem inanılmaz hem de büyüleyici bir şey söyledi bana, sesi ancak hafif bir mırıltı halinde çıkıyordu. Kendilerinin, İspanyol fethinden binlerce yıl önce Oaxaca vadisinde yaşayan büyücülerin tinsel soydaşları olduğunu söyledi.
Uzun bir süre sustu. Parlak, renk renk ıtırşahilere odaklanmış gözleri nostaljik bir şekilde geçmişe uzanmış gibi görünüyordu. “O büyücülerin faaliyetlerinin, benimle olduğu kadar, seninle de ilintili olan kısmına rüya görme denilir,” diye devam etti konuşmasına. “Bu büyücüler olağanüstü rüya görme erkine sahip olan ve hayal gücüne meydan okuyan edimlerde bulunan kadınlar ve erkeklerdi.”
Kollarımı dizlerime sarmış onu dinliyordum. Esperanza mükemmel bir anlatıcı, son kerte yetenekli bir taklitçiydi. Anlatısının her yön değiştirişiyle yüzü de değişiyordu. Yüzü bazen bir genç kadın, bazen bir yaşlı kadın yüzü ya da masum ve afacan bir çocuk ya da bir erkek yüzü oluyordu.
Esperanza, kadınların ve erkeklerin, binlerce yıl önce, normal dünyamızın içine ve dışına kaymalarına olanak sağlayan bir bilgiye sahip olduklarını söyledi. Bu şekilde yaşantılarını iki alana ayırmışlardı: gece ve gündüz. Gündüzleri işlerini herkes gibi yürütüyorlardı: normal, beklenilen türde, her günkü davranışlarda bulunuyorlardı. Oysa geceleri rüya görücüler oluyorlardı. Gerçeklik olduğunu düşündüğümüz şeyin sınırlarını kıran rüyalar görüyorlardı sistematik olarak.
Sanki sözlerinin iyice içime sinmesine izin vermek için bana zaman tanıyormuş gibi tekrar duraladı.
“Karanlığı bir paravan gibi kullanarak,” diye devam etti, “akıl almaz bir şey başardılar; uyanıkken rüya görebiliyorlardı.”
Esperanza dile getirmek üzere olduğum soruyu önceden sezinleyerek, uyanıkken rüya görmenin, tümüyle farkındalıklı ve uyanıkken onlara zihni sersemleştiren hünerler göstermeleri için gerekli enerjiyi veren bir rüyanın içine dalabildikleri anlamına geldiği açıkladı.
Evdeki saldırgan ilişki tarzı yüzünden uzun süre dinleme yeteneğini hiçbir zaman geliştirememiştim. Eğer doğrudan doğruya, kavgacı sorularla araya giremezsem, ne kadar ilginç olursa olsun, sözsel iletişim benim için anlamsızdı. Tartışamadığım için yerimde duramıyordum. Esperanza'nın sözünü kesmek için can atıyordum. Soracak sorularım vardı, ama sözünü kesmek için duyduğum dürtünün itici gücü cevap almak, bir şeylerin bana açıklanması değildi. Yapmak istediğim, kendimi tekrar normal hissetmek için onunla bağıra çağıra çekişmek için duyduğum içimden gelen zorlayıcı hisse teslim olmaktı.
Esperanza sanki içinde bulunduğum karmaşanın farkındaymış gibi bir an gözlerini bana dikti, sonra da konuşmam için işaret etti. Ya da ben bana böyle bir buyruk verdiğini sandım. Konuyla ilgili olmasa bile—her zamanki gibi—aklıma gelen herhangi bir şeyi söylemek için ağzımı açtım. Ama tek kelime söyleyemedim. Konuşmaya çabaladım ve gargara yapar gibi sesler çıkarttım. Arkamdaki kadınlar bunu görünce mest oldular.
Esperanza sanki boş yere çabaladığımı fark etmemiş gibi konuşmaya devam etti. Ona bütün dikkatimi vermem beni korkunç şaşırttı. Büyücülerin bilgisinin kökenlerinin sadece bir efsane bazında anlaşılabileceğini söyledi. İnsanoğlunun içinde bulunduğu berbat durumu—bir hayvan gibi yiyecek ve üremeyle güdülenmek— paylaşan bir üstün varlık insanoğluna rüya görme erkini vermiş ve ona rüyalarını nasıl kullanacağını öğretmişti.
“Elbette efsaneler gerçeği gizli bir biçimde anlatırlar,” diye açıkladı. “Gerçeği gizlemekteki başarıları, insanoğlunun efsanelerin sadece hikâye olduğuna inanmasına dayanır. Sadece ilkel ya da bozuk kafaların ürettiği aldatmacalar ya da bu kafaların hayal ettiği şeyler gibi görünen, kuşa ya da meleğe dönüşen insan efsaneleri gizli bir gerçeği sezdirmeye çalışan hikâyelerdir.
“Böylelikle, yeni efsaneler oluşturmak ve eski efsaneler deki gizli gerçeği keşfetmek binlerce yıldır büyücülerin görevi olageldi.
“İşte burada rüya görücüler sahneye çıkıyor. Rüya görme alanında en iyisi kadınlardır. Kendilerini tümüyle verme, kendilerini bırakıverme yeteneğine sahiptir onlar.
“Bana rüya görmeyi öğreten kadın iki yüz rüyayı birden sürdürebiliyordu.”
Esperanza sanki tepkimi ölçüyormuş gibi dikkatle bana baktı. Tam anlamıyla aptallaşmıştım, zira ne demek istediği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bir rüyayı sürdürebilmenin, insanın kendisi hakkında özel bir şeyin rüyasını görmesi ve istediği zaman bu rüyaya girebilmesi olduğunu açıkladı. Kendi öğretmeninin istediği zaman kendisi hakkındaki iki yüz özel rüyaya girebildiğini söyledi.
“Kadınlar emsalsiz rüya görücülerdir,” dedi. “Son kerte pratiktirler. Bir rüyayı tutmak için insanın pratik olması gerekir, çünkü rüya insanın pratik yönleriyle ilgili olmalıdır. Öğretmenimin gözde rüyası kendisini rüyasında bir şahin olarak görmekti. Bir diğer gözde rüyası da kendisini rüyasında bir baykuş olarak görmekti. Günün hangi vaktinde olduğuna bağlı olarak ya biri ya da öteki olduğuna dair rüya görebilirdi; uyanıkken rüya gördüğü için de gerçekten ve kesin olarak bir şahin ya da bir baykuştu.”
Ses tonunda ve gözlerinde öyle bir içtenlik ve inanç vardı ki tümüyle onun büyüsüne kapılmıştım. Bir an için bile ondan şüphelenmedim. O anda bana söyleyebileceği hiçbir şey bana tuhaf gelmeyecekti.
Esperanza, bu türde bir rüyaya erişmek için kadınların çelik gibi bir iradesi olması gerektiğini açıkladı. Bana doğru eğildi ve sanki diğerlerinin onu duymasını istemiyormuş gibi fısıldayarak, “Çelik gibi bir irade derken çok gayret isteyen herhangi bir rutin işi değil de, daha ziyade kadınların onlardan beklenen rutin işleri kesmeleri gerektiğini kastediyorum. “Ve bunu gençken yapmaları gerek,” dedi üstüne basarak. “Hepsinden önemlisi de güçleri yerindeyken. Çoğunlukla kadınlar, kadın olma işiyle alakalarını kesecek kadar yaşlandıkları zaman dünyevi olmayan ya da öteki dünyayla ilgili düşünceler ve faaliyetlerle ilgilenme zamanlarının geldiğine karar verirler. Böyle kadınların hemen hiç başarılı olamadıklarını pek azı bilir ya da pek azı buna inanmak ister.” Sanki bir davula vuruyormuş gibi usulca karnıma bir şaplak attı. “Bir kadının gücünün sırrı rahmidir.”
Esperanza sanki kafamda patlayan aptalca soruyu gerçekten duymuş gibi kesin bir tarzda başını salladı: “Rahmi mi?” “Kadınlar,” diye sürdürdü konuşmasını, “dölyataklarını yakmakla işe başlamalıdırlar. Onlar, tanrının buyruğunu izleyerek, erkeklerin tohumlaması gereken doğurgan toprak olamazlar.”
Beni dikkatle izleyerek gülümsedi ve “Yoksa dindar mısın?” diye sordu.
Başımı iki yana salladım. Konuşamıyordum. Boğazım öyle sıkışmıştı ki zor nefes alabiliyordum. Korkudan ve hayretten donakalmıştım, bunun nedeni söyledikleri değil, ondaki değişiklikti. Sorulsaydı, ne zaman değiştiğini söyleyemezdim, ama birden yüzü gençleşmişti ve parıldıyordu; sanki içindeki hayatiyet alevlenmiş gibiydi.
“İşte bu iyi!” diye bağırdı Esperanza. “Böylelikle inançlarına karşı mücadele etmek zorunda kalmazsın. İnançların üstesinden gelmek çok zordur. Ben sofu bir katolik olarak yetiştirildim. Dine karşı tavrımı incelemek zorunda kaldığım zaman neredeyse ölüyordum.” İçini çekti. Sesi yumuşayarak hüzünlü bir şekilde, “Ama hakiki bir rüya görücü olmadan önce sürdürmek zorunda olduğum mücadeleye kıyasla bu hiçbir şeydi,” diye ekledi.
Güçlükle nefes alarak bir şeyler daha söylemesini beklerken bütün bedenime hafif bir elektrik akımına benzeyen hoş bir duyumsama yayıldı. Esperanza'nın kendisiyle korkunç yaratıklar arasında geçen dehşetli bir mücadeleye ilişkin bir hikâye anlatmasını bekliyordum. Kendisiyle mücadele etmek zorunda kaldığını açıkladığı zaman uğradığım hayal kırıklığını güçlükle gizleyebildim.
“Bir rüya görücü olmam için özümü alt etmem gerekiyordu,” diye açıkladı. “Hiçbir şey, ama hiçbir şey bu kadar zor değildir. Biz kadınlar özün en biçare esirleriyiz. Öz bizim kafesimiz. Bu kafesimiz, doğduğumuz andan itibaren üstümüze yıkılan beklentilerden ve komutlardan oluşmuştur. Nasıl olduğunu bilirsin. Eğer ilk doğan çocuk bir oğlansa kutlama yapılır. Eğer kızsa omuzlar silkilir ve şöyle denir, “Pekâlâ. Yine de onu seveceğim ve onun için her şeyi yapacağım.”
Yaşlı kadına duyduğum saygıdan dolayı yüksek sesle gülmedim. Hayatımda hiç bu tür sözler duymamıştım. Bağımsız bir kadın olduğumu düşünüyordum. Esperanza'nın söylediklerine bakılırsa, herhangi bir kadından daha iyi bir durumda olmadığım aşikârdı. Normalde böyle bir fikre göstereceğim tepkinin aksine, onunla hemfikir oldum. Bir kadın olmamın ön şartının bağımlı olmak olduğunun hep farkında olmamı sağlamışlardı. Bir kadının, arzulanabilir olabilirse gerçekten talihli olduğu, böylece erkeklerin onun için bir şeyler yapacağı öğretilmişti bana. Kendi başıma bir şeyler yapmaya çalışmamın, eğer bu şey bana verilebilecekse, kadınlığım için küçültücü olduğu söylenmişti bana. Bir kadının yerinin kocası ve çocuklarıyla beraber evi olduğu işlenmişti içime.
“Senin gibi ben de otoriter olmakla beraber yumuşak huylu bir baba tarafından yetiştirildim,” diye devam etti Esperanza. “Ben de senin gibi özgür olduğumu düşündüm. Büyücülerin yolunu— özgürlüğün kendim olmak anlamına gelmediğini—anlamak neredeyse öldürüyordu beni. Kendim olmak kadınlığımı öne sürmekti. Ve bunu yapmak bütün zamanımı, gayretimi ve enerjimi alıyordu.
“Bunun tersine, büyücüler özgürlüğü olanaksızı, beklenmeyeni yapmak—günlük yaşamda hiçbir esası, hiçbir gerçekliği olmayan bir rüya görmek—şeklinde anlarlar.” Sesi yeniden bir fısıltıya dönüşerek şöyle ekledi, “Büyücülerin bilgisi heyecanlı ve yenidir. Bir kadının özünü değiştirmesi ve bir rüya görücü olması için ihtiyaç duyduğu şey hayal gücüdür.”
Esperanza, şayet özünü alt etmeyi başaramamış olsa imiş, yalnızca bir kadının normal yaşantısını sürdürmüş olacağını söyledi: yani, ana babasının onun için tasarladıkları yaşantıyı. Yenik ve küçük düşmüş bir yaşantı. Tüm bilinmeyenlerden yoksun bir yaşantı. Gelenek ve âdetlerce programlanmış bir yaşantı.
Kolumu çimdikledi. Acıyla bağırdım. “Dikkatini versen iyi olur,” diye azarladı.
Kolumu ovuşturup kendimi savunarak, “Veriyorum,” diye mırıldandım; hiç kimsenin ilgimin azaldığını fark etmeyeceğine inanırdım her zaman.
“Büyücülerin dünyasına girmek için kandırılmayacaksın ya da ayartılmayacaksın,” diye uyardı beni. “Seni neyin beklediğini bilerek seçim yapmak zorundasın.”
Ruh halimdeki dalgalanmalar şaşırtıcıydı benim için, çünkü oldukça usdışıydılar. Korkmuş olmam gerekiyordu. Oysa sanki orada olmam dünyadaki en doğal şeymiş gibi sakindim.
Esperanza, “Bir kadının gücünün sırrı rahmidir,” dedi, bir defa daha karnıma şaplak atarak. Kadınların rahimleriyle, daha doğrusu rahimlerinden rüya gördüklerini söyledi. Rahimlerinin olması gerçeği onları mükemmel rüya görücüler yapıyordu.
Daha ben, “Rahim neden bu kadar önemli?” diye düşünmeyi tamamlamadan Esperanza cevap verdi.
“Rahim bizim yaratıcı enerjimizin merkezidir,” diye açıkladı, “hem de öyle bir kerteye kadar ki dünyada hiç erkek olmasaydı kadınlar üremeye devam edebilirlerdi. Ve o zaman dünyayı insan türünün yalnızca dişisi mesken tutardı.” Esperanza tek yanlı üreten kadınların yalnızca kendilerine benzeyen canlı grupları üretebileceklerini ekledi.
Bu spesifik bilgi karşısında gerçekten şaşırmıştım. Bir biyoloji sınıfında partenogenez ve cinsel ilişki olmaksızın üreme konusunu işlediğimizi söylemek için Esperanza'nın sözünü kestim.
Esperanza omuzlarını silkerek açıklamasına devam etti. “Yaşam üretme yeteneğine ve organlarına sahip olan kadınlar, bu aynı organlarla rüya üretme yeteneğine de sahiptirler,” dedi. Gözlerimdeki şüpheyi görerek, “Bunun nasıl yapıldığını merak ederek kendini sıkıntıya sokma,” diye uyardı beni. “Açıklaması çok basit ve basit olduğu için de anlaşılması en zor şeydir bu. Benim bile bu konuda hâlâ sıkıntım var. Ben de, gerçek bir kadın tavrı göstererek, eylemde bulunuyorum. Rüya görüyorum ve açıklamaları erkeklere bırakıyorum.”
Esperanza bana bahsettiği bu büyücülerin başlangıçta bilgilerini kendi soylarından ya da kendi seçtikleri insanlara aktardıklarını, fakat sonucun bir felaket olduğunu ileri sürdü. Keyfi adam kayırmalar sonucunda seçilmiş olan bu yeni büyücüler bu bilgileri geliştirecek yerde, başbaşa verip kendilerini geliştirmekten bahsediyorlardı. Sonunda yıkıma uğradılar ve uğradıkları bu yıkım neredeyse bütün bilgilerini yok etti. O zaman geriye kalan birkaç büyücü, bilgilerinin bir daha asla kendi soylarından olan ya da kendi seçtikleri insanlara değil, tin diye adlandırdıkları kişisel olmayan bir erk tarafından seçilen insanlara aktarılması gerektiğine karar verdiler.
“Ve şimdi bütün bunlar bizi sana getiriyor,” dedi Esperanza. “Eski zamanlardaki büyücüler sadece kesin olarak belirtilen kişilerin hak kazanacağına karar verdiler. Sen bize işaret edildin. Ve şu işe bak! Doğal bir rüya görücüsün sen. Buradan nereye gideceğin bize hükmeden güçlere bağlı. Sana bağlı değil bu, ne de bize tabii ki. Sen sadece kabul ya da reddedebilirsin.”
Sesindeki ivedilikten ve gözlerindeki zorlayıcı ışıktan bu açıklamayı büyük bir ciddiyetle yaptığı anlaşılıyordu. Yüksek sesle gülmemi engelleyen bu içtenliğiydi. Üstüne üstlük çok da bitkindim. Söylediklerini takip etmem için gereksindiğim zihinsel konsantrasyon çok yoğundu. Uyumak istiyordum. Esperanza bacaklarımı gerip yere uzanarak gevşemem için ısrar etti. Öylesine baştan aşağıya gevşemişim ki uyuklamaya başladım.
Gözlerimi açtığım zaman ne kadar süre uyuduğum hakkında hiçbir fikrim yoktu. Esperanza'nın ya da öbür kadınların güven verici varlığını aradım. Avluda benden başka kimse yoktu. Ama kendimi yalnız hissetmedim; her nasılsa varlıklarının çevremdeki yeşilliğin içinde ağırdan alarak oyalandığını ve beni koruduklarını hissediyordum. Bir esinti yaprakları hışırdattı. Esintiyi göz kapaklarımda hissettim, ılık ve yumuşaktı. Çevremde esti, sonra çölün üstünden geçtiği gibi, çabucak ve sessizce, üstümden geçti gitti.
Gözlerimi çinilere dikip avlunun girift desenini anlamaya çalışarak dolandım. Çizgiler beni hasırdan yapılmış koltukların birinden bir başkasına götürüyordu, hoşuma gitti bu. Hangi koltukta kimin oturduğunu anımsamaya çalıştım, ne kadar çabalasam da hatırlayamadım. Soğan ve sarmısakla baharatlandırılmış nefis bir yemek kokusu dikkatimi dağıttı. Bu kokuyu izleyerek, büyük dikdörtgen bir oda olan mutfağa giden yolu buldum. Mutfak da avlu kadar tenhaydı. Duvarları süsleyen parlak çini desenler avludaki motifleri hatırlattı bana. Aralarındaki benzerlikleri bulmaya çalışmadım, zira odanın ortasında duran sağlam tahta masanın üstüne bırakılan yemeği görmüştüm. Bu yemeğin benim için olduğunu farzederek oturup hepsini yedim. Piknikte yemiş olduğum baharatlı güveçti bu; tekrar ısıtılınca daha bile lezzetli olmuştu.
Lavaboya götürmek için tabakları toplarken amerikan servisin altında bir not ve bir harita buldum. Not Delia'dandı. Tucson üstünden Los Angeles'a dönmemi öneriyordu. Tucson'da haritada belirtilen bir kafede buluşacaktı benimle. Ancak orada, bana kendisi ve arkadaşları hakkında bir şeyler daha anlatacağını yazıyordu.

5

Cvp: Florinda Donner - Rüyacı

4

DELIA'NIN ARKADAŞLARI HAKKINDA anlatacaklarını dinlemek hevesiyle Tucson üstünden Los Angeles'a doğru yola koyuldum. Öğleden sonra geç saatlerde kafeye vardım. Yaşlı bir adam beni park yerindeki boş bir yere doğru yöneltti. Ancak kapımı açtığı zaman adamı tanıdım.
“Mariano Aureliano!” diye bağırdım. “Bu ne sürpriz. Seni gördüğüme öyle sevindim ki! Ne işin var burada?”
“Seni bekliyordum,” dedi. “Arkadaşımla beraber bu yeri senin için tuttuk.”
Kırmızı bir pikap kullanan iriyarı bir Kızılderiliye ilişti gözüm. Ben arabamı park alanının içine doğru sürerken o da park yerinden çıkmıştı.
Mariano Aureliano özür diler gibi, “Korkarım Delia gelemedi,” dedi. “Beklenmedik bir şekilde Oaxaca'ya gitmesi gerekti.” Sonra da kocaman bir gülümsemeyle ekledi, “Onun adına ben geldim. Umarım yerini doldurabilirim.”
“Seni gördüğüme ne kadar memnun olduğumu bilemezsin,” dedim içtenlikle. Son birkaç gündür bütün bu başıma gelenlerden bir anlam çıkartmam için Delia'dan çok onun yardım edeceğine inanıyordum. “Esperanza sizlerle karşılaştığım zaman bir tür transta olduğumu söyledi bana,” diye ekledim.
“Öyle mi söyledi?” diye sordu dalgın bir havayla.
Sesi, davranışları, bütün hali tavrı hatırladığımdan öyle farklıydı ki neyin değiştiğini anlamaya çalışarak gözlerimi dikip ona bakmayı sürdürdüm. O yabansı, keskin hatlı yüzü bütün vahşiliğini yitirmişti. Ne var ki, ben içinde bulunduğum karmaşayla haşır neşir olduğum için bunun üstünde fazla durmadım.
“Esperanza beni evde tek başıma bıraktı,” diye sürdürdüm konuşmamı. “O ve bütün öteki kadınlar bir hoşçakal bile demeden gittiler. Ama ben bundan tedirgin olmadım,” diye belirttim aceleyle. “Gerçi insanlar nazik olmadığı zaman genellikle pek rahatsız olurum.”
“Gerçekten mi!” diye bağırdı Mariano Aureliano, sanki son derece anlamlı bir şey söylemişim gibi.
Arkadaşları hakkında söylediklerimden alınabileceğinden korkarak, esasında Esperanza ve diğerlerinin dostane olmadıklarını söylemek istemediğimi açıklamaya koyuldum hemen. “Tam tersi, son derece cana yakın ve müşfikler,” diye ekledim. Esperanza'nın bana anlattıklarını açıklamak üzereydim ki üstüme diktiği sabit bakışları beni durdurdu. Kızgın ya da tehditkâr değil, fakat bütün savunmamı kesen, içime işleyen bir bakıştı bu. Zihnimdeki karmaşanın ta içini gördüğüne emindim.
Asabiyetimi saklamak için bakışlarımı öteye çevirdim, sonra usulca, neredeyse şakacı bir ses tonuyla, evde tek başıma bırakılmamın benim için gerçekten sorun olmadığını söyledim. Sonra da sır verir gibi, “O evin her köşesini biliyordum, bu bana çok ilginç geldi,” dedim. Sözlerimin onun üstünde nasıl bir etki yaptığını merak ederek bir an sustum. Ama o gözlerini dikip bana bakmayı sürdürdü.
“Banyoya gittim ve daha önce de o banyoya girmiş olduğumu anladım,” diye konuşmaya devam ettim. “İçinde hiç ayna yoktu. Banyoya girmeden önce hatırladım bu ayrıntıyı. Sonra bütün evde hiç ayna olmadığını anımsadım. Bunun üzerine her odaya girdim, ve gerçekten de hiç ayna bulamadım.” Ondan hâlâ hiçbir tepki gelmediğini fark ederek, Tucson'a gelirken yolda radyo dinlediğimi ve o günkü tarihin beklediğimden bir gün sonraya denk geldiğini anladığımı söyledim. Gergin bir ses tonuyla, “Bütün bir gün uyumuş olmalıyım,” diye bitirdim konuşmamı.
Mariano Aureliano kayıtsızca, “Bütün bir gün uyumadın,” dedi. “Bir kütük gibi uykuya dalmadan önce evin içinde dolanıp durdun ve bizimle bol bol muhabbet ettin.”
Gülmeye başladım. Gülüşüm histeriye çok yakındı, ama o buna dikkat etmiş gibi görünmüyordu. O da güldü, rahatlamıştım.
“Ben hiç kütük gibi uyumam,” diye açıklamak zorunda hissettim kendimi. “Uykum son derece hafiftir.”
Sustu, nihayet konuşmaya başladığı zaman sesi ciddi ve buyurgandı. “Kadınların aynaya bakmadan saçlarını nasıl yaptıklarını ve nasıl giyindiklerini merak ettiğini hatırlamıyor musun?”
Verecek bir cevap gelmedi aklıma. O konuşmaya devam etti. “Hatırlamıyor musun ne kadar garip bulmuştun duvarlarda hiç resim olmamasını ve hiç . . .”
“Kimseyle konuştuğumu anımsamıyorum,” diye kestim cümlesini. Ona ihtiyatlı bir şekilde göz attım. Belki de sadece beni oyuna getirip afallatmak için, gerçekte bu türden hiç bir şey olmamışken, evdeki herkesle ilişki kurduğumu söylediğini düşündüm.
Mariano Aureliano, “Bunu anımsamaman bunun olmadığı anlamına gelmez,” diye cevabı yapıştırdı.
Karnım gayri ihtiyarı kasılıyordu. Kabul edemediğim sesinin tonu değil, dile getirmediğim düşüncelerime cevap vermiş olmasıydı.
Eğer konuşmaya devam edersem bir şeylerin gittikçe artan endişemi gidereceğine kanaat getirerek, ne hissettiğimi karman çorman bir şekilde uzun uzadıya ezbere anlatmaya koyuldum. Neler olduğunu anlattım. Şifa töreniyle Tucson'a gelişim arasında, ki bu sürede tam bir gün yitirmiş olduğumu biliyordum, yer alan bütün olayları yerli yerine koymaya çalışınca olayların sırasında boşluklar oluşuyordu.
“Sizler bana bir şey yapıyorsunuz, garip ve tehditkâr bir şey,” diye bitirdim konuşmamı, bir an kendimi haklı hissederek.
“Şimdi aptallaşıyorsun işte,” dedi Mariano Aureliano ve ilk kez gülümsedi. “Eğer bir şey garip ve tehditkârsa, sadece sen bunda yeni olduğun içindir. Sağlam bir kadınsın sen. Er ya da geç bunun, senin için bir anlamı olacak.”
Kadın kelimesini kullanmasına kızmıştım. Kız demesini tercih ederdim. On altı yaşımdan büyük olduğumu ispatlamak için kimliğimin sorulmasına alışık olan ben birden kendimi yaşlı hissettim.
Yine sanki düşüncelerimi okuyormuş gibi, “Gençlik yalnızca bakanın gözlerinde olmalıdır,” dedi. “Sana her kim bakarsa gençliğini, canlılığını görmelidir; fakat bir çocuk olduğunu hissetmen yanlış. Toy olmaksızın masum olmalısın.”
Açıklanamaz bir nedenden dolayı bu sözleri dayanabileceğimden ağır geldi. Ağlamak istedim, incindiğimden değil de ümitsizlikten. Ne yapacağımı şaşırmış bir halde bir şeyler yemeği önerdim. “Açlıktan ölüyorum,” dedim, neşeli görünmeye çalışarak.
“Hayır, açlıktan ölmüyorsun,” dedi otoriter bir şekilde. “Sadece konuyu değiştirmeye çalışıyorsun.”
Sesinin tonundan ve sözlerinden ürkerek dehşet içinde ona bakakaldım. Şaşkınlığımın yerim süratle kızgınlık aldı. Sadece aç değil, aynı zamanda uzun süre araba kullanmaktan dolayı bitkindim; üstelik her tarafım tutulmuştu. Ona bağırmak ve yaşadığım hüsranı ve hiddetimi ondan çıkartmak istedim, fakat bakışları beni yerime mıhladı. Bu hiç kırpılmayan, alev alev yanan gözlerde sürüngenlerinkine benzeyen bir şey vardı; bir an bir yılanın sersemlemiş, savunmasız bir kuşu yutması gibi, onun da beni yutuvereceğini düşündüm.
Korku ve kızgınlık karışımı bir duygu öyle bir kabardı ki yüzüme kan hücum ettiğini hissettim. Mariano Aureliano'nun kaşlarının hafifçe kalktığını görünce yüzümün kızardığını anladım. Çocukluğumun ilk evrelerinden beri korkunç huysuzluk nöbetlerine tutulurdum hep. Hiç kimse, beni yatıştırmak dışında, kendimi bu nöbetlere kaptırmama engel olmadı ve ben de kendimi bunlara kaptırdım, ta ki bu nöbetleri büyük boyutlu, katışıksız huysuzluk krizleri haline getirinceye kadar. Bu krizlere asla sahip olmak istediğim ya da yapmak istediğim şeylerin reddedilmesi değil, şahsıma yapılan—gerçek ya da hayali— saygısızlıklar neden oluyordu.
Mamafih, o andaki şartlar altında her nasılsa bu huyumdan utanmıştım. Kendimi kontrol etmek için bilinçli bir çaba gösterdim, bu çaba neredeyse bütün kuvvetimi tüketti, ama sakinleştim.
“Bütün bir gün, şimdi hatırlayamadığın bir gün boyunca bizimleydin,” diye devam etti Mariano Aureliano, öyle görünüyordu ki düzensiz bir şekilde değişen ruh halime karşı kayıtsızdı. “Bu süre boyunca çok konuşkan ve tepkiseldin. Bizim için son derece tatmin edici bir şeydi bu. Rüya gördüğün zaman çok daha iyisin, daha çekici, daha yeterliklisin. Seni iyice tanımamıza izin verdin.”
Sözleri beni altüst etmişti. Yetişme çağımda otoritemi göstererek büyürken, sözcüklerin ardında saklı olan anlamı sezmekte epey usta olmuştum. “Beni iyice tanımaları” korkunç canımı sıktı, özellikle “iyice” olması. Bu sadece tek bir anlama gelebilirdi ve bunun abes olduğunu düşünerek hemen attım kafamdan.
Kendi hesaplarıma öyle dalmıştım ki artık onun ne söylediğine dikkatimi veremiyordum. Kaybettiğim o gün hakkında bir şeyler anlatmaya devam etti, ama söylediklerini yarım yamalak dinliyordum. Ona boş boş bakakalmış olmalıyım ki birden konuşmayı kesti.
“Dinlemiyorsun,” diye azarladı beni sertçe.
Ben de hemen cevabı yapıştırdım, “Ben trans halindeyken bana ne yaptınız?” Bir soru olmaktan çok bir suçlamaydı bu.
Kendi sözlerimden irkildim, çünkü düşünüp taşınarak söylenmiş bir laf değildi bu; sözcükler kendiliğinden ağzımdan dökülüvermişti. Mariano Aureliano daha da şaşırmıştı. Kocaman açılmış gözleriyle yüzünde beliren şok ifadesinin ardından bir kahkaha patlattı, neredeyse gülmekten tıkanıp kalıyordu.
“Küçük kızlardan istifade etmek için ortalıkta dolanmıyoruz biz,” dedi. Sesi hem samimi geliyordu, hem de sanki suçlamamdan dolayı alınmış gibiydi. “Esperanza sana kim olduğumuzu söyledi. Bizler çok ciddi insanlarız,” dedi üstüne basarak, sonra da alaycı bir ses tonuyla ekledi, “Ve iş yapıyoruz burada.”
“Ne tür bir işmiş bu?” diye sordum kavgacı bir tavırla. “Esperanza benden ne istediğinizi söylemedi.”
“Tabii ki söyledi,” dedi sertçe, bunu öylesine kesin bir ifadeyle söyledi ki bir an acaba avluda saklanıp konuşmamızı dinledi mi diye merak ettim. Bunu ondan beklerdim doğrusu.
“Esperanza bize işaret edildiğini söyledi,” diye devam etti. “Ve şimdi korku seni nasıl güdüyorsa bizi de bu güdüyor.” Mariano Aureliano'nun benden ne istediklerini daha açıklamamış olduğunu hepten unutarak, “beni hiçbir şey ya da hiç kimse gütmüyor,””diye bağırdım.
Mariano Aureliano kızgınlığımdan en ufak etkilenmeden, Esperanza'nın işte o andan itibaren beni yetiştirme işini üstlendiklerini bana iyice izah etmiş olduğunu söyledi.
“Beni yetiştirmek mi!” diye haykırdım. “Çıldırmışsınız siz. Gerektiği kadar yetiştirildim ben!”
Mariano Aureliano feveranımı duymazdan gelerek, bunu tam anlamıyla üstlendiklerini, benim bunu anlayıp anlamamamın onlar için önemli olmadığını söyledi.
Duyduğum dehşeti saklayamadan ona bakakaldım. Kendisini hem böylesine ikna edici bir kayıtsızlıkla hem de böylesine ilgisini gösteren bir şekilde ifade eden birini hiç görmemiştim. Paniğe kapıldığımı saklamaya çalışarak, sesime ucundan bucağından bile hissetmediğim cesur bir ton vererek, “Beni yetiştireceğinizi söylerken neyi ima ediyorsun?” diye sordum.
“Sadece işittiğini,” diye cevap verdi. “Bizler kendimizi sana yol göstermeye adadık."
“Ama neden?” diye sordum, hem korkmuş hem de meraklanmıştım. “Yol gösterilmeye ihtiyacım olmadığını görmüyor musun, üstelik hiç . .
Mariano Aureliano'nun neşeli kahkahası sözlerimi boğdu. “Kesinlikle yol gösterilmeye ihtiyacın var. Esperanza hayatının ne kadar anlamsız olduğunu çoktan gösterdi sana.” Soracağım soruyu önceden tahmin ederek eliyle susmamı işaret etti. “Neden başka biri değil de sen olduğuna gelince, Esperanza kime yol göstermemiz gerektiğini tinin bize söylemesine izin verdiğimizi açıklamıştı sana. Tin, yol göstereceğimiz kişinin sen olduğunu gösterdi bize.”
“Durun bir dakika, Bay Aureliano,” diye karşı çıktım. “Hakikaten nankör ya da kaba olmak istemiyorum, ama benim yardım aramadığımı anlamalısınız. Bir ihtimal yol gösterilmeye ihtiyacım olsa bile kimsenin bana yol göstermesini istemiyorum. Sırf düşüncesi bile iğrenç geliyor bana. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Derdimi anlatabiliyor muyum?”
Ona doğru uzattığım parmağımdan bir adım geri çekildi ve beni taklit ederek, “Evet, ne demek istediğini anlıyorum,” dedi. “Ama tam da hiçbir şeye ihtiyacın olmaması nedeniyle son derece uygun bir adaysın.”
“Aday mı?” diye bağırdım, bu ısrarından bıkıp usanmıştım. Acaba kafeye girip çıkan insanlar beni duydular mı diye çevreme bakındım. Sonra bağırmayı sürdürdüm: “Nedir bu, allahaşkına? Sen ve arkadaşların bir çatlaklar takımısınız. Beni yalnız bırak, duyuyor musun? Sana ya da herhangi birine ihtiyacım yok benim.”
En nihayet Mariano Aureliano hiddetlendi ve babamla erkek kardeşlerimin yaptığı gibi beni haşlamaya başladı, hem şaşırdım hem de marazi bir keyif duydum. Asla bizden başkasının duyamayacağı kadar yükselttiği çok kontrollü bir sesle bana hakaret etti. Bana aptal ve şımarık dedi. Sonra da san ki bana hakaret etmek ona hız vermiş gibi affedilmez bir şey söyledi. Bağırarak, sahip olduğum tek değerli niteliğin sarı saçlara ve mavi gözlere imrenilen ve saygı duyulan bir memlekette sarı saçlı ve mavi gözlü olarak doğmuş olmam olduğunu söyledi.
“Bir şey için mücadele etmek zorunda kalmadın hiç,” dedi. “Ülkendeki cholosların sömürgeci zihniyeti sana gerçekten özel muameleye layık imişsin gibi itibar etmelerini sağladı. Sadece sarı saçlara ve mavi gözlere sahip olmaya dayanan bir ayrıcalık son kerte aptalca bir ayrıcalıktır.”
Kan beynime sıçradı. Yerinde oturup hakaret dinleyen biri olmamıştım hiç. Evde karşılıklı bağırıp çağırma müsabakalarıyla ve çocukluğumda Caracas sokaklarında öğrendiğim— ve hiç unutmadığım— açık saçık küfürlerle eğitildiğim yıllar o öğleden sonra işime yaradı. Mariano Aureliano'ya, beni bu güne dek utandıran şeyler söyledim.
Öyle heyecanlanmıştım ki pikabı süren iriyarı Kızılderilinin bize katıldığını fark etmemiştim. Ancak yüksek sesle güldüğünü duyunca orada olduğunu anladım. O ve Mariano Aureliano karınlarını tutmuş, zevkten çığlıklar atarak yerlere kapanıyorlardı.
İriyarı Kızılderiliye dönerek, “Bu kadar komik olan ne?” diye bağırdım ve ona da hakaret etmeye başladım.
“Ne ağzı bozuk bir kadın,” dedi mükemmel bir İngilizceyle. “Eğer senin baban olsaydım ağzını sabunla yıkardım.”
“Senden bu işe burnunu sokmanı kim istedi ki, seni şişko hergele?” Öfkeden gözüm dönmüş bir halde incik kemiğine bir tekme attım.
Acıyla bağırarak bana sövüp saydı. Tam kolunu yakalayıp ısırmak üzereydim ki Mariano Aureliano beni arkamdan tuttuğu gibi havaya fırlattı.
Zaman durmuştu. Yere inişim öylesine yavaş, öylesine hissedilmezdi ki sanki bana ebediyen havada kalmışım gibi geldi. Beklediğim gibi, kemiklerim kırılmış bir halde yere değil de iriyarı Kızılderilinin kollarına düştüm. Sendelemedi bile, sanki bir yastıktan daha ağır değilmişim gibi tutuyordu beni, kırkbeş kiloluk bir yastık. Gözlerindeki şeytani parıltıyı yakalayınca beni tekrar havaya fırlatacağını anladım. Korkumu hissetmiş olmalıydı ki gülümseyerek beni yere bıraktı.
Hiddetim ve gücüm tükenmişti, arabama yaslanarak ağlamaya başladım.
Mariano Aureliano kolunu bana dolayarak çocukken babamın yaptığı gibi saçlarımı ve omuzlarımı okşadı. Yatıştırıcı bir mırıltıyla, yüzüne haykırdığım kaba sözlere hiç mi hiç aldırmamış olduğunu söyleyerek rahatlatmaya çalıştı.
Suçluluk ve kendime acıma duygusu yalnızca daha fazla ağlamama neden oldu.
Teslimiyetçi bir tavırla başını salladı, oysa gözleri çocukça bir neşeyle parlıyordu. Besbelli beni güldürme gayretiyle, böyle bozuk bir dili, kullanmak şöyle dursun, bildiğime bile hâlâ inanamadığını itiraf etti. “Eh, sanırım dil kullanılmak içindir,” dedi düşünceye dalmış bir şekilde, “ve bozuk dil de şartlar gerektirdiği zaman kullanılmalıdır.”
Söyledikleri beni neşelendirmemişti. Kendime acıma nöbetim geçince (her zaman âdetim olduğu üzere) Mariano Aureliano'nun bende hoş olan tek şeyin sarı saçlar ve mavi gözler olduğu iddiasını düşünüp taşınmaya başladım.
Mariano Aureliano'ya duygularımı belli etmiş olmalıyım ki, bunu sadece beni üzmek için söylediğini ve bunda hiç gerçek payı olmadığına ilişkin beni ikna etmeye çalıştı. Yalan söylediğini biliyordum. Bir an için kendimi iki kat hakarete uğramış hissettim, sonra da bütün savunmamın darmadağın edildiğini kavrayarak dehşete düştüm. Söylediklerine katılıyordum. Söylediği her şey hedefe tam isabet etmişti. Tek bir darbeyle kalkanımı kırıp geçmişti tabir yerindeyse. Hiç kimse, en kötü düşmanım bile bana böylesine ezici bir darbe indirememişti. Bununla beraber, Mariano Aureliano hakkında ne düşünürsem düşüneyim, onun benim düşmanım olmadığını biliyordum.
Bunu kavrayınca başım dönmeye başladı. Sanki görünmez bir güç içimdeki bir şeyi eziyor gibiydi: kendime dair düşüncemi. Bana kuvvet veren bir şey şimdi beni tüketiyordu.
Mariano Aureliano kolumdan tutarak beni kafeye doğru yöneltti. “Hadi, ateşkes imzalayalım,” dedi neşeyle. “Bana bir iyilik yapmanı istiyorum.”
“Söylemen yeter,” diye yanıtladım aynı ses tonuyla.
“Sen buraya gelmeden önce bir sandviç yemek için bu kafeye girdim, ama bana servis yapmayı neredeyse reddettiler. Ben şikâyet edince aşçı beni dışarı attı.” Sonra bana mahzun mahzun bakarak ekledi, “Kızılderili olunca böyle şeyler oluyor.”
Bu haksızlığa karşı öfkelenek, “Aşçıyı yöneticiye rapor etsene,” diye bağırdım, kendi yaşadığım karmaşayı esrarengiz bir şekilde hepten unutmuştum.
“Bunun bana en ufak bir yardımı olmaz,” dedi sır verir gibi. Ona yardım etmem için tek yolun yalnız başıma kafeye girip oturmak, kendime mükellef bir yemek ısmarlamak ve yemeğime ölü bir sinek düşürmek olacağını söyledi.
“Ve aşçıyı suçlamak,” diye bitirdim sözünü onun yerine. Bütün bu plan öyle abes görünüyordu ki güldüm. Fakat onun gerçek bir beklenti içinde olduğunu görünce benden istediğini yapacağıma söz verdim.
Mariano Aureliano bana, “Burada bekle,” diyerek—henüz benimle tanıştırılmamış olan— iriyarı Kızılderiliyle beraber sokağa park edilmiş olan eski kırmızı pikaba doğru yöneldi. Birkaç dakika içinde geri döndüler. “Bu arada,” dedi Mariano Aureliano, “bu John, Arizonalı bir Yuma Kızılderilisidir.”
Onun da bir büyücü olup olmadığını sormak istedim, ama Mariano Aureliano benden önce davranarak, “Grubumuzun en yaşlı üyesidir,” dedi sır verir gibi.
Asabi bir şekilde kıkır kıkır gülerek kollarımı uzattım ve “Tanıştığımıza sevindim,” dedim.
Elimi sıcak bir şekilde ellerinin içine alarak, “Ben de,” diye cevap verdi boğuk, tınlayan bir sesle. Sırıtarak, “Umarım sen ve ben bir daha hiç yumruk yumruğa gelmeyiz,” dedi. Çok uzun boylu olmamasına rağmen bedeninden bir kuvvet ve canlılık yayılıyordu. Büyük, beyaz dişleri bile çok sağlam görünüyordu.
John şakacı bir şekilde kolumdaki kaslara dokunarak,
“Bahse girerim insanı bir yumrukta yere serebilirsin,” dedi. Tekmelerim ve hakaretlerim için ondan özür dilememe fırsat kalmadan Mariano Aureliano elime küçük bir kutu sokuşturdu.
“Sinek,” diye fısıldadı. Bir çantadan siyah, kıvırcık bir peruk çıkartarak, “John bunu takmanı öneriyor,” diye ekledi. Peruğu başıma geçirirken, “Merak etme, yepyeni,” dedi. Sonra beni bir kol mesafesinde tutarak, eleştirir gibi dikkatle süzdü. Düşünceli bir şekilde, “Fena değil,” dedi, uzun sarı örgümü iyice peruğun içine tıkıştırarak. “Kimsenin seni tanımasını istemiyorum.”
“Kılık değiştirmem gerekmez,” dedim. “Sözüme güvenin, Tucson'da kimseyi tanımıyorum.” Arabamın yan aynasını çevirerek kendime baktım. “Böyle giremem içeriye,” diye karşı çıktım. “Bir kanişe benziyorum.”
Mariano Aureliano birkaç bukleyi düzelterek, çileden çıkartan keyifli bir havayla gözlerini bana dikti. “Şimdi, sakın unutma, tezgâha oturmalısın ve yemeğinde sinek bulunca avazın çıktığı kadar bağırmalısın.”
“Neden?”
Sanki bir ahmakmışım gibi bana dikkatle bakarak, “Dikkat çekmeli ve aşçıyı rezil etmelisin,” dedi.
Kafe akşam yemeğine gelmiş insanlarla ağzına kadar doluydu. Ama tam tezgaha oturmuştum ki sıkıntılı görünen ama dostane tavırlı yaşlıca bir kadın garson yaklaştı yanıma.
Sipariş tezgahının arkasında duran aşçının yarısı görünüyordu. Yanındaki iki yardımcısı gibi o da Meksikalı ya da Amerikalı-Meksikalıydı. İşini öyle neşeli bir şekilde yapıyordu ki zararsız, kin beslemeyen biri olduğuna kanaat getirdim. Fakat park alanında beni bekleyen yaşlı Kızılderiliyi düşününce hiç suçluluk duymadan ısmarladığım mükemmel pişmiş hamburger bifteğinin üstüne küçük kibrit kutusunu boşalttım—bunu öyle hızlı ve gizlice yaptım ki her iki yanımda oturan adamlar bile dikkat etmediler.
Yemeğimin üstünde kocaman ölü bir hamamböceği görünce gerçek bir tiksintiyle çığlık attım.
“Ne var canım?” diye sordu kadın garson endişeyle.
“Aşçı bunu yememi nasıl bekliyor?” diye yakındım. Kızgınmış gibi rol yapmam gerekmiyordu. Hiddetlenmiştim, aşçıya değil, ama Mariano Aureliano'ya. “Bunu bana nasıl yapabilir?” diye sordum yüksek sesle.
“Korkunç bir kaza bu,” diye açıkladı garson, her iki yanımdaki meraklı ve endişeli müşterilere bakarak. Tabağı aşçıya gösterdi.
“Büyüleyici!” dedi aşçı net ve yüksek bir sesle. Düşünceli bir şekilde çenesini ovuşturarak yemeği inceledi. Zerre kadar üzülmemişti. İçimde bana güldüğüne dair belli belirsiz bir şüphe duydum. Düşünceli düşünceli, “Bu hamamböceği ya tavandan düşmüş olmalı,” dedi gözlerini büyülenmiş bir ilgiyle başıma dikerek, “ya da belki de onun peruğundan.”
Daha ben aşçıya cevap verip haddini bildiremeden, menüdeki başka bir şeyi yememi önerdi. “Bizim ikramımız olacak,” diye söz verdi.
Biftek ve fırında patates istedim, hemen anında getirdiler. Daima en son yediğim marulun üstüne biraz salata sosu dökerken bir marul yaprağının altından sürünerek çıkan iri bir örümcek fark ettim. Bu açık tahrik karşısında öyle şaşırmıştım ki çığlık bile atamadım. Başımı kaldırıp baktım. Aşçı sipariş tezgahının arkasından yüzünde göz kamaştırıcı bir gülümsemeyle el sallıyordu.
Mariano Aureliano sabırsızlıkla beni bekliyordu. “Neler oldu?” diye sordu.
“Sen ve senin iğrenç hamamböceğin!” dedim tükürür gibi, sonra da küskün küskün ekledim, “Hiçbir şey olmadı. Aşçı hiç bozulmadı. Gayet iyi eğlendi, bu iş benim başıma patladı tabii. Bozulan tek kişi bendim.”
Mariano Aureliano'nun üstelemesi üzerine neler olup bittiğini ayrıntılı bir şekilde anlattım. Ben konuştukça o zevkleniyordu. Bu tepkisine canım sıkılarak ona dik dik baktım.
“Bu kadar komik olan ne?” diye sordum.
Yüzüne ciddi bir ifade vermeye çalıştı, ama dudakları seğiriyordu. Yavaşça kıs kıs gülerken birden patlayıp yüksek sesle, keyifli bir kahkaha attı. Sonra bana çıkışarak, “Kendini bu kadar ciddiye alamazsın,” dedi. “Mükemmel bir rüya görücüsün, ama kesinlikle bir oyuncu değilsin.”
“Şimdi rol yapmıyorum. Ve kesinlikle içeride de rol yapmıyordum,” dedim tiz ve yüksek bir sesle kendimi savunarak. “Demek istediğim şu ki senin ikna etme yeteneğine bel bağlamıştım,” dedi. “Aşçıyı gerçek olmayan bir şeye inandırmak zorundaydın. Gerçekten bunu yapabileceğini sanmıştım .”
“Beni eleştirmeye nasıl cüret edersin!” diye bağırdım. “Ben senin adına kendimi aptal durumuna düşürdüm ve senin bütün söyleyebildiğin nasıl rol yapılacağını bilmediğim!” Peruğu kafamdan çektiğim gibi ona fırlattım. “Eminim bitlenmişimdir de.”
Mariano Aureliano feveranımı görmezden gelerek konuşmaya devam etti. Zaten Florinda'nın kendisine benim taklit kabiliyetimin olmadığını söylediğini anlattı. “Seni uygun yere yerleştirmek için bunu kesin olarak bilmemiz gerekiyordu,” diye ekledi yumuşak bir şekilde. “Büyücüler ya rüya görücüdür ya da iz sürücüdür. Bazıları her ikisi de olur.”
“Neden bahsediyorsun? Bu rüya görücüler ve iz sürücüler saçmalığı da ne?”
“Rüya görücüler rüyalarla uğraşır,” diye açıkladı. “Onlar erklerini, bilgeliklerini rüyalardan alırlar. Öte yandan iz sürücüler insanlarla, günlük dünyayla uğraşırlar. Onlar erklerini, bilgeliklerini hemcinsleriyle ilişki kurmaktan alırlar.”
“Besbelli beni hiç tanımıyorsunuz,” dedim alay edercesine. “Ben insanlarla çok iyi ilişki kurarım.”
“Hayır, kurmuyorsun,” diye karşı çıktı. “Sen kendin nasıl sohbet edileceğini bilmediğini söyledin. İyi bir yalancısın, fakat sadece istediğini elde etmek için yalan söylüyorsun. Yalanların çok özel ve kişisel. Ve neden biliyor musun?” Sanki bana cevap vermem için zaman tanıyormuş gibi bir an sustu. Ama ben daha ne söyleyeceğimi bile düşünemeden, “Çünkü senin için her şey, aralarında başka hiçbir renk olmaksızın, ya siyah ya da beyaz. Bunu ahlaklılık anlamında değil, kolaylık anlamında söylüyorum. Yani senin için kolaylık olması anlamında. Gerçek bir otoriter,” diye ekledi. Mariano Aureliano ve John birbirlerine bir bakış attılar, sonra her ikisi de omuzlarını dikleştirip sertçe topuklarını birleştirdiler ve unutamayacağım bir şey yaptılar. Kollarını kaldırıp faşist selamı vererek, “Mein Fuehrer!” diye bağırdılar.
Onlar güldükçe benim öfkem artıyordu. Kanımın yüzüme hücum ettiğini, kulaklarımın zonkladığını hissettim. Ve bu sefer kendimi sakinleştirmek için hiçbir şey yapmadım. Arabamı tekmeledim ve kollarımla arabanın üstüne vurup durdum.
İki adam beni yatıştırmaya çalışacak yerde—ailem ve arkadaşlarım kesinlikle bunu yapardı— orada öylece durup, sanki olabilecek en komik manzarayı sergiliyormuşum gibi güldüler.
Bana karşı böylesine tümüyle ilgisiz ve kayıtsız olmaları o kadar şok ediciydi ki hiddetim kendiliğinden söndü. Hiç kimse bu kerte boş vermemişti bana. Şaşırıp kalmıştım. O zaman artık yapacak başka bir manevramın kalmadığını anladım. Huysuzluklarıma tanık olanlar hiç ilgi göstermezlerse o durumda ne yapacağımı bilmediğimi o güne dek hiç idrak etmemiştim.
Mariano Aureliano, “Sanırım şimdi kafası karıştı,” dedi John'a. “Ne yapacağını bilmiyor.” Kollarını iriyarı Kızılderilinin omuzlarına koyarak yavaşça ama duyabileceğim kadar yüksek bir sesle ekledi, “Şimdi ağlayacak ve ağlayınca da böğüre böğüre ağlayacak, ta ki biz onu avutana kadar. Hiçbir şey şımarık bir kancık kadar yorucu değildir.”
Bu bana yetmişti. Yaralı bir boğa gibi başımı eğerek Mariano Aureliano'ya hücum ettim.
Bu hırçın, ani saldırım karşısında öyle ürktü ki az kalsın dengesini kaybediyordu; bu bana karnının etli kısmına dişlerimi geçirecek kadar zaman verdi. Acı ve kahkaha karışımı bir çığlık attı.
John belimden tuttuğu gibi beni uzaklaştırdı. Isırmaktan vazgeçmedim, ta ki dişlerimdeki köprü çıkana kadar. On üç yaşımda Caracas'da Alman Yüksek Okulunda Alman öğrencilerle Venezuellalılar arasında çıkan bir kavgada üst ön dişlerimden ikisini kırmıştım.
İki adam kahkahadan kırılıyordu. John Wolkswagenimin bagajının üstüne kapanıp karnını tutarak arabama vuruyordu. “Bir futbolcu gibi dişlerinde boşluk var,” diye bağırdı çığlıklarının arasından.
İfade edemeyeceğim ölçüde utanmıştım. O kadar sıkılmıştım ki dizlerimin bağı çözüldü ve bir bez bebek gibi asfalta yığılıverdim, kendimden geçmiştim.
Kendime geldiğim zaman pikabın içinde oturuyordum. Mariano Aureliano sırtıma bastırıyordu. Gülümseyerek tekrar tekrar başıma vurdu, sonra da beni kucakladı.
Hiçbir duygumun olmamasına şaşırdım; ne utanıyordum ne de kızgındım. Kendimi gevşemiş ve rahat hissediyordum. Daha önceleri hiç bilmediğim bir durgunluk, bir sükûnetti bu. Hayatımda ilk defa olarak anladım ki kendimle ya da başkalarıyla asla barışık olmamıştım ben.
“Senden çok hoşlandık,” dedi Mariano Aureliano, “Fakat huysuzluk nöbetlerini geçirmen gerek. Eğer geçirmezsen bu nöbetler seni öldürür. Bu defa hata bendeydi. Senden özür dilemeliyim. Seni bile bile tahrik ettim.”
Bir şey söyleyemeyecek kadar sakindim. Kollarımı ve bacaklarımı germek için pikaptan çıktım. Baldırlarıma acı veren ıstıraplı kramplar giriyordu.
Birkaç dakika sessiz kaldıktan sonra ikisinden de özür diledim. Huysuzluğumun içimden gelen itici bir hisle kola üstüne kola içmeye başladığımdan beri daha da kötüye gittiği söyledim onlara.
“Kola içmeyi bırak,” diye önerdi Mariano Aureliano. Sonra konuyu hepten değiştirerek, sanki hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam etti. Onlara katıldığım için son kerte memnun olduğunu söyledi.
“Öyle mi?” diye sordum anlamadan. “Ben size mi katıldım?”
“Katıldın!” dedi üstüne basarak. “Bir gün bunun senin için anlamı olacak.” Tepemizde gaklayan bir karga sürüsünü gösterdi. “Kargalar iyi bir yoradır. Bak ne kadar mükemmel görünüyorlar. Gökyüzünde bir tablo gibiler. Şimdi onları görmek bizim birbirimizi tekrar göreceğimize dair bir vaattir.”
Kuşlar uçup gözden kaybolana dek gözlerimi onlara diktim. Mariano Aureliano'ya bakmak için döndüğümde artık orada değildi. Pikap hiç ses çıkartmadan kayıp gitmişti.

6

Cvp: Florinda Donner - Rüyacı

5

ORAMI BURAMI ÇİZEN çalılara aldırmadan artemisiaların* (*Artemisia: Amerika’ya özgü bir tür kokulu çalı.) içinden umarsız bir hızla koşarak kaçan köpeğin arkasından fırladım. Bir süre sonra mis kokulu yabani fundaların arasında parlayan altınsı tüylerini gözden kaybettim ve köpeğin uzakta gittikçe daha da zayıflayan havlamalarını takip ettim.
Bana doğru yaklaşan yoğun sise huzursuzca bir göz attım. Sis tam benim durduğum yerde etrafımı kapladı ve birkaç dakika içinde gökyüzü gözden kayboldu. Öğleden sonra güneşi donuk bir ateş topu gibi zar zor seçiliyordu. Artık Santa Susana dağlarından bakıldığındaki manzarasına kıyasla ancak hayal edilebilen Santa Monika koyunun büyüleyici manzarası inanılmaz bir hızla gözden kaybolmuştu.
Köpeğin kaybolmasından endişelenmemiştim. Ama arkadaşlarımın piknik yapmak için seçtikleri yeri ya da köpeği kovaladığım yürüyüş patikasını nerede bulacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Köpeğin gittiği yere doğru tereddüt içinde birkaç adım attım ki bir şey beni durdurdu. Yukarıdan, sisteki bir yarıktan çıkan bir ışık noktasının üstüme çöktüğünü gördüm.
Bunu bir diğeri izledi, sonra bir diğeri daha, bir ipe bağlanmış küçük alevler gibiydiler. Işıklar havada sallanıp titreştiler, sonra tam bana ulaşacakları sırada sanki çevremdeki sis onları yutuvermiş gibi kayboldular.
Sadece birkaç adım önümde gözden kayboldukları için bu olağanüstü görüntüyü incelemek hevesiyle o noktaya doğru yaklaştım. Gözlerimi kısarak dikkatle sisin içine bakınca, sanki parmak uçlarında bulutların üstünde hareket ediyorlarmış gibi yerden bir metre kadar yüksekte, havada süzülen karanlık insan şekilleri gördüm. İnsan şekilleri birbiri ardından çömelerek bir çember oluşturdular. Birkaç kararsız adım attım, sonra durdum, sis yoğunlaşıp onları yutmuştu.
Ne yapacağımı bilemeden öylece kalakaldım. Son kerte olağandışı bir korku hissediyordum. Aşina olduğum korku değil de bedenimde, göbeğimde duyumsadığım bir korkuydu bu; hayvanların hissetmesi gereken türde bir korkuydu. Orada ne kadar durduğumu bilmiyorum. Sis görebileceğim kadar açıldığı zaman solumda, on beş metre kadar uzakta iki adamın bağdaş kurmuş yerde oturduklarını gördüm. Birbirlerine bir şeyler fısıldıyorlardı. Seslerinin tınısı, pamuk topaklarına benzeyen küçük sis öbeklerine hapsolmuş gibi, sanki bütün etrafımdaydı. Ne söylediklerini anlayamıyordum, ama bir iki kelime yakalayınca rahatladım; İspanyolca konuşuyorlardı.
“Ben kayboldum!” diye bağırdım İspanyolca.
Her iki adam da, sanki hayalet görmüşler gibi, tereddütlü bir şekilde yavaşça döndüler. Arkamda bu dramatik tepkilerine neden olan birisi var mı diye merak ederek arkama döndüm. Fakat hiç kimse yoktu.
Adamlardan biri sırıtarak ayağa kalktı, eklemleri çıtırdayana kadar kollarını ve bacaklarını gerdi ve aramızdaki mesafeyi uzun adımlarla çabucak katetti. Genç ve kısa boyluydu, güçlü bir yapısı, geniş omuzları ve büyük bir kafası vardı. Koyu renk meraklı gözlerinden olayın zevkini çıkardığı belli oluyordu.
Ona arkadaşlarımla yürüyüşe çıktığımı ve onların köpeğini kovalarken kaybolduğumu anlattım. “Yanlarına nasıl geri döneceğim hakkında hiçbir fikrim yok,” diye son verdim sözlerime.
“Bu yolda daha ileri gidemezsin,” diye uyardı adam beni. “Bir uçurumun tam yanında duruyoruz.” Kolumdan tutarak, durduğum yerden olsa olsa üç metre uzaktaki sarp bir kayalığın kenarına götürdü beni. “Arkadaşım,” dedi, oturduğu yerde kalan ve gözlerini bana dikmiş olan diğer adamı göstererek, “sen ortaya çıkıp neredeyse bizi ölesiye korkuttuğun zaman, burada aşağıda eski bir Kızılderili mezarlığı olduğunu anlatmayı yeni bitirmişti.” Yüzümü, uzun sarı saç örgümü inceleyerek, “İsveçli misin?” diye sordu.
Genç adamın mezarlık hakkında söylediklerinden hâlâ şaşkın bir halde gözlerimi dikip sise baktım. Bir antropoloji öğrencisi olarak, eski bir Kızılderili mezarlığı bulduğum için normal şartlar altında heyecanla titremem gerekirdi. Oysa o anda, aşağıdaki sisli boşlukta gerçekten bir mezar olsa bile aldıracak halim yoktu. Bütün düşünebildiğim, o ışıklar dikkatimi çekmemiş olsaydı sonunda benim de oraya gömülmüş olabileceğimdi.
“İsveçli misin?” diye sorusunu tekrarladı genç adam. “Evet,” diye yalan attım ve hemen bundan pişman oldum. Ama itibarımı yitirmeden bu yalanımı düzeltebileceğim bir yol gelmiyordu aklıma.
“İspanyolcayı mükemmel konuşuyorsun,” dedi adam. “İsveçlilerin dil konusunda fevkalade bir kulağı var.”
Kendimi korkunç suçlu hissetmeme rağmen, İskandinavlar için, eğer dünyanın geri kalanıyla iletişim kurmak istiyorlarsa, çeşitli diller öğrenmenin bir yetenek olmaktan çok, bir zorunluluk olduğunu söylemeden edemedim. “Ayrıca,” diye itiraf ettim, “ben Güney Amerika'da büyüdüm.”
Tuhaf bir nedenle bu bilgi genç adamı afallatmış gibiydi. Sanki inanmıyormuş gibi başını salladı ve sonra derin düşüncelere dalarak uzun bir süre sustu. Ardından sanki bir karara varmış gibi çabucak elimden tutarak öbür adamın oturduğu yere götürdü beni.
İnsanlarla sosyal ilişkiler kurma derdinde değildim. Mümkün olduğunca çabuk arkadaşlarımın yanına dönmek istiyordum. Fakat genç adam kendimi o kadar rahat hissetmemi sağlıyordu ki beni yürüyüş patikasına geri götürmesini istemek yerine, onlara biraz önce gördüğüm ışıkları ve insan şekillerini ayrıntılı bir şekilde anlattım.
Yerde oturan adam, “Tinin onu koruması ne garip,” diye fısıldadı sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi, koyu kaşları çatılmıştı. Ama besbelli, ona anlayamadığım bir şeyler mırıldanarak karşılık veren arkadaşına konuşuyordu. Duyduğum rahatsızlığı daha da arttırarak, sanki anlaşmış gibi birbirlerine bir bakış attılar.
Yerde oturan adama dönerek, “Affedersiniz,” dedim, “ne söylediğinizi anlayamadım.”
Adam saldırganca ve suratsız bir şekilde gözlerini bana dikti.
“Tehlike karşısında uyarıldın,” dedi boğuk ve tınlayan bir sesle. “Ölümün ulakları sana yardım etmeye geldiler.”
Onu çok iyi anlamış olsam da, “Kim?” diye sormak zorunda hissettim kendimi. Adamı iyice inceledim. Bir an onu tanıdığıma emin oldum, fakat ona bakmayı sürdürdükçe daha önce onu hiç görmediğimi anladım. Diğer adam kadar genç değildi, ama yaşlı da değildi. Bir Kızılderili olduğu muhakkaktı. Koyu kahverengi bir teni vardı. Mavi-siyah, düz, fırça gibi kalın telli saçları vardı. Fakat bana neredeyse tanıdık gelen sadece dış görünüşü değildi; benim suratsız olabileceğim kadar suratsızdı.
Görünüşe göre onu incelememden rahatsız olarak birden ayağa kalktı.
“Seni arkadaşlarına götüreceğim,” diye mırıldandı. “Beni izle ve sakın yere düşeyim deme. Üstüme düşer ve ikimizi de öldürürsün,” diye ekledi ters bir ses tonuyla.
Daha ona beceriksiz bir sersem olmadığımı söylememe fırsat kalmadan uçurumun karşı yönündeki bir dağın dik bir yamacına doğru yöneldi.
“Nereye gittiğini biliyor musun?” diye bağırdım arkasından, sesim sinirden tizleşmişti. Nerede olduğumu çıkartamıyordum—ki normalde de yönümü tayin etmekte iyi değilimdir— ama köpeği kovalarken bir tepeye tırmandığımı fark etmemiştim.
Adam döndü. Yüzü keyifli bir sırıtışla aydınlandı, ama gözleri gülümsemiyordu. Kasvetli, buz gibi bir bakış attı. Bütün söylediği, “Seni arkadaşlarına götüreceğim,” oldu.
Ondan hoşlanmamıştım, ama yine de ona inandım. Uzun boylu değildi—yaklaşık bir altmış kadardı boyu—küçük kemikliydi, ama bedeni tıknaz bir insanınki gibi sıkı ve cüsseliydi. Sisin içinde olağanüstü bir güvenle hareket ediyordu, benim sarp bir yamaç olduğunu sandığım bir yerden zarif bir şekilde kolayca indi.
Genç olanı, ilerleyemediğim her seferinde bana yardım ederek arkamdan aşağı iniyordu. Eskilerden kalma bir beyefendi gibi tavırları pek özenliydi. Elleri güzel, güçlü ve inanılmaz yumuşaktı. Müthiş kuvvetliydi. Birkaç defa kolayca beni başının üstüne kaldırdı. Benim azıcık kilomu düşünürsek belki de bu olağanüstü bir hüner gibi görünmeyebilirdi, ama onun şist kaya çıkıntılarının üstünde durduğu ve benden ancak birkaç santim daha uzun olduğu göz önüne alınırsa oldukça etkileyiciydi.
Düzlüğe ulaşır ulaşmaz yolu gösteren adam, “Ölümün çaşıtlarına teşekkür etmek zorundasın,” dedi.
“Zorunda mıyım?” diye sordum alaylı bir şekilde. Ölümün çaşıtlarına teşekkür etme düşüncesi bana gülünç görünüyordu. “Dizlerimin üstüne çökmek zorunda mıyım?” diye sordum bir gülme krizine tutularak.
Adam komik olduğumu düşünmüyordu. Ellerini kalçalarına dayayıp tam gözlerimin içine baktı. Dar ve ince yüzü gülümsemiyordu. Duruşunda, keskin hatlı burun kemiğinin üstünde uzanan kalın kaşlarının altındaki yana yatık koyu renk gözlerinde tehditkâr bir şey vardı. Aniden sırtını bana döndü ve yürüyerek yakındaki bir kayaya oturdu. “Sen ölümün çaşıtlarına teşekkür edene dek burayı terk edemeyiz,” dedi.
Birden tanrının unuttuğu bir yerde yalnız olduğumu bütün şiddetiyle kavrayıverdim. İki tuhaf adamla beraber sise gömülmüştüm, muhtemelen bunlardan biri de tehlikeliydi. Onun bu gülünç isteğini yerine getirene kadar yerinden kımıldamayacağını biliyordum. Korkacak yerde, hayrettir ki canım gülmek istiyordu.
Genç adamın yüzündeki her şeyi bilen gülümseme, benim ne hissettiğimi bildiğini ve bundan memnun olduğunu açıkça gösteriyordu.
“Diz çökecek kadar ileri gitmen gerekmez,” dedi ve sonra artık çocuksu neşesini tutamayarak gülmeye başladı. Kahkahasının canlı, çatlak bir tınısı vardı; bütün çevremde çakıl taşları gibi yuvarlanıyordu. Dişleri kar gibi bembeyazdı ve bir çocuğunki gibi düzgündü. Yüzünde hem haylaz hem de nazik bir bakış vardı. “Teşekkür ederim demen yeter,” dedi. “Söyle, kaybedecek neyin var ki?”
Sır verir gibi, “Kendimi aptal gibi hissediyorum,” dedim, kendi düşüncemi kasten ona kabul ettirmeye çalışarak. “Bunu yapmayacağım.”
“Neden?” diye sordu yargılamayan bir ses tonuyla. “Sadece bir saniyeni alır,” dedi ve gülümseyerek, “ve bu sana hiçbir zarar vermez,” diye vurguladı.
İstemememe rağmen kıkır kıkır gülmek zorunda kaldım. “Üzgünüm, ama bunu yapamam,” diye tekrarladım. “Ben böyleyim. Birisi yapmak istemediğim bir şeyi yapmam için ısrar ettiği anda gerginleşiyor ve kızıyorum.”
Genç adam gözlerini yere indirdi, çenesini el mafsallarının üstüne dayayarak başını düşünceli bir şekilde salladı. “Şu bir gerçek ki bir şey seni incinmekten, hatta belki de ölümden kurtardı,” dedi uzun bir aradan sonra, “açıklanamaz bir şey.”
Onunla aynı fikirdeydim. Bütün bunların benim için çok şaşırtıcı olduğunu bile itiraf ettim. Ve tesadüfen doğru zamanda ve doğru yerde meydana gelen bu olayın önemini belirtmeye çalıştım.
“Bütün bu söylediklerin çok yerinde,” dedi. Sonra sırıtarak cüretkâr bir şekilde çenemi dürttü. “Fakat senin bu özel durumunu açıklamıyor bunlar,” dedi. “Sen bir hediyenin alıcısıydın. Bu hediyeyi verene tesadüf, şartlar, olaylar zinciri ya da ne istersen onu de, ama senin incinmekten, acıdan korunduğun gerçeği olduğu gibi kalıyor.”
“Belki haklısın,” diye onayladım. “Daha minnettar olmalıyım.”
“Daha minnettar değil, daha esnek, daha akıcı olmalısın,” dedi ve bir kahkaha attı. Kızmaya başladığımı görerek, sanki çevremizdeki artemisiaları sarmak istiyormuş gibi kollarını kocaman açtı. “Arkadaşım senin gördüklerinin, her nasılsa işte tam şurada bulunan Kızılderili mezarlığıyla bir ilgisi olduğuna inanıyor.”
“Ben bir mezarlık falan görmüyorum,” dedim kendimi savunur gibi.
Sanki gözleriyle ilgili bir sorunu varmış gibi gözlerini kısarak bana baktı. “Bu mezarlığı fark etmek zordur,” diye açıkladı. “Ve bu mezarlığın görülmesini engelleyen de sis değil. Güneşli bir günde bile bir parça artemisiadan başka bir şey görülmez.” Dizlerinin üstüne çöktü ve sırıtarak başını kaldırıp bana baktı. “Bununla beraber, bilen bir göz için olağandışı bir şekil almış artemisialardır bunlar.” Karınüstü, dümdüz yere uzandı, başını sola yatırdı ve benim de aynısını yapmamı işaret etti.
Yere onun yanına uzandığım zaman, “Mezarlığı açıkça görmenin tek yolu budur,” diye açıkladı. “İlginç ve heyecanlı bir sürü şey bilen bu arkadaşım olmasaydı bunu bilemeyecektim.”
Önce hiçbir şey görmedim, sonra ağaçların altındaki sık çalıların içindeki kayaları birer birer keşfettim. Sanki pusla yıkanmışlar gibi, koyu ve parlak, bir çember halinde eğilmiş oturur gibiydiler, taştan çok yaratıklara benziyorlardı.
Bu kaya çemberinin daha önce sisin içinde gördüğüm insan şekillerinden oluşan çembere tıpatıp benzediğini anlayınca boğazımda yükselen çığlığı zor bastırdım.
“Şimdi gerçekten korkuyorum,” diye mırıldandım huzursuzlanarak. “Size bir çember halinde oturan insan şekilleri gördüğümü söylemiştim.” Adamın yüzünde bir hoşnutsuzluk ya da alaycılık olup olmadığını anlamak için ona bir göz attım, ve “Çok abes ama bu kayaların o gördüğüm insanlar olduğuna neredeyse yemin edebilirim,” diye ekledim.
“Biliyorum,” diye fısıldadı, öyle yavaş sesle fısıldıyordu ki yanına yaklaşmak zorunda kaldım. “Bütün bunlar çok esrarengiz,” diye devam etti, “senin de fark etmiş olman gerektiği gibi Kızılderili olan arkadaşım, bunun gibi özel Kızılderili mezarlıklarında yerinden kopmuş iri kaya parçalarının yan yana oluşturduğu bir çember olduğunu söylüyor. Bu iri kaya parçaları ölümün çaşıtlarıdır.” Bana iyice yaklaşarak yüzüme baktı, sanki bütün dikkatimi verdiğimden emin olmak istiyordu, sonra sır verir gibi, “Bunlar çaşıttır, dikkatini çekerim, çaşıtların temsilcisi değil,” dedi.
Sadece bu sözlerine ne anlam vereceğimi bilmediğimden değil, gülümseyerek konuşurken yüzü sürekli değişip durduğu için adama bakakaldım. Yüzü gene aynı yüzdü, ama bazen altı yaşında bir çocuğun, bazen on yedi yaşında bir oğlanın, bazen de yaşlı bir adamın yüzüydü.
Öyle görünüyordu ki onu dikkatle incelediğimden habersizdi. “Bunlar tuhaf inançlar,” diye devam etti. “Arkadaşım bana ölümün çaşıtlarını anlatırken sen damdan düşer gibi ortaya çıkıncaya dek bunlara pek önem vermemiştim. Ve sonra sen az önce onları gördüğünü söyledin bize.
“Eğer şüphe etmeye yatkın olsaydım,” diye devam etti, “seninle onun işbirliği içinde olduğunuza inanırdım.” Ses tonu birden tehditkâr bir hava almıştı.
“Onu tanımıyorum bile!” diye savundum kendimi, sırf bunu ima etmesine bile sinirlenmiştim. Sonra sadece onun duyabileceği kadar alçak sesle fısıldadım, “Açık olmak gerekirse arkadaşınız tüylerimi diken diken ediyor.”
Genç adam sözünü kesmeme aldırmadan, “Eğer şüphe etmeye yatkın olsaydım,” diye tekrarladı, “sizin ikinizin gerçekten beni korkutmaya çalıştığınıza inanırdım. Ama ben şüpheci değilim. O zaman yapabileceğim tek şey yargılamayı kesmek ve sizin için meraklanmaktır.”
“Beni merak etme,” dedim sinirli bir şekilde. “Ne cehennemden bahsettiğini de bilmiyorum ya.” Ona gözlerim ateş püskürerek baktım. Yaşadığı bu ikilem konusunda duygularını paylaşmıyordum. Bu adam da tüylerimi diken diken ediyordu.
“Ölümün çaşıtlarına teşekkür etmekten bahsediyor,” dedi daha yaşlıca olanı. Uzandığım yere gelmiş ve son kerte tuhaf bir tarzda gözlerini kısmış yukarıdan bana bakıyordu.
Oradan ve bu iki çılgın adamdan uzaklaşmak isteğiyle ayağa kalkıp bağırarak teşekkür ettim. Sanki ağaçların altındaki çalılar kayaya dönüşmüş gibi sesim etrafta yankılandı. Ses kaybolana dek dinledim. Sonra sanki çıldırmış gibi ve hiç de istemememe rağmen bağırarak tekrar tekrar teşekkür ettim.
Genç adam baldırımı dürterek, “Eminim çaşıtlar bol bol hoşnut olmuşlardır,” dedi ve gülerek arkaüstü yuvarlandı. Gözlerinde olağandışı bir güç, neşeli gülüşünde muazzam bir erk vardı. Ölümün çaşıtlarına gerçekten teşekkür etmiş olduğumdan, bunu hoppaca yapmış olsam da, bir an bile şüphe etmedim. Ve en tuhafı da onlar tarafından korunduğumu hissetmemdi.
“Sizler kimsiniz?” Sorumu genç olanına yöneltmiştim.
Çevik ve akıcı bir hareketle ayağa zıpladı. “Ben Jose Luis Cortez'im; arkadaşım bana Joe der,” dedi elimi sıkmak için uzanarak. “Ve bu da arkadaşım Gumersindo Evans-Pritchard.”
Bu isme güleceğimden korkarak dudağımı ısırdım ve dizimdeki hayali bir ısırığı kaşımak için eğildim. “Bir pire sanırım,” dedim, gözlerimi birinden ötekine çevirerek. Adamların ikisi de bu isimle alay etmeme meydan okuyarak gözlerini dikip bana baktılar. Yüzlerinde öyle ciddi bir ifade vardı ki gülmem geçiverdi.
Gumersindo Evans-Pritchard— yanımda sarkan—elime uzanarak kuvvetle sıktı. Mükemmel bir İngilizceyle ve üst-sınıf aksanıyla, “Sizinle tanıştığıma memnun oldum,” dedi. “Bir an için sizin şu burnu havada amcıklardan biri olduğunuzu sanmıştım.”
Gözlerim ve ağzım aynı anda açılıverdi. İçimdeki bir şeyin sözlerinin hakaretten çok bir iltifat olduğunu çakmasına rağmen yaşadığım şok öylesine şiddetliydi ki sanki felce uğramış gibi kalakaldım, Fazla erdemlilik taslayan biri değildim—uygun koşullarda herkese ağız dolusu sövebilirdi— ama bana göre amcık sözcüğünün tınısında öylesine dehşetli çirkin bir şey vardı ki dilim tutuldu.
Joe yardımıma geldi. Arkadaşı adına özür dileyerek, Gumersindo'nun aşırı bir toplum karşıtı olduğunu açıkladı. Gumersindo'nun terbiyemi bozduğunu söylememe fırsat kalmadan, Joe Gumersindo'nun toplum karşıtı olmak için içinden gelen dürtünün soyadının Evans-Pritchard olduğu gerçeğiyle ilgisi olduğunu ekledi. “Bu kimseyi şaşırtmamalı,” diye açıkladı. “Babası, Gumersindo doğmadan önce Jalisco'lu bir Kızılderili olan annesini terk edip giden bir İngilizdi.”
“Evans-Pritchard mı?” diye sordum yavaşça, sonra Gumersindo'ya dönerek, Joe'nun ailesinin utanç verici sırlarını bir yabancıya açmasının doğru olup olmadığını sordum.
“Utanç verici sırlar değil bunlar,” diye cevap verdi Joe arkadaşının yerine. “Neden biliyor musun?” Parlak, koyu renk gözlerini üstüme odaklamıştı, gözleri ne siyah ne de kahverengiydi, olgunlaşmış kiraz rengindeydiler. Hayır demek için çaresizce başımı salladım, dikkatim zorlayıcı bakışlarına takılmıştı. Bir gözü bana gülüyor gibi görünüyordu; diğeri ise dehşetli ciddi, uğursuz ve tehditkârdı.
“Çünkü senin utanç verici sırlar dediğin şeyler Gumersindo'nun güç kaynağıdır,” diye sürdürdü konuşmasını. “Babasının şimdi ünlü bir antropolog olduğunu biliyor musun? Gumersindo ondan ölesiye nefret ediyor.”
Gumersindo sanki nefretinden gurur duyuyormuş gibi belli belirsiz başını salladı.
Şansıma inanamıyordum. İma ettikleri kişi yirminci yüz yılın en önemli toplumbilimci antropologlarından biri olan E.E.Evans-Pritchard'dan başkası değildi. Tam da o dönemde UCLA'da sosyal toplumbilimci antropolojinin tarihi ve bu alandaki en seçkin destekçiler üstüne bir yazıyı inceliyordum. Ne vurgundu ama! Heyecandan bağırıp yerimde zıp zıp zıplamamak için kendimi zor tuttum. Bunun gibi korkunç bir sırla ortaya çıkabilmek! Kızılderili bir kadını iğfal eden ve terk edip giden büyük bir antropolog. Evans-Pritchard'ın Meksika'da hiç alan çalışması yapmaması— esas olarak Afrika'daki çalışmalarıyla tanınıyordu— beni zerre kadar ilgilendirmiyordu, zira Birleşik Devletler'e yaptığı ziyaretlerden biri sırasında Meksika'ya gittiğini keşfedeceğimden emindim. Kanıtın ta kendisi önümde duruyordu.
Tatlı tatlı gülümseyerek gözlerimi Gumersindo'ya diktim ve onun izni olmadan elbette hiçbir şey açıklamayacağıma dair kendi kendime söz verdim. Eh, belki de sadece profesörlerimden birine bir şeyler çıtlatırım diye düşündüm. Ne de olsa insanın karşısına her gün bu tür bir bilgi çıkmazdı.
Zihnimde bir yığın olasılık dönüp duruyordu. Belki profesörlerimin birinin evinde sadece seçilmiş birkaç öğrenciyle beraber ufak bir konferans verilebilirdi. Kafamda profesörü bile seçmiştim. Ondan özel olarak hoşlanıyor değildim, ama öğrencilerini etkilemeye çalışırken takındığı çocuksu tavrı takdir ediyordum. Periyodik olarak evinde buluşuyorduk. Evine gittiğim zaman her seferinde çalışma masasının üstünde, sanki kazara oraya bırakılmış gibi, ünlü bir antropolog olan Claude Levi Strauss tarafından ona yazılmış olan bir not buluyordum.
Joe usulca kolumdan çekerek kibarca, “Bize adını söylemedin,” dedi.
Hiç duraksamadan, “Carmen Gebauer” dedim, çocukluk arkadaşlarımdan birinin adını vermiştim. Böylesine kolayca tekrar yalan söylemekten duyduğum rahatsızlık ve suçluluktan kurtulmak için Joe'ya Arjantinli olup olmadığını sordum. Şaşırmış bir halde kaşlarını çattığını görünce şivesinin kesinlikle Arjantinlilerin şivesine benzediğini ekledim hemen: “Gerçi Arjantinliye benzemiyorsun da.”
“Meksikalıyım ben,” dedi. “Senin aksanına da bakılırsa ya Küba'da ya da Venezüella'da büyümüşsün.”
Konuşmanın bu mealde sürmesini istemedim, çabucak konuyu değiştirdim. “Yürüyüş patikasına nasıl dönüleceğini biliyor musun?” diye sordum, birden arkadaşlarımın o zamana dek meraklanmış olabileceklerinden endişelenmiştim.
“Hayır, bilmiyorum,” dedi çocuksu bir samimiyetle. “Ama Gumersindo Evans-Pritchard biliyor.”
Gumersindo gür çalıların içinden geçerek dağın öteki yanındaki dar bir keçiyoluna çıktı. Çok geçmeden arkadaşlarımın seslerini ve köpeğin havlamasını işittim.
Korkunç rahatlamıştım, aynı zamanda da adamların benimle nasıl ilişkiye geçeceklerini öğrenmeye çalışmamaları karşısında şaşırmış ve hayal kırıklığına uğramıştım.
Joe veda kabilinden, formalite icabı, “Eminim tekrar karşılaşacağız,” dedi.
Gumersindo Evans-Pritchard gösterişli bir şekilde elimi öperek beni şaşırttı. Bunu o kadar doğal ve zarif bir şekilde yapmıştı ki ona gülmek gelmedi aklıma.
“Bu onun genlerinde var,” diye açıkladı Joe. “Sadece yarı İngiliz olsa da kusursuz derecede incedir. Çok centilmendir.
Adamlar bir tek laf etmeden ve arkalarına bakmadan pusun içinde gözden kayboldular. Onları bir daha göreceğimden çok şüpheliydim. İsmim hakkında yalan söylediğim için suçluluk duyarak tam arkalarından koşmak üzereydim ki arkadaşlarımın köpeği üstüme zıplayıp yüzümü yalamaya çalışarak beni yere devirdi.

7

Cvp: Florinda Donner - Rüyacı

6


HAYRETLER İÇİNDE MİSAFİR konuşmacıya bakakalmıştım. Takım elbisesi, kısa, kıvırcık saçları ve sakalsız, bıyıksız traşlı yüzüyle Joe Cortez Los Angeles'taki California Üniversitesinde, büyük toplantı salonlarından birinde, uzun saçlı, sakallı ve incik boncuklu, özensiz giyimli öğrenciler arasında başka bir zamandan gelmiş biri gibi görünüyordu.
Santa Susana dağlarında beraber yürüyüşe çıkmış olduğum arkadaşımın toplantı salonunun arka sıralarında benim için tuttuğu, boş bir sandalyeye aceleyle kayıverdim.
“Bu da kim?” diye sordum ona.
İnanamıyormuş gibi başını sallayarak sabırsızca yüzüme baktı ve sonra bir kağıt parçasına Carlos Castaneda diye karaladı.
“Kim bu Carlos Castaneda allah aşkına?” diye sordum elimde olmadan gülerek.
“Sana onun kitabını vermiştim,” dedi dişlerinin arasından, sonra onun Meksika'da geniş bir çalışma yapmış olan tanınmış bir antropolog olduğunu ekledi.
Tam bu misafir konuşmacının dağlarda kaybolduğum gün karşılaştığım o adam olduğunu söyleyecektim ki kendimi tuttum. Bunun için çok iyi bir nedenim vardı. Çok değer verdiğim arkadaşlığımızın neredeyse bozulmasından bu adam sorumluydu. Arkadaşım Evans-Pritchard'ın oğlu hakkındaki hikâyenin uydurma olduğu fikrinde dayatıyordu. Bense o iki adamın bana uydurma bir hikâye anlatmakla kazanacak hiç bir şeyleri olmadığında ısrar ediyordum. Onların samimiyetle gerçeği söylediklerini biliyordum. Onlara inandığım için deliye dönen arkadaşım bana saf bir budala olduğumu söylemişti.
İkimiz de teslim olmak istemediğimiz için tartışma oldukça kızışmıştı. Arkadaşımın kocası bizi bu çılgınlıktan kurtarmayı umarak belki de bana gerçeğin söylenmiş olduğunu ileri sürmüştü. Kendisiyle birlik olunmamasından usanmış olan arkadaşım ona bağırarak çenesini kapatmasını söylemişti.
Suratımız bir karış arabayla eve dönmüştük. Arkadaşlığımız çıkmaza girmişti. Bu kötü duyguyu atmamız birkaç hafta almıştı. Bu arada ben Evans-Pritchard'ın oğlu hakkındaki bu bilgiyi antropolojik konular ve antropologlar hakkında benden ve arkadaşımdan daha bilgili olan birkaç kişi üzerinde denemiştim. Bana kendimi bir ahmak gibi hissettirdiklerini söylememe gerek yok. Gerçeği yalnız benim bildiğime dair kör bir inanca saplandım. Ben pratik bir zihniyetle yetiştirilmiştim; eğer insan yalan söylerse, bu başka türlü kazanılamayacak bir şeyi kazanmak için olmalıydı. Ve ben bu iki adamın ne kazanmış olabileceklerini bir türlü anlayamıyordum.
Carlos Castaneda'nın konferansına pek dikkat etmedim. Bana ismi hakkında yalan söylemesinin nedenini merak edip duruyordum. İnsanları harekete geçiren sebepleri anlamaya düşkün olan ben, basit bir sözden ya da gözlemden, onun sebebinin ne olabileceğine dair bir ipucu bulmaya çalıştım bütün gün. Ama sonra ben de ona sahte isim vermiş olduğumu hatırladım. Ve neden böyle yaptığımı anlayamıyordum.
Uzun uzun düşünüp taşındıktan sonra, ta ilk başta otomatikman ona güvenmemiş olduğum için yalan söylediğime karar verdim. Bana güven telkin etmeyecek kadar fazlasıyla kendine güvenli, fazlasıyla kendini beğenmişti. Annem Latin erkeklerine, özellikle bir dereceye kadar itaatkâr değillerse, güvenmeyecek şekilde yetiştirmişti beni. Latin maçoların sadece (sırasıyla) dövüşmek, yemek ve seks yapmakla ilgilenen ufak tefek kavgacı horozlar olduğunu söylerdi. Ve sanırım bu konuyu hiç düşünmeden ona inanmıştım.
Sonunda Carlos Castaneda'ya baktım. Söylediklerinden hiçbir şey anlayamıyordum. Ama hareketlerinden büyülenmiştim. Bütün bedeniyle konuşuyormuş gibi görünüyordu, sözleri sanki ağzından çıkmıyordu da, bir sihirbaz çevikliği ve zarafetiyle hareket ettirdiği ellerinden akıyordu!
Konferanstan sonra gözü pek bir şekilde ona doğru yürüdüm. Etrafını öğrenciler sarmıştı. Kadınlara karşı öyle ilgili ve hoştu ki otomatikman onu küçümsedim.
Suçlar gibi parmağımı ona uzatarak, “İsmin hakkında bana yalan söyledin Joe Cortez,” dedim İspanyolca.
Sanki bir yumruk yemiş gibi elini karnına koyarak, beni dağlarda ilk kez gördüğü zamanki gibi tereddütlü, inanmaz bir ifadeyle bana bakakaldı.
“Arkadaşın Gumersindo'nun Evans-Pritchard'ın oğlu olduğu da yalan,” diye ekledim, beni görünce uğradığı şaşkınlıktan sıyrılmadan önce. “Öyle değil mi?”
Artık daha fazla konuşmamam için yalvarır gibi bir hareket yaptı. Zerre kadar utanmış görünmüyordu. Ama gözlerinde öyle yalın ve saf bir hayret vardı ki bu haklı hiddetim kısa sürdü. Sanki gideceğimden korkuyormuş gibi usulca bileğimden tuttu.
Öğrencilerle konuşmayı bitirdikten sonra sessizce kuzey kampusundaki devasa bir çam ağacının gölgelediği gözden uzak bir sıraya doğru yöneltti beni.
Sıraya otururken, “Bütün bunlar o kadar garip ki gerçekten dilim tutuldu,” dedi İngilizce. Sanki onun yanında oturduğuma hâlâ inanamıyormuş gibi gözlerini bana dikti. “Seni tekrar bulacağımı hiç sanmıyordum,” dedi düşünceli bir şekilde. “Yanından ayrıldıktan sonra arkadaşım—bu arada adı Nestor'dur—ve ben senin hakkında epey konuştuk. Senin yarı-hayalet olduğun sonucuna vardık.” Birden İspanyolcaya dönerek, beni bulmak umuduyla beni bıraktıklara yere geri bile döndüklerini söyledi.
“Neden beni bulmak istiyordun?” diye sordum İngilizce. Onun da İngilizce olarak benden hoşlandığı için oraya geri gittiği cevabını vereceğinden emindim.
İspanyolcada insanın sadece başka birisinden hoşlandığını söylemenin hiçbir yolu yoktur. Cevabın çok daha süslü ve aynı zamanda da daha kesin olması gerekiyordu. İspanyolcada insan ya iyi bir duygu uyandırabilir— me caes bien—ya da tam bir tutku— me gustas— alevlendirebilirdi.
Bu samimi sorum onu uzun bir sessizliğe gömdü. Konuşması mı yoksa konuşmaması mı gerektiği hakkında mücadele ediyor gibiydi. Nihayet, o öğleden sonra sisin içinde beni bulmanın onda çok büyük bir karışıklık doğurduğunu söyledi. Bütün bunları açıklarken yüzünde kendinden geçmiş bir ifade vardı ve beni toplantı salonunda bulunca neredeyse yüreğine indiğini eklerken sesi en derin huşuyu açığa vuruyordu.
Kibirim geçivermişti. “Neden?” diye sordum. Ve sorduğuma anında pişman oldum, çünkü bana sırılsıklam âşık olduğunu söyleyeceğine emindim, ve bu da beni çok rahatsız edecekti. Ne cevap vereceğimi bilemezdim.
“Çok uzun bir hikâye bu,” dedi, hâlâ dalgın bir havayla. Bundan sonra ne söyleyeceğini prova ederek kendi kendine konuşuyormuş gibi dudaklarını büzdü.
Kur yapmaya çalışan bir erkeğin gösterdiği alametleri biliyordum. Onu başka bir yöne yöneltmek için, “Çalışmalarını okumadım,” dedim. “Ne hakkında?”
“Büyücülük hakkında birkaç kitap yazdım,” diye yanıtladı. “Ne tür büyücülük? Voodoo mu, ispritizma mı?” “Büyücülük hakkında bir şey biliyor musun?” diye sordu, sesinde bir beklenti vardı.
“Tabii biliyorum. Bunlarla büyüdüm ben. Venezüella'da bir kıyı bölgesinde uzun zaman yaşadım; büyücüleriyle ünlü bir yerdir orası. Çocukluğumun pek çok yazını bir cadı ailesiyle geçirdim.”
“Cadı mı?”
“Evet,” dedim tepkisinden memnun kalarak. “Cadı olan bir dadım vardı. Puerto Cabello'lu siyah bir kadındı. Yetişkin bir genç kız oluncaya kadar baktı bana. Hem annem hem babam çalışıyordu; ben çocukken beni onun bakımına bırakmaktan oldukça memnundular. Beni anne babamdan daha iyi idare edebiliyordu. İstediğimi yapmama izin veriyordu. Elbette annem babam onun beni her yere götürmesine izin veriyorlardı. Okul tatillerinde beni alarak ailesini ziyaret etmeye götürürdü. Onun kan bağı olan ailesi değil de cadı ailesiydi bu. Ayinlerine ve trans oturumlarına katılmama izin verilmese de pek çok şey görmeyi başardım.”
Sanki bana inanmamış gibi tuhaf bir şekilde bakıyordu. Sonra şaşkın bir gülümsemeyle, “Onu cadı yapan şey neydi?” diye sordu.
“Her şey. Tavukları öldürüp, verdiği lütufların karşılığı olarak onları tanrılara sunuyordu. O ve birlikte olduğu—kadın, erkek— cadılar transa girinceye kadar dans ederlerdi. Arkadaşlarını iyileştirme ve düşmanlarına zarar verme erkine sahip olan gizli büyüler okurdu. Uzmanlık dalı aşk iksirleriydi. Bu iksirleri tıbbi bitkilerle ve aybaşı kanı, kesilmiş tırnaklar ve tüylerle, tercihen kasık tüyleriyle hazırlıyordu. Kumar da ya da aşk meselelerinde iyi şans getirmesi için muskalar yapardı.”
“Ve annen baban bütün bunlara izin verir miydi?” diye sordu inanamayarak.
“Evde benim ve dadımın müşterilerinin dışında hiç kimse bunları bilmezdi,” diye açıkladım. “Doktorlar gibi o da evlere çağrılırdı. Evde bütün yaptığı, ben kâbus görünce tuvaletin arkasında mumlar yakmaktı. Bu bana yardım ediyordu sanki ve çiniler arasında bir şeylerin alev alma tehlikesi de olmadığı için açıkça onun bunu yapmasına izin veriyordu annem.”
Birden ayağa kalktı ve gülmeye başladı.
Acaba bütün bunları uydurduğumu mu düşünüyor diye merak ederek, “Bu kadar komik olan nedir?” diye sordum. “Seni temin ederim ki gerçek bu.”
“Kendi kendine bir şey iddia ediyorsun ve bir kez bu iddiada bulununca senin için bu gerçeğe dönüşüyor,” dedi ciddi bir yüzle.
Dadımı ima ettiğine kanaat getirerek, “Ama ben sana gerçeği söyledim,” diye ısrar ettim.
“Ben insanların içini görebilirim,” dedi sakin bir şekilde. “Mesela benim sana kur yaptığıma inandığını görüyorum. Kendini buna inandırdın ve bu bir gerçek şimdi. Benim bahsettiğim de buydu.”
Bir şey söylemeye çalıştım, ama bu haksızlığa karşı duyduğum öfkeden nefesim kesilmişti. Kaçıp gitmek istedim. Ama bu çok alçaltıcı bir şey olurdu.
Kaşlarını hafifçe çattı, neler hissettiğimi bildiğine dair nahoş bir izlenim edindim. Yüzüm kızardı. Kızgınlığımı öyle bastırdım ki vücudum titredi. Ne var ki birkaç dakika içinde kendimi olağanüstü sakin hissettim. Benim gösterdiğim bilinçli bir gayret sonucunda olmamıştı bu; gene de içimdeki bir şeyin yerinden oynadığını açıkça duyumsadım. Belli belirsiz bir şekilde buna benzer bir deneyim geçirdiğimi hatırladım, ama bu hatırıma geldiği gibi hızla silikleşti.
“Bana ne yapıyorsun?” diye mırıldandım.
“Sadece insanların içini görüyorum işte,” dedi pişmankâr bir havayla. “Her zaman değil ve elbet herkesinkini de değil, ama yalnızca samimi olarak ilişkiye girdiğim insanlarınkini. Neden senin içini görebildiğimi bilmiyorum.”
Besbelli bu söylediklerinde samimiydi. Benden çok daha fazla afallamış gibi görünüyordu. Tekrar yerine oturarak yanıma yaklaştı. Bir süre tam bir sessizlik içinde oturduk. Sohbet etmek için gösterdiğim bütün o gayretleri boşlayabilmek ve kendimi aptal hissetmemek son derece hoş bir deneyimdi. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım; mavi bir cam gibi saydam ve bulutsuzdu. Çam ağacının dalları arasından hafif bir esinti geçti ve diken diken çam iğneleri aheste bir yağmur gibi üstümüze döküldü. Esinti rüzgâra dönüştü ve yanımızdaki çınardan düşen kuru, sarı yapraklar bize doğru sürüklendi; yumuşak, ritmik bir sesle etrafımızda döndüler ve rüzgâr yaprakları bir çırpıda havaya kaldırdı.
“Bu tinin iyi bir gösterisiydi,” diye mırıldandı. “Senin içindi bu. Rüzgâr, önümüzde havada fırıl fırıl dönen yapraklar. Benim beraber çalıştığım büyücü bunun bir yora olduğunu söylerdi. Tam gitmeyi düşündüğüm anda bir şey seni bana gösterdi. Şimdi gidemem.”
Son sözünü düşünerek kendimi nedendir bilinmez mutlu hissettim. Bu bir zafer mutluluğu, insanın istediğini yaptığı zaman hissettiği türden çoşkun bir neşe değildi. Daha çok, kısa süren engin bir saadet duygusuydu bu. İç sıkıcı özüm idareyi eline aldı ve bu duygulardan ve düşüncelerden kurtulmamı istedi. Orada ne işim vardı ki benim. Dersimi almış, gerçek arkadaşlarımla yiyeceğim öğle yemeğini ve spor salonundaki havuzdaki günlük turumu kaçırmıştım.
“Belki ben gitsem iyi olacak,” dedim. Bunu rahatlamak için söylemeyi tasarlamıştım, ama bunu söyleyince sanki kendime acıyormuşum gibi geldi—ki nedense acıyordum da.
Gitmek yerine olabildiğince üstünkörü bir şekilde ona insanların içini her zaman görüp göremediğini sordum.
“Hayır. Her zaman değil.” Müşfik ses tonu içimdeki karmaşanın bilincinde olduğunu açıkça gösteriyordu. “Beraber çalıştığım yaşlı büyücü son zamanlarda öğretti bunu bana.”
“Sence bana da öğretebilir mi?”
“Evet, sanırım öğretirdi.” Kendi sözlerine kendi hayret etmiş gibi görünüyordu. “Eğer o da senin hakkında benim hissettiklerimi hissederse kesinlikle öğretmeye çalışır.”
“Büyücülüğü daha önceden biliyor muydun?” diye sordum ürkek bir şekilde, yavaş yavaş endişelerimden sıyrılıyordum.
“Latin Amerika'da herkes bildiğini düşünür ve ben de bildiğime inanıyordum. Bu anlamda sen bana kendimi hatırlatıyorsun. Senin gibi ben de büyücülüğün ne olduğunu bildiğime emindim. Ama sonra gerçekten büyücülükle karşılaştığım zaman düşündüğüm gibi çıkmadı.”
“Nasıldı?”
“Basit. O kadar basit ki korkutucu,” dedi sır verir gibi. “Bizler büyücülüğün kötülüğü yüzünden korkutucu olduğunu düşünürüz. Benim karşılaştığım büyücülük hiç de kötü değildi ve bu yüzden de son kerte ürkünçtü.”
Sözünü keserek kara büyücülüğün tersi olan ak büyücülüğü ima ediyor olması gerektiğini söyledim.
Sert ve sabırsız bir şekilde, “Saçma sapan konuşma, allah kahretsin!” dedi.
Onun benimle bu şekilde konuşması karşısında öyle şok oldum ki nefesim kesildi. Yine aklım karman çorman oluvermişti. Bakışlarımdan kaçmak için yüzünü çevirdi. Bana bağırmaya cüret edebilmişti. Öyle kızmıştım ki çıldıracağımı sandım. Kulaklarım uğulduyordu. Gözlerimin önünde siyah noktalar görüyordum. Eğer sıçrayıp böylesine çabucak uzağa kaçmamış olsaydı ona vuracaktım.
“Çok disiplinsizsin,” dedi tekrar yerine oturarak. “Ve epey de vahşisin. Dadın senin her kaprisine teslim olup, sanki kıymetli bir camdan yapılmışsın gibi davranmış olmalı sana.” Kaşlarımı çattığımı görünce, esasında bana sabırsızlıktan ya da kızgınlıktan bağırmamış olduğunu söyledi. “Senin dinlemen ya da dinlememen kişisel olarak önemli değil benim için,” diye açıkladı. “Fakat sana onun adına bağırdığım başka birisi için önemli bu. Bizi gözleyen biri için.”
İlkin kafam karıştı, sonra huzursuzlandım. Onun büyücü arkadaşı bizi gözleyebilir mi diye merak ederek etrafıma baktım.
Beni görmezden gelerek devam etti. “Babam bana sürekli bir tanığımız olduğundan hiç söz etmemişti. Hiç söz etmedi, çünkü bilmiyordu. Tıpkı senin bilmediğin gibi.”
“Neler saçmalıyorsun sen?” dedim. Çatlak, kızgın sesim o andaki duygularımı yansıtıyordu. Bana bağırmış, hakaret etmişti. Sanki hiçbir şey olmamış gibi başımı şişirip durmasına gücenmiştim. Hareketlerine göz yumacağıma inanıyorsa o zaman bir sürprizle karşılaşacaktı. “Bundan yakayı sıyıramayacaksın,” diye düşündüm ona kötü kötü gülümseyerek, “benden sıyrılamazsın ahbap.”
“Ne bir kuvvet, ne bir varlık ne de bir mevcudiyet olmayan bir kuvvetten, bir varlıktan, bir mevcudiyetten bahsediyorum,” diye açıkladı melek gibi bir gülümsemeyle. Kavgacı ruh halimden tümüyle habersiz görünüyordu. “Abuk sabuk bir laf gibi geliyor, ama değil. Sadece büyücülerin bildiği bir şeyi ima ediyorum. Onlar buna tin diyorlar. Tin bizim kişisel gözlemcimiz, daimi tanığımızdır.”
Tam olarak hangi kelimenin bunu başlattığını bilmiyordum, ama birden bütün dikkatimi ona vermiştim. Söylediğine göre Tanrı olmayan ya da dinle ya da ahlakla hiçbir ilgisi olmayan, kişisel olmayan bir kuvvet, yalnızca kendimizi hiçe indirgemeyi öğrenirsek bizim kullanmamız için orada duran bir erk olan bu kuvvetten bahsetmeye devam etti. Hatta elimi bile tuttu ve ben buna aldırmadım. Esasında güçlü, yumuşak temasından hoşlandım. Benim üstümdeki tuhaf hâkimiyetinden marazi bir şekilde büyülenmeye başlıyordum. Eli elimde, bu sıranın üstünde onunla ilelebet oturmayı arzuladığımı anlayınca hayrete düştüm.
Konuşmaya devam etti. Ve ben de söylediği her sözü dinlemeye devam ettim. Ama aynı zamanda da ne zaman bacağımı tutuvereceğini edepsizce merak ediyordum. Zira elimle yetinmeyeceğini ve onu durdurmak için hiçbir şey yapamayacağımı biliyordum. Yoksa onu durdurmak için hiçbir şey yapmak istemiyor muydum?
Eskiden kendisinin de herkes gibi dikkatsiz ve disiplinsiz olduğunu, ama aradaki farkı hiç bilmediğini, çünkü çağın ruh haline hapsolmuş olduğunu açıkladı.
Onunla beraber olmaktan hoşlandığımı düşünmesin diye hiç de dostane olmayan kaba bir ses tonuyla, “Çağın ruh hali de nedir?” diye sordum.
“Büyücüler buna çağın tarzı derler,” dedi. “Günümüzde orta sınıfın işidir bu. Ben orta sınıf bir erkeğim, tıpkı senin orta sınıf bir kadın olduğun gibi.”
Aniden hızla elimi elinden çekerek, “Bu tür sınıflandırmaların hiçbir geçerliliği yoktur,” diye sözünü kestim kaba bir şekilde. “Bunlar yalnızca genelleme.” Ona kaşlarımı çatarak şüpheyle baktım. Sözlerinde ürkütücü bir şekilde bildik bir şeyler vardı, ama bunları daha önce nerede duyduğumu ya da bu sözlere nasıl bir anlam yüklediğimi bilemiyordum. Bununla beraber, bunların benim için çok hayati bir anlamı olduğundan emindim, keşke bu sözler hakkında zaten bildiklerimi bir hatırlayabilseydim.
“Bana sosyal bilimci ayakları yapma,” dedi neşeyle. “Senin kadar ben de biliyorum bunları.”
Artık iyice tepem atarak elini tuttum ve ısırıverdim. Daha o şaşkınlığından sıyrılamadan hemencecik, “Bunu yaptığım için hakikaten üzgünüm,” diye mırıldandım. “Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Çocukluğumdan bu yana kimseyi ısırmamıştım.” Onun karşı misilleme yapmasını bekleyerek yan yan sıranın ta öbür ucuna kaydım. Ama misilleme gelmedi.
Afallamışçasına ellerini ovuştururken söylediği tek şey, “Baştan sona ilkelsin,” oldu.
Rahatlayarak derin bir iç çektim. Üstümdeki hâkimiyeti bozulmuştu. Onunla halledilecek eski bir hesabım olduğunu hatırladım. Antropoloji öğrencisi arkadaşlarımın arasında beni gülünç bir duruma düşürmüştü. O eski kızgınlığımı uyandırmaya çalışarak, “Esas meselemize dönelim,” dedim. “Ne den bana Evans-Pritchard'ın oğlu hakkında bütün o zırvaları anlattın? Kendimi aptal durumuna düşüreceğimi anlamış olman gerekirdi.” Onu dikkatle izliyordum. Elini ısırdıktan sonra ona bu şekilde karşı çıkmanın eninde sonunda kendini-kontrol mekanizmasını kıracağından ya da en azından aklını karıştıracağından emindim. Onun bağırıp çağırmasını, kendine güvenini ve küstahlığını yitirmesini bekliyordum. Ama kılı kıpırdamadı. Derin bir soluk aldı ve ciddi bir ifade takındı.
Kayıtsız ve alçak bir sesle, “Bunun sırf eğlenmek için abartılı hikâyeler anlatan insanlar misali basit bir mesele gibi göründüğünü biliyorum,” diye konuşmaya başladı. “Ama durum bundan çok daha karmaşık.” Kendi kendine gülerek, o sırada benim bir antroloji öğrencisi olduğumu ve kendimi aptal durumuna düşüreceğimi bilmediğini hatırlattı bana. Sanki uygun sözcükleri arıyormuş gibi bir an sustu, sonra çaresizce omuzlarını silkerek şöyle ekledi, “Sana kendim ve hedeflerim hakkında bir şeyler daha anlatmadıkça arkadaşımı neden sana Evans-Pritchard'ın oğlu olarak tanıştırdığımı açıklayamam. Ve bunları anlatmak da hiç uygun olmaz.”
“Neden olmasın?”
“Çünkü beni ne kadar çok tanırsan o kadar çok yüz göz olursun.” Bana düşünceli bir şekilde baktı, gözlerinden samimi olduğunu anlayabiliyordum. “Zihinsel anlamda yüz göz olmayı kastetmiyorum. Kişisel olarak benimle yüz göz olmanı kastediyorum.”
Bu küstahlığın öyle bariz bir teşhiriydi ki bütün güvenimi yeniden kazandım. O çok denenmiş, alaycı kahkahama başvurarak, içe işleyen keskin bir sesle, “Çok iğrençsin. Senin gibileri bilirim. Bütün yaşantım boyunca savaştığım kibirli Latin maçolarının tipik bir örneğisin.” Yüzündeki şaşkınlık ifadesini görünce en gururlu ses tonumla, “Seninle yüz göz olacağımı düşünmeye nasıl cüret edersin?” dedim.
Beklediğim gibi yüzü kızarmadı. Sanki bu duyduğu en komik şeymiş gibi dizine bir şaplak atarak katıla katıla güldü. Ve sanki bir çocukmuşum gibi kaburgalarımı gıdıklamaya başladı, dehşet içindeydim.
Gülmekten korkarak— ben gıdıklanırım— öfkeyle ince ve tiz bir sesle çığlık attım. “Bana dokunmaya nasıl cüret edersin!” Gitmek üzere ayağa kalktım. Tir tir titriyordum, sonra tekrar yerime oturarak kendimi daha da şok ettim.
Beni tekrar gıdıklamak üzere olduğunu görünce ellerimi yumruk yapıp kendimi korudum. “Bana tekrar dokunursan burnunu kırarım,” diye uyardım onu.
Tehdidimi hiç iplemeyerek başını sıranın arkasına yasladı ve gözlerini kapattı. Neşeyle gülmeye başladı. Kahkahalarını zaptettiği için her tarafı titreyerek boğuk boğuk gülüyordu. Bana doğru yan dönerek, “Esmer insanlar arasında yetişen tipik bir Almansın,” dedi.
“Alman olduğumu nereden biliyorsun? Sana bunu hiç söylemedim,” dedim sesime biraz tehditkâr bir ton vererek.
“İlk karşılaştığımızda Alman olduğunu biliyordum,” dedi. “İsveçli olduğun yalanını söylediğin anda bunu kendin de doğrulamış oldun. Yalnızca İkinci Dünya Savaşından sonra Yeni Dünya'da doğan Almanlar böyle yalan söylerler. Yani Amerika'da yaşıyorlarsa tabii.”
Bunu ona itiraf etmesem de haklıydı. Annemle babamın Alman olduklarını öğrenir öğrenmez insanların bana karşı düşmanlaştığını hissetmiştim çoğu kez; onların gözlerinde bu bizi otomatikman nazi yapıyordu. Onlara annemle babamın idealist olduklarını söylediğim zaman hiçbir şey fark etmiyordu. Tabii ki her iyi Alman gibi kendi soylarının doğası itibariyle daha iyi olduğuna inandıklarını, ama onların esasında bütün yaşamları boyunca apolitik olan ılımlı insanlar olduklarını kendime itiraf etmek zorundaydım.
“Bütün yaptığım senin düşündüklerine katılmaktı,” dedim ekşi bir suratla. “Sarı saçlar, mavi gözler, yüksek elmacık kemikleri gördün ve bütün düşünebildiğin bir İsveçli oldu. Hayal gücün pek de kuvvetli değil, öyle değil mi?” Elime geçirdiğim bu avantajı daha da kullanarak, “Eğer doğuştan kahrolası bir yalancı değilsen, yalan söylemek için hiçbir nedenin yoktu senin,” diye devam ettim, istemememe rağmen sesim yükseliyordu. İşaret parmağımla göğsüne vurarak alay edercesine ekledim, “Joe Cortez, ha?”
“Senin ismin de gerçekten Cristina Gebauer mi?” diye cevabı yapıştırdı, benim o nahoş, yüksek ses tonumu taklit ederek.
İsmi doğru anımsamadığı için içerleyerek, “Carmen Gebauer!” diye bağırdım. Sonra birden feveranımdan utanarak kendimi karman çorman bir şekilde savunmaya koyuldum. Birkaç dakika sonra ne söylediğimi bilmediğimi kavrayarak aniden sustum ve gerçekten Alman olduğumu ve Carmen Gebauer'in bir çocukluk arkadaşımın ismi olduğunu itiraf ettim. Dudaklarındaki sırıtışı güçlükle bastırarak, “Bunu sevdim,” dedi usulca. Yalan söylememi mi yoksa bunu itiraf etmemi mi kastettiğini anlayamadım. Bakışları müşfik ve keyifliydi. Şefkatli, özlemli bir sesle çocukluğundaki kız arkadaşı Fabiola Kunze'nin hikâyesini anlatmaya başladı.
Gösterdiği tepkiden kafam karışarak başımı çevirdim ve yanımızdaki çınar ağacıyla ilerideki çam ağaçlarına diktim gözlerimi. Sonra, hikâyesine ilgi duyduğumu saklamaya çalışarak tırnaklarımla oynamaya başladım; düzenli olarak ve düşünceli bir şekilde tırnaklarımın etrafındaki deriyi itiyor ve tırnak cilasını soyuyordum.
Fabiola Kunze'nin hikâyesi benim yaşantıma o kadar benziyordu ki birkaç dakika sonra bütün sahte kayıtsızlık tavrımı unutarak dikkatle onu dinlemeye başladım. Bu hikâyeyi kafadan attığından şüphelendim, yine de yalnızca Yeni Dünya'daki bir Alman ailesinin kızının bilebileceği ayrıntıları öne sürdüğü için ona güvenmek zorunda kaldım.
Fabiola sözde esmer Latin oğlanlarından ölesiye korkuyordu, ama aynı ölçüde Almanlardan da korkuyordu. Latinler sorumsuzluklarından dolayı ürkütüyorlardı onu; Almanlarsa her şeylerinin önceden sezilebilirliğinden dolayı.
Bir pazar öğleden sonrası Fabiola'nın evinde iki düzine Almanın güzel bir şekilde—en iyi porselenler, gümüşler ve kristallerle—kurulmuş bir masanın etrafında oturdukları ve Fabiola'nın da sohbet olarak geçen iki düzine monoloğu dinlemek zorunda kaldığı sahneleri tasvir ettiği zaman yüksek sesle gülmemek için kendimi tutmak zorunda kaldım.
O bu pazar öğleden sonrasının özel ayrıntılarını vermeyi sürdürdükçe kendimi rahatsız hissetmeye başladım: evinde politik tartışmaları yasaklayan, ama katolik papazlar hakkında çirkin şakalar yapmak için dolambaçlı yollar arayarak, içinden gelen bir dürtüyle böyle bir tartışmaya başlamayı hedefleyen bir babası vardı Fabiola'nın. Bir de annesinin ölümcül korkusu: en iyi porselenleri bu beceriksiz sersemlerin ellerindeydi.
Sözleri benim bilinçsizce tepki verdiğim üstü kapalı işaretlerdi sanki. Benim yaşadığım pazar öğleden sonralarının sahnelerini duvarda bir anda patlayan resimler gibi görmeye başladım.
Tam bir sinir küpü olmuştum. Ayağımı hızla yere vurarak kalkmak ve oyunu kendi kurallarıma göre oynamak istedim. Bu adamdan nefret etmek istiyordum, ama edemiyordum. Hakkımı vermesini, özür dilemesini istiyordum, ama bunlardan hiçbirini alamıyordum ondan. Ona hâkim olmak istiyordum. Bana aşık olmasını istiyordum, böylece onu reddedebilecektim.
Bu gelişmemiş duygularımdan utanarak kendimi toplamaya çalıştım. Sıkılmış gibi yaparak ona eğildim ve “Neden ismin hakkında yalan söyledin?” diye sordum.
“Yalan söylemedim,” dedi. “Bu benim ismim. Benim bir kaç ismim var. Büyücülerin farklı durumlar için farklı isimleri vardır.”
“Ne kadar kullanışlı!” diye bağırdım alay edercesine.
“Çok kullanışlı,” dedi beni taklit ederek ve hafifçe göz kırptı; son kerte öfkelenmiştim.
Sonra çok tuhaf ve beklenmedik bir şey yaptı. Kollarıyla beni sardı. Kucaklayışında cinsel bir ima yoktu. Arkadaşını rahatlatmak isteyen bir çocuğun kendiliğinden yaptığı tatlı ve basit bir hareketti bu. Dokunuşu beni anında ve öylesine bütünüyle yatıştırdı ki kontrolsüz bir şekilde hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
“Ben öyle bir bokum ki,” diye itiraf ettim, “sana vurmak istiyorum ve halime bak. Senin kollarındayım.” Bundan hoşlandığımı eklemek üzereydim ki içimden hızla bir enerji dalgası geçti. Bir rüyadan uyanmışım gibi onu hızla ittim. “Bırak beni,” dedim tıslayarak ve ayaklarımı sertçe yere vurarak uzaklaştım.
Katıla katıla güldüğünü duydum. Böyle gülmesine aldırış bile etmedim; feveranım anında geçmişti. Baştan aşağıya titreyerek ve hareket edemeyerek olduğum yerde kalakaldım. Ve sonra, sanki bana devasa bir lastik bant bağlanmış gibi sıraya geri döndüm.
“Kendini kötü hissetme,” dedi müşfik bir edayla. Sanki beni sıraya geri çekenin ne olduğunu biliyormuş gibiydi. Yemekten sonra bebeklerin sırtına vurulduğu gibi sırtıma vuruyordu.
“Senin ya da benim yaptığımız bir şey değil bu,” diye devam etti. “Bizim ikimizin dışındaki bir şey bize tesir ediyor. Bu uzun bir süredir bana tesir ediyor. Şimdi ona alıştım. Fakat neden sana tesir ettiğini anlayamıyorum. Bana bunun ne olduğunu sorma,” dedi sorumu önceden tahmin ederek. “Henüz sana bunu açıklayamam.”
Ona hiçbir şey sormayacaktım zaten. Zihnim durmuştu. Kendimi uyuyormuşum ya da rüyamda konuştuğumu görüyormuşum gibi hissediyordum.
Dakikalar sonra uyuşukluğum geçti. Kendimi daha canlanmış hissettim, yine de tam olarak bildik kendim değildim.
“Bana neler oluyor?” diye sordum.
“Senden kaynaklanmayan bir şey tarafından itiliyor ve odaklanıyorsun,” dedi. “Bir şey seni bir vasıta olarak kullanarak seni itiyor. Bir şey senin orta sınıf kanaatlerinin üstüne başka bir kriter koyuyor.”
“Yine bu orta sınıf zırvalığına başlama,” dedim zayıf bir sesle. Daha çok ona yalvarıyor gibiydim. Alışılmış küstahlığımı kaybettiğimi düşünerek çaresizce gülümsedim.
“Bu arada bunlar benim fikirlerim ya da düşüncelerim değil,” dedi. “Ben de senin gibi tam manasıyla orta sınıf ideolojisinin bir ürünüyüm. Farklı ve daha hâkim olan bir ideolojiyle yüz yüze geldiğim zamanki dehşetimi bir düşün. Paramparça oldum.”
“Ne ideolojisi bu?” diye sordum uysalca. Sesim o kadar alçaktı ki güç bela duyulabiliyordu.
“Bu ideolojiyi bir adam getirdi bana,” diye açıkladı, “ya da daha doğrusu onun vasıtasıyla tin benimle konuştu ve bana tesir etti. O adam bir büyücüydü. Onun hakkında yazdım. İsmi Juan Matus. Benim orta sınıf zihniyetimle yüzleşmemi sağlayan odur.
“Juan Matus bir defasında bana muazzam bir soru sordu: ‘Sence üniversite nedir?’ Ben de tabii bir sosyal bilimci gibi cevap verdim ona: ‘Daha yüksek bir öğrenim merkezidir.’ Beni düzelterek üniversitenin bir ‘orta sınıf kurumu’ olduğunu, çünkü bizim orta sınıf değerlerimizi daha da mükemmelleştirmek için gittiğimiz bir kuruluş olduğunu açıkladı. Bizim bu kuruma profesyonel olmak için gittiğimizi söyledi. Sosyal sınıfımızın ideolojisi kendimizi idari işlerle meşgul olmaya
hazırlamamız gerektiğini söyler bize. Juan Matus erkeklerin bu orta sınıf kuruma mühendis, avukat, doktor v.s. olmak için, kadınlarınsa uygun bir koca, kendilerine her şeyi sağlayan bir tedarikçi ve çocuklarının babasını bulmak için gittiklerini söyledi. Uygun olması da doğal olarak orta sınıf değerlerle belirlenmiştir.”
Ona karşı çıkmak istedim. Ona bağırarak, ille de bir kariyerle ilgilenmeyen ya da bir eş aramayan insanlar tanıdığımı, sadece düşüncelerle, sadece öğrenmek için öğrenmekle ilgilenen insanlar tanıdığımı söylemek istedim. Ama böyle insanlar tanımıyordum. Göğsümde korkunç bir basınç hissettim ve bir kuru öksürük nöbetine tutuldum. Beni oturduğum yerde kıvrandıran ve onunla tartışmaktan alıkoyan şey öksürük ya da fiziksel bir rahatsızlık değildi. Bunun nedeni benim hakkımda konuştuğundan emin olmamdı: kesinlikle uygun bir adam bulmak için üniversiteye gidiyordum.
Tekrar gitmeye hazır bir halde ayağa kalktım. Veda edip tokalaşmak için elimi bile uzatmıştım ki sırtımda güçlü bir çekim hissettim. Bu çekim o kadar güçlüydü ki düşmemek için oturmak zorunda kaldım. Onun bana dokunmamış olduğunu biliyordum; bütün bu süre boyunca hep ona bakmıştım.
Tümüyle unutmadığım rüyalara ve tümüyle hatırlayamadığım insanlara dair düşünceler zihnime doluştu, ve kendimi kurtaramadığım girift bir düzen oluşturdular. Bilinmeyen yüzler, yarı duyulan cümleler, karanlık yer imajları ve bulanık insan imajları beni bir an için bir tür belirsizliğe fırlattı. Gözümün önünde canlandırdığım, sürekli değişen bu görüntüler ve sesler hakkında bir şeyler hatırlamaya çok yakındım ki bu bilgi çabucak uçuşarak dağıldı; ardından bir dinginlik ve huzur duygusu hâkim oldu bana, bu öyle derin bir sükûnetti ki kendimi ispatlama arzum kayboluvermişti.
Sanki dünyada hiçbir kaygım yokmuş gibi—ki o anda yoktu—bacaklarımı gerdim ve konuşmaya başladım. Kendim hakkında daha önce hiç bu kadar açık konuştuğumu hatırlamıyordum. Ona karşı neden birden bu kadar ihtiyatsız davrandığımı anlayamıyordum. Ona Venezüella'yı, annemle babamı, çocukluğumu, yerinde duramaz hallerimi, anlamsız yaşantımı anlattım. Kendime bile itiraf etmeyeceğim şeyleri anlattım ona.
“Geçen yıldan beri antropoloji okuyorum. Ve neden okuduğumu gerçekten bilmiyorum,” dedim. Açıklamalarımdan dolayı kendimi biraz rahatsız hissetmeye başlıyordum. Yerimde duramayarak, oturduğum sıranın üzerinde kıpırdandım, fakat “İspanyol ve Alman edebiyatı beni bundan daha çok ilgilendiriyor. Antropoloji bölümünde olmak kendim hakkında bildiğim her şeye meydan okuyor,” diye eklemeden edemedim.
“Bu ayrıntı beni korkunç meraklandırıyor,” dedi. “Şimdi buna giremem, ama sanki ben senin beni bulman için buraya yerleştirilmişim gibi geliyor ya da tam tersine benim seni bulmam için.”
“Bütün bunlar ne anlama geliyor?” diye sordum ve her şeyi kadınlığıma yorumladığımı ve odaklandığımı anlayarak yüzüm kızardı.
Ruh halimin tümüyle farkında gibi görünüyordu. Elimi tutarak kalbine bastırdı. “Me gustas, nibelunga!” diye bağırdı dramatik bir şekilde; sonra da bu sözleri İngilizceye çevirdi, “Tutkuyla senin cazibene kapıldım, Nibelung.” Bana bir Latin âşığının bakışlarıyla baktı ve sonra gürültülü bir kahkaha patlattı. “Sana bunu eninde sonunda söylemem gerektiğine inanıyorsun, öyleyse bu pekâlâ şimdi de söylenebilir.”
Bana takıldığı için kızacak yerde güldüm; mizah anlayışı bana büyük bir zevk veriyordu. Bildiğim tek Nibelungen babamın Almanca efsane kitaplarındakiydi. Siegfried ve Nibelungen'di. Hatırlayabildiğim kadarıyla bunlar yeraltında yaşayan sihirli, bodur varlıklardı.
“Bana cüce mi diyorsun?” diye sordum yarı şaka.
“Tanrı esirgesin” diye karşı çıktı. “Sana Alman bir efsanevi varlık diyorum.”
Kısa bir zaman sonra, sanki yapabileceğimiz tek şey buymuş gibi, ilk karşılaştığımız yere, Santa Susana Dağları’na gittik. Tepeden Kızılderili mezarlığına bakan uçurumun kenarında otururken ikimiz de tek laf etmedik. Saf bir yarenlik dürtüsünün etkisi altında, öğleden sonranın geceye dönüştüğünden habersiz, orada öylece sessizlik içinde oturduk.

8

Cvp: Florinda Donner - Rüyacı

7

JOE CORTEZ KAMYONETİNİ bir tepenin eteğine park etti. Kapımı açmak için dolanarak gösterişli bir tavırla arabadan inmeme yardım etti. Neden bilmiyorum, ama nihayet durduğumuz için rahatlamıştım. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeydik. Sabahın erken saatlerinden beri araba sürüyorduk. Serin, ağır gece havasını soludukça gündüzkü dümdüz uzanan yakıcı çöl, merhametsiz güneş ve yolun tozu toprağı yalnızca silik bir hatıra gibi geliyordu.
Rüzgârla hareketlenen hava etrafımızda dokunulabilir canlı bir şey gibi döndü. Ay yoktu. Ve inanılmaz sayıda ve inanılmaz parlaklıktaki yıldızlar yalnızca bizi dünyadan daha da uzaklaştırıyor gibi görünüyorlardı. Bu huzursuz ihtişam altında tüm çevremizde gölgelerle ve mırıltılarla dolu, adeta görünmez olan çöl ve tepeler uzanıyordu. Gökyüzüne bakarak nerede olduğumuzu çıkartmaya çalıştım, ama takımyıldızları nasıl bulacağımı bilmiyordum.
Sanki yüksek sesle konuşmuşum gibi, Joe Cortez, “Doğuya bakıyoruz,” diye fısıldadı; sonra da sabırla bana yaz semasındaki belli başlı takımyıldızları öğretmeye çalıştı. Sadece Vega yıldızını hatırlayabildim, çünkü bu isim bana 17. yüzyıl İspanyol yazarı Lope de Vega'yı anımsatıyordu.
Kamyonetin üstünde gökyüzüne bakarak sessizce otururken zihnimden yolculuğumuz sırasındaki olaylar geçiyordu.
Yirmidört saatten az bir süre önce Los Angeles şehir merkezindeki bir lokantada yemek yerken Joe Cortez damdan düşer gibi ona Sonora'ya kadar birkaç günlüğüne eşlik edip edemeyeceğimi sormuştu.
“Gelmeyi çok isterim,” dedim hiç düşünmeden. “Okul dönemi bitti. Özgürüm artık. Ne zaman gitmeyi planlıyorsun?”
“Bu gece” dedi. “Aslında hemen yemeğimizi bitirdikten sonra.”
Bu davetinin bir şaka olduğuna kanaat getirerek güldüm. “Bu kadar kısa sürede gidemem ben,” dedim. “Yarına ne dersin?”
“Bu gece,” diye ısrar etti yumuşak bir sesle, sonra tokalaşmak için resmi bir tavırla elini uzattı. Ancak gözlerindeki haşarı keyif ışıltılarını görünce veda etmediğini, sadece bir anlaşmayı onayladığını anladım.
“Karar verildiği zaman anında uygulamaya geçilmesi gerek,” dedi, kelimeleri önümde havada asılı bırakarak. Her ikimiz de gerçekten sözcüklerin şeklini ve boyutlarını görebiliyormuşuz gibi havaya bakakaldık.
Karar verdiğimin pek de farkında olmayarak başımı salladım. Talih orada, benim dışımda hazır ve kaçınılmazdı. Onu ortaya çıkartmak için hiçbir şey yapmak zorunda değildim. O sırada, aniden allak bullak edici bir canlılıkla Sonora'ya bir yıl önce yapmış olduğum geziyi hatırladım. İmgeler ardışıklıkları bakımından birbiriyle bağlantısızdı. İçimin derinliklerinde kıpırdadıkça bedenim şok ve korkudan taş kesildi.
Bu garip gezideki olaylar bilinçli zihnimden öylesine tümüyle ve hepten silinmişti ki sadece bir an öncesine kadar sanki hiç olmamış gibiydiler. Ama şimdi bu olaylar meydana geldikleri günkü kadar netti zihnimde.
Soğuktan değil de tanımlanamaz bir dehşetten titreyerek dönüp Joe Cortez'e baktım, ve ona bu gezimi anlattım. Gözlerini dikmiş bana bakıyordu, bakışlarında tuhaf bir yoğunluk vardı; gözleri birer tünel gibi derin ve karanlıktı; sanki korkumu emiyorlardı. Aynı zamanda da bu gezinin imgelerini uzaklaştırıyorlardı. İmajlar tepkisel etkilerini yitirdikleri zaman zihnimde geriye kalan tek şey basmakalıp, boş bir düşünceydi. O anda, o bildik iddiacı düşünce tarzımla, Joe Cortez'e hiçbir şey anlatamayacağıma, zira gerçek bir maceranın kendi halinde akacağına ve yaşantımdaki en hatırlanmaya değer, heyecanlı olayların hep benim akışına müdahale etmediğim olaylar olduğuna inanıyordum.
“Seni hangi isimle çağırmamı istersin? Joe Cortez mi yoksa Carlos Castaneda mı?” diye sordum o mide bulandırıcı kadınsı neşemle.
Bakır rengi yüzü bir gülümsemeyle kırıştı. “Ben senin çocukluk arkadaşınım. Bana bir isim ver. Ben seni nibelunga diye çağıracağım.”
Uygun bir isim bulamadım. “Bu isimlerinin bir düzeni var mı?” diye sordum.
“Pekâlâ,” dedi düşünceli bir şekilde. “Joe Cortez bir aşçı, bir bahçıvan, elinden her iş gelen biri; iyiliksever ve düşünceli bir adam. Carlos Castaneda akademik dünyadan gelen bir adam, ama senin henüz onunla karşılaştığını sanmıyorum.” Gözlerini bana dikerek gülümsedi; gülümsemesinde çocuksu ve güven verici bir şey vardı.
Onu Joe Cortez diye çağırmaya karar verdim.
Arizona'da Yuma'da bir otelde-—ayrı odalarda—geçirdik geceyi. Los Angeles'tan ayrıldıktan, tüm o uzun yolculuk boyunca konaklama işinin nasıl düzenleneceği hakkında bir hayli endişelenmiştim. Zaman zaman, otele gitmeden önce üstüme atlayıvereceğinden korkmuştum. Ne de olsa genç ve kuvvetli bir adamdı, fazlasıyla kendine güvenli ve saldırgandı. Eğer Amerikalı ya da Avrupalı olsaydı o kerte endişelenmezdim. Fakat Latin olduğu için varsayımlarının neler olabileceğini biliyordum. Onunla birkaç gün geçirmem için yaptığı teklifi kabul etmem onunla aynı yatağı paylaşmayı istediğim anlamına geliyordu.
Bu uzun yolculuk boyunca bana karşı gösterdiği nezaket ve düşünceli tavırları tam da düşündüğüm gibi, ondan beklediğim bir şeydi: zemin hazırlıyordu.
Otele vardığımızda geç olmuştu. Joe Cortez odalar hakkında görüşmek üzere idarecinin bürosuna gitti. Bense senaryo üstüne senaryo yazarak arabada bekledim.
Fantazilerime öyle dalıp gitmiştim ki onun bürodan döndüğünü fark etmedim. Önümde bir dizi anahtar salladığını duyunca yerimden zıpladım ve bilinçsiz bir şekilde sıkıca göğsümde tuttuğum kahverengi kağıt torbayı yere düşürdüm. İçinde yolda aldığımız tuvalet malzemelerim vardı.
“Sana otelin arka kısmında bir oda tuttum,” dedi. “Ana yoldan uzakta.” Bizden birkaç adım uzaktaki bir kapıyı işaret ederek, “Ben şuradaki yola yakın odada kalacağım. Her türlü gürültünün içinde uyumaya alışığımdır ben,” diye ekledi. Kendi kendine güldü. “Ellerinde kalan tek oda bu ikisiymiş.”
Hayal kırıklığına uğramış bir halde anahtarı elinden aldım. Bütün senaryolarım güme gitmişti. Onu reddetme fırsatına sahip olamayacaktım. Gerçekten böyle yapmak istediğim falan da yoktu. Ama ruhum, ne kadar küçük olursa olsun, yana yıkıla bir zafer istiyordu.
“Neden iki oda tutmamız gerektiğini anlamıyorum,” dedim kasten kayıtsız bir edayla. Yerdeki tuvalet malzemelerini toplayıp kağıt torbaya tıkıştırırken ellerim titriyordu. Söylediklerim bana inanılmaz geliyordu, yine de kendimi tutamıyordum. “Yolun gürültüsü dinlenmene izin vermez ve senin de benim kadar uykuya ihtiyacın var.” Anayoldan gelen o gürültünün içinde kimsenin uyuyabileceğine inanmıyordum. Ona bakmadan arabadan çıktım ve, “Aynı odada uyuyabiliriz— yani iki ayrı yatakta,” diye önerdiğimi duydum.
Orada öylece dehşet içinde ve hissizleşmiş bir halde bir an kalakaldım. Daha önce ne böyle bir şey yapmış ne de böylesine şizoid bir tepki vermiştim. Kastetmediğim şeyleri söylüyordum. Yoksa bunları kastediyor da ne hissettiğimi mi bilmiyordum?
Onun neşeli hali kafamdaki bu karmaşaya bir son verdi.
O kadar çok gülmüştü ki odalardan birinin ışığı yandı ve birisi bağırarak çenemizi kapatmamızı söyledi.
“Aynı odada kalalım da gecenin bir yarısı benden istifade etmeye kalkış, öyle mi?” dedi kahkahalar atarken. “Tam ben duş aldıktan sonra. Yok öyle şey!”
Öyle şiddetli kızardım ki kulaklarım yandı. Utancımdan ölmek istedim. Bu benim senaryolarımdan biri değildi, gerisingeriye arabaya binip kapıyı çarparak kapattım. Hiddetimi bastırarak, “Beni Greyhound otobüsüne götür,” dedim dişlerimin arasından. “Ne bok yemeye geldim ki seninle? Kafamı muayene ettirmem gerek!”
Hâlâ gülerek kapıyı açtı ve yavaşça beni dışarı çekti. “Hadi, sadece aynı odada değil aynı yatakta da uyuyalım.” Bana mahçup mahçup bakıyordu. “Lütfen seninle sevişmeme izin ver!” Sanki gerçekten bunu kastediyormuş gibi yalvarıyordu.
Dehşet içinde kendimi çekerek onun elinden kurtardım ve “O içine sıçtığım avucunu yala!” dedim.
“İşte,” dedi. “Bu öyle vahşi bir reddediş ki ısrar etmeye cüret edemem.” Elime uzanıp öptü. “Beni reddettin ve haddimi bildirdin. Artık mesele kalmadı. Öcünü aldın.”
Başımı öte yana çevirdim, ağlamaya hazırdım. Çok bozulmuştum, geceyi benimle geçirmeye isteksiz oluşuna değil de—bunu beklemiş olsaydı gerçekten ne yapacağımı bilemezdim—onun beni benim kendimi tanıdığımdan daha iyi tanımasına bozulmuştum. Bana ümit vermek için yaptığını düşündüğüm şeylere inanmaktan çoktan vazgeçmiştim. Benim içimi görebiliyordu. Birden bu beni çok korkuttu.
Yanıma yaklaşarak bana sarıldı. Tatlı, basit bir kucaklamaydı bu. Daha önce de olduğu gibi kafamdaki o telaşlı karmaşa sanki hiç var olmamış gibi tamamen kayboldu. Ben de ona sarıldım ve son derece inanılmaz bir şey söyledim. “Bu yaşantımdaki en heyecanlı macera.” Hemen sözümü geri almak istedim. Ağzımdan kaçırdığım bu sözler benim değildi. Ne demek istediğimi bile bilmiyordum. Yaşantımdaki en heyecanlı macera değildi bu. Pek çok heyecanlı yolculuk yapmıştım, Dünyanın dört bir yanını dolaşmıştım.
Bana iyi geceler demek için bir çocuğu öper gibi çabucak ve yumuşak bir şekilde beni öptüğü zaman kızgınlığım doruğa çıktı. İstemesem de bundan hoşlanmıştım. Hiç iradem kalmamıştı. Beni koridordan odama doğru sürükledi.
Kendi kendime lanet okuyarak yatağa oturdum ve hüsran, kızgınlık ve kendime-acıma duygularıyla ağladım. Kendimi bildim bileli hep kendi istediklerimi yapmıştım. Buna alışmıştım. Kafamın karışması ve ne istediğimi bilmemek yepyeni ve son derece tatsız bir duyumsamaydı benim için.
Üstümdekileri çıkartmadan rahatsız bir uyku uyudum, ta ki Joe Cortez beni uyandırmak için sabah erkenden kapıma vurana dek.
Sapa yollardan dolanarak bütün gün araba sürdük. Kendisinin de söylediği gibi Joe Cortez gerçekten iyiliksever bir adamdı. O uzun yolculuk boyunca, insanın isteyebileceği en müşfik, en düşünceli ve eğlendirici arkadaş olmuştu.
Beni yiyeceklerle, şarkılarla ve hikâyelerle şımartmıştı. Şaşılacak derecede boğuk, fakat net, bariton bir sesi vardı. Ve benim favori şarkılarımın hepsini biliyordu. Bütün Güney Amerika ülkelerinin klişe aşk şarkılarını, milli marşlarını, eski halk şarkılarını, hatta çocuk şiirlerini bile biliyordu.
Anlattığı hikâyelere karnım ağrıyana dek güldüm. Bir anlatıcı olarak çok iyiydi; hikâyesinin her açılımında kendimden geçmiş bir halde gerisini bekliyordum. Doğuştan bir mimik ustasıydı. Akla gelebilecek her Güney Amerika şivesini, değişik Brezilya Portekizcesi de dahil olmak üzere, tuhaf bir şekilde taklit etmesi mimikten çok sihirdi.
“Arabanın üstünden insek iyi olur,” diyen Joe Cortez'in sesi beni dalgınlığımdan sıyırdı. “Çölde geceleri hava soğuyor.”
“Çetin bir yer burası,” dedim, içimden kamyonete binip basıp gitmek geliyordu. Huzursuz bir şekilde, arabadan bir kaç torba daha çıkartışını izledim. Ziyaret etmeye gittiğimiz insanlar için çeşit çeşit hediyeler almıştı. “Neden bu kuş uçmaz kervan geçmez yere park ettin?”
“En aptalca soruları soruyorsun, nibelunga,” diye yanıt verdi. “Buraya park ettim, çünkü araba yolculuğumuz burada sona eriyor.”
“Bana söyleyemediğin o esrarengiz yere vardık mı?” diye sordum alaycı bir şekilde.
Bu büyüleyici yolculuğu bozan tek şey, onun bana tam olarak nereye gittiğimizi söylemeyi reddetmesiydi.
Saniyenin binde birinde ona öyle kızmıştım ki burnuna bir yumruk indirmeye hazırdım. Sadece bu geçirdiğim uzun ve yorucu gün nedeniyle böyle ani bir kızgınlığa kapıldığımı düşünerek kendimi rahatlattım.
“İşin tadını kaçırmaya başladım, ama niyetim bu değildi,” dedim, bana bile sahte gelen neşeli bir ses tonuyla. Sesim o kadar gergindi ki huysuzluğuma engel olmanın bana neye mal olduğunu açığa vuruyordu. Onun beni bu kadar çabuk ve kolayca zıvanadan çıkartabilmesi beni kaygılandırıyordu.
Joe Cortez kocaman bir gülümsemeyle, “Gerçekten nasıl konuşulacağını bilmiyorsun,” dedi. “Sadece nasıl baskı yapacağını biliyorsun.”
“Oh! Görüyorum ki Joe Cortez gitti. Yine beni aşağılamaya mı başlayacaksın Carlos Castaneda?”
Hiç de espiri olsun diye söylemediğim bu sözler karşısında neşeyle güldü. “Burası kuş uçmaz kervan geçmez bir yer değil,” dedi. “Arizpe şehri yakında.”
“Ve Amerika sınırı da Kuzeyde,” dedim ezbere konuşur gibi. “Chihuahua da Doğuda. Ve Los Angeles da buranın Kuzeybatısında bir yerlerde.”
Aşağılarcasına başını salladı ve önüme düşüp yola koyuldu. Dar ve dolambaçlı bir keçi yolu boyunca, görmekten çok hissettiğim gür çalıların içinden geçerek sessizce yürüdük. Kısa mesquite ağaçlarıyla çevrelenmiş büyük bir açıklığa yaklaşınca patika genişledi. Karanlıkta iki ev silueti ayırt edebildim. Büyük olan evde ışık vardı. Biraz daha uzakta duran küçük evse karanlıktı.
Büyük eve doğru yöneldik. Pencerelerinden süzülen ışıkta soluk pervaneler telaş içinde uçuşuyorlardı.
“Karşılaşacağın insanların bir parça tuhaf olduklarına dair seni uyarmalıyım,” dedi fısıldayarak. “Sen hiçbir şey söyleme. Bırak ben konuşayım.”
“Ben her zaman istediğimi söylerim,” dedim. “Ve bana nasıl davranacağımın söylenmesinden hoşlanmam. Çocuk değilim ben. Üstelik sosyal tavırlarım kusursuzdur. İnan bana, seni utandırmam.”
Kontrollü bir sesle, “Kasılıp durma, allah kahretsin!” diye tısladı.
“Bana sanki karınmışım gibi davranma Carlos Castaneda,” diye bağırdım avazım çıktığı kadar. Soyadını öyle olması gerektiğini hissettiğim gibi telafuz etmiştim: yani, n harfinin üstüne bir tilte koyarak kastanyeda şeklinde söylemiştim, ki bundan hiç hoşlanmadığını biliyordum.
Ama hiç kızmamıştı. Onun hiddetten köpürmesini beklediğim zamanlarda sık sık olduğu gibi bu onu güldürmüştü. Asla kızmıyor diye düşündüm ve ümitsizce içimi çektim. Olağanüstü sakindi. Hiçbir şey onu rahatsız etmiyor ya da kendini kaybetmesine neden olmuyordu. Bağırdığı zaman bile, her nedense kulağa yapmacık geliyordu bu.
Tam kapıyı tıklatmak üzereydi ki kapı açıldı. Dikdörtgen ışıkta kara bir gölge gibi ince bir adam duruyordu. Koluyla sabırsız bir hareket yaparak bizi içeri davet etti. Bitkilerle dolu bir geçite girdik. Adam, sanki yüzünü göstermekten korkuyormuş gibi, çabucak önümüz sıra ilerledi ve bizi selamlamak için tek söz etmeden cam pencereleri takırdayan bir kapıyı açtı.
Karanlık bir koridor boyunca onu izleyerek bir iç avluya çıktık. Hasır bir sandalyede oturan genç bir adam gitar çalıyor ve yumuşak, keder verici bir sesle şarkı söylüyordu. Bizi fark ettiği anda sustu. Selamıma karşılık vermedi ve biz bir köşeyi dönüp yine aynı derecede karanlık başka bir koridora girince yeniden çalmaya başladı.
Joe Cortez'in kulağına eğilerek, “Neden herkes bu kadar kaba?” diye sordum. “Bunun doğru ev olduğuna emin misin?”
Usulca gülerek, “Sana egzantrik olduklarını söylemiştim,” diye mırıldandı.
“Bu insanları tanıdığına emin misin?” diye sordum ısrarla.
Sakin, ama tehditkâr bir ses tonuyla, “Ne biçim bir soru bu?” dedi sertçe. “Tabii tanıyorum onları.”
Aydınlık bir girişe vardık. Joe Cortez'in gözbebekleri parladı.
“Gece burada mı kalacağız?” diye sordum huzursuz bir sesle.
“Hiçbir fikrim yok,” diye fısıldadı kulağıma ve sonra da yanağımdan öptü. “Ve lütfen daha fazla soru sorma. Neredeyse imkânsız olan bir manevrayı başarmak için elimden geleni yapıyorum.”
“Ne manevrası?” diye fısıldadım. Aniden bir şeyleri kavramıştım sanki, kendimi hem endişeli ve rahatsız hem de heyecanlı hissediyordum. Manevra sözcüğü ipucu olmuştu.
Görünüşe göre ta içimdeki duyguların farkında olan Joe Cortez, bir kolunun altında taşıdığı çantaları öbür koluna alarak usulca elimi öptü—dokunuşu tüm bedenime hoş titreşimler yaymıştı—ve beni eşikten geçirdi. Geniş, loş bir şekilde aydınlatılmış, içinde pek az mobilya olan bir oturma odasına girdik. Beklediğim gibi, Meksika taşra evlerinin oturma odalarına benzemiyordu. Duvarları ve alçak tavanı hiç lekesiz, bembeyazdı; bu beyazlığı bozan hiçbir dekorasyon ya da resim yoktu duvarlarda.
Kapının karşısındaki duvarda büyük bir kanepe duruyordu. Kanepede zarif bir şekilde giyinmiş, yaşlıca üç kadın oturuyordu. Yüzlerini pek göremiyordum, ama loş ışıkta tuhaf bir şekilde birbirlerinin aynı— aslında birbirlerine benzemiyorlardı—ve belli belirsiz tanıdık gibi görünüyorlardı. O kadar afallamıştım ki kanepenin her iki yanındaki geniş koltuklarda oturan iki kişiyi zor farkettim.
Kadınlara yaklaşmak isteyerek gayri ihtiyari öne doğru atıldım. Odanın tuğla zemininde bir basamak olduğunu fark etmemiştim. Dengemi bulduğum zaman, yerdeki el dokuması güzel şark halısını ve koltuklardan birinde oturan kadını fark ettim.
“Delia Flores!” diye bağırdım. “Tanrım! Buna inanamıyorum!” Onun hayal gücümün bir ürünü olmadığından emin olmak isteyerek ona dokundum. “Neler oluyor?” diye sordum, onu selamlamak yerine. O anda kanepede oturan kadınların önceki yıl şifacının evinde karşılaştığım kadınlar olduğunu kavradım.
Ağzım açık donakaldım, zihnim yaşadığım şoktan dolayı afallamıştı. Kadınlar öteki koltukta oturan beyaz saçlı adama doğru dönerlerken ağızlarının iki yanlarında silik bir gülümseme seğirdi.
“Mariano Aureliano.” Sesim yumuşak, titrek bir fısıltı halinde çıkmıştı. Bütün enerjim gitmişti. Joe Cortez'e döndüm ve aynı takatsiz sesle onu beni aldatmakla suçladım. Ona bağırmak, onu aşağılamak, bedenine zarar vermek istiyordum. Ama hiç kuvvetim yoktu, kolumu bile kaldıracak halim kalmamıştı. Onun da benim gibi, şaşkınlık ve şok içinde, yüzü kül gibi, olduğu yerde kalakaldığını zar zor fark ettim.
Mariano Aureliano yerinden kalktı ve beni kucaklamak için kollarını uzatarak yanıma geldi. “Seni tekrar gördüğüme sevindim,” dedi. Sesi yumuşaktı, gözleri neşe ve heyecanla pırıl pırıl parlıyordu. Beni kocaman kucaklayarak ayaklarımı yerden kesti. Vücudum çuval gibiydi. Onun bu sıcak kucaklamasına karşılık verecek kuvvetim—ya da arzum—yoktu. Tek kelime edemedim. Beni yere indirdi ve Joe Cortez'in yanına giderek onu da aynı çoşkulu sıcaklıkla selamladı.
Delia Flores ve arkadaşları yanıma geldiler. Teker teker beni kucaklayarak kulağıma bir şeyler fısıldadılar. Bu sevgi dolu temasları ve yumuşak sesleri beni rahatlatmıştı, ama söylediklerinden hiçbirini anlamamıştım. Zihnim orada benimle beraber değildi. Hissedebiliyor ve duyabiliyordum, fakat bunlardan bir anlam çıkartamıyordum.
Mariano Aureliano gözlerini bana dikerek, zihnimdeki sisi delen net bir sesle, “Aldatılmış değilsin. Seni ona üfleyeceğimi ta başında söylemiştim,” dedi.
“Öyleyse sen . . Cümlemi bitirmeden başımı salladım. Mariano Aureliano'nun Joe Cortez'in bana o kadar çok anlatmış olduğu adam olduğu nihayet kafama dank etmişti: Juan Matus. Yaşantısının akışını değiştirmiş olan büyücü.
Bir şeyler söylemek için ağzımı açtım, ama tekrar kapattım. Kendi bedenimle ilişkimin kesildiğini duyumsadım. Zihnim daha fazla şaşkınlık alamıyordu. Sonra gölgelerin içinden Bay Flores'in çıktığını gördüm. Onun bizi içeri alan adam olduğunu anlayınca kendimden geçiverdim.
Tekrar bilincimi kazandığım zaman kanepede yatıyordum. Kendimi olağanüstü dinlenmiş ve kaygısız hissediyordum. Ne kadar süre baygın kaldığımı merak ederek yerimde doğrulup saatime bakmak için kolumu kaldırdım.
“Tam iki dakika yirmi saniyedir baygınsın,” dedi Bay Flores, saatsiz bileğine bakarak. Kanepenin yanındaki arkasız bir iskemlede oturuyordu. Bacakları kısa ve gövdesi uzun olduğu için, otururken ayakta durduğu zamankinden daha uzun görünüyordu.
Kanepede yanıma oturmak için gelerek, “Kendinden geçmen ne kadar dramatik,” dedi. “Seni korkuttuğumuz için gerçekten üzgünüm.” Gülmekten ışıl ışıl parlayan sarı-amber rengi gözleri sesindeki içten endişeyi yalanlıyordu. “Ve seni kapıda selamlamadığım için de özür dilerim.” Yüzünde büyülenmiş gibi bir şaşkınlıkla saç örgümü çekerek, “Şapkanın altına sokulmuş saçlarınla ve bu ağır deri ceketle bir oğlan olduğunu sandım.”
Ayağa kalktım. Ama kanepeye tutunmak zorunda kaldım. Hâlâ biraz başım dönüyordu. Tereddüt içinde çevreme bakındım. Ne kadınlar ne de Joe Cortez odada değillerdi. Mariano Aureliano koltuklardan birine oturmuş sabit bir şekilde önüne bakıyordu. Belki de gözleri açık uyuyordu.
“İkinizin elele tutuştuğunu ilk gördüğümde,” diye devam etti Bay Flores, “Charlie Spider'ın o biçim olduğundan korktum.” Bütün bu cümleyi İngilizce söylemişti. Kelimeleri güzel ve net bir şekilde ve gerçek bir zevkle telaffuz ediyordu.
Söylediği isme ve böyle resmi bir İngilizceyle konuşmasına gülerek, “Charlie Spider mı?” dedim. “O da kim?”
Gerçek bir şaşkınlıkla gözlerini kocaman açarak, “Bilmiyor musun?” diye sordu.
“Hayır, bilmiyorum. Bilmeli miyim?”
Bu olumsuz cevabım karşısında kafası karışmış gibi başını kaşıdı, sonra da, “Sen kiminle elele tutuşuyordun?” diye sordu.
“Bu odanın içine adım atarken Carlos elimi tuttu.”
“İşte gördün mü,” dedi Bay Flores, sanki acayip zor bir bilmeceyi çözmüşüm gibi coşkuyla onaylayarak gözlerini bana dikmişti. Sonra yüzümdeki ifadeden hâlâ anlamamış olduğumu görünce, “Carlos Castaneda sadece Joe Cortez değil, aynı zamanda Charlie Spider da.”
“Charlie Spider” diye mırıldandım usulca. “Çok akılda kalıcı bir isim.” Hiç şüphesiz örümceklere karşı büyük bir hayranlık duyduğum için, üç isim içinde en hoşlandığım isim bu olmuştu. Örümcekler beni en ufak korkutmuyordu, hatta kocaman tropik örümcekler bile. Evimin köşelerinde hep benek benek örümcek ağları olurdu. Ne zaman temizlik yapsam, bu tüy gibi ince ağları bir türlü bozamazdım.
“Neden kendine Charlie Spider diyor?” diye sordum merakla.
“Farklı durumlar için farklı isimler,” diye cevap verdi Bay Flores, sanki ezbere bir slogan söylüyormuş gibi. “Bütün bunları sana açıklaması gereken kişi Mariano Aureliano'dur.”
“Mariano Aureliano'nun ismi de Juan Matus mu?”
Bay Flores başını olumlu anlamda salladı, “Kesinlikle öyle,” kocaman, neşeli bir gülümsemeyle. “Onun da farklı durumlar için farklı isimleri vardır.”
“Ya sizin Bay Flores? Sizin de farklı isimleriniz var mı?”
“Flores benim tek ismim. Genaro Flores.” Ses tonu flört eder gibiydi. Bana doğru eğilerek imalı bir şekilde fısıldadı, “Bana Genaro diyebilirsin.”
İsteksizce başımı salladım. Onda beni Mariano Aureliano'dan daha fazla korkutan bir şey vardı. Mantıksal açıdan, neden böyle hissettiğimi anlayamıyordum. Dıştan bakılınca
Bay Flores diğerlerinden çok daha cana yakın görünüyordu. Çocuksu, şakacı ve babacandı. Yine de kendimi onun yanında rahat hissetmiyordum.
Bay Flores dalgınlığımı bozarak, “Sadece tek ismim olmasının nedeni,” dedi, “benim bir nagual olmamam.”
“Nagual da nedir?”
“Ah, açıklanması korkunç zor bir şey bu.” Dostça gülümsedi. “Sadece Mariano Aureliano ve Isidoro Baltazar açıkla yabilir bunu.”
“Isidoro Baltazar da kim?”
“Isidoro Baltazar yeni nagualdır.”
“Daha fazla anlatmayın lütfen,” dedim huysuzlanarak. Elimi alnıma koyarak tekrar kanepeye oturdum. “Kafamı karıştırıyorsunuz Bay Flores ve ben hâlâ kendimi toparlamış değilim.” Ona yalvarır gibi bakarak, “Carlos nerede?” diye sordum.
“Charlie Spider örümceğimsi bir rüya örüyor.” Bütün bu cümleyi o aşırı vurgulu İngilizcesiyle söylemişti. Sonra da sanki zekice bir şakanın tadına varıyormuş gibi, halinden memnun bir şekilde kendi kendine güldü. Çocuksu bir neşeyle bakışlarını önce-hâlâ sabit bir şekilde duvara bakan-Mariano Aureliano'ya, sonra bana, sonra tekrar ona çevirdi. Gittikçe endişelendiğimi sezmiş olacak ki çaresiz bir şekilde omuzlarını silkerek teslim olmuş gibi ellerini havaya kaldırdı ve “Isidoro Baltazar olarak da bilinen Carlos, şeyi ziyaret etmeye . . .”
“Gitti mi?” Attığım çığlık üzerine Mariano Aureliano dönüp bana baktı. Bu iki adamla yalnız bırakılmak, Carlos Castaneda'nın başka bir isimle daha tanındığını ve, ne demekse, yeni nagual olduğunu öğrenmekten çok daha fazla aklımı başımdan almıştı.
Mariano Aureliano sandalyesinden kalktı, yerlere kadar eğildi ve bana yardım etmek için elini uzatarak, “İki yaşlı adam için, sen rüyalarından uyanana kadar seni himaye etmekten daha keyifli ve daha hoş ne olabilir ki?” dedi.
Cazip gülümsemesi ve eski moda nezaketi dayanılmazdı. Anında gevşedim. “Daha keyifli bir şey düşünemiyorum,” diye neşeyle onayladım, sonra da beni koridordan geçirerek pırıl pırıl aydınlatılmış bir yemek odasının en ucundaki oval bir maun masaya kadar götürmesine izin verdim. Gösterişli bir şekilde bana bir sandalye çekerek ben rahatça oturana kadar bekledi, sonra akşam yemeği için vaktin çok geç olmadığını, kendisinin mutfağa gidip yemem için bana lezzetli bir şeyler getireceğini söyledi. Ona yardım etme teklifimi nazikçe reddetti.
Bay Flores masaya yürümek yerine, odayı yanlamasına takla atarak geçti. Mesafeyi o kadar iyi hesaplamıştı ki masadan birkaç santim uzakta durdu. Sırıtarak yanıma oturdu. Yüzünde takla atarken gösterdiği çabadan eser yoktu; nefesi bile hızlanmamıştı.
“Akrobat olduğunuzu inkâr etmenize rağmen, sizin ve arkadaşlarınızın bir sihirbazlık gösterisiyle ilginiz olduğuna inanıyorum ben,” dedim.
Bay Flores yerinden fırlayıp yüzünü muzip bir ifadeyle buruşturdu. “Kesinlikle haklısın. Bir sihirbazlık gösterisiyle ilgimiz var bizim!” diye bağırdı, uzun büfenin üstünde duran iki toprak testiden birine uzanarak. Bana bir fincan sıcak çikolata doldurdu. “Yanında bir parça peynir yiyerek bunu kendime bir öğün yaparım ben,” dedi ve bir dilim Manchego peyniri kesti benim için.
İkisi bir arada muhteşem bir lezzetti. Bir fincanın—ki sadece yarısına kadar doluydu— yetmediğini düşünüyordum. Çikolataya karşı hep zaafım olmuştu ve hiçbir kötü etkisini görmeden aşırı miktarda yiyebiliyordum. Eğer daha fazla çikolata içme isteğime konsantre olursam, benim ona sormama gerek kalmadan bana bir fincan daha vermeye mecbur olacağına emindim. Çocukken bir şeyi fena halde isteyince bunu yapabiliyordum.
Açgözlü bir şekilde, uzun çini bölmeden iki fincan daha almasını izledim. Raflardaki kristallerin, porselenlerin ve gümüş takımların arasında, garip bir şekilde düzenlenmiş, İspanyol fethi öncesi tarzında kil heykelcikler ve plastik tarih öncesi canavarlar olduğunu fark ettim.
“Burası cadıların evi,” dedi Bay Flores esrarlı bir ses tonuyla, sanki çini bölmenin dekorundaki uyumsuzluğu açıklıyormuş gibi.
“Mariano Aureliano'nun karılarının evi mi?” diye sormaya cüret ettim.
Cevap vermedi, eliyle arkama dönmemi işaret etti. Mariano Aureliano tam arkamda duruyordu.
Masaya porselen bir çorba kâsesi koyarak, "Onların,” dedi neşeli bir sesle. “Bu leziz çorbayı yapan cadıların.” Gümüş bir kepçeyle benim için bir tabak dolusu çorba koydu ve buna yarım dilim limon ve bir dilim avokado eklemem için üsteledi.
Dediği gibi yaptım ve hepsini birkaç kaşıkta bitirdim. Üstüne birkaç tabak daha doldurdum, ta ki karnımı doyurmuş, hatta tıkanmış hissedene kadar. Uzun bir süre masada oturduk. Çorba bende son derece yatıştırıcı bir etki yapmıştı. Rahatlamıştım. Genellikle pek sevimsiz olan içimdeki bir şey sönmüştü. Kendimi savunmak için enerjimi tüketmediğim için bütün varlığım, bedenim ve ruhum, müteşekkirdi.
Mariano Aureliano, sanki her düşüncemi sessizce onaylıyormuş gibi başını sallayarak keskin ve keyifli bakışlarla beni izliyordu.
Ona Juan Matus diye hitap etmek üzereydim ki niyetimi önceden sezinledi ve, “Ben Isidoro Baltazar için Juan Matus'um. Senin içinse nagual Mariano Aureliano'yum,” dedi. Gülümseyerek bana doğru eğildi ve sır verir gibi şöyle fısıldadı, “Seni buraya arabayla getiren adam yeni nagual, nagual Isidoro Baltazar'dı. Onunla ya da onun hakkında konuştuğun zaman bu ismi kullanmalısın.”
Konuşmasına devam ederek, “Şu anda ne tamamıyla uyuyorsun ne de tamamıyla uyanıksın,” dedi. “Bu sebeple sana söylediğimiz her şeyi anlayabilecek ve hatırlayabileceksin.” Sözünü kesmek üzere olduğumu görerek sertçe, “Ve bu gece aptalca sorular sormayacaksın,” diye ekledi.
Ses tonundan çok, ondaki bir üstünlük, bir kuvvetti tüyler ürpertici olan. Dilim tutulmuştu; ama kafam, söylediklerini kabul ediyormuş gibi, kendiliğinden sallanıyordu.
Bay Flores arkadaşına, “Onu test etmen gerekiyor,” diye hatırlattı. Gözlerinde şeytanca bir ışık belirerek, “ya da en iyisi, bırak onu ben test edeyim,” diye ekledi.
Mariano Aureliano duraladı, uğursuz olasılıklarla dolu uzun, ağır bir an boyunca sustu ve sanki yüz hatlarını ona önemli bir sır verecekmiş gibi, eleştirel bir şekilde dikkatle beni inceledi.
Keskin, içe işleyen bakışlarından ipnotize olmuş gibi gözlerimi bile kırpamıyordum.
Mariano Aureliano düşünceli bir şekilde başını salladı ve Bay Flores boğuk ve ciddi bir sesle, “Isidoro Baltazar'a âşık mısın sen?” diye sordu.
Allah canımı alsaydı da mekanik, cansız bir sesle evet demeseydim.
Bay Flores, kafasını neredeyse kafama değene dek yaklaştırarak, sesi bastırdığı kahkahalardan titreye titreye, “Gerçekten ona delice, delice âşık mısın?” diye fısıldadı.
Tekrar evet dedim ve her ikisi de sevinç içinde, yüksek sesle gülmeye başladılar. Odanın içinde pinpon topları gibi zıplayan kahkaha sesleri, nihayet içinde bulunduğum o transa benzer durumu bozmuştu. Seslere tutunup, kendimi bu büyüden çekip kurtardım.
“Lanet olsun, nedir bu?” diye bağırdım avazım çıktığı kadar.
Her ikisi de ürkerek sandalyelerinden fırladılar. Önce bana, sonra birbirlerine baktılar ve kendilerinden geçmiş bir halde tekrar gülmeye başladılar. Hakaretlerim ne kadar tumturaklı olursa, o kadar neşeleniyorlardı. Gülmelerinde bulaşıcı bir şeyler vardı, ben de kıkır kıkır gülmekten alamadım kendimi.
Hepimiz sakinleşir sakinleşmez Mariano Aureliano ve Bay Flores beni soru yağmuruna tuttu. Özellikle Isidoro Baltazar'la ilk ne zaman ve nasıl karşılaştığımla ilgileniyorlardı. Küçücük, saçma bir ayrıntı onları fazlasıyla sevindiriyordu. Olayları dört-beş kez tekrarladım; her anlatışta hikâyemi ya düzeltip uzatmış ya da hatırlamayı ummadığım ayrıntıları hatırlamıştım.
Nihayet muhtelif hikâyelerimi anlatmayı bitirdiğim zaman Mariano Aureliano, “Isidoro Baltazar seni ve tüm olayı gördü,” diye hükümde bulundu. “Fakat henüz yeterince iyi görmüyor. Seni ona benim gönderdiğimi akıl bile edememiş.” Sonra yüzünde şeytanca bir ifadeyle bana bakarak söylediklerini düzeltti. “Esasında seni ona gönderen ben değildim. Gönderen tindi. Tin buyruğunu yerine getirmem için beni seçti ve ben de, sen en erkli halindeyken, rüya gören-uyanık halinin ortasındayken seni ona üfledim.” Hafifseyerek, adeta kaygısız bir edayla konuşuyordu; sadece gözleri verdiği bilgilerin aciliyetini ifade ediyordu. “Belki de rüya gören-uyanık halinin erki yüzünden, Isidoro Baltazar görmesine rağmen ve gözlerini ilk defa sana çevirdiği anda tinin bunu ona bildirmesine rağmen senin kim olduğunu anlamadı. Sisin içinde ışıkların görünmesi büyük bir işarettir. Apaçık olanı görmemesi Isidoro Baltazar için ne büyük aptallık.”
Usulca kendi kendine güldü ve ben de neyi onayladığımı bilmeden başımı salladım.
“Bu da sana büyücü olmanın bir matah olmadığını gösteriyor,” diye devam etti konuşmasına. “Isidoro Baltazar bir büyücüdür. Bilgi adamı olmaksa başka bir şeydir. Bunun için büyücüler bazen bir ömür boyu beklemek zorundadırlar.”
“Aralarındaki fark nedir?” diye sordum.
Sesini alçaltarak, “Bilgi adamı bir liderdir,” diye açıkladı, örtülü, giz sezindiren bir sesle. “Büyücülerin, bize yol gösterip bilinmeyenin içinden geçirecek liderlere ihtiyacı vardır. Bir lider, eylemleriyle anlaşılır. Liderlere rüşvet vermenin ya da onları satın almanın ya da kandırmanın ya da afallatmanın hiçbir yolu olmadığını gösteren bir etiket yoktur başlarında.”
Sandalyesine iyice yerleşerek, grubundaki herkesin, onların bu gerekleri yerine getirip getirmediğini görmek için çağlar boyunca liderleri incelemeye önem verdiklerini söyledi.
“Hiç böyle bir lider buldunuz mu?”
“Birkaç tane. Bulduklarımız nagual olabildiler.” Parmağını dudağıma bastırarak, “Bu durumda naguallar doğal liderlerdir, repertuarlarına bir seyri daha, bilinmeyeni ekleyerek büyücü olan müthiş enerji adamlarıdır onlar. Eğer bu büyücüler bilgi adamı olmayı başarırlarsa, o zaman yapabileceklerinin haddi hududu yoktur.”
“Kadınlar da . . .” Sözümü bitirmeme izin vermedi.
“Birgün senin de öğreneceğin gibi, kadınlar bundan çok daha karmaşık şeyler yapabilirler,” dedi.
Bay Flores araya girerek, “Isidoro Baltazar sana daha önce karşılaştığın birini hatırlattı mı?” diye sordu.
“Onunla kendimi çok rahat hissettim,” diye hevesle konuşmaya başladım. “Onu tüm hayatım boyunca tanıyormuşum gibi hissettim kendimi. Herhalde bana çocukluğumdaki birini hatırlattı, unuttuğum bir çocukluk arkadaşımı belki de.”
Bay Flores sözümü keserek, “Yani onunla daha önce karşılaştığını gerçekten hatırlamıyorsun, öyle mi?” dedi.
“Esperanza'nın evinde mi demek istiyorsun?” diye sordum, acaba onu şifacının evinde görmüşmüydüm diye düşünerek, ama böyle bir şey hatırlamıyordum.
Hayal kırıklığına uğramış bir halde başını salladı. Sonra, besbelli artık cevabımla ilgilenmeyerek, eve gelirken yolda bize el sallayan birini görüp görmediğimi sordu.
“Hayır,” dedim. “Bize el sallayan hiç kimse görmedim.” “İyice düşün,” diye ısrar etti.
Yuma’dan sonra 8 numaralı otoyoldan doğuya Nogales'e gitmek yerine— ki en mantıklı rota buydu— Isidoro Baltazar'ın güneye Meksika'nın içine yöneldiğini, sonra doğuya dönüp “El Gran Desierto”nun içinden geçerek tekrar kuzeye yönelip Sonoyta'dan Birleşik Devletler'e, Arizona'ya, Ajo'ya girdiğini, oradan da tekrar gerisingeriye Meksika'ya, acılı domates soslu sığır dilinden ibaret son derece lezzetli bir yemek yediğimiz Caborca'ya gittiğini anlattım.
“Tıka basa dolu bir mideyle arabaya bindikten sonra yola pek dikkatimi vermedim,” dedim. “Santa Ana'dan geçtiğimizi biliyorum, sonra tekrar kuzeye Cananea'ya, sonra da tekrar güneye yöneldik. Bana sorarsanız tam bir karmaşaydı bu.”
“Yolda birini gördüğünü hatırlayamıyor musun?” diye üsteledi Bay Flores. “Sana el sallayan birini?”
Gözümde bana el sallayan birini canlandırmak gayretiyle sıkıca gözlerimi yumdum. Ama bu yolculuktan aklımda kalan sadece hikâyeler, şarkılar ve yorgunluktu. Sonra, tam gözlerimi açmak üzereyken, önümde şimşek gibi bir adam imgesi çaktı. Onlara, bu kasabalardan birinin dış mahallelerinde otostop yapmaya çalışan genç bir adam gördüğümü hayal meyal hatırladığımı söyledim.
“Bize el sallamış olabilir,” dedim. “Ama emin değilim.”
Her ikisi de bir sırrı açığa vurmamaya çalışan çocuklar gibi kıs kıs güldüler.
“Isidoro Baltazar bizi bulacağından pek emin değildi,” dedi Mariano Aureliano çocuksu bir neşeyle. “Bu acayip rotayı izlemesinin nedeni bu. Büyücülerin yolunu, çakal izini takip ediyordu o.”
Sözünü keserek, “Neden sizi bulacağından emin değildi?” diye sordum.
“Ona el sallayan adamı görene kadar bizi bulup bulmayacağını bilmiyordu,” diye açıkladı Mariano Aureliano. “O genç adam öbür dünyadan bir nöbetçiydi. El sallaması yola devam edilebileceğini gösteren bir işaretti. Isidoro Baltazar hemen o anda senin gerçekte kim olduğunu anlamalıydı, ama o da sana çok benziyor, aşırı derecede ihtiyatlı ve ihtiyatlı olmadığı zaman da aşırı derecede gözükara oluyor.” Sözlerinin iyice tesir etmesi için bir an sustu, sonra anlamlı anlamlı ekledi, “Bu iki nokta arasında gidip gelmek treni kaçırmanın en kesin yoludur. İhtiyatlılık gözükaralık kadar körleştirir insanı.”
“Bütün bunların mantığını anlayamıyorum,” diye mırıldandım, bezgin bir halde.
Mariano Aureliano, “Isidoro Baltazar'ın bir konuk getirirken, yoluna devam etmeden önce nöbetçinin işaretini dikkate alması gerekiyor,” diye açıkladı.
Bay Flores kendi kendine gülerek, “Bir defasında âşık olduğu bir kızı getirmişti,” dedi. Sanki bu kızın hatırasıyla kendinden geçmiş gibi gözlerini kapattı. “Uzun boylu, siyah saçlı, güçlü kuvvetli bir kız. Büyük ayaklar. Hoş bir yüz. Isidoro Baltazar bütün Baja California'yı arabayla katetti, ama nöbetçi onun geçmesine asla izin vermedi.”
Yani buraya kız arkadaşlarını mı getirdiğini söylemeye çalışıyorsunuz?” diye sordum marazi bir merakla. “Kaç tane getirdi?”
Bay Flores, “Oldukça çok,” dedi içtenlikle. “Tabii bütün bunları kendi başına yapmıştı. Ama senin durumun farklı,” dedi. “Sen onun kız arkadaşı değilsin; sadece geri dönüyordun sen. Isidoro Baltazar tinin bütün belirtilerini kaçıracak kadar aptal olduğunu anladığı zaman neredeyse ruhunu teslim ediyordu. Sadece şoföründü o senin. Biz zaten seni bekliyorduk.”
“Eğer nöbetçi orada olmasaydı ne olurdu?”
“Her zaman Isidoro Baltazar yanında biriyle gelirken olan şey olurdu,” diye cevap verdi Mariano Aureliano. “Bizi bulamazdı, çünkü büyücülerin dünyasına kimi getireceğini seçmek ona bağlı değildir.” Baştan çıkartacak kerte yumuşak bir sesle, “Sadece tinin işaret ettikleri, bizlerden biri tarafından içeri alındıktan sonra kapımızı çalabilir,” diye ekledi.
O’nun sözünü kesmek üzereydim ki aptalca sorular sormamamı tembih ettiğini hatırlayarak hemen elimle ağzımı kapattım.
Mariano Aureliano takdir edercesine gülümseyerek, beni onların dünyasına Delia'nın getirmiş olduğunu söyledi. “O, tabir yerindeyse, kapımızı kapı yapan iki sütundan biridir. Diğeri ise Clara. Yakında onunla karşılaşacaksın.”
Sesinde ve gözlerinde gerçek bir hayranlık vardı. “Delia sırf seni getirmek için geçti sınırı. Sınır hakiki bir olgudur, fakat büyücüler bunu sembolik olarak kullanırlar. Sen öteki taraftaydın ve buraya, bu tarafa getirilmen gerekiyordu. Öteki taraf her günkü dünyadır, burası ise büyücülerin dünyası.
“Delia seni yumuşak bir şekilde içeri aldı. Gerçekten profesyonelce bir iş. Zamanla daha da takdir edeceğin hatasız bir manevraydı bu.”
Mariano Aureliano sandalyesinde biraz doğrulup büfedeki porselen komposto kâsesini alarak önüme koydu. “Al biraz. Çok lezzetlidir.”
Kendimden geçmiş bir halde, el boyaması çanaktaki etli kuru kayısılara baktım, sonra bir tane alıp denedim. Tadı bir harikaydı. Ağzıma üç tane daha attım.
Bay Flores bana göz kırparak, “Devam et,” diye kışkırttı beni. “Biz tabağı almadan hepsini ağzına at.”
Yüzüm kızardı ve tıka basa kayısıyla dolu ağzımla özür dilemeye çalıştım.
Mariano Aureliano, “Özür dileme!” diye bağırdı birdenbire. “Kendin ol, fakat kontrollü bir şekilde kendin ol. Eğer kayısıları bitirmek istiyorsan bitirirsin ve bu iş de orada kapanır. Asla yapmaman gereken, kayısıları bitirip, sonra da bunu yaptığın için üzülmektir.”
“Pekâlâ bunları bitireceğim,” dedim. İkisi de güldü.
“Isidoro Baltazar'la geçen yıl karşılaştığını biliyor musun?” dedi Bay Flores. Arkaya doğru kaykılmış sandalyesinde öyle tehlikeli bir şekilde dengede duruyordu ki arkaya düşüp çini bölmeyi kıracağından korktum. Gözleri şeytani bir zevkle parlayarak ünlü bir ranchera şarkısı mırıldanmaya başladı. Şarkının sözlerini söylemek yerine, Tucson'da meşhur bir aşçı olan Isidoro Baltazar'ın hikâyesini anlatan küçük bir şiir uydurmuştu kafasından. Yemeğe bir hamamböceği koymakla suçlandığı zaman bile asla soğukkanlılığını kaybetmeyen bir aşçıydı bu.
“Ah!” diye bağırıverdim. “Aşçı! Kafedeki aşçı Isidoro Baltazar'dı! Ama bu doğru olamaz,” diye mırıldandım. “Sanmam ki o . . Cümlenin ortasında kalakaldım.
Mariano Aureliano'nun yüzünde, o gaga burunda, o delici gözlerde bir şey keşfetmeyi umarak gözlerimi ona diktim. Birden üşümüş gibi elimde olmadan titredim. Mariano Aureliano'nun soğuk gözlerinde vahşi bir şey vardı.
“Evet?” diye kışkırttı beni. “Sanmazsın ki o . . .” Başıyla cümlemi bitirmemi işaret etti.
Isidoro Baltazar'ın bana böyle alçakça bir yalan atabileceğini sanmadığımı söyleyecektim. Ne var ki bir türlü söyleyemedim.
Mariano Aureliano'nun bakışları daha da sertleşmişti, ama ben korkmayacak kadar üzgündüm ve kendime acıyordum.
Ona dik dik bakarak, “Yani, öyle ya da böyle aldatıldım ben,” dedim. “Isidoro Baltazar baştan beri kim olduğumu biliyordu. Bütün bunlar bir oyun.”
Mariano Aureliano hemen onaylayarak, “Bütün bunlar bir oyun,” dedi. “Müthiş bir oyun ama. Oynamaya değer tek oyun.” Sanki bana biraz daha şikâyet etmem için zaman veriyormuş gibi sustu. Ama daha ben şikâyet etmeye fırsat bulamadan, kafamdan çekip aldığı peruğu hatırlattı bana. “Eğer sen—o sırada kılık değiştirmemiş olan—Isidoro Baltazar'ı tanıyamadıysan, ne diye onun seni o kaniş köpeğine benzer halinde tanıdığını düşünüyorsun ki?”
Bana bakmaya devam ediyordu. Gözlerindeki sertlik kaybolmuştu; şimdi bakışları üzgün ve yorgundu. “Aldatılmadın sen. Ayartılmadın bile. Ki eğer bunu gerekli görseydim yapmaz da değildim hani,” dedi yumuşak bir ses tonuyla. “Sana başından beri neyin ne olduğunu söyledim. Harikulade olaylara tanık oldun, ama hâlâ bunların farkında değilsin. Çoğu insan gibi sen de büyücülüğü tuhaf davranışlarla, ayinlerle, uyuşturucu maddelerle, sihirle bir tutuyorsun.” Bana doğru eğildi ve fısıldayarak, hakiki büyücülüğün algının son kerte ince ve zarif bir şekilde yönlendirilmesi olduğunu ekledi.
Bay Flores araya girerek, “Hakiki büyücülük,” dedi, “insanın müdahalesini hesaba almaz.”
“Ama Bay Aureliano beni Isidoro Baltazar'a üflediğini iddia ediyor,” dedim küstahça. “Bu müdahale etmek değil mi?” “Ben bir nagualım,” dedi Mariano Aureliano. “Ben nagual Mariano Aureliano'yum ve benim nagual olmam olgusu algıyı yönlendirmemi mümkün kılıyor.”
Söylediklerini dikkatle dinlemiştim, fakat algıyı yönlendirmekle ne demek istediği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sırf asabilikten, tabakta kalan son kuru kayısıya uzandım. “Hastalanacaksın,” dedi Bay Flores. “Öyle ufak tefeksin
ki, ama yine de öyle bir baş . . . ağrısısın ki.”
Mariano Aureliano gelip yanımda durdu, sonra sırtıma öyle bir bastırdı ki öksürüp ağzımdaki son kayısıyı da dışarı fırlattım.

9

Cvp: Florinda Donner - Rüyacı

8

BU NOKTADA, HATIRLADIĞIM kadarıyla, olayların sırası belirsizleşiyor. Belki uykuya dalmıştım ve farkında değildim ya da belki de Mariano Aureliano'nun sırtıma uyguladığı basınç öyle büyüktü ki kendimden geçmiştim.
Tekrar kendime geldiğim zaman yerdeki bir hasırın üstünde yatıyordum. Gözlerimi açtım ve hemen o anda etrafımdaki keskin parlaklığın bilincine vardım. Sanki odaya güneş ışığı dolmuştu. Gözlerimde bir sorun olup olmadığını merak ederek tekrar tekrar gözlerimi kırpıştırdım. Gözlerimi odaklayamıyordum.
“Bay Aureliano,” diye bağırdım. “Gözlerimde bir sorun var galiba.” Doğrulup oturmak istedim, ama yapamadım.
Yanımda duran ne Bay Aureliano'ydu ne de Bay Flores'ti; bir kadındı. Tabir yerindeyse, ışığın parlaklığını perdeleyerek üstüme eğilmişti. Siyah saçları omuzlarından aşağıya dökülüyordu; yuvarlak bir yüzü ve muhteşem bir göğsü vardı. Tekrar doğrulmaya çalıştım. Bana dokunmuyordu, ama bir şekilde beni yerde tuttuğunu biliyordum.
“Ona Bay Aureliano deme,” dedi. “Mariano da deme. Bu saygısızlık olur. Ona nagual de ve onun hakkında konuştuğun zaman da nagual Mariano Aureliano de. Tam adının söylenmesinden hoşlanır.” Sesi melodi gibiydi. Ondan hoşlandım.
Aksileşip, ona saygısız olma konusundaki bütün bu saçmalığın nedenini sormak istedim. Delia'nın ve öteki kadınların, sanki o en gözde oyuncak bebekleriymiş gibi onun üstüne titrediklerini ve onu son kerte gülünç kedi-köpek isimleriyle çağırdıklarını duymuştum. Mariano Aureliano da bundan hoşlanmıştı. Fakat buna ne zaman ve nerede tanık olduğumu hatırlayamıyordum.
“Anlıyor musun?” diye sordu kadın.
Evet demek istedim, ama sesim çıkmıyordu. Boş yere ağzımı açmaya ve bir şeyler söylemeye çalıştım. Anlayıp anlamadığımı bilmek için üsteleyince, bütün yapabildiğim başımı sallamak oldu.
Beni yerden kaldırmak için elini uzattı. Daha o bana dokunmadan ben kalkmıştım. Sanki kalkma isteğim onun eliyle aramdaki gerçek bir temasın yerine geçmişti ve ondan önce beni çekip kaldırmıştı.
Bu olaydan şaşkınlaşmış bir halde, ona bunun nasıl olduğunu sormak istedim, ama güçlükle dik durabiliyordum. Konuşmaya gelince, kelimeler ağzımdan çıkmayı reddediyorlardı.
Kadın durmadan saçımı okşuyordu. Besbelli içinde bulunduğum o kötü durumun farkındaydı. Müşfik bir şekilde gülümsedi ve “Rüya görüyorsun,” dedi.
Söylediğini duymamıştım, ama sözcüklerin doğrudan doğruya onun zihninden benimkine geçtiğini biliyordum. Başını salladı ve gerçekten onun düşüncelerini duyabileceğimi ve onun da benimkileri duyabileceğini söyledi. Kendisinin hayal gücümün ürünü gibi bir şey olduğunu, yine de benimle ya da bana göre hareket edebileceği konusunda beni temin etti.
“Dikkat et!” diye buyurdu. “Dudaklarımı oynatmıyorum, ama yine de seninle konuşuyorum. Sen de aynısını yap.”
Dudakları hiç oynamıyordu. O sessizce sözcükleri telaffuz ederken dudaklarında bir hareket hissedip hissetmeyeceğimi merak ederek parmaklarımla ağzına dokunmak istedim. Gerçekten çok güzel, ama tehditkâr bir kadındı. Uzanıp elimi tutarak gülümseyen dudaklarının üstüne koydu. Hiçbir şey hissetmedim.
“Dudaklarım olmadan nasıl konuşabilirim?” diye düşündüm.
“Bacaklarının arasında bir deliğin var,” dedi dosdoğru zihnimin içine. “Dikkatini ona odakla. Kutun konuşur.”
Söyledikleri içimde komik bir duygu uyandırmıştı. Öyle çok güldüm ki nefesim kesildi ve tekrar bilincimi yitirdim.
Kadın beni sarsarak uyandırdı, hâlâ yerde, aynı hasırın üstündeydim, ama sırtıma kaim bir yastık konmuştu. Ürpererek gözlerimi kırpıştırdım, sonra derin bir nefes alarak kadına baktım. Yerde yanımda oturuyordu.
“Ben bayılma meraklısı değilimdir,” dedim ve bu sözleri söyleyebildiğim için kendime şaştım. Kendi sesimin tınısı öyle güven vericiydi ki bir kahkaha atarak aynı cümleyi bir kaç kez tekrarladım.
Kadın, “Biliyorum, biliyorum,” diye yatıştırdı beni. “Endişelenme, tamamen uyanık değilsin zaten. Ben Clara. Esperanza'da karşılaşmıştık.”
Ona karşı çıkmalı ya da ne demek istediğini sormalıydım. Oysa bunun yerine, bir an bile şüphe etmeden, hâlâ uyuduğumu ve Esperanza'da karşılaşmış olduğumuzu kabul ettim.
Hatıralar, sisli düşünceler, insan ve mekan görüntüleri yavaş yavaş su üstüne çıkmaya başladı. Pat diye zihnimde net bir düşünce çaktı: bir zamanlar onunla karşılaştığımı görmüştüm rüyamda. Bir rüyaydı bu. Bu yüzden bunu hiç gerçek olaylar bağlamında düşünmemiştim. Bunu kavradığım anda Clara'yı hatırladım.
“Elbette karşılaştık,” dedim zafer kazanmış bir edayla. “Fakat bir rüyada karşılaştık biz, öyleyse sen gerçek değilsin. Şimdi de rüya görüyor olmalıyım, bu yüzden seni hatırlıyorum.”
Her şeyin bu kadar kolayca açıklanabilmesinden hoşnut bir halde içimi çektim ve yastığa yaslanarak gevşedim. Ve net bir şekilde zihnimde çat diye başka bir rüyanın anısı çaktı. Bu rüyayı ne zaman görmüş olduğumu tam olarak hatırlayamıyordum, ama sanki bu olay gerçekten olmuş gibi net bir şekilde anımsıyordum rüyayı; rüyamda Delia beni Clara'yla tanıştırıyordu. Clara'yı kadın rüya görücüler arasında en insan canlısı olarak tanımlamıştı. Sır verir gibi, “Ona tapan arkadaşları var gerçekten,” demişti.
O rüyadaki Clara oldukça uzun boylu, kuvvetli ve toplucaydı. Beni, bilinmeyen bir tür canlıyı izler gibi dikkatli gözlerle ve tedirgin bir gülümsemeyle izlemişti. Beni ince eleyip sık dokuyarak incelemesine rağmen ondan çok hoşlanmıştım. Gözleri düşünüyordu, gülümsüyordu ve yemyeşildi. Onun o yoğun dikkatini çok iyi hatırlıyordum; kedi gibi gözlerini hiç kırpmadan sabit bakışlarını üstüme dikmişti.
Sanki kendi kendime inancımı tazelemek istiyormuşum gibi, “Bunun sadece bir rüya olduğunu biliyorum Clara,” diye tekrarladım.
Şiddetle karşı çıkarak, “Hayır. Sadece bir rüya değil, özel bir rüya bu,” dedi. “Bu tür düşünceler beslemekle hata yapıyorsun. Düşüncelerin erki vardır; onlara dikkat et.”
Gergin ve tiz bir sesle, “Sen gerçek değilsin Clara,” diye direttim. “Bir rüyasın sen. Uyanıkken seni hatırlamamamın nedeni de bu.”
İnatla ısrar etmem karşısında Clara kendi kendine güldü. “Hiç beni hatırlamaya çalışmadın ki,” dedi sonunda. “Bunun için bir neden, bir gerek yoktu. Biz kadınlar dayanılmaz derecede pratiğizdir. En büyük hatamız ya da en büyük kazancımız da budur bizim.”
Onu şimdi hatırlamanın pratik yönünün ne olduğunu sormak üzereydim ki sorumu önceden tahmin etti.
“Şimdi senin önünde olduğum için beni hatırlaman gerekiyor. Ve hatırlıyorsun.” Öne eğildi ve kedi gibi sabit bakışlarını üstüme dikerek ekledi, “Artık beni unutmayacaksın. Beni yetiştiren büyücüler, kadınların bir şeyi somutlaştırmak için onu iki defa duyumsamaya ihtiyaç duyduklarını söylemişlerdi bana. Bir şeyi iki defa görmek, iki defa okumak, iki defa korkmak, vb. Seninle iki defa karşılaştık. Şimdi ben somut ve gerçeğim.”
Ne kadar gerçek olduğunu ispatlamak için bluzunun kollarını yukarı sıyırıp pazılarını şişirdi. “Dokun onlara,” dedi. Kıkır kıkır gülerek pazılarına dokundum. Gerçekten sert ve çok belirgindi kasları. Her şey kadar gerçektiler. Clara ardından uyluk ve baldırlarındaki kaslara da dokundurttu. “Eğer bu özel bir rüyaysa,” dedim ihtiyatla, “ben bu rüyada ne yapıyorum?”
“Gönlünün istediği her şeyi,” dedi. “Şimdiye dek iyi gittin. Ne var ki ben sana yol gösteremem, zira senin rüya görme öğretmenin ben değilim. Öteki cadılara bakıp gözeten şişko bir cadıyım ben sadece. Seni, tıpkı bir ebe gibi büyücülerin dünyasına doğuran ortağım Delia idi. Ama seni ilk bulan o değildi. Florinda'ydı.”
Kontrol edilemez bir şekilde kıkır kıkır gülerek, “Florinda da kim?” dedim. “Ve beni ne zaman buldu?”
“Florinda da başka bir cadı,” dedi hiç üstünde durmadan, sonra o da kıkır kıkır gülmeye başladı. “Onunla karşılaştın. Esperanza'nın evinde seni kendi rüyasına alan oydu. Pikniği hatırlıyor musun?”
“Ah,” diye iç geçirdim. “O kısık sesli, uzun boylu kadını mı kastediyorsun?” Yüzüm parlamıştı. Uzun boylu kadınlara hep hayran olmuştum.
“O kısık sesli, uzun boylu kadın,” diye doğruladı Clara. “Seni birkaç yıl önce erkek arkadaşınla birlikte katıldığın bir partide buldu. Texas, Houston'da bir petrolcünün evindeki lüks bir yemekte.”
“Bir cadının bir petrolcünün evinde ne işi olur ki?” diye sordum. Ancak o sırada Clara'nın söyledikleri kafama dank etti. Donakaldım. Florinda'yı gördüğümü hatırlamasam da partiyi hatırlıyordum kesinlikle. Partiye katılmak için Los Angeles'tan özel jetiyle gelen ve ertesi gün dönen bir arkadaşımla gitmiştim oraya. Onun tercümanıydım. Partide İngilizce konuşmayan birkaç Meksikalı iş adamı vardı.
“Aman allahım!” dedim dişlerimin arasından. “Olaylar ne tuhaf bir yön almış!” Clara'ya ayrıntılı bir şekilde partiyi anlattım. Texas'a ilk gidişimdi. Artistleri taklit eden bir sinema meraklısı gibi erkeklere göz süzüyordum, yakışıklı olduklarından değil de, pastel rengi takım elbiseleri, kovboy çizmeleri ve şapkalarıyla bana pek sıradışı göründükleri için. Petrolcü göstericiler kiralamıştı. Bu parti için yapılmış, mağara gibi bir gece klübünde, Las Vegas'a yakışır bir varyete sahnelemişlerdi. Klüp yüksek sesli müzik ve elektronik flaşlarla sarsılıyordu. Ve yiyecekler muhteşemdi.
“Fakat Florinda neden böyle bir partiye katıldı ki?” diye sordum.
“Büyücülerin dünyası son kerte tuhaf bir şeydir,” diye cevap verdi. Akrobat gibi, kollarını kullanmadan, bir sıçrayışta oturma pozisyonundan ayakta durur bir pozisyona geçiverdi. Üstünde oturduğum hasırın önünde bir ileri bir geri odayı arşınlamaya başladı. Koyu renk, bol eteği, kovboyvari kot ceketi—sırtı rengarenk süslüydü—ve sağlam kovboy çizmeleriyle muazzam görünüyordu. Sanki öğle güneşinden korunmak içinmiş gibi kaşlarının üstüne indirdiği Avusturalya tarzı şapkası egzantrik, sıradışı görünüşüne son bir rötuş ekliyordu.
“Kıyafetimi nasıl buluyorsun?” diye sordu önümde durarak. Yüzü ışıl ışıl parlıyordu.
“Mükemmel,” dedim hislerimi açığa vurarak. Üstünde her tür kıyafeti taşıyacak kadar kabiliyetli ve güvenliydi besbelli. “Gerçekten muhteşem.”
Hasırın üstüne, yanıma diz çöktü ve sır verir gibi fısıldayarak, “Delia kıskançlıktan çatlıyor. Kimin en uçuk kaçık kıyafetle ortaya çıkacağını görmek için hep rekabet ederiz biz. Giysilerimizin aptalca değil, çılgınca olması gerekiyor.” Bir an sustu. Düşünceli bir şekilde gözleriyle beni izledi. “Sen de rekabet edebilirsin,” diye önerdi. “Oyunumuza katılmak ister misin?”
Başımı olumlu anlamda salladım, o da bana kuralları söyledi.
“Orijinallik, pratiklik, düşük maliyet ve hiç kendini-önemsememe,” diye ezbere söyledi. Sonra tekrar ayağa kalkarak odayı birkaç kez daha arşınladı ve gülerek yanıma diz çöktü. “Florinda katılman için seni teşvik etmem gerektiğini düşünüyordu. O partide senin pratik kıyafetler konusunda esaslı bir tarzın olduğunu anladığını söylüyor.”
Cümlesini zar zor bitirip makaraları koyuverdi.
“Florinda orada benimle konuşmuş mu?” diye sordum; hikâyemde atladığım ve benim kendiliğimden vermeyeceğim bilgiyi bana söyleyip söylemeyeceğini merak ederek kurnazca gözlerimi ona diktim.
Başını sallayarak, artık parti hakkındaki soruları geri çevireceğini gösteren dalgın bir ifadeyle gülümsedi.
Konuşmayı öteki partiye çevirerek, “Nasıl oldu da Delia Arizona Nogales'teki vaftiz törenine geldi?” diye sordum.
Clara serbestçe dökülen saçlarını Avusturalya tarzı şapkasının içine tıkıştırarak, “Delia'yı oraya Florinda gönderdi,” dedi. “Herkese seninle birlikte geldiğini söyleyerek beleşten partiye dalıverdi.”
“Dur bir dakika!” diye sözünü kestim. “Bu rüya değil. Bana ne yapmaya çalışıyorsun?”
Aynı kayıtsız havayla, “Sana öğretmeye çalışıyorum,” dedi. Ses tonu tekdüze, neredeyse ilgisizdi. Sözlerinin üstümde yaptığı etkiye aldırmıyor gibi görünüyordu. Sonra beni dikkatle gözleyerek şöyle dedi: “Bu bir rüya ve biz kesinlikle senin rüyanda konuşuyoruz, çünkü ben de senin rüyanın rüyasını görüyorum.”
Bu acayip sözlerinin beni teskin etmeye yetmesi rüya gördüğümün kanıtıydı. Zihnim sakin, uykulu ve durumu kabul edebilir bir hale gelmişti. “Florinda'nın benim Nogales'e gittiğimi bilmesinin hiçbir yolu yok,” dediğimi işittim, sesim irademin dışında çıkıyordu. “Kız arkadaşımın davetini hemen anında kabul edip apar topar yola çıktım.”
“Bunun senin için akıl almaz bir şey olacağını biliyordum,” diye içini çekti Clara. Sonra gözlerimin içine bakıp sözlerini dikkatle tartarak, “Florinda şimdiye dek sahip olduğun her anneden daha çok annendir senin,” dedi.
Sözlerini abes bulmuştum, ama tek laf edemedim.
“Florinda seni hissediyor,” diye devam etti. “Kullandığı bir güdücü var. Böylece senin nerede olduğunu biliyor,” diye eklerken gözlerinde şeytani bir parıltı vardı.

“Ne güdücüsü?” diye sordum. Birdenbire zihnim tüm kontrolü eline almıştı. Birinin ne dolaplar çevirdiğimi bilebileceği düşüncesi içimi dehşetle doldurdu.
“Onun sana karşı duyguları bir güdücü,” dedi Clara. Bunu hoş bir saflıkla, öyle yumuşak ve ahenkli bir ses tonuyla söyledi ki endişelerim kayboluverdi.
“Florinda'nın bana karşı duyguları ne Clara?”
“Kim bilir, çocuğum?” dedi özlemle. Bacaklarını yukarı çekip kollarını etrafına dolayarak çenesini dizlerine dayadı.
“Hiç böyle bir kızım olmadı ki benim.”
Neşeli ruh halim birdenbire değişerek kaygılı bir hal aldı, her şeyi inceden inceye, ussal bir şekilde düşünerek, ki tarzım buydu, Clara'nın sözlerindeki ince imalardan endişelenmeye başladım. Ve elbette kafamdaki bu ussal ölçüp biçmeler kuşkularımı tekrar ayaklandırdı. Bunun bir rüya olması mümkün değildi. Uyanıktım; konsantrasyonum aksi olmayacak kadar yoğundu.
Sırtımı yasladığım yastıktan aşağı kayarak gözlerimi yarı kapadım. Rüyalardaki sahnelerin ve insanların silikleşip gittiği gibi Clara da yavaş yavaş silikleşip gidecek mi diye merak ederek kirpiklerimin arasından onu izlemeye devam ettim. Silikleşip gitmedi. An be an Clara'nın da benim de uyanık olduğumuza emin oluyordum.
Clara yine zorla düşüncelerime girerek, “Hayır, uyanık değiliz,” diye karşı çıktı.
Tümüyle bilinçli olduğumu doğrulamak amacıyla, “Konuşabiliyorum,” dedim.
“Ne büyük iş!” diye kıs kıs güldü. “Şimdi seni uyandıracak bir şey yapacağım, böylece gerçekten uyanıkken konuşmaya devam edebilirsin.” 'Uyanıkken' sözcüğünü büyük bir dikkatle, abartılı bir şekilde uzatarak söylemişti.
“Bekle. Bekle, Clara,” diye yalvardım. “Kendimi bütün bunlara alıştırmam için zaman ver bana.” Tereddüt içinde olmayı bana yapacaklarına tercih ediyordum.
Clara yalvarmama aldırış etmeden ayağa kalktı ve yandaki alçak bir masanın üstünde duran bir sürahi suya uzandı. Hâlâ kıkır kıkır gülerek sürahiyi kafamın üstünde tutup başımda dikildi. Yana yatıp yuvarlanmayı denedim, fakat yapamadım. Bedenim bana itaat etmiyordu, sanki hasıra yapışmıştı. Clara daha suyu gerçekten başımdan aşağı dökmeden önce, yüzümde soğuk, yumuşak bir serpinti hissettim. Islaklıktan çok soğukluk son kerte acayip bir duyumsama uyandırmıştı bende. İlkin, kocaman bir karartı gibi üstüme çöken Clara'nın yüzü, küçük dalgaların suyun yüzeyini bozması gibi, bulanıklaştı; sonra soğukluk karnımda odaklandı ve içi dışına çevrilen bir yen gibi beni içeri doğru çekti. Son düşündüğüm şey, bir sürahi suda boğulacağımdı. Simsiyah baloncuklar beni fırıl fırıl döndürüp durdu, ta ki her şey kararana kadar.
Tekrar kendime geldiğim zaman artık yerde hasırın üstünde değil, oturma odasındaki kanepede yatıyordum. İki kadın kanepenin ayakucunda durmuş kocaman, meraklı gözlerle bana bakıyorlardı. Uzun boylu, beyaz saçlı, kısık sesli Florinda yanımda oturuyor, eski bir ninni— ya da bana öyle geliyordu—mırıldanıyor ve büyük bir şefkatle saçlarımı, yüzümü ve kollarımı okşuyordu.
Dokunuşu ve sesinin tınısı beni olduğum yere mıhlıyordu. Gözlerimi hiç kırpmadan onun gözlerine dikerek öylece yattım. Her zaman rüya gibi başlayan ve sonunda kâbusa dönüşen o canlı rüyalarımdan birini gördüğüme emindim. Florinda benimle konuşuyor, gözlerinin içine bakmamı söylüyordu. Kelimeleri, kelebeklerin kanatları gibi, sessizce deviniyordu. Fakat gözlerinde gördüğüm her ne ise beni aşina olduğum bir duyguyla doldurmuştu— kâbuslarımda hissettiğim us dışı, bayağı bir dehşetle. Yerimden fırladığım gibi doğruca kapıya koştum. Karabasanlarımda sürekli yaşadığım otomatik, hayvani bir tepkiydi bu.
“Korkma canım,” dedi, uzun boylu kadın arkamdan gelerek. “Gevşe. Hepimiz sana yardım etmek için buradayız. Bu kadar üzülmene gerek yok. Küçük bedenini gereksiz korkulara maruz bırakarak inciteceksin.”
Orada kalmaya ikna olduğumdan değil de, kahrolası şeyi açamadığım için kapının yanında duruyordum. Deli gibi itip kakıyordum kapıyı; yerinden kımıldamıyordu. Uzun boylu kadın tam arkamdaydı. Titremem gittikçe artıyordu. O kadar çok sarsılıyordum ki bedenim sancıyordu ve kalbim o kadar yüksek sesle ve düzensiz çarpıyordu ki göğsümü delip fırlayacağını biliyordum.
Uzun boylu kadın başını omzunun üstünden geriye çevirerek, “Nagual!” diye bağırdı, “bir şeyler yapsan iyi olacak. Korkudan ölecek.”
Kiminle konuştuğunu görmedim, ama çılgınca kurtulacak bir delik ararken odanın diğer ucunda ikinci bir kapı gördüm. Kapıya doğru atılacak kadar enerjim kaldığından emindim, ama bacaklarım çözülüverdi. Sanki yaşam bedenimi terk etmiş gibi yere çöktüm. Son nefesim de içimden çıkıp gitti. Kadının uzun kolları büyük bir kartalın kanatları gibi üstüme kapanmıştı. Beni tuttuğu gibi ağzını ağzıma dayayarak içime hava üfledi.
Bedenim yavaş yavaş gevşedi; kalp atışlarım normale döndü. Tuhaf bir huzurla dolmuştum ki çabucak vahşi bir heyecana dönüştü bu. İçimi vahşetle dolduran korku değil, onun nefesiydi. Nefesi sıcaktı; boğazımı, ciğerlerimi, karnımı, kasıklarımı yakarak ellerime ve ayaklarıma kadar inmişti. Bir anda şimşek gibi, kadının tıpkı bana benzediğini, yalnızca daha uzun boylu, benim olmak istediğim kadar uzun boylu olduğunu idrak ettim. Ona karşı öyle bir sevgi duydum ki garip bir şey yaptım: onu tutkuyla öptüm.
Dudaklarının yayılarak gülümsediğini hissettim. Sonra başını arkaya atarak güldü. Diğerlerine dönerek, “Bu küçük sıçan beni öptü,” dedi.
“Ben rüya görüyorum,” diye bağırdım. Hepsi de çocuklar gibi kendilerini vererek güldüler.
İlkin ben de gülmeden edemedim. Ne var ki, birkaç dakika içinde, yine o bildik kendim oldum—düşünmeden yaptığım bu hareketten sonra utanmış ve böyle faka bastığım için kızmıştım.
Uzun boylu kadın beni kucaklayarak, “Ben Florinda,” dedi. Beni ayağa kaldırıp sanki bir bebekmişim gibi kollarının arasına aldı. “Sen ve ben aynıyız,” diye konuşmaya devam etti. “Benim olmak isteyeceğim kadar narinsin sen. Uzun boylu olmak büyük bir dezavantaj. Hiç kimse seni kollarına alamaz bile. Benim boyum bir yetmiş beş.”
“Benimse bir elli beş,” diye itiraf ettim ve ikimiz de güldük, çünkü birbirimizi mükemmel anlamıştık. Birkaç santim daha kısaydım, ama hep rakamları yuvarlıyordum. Florinda’nın da bir yetmiş sekize yakın olduğundan, ama rakamları yuvarlayıp bir yetmiş beşe indirdiğinden emindim. Yanaklarını ve gözlerini öpmeye başladım. Benim için anlaşılmaz olan bir sevgiyle seviyordum onu; kuşku, korku ya da beklentiyle lekelenmemiş bir duyguydu bu. İnsanın rüyalarda hissettiği türde bir sevgiydi bu.
Görünüşe göre benimle aynı fikirde olan Florinda usulca kendi kendine güldü. Gözlerindeki anlaşılması zor ışık, saçlarının hayaletimsi beyazlığı unutulmuş bir anıya benziyordu. Sanki onu doğduğum günden beri tanıyormuşum gibi hissediyordum kendimi. Birden aklıma, annelerini en çok seven çocukların yitik çocuklar olduğu geldi. Oysa, annenin bedensel varlığına karşı duyulan hayranlıkla birleşen çocuk sevgisi, benim bu uzun boylu, gizemli kadına karşı duyduğum sevgi gibi, eksiksiz bir sevgi hissi olmalıydı.
Florinda benden ayrılıp, koyu renk gözlü, koyu saçlı, güzel bir kadına döndürerek, “Bu Carmela,” dedi. Kadının yüz hatları narindi ve teni kusursuzdu; çoğunlukla evin içinde kalan insanlar gibi, düzgün, krem rengi bir solgunluk vardı yüzünde.
Kadın beni kucaklayarak, “Ben sadece ay banyosu yaparım,” diye fısıldadı kulağıma. “Sen de öyle yapmalısın. Dışarıda güneş altında kalmak için fazla sarışınsın; cildini bozuyorsun.”
Her şey bir yana, sesini tanımıştım. Piknikte bana açıkça bütün o kişisel soruları soran kadındı bu. Onu otururken hatırlıyordum; küçük ve kırılgan görünmüştü gözüme. Şaşırdım, benden yedi-sekiz santim daha uzundu. Onun o güçlü, adaleli bedeniyle kıyaslayınca kendimi önemsiz hissettim.
Florinda kolunu omzuma koyarak, uyandığımda kanepenin yanında duran ikinci kadına doğru yöneltti beni. Kadın adaleli ve uzun boyluydu, ama Florinda kadar uzun değildi. Alışıldık bir güzelliği yoktu—yüz hatları bunun için fazla sertti—gene de, besbelli rengini açmaya ya da ağartmaya zahmet etmediği için dudağının üstünü hafifçe gölgeleyen ince tüyler de dahil olmak üzere çarpıcı, büsbütün çekici bir şey vardı onda. Müthiş bir kuvvet, tümüyle kontrol altına alınmış olsa da, yine de içinde var olduğunu bildiğim bir heyecan hissettim bu kadında.
“Bu Zoila,” dedi Florinda.
Zoila ne elimi sıkmaya ne de beni kucaklamaya teşebbüs etti. Carmela güldü ve Zoila’nın yerine konuştu: “Seni tekrar gördüğüme çok sevindim.”
Zoila’nın dudaklarında gülümsemelerin en tatlısı belirdi, beyaz, büyük ve düzgün dişleri göründü. Değerli taşlarla süslü yüzüklerle parıldayan ince, uzun elini yanağıma hafifçe dokundurunca, onun yüzünü karman çorman bir saç yığınının ardına saklayan kadın olduğunu anladım. Piknikte üstünde oturduğumuz çadır bezinin etrafına o Belçika dantelini dikmiş olan kadındı bu.
Üç kadın etrafımı çevirerek beni kanepeye oturttular.
“Seninle ilk karşılaştığımız zaman sen rüya görüyordun,” dedi Florinda. “Bu yüzden ilişkiye girecek zamanımız olmamıştı. Ama bu sefer uyanıksın, hadi bize kendinden bahset.”
Sözünü kesip, bunun bir rüya olduğunu ve piknik sırasında, uyuyor da olsam, uyanık da olsam, onlara kendim hakkında bilinmeye değer her şeyi anlattığımı söylemek istedim.
Sanki düşüncelerimi yüksek sesle söylemişim gibi, Florinda, “Hayır, hayır. Yanlışın var,” dedi. “Şimdi tamamen uyanıksın. Ve bizim bilmek istediğimiz, son görüşmemizden beri senin neler yaptığın. Özellikle Isidoro Baltazar’ı anlat bize.”
“Bu bir rüya değil mi demek istiyorsun?” diye sordum ürkek ürkek.
“Hayır. Bu bir rüya değil,” diye temin etti beni. “Birkaç dakika önce rüya görüyordun, ama bu farklı.”
“Ben fark göremiyorum.”
“Çünkü iyi bir rüya görücüsün sen,” diye açıkladı. “Karabasanların gerçek; bunu sen söyledin.”
Bütün bedenim gerildi. Sonra da, sanki başka bir korku nöbetine daha dayanamayacağını biliyormuş gibi teslim oldu ve kendini o ana bıraktı. Mariano Aureliano ve Bay Flores’e daha önce defalarca anlattıklarımı onlara da tekrarladım. Ne var ki bu kez, Isidoro Baltazar’ın yüzünün iki yanı, aynı anda yaşadığı ve alenen gözlerinde açığa vurduğu iki ruh hali gibi, daha önce gözden kaçırmış olduğum ayrıntıları da hatırladım. Sol gözü uğursuz ve tehditkârdı; sağdaki ise dostça ve açıktı.
Kendimi gözlemlerime kaptırarak, “Tehlikeli bir adam o,” diye iddia ettim. “Kendisi senin kıvrandığını seyrederek dışarıda kalırken, olayları istediği yöne çevirmek konusunda tuhaf bir erki var.”
Kadınlar söylediklerimden büyülenmişlerdi. Florinda konuşmaya devam etmemi işaret etti.
“İnsanların onun tılsımına karşı bu kadar hassas olmalarını sağlayan onun cömert bir insan olması,” diye konuşmayı sürdürdüm. “Ve cömertlik hiç birimizin karşı koyamayacağı tek erdem belki de, çünkü nereden geldiğimiz bir yana, hepimiz mahrumuz bundan.” Ne söylediğimin farkına vararak birden durdum ve şaşkın şaşkın kadınlara diktim gözlerimi.
“Bana ne olduğunu bilmiyorum,” diye mırıldandım, özür dilemeye çalışarak. “Isidoro Baltazar hakkında kendim bile bu terimlerle düşünmediğim halde neden böyle şeyler söylediğimi gerçekten bilmiyorum. Konuşan ben değilim. Ben bu tür yargılarda bulunamam bile.”
“Bu düşünceleri nereden edindiğine aldırma, çocuğum,” dedi Florinda. “Besbelli kaynağın kendisine iniyorsun. Bunu herkes yapar— kaynağın kendisine iner— ama bunun farkında olmak için bir büyücü olmak gerekir.”
Bana ne söylemeye çalıştığını anlamamıştım. Onlara hiç de ağzıma geleni söylemek niyetinde olmadığımı söyledim tekrar.
Florinda kıkır kıkır gülerek düşünceli bir şekilde bir süre bana baktı. “Sanki bir rüyadaymışsın gibi davran. Cüretkâr ol ve özür dileme,” dedi.
Kendimi aptal gibi hissettim, ne hissettiğimi analiz edemiyordum. Florinda onaylıyormuş gibi başını salladı ve arkadaşlarına dönerek, “Ona bizden bahsedin,” dedi.
Carmela boğazını temizledi ve bana bakmadan, “Biz üçümüz ve Delia bir birim oluşturuyoruz. Günlük dünyayla uğraşıyoruz biz.”
Söylediği her sözü can kulağıyla dinlemiştim, ama ne söylediğini hiç anlamadım.
“Biz, insanlarla uğraşan kadın büyücüler birimiyiz,” diye açıkladı Carmela. “İnsanlarla hiç uğraşmayan dört kadının oluşturduğu başka bir birim daha var.” Elimi ellerinin içine alarak— sanki falıma bakacakmış gibi— avucumu inceledi, sonra yavaşça elimi kapatıp yumruk yaptı ve “Sen de genelde tam bize benziyorsun. Yani insanlarla uğraşabiliyorsun. Özel olarak da Florinda’ya benziyorsun,” diye ekledi. Yine sustu ve yüzünde hülyalı bir bakışla Clara’nın önceden bana söylediklerini tekrar etti. “Seni bulan Florinda’ydı,” dedi. “Bu nedenle, büyücülerin dünyasında kaldığın sürece ona aitsin. O sana yol gösterecek ve bakıp gözetecek,” Ses tonunda öyle bir kesinlik vardı ki gerçek bir kaygıya kapıldım.
“Ben kimseye ait değilim,” dedim. “Ve kimsenin de bana bakıp gözetmesine ihtiyacım yok.” Sesim doğal değildi, gergin ve kararsızdı.
Kadınlar, yüzlerinde şaşkın gülümsemelerle, sessizce beni izliyorlardı.
Gözlerimi birinden diğerine çevirdim ve kafa tutarak, “Yol gösterilmeye ihtiyacım olduğunu mu düşünüyorsunuz?” diye sordum. Gözleri yarı kapalıydı, dudaklarında aynı dalgın gülümsemeler vardı. Çenelerini belli belirsiz sallamaları, söyleyeceklerimi bitirmemi beklediklerini gösteriyordu açıkça. “Sanırım yaşantımı kendi başıma iyi götürüyorum,” diye bitirdim sözlerimi zayıf bir sesle.
“Seni bulduğum partide ne yaptığını hatırlıyor musun?” diye sordu Florinda.
Ona hayretler içinde bakakalınca, Carmela kulağıma, “Endişelenme, her şeyi açıklayacak bir yol bulabilirsin her zaman,” diye fısıldadı. Bana doğru parmağını salladı, zerre kadar rahatsız olmamıştı. O partide düzinelerce insanın önünde çırılçıplak yürüdüğümü bilebileceklerini düşünerek yavaş yavaş paniğe kapılmaya başlıyordum.
Artık, bu garip davranışımdan gurur duymasam bile, en azından kabullenmiştim bunu. Benim düşünce tarzıma göre, o partide yaptıklarım kendiliğinden kişiliğimin bir tezahürüydü. İlk önce, evsahibine—bana meydan okuduktan ve yapamayacağıma dair bahse girdikten sonra—herhangi bir kovboy kadar iyi ata bindiğimi göstermek için, üstümde gece kıyafeti olduğu halde eğersiz bir ata binerek onunla beraber uzun bir gezinti yapmıştım. Venezüella’da at çiftliği olan bir amcam vardı ve daha yürümeye başladığımdan beri at sırtındaydım. Bahsi kazandıktan sonra, gösterdiğim çabadan ve alkolden başım dönerek, evsahibinin havuzuna daldım—çırıl çıplak.
“Sen çırılçıplak havuza girdiğinde ben de havuzun yanındaydım,” dedi Florinda, besbelli hatırladığım olayı biliyordu. “Çıplak kalçalarınla bana dokunup geçtin. Ben de dahil herkesi şok ettin. Cüretkârlığından hoşlandım. Hepsinden öte, sadece bana dokunup geçmek için ta havuzun öbür ucundan bütün yolu çırılçıplak yürümenden hoşlandım. Bunu tinin seni bana işaret ettiği şeklinde bir belirti olarak aldım.”
“Bu doğru olamaz,” diye mırıldandım. “Eğer o partide olsaydın, seni hatırlardım. Fazla uzunsun ve gözden kaçmayacak kadar dikkati çeken bir görünüşün var.” Bunu iltifat olsun diye söylememiştim. Kendimi aldatıldığıma ve yönlendirildiğime inandırmak istiyordum.
“Sırf gösteriş yapacağım diye kendini paralaman hoşuma gitti,” diye konuşmaya devam etti Florinda. “Ne pahasına olursa olsun dikkat çekmek için can atan bir soytarıydın, özellikle evsahibi avazı çıktığı kadar yırtınırken, masanın üstüne zıplayıp utanmadan kalçalarını sallayarak dans ettiğin zaman.”
Söyledikleri beni utandırmak yerine, içimi inanılmaz bir rahatlık ve hazla doldurmuştu. Kendimi özgür kalmış hissediyordum. Sır açığa çıkmıştı, asla itiraf etmeye cesaret edemediğim sır, dikkati çekmek için her şeyi yapabilecek bir fiyakacı olduğum, açığa çıkmıştı. Şimdi daha alçakgönüllü, daha az savunucu yeni bir ruh hali gelmişti üstüme. Ama böylesi bir ruh halinin sürmeyeceğinden korkuyordum. Rüyalarda ulaştığım anlayışların ve içgörülerin asla devam etmediğini biliyordum. Ama belki de Florinda haklıydı, bu bir rüya değildi ve içinde bulunduğum bu ruh durumu sürecekti.
Besbelli ne düşündüğümün farkında olan kadınlar başlarını salladılar. Beni onaylamaları beni cesaretlendirecek yerde, sadece şüphelerimi uyandırmıştı yine. Korktuğum gibi, içgörülere ulaştığım bu ruh halim kısa sürdü. Birkaç dakika içinde, kuşkularla içim içimi yemeye başlamıştı. Bir soluklanmak istedim.
“Delia nerede?” diye sordum.
“Oaxaca’da,” dedi Florinda, sonra da manalı bir şekilde ekledi, “Sadece seni karşılamak için buradaydı.”
Eğer konuyu değiştirirsem, biraz soluklanıp, tekrar kuvvetimi kazanmaya fırsat bulacağımı düşünmüştüm. Şimdiyse öyle bir şeyle karşı karşıydım ki bununla uğraşmam mümkün değildi. Florinda’yı alenen—normalde herkese yapacağım gibi— beni yönlendirmek için yalan söylemekle suçlayamazdım. Ona beni sersemletip bilinçsizken odadan odaya taşıdıklarından şüphelendiğimi söyleyemezdim.
“Söylediklerin gerçekten abes, Florinda,” diye çıkıştım. “Seni ciddiye almamı beklemene inanamıyorum.” Dudaklarımın içini ısırarak, gözlerimi sertçe, uzun bir süre ona diktim.
“Delia odalardan birinde saklanıyor, biliyorum.”
Florinda’nın gözleri işin içinden çıkamadığımı anladığını söylüyordu sanki. “Beni ciddiye almaktan başka seçeneğin yok,” dedi. Ses tonu yumuşak olsa da kesindi.
Giderek artan endişemi yatıştıracak bir şey, bir tür cevap bekleyerek öbür iki kadına döndüm.
“Eğer başka birisi sana yol gösterirse rüya görmek gerçekten çok kolaydır,” dedi Carmela sır verir gibi. “Tek mahzuru şu ki bu başkasının bir nagual olması gerek.”
“Sürekli bir nagual lafı duyuyorum,” dedim. “Nedir nagual?”
“Nagual büyük bir erki olan ve öbür büyücüleri karanlıktan geçirip çıkartabilen bir büyücüdür,” diye açıkladı Carmela. “Ama nagual kısa bir süre önce sana bunları kendisi anlattı ya. Hatırlamıyor musun?”
Ben hatırlama çabasıyla şekilden şekile girerken Florinda araya girdi. “Günlük yaşamın içinde yaşadığımız olayları hatırlamak kolaydır. Bunu bol bol uygularız. Ama rüyalarda yaşanan olaylar başka bir hikâyedir. Sırf beden bu olayları farklı yerlerde depoladığı için, bunları anımsamak için çok çaba sarfetmemiz gerekir.
“Senin uyurgezer beynine sahip olmayan kadınlar için,” dedi, “rüya görme eğitimi onlara kendi bedenlerinin bir haritasını çizdirtmekle başlar— rüyaların imgelerinin bedenlerinin neresinde depolandığını açığa çıkaran özenli bir iştir bu.”
“Bu haritayı nasıl çiziyorsunuz, Florinda?” diye sordum, gerçekten meraklanarak.
“Bedenin her bir noktasına sistemli bir şekilde vurarak,” dedi. “Ama daha fazlasını anlatamam sana. Ben senin annenim, rüya görme öğretmenin değil. Senin öğretmenin, gerçek anlamda bir vuruş için küçük bir tahta çekiç salık veriyor. Bir de sadece bacaklara ve kalçalara vurulmasını. Pek nadir olarak beden bu anıları göğüste ya da göbekte depolar. Göğüste, sırtta ve göbekte depolanan günlük yaşamın anılarıdır. Ama bu başka bir mesele.
“Şimdi seni ilgilendiren tek şey, rüyaları hatırlamanın, o imgelerin depolandığı o özel noktaya fiziksel bir basınç uygulanmasıyla ilgili olduğudur. Mesela eğer klitorisine basınç uygulayarak vajinanı itersen Mariano Aureliano’nun sana ne söylediğini hatırlayacaksın,” diye bitirdi sözlerini yalın bir neşeyle.
Dehşet içinde ona bakakaldım, sonra da asabi bir şekilde kesik kesik gülmeye başladım. Hiçbir şeyi itmeyecektim.
Florinda da çocukca bir neşeyle güldü, belli ki böyle sıkılmam onu eğlendiriyordu. “Eğer sen yapmazsan,” diye tehdit etti beni, “ben de bunu senin için Carmela’ya yaptırıveririm .”
Carmela’ya döndüm. Kahkahaya dönüşmesine ramak kalan yarım porsiyon bir gülümsemeyle gerçekten de benim için vajinamı iteceğine dair söz verdi.
“Lüzum yok!” diye bağırdım yılgınlık içinde. “Her şeyi hatırlıyorum!” Gerçekten de hatırlıyordum. Sadece Mariano Aureliano’nun söylediklerini değil, başka olayları da hatırlıyordum.
“Bay Aureliano...”
“Clara ona nagual Mariano Aureliano demeni söyledi sana,” diye lafımı kesti Carmela.
“Rüyalar bilinmeyenin içine açılan kapılardır,” dedi Florinda başımı okşayarak, “naguallar rüyalar aracılığıyla yol gösterirler. Ve amaçlı bir şekilde rüya görme sanatı büyücülerin sanatıdır. Nagual Mariano Aureliano senin hepimizin gördüğü rüyalara girmene yardım etti.”
Sürekli gözlerimi kırpıyordum. Başımı iki yana salladım ve bütün bu hatırladıklarımın saçmalığı karşısında şok olarak kanepedeki yastıkların üstüne bıraktım kendimi.
Onları bir yıl önce, Sonora’da rüyamda görmüş olduğumu hatırladım, bana göre sonsuza dek süren bir rüyaydı bu. O rüyada Clara, Nelida ve Hermelinda’yla karşılaşmıştım. Bunlar öteki takımdı, rüya görücülerdi. O takımın liderinin Zuleica olduğunu, ama benim henüz onu rüyamda göremeyeceğimi söylediler.
Bu rüyanın hatırası zihnimde netleştikçe, bu kadınların arasında hiç birinin diğerinden ne bir fazlası ne bir eksiği olmadığı da netleşmeye başlamıştı kafamda. Her grupta bir kadının lider olması, hiçbir şekilde bir erk, prestij ya da başarı meselesi değil, sadece bir yeterlik meselesiydi. Neden bilmiyorum, ama onlar için önemli olanın birbirlerine karşı duydukları derin sevgi olduğuna kanaat getirmiştim.
Bu rüyada herkes bana Zuleica’nın benim rüya görme öğretmenim olduğunu söylemişti. Bütün hatırlayabildiğim buydu. Tıpkı Clara’nın söylediği gibi, onlara dair bilgimi somutlaştırmak için bir kez daha onları görmem ya da rüyada görmem gerekiyordu. Şu durumda ise, sadece bedensiz hatıralardılar.
Hayal meyal Florinda’nın bana, bir kaç defa daha denedikten sonra rüyaların hatırasından, gördüğüm rüyaya ve sonra da normal uyanıklık durumuna geçmekle daha iyi olacağımı söylediğini işittim.
Florinda’nın kıkır kıkır güldüğünü duydum, ama artık odada değildim. Dışarıdaydım, çalıların içinde yürüyordum. Görünmez bir patika boyunca yavaş yavaş yürüyordum, biraz huzursuzdum, zira gökyüzünde ne bir ışık, ne ay, ne de bir yıldız vardı.
Görünmez bir kuvvet tarafından çekilerek büyük bir odanın içine adım attım. İçerisi karanlıktı, sadece iki çember halinde— bir iç ve bir dış çember halinde— oturan insanların yüzlerinde, duvardan duvara çaprazlama geçen ışık çizgileri vardı. Sanki çemberdeki biri bir açıp bir kapatarak elektrik düğmesiyle oynuyormuş gibi, ışık parlayıp donuklaşıyordu.
İç çemberin ortasında sırt sırta oturan Mariano Aureliano ile Isidoro Baltazar’ı tanıdım. Onların yüzlerinden çok enerjilerini tanımıştım. Enerjileri diğerlerinin enerjilerinden daha farklı ya da daha parlak falan değildi. Sadece daha fazlaydı; kütleseldi enerjileri. Büyük, muhteşem, bitmez tükenmez bir parıltı öbeğiydi.
Oda bembeyaz parlıyordu. Her kenarda, her köşede bir keskinlik, her şeyde bir canlılık vardı. Odada öyle bir berraklık vardı ki her şey kendi başına, ayrı ayrı duruyordu, özellikle çemberde oturan insanlara bağlanan— ya da onlardan yayılan—o ışık çizgileri. İnsanların hepsi birbirlerine ışık çizgileriyle bağlanmışlardı ve sanki devasa bir örümcek ağının birleşme noktaları gibi görünüyorlardı. Işık yoluyla, hiç konuşmadan birbirleriyle iletişim kuruyorlardı. Bu sessiz, elektriksel gerilime doğru çekildim, ta ki ben de bu ışıltılı ağda bir nokta olana dek.
“Ne olacak şimdi?” diye sordum, başımı kaldırıp Florinda’ya bakarak. Başım onun kucağında, kanepenin üstüne uzanmıştım.
Cevap vermedi; gözleri kapalı onun yanında oturan Zoila ve Carmela da cevap vermedi. Sorumu birkaç kez tekrarladım, fakat bütün duyduğum bu üç kadının yavaş yavaş solumalarıydı. Uyuduklarından emindim, yine de onların sessiz, keskin bakışlarını üstümde hissediyordum. Karanlık ve sessizlik, beraberlerinde çölün kokusunu ve buz gibi bir rüzgâr getirerek, canlı bir şey gibi evin içinde hareket ediyorlardı.

10

Cvp: Florinda Donner - Rüyacı

9

SOĞUKTAN TİTREYEREK BATTANİYEYE iyice sarındım, kalkıp oturdum. Yabancı bir yatakta, içinde sadece üstünde oturduğum bu yatak ve bir komodin olan yabancı bir odadaydım, yine de etrafımdaki her şeyde tanıdık bir şeyler vardı. Ama neden bu odanın bana bu kadar tanıdık geldiğini anlayamıyordum. Belki de hâlâ uyuyorum diye düşündüm. Bunun bir rüya olmadığını nasıl bilebilirdim ki? Tekrar yastıkların içine gömüldüm. Kollarımı başımın altına koyarak orada öylece yattım ve bıraktım, tanık olduğum ve—yarı rüya, yarı hatıra—yaşadığım garip olaylar zihnimin içinde aksın.
Elbette her şey, bir yıl önce, Delia Flores'le beraber şifacının evine gittiğimde başlamıştı. Orada herkesle beraber katıldığım pikniğin bir rüya olduğunu iddia etmişti Delia. Ona gülmüş ve söylediklerini abes bularak kafamdan atmıştım.
Oysa Delia haklıydı, şimdi o pikniğin bir rüya olduğunu biliyordum. Benim rüyam değildi, ama diğerlerinin gördüğü ve benim de davet edildiğim bir rüyaydı bu; ben bu rüyaya katılan bir konuktum. Benim baştan beri yaptığım hata, inatla buna karşı çıkmaya, bunu bir düzmece olarak görerek—ki düzmeceyle neyi kastettiğimi bilmiyordum— kafamdan atmaya çalışmaktı. Bütün becerebildiğim bu olayı zihnimde tümüyle bloke etmek olmuştu, öyle ki asla bunun farkında olmamıştım.
Yapmam gereken, rüyalar için bir yola, sadece rüyaların aktığı bir oluğa sahip olduğumuzu kabul etmekti. Sonora’da görmüş olduğum rüyayı, başka bir şey olarak değil de sadece bir rüya olarak hatırlamak için kendimi hazırlasaydım, bu rüya görülürken olup bitenlerin mucizesini aklımda tutmayı başarırdım.
Bu olayı ve şimdi başıma gelen her şeyi kafamda tarttıkça huzursuzluğum daha da artıyordu. Fakat beni en çok şaşırtan, destekleyici olsalar da, ne olursa olsun korkutucu bir grup olan bu insanlardan gerçekten korkmamamdı. Ve aniden, onları çok iyi tanıdığım için onlardan korkmadığım kafama dank etti. Bunun kanıtı, onların da benim hissettiğim o tuhaf, fakat rahatlatıcı duyguyu dile getirmiş olmalarıydı: yani benim eve döndüğüm duygusunu.
Bu düşünceleri açıkça belirler belirlemez hemen kafamdan attım ve acaba zihnen dengesizim de, onlar buna odaklanacak bir yol bulup bu dengesizliğimi daha da mı arttırdılar diye gerçekten merak eder hale geldim. Ciddi ve sistematik bir şekilde ailemin geçmişini tekrar gözden geçirerek, akıl hastalığı hakkında duymuş olabileceğim her şeyi anımsamaya çalıştım.
İncil elinde, sokak köşelerinde vaaz veren, anne tarafından bir büyük amcanın hikâyesi vardı. Sonra hem büyükbabam hem de büyük-büyükbabam, sırasıyla, biri İkinci Dünya Savaşı’nın, öteki de Birinci Dünya Savaşının başlangıcında, her şeylerini kaybettiklerini anlayarak intihar etmişlerdi. Büyükannelerimden biri güzelliğini ve cinsel cazibesini yitirdiğini anlayınca canına kıymıştı.
Bu kopukluk hissimin, bütün bu çatlakların gerçek torunu olduğum için bana onlardan miras kaldığına inanmak istiyordum. Cesaretimi bu kopukluk duygusundan aldığıma inanmıştım hep.
Bu marazi duygular içimde öyle bir kaygı uyandırdı ki kendimi yataktan dışarı attım. Sinirli, titrek hareketlerle battaniyeden sıyrıldım. Kendimi kalın, pazen bir gecelikle sarıp sarmalanmış bulunca affalladım. Üstümde dizlerime kadar çıkan yün çoraplar, bir hırka ve ellerimde tek parmaklı eldivenler vardı. Dehşet içinde kendi kendime, “Hasta olmalıyım,” diye mırıldandım. “Başka neden üstümdeki bütün bu giysilere rağmen böyle üşüyeyim ki?” Normalde, havanın sıcaklığı ne olursa olsun, çıplak uyurdum.
Ancak o zaman odada güneş ışığı olduğunu fark ettim; kalın, buzlu camdan içeri güneş giriyordu. Beni gözlerime giren ışığın uyandırmış olduğuna emindim. Ve banyoyu bulmam gerekiyordu. Evde bir su tesisatı olmayacağından endişelenerek, odanın öbür ucunda açık duran sürmeli kapıya doğru gittim; gerçekten de, içinde kapaklı bir lazımlık bulunan bir tuvaletti bu.
“Kahretsin! Ben böyle bir tuvalette yapamam,” diye bağırdım.
Kapı açıldı ve Florinda içeri girdi. Beni kucaklayarak, “Sorun değil,” dedi. “Evin dışında bir tuvalet var. Bu tuvalet geçmişten kalan bir yadigâr.”
“Şimdi sabah olması ne büyük talih,” dedim gülerek. “Hiç kimse karanlıkta evin dışındaki tuvalete gidemeyecek kadar yüreksiz olduğumu bilmeyecek.”
Florinda bana tuhaf bir bakış attı, sonra gözlerini uzağa çevirerek, “Sana sabah olduğunu düşündüren ne?” diye fısıldadı.
Pencereye doğru giderek, “Biraz önce beni güneş uyandırdı,” dedim ve aklım almayarak dışarıdaki karanlığa bakakaldım.
Florinda’nın yüzü ışıldadı. Kendini kontrol ediyor gibiydi, ama yatağın arkasındaki lambanın içindeki ampulü işaret ederken omuzları kahkahalarla sarsılıyordu. Parlak ampulü güneş ışığıyla karıştırmıştım.
“Uyanık olduğuna bu kadar emin olmanı sağlayan nedir?” diye sordu.
Dönüp ona bakarak, “Tuvalete gitmek için duyduğum dayanılmaz dürtü,” dedim.
Kolumdan tutarak, “Kendini rezil etmeden önce seni tuvalete götüreyim,” dedi.
“Bana rüya mı gördüğümü yoksa uyanık mı olduğumu söylemeden hiçbir yere gitmeyeceğim,” diye haykırdım.
“Bu ne huysuzluk!” diye bağırdı Florinda, alnı başıma değene kadar eğilerek. Gözleri kocaman açılmıştı. Her kelimeyi dikkatle telaffuz ederek, “Şu anda rüya gören-uyanıksın,” diye ekledi.
Gittikçe daha da kaygılanmama rağmen gülmeye başladım. Bütün odada uzaklardan bir eko gibi yankılanan gülüşümün tınısı endişemi yatıştırdı. O anda, rüya mı görüyordum yoksa uyanık mıydım ilgilenmiyordum artık. Bütün dikkatimi tuvalete gitmeye odaklamıştım.
“Tuvalet nerede?” diye homurdandım.
Florinda kollarını göğsünde kavuşturarak, “Nerede olduğunu biliyorsun,” dedi. “Ve eğer orada olmayı dilemezsen, asla zamanında ulaşamazsın oraya. Ama sakın tuvaleti yatağına getirme. Buna tembel rüya görme denilir ve yatağını pisletmenin en kesin yoludur. Göz açıp kapayıncaya kadar gidiver tuvalete.”
Kapıya doğru gitmeye çalıştığımda, dehşet içinde bunu yapamadığımı gördüm. Ayaklarımın yürüyeceklerine güveni yoktu. Ne yöne gideceklerine karar veremiyorlarmış gibi, biri ötekinin önüne geçerek, yavaş yavaş ve tereddütlü bir şekilde hareket etmeye başladılar. Ayaklarımın artık benim buyruğum altında olmadığını kabul etmemekte direnerek, sırayla ayaklarımı art arda ellerimle kaldırarak hareketlerimi hızlandırmaya çalıştım.
Florinda bana neler olduğuna aldırmıyor gibi görünüyordu. Olduğum yerde çakılıp kalınca, kızgınlık ve kendime-acıma duygusuyla gözlerim yaşlarla doldu. Dudaklarım imdat dercesine büzüldü, ama ağzımdan hiç ses çıkmadı.
Florinda kolumdan tutup yavaşça beni yere oturtarak, “Sorun nedir?” diye sordu. Kalın yün çoraplarımı çıkartıp ayaklarımı inceledi; şimdi gerçekten endişelenmiş görünüyordu. Ona, duygusal olarak tükendiğim için hareket edemediğimi açıklamak istedim. Ama ne kadar çabalasam da düşüncelerimi kelimelere dökemiyordum. Bir ses çıkartmak için çırpınırken, görüşümde bir sorun olduğunu fark ettim: artık gözlerimi odaklayamıyordum. Yüzümü onunkine ne kadar yaklaştırsam da, gözlerimi ne kadar kıssam da Florinda’nın yüzü bulanık ve donuk kalıyordu.
“Sorunun ne olduğunu biliyorum,” diye fısıldadı Florinda kulağıma. “Tuvalete gitmen gerekiyor. Git! Orada olmayı dile!”
Başımı sallayarak onayladım. Gerçekten rüya gören-uyanık halde olduğumu, ya da daha doğrusu, henüz tümüyle bana ait olmayan, fakat bu insanlar vasıtasıyla girebildiğim bir başka gerçeklik içinde yaşadığımı biliyordum. O anda kendimi açıklanmaz bir şekilde rahat hissettim. Ve işte birdenbire evin dışındaki tuvaletteydim, rüyası görülen değil, gerçek bir tuvaletteydim.
Etrafı incelemek, bunun gerçek olduğundan emin olmak uzun zamanımı aldı. Gerçekti.
Sonra, nasıl bilmiyorum ama, tekrar odadaydım. Florinda rüya görme kapasitem hakkında övgü dolu bir şeyler söyledi. Söylediklerine pek dikkatimi veremedim, çünkü dikkatim duvarın karşısında üstüste konulmuş olan battaniye yığınına takılmıştı. Uyandığımda bunları fark etmemiştim, ama bu battaniyeleri daha önce gördüğümden emindim.
Onları nerede gördüğümü hatırlamaya çalışırken, hissettiğim o rahatlık duygusu çabucak kayboluverdi. Giderek ıstırap duymaya başladım. Isidoro Baltazar’la beraber gelmiş olduğum aynı evde miydim, yoksa başka bir yerde miydim artık bilemiyordum.
“Bu kimin odası?” diye sordum. “Ve kim beni bu giysilerle sarıp sarmaladı?” Kendi sesimi duymak beni dehşete düşürmüştü.
Florinda saçlarımı okşadı ve müşfik, yumuşak bir sesle, o an için bunun benim odam olduğunu söyledi. Üşümemem için beni kendisi sarıp sarmalamıştı. Çölün aldatıcı olduğunu söyledi, özellikle geceleri.
Sanki başka bir şey ima ediyormuş gibi muammalı bir ifadeyle bana baktı. Rahatsız olmuştum, çünkü sözleri neyi kastedebileceği konusunda hiçbir ipucu vermiyordu bana. Düşüncelerim amaçsızca dönüp dolaşıyordu. Anahtar sözcüğün çöl olduğuna karar verdim. Cadıların evinin çölde olduğunu bilmiyordum. Eve öyle dolambaçlı bir yoldan gelmiştik ki evin tam olarak nerede bulunduğunu belirleyememiştim.
“Kimin evi bu, Florinda?” diye sordum.
Sanki büyük bir sorunla uğraşıyormuş gibi, yüzünde kâh düşünceli, kâh endişeli bir ifade belirdi. “Evindesin,” dedi nihayet, sesinde derin bir duygu vardı. Daha soruma cevap vermediğini ona hatırlatmama fırsat kalmadan bana sessiz olmamı işaret etti ve parmağıyla kapıyı gösterdi.
Dışarıda karanlıkta bir şey fısıldıyordu. Rüzgâr ya da yapraklar olabilirdi bu fısıltı, ama her ikisinin de olmadığını biliyordum. Yatıştırıcı, bildik bir sesti bu; pikniğin anısını aklıma getirmişti. Özellikle de Mariano Aureliano’nun sözlerini aklıma getirdi: “Diğerlerini de üflediğim gibi, seni şimdi efsaneyi ellerinde tutan bir kişiye üfleyeceğim.”
Bu sözler kulaklarımda çınlıyordu; acaba Mariano Aureliano odaya girdi de tam o anda bu sözleri yüksek sesle tekrarlıyor mu diye düşünerek arkama döndüm.
Florinda onaylıyormuş gibi başını salladı. Zihnimi okumuştu. Üstüme diktiği gözleri, Mariano Aureliano’nun bu iddiasını anladığımı kabul etmeye zorluyordu beni. Piknikte onun bu sözleri üstünde fazla düşünmemiştim; sadece pek abes gelmişti. Şimdi bu “diğerlerinin” kim olduğunu öyle merak ediyordum ki konuşmanın akıp gitmesine izin veremezdim.

“Isidoro Baltazar kendisiyle beraber çalışan bazı insanlardan bahsetti,” diye ihtiyatla konuşmaya başladım. “Bu insanların ona emanet edildiğini ve onlara yardım etmenin kendisinin kutsal vazifesi olduğunu söylemişti. Bunlar ona . . . üflenen insanlar mı?” diye sordum duraksayarak.
Florinda üflemek kelimesini söylerkenki isteksizliğimi eğlenceli bulmuş gibi, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle başını olumlu anlamda salladı. “Onlar eski nagualın yeni naguala üflediği insanlar; onlar da kadın ve senin gibiler.”
“Benim gibiler mi?” diye sordum şüpheyle.
Keşke o yolculuk sırasında Isidoro Baltazar’a karşı hissettiğim duygulara ve ruh halimdeki şaşırtıcı değişimlere kapılmasaydım da bana kendi dünyası hakkında açıkladığı her şeye daha çok dikkat etseydim.
“Bu kadınlar ne yönden benim gibiler?” diye sordum ve ekledim, “Onları tanıyor musun?”
“Onları gördüm,” dedi üstünde durmadan.
“Isidoro Baltazar’a kaç kadın üflendi?” diye sordum gizleyemediğim bir hoşnutsuzlukla. Yine de onları sırf düşünmek bile beni hem heyecanlandırıyor hem de telaşlandırıyordu.
Florinda bu tepkim karşısında neşelenmişti. “Birkaç tane. Fiziksel olarak sana benzemiyorlar, ama yine de senin gibiler. Demek istediğim, benim yoldaşım olan kadın büyücülerle birbirimize benzediğimiz gibi birbirine benziyor onlar da,” diye açıkladı. “Sen kendin bizimle ilk karşılaştığında ne kadar birbirimize benzediğimize şaşırmadın mı?”
Başımı olumlu anlamda salladığımı görünce, onu ve topluluğunu—açıkça görülen fiziksel farklılıklara rağmen—bu kadar benzer kılanın, büyücülerin dünyasına tarafsız bir şekilde tabi olmaları olduğunu söyledi. “Senin akıl erdiremeyeceğin bir sevgiyle bir araya geldik bizler.”
“Bahse girerim öyledir,” dedim olabildiğince alaylı bir şekilde. Sonra Isidoro Baltazar’a üflenen bu kadınlar hakkındaki merakım ve heyecanım baskın çıktı. “Onlarla ne zaman karşılaşacağım?”
“Onları bulduğun zaman,” dedi Florinda. Alçak bir tonla söylendiği halde, bir anda lafı ağzıma tıkayan olağanüstü bir güç vardı sesinde.
“Eğer onları tanımıyorsam nasıl bulabilirim ki? Olanaksız bu.”
“Bir cadı için değil,” dedi kayıtsızca. “Söylediğim gibi, onlara fiziksel olarak benzemiyorsun, fakat senin içindeki ışıltı onların içindeki ışıltı kadar parlak. Onları bu ışıltıdan tanırsın.” Sanki içimdeki ışıltıyı gerçekten görebiliyormuş gibi gözlerini dikkatle üstüme dikmişti. “Bu büyücülerin ışıltısıdır.” Yüzü vakur, sesi olağandışı alçaktı.
Küstahça bir iki laf söylemek istedim, ama halindeki bir şey beni korkuttu. “Ben bu ışıltıyı görebilir miyim?" diye sordum.
Florinda, “Bunun için naguala ihtiyacımız var,” diyerek odanın karanlık köşesinde duran Mariano Aureliano’yu işaret etti. Onu hiç fark etmemiştim, ama birdenbire ortaya çıkışı da hiç korkutucu gelmedi bana.
Florinda ona ne istediğimi söyledi. Mariano Aureliano bana odanın ortasına kadar onu izlememi işaret etti. “Sana bu ışıltıyı göstereceğim,” dedi, sonra çömelerek ellerini yukarı kaldırdı ve sırtına binmemi işaret etti.
Hayal kırıklığımı gizlemek için hiçbir çaba göstermeyerek, “Sırtında gezintiye mi çıkacağız?” diye sordum. “Bana büyücülerin ışıltısını göstermeyecek misin?” Mariano Aureliano'nun hakiki büyücülüğün tuhaf davranışlar, ritüeller, uyuşturucu maddeler ya da sihir olmadığına dair söylediklerini açıkça hatırlamama rağmen, yine de ateşin üstünde büyülerle kocakarı ilaçlarını karıştırmak gibi bir gösteri yapmasını, erkini göstermesini bekliyordum.
Mariano Aureliano benim hüsrana uğradığımı görmezden gelerek kollarımı, onu boğmamak için sıkmadan, boynunun etrafına dolamamı istedi.
“Böyle taşınmak için biraz fazla büyük olduğumu düşünmüyor musun?” diye uyardım onu.
Mariano Aureliano’nun kahkahası içinde bir çağlayan gibi yükselerek müthiş bir zevkle patladı. Tek bir hareket yaparak, hızla ayağa fırladı. Kollarını dizlerimin arkasına sıkıştırarak beni rahat bir pozisyona getirdi ve koridora çıktı, ama kafam kapıya çarpmamıştı.
O kadar hızlı ve çaba sarfetmeden yürüyordu ki kendimi uzun, karanlık koridordan aşağı süzülüyormuşum gibi duyumsadım. Merakla etrafıma bakıyordum. Ama çok hızlı hareket ediyorduk; eve anca şöyle bir göz atabiliyordum. Her şeye yumuşak olmakla beraber inatçı bir koku işlemişti: portakal çiçeklerinin güzel kokusu ve soğuk havanın tazeliği.
Dışarıda pus avluyu silikleştirmişti. Bütün görebildiğim, birbirine benzer karanlık silüetlerden oluşan bir kütleydi. Sis helezonları ağaçların ve taşların tuhaf şekillerini bir açığa çıkartıp bir silerek her şeyin şeklini değiştiriyordu. Cadıların evinde değildik. Bundan emindim.
Ritmik bir solumadan başka bir şey işitmiyordum. Bunun Mariano Aureliano’nun mu yoksa benim solumam mı olduğunu ayırt edemiyordum. Ses bütün avluya yayılıyor ve sanki rüzgâr dalların arasında hışırdıyormuş gibi yaprakları titretiyordu. Bu titreyiş aldığım her nefesle bedenimin içine sızıyordu. Bu başımı öyle döndürmüştü ki bilincimi kaybetmeyeyim diye kollarımı sıkıca Mariano Aureliano'nun omuzlarına doladım. Ne hissettiğimi ona söylememe fırsat kalmadan sis etrafımı çevreledi ve çözülüp hiçlik olduğumu hissettim,
“Çeneni başımın üstüne daya.” Nagual Mariano Aureliano’nun sesi sanki uzak bir mesafeden geliyormuş gibiydi. Bu sözler beni ürkütmüştü, çünkü onun sırtına bindiğimi hepten unutmuştum.
Çenemi başının üstüne koymam için beni sırtında yukarı iterken, aceleyle, “Ne yaparsan yap ama sakın beni bırakma,” diye ekledi.
Giderek artan kaygımı açığa vuran bir sesle, “Eğer bırakırsam ne olabilir ki?” diye sordum. “Sadece yere düşerim, öyle değil mi?” Sesim korkunç derecede tizleşmişti.
Mariano Aureliano tatlı tatlı güldü, ama cevap vermedi. Adeta dans eder gibi yumuşak, hafif adımlarla geniş avluda bir aşağı bir yukarı yavaş yavaş yürüyordu. Ve sonra bir an için havada yükseldiğimizi sandım; ağırlığımız yoktu. Çabucak gelip geçen bir an boyunca, gerçekten karanlıkta dolaştığımızı hissettim, sonra da Mariano Aureliano’nun bedeni aracılığıyla sert zemini duyumsadım. Sis mi kalkmıştı, yoksa farklı bir avluda mıydık karar veremedim, ama bir şey değişmişti. Belki de değişen sadece havaydı; daha ağırdı, nefes almak daha zordu.
Ay yoktu ve yıldızlar donuktu, yine de gökyüzü, sanki uzak bir noktadan aydınlatılıyormuş gibi, parlıyordu. Yavaş yavaş ağaçların şekilleri, sanki birisi havada dış hatlarını çiziyormuş gibi, netleşmeye başladı.
Mariano Aureliano iki metre kadar uzakta, uzun ve çalılarla kaplı bir zapote ağacının önünde birden duruverdi. Ağacın dibinde bir grup insan oturuyordu, on iki ya da on dört kişi kadardılar. Pusla ağırlaşan uzun yapraklar yüzlerini gölgeliyordu. Ağaçtan yayılan tuhaf bir ışık her birini olağanüstü canlı gösteriyordu. Gözleri, burunları, dudakları, bütün yüz hatları bu yeşil ışıkta parıldıyordu, ama yine de yüzlerini çıkartamıyordum. Hiçbiri bana tanıdık gelmedi. Kadın mı yoksa erkek mi olduklarını bile kestiremiyordum, sadece insandılar. “Ne yapıyorlar?” diye fısıldadım Mariano Aureliano’nun kulağına. “Kim bunlar?”
“Çeneni başımın üstünde tut,” diye tısladı.
Eğer fazla itersem bütün yüzümün kafatasına gömüleceğinden korkarak çenemi sıkıca başına bastırdım.
İçlerinden birini sesinden tanımayı umarak onlara iyi geceler dedim.
Dudaklarından şöyle bir gülümseme gelip geçti. Selamıma karşılık vereceklerine yüzlerini çevirdiler. Ortalarından garip bir ses geldi. Onlara enerji veren bir sesti bu, çünkü onlar da ağaç gibi ışıldamaya başladılar. Yeşil bir ışık değil de altınımsı bir parlaklık yek vücut halinde titreşti, ta ki hepsi eriyip, orada ağacın altında uçup duran büyük bir altınımsı küre halinde birleşinceye kadar.
Sonra altınımsı küre çözülerek parça parça parıltılar haline geldi. Devasa ateş böcekleri gibi, gidip gelirken ışık ve gölge yayarak ağaçların arasında bir görünüp bir kayboluyorlardı.
“Bu ışıltıyı hatırla,” diye mırıldandı Mariano Aureliano. Sesi kafamın içinde yankılanıyordu. “Bu . . . suremin parıltısıdır.”
Ani bir esinti sözcüklerini dağıttı. Rüzgâr canlıydı; gökyüzünün karanlığında ışıldıyordu. Tuhaf bir yırtılma sesi çıkartarak büyük bir şiddetle esiyordu. Sonra rüzgâr bana karşı döndü; beni yok etmek niyetinde olduğundan emindim. Buz gibi ani bir esinti ciğerlerimi yakarken acıyla haykırdım. Bedenimin içine bir soğukluk yayıldı, ta ki katılaştığımı hissedene kadar.
Konuşan Mariano Aureliano muydu yoksa rüzgâr mıydı bilmiyordum. Rüzgâr etrafımdaki her şeyi silerek kulaklarımda kükredi. Sonra ciğerlerimin içine girdi. Bedenimdeki her hücreyi yiyip yutmak hevesiyle, canlı bir şey gibi kıvrılıyordu. Yere yıkıldığımı hissettim, öleceğimi biliyordum. Ama kükreme durdu. Sessizlik öyle ani idi ki sessizliği duydum. Hâlâ canlı olduğuma şükrederek yüksek sesle güldüm.

11

Cvp: Florinda Donner - Rüyacı

10

YATAK BÜYÜK, YUMUŞAK ve rahattı. Odayı altınımsı bir aydınlık doldurmuştu. Bu huzur anını biraz daha uzatmayı umarak gözlerimi kapattım ve mis kokulu keten çarşafların ve hafif lavanta kokan yastık kılıflarının ortasında uykulu bir saadete gömüldüm.
Geceki olayları, berbat bir rüyanın birbiriyle bağlantısız kısımlarını hatırladıkça, bedenimdeki her kemiğin, her adalenin gerildiğini hissedebiliyordum. Bütün bu bitmez tükenmez saatler boyunca yaşadıklarımın doğrusal bir ardışıklığı, bir devamlılığı yoktu. Gece boyunca iki kez farklı yataklarda, farklı odalarda, hatta farklı bir evde uyanmıştım.
Birbirleriyle bağlantısız bu imgeler, sanki kendilerine ait bir yaşantıları varmış gibi, hepsi birden yığılıp, nasılsa birdenbire kavrayıverdiğim bir labirent halinde yayıldılar. Öyle ki her olayı aynı anda algılıyordum. Bu imajların kafatasımdan çıkıp kocaman, gerçeklikten uzak bir başlığa dönüştüğünü öyle gerçekçesine duyumsadım ki yataktan zıpladığım gibi çelik ve camdan yapılmış bir şifonyere doğru atıldım. Üç parçalı ayna çok ince bir kağıtla kaplanmıştı. Bir köşesini sıyırmaya çalıştım, ama kağıt cama deri gibi yapışmıştı.
Şifonyerin üstündeki gümüş arkalıklı fırçayla ona uyan tarağı, parfüm şişelerini, kavanoz kavanoz makyaj malzemelerini görmek üstümde yatıştırıcı bir etki yaptı; ben de şişeleri ve kavanozları, bir sıra halinde, büyüklüklerine göre düzenlerdim. Her nasılsa, cadıların evinde Florinda’nın odasında olduğumu anlamıştım; bunu bilmek tekrar dengemi kazanmamı sağladı.
Florinda’nın odası çok büyüktü; yatak ve şifonyer odadaki tek mobilyaydı. Arkalarında üçgen bir alan bırakacak şekilde, duvarlardan uzak, karşıt köşelerde duruyorlardı. Epey bir zaman yatakla şifonyerin bu düzenleniş tarzı üstüne düşündüm, fakat bunun anlamını çıkartamadığım bir tür gizli modeli mi örnek aldığını yoksa sadece Floıinda’nın estetik kaprisinin bir sonucu mu olduğunu anlayamadım.
Odadaki üç kapının nerelere açıldığını merak ederek hepsini denedim. Birincisi dışarıdan kilitlenmişti. İkincisi küçük, duvarla çevrili, dikdörtgen bir avluya açılıyordu. Şaşkın şaşkın gözlerimi gökyüzüne diktim, ta ki uyandığım zaman zannettiğim gibi sabah değil de, öğleden sonra geç bir vakit olduğu kafama dank edene kadar. Bütün bir gün uyuduğum için rahatsız değildim; tersine, memnun olmuştum. Uykusuzluk çeken biri olduğuma inandığım için, çok uyuduğum zamanlarda bayram ediyordum.
Üçüncü kapı koridora açılıyordu. Isidoro Baltazar’ı bulmak hevesiyle oturma odasına gittim; boştu. Mobilyaların zarif ve muntazam tarzda düzenlenişinde ürkütücü bir şey vardı. Önceki gece koltuklarda ve kanepede oturulduğunu gösteren hiçbir şey yoktu. Yastıklar bile, sanki hazırol vaziyetindelermiş gibi, dimdik duruyorlardı.
Koridorun karşı tarafındaki yemek odası da aynı derecede sade, aynı derecede terk edilmiş görünüyordu. Tek bir sandalye bile yerinden oynamamıştı. Maun masanın cilalı yüzünde, dün gece nagual Mariano Aureliano ve Bay Flores ile orada oturup yemek yediğimizi açığa vuracak hiçbir şey, tek bir kırıntı, tek bir leke bile yoktu.
Yemek odasından kemerli bir geçit ve dar bir holle ayrılan mutfakta, yarısına kadar champurrado ile dolu bir testi ve içinde birkaç tatlı tamale olan bir tabak buldum. Bunları ısıtma zahmetine giremeyecek kadar açtım. Kendime bir bardak dolusu koyu çikolata koydum ve mısır koçanlarına sarılmış üç parça mısırlı kek yedim. İçine ananas parçaları, kuru üzüm ve ince doğranmış badem konulmuş olan kekler nefisti.
Evde yalnız bırakılmış olduğumu aklım almıyordu. Ama etrafımdaki durgunluğu da görmezden gelemiyordum. İnsanların kasten sessiz oldukları zaman farkına varılan o rahatlatıcı sükûnet değildi bu; daha ziyade, ıssız yerlerdeki o bunaltıcı sessizlik vardı çevrede. Gerçekten de orada terk edilmiş olabileceğimi düşününce boğazıma bir parça tamale tıkandı.
Florinda’nın odasına geri dönerken, geçtiğim her kapının önünde durdum. Kapıları üst üste çalarak, “Evde kimse var mı?” diye bağırdım. Yanıt yoktu.
Tam dışarı çıkmak üzereydim ki birisinin açıkça, “Kim bağırıyor?” diye sorduğunu duydum. Boğuk ve çatlak bir sesti bu, ama konuşanın kadın mı yoksa erkek mi olduğunu anlayamadım. Hangi odadan geldiği bir yana, sesin hangi yönden geldiğini bile belirleyememiştim.
Geldiğim yoldan gerisingeri dönerek, avazım çıktığı kadar “evde kimse var mı” diye bağırdım. Koridorun en sonuna ulaşınca, kapalı bir kapının önünde bir an durakladım. Kapı tokmağını çevirip sessizce kapıyı araladım ve yan yan içeriye girdim.
Gözlerimi sıkıca kapatarak duvara yaslandım ve kalp atışlarımın normale dönmesini bekledim. Ya biri beni burada yakalarsa, diye düşündüm suçlu suçlu. Fakat odayı dolduran o büyülü ve gizemli havayı içime çekince, duyduğum merak yanlış yaptığım duygusunu silip götürdü.
Ağır, koyu renk perdeler kapalıydı ve tek ışık, uzun bir okuma lambasından geliyordu. Lambanın kenarları püsküllü kocaman gölgesi pencerenin yanındaki şezlongun üstüne sarı bir ışık çemberi yayıyordu. Odanın tam ortasında dört direkli bir yatak duruyordu; üstü örtülü ve kenarları perdeli olan yatak sanki bir tahtmış gibi bütün odaya hâkim olmuştu. Her bir köşede duran yuvarlak masaların üstüne yerleştirilmiş bronz ve tahtadan yapılma, şark işi oyma heykelcikler, sanki kutsal ilahi varlıklar gibi odaya muhafızlık ediyorlardı.
Çekmeceli dolapların ve açılır kapanır Fransız yazı masasının üstünde kitaplar, kâğıtlar ve dergiler yığılmıştı. Kalp şeklindeki şifonyerde hiç ayna yoktu ve fırça, tarak, makyaj malzemeleri ve parfüm şişeleri yerine, cam yüzeyinde narin görünüşlü küçük kahve fincanlarından oluşan bir set duruyordu. Zarif, altın kenarlı kupalardan, terk edilmiş bir hazine gibi, dizi dizi inciler, altın zincirler, yüzükler ve broşlar dökülüyordu. Yüzüklerden ikisini tanıdım; Zoila’nın elinde görmüştüm bunları.
Yatağı incelemeyi en sona bıraktım. Yatak gerçekten bir tahtmış gibi adeta huşu içinde perdeyi kaldırdım ve hazla içimi çektim: ipeksi, yeşil yatak örtüsünün üstündeki parlak renkli yastıklar bir çayırlıktaki yabani çiçekleri çağrıştırmıştı bana.
Fakat odanın ortasında dururken bütün bedenim istem dışı bir titremeyle sarsıldı. Bu odanın yaydığı büyünün, gizemin ve sıcaklığın bir illüzyondan başka bir şey olmadığını hissettim elimde olmadan.
Bir tür serabın içine girdiğim duygusu üçüncü odada daha da belirginleşti. Bu oda da ilk bakışta sıcak ve dostça görünüyordu. Havası bile sevecendi, sevgi doluydu. Sanki duvardan duvara kahkahaların yankıları zıplıyordu. Ne var ki, bu sıcaklık atmosferi, tül perdeli camsız pencerelere vuran solgun güneş ışığı gibi hafif, gelip geçici bir izlenim gibiydi sadece.
Diğer odada olduğu gibi, burada da odaya yatak hâkimdi. Bu yatağın da üstü örtülüydü ve dalgın bir kayıtsızlıkla oraya buraya atılmış parlak renkli yastıklarla dekore edilmişti.
Bir duvarın karşısında bir dikiş makinesi duruyordu; eski, el boyaması, pedallı bir makineydi bu. Onun yanında uzun bir kitaplık vardı. Raflara kitap yerine, hepsi renk ve dokumasına göre itinayla düzenlenmiş, top top en iyi cins pamuklu kumaşlar, ipekler ve yün gabardin kumaşlar yığılmıştı. Pencerenin altındaki alçak masada, hepsi kazığa geçirilmiş sukabaklarının üstüne konulmuş olan her bir ayrı bir renkte altı peruk vardı. Aralarında Delia Flores’in başında gördüğüm sarı peruk ve Mariano Aureliano’nun Tucson’da kafenin dışında başıma geçirdiği siyah, kıvırcık peruk da vardı.
Dördüncü oda, koridorun karşısında, öbürlerinden biraz daha aşağıdaydı. Diğer ikisine kıyasla bu oda boş olduğu izlenimini veriyordu. Kafes kafes örülmüş bir duvardan süzülen öğleden sonranın son güneş ışıkları, dikdörtgen şekillerden örülü titrek bir kare oluşturarak, ışık ve gölgelerden oluşan bir halı gibi yere yayılıyordu.
Birkaç mobilya parçası öyle ustaca yerleştirilmişti ki odayı gerçekte olduğundan çok daha geniş gösteriyordu. Duvarları camlı, alçak kitap rafları çevreliyordu. Odanın en ucunda, duvarın içindeki bir girintide dar bir yatak duruyordu. Yere sarkan gri-beyaz kareli battaniye yerdeki gölgelerle uyum sağlıyordu. Yaldızlı pirinç ve artık koyulaşmış gülağacından zarif bir sandalyesi olan, gene gülağacından yapılmış narin büro masası odadaki sadelik duygusunu bozmuyor, daha ziyade odayı genişletiyordu. Bunun Carmela’nın odası olduğunu anlamıştım.
Cam panellerin arkasındaki kitapların isimlerini incelemek istedim, ama çok endişeliydim. Sanki biri beni kovalıyormuş gibi dışarı fırladım ve koridorun aşağısındaki iç avluya girdim. Hasır sandalyelerden birine oturdum; tir tir titriyor ve terliyordum, ama ellerim buz gibi soğuktu. Beni titreten suçluluk duygusu değil—üstüme vazife olmayan işlere burnumu sokarken yakalanmaya aldırmazdım—, bu güzel döşenmiş odaların yaydığı yabancı, bu dünyaya ait olmayan nitelikti. Duvarlara yapışan durgunluk doğal olmayan bir durgunluktu. Bunun, o sırada odalarda kimsenin yaşamamasıyla bir ilgisi yoktu. İçinde yaşanılan yerlere yayılan o duygu ve hisler yoktu bu odalarda.
Ne zaman birisi bu kadınlar için büyücü ya da cadı dese içimden gülmüştüm; ne cadı gibi görünüyorlardı, ne de beklediğim gibi davranıyorlardı— aşırı derecede dramatik ve meşum değildiler. Ama şimdi onların gerçekten diğer insanlardan farklı olduklarını kesinlikle biliyordum. Bu kadınların benim anlayamadığım yönlerden, aklımın bile almadığı yönlerden farklı olmaları beni korkutuyordu.
Yumuşak, çatlak bir ses bu tedirgin düşüncelerime bir son verdi. Bu ürkütücü sesi izleyip, parmaklarımın ucuna basarak yatak odalarından uzaklaşıp koridorun aşağısına, evin öteki ucuna gittim. Çatlak ses mutfağın arkasındaki bir odadan geliyordu. Yavaş yavaş odaya yaklaştım, tam kulağımı kapıya dayamıştım ki ses kesildi. Ben uzaklaşır uzaklaşmaz tekrar başladı. Şaşkın bir halde kulağımı bir daha kapıya dayadım ve çatlak ses hemen kesildi. Birkaç kez kapıdan uzaklaşıp yaklaştım ve sanki ses benim yaptıklarıma bağlıymış gibi bir başladı bir kesildi.
Kimin saklandığını—ya da daha da kötüsü kimin kasten beni korkutmaya çalıştığını—bulmaya kararlı bir halde kapı tokmağına uzandım. Kapıyı açmak için birkaç dakika boş yere uğraştım durdum, sonra kapının kilitli olduğunu ve anahtarın da kilitte bırakılmış olduğunu anladım.
Ancak içeriye girdiğim zaman, tehlikeli birinin, çok iyi bir neden yüzünden, bu odada saklanıyor olabileceği geldi aklıma. Çekili duran ağır perdelerin etrafına, evdeki bütün gölgeleri bu kocaman odaya çeken canlı bir şeymiş gibi bunaltıcı bir yarı karanlık yapışmıştı. Işık daha da donuklaşmaya başladı; ıskartaya çıkarılmış gibi görünen mobilyaların ve tahtadan ve metalden yapılmış tuhaf görünüşlü irili ufaklı figürlerin etrafındaki gölgeler koyulaştı.
Beni bu odaya çeken o çatlak ses sessizliği bozdu. Gölgeler, av arayan kediler gibi odada sinsi sinsi dolaşıyordu. Buz gibi bir dehşetle perdeye baktım; perde kâbuslarımdaki canavar gibi soluyor ve nabız gibi atıyordu.
Ses ve perdenin bu hareketi birdenbire durdu; kıpırtısız sessizlik çok daha korkutucuydu. Dönüp gitmeye kalkınca nabız gibi atan çatlak ses tekrar başladı. Kararlı bir şekilde odayı bir baştan bir başa geçip perdeyi çektim. Fransız tarzı kapıdaki kırılmış pencereyi görünce yüksek sesle güldüm. Rüzgâr çentikli açıklıktan perdeyi bir içeri bir dışarı üflüyordu.
Yarı açık perdeden içeri giren öğleden sonrasının solgun ışığı odadaki gölgeleri tekrar düzenledi ve garip görünüşlü metal figürlerden birinin yarısını kapattığı, duvardaki oval şekilli bir aynayı ortaya çıkarttı. Sıkışarak bu heykelcikle duvar arasına girdim ve kendimden geçmiş bir halde bu eski Venedik camına diktim gözlerimi; cam eski olduğu için donuk ve bulanıktı ve görüntümü o kadar tuhaf bir şekilde çarpıtmıştı ki odadan dışarıya fırladım.
Arka kapıdan evin dışına çıktım. Evin arkasındaki geniş açıklık ıssızdı. Gökyüzü hâlâ aydınlıktı, fakat araziyi çevreleyen uzun meyve ağaçları çoktan alacakaranlık rengini almıştı. Başımın üstünden bir karga sürüsü geçti; çırpılan siyah kanatlar gökyüzündeki aydınlığı bastırdı ve gece hızla avluya indi.
Derin bir hüzün ve umutsuzlukla yere oturup ağladım. Ne kadar çok ağlarsam, avazım çıktığı kadar yırtınmaktan o kadar zevk alıyordum.
Bir tırmık sesiyle irkilerek bu kendime-acıma duygusundan sıyrıldım. Başımı kaldırıp baktım; ince birinin, açıklığın arkasındaki küçük bir ateşe doğru yaprakları tırmıkladığını gördüm.
“Esperanza!” diye bağırdım ona doğru atılarak, fakat onun Esperanza değil de bir erkek olduğunu anlayınca birden durdum. “Affedersiniz,” diye mırıldanarak özür diledim. “Sizi başkasıyla karıştırdım.” Elimi uzatarak kendimi tanıttım. Gözlerimi dikip ona bakmamaya çalıştım, ama elimde değildi; onun bir erkek gibi giyinmiş Esperanza olmadığından tam emin olamıyordum.
Elini elimin içine koydu ve usulca sıkarak, “Ben bakıcıyım,” dedi. Ama adını söylemedi.
Eli elimin içinde bir kuş kanadı gibi kırılgan duruyordu. İnce, yaşlıca bir adamdı. Yüzü de kuşa benziyordu, gaga burunlu ve keskin bakışlıydı. Tüy gibi ince, perçemli beyaz saçları vardı. Bana Esperanza’yı hatırlatan sadece ince yapısı ve kuşa benzeyen görüntüsü değil, aynı zamanda o kırışık, ifadesiz yüzü, bir çocuğunki gibi parlak, berrak gözleri ve bembeyaz, küçük, kare kare dişleriydi.
“Florinda’nın nerede olduğunu biliyor musunuz?” diye sordum. Başını iki yana salladı. “Diğerlerinin nerede olduğunu biliyor musunuz?” diye sordum bu sefer.
Uzun bir süre sustu ve sonra sanki ben ona hiçbir şey sormamışım gibi kendisinin bakıcı olduğunu tekrarladı. “Ben her şeye bakar gözetirim,” dedi.
“Öyle mi?” diye sordum, onu kuşkuyla süzerek. Öyle sıska ve çelimsiz görünüyordu ki, kendisi de dahil, hiçbir şeye bakıp gözetemez gibiydi.
“Ben her şeye bakar gözetirim,” diye tekrarladı, sanki bu şekilde kuşkularımı ortadan kaldırabilirmiş gibi tatlı tatlı gülümseyerek. Başka bir şey daha söylemek üzereydi, ama alt dudağını düşünceli bir şekilde ısırarak döndü ve becerikli, muntazam ve hızlı hareketlerle yaprakları küçük bir yığın haline getirerek tırmıklamaya devam etti.
“Herkes nerede?” diye sordum.
Tırpanın sapına dayadığı ellerinin üstüne çenesini koyarak bana dalgın dalgın bir göz attı. Sonra manasızca sırıtarak, sanki her an meyve ağaçlarının arkasından biri çıkıp maddeleşebilirmiş gibi etrafına bakındı.

Sabırsız bir şekilde, yüksek sesle içimi çekerek gitmek için harekete geçtim.
Adam boğazını temizledi ve yaşlılık yüzünden boğuklaşmış, kısık bir sesle, “Eski nagual Isidoro Baltazar’ı dağlara götürdü,” dedi. Bana bakmıyordu; gözleri uzakta bir yere odaklanmıştı. “Birkaç gün içinde geri dönecekler.”
Keskin bir çığlık atarak, “Birkaç gün mü?” dedim hiddetle. “Onları doğru işittiğine emin misin?” En büyük korkumun gerçekleşmiş olmasından dehşete düşmüş bir halde, “Beni burada böyle kendi başıma nasıl bırakabildi?” diye mırıldanabildim sadece.
Yaşlı adam, rüzgârla uzağa sürüklenen bir yaprağı geri çekerek, “Dün gece gittiler,” dedi.
“Bu imkânsız,” diye şiddetle karşı çıktım. “Biz daha dün gece geldik buraya. Dün gece geç saatlerde,” dedim üstüne basarak.
Yaşlı adam orada olmama ve iddiacı, kaba ses tonuma aldırmadan önündeki küçük yaprak yığınını ateşe verdi.
Yanına çömelerek, “Isidoro Baltazar benim için bir mesaj bırakmadı mı?” diye sordum. “Bana bir not falan bırakmadı mı?” İçimde bağırmak için bir dürtü hissettim, ama bir nedenle cesaret edemedim. Yaşlı adamın görünüşündeki anlaşılması güç bir taraf canımı sıkıyordu. Bu adamın kılık değiştiren Esperanza olduğu düşüncesi hâlâ beni rahatsız ediyordu.
“Esperanza da onlarla beraber dağa mı gitti?” diye sordum. Sesim titriyordu, çünkü müthiş gülmem tutmuştu. Beni gerçekten erkek olduğuna inandırması için, pantalonunu aşağı indirip bana cinsel organını göstermek dışında yapabileceği bir şey yoktu.
Dikkatini yanan küçük yaprak yığınına odaklayarak, “Esperanza evde,” diye mırıldandı. “Diğerleriyle birlikte evde o.” Karşı çıkarak, “Gülünç olma; evde değil o,” dedim kaba bir şekilde. “Evde kimse yok. Bütün bir öğleden sonra onları
aradım. Her odayı kontrol ettim.”
Bana yanan yapraklara baktığı gibi dikkatle bakarak, ısrarla, "Esperanza küçük evde,” diye tekrarladı. Gözlerindeki şeytani parıltıyı görünce onu tekmelemek istedim.
“Hangi küçük...” Geldiğimiz zaman görmüş olduğum öteki evi hatırlayınca sustum. Orayı düşünmek bende yoğun bir fiziksel acı uyandırmıştı.
“Bana Esperanza’nın küçük evde olduğunu hemen söyleyebilirdin,” dedim hırçın bir tavırla. Gizlice çevreme bir göz attım, ama o evi göremedim. Uzun ağaçlar ve ilerideki duvar onu görüş alanımdan gizliyordu. “İddia ettiğin gibi Esperanza gerçekten orada mı bakacağım,” dedim yerimden kalkarak.
Yaşlı adam da ayağa kalktı ve en yakındaki ağaca dönerek alçak bir dalda asılı duran bir çuvalla gaz lambasına uzandı. “Korkarım oraya kendi başına gitmene izin veremem,” dedi. “Neden izin veremezmişsin?” diye karşı çıktım, dargın bir tavırla. “Belki haberin yok ama ben Florinda’nın konuğuyum. Dün gece küçük eve götürüldüm ben.” Bir an sustum, sonra, “Kesinlikle oradaydım,” diye ekledim.
Dikkatle dinliyordu, fakat yüzü şüpheli görünüyordu.
“Oraya gitmek ustalık ister,” diye uyardı. “Senin için patikayı hazırlamam gerek. Ben...” Kendini açıklamak istemediği bir düşüncenin ortasında yakalamış gibi sustu. Omuzlarını silkti ve patikayı benim için hazırlaması gerektiğini tekrarladı.
“Hazırlanacak ne var?” diye sordum sinirli bir şekilde. “Bir palayla çalıları mı kesmen gerekiyor?”
“Ben bakıcıyım. Patikayı hazırlarım ben,” diye tekrarladı inatla ve gaz lambasını yakmak için yere oturdu. Gaz lambası bir an söner gibi oldu, sonra güçlü bir şekilde parladı. Sanki gaz lambasının ışığı zamanın izlerini silmiş gibi bakıcının yüzü zayıf ve kırışıksız görünüyordu. “Bu yaprakları yakmayı bitirir bitirmez seni oraya ben kendim götüreceğim,” dedi.
“Sana yardım edeyim,” diye teklif ettim. Besbelli adam bunamıştı ve hoş tutulması gerekiyordu. Onu izleyerek yaprakları toplayıp küçük yığınlar yapmasına yardım ettim, o da bunları hemen yaktı. Küller soğur soğumaz süpürerek çuvalın içine doldurdu, çuvalın üstünde naylon çizgiler vardı. Bu özel ayrıntı—naylon çizgiler—yarı unutulmuş bir çocukluk anımı geri getirmişti.
Külleri süpürerek çuvala doldururken, ona küçük bir çocukken Caracas yakınlarındaki bir köyde yaşarken sık sık bir tırmık sesiyle uyandığımı anlattım. Usulca yatağımdan kalkar ve bir kedi gibi koridorda ilerleyerek, annemle babamın ve erkek kardeşlerimin odalarını geçer, meydana bakan salona giderdim. Gıcırdayan menteşelere dikkat ederek pencereleri kapatan tahta kepenkleri açar ve demir çubukların arasından sıkışarak geçerdim. Meydanı temiz tutmakla görevli olan yaşlı adam beni her zaman dişsiz bir gülümsemeyle selamlardı; sonra beraberce gece boyunca düşmüş yaprakları tırmıkla küçük öbekler halinde toplar, diğer süprüntüleri çöp kutularına koyardık. Bu öbekleri yakardık; küller soğur soğumaz süpürerek ipekten çizgileri olan bir çuvala doldururduk. Yaşlı adam, o yöre dağlarındaki kutsal bir ırmakta yaşayan su perilerinin bu külleri altın tozlarına dönüştürdüğünü anlatırdı.
Bakıcının hikâyemden ne kadar hoşlandığını görerek, “Sen de külleri altın tozlarına çeviren perileri biliyor musun?” diye sordum.
Cevap vermedi, ama öyle bir keyifle ve kendini vererek kıkır kıkır güldü ki ben de gülmeden edemedim. Daha ben farkına varamadan, duvarın içine oyulmuş, kemerli bir gömme kapının yanındaki son küçük kül yığınına varmıştık; dar tahta kapı sonuna kadar açık duruyordu.
Öteki ev çalılığın karşı tarafında, adeta gölgelerin içinde gizlenmiş duruyordu. Pencerelerden hiç ışık yayılmıyordu; ev sanki benden uzaklaşıyor gibiydi. Acaba bu ev benim bir hayal ürünüm mü, bir rüyadan hatırladığım bir yer mi diye merak ederek gözlerimi kırpıştırıp ovuşturdum. Önceki gece Isidoro Baltazar’Ia beraber cadıların evine doğra yürüyüşümüzü hatırlayınca bir şeylerin yanlış olduğuna karar verdim. Küçük ev büyük evin sağında duruyordu o zaman. Öyleyse nasıl oluyor da burayı cadıların arka avlusundan görebiliyorum şimdi diye sordum kendi kendime. Bulunduğum yeri belirlemeye çalışarak sağa sola döndüm, fakat yönümü tayin edemedim. Kül yığınlarının önünde çömelmiş duran yaşlı adama toslayıp üstüne düştüm.
Adam hayret verici bir çeviklikle ayağa fırladı ve benim de kalkmama yardım etti. “Her tarafın kül doldu,” dedi, haki renk gömleğinin yeniyle yüzümü silerek.
“İşte orada!” diye bağırdım. Keskin bir şekilde netleşmiş olan ve gökyüzünde silueti beliren o zaptedilemeyen ev sadece birkaç adım uzakta gibi görünüyordu. “İşte orada,” diye tekrarladım yerimde zıplayarak, sanki böyle yaparak evi yerinde tutabilecek, zaman içine hapsedebilecektim. Yüzümdeki külleri silmeye devam edebilsin diye yaşlı adamın önünde hareketsiz durarak, “Bu cadıların gerçek evi,” dedim, “büyük ev ise sadece bir paravan”
Yaşlı adam yavaş yavaş, kelimelerin tadına vara vara, “Cadıların evi,” dedi. Sonra da kıs kıs güldü, besbelli eğleniyordu. Son külleri de çuvalın içine doldurup kapıdan geçerek onu izlememi işaret etti.
Kapının öteki yanında, duvardan uzakta iki portakal ağacı yetişiyordu. Soğuk bir esinti çiçek açan dalların arasında hışırdadı, ama çiçekler ne kımıldadı ne de yere düştü. Koyu yeşilliğin içinde çiçekler sanki süt gibi bembeyaz kuvarstan oyma biblolar gibi görünüyorlardı. Bu iki ağaç dar patikaya gözcü gibi muhafızlık ediyordu. Patika, bir kır manzarasının üstüne cetvelle çizilmiş bir çizgi gibi beyaz ve dümdüzdü.
Yaşlı adam gaz lambasını bana vererek çuvaldan bir avuç dolusu kül çıkarttı ve külleri— sanki tartıyormuş gibi— bir elinden diğerine boşalttı, sonra da yere serpti.
“Hiç soru sorma ve dediğimi yap,” dedi. Sesi artık kısık değildi; hava gibi hafif bir nitelik vardı sesinde; enerjikti, ikna ediciydi. Hafifçe eğildi, geri geri yürüyerek, kalan külleri yavaşça, dosdoğru çuvaldan yere döktü. “Ayaklarını kül çizgilerinin üstünde tut,” diye tembihledi. “Eğer böyle yapmazsan eve asla varamazsın.”
Gülmemi tutmak için öksürdüm. Kollarımı yana açarak, sanki ip cambazlarının üstünde yürüdüğü gergin bir ipmiş gibi küllerin oluşturduğu dar çizgide dengemi sağlayarak yürüdüm. Her seferinde yaşlı adamın nefesi kesildiği için durduk. Biraz önce terk ettiğimiz eve görmek için dönüp baktım; ev geri çekiliyormuş gibi görünüyordu. Ama önümüzdeki ev hiç de yaklaşıyor gibi görünmüyordu. Kendi kendimi bunun optik bir yanılsama olduğuna ikna etmeye çalıştım, ama yine de her iki eve de asla kendi başıma gidemeyeceğime dair belli belirsiz bir inanç vardı içimde.
Yaşlı adam sanki tedirginliğimi hissetmiş de bana güven veriyormuş gibi koluma vurdu. “Patikayı bunun için hazırlıyorum,” dedi. Çuvalının içine bakarak, “Oraya varmamız uzun sürmeyecek,” diye ekledi. “Sadece ayaklarını kül çizgilerinin üstünde tutmayı unutma. Eğer bunu yaparsan her zaman güvenli bir şekilde gidip gelebilirsin.”
Zihnim bana bu adamın deli olduğunu söylüyordu. Ne var ki bedenim, o adam da külleri de olmadan kaybolacağımı biliyordu. Ayaklarımı bu belirsiz çizgide tutmaya kendimi o kadar kaptırmıştım ki nihayet kapının önüne gelip durduğumuzda şaşırdım.
Yaşlı adam gaz lambasını elimden aldı, boğazını temizledi, sonra da parmak boğumlarıyla kapının oyma yüzeyine hafifçe vurdu. Yanıt beklemeden kapıyı iterek açıp içeriye girdi.
Geride kalmaktan korkarak, “O kadar hızlı gitme!” diye bağırdım. Dar bir antreye girdik. Gaz lambasını alçak bir masanın üstüne bıraktı. Sonra en uçtaki kapıyı açarak tek laf etmeden ve arkasına bir göz bile atmadan gözden kayboldu.
Belli belirsiz bir hatırayı izleyerek donuk ışıklı odaya girdim; dosdoğru yerdeki hasıra gittim. Bir gece önce buraya geldiğimde tam bu hasırın üstünde uyuduğumdan hiç şüphem yoktu şimdi. Emin olamadığım şey, nasıl olup da en başta bu odaya gelmiş olduğumdu. Mariano Aureliano’nun beni çalılıkların içinden geçirerek sırtında taşıyışı zihnimde capcanlıydı. Clara bu hasırın üstünde yanımda otururken—eski nagual beni taşımadan önce—bu odada uyanmış olduğumdan da emindim.
Birkaç dakika içinde bütün bunların bana açıklanacağına güvenerek hasırın üstüne oturdum. Gaz lambasının ışığı titreyerek söndü. Etrafımda insanların ve bir şeylerin hareket ettiğini, görmekten çok, duyumsadım. Mırıltı halinde sesler, her köşeden gelen cisimsiz sesler işitiyordum. Bu seslerin içinden tanıdık bir etek hışırtısını ve hafif bir kıkırdamayı tanıdım.
“Esperanza?” diye fısıldadım. “Tanrım! Seni gördüğüme öyle sevindim ki!” Görmeyi beklediğim o olsa da hasırın üstüne yanıma oturunca afalladım. Ürkek ürkek koluna dokundum.
“Benim,” diye rahatlattı beni.
Ancak sesini işittikten sonra, onun haki rengi pantalonunu ve gömleğini değiştirip bu hışırtılı iç etekleri ve beyaz elbiseyi giymiş olan bakıcı değil de gerçekten Esperanza olduğuna ikna oldum. Ve elinin yüzümdeki yatıştırıcı temasını hissedince bakıcıya dair bütün düşüncelerim kayboldu.
“Buraya nasıl geldim?” diye sordum. “Bakıcı getirdi seni buraya,” diyerek güldü.
“Hatırlamıyor musun?” Alçak masaya dönerek gaz lambasını tekrar yaktı.
“Ben dün geceden bahsediyorum,” dedim. “Biliyorum, buradaydım. Bu hasırın üstünde uyandım. Clara da burada benimle beraberdi. Sonra Florinda da buradaydı ve öteki kadınlar . . .” Sonradan öteki evin oturma odasında, daha sonraları da tekrar bir yatakta uyanmış olduğumu hatırlayınca sesim kesildi. Başımı iki yana salladım, sanki bu şekilde hatırladıklarımı bir düzene sokabilecektim. Bu boşlukları doldurmasını umarak, gözlerimi ümitsizce Esperanza’ya diktim. Geceki olayları ardışık bir düzende hatırlamakta güçlük çektiğimi anlattım ona.
“Bu konuda hiçbir sorunun olmaması gerek,” dedi. “Rüyaların yoluna gir; şu anda rüya gören-uyanıksın.”
“Yani şimdi, tam şu anda uyuyor muyum?” diye sordum alaycı bir havayla. Ona doğru eğilerek, “Sen de uyuyor musun?” diye sordum.
Kelimelerini dikkatle telaffuz ederek, “Uyumuyoruz biz,” dedi. “Sen ve ben rüya gören-uyanığız.” Ellerini çaresiz bir hareketle yukarı kaldırdı. “Sana ne yapacağını geçen yıl söylemiştim. Hatırlamıyor musun?”
Sanki birisi kulağıma fısıldayıvermiş gibi birdenbire aklıma bir düşünce geldi: şüphe içindeyken, insan iki yolu birbirinden ayırmalıydı, günlük işlerin yolunu ve rüyaların yolunu, çünkü herbirinin farklı bir farkındalık durumu vardı. Sevinmiştim, çünkü test edilmesi gereken ilk yolun rüyaların yolu olduğunu biliyordum; eğer içinde bulunduğum bu durum bu yola uymuyorsa o zaman rüya görmüyorumdur.
Rüyaların yolunu test etmeye çalıştığım zaman sevincim çabucak kayboldu. Bu işe nasıl başlayacağım ya da rüyaların yolunun ne olduğu hakkında bile zerre kadar fikrim yoktu. Daha da kötüsü, rüyaları test etmeyi bana kimin anlattığını hatırlamıyordum.
“Ben anlattım,” dedi Esperanza tam arkamdan. “Rüyalar âleminde epey dolaştın. Geçen yıl, piknikten sonraki gün sana anlattıklarımı hatırlamana ramak kaldı. O zaman sana, bir rüyada mı yoksa uyanık mı olduğuna dair şüphe içinde olduğun zaman, rüyaların akıp gittiği yolu—yani rüyalarda sahip olduğumuz farkındalığı— temas ettiğin şeyi hissederek test etmen gerektiğini söylemiştim. Eğer rüya görüyorsan, duygun bir yankı gibi sana geri gelir. Eğer geri gelmiyorsa, o zaman rüya görmüyorsundur.”
Gülümseyerek uyluğumu çimdikledi ve, “Üzerine uzandığın şu hasırda dene bunu. Kalçalarınla hisset onu; eğer bu duygu geri dönerse rüya görüyorsundur.”
Uyuşmuş kalçalarıma geri dönen hiçbir duygu yoktu. Esasında o kadar uyuşmuştum ki hasırı hissetmiyordum bile. Bana yerdeki sert kiremitlerin üstünde yatıyormuşum gibi geliyordu.
Tam tersi olması gerektiğini—yani eğer duygu geri dönerse, o zaman kişinin uyanık olacağını—söylemek için içimde kuvvetli bir dürtü hissettim, ama tam zamanında kendimi kontrol ettim. Çünkü “bize geri dönen duygu” ile kastettiğinin, bizim duygunun ne olduğuna dair bildiğimiz ve mutabık kaldığımız bilgiyle hiçbir ilgisi olmadığını biliyordum. Uyanık olmakla rüya gören-uyanıklık arasındaki ayrımı hâlâ yakalayamamıştım, gerçi bunun anlamının bizim olağan farkındalıklı anlayışımızla hiçbir ilgisi olmadığına emindim.
Tam o sırada, benim kontrolüm dışında kelimeler ağzımdan dökülüverdi. “rüya gören-uyanık olduğumu biliyorum, işte bu kadar,” dedim. Yeni ve daha derin bir anlayış düzeyine yaklaştığımı duyumsadım, ama yine de bunu tümüyle kavrayamıyordum. “Benim bilmek istediğim ne zaman uykuya daldığım,” dedim.
“Söyledim ya, uyumuyorsun, rüya gören-uyanıksın.”
Elimde olmadan, son derece asabi bir şekilde, sessizce gülmeye başladım. Esperanza bunun farkına varmamış ya da önemsememiş gibi görünüyordu. “Bu geçiş ne zaman oldu?” diye sordum.
“Bakıcı seni çalılığın içinden geçirirken ve sen ayaklarını küllerin üstünde tutmaya konsantre olduğun zaman.”
“Beni ipnotize etmiş olmalı!” diye bağırdım, hiç de hoş olmayan bir sesle. Pek bir anlam ifade etmeden sözcüklerin içinde kaybolarak, tutarsız bir şekilde konuşmaya başladım ve sonunda salya sümük ağlayarak hepsini suçladım. Esperanza kaşlarını kaldırmış, gözleri şaşkınlıkla kocaman açılmış sessizce izliyordu beni.
Böyle feveran etiğim için hemen utandım, ama konuştuğuma da memnundum, çünkü bir uzlaşmazlıktan sonra gelen o bir anlık rahatlama beni yatıştırmıştı.
“Kafanın karışması,” diye devam etti Esperanza, “senin bir farkındalık durumundan bir başkasına büyük bir kolaylıkla geçme yeteneğinden kaynaklanıyor. Sen de, herkesin yaptığı gibi, yumuşak geçişler yapmak için mücadele etmiş olsaydın, o zaman rüya gören-uyanıklığın sadece ipnoz olmadığını bilirdin.” Bir an sustu, sonra usulca, “rüya gören-uyanıklık insanların ulaşabileceği en incelikli durumdur.”
Sanki gölgelerin içinde saklanan biri ona daha net bir açıklama getirebilirmiş gibi gözlerini odada dolaştırdı. Sonra bana dönerek, "Yemeğini yedin mi?” diye sordu.
Konuyu değiştirmesi karşısında şaşırıp kekelemeye başladım. Kendimi toparlayınca ona tatlı tamaleleri yediğimi söyledim. “O kadar açtım ki onları ısıtma zahmetine katlanmadım; çok nefistiler.”
Esperanza tembelce şalıyla oynayarak, Florinda’nın odasında uyandığımdan beri neler yaptığımı anlatmamı istedi.
Sanki gerçeği söyleten bir iksir içmişim gibi, söylemeyi istediğimden çok daha fazlasını anlattım. Ama Esperanza üstüme vazife olmadan kadınların odalarını dolaşmama aldırmış görünmedi. Her bir odanın kime ait olduğunu bilmem onu etkilememişti.
Oysa bakıcıyla karşılaşmam onu müthiş ilgilendirmişti. Adamı nasıl onunla karıştırdığımı anlatırken yüzünde açıkça görülen çoşkulu bir neşeyle gülümseyerek dinledi beni. Bakıcıdan cinsel oraganını kontrol etmek için pantalonunu aşağıya indirmesini istemeyi düşündüğümü anlatınca gülmekten katılarak hasırın üstünde iki büklüm oldu.
Bana yaslanarak kulağıma imalı bir şekilde, “Seni rahatlatacağım,” diye fısıldadı. Gözlerinde şeytani bir parıltıyla, “Sana benimkini göstereceğim,” diye ekledi.
“Buna hiç gerek yok, Esperanza,” dedim onu savmaya çalışarak. “Senin bir kadın olduğundan hiç şüphem yok.” Sözlerimi bir tarafa iterek, “Birinin ne olduğundan asla çok fazla emin olunamaz,” dedi. Utandığımdan habersiz— onun çıplaklığından çok, yaşlı, kırışık bedenine bakmak zorunda kalacağım düşüncesi neden olmuştu buna—hasırın üstüne uzandı ve büyük bir incelikle yavaş yavaş eteğini kaldırmaya başladı.
Merakım utancımdan baskın çıkmıştı. Ağzım açık ona bakakaldım. Kilot giymemişti. Kasıklarında hiç tüy yoktu. Bedeni inanılmaz derecede gençti, eti güçlü ve sıkıydı, kasları zarif bir şekilde biçimlenmişti. Her tarafı aynı tonda bakirimsi pembe bir renkteydi. Teninde hiçbir gerilme belirtisi, tek bir kopmuş kan damarı bile yoktu: karnının ve bacaklarının pürüzsüzlüğünü hiçbir şey bozmuyordu.
Sanki kendimi bu ipeğimsi, pürüzsüz teninin gerçek olduğuna inandırmak istiyormuşum gibi ona dokunmak için uzandım, o da parmaklarıyla vajinasının dudaklarını açtı. Başımı başka tarafa çevirdim, o kadar utandığımdan değil de, daha çok birbiriyle çatışan duygularım yüzünden. Kadın olsun, erkek olsun, mesele çıplaklık değildi. Evde oldukça serbest büyümüştüm; kimse çıplak görünmekten kaçınmak için özel bir gayret sarfetmezdi. İngiltere’de okuldayken, bir yaz bir arkadaşımın İsveç’te deniz kenarındaki evinde birkaç hafta geçirmeye davet edilmiştim. Bütün aile bir çıplaklar kolonisine mensuptu ve hepsi çıplak tenlerinin her parçasıyla güneşe tapıyorlardı.
Ama Esperanza’yı önümde görmek farklıydı. Son derece tuhaf bir şekilde tahrik olmuştum. Gerçekten bir kadının cinsel organına bakışlarımı odaklamamıştım hiç. Elbette kendimi aynada baştan sona ve olası her açıdan incelemiştim. Pornografik filmler de görmüştüm, bunlardan sadece hoşlanmamakla kalmamış, üstelik iğrenç de bulmuştum. Esperanza’yı bu kadar mahrem bir şekilde görmek sarsıcı bir deneyimdi, çünkü cinsel tepkilerimin olması gerektiği gibi olduğunu kabul etmiştim hep. Bir kadın olarak sadece bir erkek karşısında tahrik olabileceğimi düşünmüştüm. Esperanza’nın üstüne atılmak için duyduğum karşı konulmaz arzu beni hepten şaşırttı ve bu arzu bir penisim olmadığı gerçeğiyle dengelendi. Esperanza birden hasırdan kalkıp bluzunu çıkarttığı zaman yüksek sesle iç çektim, sonra gözlerimi yere diktim, ta ki yüzümdeki ve boynumdaki alev alev yanma duygusu geçene kadar.
“Bak bana!” dedi Esperanza sabırsızca. Gözleri parlıyordu; yanakları kızarmıştı. Baştan aşağıya çırılçıplaktı. Bedeni inceydi, yine de giyinik olduğu zamankinden çok daha büyük ve güçlü görünüyordu. Göğüsleri dolgun ve sivri uçluydu.
Yumuşak ve cezbedici bir ses tonuyla, “Dokun onlara!” diye emretti. Sözcükleri, cisimsiz bir ses gibi, işitilmekten çok hissedilen ve tıpkı kalbimin ritmi gibi sert ve hızlı hızlı atana dek gittikçe süratlenip sıklaşan bir nabız gibi büyüyerek havada bir çarpıntı haline gelen ipnotize edici bir ritim gibi bütün odada yankılandı.
Bundan sonra işittiğim ve hissettiğim tek şey Esperanza'nın kahkahası oldu.
Konuşmayı becerebildiğim zaman, “Bakıcı tesadüfen buralarda saklanıyor olabilir mi?” diye sordum, ve birdenbire bu cesaretim karşısında suçluluk ve şüphe duydum. Esperanza öyle bir umutsuzlukla, “Umarım gizlenmiyordur!” diye bağırdı ki beni güldürdü.
“Nerede o?” diye sordum.
Gözlerini kocaman açtı ve sanki gülecekmiş gibi sırıttı. Fakat bu çocukca neşeyi yüzünden hemen silerek ciddi bir ses tonuyla bakıcının dışarıda bir yerlerde olduğunu ve her iki eve de onun baktığını, fakat etrafta dolaşıp kimseyi casus gibi gözlemediğini söyledi.
“Gerçekten bakıcı mı o?” diye sordum, şüpheci görünmeye çalışarak. “Onu yermek istemiyorum, ama gerçekten hiçbir şeye bakıp gözetecek gibi görünmüyor o.”
Esperanza kıkır kıkır gülerek onun zayıflığının aldatıcı olduğunu söyledi. “Çok işinin ehlidir,” dedi. “Ona karşı dikkatli olmalısın; genç kızlardan çok hoşlanır, özellikle sarışın olanlardan.” Bana doğru eğilerek, başkasının duymasından korkuyormuş gibi kulağıma, “Sana kur yaptı mı?” diye fısıldadı.
“Aman allahım, hayır!” diye savundum onu. “Çok kibar ve yardımseverdi. Sadece . . Sesim bir fısıltıya dönüştü ve dikkatim tuhaf bir şekilde odadaki mobilyalarda dolaşmaya başladı. Ama mobilyaları göremiyordum, çünkü kısık yanan gaz lambası çevreme ışıktan çok gölge yayıyordu.
Nihayet dikkatimi tekrar Esperanza’ya odaklamaya başladığımda artık bakıcı yoktu kafamda. Üstümden atamadığım bir inatla bütün düşünebildiğim, Isidoro Baltazar’ın neden bana haber vermeden, bana bir not bile bırakmadan dağlara gittiğiydi.
“Beni neden böyle bırakıp gitti?” diye sordum Esperanza’ya dönerek. “Birilerine ne zaman döneceğini söylemiş olmalı.” Yüzündeki o çok bilmiş sırıtışı görünce kavgacı bir tavırla, “Eminim neler olup bittiğini biliyorsundur sen,” diye ekledim.
Esperanza ne güç durumda olduğumu anlamayarak, “Bilmiyorum,” dedi ısrarla. “Ben böyle şeylerle ilgilenmem. Sen de ilgilenmemelisin. Isidoro Baltazar gitti, işte bu kadar. Bir iki gün içinde, bir iki hafta içinde geri gelir. Kim bilir? Dağlarda neler olduğuna bağlı bu.”
“Neler olduğuna mı bağlı?” diye çığlığı bastım. Duygularımı paylaşmaması ve anlayışsızlığı iğrenç gelmişti bana. “Ya ben?” diye sordum. “Burada haftalarca kalamam ben.”
“Neden kalamazsın?” diye sordu Esperanza masum bir tavırla.
Ona sanki aklını kaçırmış gibi baktım, sonra hiç düşünmeden, giyecek hiçbir şeyim olmadığını, burada yapacak hiçbir işim olmadığını söyledim. Şikâyetlerimin sonu gelmiyordu; artık halim kalmayıncaya kadar sızlanıp durdum.
“Sadece eve gitmem, kendi normal muhitimde olmam gerekiyor,” diye bitirdim sözlerimi. Gözyaşlarıma engel olamayacağımı hissettim ama ağlamamı bastırmak için elimden geleni yaptım.
Esperanza sanki bu sözcüğün tadına varıyormuş gibi, “Normal mi?” diye tekrar etti. “İstediğin zaman gidebilirsin. Kimse seni tutmuyor. Seni sınıra kadar götürüp Los Angeles’a giden bir otobüsü yakalamanı ayarlamak çok kolay.”
Onaylayarak başımı salladım, konuşmaya cesaret edemiyordum. Ama bunu da istemiyordum. Ne istediğimi bilmiyordum, ama gitme düşüncesi dayanılmazdı. Eğer gidersem bu insanları, hatta Isidoro Baltazar’ı bile Los Angeles’da bir daha asla bulamayacağımı, bir şekilde, biliyordum. Kontrol edilemez bir şekilde ağlamaya başladım. Sözcüklere dökemiyordum, ama onlarsız bir geleceğin, onlarsız bir yaşamın sönüklüğü benim için dayanılmazdı.
Esperanza’nın odadan çıkıp tekrar geri geldiğini fark etmemiştim. Burnumun altında tüten sıcak kakaonun nefis kokusu olmasaydı hiçbir şey de fark edeceğim yoktu.
Kucağıma bir tepsi koyarak, “Yemek yedikten sonra kendini daha iyi hissedeceksin,” dedi. Usulca şefkatle gülümseyerek yanıma oturdu, sır verircesine, hiçbir şeyin insanın üzüntüsünü kakao gibi almadığını söyledi.
Onunla aynı fikirdeydim. Tereddütle birkaç yudum aldım ve tereyağlı rulo tortillaları yedim. Onu ve arkadaşlarını gerçekten tanımasam da onları görmemeyi aklımın almadığını söyledim ona. O ve grubuyla birlikteyken, daha önce başka hiçbir yerde karşılaşmadığım bir rahatlık, bir özgürlük hissettiğimi itiraf ettim. Bunun kısmen bedensel, kısmen psikolojik ve hiç analiz edemediğim tuhaf bir duygu olduğunu söyledim. Bunu ancak bir saadet duygusu ya da nihayet ait olduğum bir yer bulduğuma dair bir güven olarak tanımlayabilirdim.
Esperanza neyi ifade etmeye çalıştığımı çok iyi biliyordu. Büyücülerin dünyasının kısa bir süre için de olsa bir parçası olmanın alışkanlık yaptığını söyledi. Bu dünyada kalman sürenin uzunluğunun değil, karşılaşmaların yoğunluğunun önemli olduğunu vurguladı. “Ve senin karşılaşmaların çok yoğundu,” dedi.
“Öyle miydi?” diye sordum.
Esperanza şaşırarak kaşlarını kaldırdı, sonra sanki çözümsüz bir problemin üstünde düşünüyormuş gibi abartılı bir tavırla çenesini ovuşturdu. Uzun bir sessizlikten sonra nihayet, “Eski yaşantına hiç geri dönüş olmadığını tümüyle anladıktan sonra adımların daha hafifleyecek,” dedi. Alçak sesle konuşmasına rağmen sesinde olağanüstü bir güç vardı. Bakışlarını bir an gözlerime dikti ve o anda sözlerinin ne anlama geldiğini anladım.
“Bir daha hiçbir şey benim için aynı olmayacak,” dedim yavaşça.
Esperanza beni onaylayarak başını salladı. Küçük insanlarda görülen o ani haşmetle hasırdan kalkarak, “Dünyaya geri döneceksin, ama senin dünyana, eski yaşantına değil,” dedi. Hızla kapıya doğru gidip aniden durdu. “Neden yaptığımızı bilmeden bir şey yapmak delice heyecanlıdır,” dedi dönüp bana bakarak. “Ve nihai sonucunun ne olacağını bilmeden bir şey yapmaya kalkışmak çok daha heyecanlıdır.”
Onunla hiç de aynı fikirde değildim. “Ne yaptığımı bilmem gerek benim,” dedim. “Neyin içine girdiğimi bilmem gerek.”
İçini çekerek, protesto eder gibi, komik bir şekilde ellerini havaya kaldırdı. “Özgürlük dehşetli korkutucudur.” Sert bir edayla konuşuyordu ve daha cevap vermeme fırsat kalmadan yavaşça ekledi, “Özgürlük kendiliğindenlikli edimler gerektirir. Kendini kendiliğindenlikli biçimde bırakmanın ne olduğuna dair hiçbir fikrin yok...”
“Yaptığım her şey kendiliğindendir,” diye sözünü kestim. “Neden burada olduğumu sanıyorsun? Buraya gelmeli miyim yoksa gelmemeli miyim diye çok fazla kafa yorduğumu mu sanıyorsun?”
Hasırın yanına döndü ve yanımda durup uzunca bir süre tepeden bana baktı, sonra, “Tabii ki buna kafa yormadın. Ama senin edimlerindeki kendiliğindenlik, bir kendini bırakma edimi olmaktan çok, bir düşünce eksikliğinden kaynaklanıyor,” dedi. Ona müdahale etmemi engellemek için tekrar ayağını yere vurdu. “Gerçekten kendiliğinden olan bir edim, ancak bol bol düşünüp taşındıktan sonra kendini tümüyle bıraktığın bir edimdir,” diye devam etti. “Hiçbir şey beklemediğin, hiçbir şeyden pişman olmadığın için, leyhte ve aleyhte olan bütün noktaların göz önüne alınıp uygun bir şekilde bertaraf edildiği bir edimdir bu. Bu tür edimlerle büyücüler özgürlüğü çağırırlar.”
Gitmesini önlemek için elbisesinin ucunu çekerek, “Ben bir büyücü değilim,” diye fısıldadım. Ama o bu sohbeti uzatmak niyetinde olmadığını açıkça belirtti.
Peşinden ben de dışarı çıktım, açıklığı geçerek öteki eve giden patikaya çıktık.
Daha önce bakıcının yaptığı gibi Esperanza da ısrarla ayaklarımı küllerin oluşturduğu çizgilerde tutmamı söyledi.
“Eğer tutmazsan,” diye ihtar etti, “uçuruma düşersin.”
Her iki yanımızda uzanan çalılıkların oluşturduğu karanlık kütleye bir göz atarak, “Uçurum mu?” diye tekrarladım şüpheyle.
Hafif bir esinti başladı. Gölgelerden oluşan karanlık bir kütleden sesler ve fısıltılar yükseldi. İçgüdüsel olarak Esperanza’nın eteğine yapıştım.
Dönüp bana baktı. “Onları işitiyor musun?” diye sordu. “Kimi işiteceğim ki?” diye mırıldandım boğuk bir sesle. Bana yaklaştı ve sanki işitilmekten korkuyormuş gibi kulağıma, “Başka bir zamanın suremlerini; sonsuza dek uyanık bir halde çölde gezinmek için rüzgârı kullanırlar,” diye fısıldadı.
“Yani hayaletler mi?”
“Hayalet falan yoktur” dedi kesin bir tavırla ve tekrar yürümeye başladı.
Ayaklarımı küllerin üstünde tutmaya dikkat ederek Esperanza’nın eteğini bırakmadan yürüdüm, ta ki büyük evin avlusunun ortasında birdenbire duruncaya kadar. Sanki beni evin hangi kısmına götüreceğine karar veremiyormuş gibi bir an duraksadı. Sonra birçok koridorlara girip çıkarak birçok köşeden döndü ve nihayet, daha önce evi araştırırken gözümden kaçmış olan kocaman bir odaya girdi. Duvarlar tavana kadar kitaplarla kaplıydı. Odanın bir ucunda sağlam, uzun, tahta bir masa duruyordu; diğer uçta beyaz volanlı, elişi bir hamak vardı.
“Ne harika bir oda!” diye bağırdım. “Kimin odası bu?”
“Senin,” dedi cana yakın bir tavırla. Kapının yanında duran tahta sandığa doğru gidip açtı ve elime üç tane kaim yün battaniye tutuşturdu. “Geceleri soğuk olur,” diye uyardı beni.
“Yani burada uyuyabilir miyim?” diye sordum heyecanla.
Hamağı battaniyelerle kaplayıp kendimi içine bırakırken bütün bedenim keyifle titredi. Çocukken sık sık hamakta uyurdum. Hoşnutlukla içimi çekerek öne arkaya sallandım, sonra da bacaklarımı içeri çekerek rahatça uzandım. “Bir hamakta nasıl uyunacağını bilmek, bisiklete nasıl binileceğini bilmek gibidir; hiç unutulmaz,” dedim. Fakat beni duyacak kimse yoktu. Esperanza ben fark etmeden çıkıp gitmişti.

12

Cvp: Florinda Donner - Rüyacı

11

IŞIĞI SÖNDÜRDÜM VE evdeki seslerle, tuhaf gıcırtılarla ve kapımın dışında duran toprak bir süzgeçten damlayan suyun sesiyle uyuşarak hamağımda hiç hareketsiz yattım.
Birdenbire koridorda yankılanan bariz ayak sesleriyle yerimden doğruldum. “Bu saatte kim olabilir ki?” diye düşündüm. Ayaklarımın ucuna basarak odayı geçtim ve kulağımı kapıya dayadım. Ayak sesleri kuvvetliydi ve yaklaştıkça kalbim yüksek sesle hızlı hızlı atmaya başladı. Ayak sesleri kapimin önünde durdu. Kapı acele acele çalındı, bunu beklememe rağmen yine de ürkmüştüm. Geriye sıçradım ve bir sandalyeyi devirdim.
“Kâbus mu gördün?” diye sordu Florinda odaya girerek. Kapıyı yarı açık bırakmıştı, koridordaki ışık içeri giriyordu. Gülümseyerek, “Ayak sesimi duyunca sevineceğini sanıyordum,” dedi alaylı bir tavırla. “Gizli gizli yanına sokulmak istemedim.” Sandalyeyi yerden kaldırarak arkasına haki renk bir pantalon ve bir gömlek attı. “Bakıcıdan selamlarla. Bunların sende kalabileceğini söylüyor.”
“Bende kalabilirler miymiş?” diye tekrarladım, giysilere şüpheyle bakarak. Temiz ve ütülü görünüyorlardı. “Kot pantolonumun nesi var?”
“Uzun Los Angeles yolculuğunda bu pantolonla daha rahat edersin,” dedi Florinda.
“Ama ben gitmek istemiyorum!” diye bağırdım telaşla. “Isidoro Baltazar dönene kadar burada kalıyorum.”
Florinda güldü ve ağlamak üzere olduğumu görerek, “Isidoro Baltazar döndü, ama istiyorsan daha kalabilirsin.”
“Yok, hayır, istemem,” deyiverdim. Son iki gündür hissettiğim endişeleri neredeyse unutuvermiştim. Florinda’ya sormak istediğim bütün soruları da. Tüm düşünebildiğim Isidoro Baltazar’ın geri dönmüş olduğuydu. “Onu şimdi görebilir miyim?” diye sordum.
“Korkarım, göremezsin.” Ben odadan çıkmaya kalkışınca beni durdurdu.
Bir an söylediğini kavrayamamıştım. Anlamadan ona bakakaldım, Florinda yeni nagualı bu gece görmemin mümkün olmadığını tekrarladı.
“Neden mümkün değil?” diye sordum şaşkın şaşkın. “Eminim beni görmeyi isterdi.”
“Eminim isterdi,” diye onayladı hemen. “Ama derin uykuda ve onu uyandıramazsın.” Bu öyle şiddetli bir reddedişti ki bütün yapabildiğim, dilim tutulmuş bir halde ona bakakalmak oldu.
Florinda uzun bir süre yere baktıktan sonra başını kaldırıp gözlerini bana dikti. Yüzünde üzgün bir ifade vardı. Bir an, merhamete gelip beni Isidoro Baltazar’ı görmeye götüreceğini sandım. Ama tersine, kesin bir tarzda, “Korkarım onu bu gece göremezsin,” diye tekrarladı. Sanki hâlâ fikrini değiştirebilirmiş gibi beni aceleyle kucaklayıp öperek odadan çıktı. Dışarıdaki ışığı söndürdü, sonra koridordaki gölgelerin içinden sıyrılarak bana baktı ve “Hadi, şimdi git uyu,” dedi.
Sağa sola dönerek saatlerce uyanık yattım. Şafağa yakın nihayet kalkarak Florinda’nın getirmiş olduğu giysileri giydim. Üstüme iyi uydular, pantolon dışında, onu belimden bir iple bağlamak zorunda kaldım— yanımda kemer getirmemiştim.
Elimde ayakkabılar gizlice koridora çıkıp bakıcının odasını geçerek arka girişe çıktım. Gıcırdayan menteşeleri hatırlayarak kapıyı dikkatle açıp birazcık araladım. Dışarısı hâlâ karanlıktı, ama doğu ufkuna hafif, parlak bir mavilik yayılmıştı. Duvarın içine oyulan kemerli geçite koştum ve geçitin dış tarafındaki patikaya muhafızlık eden iki ağacın yanında bir an durdum. Hava çiçeklerin güzel kokularıyla ağırlaşmıştı. Çalılıktan geçme konusunda içime musallat olan şüphelerim, yere taze küllerin serpilmiş olduğunu görünce geçti. Başka bir şey düşünmeden fırlayıp öteki eve doğru koştum.
Kapı aralıktı. Hemen içeri girmedim. Bir pencerenin altına çöktüm ve bir ses duymayı bekledim. Çok beklemem gerekmedi, yüksek bir horlama işitmiştim. Bir süre dinledim ve sonra içeri girdim. Açıkça duyulan bu horlama sesini izleyerek dosdoğru evin arkasındaki odaya gittim. Karanlıkta, hasırın üstünde uyuyan şekli zar zor çıkarabildim, ama onun Isidoro Baltazar olduğundan hiç şüphem yoktu. Onu birden uyandırırsam ürkebileceğinden korkarak öndeki odaya dönüp kanepeye oturdum. O kadar heyecanlıydım ki hareketsiz oturamıyordum. Artık her an uyanabileceğini düşünerek sevinçten kendimden geçmiştim. İki kez ayaklarımın ucuna basarak odaya gidip ona baktım. Uykusunda dönmüştü ve artık horlamıyordu.
Kanepede kestirmiş olmalıydım. Düzensiz uykumun arasında odada birinin durduğunu sezdim. Yarı doğrulup, “Isidoro Baltazar’ın uyanmasını bekliyorum,” diye mırıldanmak istedim, fakat hiç ses çıkartamadığımı anladım. Kalkıp oturmak için bilinçli bir gayret gösterdim. Gözlerimi yanımda duran adama odaklayamadan, başım dönerek yerimde sallandım. Yanımda duran Mariano Aureliano’ydu. "Isidoro Baltazar hâlâ uyuyor mu?” diye sordum ona.
Eski nagual uzun süre gözlerini bana dikti. Rüya görüp görmediğimi merak ederek uzanıp elini tuttum ve birdenbire bırakıverdim. Ateş gibi yanıyordu eli.
Mariano Aureliano hareketlerim karşısında şaşırmış gibi kaşlarını kaldırdı. “Sabaha kadar Isidoro Baltazar’ı göremeyeceksin,” dedi. Sanki kelimeleri telaffuz etmek için büyük bir çaba harcıyormuş gibi yavaş yavaş konuşuyordu.
Ona neredeyse sabah olduğunu ve Isidoro Baltazar’ı kanepede bekleyeceğimi söylemeye fırsat bulamadan Mariano Aureliano yanan elini sırtıma koyarak beni eşikten dışarı itti.
“Hamağına geri dön.”
Aniden bir rüzgâr esti. Karşı çıkmak için arkama döndüm, ama Mariano Aureliano artık orada değildi. Rüzgâr boğuk bir gong sesi gibi kafamın içinde tekrar titreşti. Ses gittikçe hafifledi, ta ki sadece bir titreşim haline gelene dek. Son silik yankıları da uzatmak için ağzımı açtım.
Sabahın ilerleyen saatlerinde, üstümde Florinda’nın getirmiş olduğu giysilerle hamağımda uyandım. Otomatik olarak, neredeyse hiçbir şey düşünmeden dışarı çıkıp açıklığı geçerek küçük eve gittim. Kapı kilitliydi. Kapıya üst üste vurdum, bağırdım, ama hiç cevap yoktu. Zorlayıp pencereleri açmaya çalıştım, fakat onlar da kilitliydi. O kadar kötü olmuştum ki ağlamama ramak kalmıştı. Koşarak tepeyi çıkıp, bir arabanın park edilebileceği tek yer olan yolun yanındaki küçük açıklığa gittim. Isidoro Baltazar’ın kamyoneti orada değildi. Taze lastik izleri arayarak uzun süre toprak yolda yürüdüm. Hiçbir iz yoktu.
Her zamankinden daha da çok kafam karışmış bir halde eve döndüm. Kadınları odalarında aramanın boşuna olacağını bilerek iç avlunun ortasında durup avazım çıktığı kadar bağırarak Florinda’yı çağırdım. Etrafıma çöken kendi sesimin yankısından başka bir ses yoktu ortalıkta.
Florinda’nın söylediklerini ne kadar düşünsem de tatminkâr bir yanıt bulamıyordum. Emin olduğum tek şey Florinda’nın üstümdeki bu giysileri getirmek için gecenin bir yarısında odama gelmiş olduğuydu. Bu ziyareti ve Isidoro Baltazar’ın geri döndüğünü söylemesi içimde canlı bir rüya başlatmış olmalıydı.
Neden evde yalnız olduğumu—bakıcı bile ortalıkta görünmüyordu— düşünmekten kaçınmak için yerleri silmeye koyuldum. Temizlik yapmak her zaman yatıştırıcı bir etki yapmıştı üstümde. Mutfak dahil olmak üzere bütün odaları temizlemeyi yeni bitirmiştim ki net bir şekilde bir Volkswagen motorunun sesini işittim. Tepeden aşağı koştum ve daha kamyonetinden çıkmadan Isidoro Baltazar’ın üstüne atıldım, az kalsın onu yere düşürüyordum.
“Hâlâ anlayamıyorum,” diye güldü, kollarıyla beni sıkıca sararak. “Bana nagualın o kadar çok anlattığı kişi sendin. Seni selamladıkları zaman neredeyse bayılacaktım biliyor musun?”
Cevap vermemi beklemeden beni tekrar kucakladı ve gülerek beni havaya kaldırdı. Sonra, sanki içindeki bir engelin önü açılmış gibi hiç durmadan konuşmaya başladı. Benden bir yıldır haberi olduğunu söyledi; nagual ona garip bir kız emanet edeceğini söylemişti. Nagual bu kızı mecazi olarak, “ne rüzgârlı ne sakin, ne sıcak ne soğuk olan, fakat insanın tepesini attıracak kerte bütün bunların arasında gidip gelen, bulutsuz bir öğle üzeri” şeklinde tanımlıyordu.
Isidoro Baltazar, kendisi burnu büyük bir ahmak olduğu için, hemen nagualın kız arkadaşını kastettiğini düşündüğünü söyledi.
Lafını kısa keserek, “Senin kız arkadaşın kim?” diye sordum.
Sözlerimden rahatsız olarak eliyle sert bir hareket yaptı. “Bu olgulardan oluşan bir hikâye değil,” dedi sertçe. “Fikirlerden oluşan bir hikâyeydi bu. Böylece benim ne kadar budala olduğumu görecektin.” Yüzündeki kızgınlık yerini çabucak aydınlık bir gülümsemeye bıraktı. "Gerçekten bu kızın kim olduğunu kendi başıma bulabileceğime inanıyordum.” Bir an sustu, sonra usulca, “Bu arayışımda çocukları olan evli bir kadını bile işin içine soktum,” diye ekledi.
Derin bir iç çekti ve sırıtarak, “Bu hikâyemden çıkartılacak kıssadan hisse şu ki büyücülerin dünyasında insan egoyu iptal etmelidir, yoksa bu bizim için mahvolmak demektir, zira bu dünyada bizim gibi sıradan insanların herhangi bir şeyi önceden tahmin etmelerinin hiçbir yolu yoktur,” dedi.
Sonra ağladığımı görerek karşıma geçti, kolunu omzuma koyup endişeyle gözlerini bana dikti. “Sorun nedir, nibelunga?” diye sordu.
Gözyaşlarımı silerek hıçkırıklarımın arasından, “Hiçbir şey değil esasında,” dedim gülerek ve alaycı bir tavırla, “Soyut hikâyelerden tasalanabilecek soyut bir zihniyetim yok benim,” diye ekledim olabildiğince sert bir ses tonuyla. “Şimdi ve burası hakkında tasalanıyorum ben. Bu evde başıma neler geldiğine ilişkin hiçbir fikrin yok senin.”
Kasten kaba bir ses tonuyla, “Elbette çok iyi bir fikrim var,” diye cevabı yapıştırdı. “Yıllardır buradayım ben.” Bana bir araştırmacı gibi dikkatle bakarak, “Benim bilmek istediğim, neden bana zaten onlarla birlikte olduğunu söylemediğin.”
“Söyleyecektim, ama bu önemli gibi gelmedi bana,” diye mırıldandım kafam karışmış bir halde. Sonra sesim düzenli ve sert bir ahenk kazanarak, kelimeler gayri ihtiyari ağzımdan dökülmeye başladı. “Onlarla karşılaşmak yaptığım en önemli şey oldu çıktı.” Şaşkınlığımı gizlemek için hemen evde tek başıma bırakıldığım için şikâyet etmeye başladım.
Isidoro Baltazar aniden gülümsemesini zaptedemeyerek, “Nagualla beraber dağlara gittiğimi sana bildirecek fırsatım olmadı,” diye fısıldadı.
“Ben bunu unuttum bile,” dedim. “Ben bugünden bahsediyorum. Bu sabah uyandığımda burada olmanı umuyordum. Geceyi küçük evde, bir hasırın üstünde uyuyarak geçirdiğinden emindim. Seni bulamadığım zaman panik oldum.”
Yüzündeki şaşkın ifadeyi görünce, ona Florinda’nın gece yarısındaki ziyaretini, ondan sonraki rüyamı, bu sabah uyandığımda kendimi evde yapayalnız buluşumu anlattım. Söylediklerim kulağa tutarsız geliyordu. Düşüncelerimle söylediklerimin hepsi birbirine karışmıştı. Ne var ki konuşmamı durduramıyordum.
Nihayet bu hummalı konuşmama bir son vererek, “Kabul edemediğim o kadar çok şey var ki,” dedim. “Ama bunları yalanlayamıyorum da.”
Isidoro Baltazar tek laf söylemedi. Kaşlarını sorgulayıcı ve alaycı bir şekilde kaldırarak, sanki devam etmemi bekliyormuş gibi bana bakmayı sürdürdü. Yüzü duman rengini almıştı, süzülmüş ve bitkindi. Teninden, sanki günlerini yeraltındaki bir mağarada geçirmiş gibi hafif bir toprak kokusu ve tuhaf bir serinlik yayılıyordu.
Gözlerimi, korkunç ve merhametsiz bir bakışı olan o uğursuz sol gözüne dikince bütün bu karman çorman düşüncelerim kayboldu. O anda artık neyin asıl gerçek ve neyin illüzyon, neyin rüya içindeki bir rüya olduğunun önemi yoktu. Kendimi tüy gibi hafif hissederek yüksek sesle güldüm. Onun bu sihirbaz gözüne bakmayı sürdürdükçe omuzlarımdan dayanılmaz bir ağırlığın kalktığını hissedebiliyordum. Bu gözü tanıyordum. Florinda’nın, Mariano Aureliano’nun, Esperanza’nın ve bakıcının da böyle bir gözü vardı. İlelebet duygusuz ve hissiz olması mukadder olan bu göz boşluğu yansıtıyordu. Sanki bir şeyleri yeterince açığa vurmuş gibi, sol göz bebeğinin üstüne—kertenkelelerin gözündeki gibi—bir göz kapağı kapandı.
Daha ona bu sihirbaz gözü hakkında bir şey söylememe fırsat kalmadan Isidoro Baltazar bir an için her iki gözünü de kapattı. Tekrar açtığı zaman gözleri tastamam birbirinin aynıydı, kopkoyuydular ve gülmekten parlıyorlardı, sihirbaz gözü ise sadece bir illüzyondu. Isidoro Baltazar bir kolunu omzuma koydu ve birlikte tepeye çıktık.
Tam eve varmadan önce, “Eşyalarını topla,” dedi. “Ben seni arabada bekleyeceğim.”
Benimle beraber içeri girmemesi tuhaf gelmişti, ama o anda ona bunun nedenini sormayı düşünmedim. Birkaç parça eşyamı toplarken belki de kadınlardan korktuğunu düşündüm. Bu olasılık beni güldürdü, çünkü birdenbire Isidoro Baltazar’ın korkmadığı tek şeyin kadınlar olduğunu, beni hayrete düşüren bir kesinlikle, anlayıvermiştim.
Tepenin eteğindeki kamyonete vardığımda hâlâ gülüyordum. Tam Isidoro Baltazar’a bu neşeli halimin nedenini açıklamak için ağzımı açmıştım ki garip, şiddetli bir duygu kapladı içimi. Bu öyle güçlü bir sancıydı ki konuşamadım. Hissettiğim cinsel ihtiras değildi. Platonik bir sevgi de değildi. Anne babama ya da erkek kardeşlerime ya da arkadaşlarıma karşı duyduğum his de değildi bu. Onu beklenti, şüphe ya da korkuyla lekelenmemiş bir sevgiyle seviyordum sadece.
Sanki yüksek sesle konuşmuşum gibi Isidoro Baltazar beni öyle sımsıkı kucakladı ki nefesim kesildi.
Arabaya binip yavaş yavaş uzaklaştık. Meyve ağaçlarının arasında bakıcıyı görebilmeyi umarak başımı pencereden dışarı uzattım. Kendimi koltuğa bırakarak, “Böyle çekip gitmek tuhaf geliyor,” dedim düşünceli bir halde. “Bir şekilde Florinda bana dün gece veda etti sayılır. Ama keşke Esperanza’yla bakıcıya teşekkür edebilseydim.”
Toprak yol tepenin etrafından dönerek keskin bir dönemece ulaştığı zaman küçük evin arka kısmı ortaya çıktı. Isidoro Baltazar arabayı durdurup motoru kapatarak evin önünde bir kasanın üstünde oturan zayıf, yaşlı adamı gösterdi. Arabadan çıkıp koşarak tepeye çıkmak istedim, ama Isidoro Baltazar beni durdurarak, “Sadece el salla ona,” diye fısıldadı.
Bakıcı kasadan kalktı. Rüzgâr, bol ceketini ve pantolonunu kollarına ve bacaklarına yapıştırarak kanat gibi çırpıyordu. Yüksek sesle güldü, sonra arkaya doğru eğildi ve geriye doğru, adeta rüzgârın hızıyla iki defa takla attı. Bir an havada asılı kalmış gibi göründü ve hiç yere inmedi, sanki rüzgâr onu emmiş gibi ortadan kayboluvermişti.
“Nereye gitti?” diye fısıldadım korkuyla.
Isidoro Baltazar çocuksu bir keyifle kıkırdayarak, “Öteki tarafa,” dedi. “Bu onun sana veda ediş şekliydi.” Tekrar arabayı çalıştırdı. Sanki bana işkence ediyormuş gibi, arada sırada bana alaycı bir bakış atıyordu. Nihayet, “Canını sıkan ne, nibelunga?” diye sordu.
“Onun kim olduğunu biliyordun, değil mi?” dedim onu suçlayarak. “Bakıcı değil o, öyle değil mi?”
Isidoro Baltazar hafifçe kaşlarını çattı. Uzun bir sessizlikten sonra nagual Juan Matus’un benim için Mariano Aureliano olduğunu hatırlattı. Onu bu isimle tanımamın iyi bir nedeni olması gerektiğini söyledi. “Eminim yaşlı adamın sana ismini açıklamamasının da aynı derecede sağlam bir nedeni vardır.”
Karşı çıkarak, Mariano Aureliano’nun kim olduğunu bildiğim için, yaşlı adamın böyle bir iddiada bulunmasının amacını anlamadığımı söyledim. “Ve,” diye vurguladım kendimi beğenmiş bir havayla, “bakıcının kim olduğunu biliyorum ben.” Isidor Baltazar’ın tepkisini görmek için ona bir göz attım. Yüzü hiçbir şey açığa vurmuyordu.
“Büyücülerin dünyasındaki herkes gibi bakıcı da bir büyücü,” dedi. “Fakat sen onun kim olduğunu bilmiyorsun.” Şöyle bir bana bakıp dikkatini tekrar yola çevirdi. “Bunca yıldan sonra, nagual Juan Matus da dahil olmak üzere, onların gerçekten kim olduklarını ben bile bilmiyorum. Nagual Juan Matus’la beraber olduğum sürece kim olduğunu bildiğimi sanıyorum, ama sırtını döndüğü anda şaşırıp kalıyorum.”
Isidoro Baltazar konuşmaya devam ederek, adeta hülyalı bir havayla, her günkü dünyada öznel durumlarımızı bütün hemcinslerimizin paylaştığını söyledi. Bu nedenle, belirli koşullar altında hemcinslerimizin ne yapacağını her zaman biliyorduk.
“Yanılıyorsun, müthiş yanılıyorsun,” diye bağırdım. ''Hemcinslerimizin belirli koşullar altında ne yapacaklarını bilmemek yaşamın heyecanlı yanıdır. Geriye kalan birkaç heyecanlı şeyden biridir bu. Bundan kurtulmak istediğini söyleme bana.”
Isidoro Baltazar, “Hemcinslerimizin tam olarak ne yapacağını bilmiyoruz,” diye açıkladı sabırlı bir şekilde, “fakat doğru çıkacak bir olasılıklar listesi hazırlayabiliriz. Bunun çok uzun bir liste olacağını kabul ediyorum, ama yine de sınırlı bir liste olacaktır. Bu listeyi yazmak için hemcinslerimize tercihlerini sormak zorunda değiliz. Bütün yapmamız gereken kendimizi onların yerine koymak ve bize uygun olasılıkları yazmaktır. Bu olasılıklar herkes için doğru olacaktır, çünkü bunları paylaşıyoruz. Öznel durumlarımızı hepimiz paylaşırız.” Dünya hakkındaki öznel bilgimizin bizce sağduyu olarak bilindiğini söyledi. Sağduyu gruptan gruba, kültürden kültüre biraz farklılık gösterebilirdi, yine de bütün bu farklılıklara rağmen, her günkü dünyanın ortak-öznel bir dünya olduğu ifadesini haklı çıkaracak kadar aynı türdendi.
“Ne var ki alıştığımız bu sağduyu büyücülerde aktif değildir,” diye vurguladı. “Onların sağduyusu başka türdendir, çünkü başka türden öznel durumları vardır.”
“Yani başka bir gezegenden gelen varlıklar gibi mi onlar?” diye sordum.
Isidoro Baltazar güldü. “Evet, başka bir gezegenden gelen varlıklar gibiler.”
“Bu kadar gizli kapaklı olmalarının nedeni bu mu?”
“Gizli kapaklı doğru bir terim değil bence,” dedi düşünceli bir şekilde. “Onlar her günkü dünyayla farklı bir şekilde uğraşırlar. Hareketleri bize gizli kapaklı görünüyor, çünkü bizler aynı anlamı paylaşmıyoruz ve onlar için neyin sağduyu olduğunu ölçecek bir standardımız olmadığı için de onların davranışlarının gizli kapaklı olduğuna inanmayı tercih ediyoruz.”
Araya girerek, “Onlar da bizim yaptıklarımızı yapıyorlar: uyuyorlar, yemek pişiriyorlar, okuyorlar,” dedim. “Ne var ki onları hiç hareket halindeyken yakalayamadım. İnan bana, gizli kapaklı insanlar onlar.”
Gülümseyerek başını iki yana salladı. “Onların senin görmeni istediklerini gördün,” dedi ısrarla. “Ama yine de senden hiçbir şey saklamıyorlardı. Sen göremedin. Hepsi bu.”
Ona karşı çıkmak istedim, ama hoşuna gitmemekten korkuyordum. Haklı olduğu için falan değil, zaten neden bahsettiğini pek anlamamıştım; daha ziyade, her şeyi gizli gizli kolaçan etsem de, bunun bana bu insanların kim olduğuna ya da ne yaptıklarına dair bir ipucu vermediğini hissediyordum. İçimi çekerek gözlerimi kapatıp başımı koltuğun arkalığına yasladım.
Yolda giderken ona tekrar rüyamı anlatmaya başladım. Onu hasırın üstünde horul horul uyur görmem ne kadar da gerçekti. Ona Mariano Aureliano ile konuşmamı, elinin ne kadar sıcak olduğunu anlattım. Konuştukça bunun bir rüya olmadığına gittikçe daha çok ikna oluyordum. Kendimi öyle bir heyecana kaptırdım ki sonunda ağladım.
“Bana ne yaptılar bilmiyorum,” dedim. “Şimdi bile uyanık mıyım yoksa rüya mı görüyorum tam emin değilim. Florinda durmadan bana rüya gören-uyanık olduğumu söylüyordu.”
Isidoro Baltazar başını sallayarak usulca, “Nagual Juan Matus buna yükseltilmiş bilinç diyor,” dedi.
“Yükseltilmiş farkındalık,” diye tekrarladım.
Bu sözcükler kulağa rüya gören-uyanıklığın tam tersi gibi gelse de ağzımdan kolayca dökülüverdiler. Bu sözcükleri daha önce de duyduğumu yarım yamalak hatırlıyordum. Florinda ya da Esperanza kullanmıştı bu terimi, ama hangi bağlamda kullandıklarını anımsayamıyordum. Bu sözcükler, belli belirsiz de olsa, neredeyse bir anlam ifade edecekti, ama beynim beceriksizce cadıların evindeki günlük işlerimi anlatmaya çalışırken zaten fazlasıyla körleşmişti.
Ne kadar çok çabalarsam çabalayayım anımsayamadığım bazı olaylar vardı. Yarı görülen, yarı hatırlanan bir imge gibi, tam gözlerimin önünde bir şekilde silikleşip kaybolan sözcükleri geveleyip duruyordum, bir şeyleri unutmuş olduğumdan değil de, imajlar, bir yap-boz oyunundaki tam uymayan parçalar gibi, bana parçalanmış gibi geldikleri için. Bu unutkanlık fiziksel bir duyumsamaydı, sanki beynimin belli kısımlarına bir sis çökmüştü.
“Öyleyse rüya gören-uyanıklıkla yükseltilmiş farkındalık aynı şey mi?” Bir soru olmaktan çok, anlamını çıkartamadığım bir ifadeydi bu. Yüzümü Isidoro Baltazar’a dönüp bacaklarımı altıma çekerek oturdum. Güneş profilini belirginleştirmişti. Geniş alnının üstüne düşen siyah kıvırcık saçları, heykel gibi elmacık kemikleri, güçlü burnu ve çenesi, keskin hatlı dudakları ona bir Romalı görüntüsü veriyordu.
“Hâlâ yükseltilmiş farkındalık içinde olmalıyım,” dedim.
“Sana daha önce hiç dikkat etmemişim.”
Başını geriye atıp gülerken araba yolda yalpaladı. Uyluğuna bir şaplak atarak, “Kesinlikle rüya gören-uyanıksın,” dedi. “Kısa boylu, esmer tenli ve gösterişsiz olduğumu hatırlamıyor musun?”
Güldüm. Onun bu tanımlamasına katıldığım için değil de, bu onunla resmen tanıştığım gün verdiği konferansta söyledikleri içinde hatırladığım tek şey olduğu için gülmüştüm. Ama bu neşeli halimin yerini çabucak tuhaf bir kaygı aldı. Cadıların evine geldiğimizden beri, sadece iki gün değil, aylar geçmiş gibi geldi bana.
Sanki yüksek sesle konuşmuşum gibi, “Zaman büyücülerin dünyasında farklı geçer,” dedi Isidoro Baltazar. “Ve farklı duyumsanır.” Çömezliğinin en zor yönlerinden birinin, zaman bağlamında olayların ardışıklığıyla uğraşmak olduğunu söyledi. Sık sık olayların hepsi kafasında karışıyor, ne zaman onlara odaklanmaya çalışsa daha da derine gömülen karışık imajlar haline geliyorlardı. “Nagualın yardımıyla ancak şimdi, yıllar önceki öğretilerinin yönünü ve olaylarını hatırlıyorum,” dedi.
“Sana nasıl yardım ediyor?” diye sordum. “Seni ipnotize mi ediyor?”
“Farkındalık seviyelerimi değiştirmemi sağlıyor,” dedi. “Ve bunu yaptığı zaman, sadece geçmiş olayları hatırlamakla kalmıyor, üstelik bunları tekrar yaşıyorum da.”
“Bunu nasıl yapıyor?” diye sordum. “Yani farkındalık seviyelerini değiştirmekte ustadırlar. Bazıları o kadar ustadır ki başkalarının bilinç seviyelerini de değiştirebilirler,” dedi.
Başımı salladım. Kafamda bir yığın soru vardı, ama eliyle sabırlı olmamı işaret etti.
“Büyücüler,” diye devam etti, “gerçekliğin tüm doğasının, öyle olduğuna inandığımızdan farklı, yani bize öğretildiğinden farklı olduğunu gösterirler. Zihinsel anlamda, bizim kim olduğumuzu, nasıl davrandığımızı, neyi bilmek istediğimizi, neyi hissedebildiğimizi kültürün önceden belirlediği fikriyle kendi kendimizi didiklemek istiyoruz. Fakat bu fikri şekillendirmek, bunu somut, pratik bir mesele olarak kabul etmek istemiyoruz. Ve bunun nedeni, neyi algılayabildiğimizi de kültürün önceden belirlediğini kabul etmek istemememizdir.

“Büyücüler sadece dünya hakkında değil, kendimiz hakkında da değişik olasılıkların, değişik gerçekliklerin farkına varmamızı sağlarlar, hem de o dereceye kadar ki artık kendimiz ve çevremiz hakkında en sağlam sanılara bile inanamayız.”
Söylediklerini gerçekten anlamadığım halde sözlerini bu kadar kolayca kavrayıvermeme şaşırmıştım.
“Bir büyücü sadece değişik gerçekliklerin farkına varmaz,” diye devam etti, “bu bilgiyi pratiğe de döker. Büyücüler—yalnızca zihinsel anlamda değil, pratik olarak da—gerçekliğin ya da bildiğimiz şekliyle dünyanın, sadece her birimizden çıkarılan bir anlaşmadan ibaret olduğunu bilirler. Bu anlaşma, sadece toplumsal bir olgu olduğu için, çökertilebilir. Ve çöktüğü zaman, onunla birlikte bütün dünya da çöker.”
Söylediklerini takip edemediğimi görerek bunu başka bir açıdan anlatmaya çalıştı. Toplumsal dünyanın algımızı, günlük yaşantıdaki deneyimin karmaşıklığında bize yol göstermekte faydalı olduğu nispette tanımladığını söyledi. Toplumsal dünya algıladıklarımıza, algılayabildiklerimize sınır koyuyordu. “Bir büyücü için algı bu kabul edilmiş parametrelerin ötesine geçebilir,” diye vurguladı. “Bu parametreler sözcüklerle, dille, düşüncelerle kurulmuş ve desteklenmiştir. Yani sözleşmeyle.”
Bu savını anlamak gayretiyle bir çaba gösterip, “Peki, büyücüler bir sözleşmeye varmıyorlar mı?” diye sordum.
“Varıyorlar,” dedi, ışıl ışıl gözlerle bana bakarak. “Ama onların anlaşması farklı. Büyücüler normal sözleşmeyi bozuyorlar, sadece zihinsel anlamda değil, fiziksel ya da pratik anlamda da ya da adını ne koymak istiyorsan o anlamda da. Büyücüler sosyal olarak belirlenmiş algının parametrelerini çökertirler ve büyücülerin bununla ne demek istediklerini anlamak için de insanın bunu uygulaması gerekir. Yani, teslim olması gerekir; bedeni kadar zihnini de vermelidir. Bilinçli, korkusuz bir teslimiyet olmalıdır bu.”
“Bedenini mi?” diye sordum kuşkuyla, bunun ne tür bir ritüel içerebileceğini merak ederek. “Bedenimden ne istiyorlar?”
“Hiçbir şey, nibelunga,” diyerek güldü. Sonra da ciddi, ama müşfik bir ses tonuyla, ne bedenimin ne de zihnimin henüz büyücülerin çetin yolunu izleyecek durumda olmadığını ekledi. Ona karşı çıkmak üzere olduğumu görerek çabucak, ne zihnimde ne de bedenimde bir terslik olmadığını söyledi.
Hemen araya girerek, “Şimdi dur bakalım!” dedim.
Isidoro Baltazar müdahale edişimi duymazdan gelerek, büyücülerin dünyasının ileri düzeyde karmaşık bir dünya olduğunu, onun prensiplerini sezgi yoluyla anlamanın yeterli olmadığını söyledi. İnsanın bunları zihinsel olarak da özümsemesi gerekiyordu. “İnsanların inandıklarının tersine,” diye açıkladı, “büyücüler çapraşık, gizli ritüeller uygulayan insanlar değillerdir, fakat zamanımızın ötesindedirler. Ve zamanımızın tarzı ussallıktır. Hepimiz bir bütün olarak makul insanlarız. Bununla beraber, büyücüler ussal insanlardır, ki bu da tümüyle farklı bir meseledir. Büyücüler düşüncelerle romantik aşk yaşarlar; ussallığı sınırlarına kadar geliştirmişlerdir, zira ancak zihni tümüyle anlayarak kendilerine hâkimiyetlerini ve bütünlüklerini kaybetmeden büyücülüğün prensiplerini somutlaştırabileceklerine inanırlar. Büyücüler bu noktada bizden kesin olarak ayrılırlar. Bizler kendimize pek az hâkimizdir, hele bütünlüğümüz daha da azdır.”
Bana bir göz atarak gülümsedi. Benim ne düşündüğümü, daha doğrusu hiç düşünemediğimi anlamış gibi görünüyordu. Sözlerini anlamıştım, ama anlamlarını çıkartamamıştım. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Ne soracağımı bile bilmiyordum. Hayatımda ilk defa kendimi iyice aptal hissettim. Gerçi bu yüzden kendimi yetersiz hissetmedim, çünkü haklı olduğunu kavramıştım. Zihinsel meselelere karşı ilgim hep sığ ve yapay olmuştu. Fikirlerle romantik bir aşk yaşamak bana tümüyle yabancı bir kavramdı.
Birkaç saat içinde Arizona’daki Birleşik Devletler sınırına varmıştık, ama bu birkaç saat hiç nedensiz yorucu geçmişti. Konuşmak istiyordum, ama ne söyleyeceğimi bilmiyordum, daha doğrusu kendimi ifade edecek sözcükleri bulamıyordum. Bütün bu olanlardan bir şekilde gözüm korkmuştu. Benim için yeni bir duyguydu bu.
Isidoro Baltazar kararsız ve rahatsız olduğumu hissederek konuşmaya başladı. Samimi bir tavırla, büyücülerle ilişki içinde olduğu ve çalıştığı onca yıldan sonra bugün bile büyücülerin dünyası karşısında afalladığını itiraf etti.
“Ve çalışma derken gerçekten çalışmayı kastediyorum.” Bir kahkaha atarak söylediklerini vurgulamak için uyluğuna bir şaplak attı.
“Daha bu sabah açıklanması imkânsız bir şekilde büyücülerin dünyasına yenildim.” Yarı iddialı, yarı şikâyetçi bir ses tonuyla konuşuyordu, yine de sesinde öyle keyifli bir erk, kendisinde öyle mükemmel bir içsel kuvvet vardı ki yüceldiğimi hissettim. Bana her şeyi yapabilecek, her şeye katlanabilecek ve hiçbir şeyin mesele olmasına izin vermeyecek biri izlenimi veriyordu. Onda bir istenç, bütün engelleri aşabilecek bir yeterlik seziyordum.
“Düşünsene, nagualla sadece iki günlüğüne gittiğimi sanıyordum gerçekten.” Gülerek bana dönerek boştaki eliyle beni sarstı.
Sesinin tınısına, sesinin canlılığına kendimi öyle kaptırmıştım ki ne söylediğini anlayamamıştım. Söylediğini tekrarlamasını istedim. Tekrarladı, ama hâlâ ne demek istediğini yakalayamadım.
Birden bana ne söylemeye çalıştığını anlayamadığım için sinirlenerek, “Seni bu kadar heyecanlandıran nedir anlayamıyorum,” dedim sonunda. “İki günlüğüne gitmiştin. Ne olmuş yani?”
“Ne?” diye bağırdı yüksek sesle. Yerimde sıçrayıp kafamı kamyonetin tavanına vurdum.
Dikkatle tam gözlerimin içine baktı, ama tek kelime söylemedi. Beni hiçbir şey için suçlamadığını biliyordum, ama benim bu maraziliğimle, değişen ruh halimle, dikkatsizliğimle dalga geçtiğini hissediyordum. Arabayı yolun kenarına çekerek motoru kapatıp bana döndü.
“Şimdi bütün yaptıklarını bana anlatmanı istiyorum.” Sesinde asabi bir heyecan, bir kabına sığmazlık, bir canlılık vardı. Olayların ardışık sırasının hiçbir anlamı olmadığını temin etti bana.
Zorlayıcı, çekici gülümsemesi öyle güven vericiydi ki ona uzun uzadıya bütün hatırladıklarımı anlattım.
Zaman zaman kendi kendine gülerek, konuşmakta bocaladığım her seferinde çenesiyle devam etmemi işaret edip beni teşvik ederek dikkatle dinledi beni.
“Yani bütün bu başına gelenler . . .” Işıl ışıl gözlerini üstüme dikerek durakladı, sonra da kayıtsızca, “iki gün içinde mi oldu?” diye ekledi.
“Evet,” dedim kesin bir tavırla.
Kollarını çoşkulu bir tavırla göğsünde kavuşturdu. “Öyleyse sana haberlerim var,” dedi. Gözlerindeki keyifli bakış, ses tonundaki ciddiyeti ve dümdüz dudaklarının yansıttığı ifadeyi yalanlıyordu.” On iki günlüğüne gitmiştim ben. Ama sadece iki günlüğüne gittiğimi sanıyordum. Bundaki ironiyi senin takdir edeceğini, çünkü senin zamanı daha iyi hesaplamış olduğunu sanıyordum. Oysa hesaplamamışsın. Tıpkı benim gibisin. On gün kaybettik.”
Şaşkın şaşkın, “On gün,” diye mırıldandım, sonra pencereden dışarı baktım. Yolculuğun geri kalan kısmında tek laf etmedim. Ona inanmadığımdan değil. Konuşmak istemediğimden de değil. Söyleyecek hiçbir şeyim olmadığı için, hatta ilk gazeteciden, on gün kaybetmiş olduğumu doğrulayan L.A. Times gazetesini aldıktan sonra bile. Fakat gerçekten bu on gün kaybolmuş muydu? Kendime bu soruyu sordum, ama bir cevap vermek istemedim.

13

Cvp: Florinda Donner - Rüyacı

12

ISIDORO BALTAZAR’IN STÜDYO-DAİRESİ bir park alanına bakan dikdörtgen bir oda, küçük bir mutfak ve pembe çinili bir banyodan ibaretti. Sonora’dan döndüğümüz gece beni oraya götürdü. Hiçbir şeye dikkat edemeyecek kadar yorgun bir halde onu izledim. İki kat merdiven çıkıp kasvetli bir halıyla kaplanmış bir koridordan geçerek 8 numaralı daireye geldik. Başımı yastığa koyar koymaz uyudum, ve hâlâ yolda olduğumuzu gördüm rüyamda. Sonora’dan itibaren bütün yolu, sadece benzin doldurmak ve yemek yemek için durarak, ve sırayla direksiyona geçerek hiç durmadan gelmiştik.
Dairede çok az mobilya vardı. Tek kişilik bir yatağın yanında çalışma masası olarak kullandığı, katlanır uzun bir piknik masası, katlanır bir sandalye ve notlarını sakladığı iki tane metal dosya dolabı vardı. Koridordaki iki büyük dolapta yarım düzine gömlek ve birkaç tane takım elbise asılıydı. Geri kalan her yer kitaplarla kaplıydı. Kitaplar kümeler halinde yığılmıştı. Hiç kitaplık yoktu. Kitaplar, okunmak bir yana, hiç dokunulmamış gibi duruyordu. Mutfaktaki dolaplar da, bir tabak, bir fincan, bir bıçak, bir çatal ve bir kaşık için ayrılmış olan bir raf dışında, tıka basa kitaplarla doluydu. Gaz ocağının üstünde bir çaydanlık ve bir tava duruyordu.
Üç hafta içinde, yolun aşağısında UCLA kampusundan bir mil kadar uzakta, tam Isidoro Baltazar’ın stüdyo-dairesinden köşeyi dönünce yeni bir daire buldum kendime. Yine de zamanımın çoğunu onun dairesinde geçirmeye devam ettim. Odanın öteki ucuna benim için tek kişilik ikinci bir yatak, katlanır bir masa ve— kendisininkinin tıpkısı— katlanır bir sandalye koymuştu.
Bunu izleyen altı ayda Sonora benim için mitolojik bir yer olmaya başladı. Artık deneyimlerimi bloke etmek gibi bir isteğim olmadığı için Sonora’da bulunduğum o iki sefere ait anılarımı yanyana sıraladım. Fakat ne kadar çabalarsam çabalayayım kaybetmiş olduğum o on bir gün hakkında tek bir şey hatırlayamadım: ilk gidişimde bir gün, İkincisinde de on gün yitirmiştim.
Isidoro Baltazar bu günlerin kaybedildiği fikrini bile ağzına almayı düpedüz reddediyordu. Bazen onunla tam anlamıyla hemfikir oluyordum; sadece hatırlayamadığım için o günleri kaybolmuş olarak düşünmenin saçmalığı benim için o kadar açık olmaya başladı ki bu meseleye hiç önem vermediği için ona minnet duydum. Beni koruduğu açıktı. Ne var ki bazen de, hiç nedensiz, derin bir dargınlık duyuyordum. Bana yardım etmenin, bu gizemi benim için aydınlatmanın onun görevi olduğunu tekrarlıyordum kendi kendime, ta ki benden kasten bir şeyleri sakladığına kanaat getirene kadar.
Nihayet bir gün, “Eğer ısrarla bu konunun üstünde durmaya devam edersen kafayı yiyeceksin,” dedi. “Ve bütün bu telaşın bir hiç yüzünden olacak, çünkü hiçbir şeyi çözmeyecek bu.” Sanki bundan sonra söyleyeceklerini dile getirmekte isteksizmiş gibi bir an durakladı, sonra omuzlarını silkerek, meydan okuyan bir ses tonuyla, “Neden aynı enerjiyi kötü alışkanlıklarını sıraya koyup incelemek gibi daha pratik bir şekilde kullanmıyorsun?” diye ekledi. Böyle bir fikri kabul etmek yerine, içimde patlamak üzere olan başka bir şikâyetle karşı saldırıya geçtim hemen. Eski nagual tarafından ona emanet edilmiş olan öteki genç kadınlarla hâlâ karşılaşmamıştım.
Bana onlardan o kadar çok bahsetmişti ki onları zaten tanıdığımı hissediyordum. Ne zaman onlar hakkında soru sorsam sorularıma uzun uzadıya cevap vermişti. Onlardan bahsettiği zaman kendinden geçerek konuşuyordu. Besbelli içten ve büyük bir hayranlıkla, dıştan bakan birinin onları çekici, zeki, başarılı—hepsinin de yüksek üniversite dereceleri vardı—kendine güvenli ve son derece bağımsız olarak tanımlayacağını söylemişti. Gerçi, onun için bu kadınlar bundan çok daha fazlaydı; onun alın yazısını paylaşan sihirli varlıklardı onlar. Toplumsal düzenle hiçbir ilgisi olmayan bir taahhüt ve sevgi bağıyla zincirlenmişlerdi ona. Ortaklaşa paylaştıkları şeyin özgürlük arayışları olduğunu söylemişti.
Bir defasında ona bir ültimatom bile verdim. “Beni onlara götürmelisin, yoksa karışmam.”
Isidoro Baltazar neşeli, boğuk bir kahkaha atarak kıkır kıkır güldü. “Sana bütün söyleyebileceğim hiçbir şeyin senin hayal ettiğin gibi olmadığıdır,” dedi. “Ve senin onlarla ne zaman karşılaşacağını bilmenin yolu yok. Yalnızca beklemek zorundasın.”
“Yeterince bekledim!” diye bağırdım. Yüzünde hiçbir tepki görmeyince, alay edercesine, "Eğer Los Angeles’ta bir grup kadın bulacağıma inanıyorsan kendini kandırıyorsun. Nereden aramaya başlayacağımı bile bilmiyorum,” diye ekledim.
“Beni bulduğun gibi bulacaksın onları da,” dedi. “Mariano Aureliano’yu bulduğun gibi.”
Ona kuşkuyla baktım. Elimde olmadan içinde bir tür gizli kötü niyet olduğundan şüpheleniyordum. “Ben seni aramıyordum,” dedim huysuz bir tavırla. “Mariano Aureliano’yu da aramıyordum. İnan bana, seninle ve onunla karşılaşmak sadece bir tesadüftü.”
“Büyücülerin dünyasında tesadüfi karşılaşmalar yoktur,” dedi ilgisizce. Tam ona bu tür bir nasihata ihtiyacım olmadığını söyleyecektim ki ciddi bir sesle, “Zamanı geldiği zaman onlarla karşılaşacaksın. Çıkıp onları araman gerekmiyor,” diye ekledi.
Duvara dönerek ona kadar saydım, sonra gülümseyerek ona döndüm ve tatlı bir şekilde, “Senin problemin tipik bir Latin olman. Yarın senin için her zaman yeterince iyi. İşleri yapıp bitirmek gibi bir anlayışın hiç yok,” dedim. Bana müdahale etmesini önlemek için sesimi yükselttim. “Arkadaşlarınla karşılaşmakta ısrar edişim işleri hızlandırmak için.”
“İşleri hızlandırmak için mi?” diye tekrarladı anlamamış gibi. “Hızlandıracak ne var?”
“Hemen her gün bana çok az zaman kaldığını söyleyip duruyorsun,” diye hatırlattım. “Sen kendin onlarla karşılaşmanın benim için ne kadar önemli olduğunu söylüyorsun, ama sanki önünde bir sonsuzluk varmış gibi davranıyorsun.”
“Sana durmadan bunu söylüyorum, çünkü acele etmeni ve iç varlığını temizlemeni istiyorum, yoksa olabildiğince çabuk anlamsız davranışlarda bulunmanı istediğimden değil,” dedi sabırsızca. “Onları seninle tanıştırmak bana bağlı değil. Eğer bana bağlı olsaydı, burada oturup senin saçmalıklarını dinlemezdim.” Gözlerini kapattı ve sahte bir teslimiyetle, abartılı bir şekilde iç çekti. Sonra gülümseyerek, usulca, “Neler olduğunu göremeyecek kadar ahmaksın,” diye mırıldandı.
Bu hakareti içime işleyerek, “Hiçbir şey olduğu yok,” dedim sertçe. “Düşündüğün kadar aptal değilim ben. Bana karşı tepkilerinde karışık hisler beslediğini fark ettim. Bazen benimle ne yapacağını bilmediğin izlenimine kapılıyorum.”
“Ne yapacağımı pekâlâ biliyorum,” diye karşı çıktı. “Öyleyse neden bir şey önerdiğim zaman hep kararsız görünüyorsun?” Sözlerim sanki kendiliğinden dökülmüştü ağzımdan.
Isidoro Baltazar bana sertçe baktı. Bir an için o her zamanki keskin, insafsız sözleriyle bana saldırmasını, sert bir eleştiriyle beni yıkmasını bekledim. Ama bana bu değerlendirmemde tümüyle haklı olduğumu söylerken sesi şaşılacak derecede nazikti.
“Ben olaylar benim için bir seçim yapana kadar beklerim hep,” dedi. “Ve sonra hızlı ve gayretli bir şekilde harekete geçerim. Eğer dikkat etmezsen seni geride bırakırım.”
“Zaten çok gerideyim,” dedim, kendime-acıyan bir ses tonuyla. “Bu kadınları bulmama yardım etmeyeceğine göre geride kalmaya mahkûmum.”
“Ama asıl ivedi problem bu değil,” dedi. “Henüz kararını vermedin sen, sorun bu.” Sanki hemen feveran etmemi bekliyormuş gibi kaşlarını kaldırdı.
“Ne demek istediğini bilmiyorum. Neye karar vermeliyim?”
“Büyücülerin dünyasına katılmaya karar vermedin. İçeri bakıp neler olacağını görmek için bekleyerek eşikte duruyorsun. Bu zahmetine değecek pratik bir şeyler bekliyorsun.”
Boğazımdan ona karşı çıkmak için kelimeler yükseldi. Fakat daha ben bu haksızlığa karşı duyduğum büyük öfkeyi açığa vuramadan, Isidoro Baltazar yeni bir daireye taşınmanın ve eski yaşam tarzımı bırakmamın bir değişim olduğuna dair yanlış bir fikre kapıldığımı söyledi.
“Öyleyse nedir bu yaptığım?” diye sordum alay ederek.
“Eşyaların dışında hiçbir şeyi geride bırakmadın,” dedi, ses tonuma aldırmayarak. “Bazı insanlar için bu devasa bir adımdır. Oysa senin için hiçbir şey bu. Sen mala mülke aldırmıyorsun.”
“Hayır, aldırmıyorum,” diye kabul ettim, sonra da o neye inanırsa inansın, büyücülerin dünyasına katılmak için uzun zaman önce kararımı vermiş olduğumda ısrar ettim. “Eğer daha katılmadıysam, neden burada oturduğumu sanıyorsun?”
“Bedeninle katıldın kesinlikle,” dedi, “ama tininle değil. Şimdiyse nihai kararını vermeden önce bir tür harita, rahatlatıcı bir plan bekliyorsun. Bu arada, onları hoş tutmaya devam edeceksin. Senin esas problemin büyücülerin dünyasının sana sunacağı bir şeyi olduğuna ikna olmayı istemen.”
“Sunmuyor mu?” deyiverdim hiç düşünmeden.
Isidoro Baltazar yüzü zevkten buruşmuş bir halde bana döndü. "Evet, sunduğu çok özel bir şey var. Buna özgürlük deniyor. Ne var ki buna ulaşmayı başaracağına dair, ki bu anlamda herhangi birimizin başaracağına dair de, hiçbir garanti yok.”
Düşünceli bir şekilde başımı salladım, sonra onu gerçekten büyücülerin dünyasına katılmış olduğuma ikna etmek için ne yapmam gerektiğini sordum.
“Beni ikna etmen gerekmez. Tini ikna etmen gerekiyor. Kapıyı arkandan kapatman gerekiyor.”
“Ne kapısı?”
“Halen açık tuttuğun kapı. Eğer işler istediğin gibi olmazsa ya da beklentilerine uymazsa kaçmana izin verecek olan kapı.”
“Yani gideceğimi mi söylüyorsun?”
Anlaşılmaz bir ifadeyle bana baktı, sonra omuzlarını silkerek, “Bu seninle tin arasında,” diye mırıldandı.
“Ama eğer sen inanıyorsan...”
“Ben hiçbir şeye inanmıyorum,” diye lafımı kesiverdi. “Sen de başkalarının geldiği gibi geldin bu dünyaya. Bu hiç kimsenin yaptığı bir şey değildi. Ve eğer sen ya da başkası gitmeye karar verirse, bu da kimsenin yaptığı bir şey olmayacaktır.”
Kafam karışmış bir halde ona bakakaldım. “Ama mutlaka ikna etmeye çalışacaksın . . . eğer ben . . . ,” diye kekeledim. Daha ben konuşmamı bitirmeden başını iki yana salladı.
“Seni ya da başkasını ikna etmeyeceğim. Eğer tereddüt ettiğin ya da şüpheye düştüğün her seferinde desteklenmeye ihtiyaç duyarsan kararında erk olmaz.”
“Ama bana kim yardım edecek?” diye sordum yüreğim acıyarak.
“Ben edeceğim. Senin hizmetkârınım ben.” Gülümsedi, alaycı değil, ama utangaç ve tatlı tatlı. “Ama önce tine hizmet ediyorum. Savaşçı bir köle değil, tinin bir hizmetkârıdır. Kölelerin hiçbir seçeneği yoktur; hizmetkârlarınsa vardır. Onların seçeneği hatasız bir şekilde hizmet etmektir.
“Benim yardımım hesapçılıktan uzaktır,” diye devam etti. “Sana yatırım yapamam, ve elbet sen de bana ya da büyücülerin dünyasına yatırım yapamazsın. Bu dünyanın temel öncülü budur: bu dünyada işe yarar olarak yorumlanabilecek hiçbir şey yapılmaz; sadece stratejik davranışlara izin verilmiştir. Benim yaşam tarzım ve nagual Juan Matus’un bana öğrettiği şudur: bir büyücü başkasına ne öğretiyorsa kendisi de onu uygular. Yine de hiçbir şey pratik nedenler için yapılmaz. Bunu anlamaya başladığın ve uyguladığın zaman kapıyı ardından kapatmış olacaksın.”
Uzun, hareketsiz bir sessizlik çöktü aramıza. Oturduğum yatağın üstünde kıpırdandım. Kafamda bir yığın düşünce kaynaşıyordu. Belki büyücülerin hiçbiri bana inanmayacaktı ama kesinlikle değişmiştim. İlk başta neredeyse algılanamaz bir değişimdi bu. Bu değişimi fark etmiştim, çünkü biz kadınlardan bazılarımızın karşı karşıya kaldıkları en zor şeyle ilgisi vardı bunun: kıskançlık ve bilme ihtiyacı ile.
Kıskançlık krizlerim bir aldatmacaydı, mutlaka bilinçli bir aldatmaca olmasa da, bir yapaylığı vardı. İçimdeki bir şey Isidoro Baltazar’ın hayatındaki bütün öbür kadınları kıskanmamı istiyordu. Ama sonra yine içimdeki bir şey, yeni nagualın yaşantısının sıradan bir insanın, hatta pek çok karısı olan sıradan birinin yaşantısı bile olmadığının şiddetle farkındaydı. İlişkimiz, eğer bu ilişki diye adlandırılabilirse, ne kadar alışılmış, bilinen bir kalıba uydurmaya çalışırsam çalışayım, bu türden hiçbir kalıba uymuyordu. Kıskançlığın ve sahiplenmenin olması için, sadece kişinin kendisinin değil, eşinin de bir yansımasına ihtiyaç vardı. Ve Isidoro Baltazar artık bir erkeğin duygularını, hislerini, ihtiyaçlarını ve dürtülerini yansıtmıyordu.
Isidoro Baltazar’ın yaşantısını bilme ihtiyacım çok kuvvetli bir ihtiyaçtı; özel hayatına gerçekten girmeme hiç izin vermemesi beni yiyip bitiriyordu. Yine de bu konuda hiçbir şey yapmıyordum. Onu takip etmek ya da kâğıtlarına burnumu sokup bir defada gerçekten kim olduğunu keşfetmek çok kolay olurdu diyordum sık sık kendi kendime. Ama bunu yapamıyordum. İçimdeki bir şey, ona karşı normalde davranmam gerektiği şekilde davranamayacağımı biliyordu. Beni durduran, görgü kurallarından çok, bana beslediği güvendi. Bana eşyalarının tümünü kullanma hakkını vermişti; bu da onu, sadece günlük yaşantımda değil, düşüncelerimde bile dokunulmaz kılıyordu.
Yüksek sesle güldüm. Bir savaşçının stratejik davranışının ne olduğunu anlamıştım. Isidoro Baltazar yanılıyordu. Ömürboyu süren alışkanlığım olan günü gününe uymaz mizacımı ve Almanvari titizliğimi taahhüt eksikliği olarak görüyordu. Ama önemi yoktu bunun. Biliyordum ki en azından o buradayken— mutlaka evde olması gerekmiyordu, Los Angeles’tayken— savaşçının stratejisini anlamaya ve uygulamaya başlamıştım. Oysa, o yokken genellikle bocalamaya başlıyor, bocaladığım zaman da çoğunlukla onun evine uyumaya gidiyordum.
Bir gece, anahtarımı kilide sokarken bir kolun dışarı uzanıp beni içeri çektiğini hissettim. Dehşet içinde bir çığlık attım. Kolumu tutan el beni bırakınca, “Ne . . . ne diye kekeledim. Dengemi kazanmak için duvara yaslandım. Kalbim deli gibi çarpıyordu. “Florinda!” Şaşkın şaşkın ona bakakaldım. Belinde toplanan uzun bir elbise vardı üstünde. Saçları sırtına dökülüyordu. Gerçek mi yoksa sadece omuzlarının arkasından gelen solgun ışıkta dış hatları belirginleşen gölge gibi bir görüntü mü acaba diye merak ettim. Ona doğru yaklaştım ve gizlice elbisesinin koluna dokundum.
“Bu sen misin, Florinda? Yoksa rüya mı görüyorum?” “Bu gerçek canım. Gerçek benim.”
“Buraya nasıl geldin? Tek başına mısın?” diye sordum, ama ona bunu sormamın abes olduğunun farkındaydım. “Geleceğini bilseydim temizliğe daha erken başlardım,” dedim gülümsemeye çalışarak. Dudaklarım kupkuru olmuştu. “Isidoro Baltazar’ın evini geceleri temizlemeyi seviyorum. Hep geceleri temizlerim burayı.”
Florinda bir şey demeden yan döndü ve ışık yüzüne çarptı. Gözleri şeytani bir hazla gülümsüyordu. “Hiçbirimizi asla takip etmemeni ya da davet edilmeden gelmemeni söylemiştim sana. Şanslısın,” dedi. “Seni bu gece içeri çeken başka birisi olmadığı için şanslısın.”
“Başka kim içeri çekebilirdi ki?” diye sordum, zerre kadar hissetmediğim bir kabadayılıkla.
Florinda gözlerini dikip bir süre daha bana baktı, sonra arkasına dönerek omzunun üstünden, “Senin korkudan ölmene aldırış etmeyecek biri,” dedi. Başını belli belirsiz oynatınca, soluk ışık profilini aydınlattı. Usulca güldü ve sanki sözcükleri bir tarafa itiyormuş gibi elini havada sallayarak odayı geçip küçük mutfağa girdi. Yürüyor gibi değil de, içinden geldiği gibi dans ediyormuşçasma süzülüyor gibi görünüyordu. Örmeden omuzlarına bıraktığı beyaz saçları belli belirsiz ışıkta gümüş bir perde gibi titreşiyordu.
Florinda'nın zarif yürüyüşünü taklit etmeye çalışarak arkasından gittim. “Benim bir anahtarım var,” dedim. “Sonora’dan döndüğümüzden beri her gün, değişik zamanlarda buraya geliyorum. Esasında düpedüz burada yaşıyorum ben.”
“Isidoro Baltazar Meksika’dayken buraya gelmemeni söylemedi mi sana?” Florinda’nın ses tonu tekdüze ve adeta ilgisizdi. Beni suçlamıyordu, yine de suçladığını hissediyordum.
“Bir şeyler söylemiş olabilir,” dedim domuzuna kayıtsız bir tavırla. Kaşlarını çattığını görünce kendimi savunmak zorunda hissettim. Ona sık sık kendi başıma orada kaldığımı ve Isidoro Baltazar’ın beş ya da beş yüz kilometre uzakta olmasının hiçbir şey fark ettirmeyeceğini düşündüğümü söyledim. Sürekli başını sallamasından cesaretlenerek, sır verir gibi, okul ödevimi orada yapmaktan başka, dolaplardaki kitapları tekrar düzenleyerek saatler geçirdiğimi söyledim. Kitapları yazarlarına ve konularına göre tekrar kümeliyordum. “Bazı kitaplar o kadar yeni ki sayfaları kesilmemiş,” diye açıkladım. “Onları bir yana ayırıyorum. Esasında bu gece buraya bu işi yapmak için geldim.”
“Sabahın üçünde mi?” diye haykırdı.
Yüzüm kızararak başımı salladım. “Daha kesilecek pek çok sayfa var. Sayfalara zarar vermemek için çok dikkatli olunması gerektiğinden çok zaman alıyor. Mamafih, sakinleştirici bir iş bu. Uyumama yardım ediyor.”
“Olağanüstü,” dedi Florinda usulca.
Açıkça beni onaylamasından cesaretlenerek konuşmaya devam ettim. “Burada olmanın bana nasıl bir etki yaptığını anlayacağına eminim,” dedim. “Bu dairede eski yaşantımdan, Isidoro Baltazar ve onun sihirli dünyasından başka herkesten ve her şeyden kopuk hissediyorum kendimi. Buradaki hava bile içimi bir uzaklık duygusuyla dolduruyor.” Yüksek sesle uzun bir iç çektim. “Çoğu zaman burada tek başıma olsam da hiç kendimi yalnız hissetmiyorum. Bu dairenin atmosferinde ki bir şey bana cadıların evini hatırlatıyor. Önceleri o kadar tedirgin edici bulduğum o aynı soğukluk ve duygusuzluk duvarların içine işliyor. Ve benim gece gündüz aradığım da işte bu sıcaklığın olmaması, bu uzaklık. Bunu tuhaf bir şekilde güven verici buluyorum. Bana kuvvet veriyor bu.”
Florinda sanki inanamıyormuş gibi, “Hayret!” diye fısıldadı ve çaydanlığı lavaboya götürdü. Su sesi yüzünden işitemediğim bir şeyler söyledi, sonra su dolu çaydanlığı ocağa koydu.
Dramatik bir şekilde içini çekerek, “Burada kendini bu kerte evde hissetmene sevindim,” dedi. “Bir eşin olduğunu bilerek böyle küçük bir yuvada duyman gereken o güvenliği hissetmene sevindim.” Son derece şakacı bir ses tonuyla, Isidoro Baltazar’ı mutlu etmek için elimden gelen her şeyi yapmam gerektiğini ve buna, korkunç bir dobralıkla tasvir ettiği, cinsel uygulamaların da dahil olduğunu ekledi.
Böyle şeyleri duymaktan sersemleyerek ağzım açık ona bakakaldım. Mutfağın kendine özgü düzenini iyi bilen birisi gibi becerikli ve güvenli bir şekilde iki kupayla benim özel demliğimi ve dolapta kalın Almanca ve Fransızca Cassels’ sözlüklerinin arkasına sakladığım çikolatalı kurabiyeleri çıkarttı.
Gülümseyerek bana döndü ve birdenbire,” Bu gece kimi bulmayı umuyordun?” diye sordu.
“Seni değil!” deyiverdim, cevabımın beni ele verdiğini çok geç anlayarak. Orada diğer genç kadınların hepsini olmasa da, en azından birini bulabileceğime neden inandığımı uzun uzadıya, ayrıntılı bir şekilde açıklamaya koyuldum.
“Zamanı gelince senin yolundan geçecekler,” dedi Florinda. “Onlarla karşılaşmayı zorlamak senin işin değil.”
Daha ne söylediğimi anlamadan, böyle sinsi olduğum için Mariano Aureliano’yu ve lsidoro Baltazar’ı suçladığım gibi onu da suçlarken buldum kendimi. Bilinmeyen bazı kadınlar yolumdan geçene dek beklememi ve onları içsel ışıltı gibi akıl almaz bir şey vasıtasıyla tanıyacağıma inanmamı beklemelerinin—imkânsız dememek için—olmayacak bir şey olduğunu söyledim. Her zamanki gibi, şikâyet ettikçe kendimi daha iyi hissettim.
Florinda söylediklerime kulak asmadı. Çayı ölçerken abartılı bir İngiliz aksanıyla, “Bir kaşık, iki kaşık ve bir kaşık da demlik için,” dedi şarkı söyler gibi. Sonra son kerte ilgisiz bir tavırla, benim için tek çılgınca ve gerçekleştirilemeyecek şeyin lsidoro Baltazar’ı bir erkek olarak düşünmek ve öyle davranmak olduğunu söyledi.
“Ne demek istediğini anlamıyorum,” dedim kendimi savunurcasına.
Yüzüm kızarana dek dikkatle gözlerini dikip bana baktı. “Ne demek istediğimi mükemmel biliyorsun,” dedi, ve kupalara çay koydu. Çenesiyle çabucak kupaların hangisini almam gerektiğini işaret etti. Elinde kurabiye kutusuyla mutfağa en yakın yatak olan lsidoro Baltazar’ın yatağına oturdu. Yavaş yavaş çayını yudumladı. Yanına oturup ben de çayımı yudumlamaya başladım.
“Hiç değişmedin,” dedi birdenbire.
“Birkaç gün önce lsidoro Baltazar da aynısını söylemişti,” dedim sertçe. “Yine de ben çok değiştiğimi biliyorum.”
Sonora’dan döndüğümden beri dünyamın altüst olduğunu söyledim ona. Uzun uzadıya, yeni bir daire bulmamı, taşınmamı ve sahip olduğum her şeyi geride bırakışımı anlattım. Başını bile sallamadan, orada sessizce bir taş gibi kaskatı oturdu.
Asabi bir şekilde gülüp, sessizliğini bozarak, “Esasında rutinleri kesmek ve erişilmez olmak konusunda pek iyi not alamıyorum,” diye itiraf ettim kekeleyerek. “Isidoro Baltazar’la yakın ilişkide olan herkes gün ile gece, hafta içi günler ile hafta sonları arasında sınır olduğunu unutur.” Sözlerimden memnun kalarak ona yan gözle baktım. “Zaman akıp gidiyor ve bazı . . .” Cümlemi bitiremedim. Tuhaf bir düşünce düşmüştü aklıma. Belleğimde, hiç kimse bana rutinleri kesmekten ya da erişilmez olmaktan bahsetmemişti. Dikkatle Florinda’ya baktım, sonra bakışım elimde olmadan titreşti. Bu Florinda'nın işi mi acaba diye sordum kendime. Bu fikirleri nereden almıştım? Ve daha da afallatıcı olan, bu fikirlerin ne anlama geldiğini tam olarak biliyordum.
Florinda, sanki düşüncelerimi izliyormuş gibi, “Bir şeyin içinden çıkmak üzere olduğuna dair bir uyarı olmalı bu,” dedi. O ana kadar rüyalarda yaptıklarımın uyanık saatlerimi büyücülerin dünyasında yolculuk etmek için gerekli özdüzence, gerekli ciddiyetle doldurmadığını söyledi.
“Hayatımda hiç böyle şeyler yapmadım ben,” dedim. “Biraz ara ver. Daha çok yeniyim.”
“Elbette,” diye hemen kabul ederek başını yastıklara yasladı ve gözlerini kapattı. O kadar uzun bir süre sessiz kaldı ki uyuduğunu sandım, konuştuğu zaman irkildim. “Gerçek bir değişim ruh halindeki, tavırlardaki ya da görünüşteki bir değişim değildir. Gerçek değişim özün tam bir dönüşümünü gerektirir.”
Ona müdahale etmek üzere olduğumu görerek parmaklarını dudağıma koydu ve, “Benim bahsettiğim türde değişim üç ayda ya da bir yılda ya da on yılda gerçekleştirilemez. Bir ömür alır bu değişim,” diye ekledi. Bir insanın yetiştirildiğinden farklı bir şey olmasının olağanüstü zor olduğunu söyledi.
“Büyücülerin dünyası bir rüya, bir efsanedir, yine de her günkü dünya kadar gerçektir,” diye konuşmaya devam etti. “Büyücülerin dünyasında iş görmek ve algılamak için, doğduğumuz günden beri yüzümüze geçirilen her günkü maskeyi çıkartmak ve ikinci bir maske, kendimizi ve çevremizi gerçekten olduğu gibi— bir kez geçici bir varoluşa açılan ve bir daha asla tekrarlanmayan nefes kesici olaylar olarak—görmemize imkân veren bir maske takmalıyız.
“Bu maskeyi kendin yapmak zorundasın.” Yatağa daha rahat oturup tekrar doldurduğum kupasını avuçlarının içine aldı ve höpürdeterek çayını yudumladı.
“Bu maskeyi nasıl yapacağım?” diye sordum.
“Öteki özünü rüyada görerek,” diye mırıldandı. “Yeni bir adrese, yeni elbiselere, yeni kitaplara sahip olarak değil elbette.” Yan gözle bana bakarak alaycı bir şekilde sırıttı. “Ve elbette yeni bir erkeğe sahip olduğuna inanarak da değil.”
Daha ben onun bu kaba suçlamasını reddedemeden, dıştan benim büyük bir hızla hareket edebilen, akıcı bir kişi olduğumu söyledi. Ama içimde sert ve katıydım. Isidoro Baltazar’ın da zaten söylemiş olduğu gibi, yeni bir daireye taşınmanın ve içimden gelen bir dürtüyle sahip olduğum her şeyi elden çıkartmanın bir değişim olduğuna inanmamın benim için yanıltıcı olduğunu iddia etti.
Eleştirisini kabul ederek başımı eğdim. Her zaman bir şeylerden kurtulmak için itici bir güç hissetmiştim. Florinda’nın da belirttiği gibi, esasında içten gelen bir dürtüydü bu. Çocukluğumdan beri dönem dönem oyuncaklarımı ve giysilerimi etrafa dağıtmıştım, annemle babam hayal kırıklığına uğramışlardı. Odamı ve dolaplarımı titizce düzenlenmiş ve neredeyse bomboş görmenin verdiği sevinç, bir şeylere sahip olmanın verdiği sevinçten daha baskındı. İçimden gelen bu dürtü bazen o kadar kuvvetliydi ki annemle babamın ve erkek kardeşlerimin dolaplarını da boşaltıyordum. Bu eşyalar hemen hiç kaybolmazlardı, çünkü bir süre giyilmediğini gördüğüm giysilerden mutlaka kurtuluyordum. Mamafih, birçok defa, babam oda oda dolaşıp gardıropları açarak ve bağırarak bir gömleğini ya da pantalonunu ararken evde tam bir karmaşa patlak vermişti.
Florinda güldü ve ayağa kalkarak ara sokağa bakan pencereye gitti. Sanki perdenin arkasından görebiliyormuş gibi karanlık perdelere baktı. Omzunun üstünden geriye bir göz atarak, geçmişle ve aileyle bağları kopartmanın bir kadın için erkek için olduğundan çok daha kolay olduğunu söyledi.
“Kadınlar,” dedi, “sorumlu değillerdir. Bu sorumluluk eksikliği kadınlara büyük ölçüde akıcılık verir. Maalesef kadınlar bu avantajı, kullansalar bile, pek seyrek kullanırlar.” Eliyle büyük metal dosya dolabına ve katlanabilir masaya dokunarak odada dolaştı. "Büyücülerin dünyası hakkında kavranılması en zor olan şey, onun tam özgürlük sunmasıdır.” Yüzünü bana dönerek yavaşça, “Ama özgürlük bedava değildir,” diye ekledi.
“Özgürlüğün bedeli nedir?”
“Özgürlüğün bedeli yüzündeki maskedir,” dedi. “O kadar rahat olduğu ve çok iyi uyduğu için değil de, bunu uzun süredir taktığın için çıkartıp atması çok zor olan bu maskedir bedeli.” Odayı arşınlamayı keserek gelip masanın önünde durdu.
“Özgürlüğün ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu bir hatip edasıyla. “Özgürlük kendin hakkındaki kaygıların hepten yok olmasıdır,” dedi yatakta yanıma oturarak. “Ve kendinle ilgilenmeyi kesmenin en iyi yolu da başkaları hakkında kaygılanmaktır.”
“Kaygılanıyorum, inan” diye yanıtladım onu. “Durmadan Isidoro Baltazar’ı ve onun kadınlarını düşünüyorum.”
“Eminim öyle yapıyorsundur,” diye hemen kabul etti başını iki yana sallayarak esnedi. “Yeni maskeni şekillendirmenin zamanı geldi. Kendinden başka hiç kimsenin damgasına sahip olmayan bir maske. Bu maskenin tek başınayken oyulması gerek. Yoksa doğru dürüst uymaz. Yoksa fazla sıkı geleceği zamanlar olacaktır, fazla gevşek, fazla sıcak, fazla soğuk . . .” En tuhaf rahatsızlıkları bir bir sayarken sesi gittikçe alçalıyordu.
Ardından uzun bir sessizlik geldi, sonra aynı uykulu sesle, “Büyücülerin dünyasını seçmek sadece seçtiğini söylemek meselesi değildir. O dünyada eylemde bulunman gerekir. Senin durumunda rüya görmen gerekiyor. Döndüğünden beri rüya gören-uyanık mıydın?” dedi.
Huysuz bir tavırla olmadığımı itiraf ettim.
“Öyleyse daha kararını vermedin sen,” dedi sertçe. “Yeni maskeni oymuyorsun. Öteki özünü rüyada görmüyorsun.
“Büyücüler dünyalarına sadece hatasız oluşlarıyla bağlıdırlar,” dedi ve gözlerinde keskin bir ışık belirerek şöyle ekledi, “Büyücüler insanları kendi görüşlerine çekmekle ilgilenmezler hiç. Büyücülerin arasında ne gurular ne de bilge adamlar yoktur, sadece naguallar vardır. Onlar liderdir, daha çok şey bildikleri ya da bir şekilde daha iyi büyücüler oldukları için değil, sadece daha çok enerjiye sahip oldukları için. Mutlaka fiziksel kuvvetten değil, varlıklarının insanın algının parametrelerini kırmasına yardım etmelerine imkân veren yapılanmalarından bahsediyorum.”
“Eğer büyücüler insanları kendi görüşlerine çekmekle ilgilenmiyorlarsa, o zaman Isidoro Baltazar neden eski nagualın çömezi?” diye sözünü kestim.
“Isidoro Baltazar büyücülerin dünyasına senin girdiğin gibi girdi,” dedi. “Onu getiren her ne ise Mariano Aureliano bunu görmezden gelemezdi. Isidoro Baltazar’a büyücülerin dünyası hakkında bildiği her şeyi öğretmek onun göreviydi.”
Florinda hiç kimsenin beni ya da Isidoro Baltazar’ı aramadığını açıkladı. Bizi onların dünyasına getiren her ne ise, bunun herhangi birinin yaptıklarıyla ya da iradesiyle hiçbir ilgisi yoktu. “Senin iradene karşı seni bu sihirli dünyada tutmak için herhangi birimizin yapacağı hiçbir şey yok,” dedi gülümseyerek. “Yine de bu dünyada kalmana yardım etmek için tasavvur edilebilen ya da edilemeyen her şeyi yaparız.”
Florinda sanki yüzünü benden saklamak istiyormuş gibi yan döndü. Sonra omzunun üstünden arkaya baktı. Gözlerinde kopuk ve soğuk bir şey belirdi. Yüz ifadesindeki bu değişiklik öyle çarpıcıydı ki korktum. İçgüdüsel olarak yanından uzaklaştım.
“Bu hususta ne benim ne de Isidoro Baltazar’ın yapamayacağı ve yapmayı isteyemeyeceği tek şey, o eski çirkin, aç gözlü ve düşkün kendin olmana yardım etmektir. Bu bir parodi olur.”
Sanki bu hakareti hafifletmek istiyormuş gibi kolunu omzuma atarak beni kucakladı. “Sana neye ihtiyacın olduğunu söyleyeceğim,” diye fısıldadı, sonra öyle uzun bir süre sustu ki ne söyleyeceğini unuttuğunu düşündüm.
“Senin iyi bir uykuya ihtiyacın var,” diye mırıldandı sonunda.
“Zerre kadar yorgun değilim,” dedim sertçe. Otomatik olarak yanıt vermiştim ve yanıtlarımın çoğunun söylenenlerin tam tersi olduğunu kavradım. Haklı olmak benim için bir prensip meselesiydi.
Florinda usulca gülerek tekrar sarıldı bana. “Bu kadar Alman olma,” diye mırıldandı. “Ve her şeyin sana net ve kesin bir şekilde açıklanmasını bekleme.” Büyücülerin dünyasında hiçbir şeyin net ve kesin olmadığını ekledi; tersine, her şey yavaş yavaş ve belirsiz bir şekilde açılıyordu. “Isidoro Baltazar sana yardım edecek,” diye güvence verdi. “Ama, sana yardım edilmeyi umduğun şekilde yardım etmeyeceğini aklında tut.”
“Ne demek istiyorsun?” diye sordum, ona bakmak için kollarından sıyrılarak.
“Sana duymak istediklerini söylemeyecek. Sana nasıl davranılacağını söylemeyecek, zira, senin de bildiğin gibi, büyücülerin dünyasında ne kural ne de nizam vardır.” Neşeli bir şekilde kıkır kıkır güldü, besbelli hüsrana uğradığım için benimle eğleniyordu. “Şunu her zaman hatırla ki sadece doğaçlamalar vardır,” diye ekledi. Sonra ağzını yayarak esnedi ve yatağın üstüne iyice yayılıp yerde düzgünce katlanmış yığılı duran battaniyelerden birine uzandı. Battaniyeyi üstüne çekmeden önce dirseğine dayanıp doğrularak bana baktı. Isidoro Baltazar’ın yürüdüğü aynı savaşçı yolunda yolculuk ettiğimi hep aklımda tutmam gerektiğini söylerken uykulu sesinde ipnotize edici bir şey vardı.
Gözlerini kapattı ve neredeyse duyulamayacak kadar zayıf bir sesle, “Onu asla gözden kaybetme,” dedi. “Onun eylemleri sana öyle ustalıklı bir şekilde yol gösterecek ki bunun farkına bile varmayacaksın. Hatasız ve emsalsiz bir savaşçıdır o.”
Aceleyle kolundan tutup sarstım. Konuşmayı bitirmeden uykuya dalmasından korkuyordum.
Florinda gözlerini açmadan, “Onu dikkatle izlersen eğer Isidoro Baltazar’ın sevgi ya da onay aramadığını göreceksin,” dedi. “Her koşul altında etkilenmeden kaldığını göreceksin. Hiçbir şey talep etmez, yine de kendinden her şeyi vermek ister. Tinden müşfik bir sözcük, uygun bir davranış şeklinde bir işaret bekler arzuyla ve bu imi aldığı zaman, çabalarını iki katına çıkararak teşekkürlerini ifade eder.
“Isidoro Baltazar yargılamaz. Dinlemek için, izlemek için kendisini kuvvetle hiçe indirger, böylelikle zafer kazanabilir ve bu zaferiyle mütevazılaşır ya da yenilir ve bu yenilgisiyle büyür.
“Dikkatle izlersen eğer, Isidoro Baltazar’ın teslim olmadığını göreceksin. Yenik düşebilir, ama asla teslim olmaz. Ve hepsinden öte Isidoro Baltazar özgürdür.”
Sözünü kesip bütün bunları zaten anlatmış olduğunu bağırmak için can atıyordum, ama daha ben bir şey soramadan Florinda derin bir uykuya dalmıştı bile.
Eğer kendi daireme dönersem sabehleyin onu kaçırabileceğimden korkarak öteki yatağa oturdum.
Farkındalık alanıma tuhaf düşünceler hücum ediyordu. Gevşedim. Bunların geri kalan normal düşüncelerimden bağlantısız olduğunu anlayınca kendimi iyiye bırakıverdim. Bu düşünceleri ışık ışınları, ani sezgi parıltıları gibi görüyordum.
Bu ani sezgi parıltılarından birini izleyerek, üstünde oturduğum yatağı popomla hissetmeye karar verdim ve hayretler içinde kalçalarım sanki yatağın içine batmış gibi hissettim. Bir an için ben yataktım ve yatak kalçalarıma dokunmak için uzanıyordu sanki. Epey bir zaman bu duyumsamanın tadını çıkarttım. O zaman rüya gördüğümü anladım; Esperanza’nın “duygularımın bana geri fırlatılması” diye tanımladığı şeyi hissettiğimi net bir şekilde anladım. Ve sonra bütün varlığım eridi, daha doğrusu, patladı.
Duyduğum sevinçten dolayı yüksek sesle gülmek istedim, ama Florinda’yı uyandırmak istemiyordum. Her şeyi hatırlamıştım! Cadıların evinde, o kaybolmuş on günde ne yaptığımı hatırlamakta güçlük çekmiyordum şimdi. Rüya görmüştüm! Esperanza’nın dikkatli gözlemi altında, tekrar ve tekrar, cadıların evinde ya da Esperanza’nın yerinde ya da o anda pek anlayamadığım başka yerlerde uyandığımı görmüştüm rüyamda.
Clara, rüyalarda gördüğüm belli bir şey belleğimde sürekli olarak sabitlenmeden önce onu iki defa görmem gerektiğini söylemişti ısrarla. Kadınların hepsini iki defadan fazla görmüştüm; sürekli olarak belleğime kazınmışlardı. Yatağa oturup Florinda'nın uyumasını seyrederken, o kaybolmuş günlerde rüya benzeri bir durumdayken ilişkiye geçtiğim büyücülerin grubundaki öteki kadınları da hatırladım. Sanki büyüyle önümde belirivermişler gibi ya da daha doğrusu sanki bedensel olarak o olaylara geri dönmüşüm gibi açıkça görüyordum onları.
En çarpıcı olanı Nelida’ydı. Florinda’ya o kadar çok benziyordu ki ilkin onun ikizi olduğunu sanmıştım. Sadece Florinda kadar uzun ve ince değil, üstelik gözleri, saçları ve ten rengi de aynıydı; yüz ifadeleri bile aynıydı. Mizaç olarak da benziyorlardı, sadece Nelida daha durgun ve daha az güçlü olduğu izlenimini veriyordu. Florinda’nın bilgeliğinden ve enerjik gücünden yoksun gibi görünüyordu. Yine de Nelida’da güven verici sabırlı ve sessiz bir kuvvet vardı.
Hermelinda rahat Carmela’nın küçük kızkardeşi sanılabilirdi. Zayıf, bir altmışlık bedeninin narin yuvarlak hatları vardı, zarif tavırlarının da öyle. Carmela’dan daha az kendine güvenli görünüyordu. Tatlı dilliydi ve bir şekilde zarafet taşıyan hızlı ve ani hareketleri vardı. Arkadaşları çekingenliğinin ve sessizliğinin diğerlerinin en iyi yönlerini meydana çıkarttığını ve Hermelinda'nın bir grubu, hatta iki kişiyi bile aynı anda idare edemeyeceğini söylemişlerdi bana.
Clara’yla Delia ikisi fevkalade şakacı bir ekip oluşturuyorlardı. İlk başta göründükleri kadar cüsseli değillerdi esasında. Dinçlikleri, zindelikleri, enerjileri onların çok iri ve dayanıklı kadınlar olduklarını düşündürüyordu insana. Son kerte zevkli rekabet oyunları oynuyorlardı. En ufak bir fırsat bulduklarında tuhaf eksantrik kıyafetlerle gösteriş yapıyorlardı. Her ikisi de çok iyi gitar çalıyordu, birbirine uyan çok güzel sesleri vardı; biri ötekini bastırmaya çalışarak şarkı söylüyorlardı, sadece İspanyolca değil, İngilizce, Almanca, Fransızca ve İtalyanca da söylüyorlardı. Repertuvarlarında baladlar, halk şarkıları, en son pop şarkıları da dahil olmak üzere, akla gelebilecek her tür popüler şarkı vardı. Bir şarkının ilk dizesini ezberden söylemem ya da mırıldanmam yeterdi. Ya Clara ya da Delia benim için bütün şarkıyı sonuna kadar söyleyiveriyorlardı. Sonra bir de duruma göre dizeler yazma yarışmaları vardı.
Benim için şiirler yazarak imzalamadan kapımın altından atıyorlardı. Bu şiiri kimin yazmış olduğunu tahmin etmem gerekiyordu. Hepsi de, eğer onun beni sevdiği gibi ben de onu gerçekten seviyorsam sezgisel olarak şairi tanıyacağımı iddia ediyordu.
Onların bu rekabetini bu kadar keyifli bir şekilde cazip kılan şey, bunda bir üstünlüğün söz konusu olmamasıydı. Bunu birbirlerini alt etmek için değil, eğlenmek amacıyla yapıyorlardı. Clara’yla Delia’nın dinleyicileri kadar eğlendiklerini söylemeye gerek yok.
Eğer biri hoşlarına giderse, ki ben gitmiştim galiba, sevgilerinin ve sadakatlerinin sınırı yoktu. Her ikisi de beni şaşırtıcı bir sebatla savunuyorlardı, hatta hatalı olan ben olsam bile. Onların gözünde ben mükemmeldim ve hiç hata yapamazdım. Bu güveni ayakta tutmanın karşılıklı sorumluluk olduğunu onlardan öğrendim. Onları hayal kırıklığına uğratmaktan korkarak onların beklentilerine göre yaşamaya çalıştığım falan yoktu, mükemmel olduğuma inanmak ve onlara karşı hatasız bir şekilde davranmak benim için en doğal şeydi.
Bütün bu kadınların içinde en tuhafı, bana hiçbir zaman hiçbir şey öğretmeyen rüya görme öğretmenim Zuleica’ydı. Benimle hiç konuşmuyordu hatta belki de var olduğumun farkına bile varmamıştı.
Tıpkı Florinda gibi Zuleica da çok güzeldi; o kadar çarpıcı değildi belki, ama çok daha uçarı bir güzelliği vardı. Narindi; iki yana doğru uzanan kaşlarıyla koyu renk gözlerini, küçük ve kusursuz burnunu ve ağzını, beyazlaşan kıvırcık koyu renk saçları çevreliyordu. Bütün bunlar ondaki o dünyevi olmayan işlere dalmışlık havasını belirginleştiriyordu.
Vasat bir güzellik değildi onunkisi, amansız bir öz-denetimle kıvamını bulan ince bir güzelliği vardı. Başkalarının gözünde güzel ve cazip olmanın komik bir faktör olduğunun gayet farkındaydı. Bunu kabul etmeyi öğrenmişti ve sanki kazandığı bir ödül gibi kullanıyordu bunu. Bu nedenle herkese ve her şeye karşı tamamıyla kayıtsızdı.
Zuleica vantrilok olmayı öğrenmişti ve bunu olağanüstü bir sanat haline getirmişti. Ona göre, dudakları hareket ettirerek seslendirilen sözcükler gerçekte olduklarından çok daha fazla zihin karıştırıyorlardı.
Zuleica’nın, bir vantrilok olarak önündeki duvarlara, masalara, porselenlere ya da herhangi bir nesneye konuşma alışkanlığına bayılıyordum, bu yüzden ne zaman ortalıkta görünse onu takip ediyordum. Sanki hiç havayı devindirmiyor, hiç yere değmiyor gibi yürüyordu evde. Diğer büyücülere bunun bir illüzyon olup olmadığını sorduğum zaman bana Zuleica’nın ayak izi bırakmaktan nefret ettiğini açıkladılar.
Bütün kadınlarla karşılaşıp ilişkiye geçtikten sonra bana rüya görücülerle iz sürücüler arasındaki farkı açıkladılar. Bunları iki gezegen olarak adlandırıyorlardı. Florinda, Carmela, Zoila ve Delia iz sürücüydüler: büyük bir fiziksel enerjisi olan güçlü varlıklar; tuttuğunu koparan insanlar; yorulmak bilmez işçiler; rüya gören-uyanık dedikleri bu aşırı farkındalık durumunun uzmanları.
Öteki gezegen— rüya görücüler— öbür dört kadından oluşuyordu: Zuleica, Nelida, Hermelinda ve Clara. Bunların daha incelikli bir niteliği vardı. Daha az güçlü ya da daha az enerjik değillerdi; daha ziyade, enerjileri o kadar görünürde değildi. En sıradan bir etkinlikte bulundukları zaman bile, dünyevi olmayan işlere dalmış gibi bir his uyandırıyorlardı. “Bu dünyadan başka dünyalarda rüya görme” dedikleri, başka bir özel farkındalık durumunun uzmanıydılar. Bana bunun kadınların ulaşabildikleri en karmaşık farkındalık durumu olduğu söylenmişti.
Rüya görücülerle iz sürücüler beraber çalıştıkları zaman, iz sürücüler derin bir nüveyi saklayan koruyucu, sert bir dış tabaka gibiydiler. Rüya görücüler ise bu derin nüveydiler; sert dış tabakaya kanat geren yumuşak bir kalıp gibiydiler.
Cadıların evindeki o günlerde, sanki onların en değerli şeyleriymişim gibi bakılıp gözetilmiştim; sanki bir bebek imişim gibi üstüme titreyip şımartmışlardı beni. Bana en sevdiğim yemekleri pişirmişlerdi; o zamana dek sahip olduğum en zarif ve üstüme en iyi uyan kıyafetler hazırlamışlardı bana. Dediklerine göre, uyanacağım günü bekleyerek bir tarafa kaldırdıkları hediyeler, değerli mücevherler ve düpedüz gülünç şeyler yağdırmışlardı bana.
Büyücülerin dünyasında iki kadın daha vardı: Martha ve Teresa adında iki şişman kızdı bunlar. Her ikisi de göze çok hoş görünüyorlardı ve her ikisinde de birbirine taş çıkartan bir iştah vardı. Kimseyi aldattıkları falan yoktu, ama kilerde gizli bir bölmede çeşit çeşit şekerlerden, çikolata ve kurabiyelerden oluşan bir erzak saklıyorlardı. Ta en başından beri beni sır ortakları yaptılar, ve erzaklarını özgürce kullanmam için teşvik ettiler, tabii ben de öyle yaptım.
Martha daha büyüktü. Yirmilerini yarılamıştı. Alman ve Kızılderili ırklarının egzotik bir karışımıydı. Teni bütünüyle beyaz olmasa da soluktu. Yumuşak, kıvırcık şaşaalı siyah saçları, elmacık kemikleri yüksek geniş yüzünü çevreliyordu. Yana yatmış gözleri fevkalade parlak mavi-yeşil bir renkteydi; bir kedininkine benzeyen adeta pembemsi şeffaf, küçük, narin kulakları vardı.
Martha üzgün bir tavırla uzun uzun iç çekmeye—bunun Almanvari olduğunu iddia ediyordu—ve Kızılderili ruhunun bir mirası olan kasvetli suskunluklara pek düşkündü. Son zamanlarda keman dersleri almaya başlamıştı ve günün her saatinde alıştırma yapıyordu. Kimse onu eleştirmiyor ya da kızmıyordu, hepsi onun çok iyi bir müzik kulağı olduğunda birleşiyorlardı.
Teresa sadece bir altmış boyundaydı, ama cüssesi onu çok daha uzun gösteriyordu. Bir Meksikalıdan çok bir Hintliye benziyordu. Kusursuz cildi parlak, kremsi açık kahverengiydi. Badem şeklindeki berrak, koyurenk gözleri uzun, kıvrık ve öyle kalın kirpiklerle çevrelenmişti ki gözkapakları inik duruyordu, bu da ona düşsel, dalgın bir ifade veriyordu. Nezaketi ve tatlı mizacı insanda onu koruma isteği uyandırıyordu.
Teresa’nın da sanatkâr bir yönü vardı. Öğleden sonra geç saatlerde suluboya resim yapıyordu. Sehpası önünde, boyaları, suyu, fırçaları ve tablası hazır bir şekilde, ışığın ve gölgelerin uygun olmasını bekleyerek avluda saatlerce oturur, sonra, Zen-benzeri bir denetim ve akıcılıkla boyaya batırılmış fırçalarını kâğıda vurmaya başlardı.
Gizli kalmış bu anılarımın büyük kısmı yüzeye çıkmıştı. Tükenmiştim. Florinda’nın odada bir yükselip bir alçalan hafif horultusunun ritmi ipnotize ediciydi.
Gözlerimi açtığımda ilk yaptığım şey Florinda’yı çağırmak oldu. Cevap vermedi. Yatak boştu. Şiltenin altına sıkıca sıkıştırılan sarı çarşafta, orada uyumak bir yana, birinin oturduğunu bile kanıtlayacak hiçbir şey yoktu. İki yastık her zamanki yerlerindeydi— duvara yaslanmışlardı—ve kullandığı battaniye yerdeki battaniye yığınının üstündeydi.
Onun gerçekten oraya gelmiş olduğunu gösteren bir işaret, bir ipucu bulmaya çalışarak sabırsızca daireyi aradım. Hiçbir şey, hatta banyoda bir tek uzun beyaz saç bile bulamadım.

14

Cvp: Florinda Donner - Rüyacı

13

TAMAMEN UYANIK OLDUĞUM zamanlarda, o kayıp günlerin yitirilmediğini kesin olarak bilmek dışında, o günler hakkında pek bir şey hatırlamıyordum. O günler süresince, içsel bir anlamı olan, bir türlü sırrına varamadığım bir şey olmuştu bana. Bütün bu belirsiz anıları hatırlamak için bilinçli bir çaba göstermiyordum; sadece yarı-gömülü orada olduklarını biliyordum, tıpkı az biraz tanıdığımız ama adlarını hatırlayamadığımız insanlar gibi.
Hiçbir zaman iyi uyuyan biri olmamıştım, ama o geceden itibaren—Florinda’nın Isidoro Baltazar’ın stüdyosunda ortaya çıkışından beri— sırf rüya görmek için her saat uyumaya başladım. Ne zaman uzansam kendimden geçiveriyor, hiç aralıksız, aşırı uzun bir süre uyuyordum. Kilo da almıştım, ama maalesef hiç de doğru yerlerde toplanmamıştı bu kilolar. Ne var ki, büyücülerle beraber rüya görmedim hiç.
Bir öğleden sonra, birdenbire yüksek bir takırtı sesiyle uyandım. Isidoro Baltazar çaydanlığı lavaboya düşürmüştü. Başım ağrıyor, gözlerim bulanıklaşıyordu. Hemen hatırımdan çıkan kokunç bir rüya vardı belleğimde. Müthiş terliyordum. “Hepsi senin hatan,” diye bağırdım Isidoro Baltazar'a. “Bana yardım etseydin hayatımı uyuyarak geçirmezdim.” Atıp tutmak, kendimi sabırsızlığa ve hüsrana koyuvermek istiyordum. Ama birdenbire, bunu yapamayacağım, çünkü artık alıştığım gibi şikâyet etmekten zevk almadığım dank etti kafama.
Sanki düşündüklerimi yüksek sesle söylemişim gibi Isidoro Baltazar’ın yüzü parladı. Sandalyesini çekip ata biner gibi oturdu. "Sana yardım edemeyeceğimi biliyorsun,” dedi. “Kadınların farklı bir rüya görme yolu var. Kadınların rüya görmek için ne yaptıklarına benim aklım ermiyor bile.”
Kaba bir tavırla, “Yaşantında bu kadar kadın varken bilmen gerekir,” diye cevabı yapıştırdım.
Güldü; sanki hiçbir şey keyfini bozmuyordu. “Kadınların rüya görmek için ne yaptıklarına aklım ermeye bile başlamadı daha,” diye devam etti. “Erkeklerin rüyada dikkatlerini ayarlamak için hiç durmadan uğraşmaları gerekir, kadınlar bunun için uğraşmazlar, ama onların içsel disiplin kazanmaları gerekir.” Işıl ışıl bir gülümsemeyle, “Sana yardım edebilecek bir şey var,” diye ekledi. “Rüya görmeye o her zamanki içten gelen itici tavrınla yaklaşma. Bırak o sana gelsin.”
Bir şey söylemek için ağzımı açtım, ama hemen kapattım. Şaşkınlığım bir anda öfkeye dönüşmüştü. Daha önce kazandığım içgörüyü unutarak ayakkabılarımı giydim ve hiddetle ayaklarımı sertçe yere vurarak ve kapıyı arkamdan hızla çekmeyi de unutmayarak çıktım gittim. Isidoro Baltazar’ın kahkahası park alanındaki arabama kadar beni izledi.
Mahzun mahzun, son kerte yalnız olduğumu ve sevilmediğimi hissederek ve hepsinden öte kendime acıyarak kumsala sürdüm arabayı. Kumsal ıssızdı. Yağmur yağıyordu. Rüzgâr yoktu, yağmur dik ve yavaş yavaş yağıyordu.
Usulca kıyıya çarpan dalgalarla suya vuran yağmurun suskunlaştırıcı sesinde huzurlu bir şey vardı. Ayakkabılarımı çıkarttım, pantalonumun paçalarını kıvırdım, kendimi böylesine kaptırdığım bu ruh halimden arınana kadar yürüdüm. Usulca kıyıya çarpan dalgaların arasından Florinda’nın sözlerini duyunca bu ruh halimden kurtulduğumu anladım. “Bu tek başına vereceğin bir mücadele.” Bu sözler bana tehditkâr gelmedi; hakikaten yalnız olduğumu kabul ettim o kadar. Ve ne yapmam gerektiğine dair bana inanç veren de bu kabulleniş oldu. Bekleyecek biri olmadığım için de hemen
harekete geçtim.
Isidoro Baltazar’ın kapısının altına bir not bırakarak—beni bundan vazgeçirmek için dil dökmesini istemiyordum— cadıların evine doğru yola koyuldum. Tucson’a kadar bütün gece araba sürdüm. Bir motele girdim ve hemen hemen bütün gün uyudum, sonra öğleden sonra geç saatlerde, Isidoro Baltazar'ın dönüş yolculuğumuzda izlediği aynı rotayı takip ederek tekrar yola koyuldum.
Yön duygum zayıftı, ama bu rota zihnime iyice kazınmıştı. Şaşırtıcı bir güvenle nereye sapılacağını, hangi yoldan gidileceğini tam olarak biliyordum. Göz açıp kapayıncaya kadar cadıların evine ulaşmıştım. Arabaya bindiğim zamanla cadıların evine varışım arasında hiç zaman geçmediği duygusunu kaybetmek istemediğim için zahmet edip saatime bakmadım.
Evde kimsenin olmaması hiç canımı sıkmadı. Bana doğrudan doğruya, resmi bir davet yapılmadığının farkındaydım. Fakat Nelida’nın, bana verdikleri bütün hediyeleri koyduğu küçük bir sepeti bir çekmeceye saklarken, istediğim zaman geri gelmemi söylediğini açıkça hatırlıyordum. “Gece ya da gündüz, bu sepet seni sağ salim içeri alacaktır.” sözleri kulaklarımda çınlıyordu.
Sadece alışkanlıktan gelen bir güvenle, dosdoğru Esperanza’nın bana verdiği odaya gittim. Volanlı, beyaz hamak sanki beni bekliyormuş gibi hazırdı. Sonunda içimi belli belirsiz bir huzursuzluk kaplamaya başlamıştı, ama korkmam gerektiği kadar korkmuş değildim. Pek de gevşemeden, ileri geri sallanmak için bir bacağımı dışarıda bırakarak kendimi hamağa bıraktım.
“Korkularımın canı cehenneme,” diye bağırdım ve bacağımı içeri çekip eklemlerim çatırdayana kadar bir kedi gibi rahatça gerindim.
“Oo, sağ salim geri gelmişsin,” dedi bir ses koridordan.
Onu görmemiştim, sesini tanıdığım da söylenemezdi, ama onun Nelida olduğunu biliyordum. İçeri girmesini bekledim, ama girmedi.
“Yemeğin mutfakta,” dediğini işittim. Ayak sesleri kapımdan uzaklaşarak koridorda kayboldu.
Yerimden kalkıp arkasından fırladım. “Bekle, bekle, Nelida!” diye bağırdım. Mutfağa giderken holde önünden geçtiğim odalarda kimse yoktu. Hatta bütün evde hiç kimse yoktu. Yine de onların orada olduğundan emindim. Seslerini, gülüşlerini, tabak çanakların ve tavaların tıkırtılarını işitiyordum.
Bundan sonraki birkaç günü, anlamlı bir şeylerin olmasını bekleyerek sürekli beklenti içinde geçirdim. Ne olacağını tahayyül edemiyordum, ama bunun kadınlarla bağlantılı olması gerektiğini biliyordum.
Nedendir bilinmez, kadınlar görünmek istemiyorlardı. Onların bu şaşırtıcı derecedeki gizli davranışları karşısında, bir gölge gibi, sinsi sinsi, sessizce dolanıyordum koridorlarda. Kadınları şaşırtmak için ustalıkla tasarladığım sinsi planlar bir yana, onları şöyle bir göz ucuyla bile göremedim. Arkalarında seslerinin ve kahkahalarının tınısını bırakarak, sanki dünyaların arasında süzülüyorlarmış gibi evde, odalarda bir içeri bir dışarı süzülüp duruyorlardı.
Bazen acaba kadınlar gerçekten orada mı, acaba ayak sesleri, mırıltılar ve kıkırdamalar sadece hayalimin bir ürünü mü diye merak ediyordum. Tam bunların benim hayal gücüm olduğuna inanmak üzereyken birinin avluda bir şeyleri tamir ettiğini duyuyordum. O zaman yenilenmiş bir şevk, bir beklenti ve heyecanla evin arkasına koşuyor, sadece bir kez daha alt edildiğimi anlamış oluyordum. Böyle zamanlarda, gerçek cadılar olarak kadınların, çıkardığım seslere karşı tetikte durmalarını sağlayan yarasa gibi bir içsel yankı sistemleri olduğuna inanıyordum.
Onları mutfakta ocağın önünde yakalayamayınca uğradığım hayal kırıklığı, benim için bıraktıkları küçük egzotik yemekleri görünce kayboluveriyordu; yemeklerin lezzeti porsiyonların küçük olmasını fazlasıyla telafi ediyordu. Büyük bir hazla bu mükemmel yemekleri yiyiyordum, ama yine de aç kalıyordum.
Bir gün, tam alacakaranlıktan önce, bir erkek sesinin evin arkasından yavaşça adımı seslendiğini işittim. Hamağımdan fırladığım gibi koridora koştum. Bakıcıyı görünce öyle sevindim ki, adeta bir köpek gibi üstüne zıpladım. Sevincime hâkim olamayarak yanaklarından öptüm.
“Dikkat et, nibelunga.” Bunu Isidoro Baltazar’ın sesi ve tavrıyla söylemişti. Geriye sıçradım, gözlerim şaşkınlıktan kocaman açılmıştı. Bana göz kırptı ve, “Kendini kaybetme, çünkü bundan sonra yapacağın, benden istifade etmek olacaktır,” dedi.
Bir an sözlerinden ne anlam çıkaracağımı bilemedim. Ama güven verircesine gülerek sırtıma vurduğu zaman tamamen gevşedim.
“Seni görmek çok güzel,” dedi yavaşça.
“Seni görmek harika!” dedim sıkılgan sıkılgan kıkırdayarak. Sonra öbürlerinin nerede olduğunu sordum.
“Buralardalar,” dedi yarım ağızla. “Şu anda esrarengiz bir şekilde ulaşılmaz durumdalar, ama hep buralardalar.” Hayal kırıklığına uğradığımı görerek, “Sabırlı ol,” diye ekledi.
“Buralarda olduklarını biliyorum,” diye mırıldandım. “Benim için yemek bırakıyorlar.” Abartılı bir şekilde rol yaparak omzumun üstünden bir göz attım ve sır verir gibi, “Ama hâlâ açım. Porsiyonlar çok küçük,” dedim.
Bakıcıya göre erk yiyeceklerinin doğal durumuydu bu: asla yeterince yiyemezdi insan onlardan. Kendi yemeğini kendinin pişirdiğini—kuşbaşı doğranmış domuz, sığır ya da tavuk etiyle beraber pilav ve fasulye—üstelik asla aynı saatte olmamak üzere günde sadece bir kez yediğini söyledi.
Sonra beni geçici olarak kaldığı yere götürdü. Mutfağın arkasındaki, yasemin ve okaliptüs kokularıyla kesifleşmiş havanın kapalı perdelerin etrafında ağır ve hareketsiz öylece durduğu, ağaçtan ve demirden yapılmış garip heykellerin arasında o büyük, darmadağınık odada yaşıyordu. Kullanmadığı zaman katlayıp bir köşeye koyduğu portatif bez bir yatakta uyuyor, yemeğini ince uzun ayaklı küçük bir masada yiyiyordu.
Bakıcı, o gizemli kadınlar gibi kendisinin de rutinleri sevmediğini söyledi. Gündüz ya da gece, sabah ya da öğleden sonra hepsi aynıydı onun için. Canı ne zaman isterse o zaman açıklığın dışındaki yaprakları tırmıklıyor, avluyu süpürüyordu; yerdekilerin çiçek ya da yaprak olması önemli değildi.
Bunu izleyen günlerde, görünüşe göre plansız programsız olan bu yaşam biçimine uymaya çalışırken korkunç bir zaman geçirdim. İşe yarama arzusundan çok, içten gelen itici bir hisle günlük işlerinde bakıcıya yardım ediyordum. Ayrıca yemeğini paylaşmak için yaptığı teklifleri istisnasız kabul ediyordum. Yemekleri de arkadaşlığı kadar nefisti.
Onun bakıcıdan fazla bir şey olduğuna kanaat getirerek, dolambaçlı sorularımla onu hazırlıksız yakalamak için elimden geleni yaptım; ama bu teknik bir işe yaramadı, çünkü tatmin edici bir cevap alamadım hiç.
Bir gün yemek yerken, açıkça, “Nerelisin sen?” diye sordum.
Başını tabağından kaldırıp bana baktı ve sanki düpedüz bir sorgulama bekliyormuş gibi, itaatkâr bir şekilde, açık pencerenin bir resim gibi çevrelediği doğudaki dağları gösterdi.
“Bacatete Dağları mı?” Sesimden ona inanmadığım belli oluyordu. “Ama sen bir Kızılderili değilsin,” diye mırıldandım canım sıkılmış bir halde. “Benim gördüğüm kadarıyla sadece Mariano Aureliano, Delia Flores ve Genaro Flores Kızılderili.” Yüzündeki şaşkın ve beklenti içindeki ifadeden cesaret alarak, bana göre Esperanza’nın ırksal kategorileri aştığını ekledim. Masanın üstünden uzanarak, sır verir gibi bir ses tonuyla, daha önce Florinda’ya anlattıklarımı söyledim ona. “Esperanza bir insan gibi doğmamış. O bir büyüyle meydana gelmiş. Şeytanın ta kendisi o.”
Bakıcı sandalyesinde arkaya yaslanarak neşeyle bağırdı. “Ya Florinda’ya ne dersin? Fransız olduğunu biliyor muydun? Daha doğrusu, anne babası Fransızdı. Meksika’ya Maximilian ve Carlota’yla birlikte gelen ailelerdendiler.”
“Florinda çok güzel,” diye mırıldandım, bin sekiz yüzlerde Avusturya Prensinin tam olarak ne zaman Napolyon tarafından Meksika’ya gönderildiğini hatırlamaya çalışarak.
“Baştan aşağıya süslenip püslendiği zaman görmedin onu,” dedi bakıcı çoşkuyla. “O zaman bambaşka bir şey oluyor. Yaşın onun için hiçbir anlamı yok.”
Hüsnükuruntuya kapılarak, kibirli bir havayla, “Carmela benim Florinda gibi olduğumu söyledi,” dedim.
Bakıcı içinde kabaran bir kahkahayla sandalyesinden ayağa fırladı. “İşte başladık.” Bunu belli bir duyguyla söylememişti, sanki bu sözlerinin nasıl anlaşılacağını en ufak umursamıyormuş gibiydi.
Bu sözlerine ve duygusuzluğuna sinirlenerek ona gizleyemediğim bir düşmanlıkla ters ters baktım. Sonra konuyu değiştirmek maksadıyla ona Mariano Aureliano’yu sordum. “Tam olarak nereli o?”
Pencereye doğru giderek, “Nagualların nereli olduğunu kim bilir?” diye mırıldandı. Gözlerini uzun bir süre uzaktaki dağlara dikti, sonra tekrar bana dönerek, “Kimileri nagualların cehennemden geldiğini söylüyor. Ben buna inanıyorum. Kimileri de nagualların insan bile olmadıklarını söylüyor,” dedi. Yine sustu, acaba o uzun sessizlik tekrarlanacak mı diye merak ettim. Sanki sabırsızlandığımı sezmiş gibi gelip yanıma oturdu ve, “Bana sorarsan naguallar süper insanlardır derim,” diye ekledi. “İnsan tabiatı hakkında her şeyi bilmelerinin nedeni bu. Bir naguala yalan söyleyemezsin. İçini görürler. her şeyin içini görür onlar. Uzayın içini bile, bu dünyadaki başka dünyaları ve bu dünyanın dışındaki başka dünyaları da görürler.”

Konuşmayı kesmesini dileyerek sandalyemde huzursuzca kıpırdandım. Onu böyle bir konuşmaya soktuğuma pişman olmuştum. Adamın deli olduğundan hiç şüphem kalmamıştı. “Hayır, deli değilim,” dedi. Yüksek sesle bir çığlık attım.
“Daha önce hiç duymadığın şeyler söylüyorum, hepsi bu.” Kendimi savunuyormuşum gibi bir hava takınarak, gözlerimi kırpıştırdım. Ama bu huzursuzluğum bana cesaret vermişti. Ona dobra dobra, “Neden benden saklanıyorlar?” diye sordum.
“Bu çok açık,” diye cevabı yapıştırdı, sonra bunun benim için hiç de açık olmadığını görerek ekledi, “Senin bunu bilmen gerekir. Sen ve senin türündekiler ekipsiniz, ben değil. Onlardan biri değilim ben. Ben sadece bakıcıyım. Makineyi yağlıyorum ben.”
Kızarak, “Kafamı olduğundan daha da çok karıştırıyorsun,” diye mırıldandım. O sırada şimşek gibi anlık bir içgörü parladı içimde. “İma ettiğin ekipte kimler var?”
“Geçen sefer buradayken karşılaştığın bütün kadınlar. Rüya görücüler ve iz sürücüler. Bana iz sürücülerin senin türün olduğunu söylediler. Onlardan birisin sen de.”
Kendisine bir bardak su doldurarak pencereye doğru gitti. Birkaç yudum içti, sonra nagual Mariano Aureliano’nun beni Tucson’da yemeğime bir hamamböceği koymam için kafeye gönderdiği zaman iz sürücülük yeteneklerimi denemiş olduğunu söyledi. Sırtını pencereye döndü ve dosdoğru yüzüme bakarak, “Başarısız oldun,” diye ekledi.
“Bu saçmalıkları duymak istemiyorum,” diye sözünü kestim. Hikâyenin geri kalanını işitmek niyetinde değildim.
Yüzünü haylazca buruşturdu. “Ama bu başarısızlığından sonra hiç saygı ya da hiç utanç duymadan nagual Mariano Aureliano’ya bağırıp tekme atarak kendini temize çıkarttın. İz sürücülerin,” dedi üstüne basarak, “insanlarla uğraşma konusunda bir hünerleri vardır.”
Anlattıklarından tek kelime anlamadığımı söylemek için ağzımı açmıştım ki hemen vazgeçtim.
“Şaşırtıcı olan,” diye devam etti, “büyük bir rüya görücüsün sen. Eğer bu olmasaydı Florinda gibi olurdun -boy ve güzellik hariç tabii.”
Dişlerimi gıcırdatarak gülümsedim ve bu yaşlı dalkavuğa içimden sessizce küfrettim.
“Piknikte kaç tane kadın olduğunu hatırlıyor musun?” diye sordu birdenbire.
Pikniği göz önüne getirebilmek için gözlerimi yumdum. Okaliptüs ağaçlarının altına yayılan çadır bezinin üstünde oturan altı kadını açıkça görüyordum. Esperanza yoktu, ama Carmela, Zoila, Delia ve Florinda oradaydı.
İyice aptala dönerek, “Diğer ikisi kimdi?” diye sordum.
Zeki bir gülümsemeyle yüzü buruşarak takdir edercesine, “Ah,” diye mırıldandı. “O ikisi başka bir dünyadan gelen rüya görücülerdi. Açıkça gördün onları, ama sonra ortadan kayboldular ve zihnin onların yok olduğunu kabullenmedi, çünkü bu fazlasıyla tuhaf olurdu.”
Dalgın dalgın başımı salladım. Orada altı kadın olduğunu bilmeme rağmen gerçekte dört kadın gördüğümü aklım almıyordu.
Bunu o da düşünmüş olmalıydı ki dördü üzerine odaklanmamın doğal olduğunu söyledi. “Diğer ikisi senin enerji kaynağın. Onlar cisimsizdir ve bu dünyadan değiller.”
Aklım karışmış ve afallamış bir halde ona bakakaldım; soracak başka bir sorum yoktu.
“Sen rüya görücülerin gezegeninde olmadığın için,” diye açıkladı, “rüyaların kâbus halinde ve rüyalarla gerçeklik arasındaki geçişlerin çok kararsız ve sen ve diğer rüya görücüler için çok tehlikeli. Bu sebeple Florinda hızını kesip seni korumayı üstlendi.”
Öyle bir hızla yerimden kalktım ki sandalye devrildi. “Başka bir şey bilmek istemiyorum!” diye bağırdım. Onların çılgınca yöntemlerini ve mantık dizgelerini bilmemenin benim için daha hayırlı olacağını söyleyecektim ki tam zamanında kendimi tuttum.
Bakıcı elimden tuttu ve beni açıklıktan ve çalılıkların içinden geçirerek küçük evin arkasına götürdü.
“Jenaratör konusunda yardıma ihtiyacım var,” dedi. “Tamir edilmesi gerekiyor.”
Bir kahkaha atarak jenaratörler hakkında hiçbir şey bilmediğimi söyledim. Ancak yerdeki beton bir kaplamanın kapağını açtığı zaman, evdeki ışıkların kaynağı olan elektrik akımının orada üretildiğini kavradım. Kırsal Meksika’daki elektrik ışığının ve aletlerinin benim bildiklerime benzediğini sanıyordum oysa.
O günden itibaren bakıcıya çok fazla soru sormamaya çalıştım. Vereceği cevaplar için hazır olmadığımı hissediyordum. Karşılaşmalarımız, yaşlı adamın konuştuğu o enfes İspanyolcayla boy ölçüşmek için elimden geleni yaptığım bir ritüel niteliği kazanmıştı. Onu etkilemek için odama bir yığın sözlük yığıp, yeni ve çoğunlukla artık kullanılmayan kelimeler arayarak saatler geçiriyordum.
Bir öğleden sonra bakıcının yemeği getirmesini beklerken—odasını keşfettiğimden beri ilk kez odasında yalnız kalmıştım—o eski, garip aynayı hatırladım. Aynanın lekeli, bulanık yüzeyini dikkatle inceledim.
“Eğer kendine çok fazla bakarsan aynada kapana kısılacaksın,” dedi bir ses arkamdan.
Bakıcıyı görmeyi umarak arkama döndüm, ama odada kimse yoktu. Kapıya ulaşmak için ileri atıldığımda az kalsın arkamdaki ağaç ve demirden yapılmış heykeli düşürecektim. Otomatik olarak heykeli tutmak için ileri uzandım, ama daha ben ona dokunamadan, heykel sanki tuhaf bir dairesel hareketle dönerek benden uzaklaştı, sonra da şaşırtıcı derecede insana benzeyen bir iç çekişle eski yerine indi.
“Sorun nedir?” diye sordu bakıcı odaya girerek. Sallanan masaya büyük bir tepsi koydu ve kül gibi bembeyaz kesilmiş yüzüme bakarak tekrar neyim olduğunu sordu.
“Bazen bu hilkat garibelerinin canlı olduklarını ve beni izlediklerini hissediyorum,” dedim, çenemle hemen yanımdaki heykeli işaret ederek. Yüzündeki vakur ifadeyi ve gülümsemediğini fark ederek, aceleyle hilkat garibesi derken çirkin olduklarını değil, büyüklüklerini kastettiğimi söyledim. Birkaç defa derin derin içimi çektim ve heykellerinin bana canlı oldukları izlenimi verdiklerini tekrarladım.
Gizlice etrafına göz atarak ancak duyulabilen bir fısıltıyla, “Canlılar,” dedi.
O kadar huzursuzlandım ki odasını ilk kez keşfettiğim o öğleden sonrası hakkında, sonradan kırık bir camdan perdeyi iten rüzgâr olduğu ortaya çıkan tüyler ürpertici bir mırıltıyla nasıl o odaya çekildiğim hakkında bir şeyler gevelemeye başladım. Asabi bir şekilde kıkır kıkır gülerek, sır verir gibi, “Yine de o anda bunun bir canavar olduğuna inanıyordum,” dedim. “Alacakaranlığın gölgeleriyle beslenen yabancı bir varlık.”
Bakıcı alt dudağını emerek keskin gözlerle bana baktı. Sonra bakışını hiçbir şeye odaklamadan odada dolaştırdı. “Oturup yemek yesek iyi olur,” dedi sonunda. “Yemeğimizin soğumasını istemem.” Sandalyeyi benim için çekti ve ben rahatça oturur oturmaz çınlayan bir sesle, “Onlara varlık demekte çok haklısın, çünkü onlar heykel değil. İcat onlar.” Sır verir gibi, esrarengiz bir ses tonuyla, “Büyük bir nagual tarafından, başka bir dünyada şöyle bir görülüveren örneklerden tasarlandı onlar,” dedi.
“Mariano Aureliano tarafından mı?” diye sordum.
Başını iki yana sallayarak, “Elias adında daha yaşlı bir nagual tarafından,” dedi.
“Bu icatlar neden senin odanda?” diye sordum. “O büyük nagual bunları senin için mi yaptı?”
“Hayır,” dedi. “Sadece bunlara bakıp gözetiyorum ben.” Ayağa kalkıp elini cebine soktu ve düzgün bir şekilde katlanmış beyaz bir mendil çıkartarak oradaki bir heykelin tozunu almaya koyuldu. “Bakıcı ben olduğum için bunlara bakıp gözetmek de bana düşüyor. Bir gün, karşılaştığın bütün o büyücülerin yardımıyla bu icatları ait oldukları yere teslim edeceğim.”
“Orası neresi?”
“Sonsuzluk, evren, boşluk.”
“Onları oraya nasıl götürmek niyetindesin?”
“Onları buraya getiren aynı erk vasıtasıyla: rüya gören-uyanıklığın erkiyle.”
Sesimdeki zaferi saklamaya çalışarak, “Eğer bu büyücülerin rüya gördüğü gibi rüya görüyorsan,” diye konuşmaya başladım ihtiyatla, “o zaman sen de bir büyücü olmalısın.”
“Büyücüyüm, ama onlar gibi değilim.”
Bunu böyle içten bir şekilde kabullenmesi kafamı karıştırmıştı. “Arada ne fark var?”
“Ah!” diye bağırdı bilgiç bilgiç. “Çok fark var. Ama bunu şimdi açıklayamam. Eğer açıklarsam daha çok kızacak ve marazileşeceksin. Gerçi, bir gün, kimsenin sana anlatmasına gerek kalmadan, kendi kendine bütün bunları öğreneceksin.”
Çaresizce söyleyecek bir şey, soracak başka bir soru bulmaya çalışırken, kafamın içinde çarkların döndüğünü hissedebiliyordum.
“Bana nagual Elias’ın nasıl olup da bu icatları yaptığını söyleyebilir misin?”
“Onları rüya görürken görüp yaptı,” dedi sır verir gibi. “Bazıları, bu icatları taşıyamadığı için kendisinin yaptığı kopyalar. Diğerleri ise gerçek. O büyük nagualın buraya kadar getirdiği icatlar bunlar.”
Söylediği tek söze inanmamakla beraber, elimde olmadan sordum, “Nagual Elias neden getirdi bunları?”
“Çünkü icatlar kendileri ondan bunu istediler.”
“Neden istediler?”
Bakıcı eliyle bir hareket yaparak sorularımı bir yana itti ve yemeğimi yemem için üsteledi. Merakımı tatmin etmek için isteksiz olması ilgimi daha da arttırmıştı. Kaçamak cevap vermekte bu kadar iyi iken bu garip aletler hakkında neden konuşmak istemediğini anlayamıyordum; bana herhangi bir cevap verebilirdi.
Yemeğimizi bitirdiğimiz zaman, benden portatif bez yatağını getirmemi istedi. Nereye koyulmasını istediğini bilerek, perdeli Fransız kapısının önüne koyup açtım yatağı. Hoşnut bir şekilde içini çekti ve yatağın bir ucuna iliştirilmiş olan küçük, dikdörtgen bir yastığa başını koyarak uzandı. Yastık kurumuş fasulye ve darı taneleriyle doldurulmuştu. Ona göre, bu yastık tatlı rüyalar veriyordu.
“Biraz şekerleme yapmak için hazırım şimdi,” dedi, pantolonunun kemerini gevşeterek. Bu beni kibarca dışarı atma yoluydu.
İcatlar hakkında konuşmayı reddetmesi karşısında hırçınlaşarak tabakları tepsinin üstüne koyduğum gibi odadan dışarı fırladım. Mutfağa kadar yol boyunca horultuları beni izledi.
O gece bir gitar tıngırtısıyla uyandım. Otomatik olarak, alçak hamağımın yanında duran el fenerine uzandım ve saatime baktım. Geceyarısını biraz geçiyordu. Sıkıca battaniyeye sarınıp parmaklarımın ucuna basarak iç avluya açılan koridora çıktım.
Avluda bir adam hasır bir sandalyede oturmuş gitar çalıyordu. Yüzünü göremedim, ama oraya geldiğim ilk seferinde Isidoro Baltazar’la beraber gördüğümüz adam olduğunu biliyordum. O zaman da yaptığı gibi, adam beni görünce çalmayı bıraktı; sandalyesinden kalktı ve eve girdi.
Odama geri döner dönmez adam tekrar çalmaya başladı. Tam uykuya dalmak üzereydim ki net ve güçlü bir sesle şarkı söylediğini duydum. Kilometrelerce öteden sessizlik ve boşluktan gelmesi için çağırarak rüzgâra şarkı söylüyordu.
Rüzgâr, sanki onun söylediği bu akılda kalıcı yakarışına cevap veriyormuş gibi kuvvetlendi. Çalılıkların arasında ıslık çaldı. Sararmış yaprakları ağaçlardan koparıp, onları hışırtılı öbekler halinde evin duvarlarına sürükledi.
İçimden gelen bir dürtüyle avluya açılan kapıyı açtım. Rüzgâr odayı anlatılmaz bir üzüntüyle, gözyaşlarının üzüntüsüyle değil de, gölgelerin, toz toprağın ve çölün melankolik yalnızlığıyla doldurdarak odada duman gibi dönmeye başladı. Her nefeste onu içime çekiyordum. Ciğerlerime ağır bir şekilde çöküyordu, yine de ne kadar derin nefes alırsam, kendimi o kadar hafif hissediyordum.
Dışarı çıktım ve uzun çalıların arasında sıkışa sıkışa evin arka kısmına çıktım. Beyaz badanalı duvarlar ayışığını tutmuş parlak bir şekilde rüzgârın süpürdüğü geniş açıklığa yansıtıyordu. Görünebileceğimden korkarak, ayışığının yaydığı karanlık gölgelerde saklanarak bir meyve ağacından diğerine koştum, ta ki küçük eve giden patikaya muhafızlık eden ve duvarın dışında çiçek açan o iki portakal ağacına ulaşana dek.
Rüzgâr çalılıkların içinden kıkır kıkır gülme sesleri ve belli belirsiz mırıltılar taşıyordu. Korkusuzca patikaya doğru atıldım, ama küçük, karanlık evin ön kapısına ulaştığımda cesaretimi kaybettim. Heyecandan tir tir titreyerek, yavaş yavaş açık bir pencereye doğru yaklaştım. Delia ile Florinda’nın seslerini tanıdım, ama kadınların ne yaptığını göremeyeceğim kadar yüksekti pencere.
Oraya geliş nedenimi—rüya görmekteki yetersizliğimi— çözmeme yardım edecek, zihnimi allak bullak edecek bir açıklamayla çılgına dönmeyi, çok önemli bir şey işitmeyi umarak onları dinlemeye başladım. Ama sadece dedikodu duydum. Kötü niyetli kinayelerine kendimi o kadar kaptırmıştım ki konuşmalarına gizlice kulak misafiri olduğumu unutarak bir kaç defa yüksek sesle güldüm.
Önce ilgisiz alakasız insanlar hakkında dedikodu ettiklerini sandım, ama sonra kadın rüya görücülerden bahsettiklerini ve en sinsice sözlerin Nelida’ya yönelik olduğunu anladım.
Onun bunca yıldan sonra, dünyanın pençesinden kurtulamadığını söylüyorlardı. Sadece kendini beğenmiş değil— bütün günü aynanın önünde geçirdiğini iddia ediyorlardı—üstelik tombuldu da. Nagual Mariano Aureliano’yu baştan çıkartmak için cinsel yönden arzulanabilir bir kadın olmak amacıyla elinden gelen her şeyi yapıyordu. İçlerinden birisi, kindarcasına, ne de olsa onun o kocaman, mest edici organını barındırabilecek tek kişinin Nelida olduğunu söyledi.
Sonra Clara’dan söz etmeye koyuldular. Onun herkese lütuflar bahşetmenin kendi görevi olduğuna inanan azametli bir fil olduğunu söylüyorlardı. O an için, dikkatini yönelttiği kişi nagual Isidoro Baltazar’dı ve ikramı da çıplak bedeniydi. Isidoro Baltazar vücuduna sahip olmayacak, sadece görecekti onu. Sabahları bir kere ve akşamları da bir kere olmak üzere, Clara ona çıplaklığını göstererek bir ziyafet çekecekti. Böyle yapmakla genç nagualı cinsel arzunun doruğuna ulaştıracağına inanıyordu.
Bahsettikleri üçüncü kadın Zuleica idi. Onun bir azize ve Bakire Meryem olma hülyalarında olduğunu söylüyorlardı. Sözde ruhaniliği çılgınlıktan başka bir şey değildi. Periyodik olarak aklını yitiriyordu. Ve bu delilik krizlerine girdiği zamanlar evi baştan aşağıya temizliyordu, hatta avludaki ve arazinin çevresindeki kayaları bile temizliyordu.
Sonra Hermelinda’ya geldi sıra. Kendine son derece hâkim, toplum kurallarına uyan, orta-sınıf değerlerin fevkalade bir örneği olarak tanımlıyorlardı onu. Nelida gibi o da, bunca yıldan sonra mükemmel bir kadın, mükemmel bir ev hanımı olmak için çabalamaktan kendini alamıyordu. Yemek pişirmeyi ya da dikiş dikmeyi ya da nakış işlemeyi ya da konukları eğlendirmek için piyano çalmayı bilmese de, tıpkı Nelida’nın fevkalade edepsiz bir dişilik örneği olarak tanınmak istemesi gibi, Hermelinda’nın da fevkalade iyi bir dişilik örneği olarak tanınmak istediğini söylediler kıkır kıkır gülerek.
Seslerden biri, eğer bu ikisi yeteneklerini birleştirirse efendiyi memnun edecek mükemmel kadını oluşturacaklarını söyledi: bir önlükle mutfakta ya da bir gece elbisesiyle oturma odasındaki mükemmel kadın ve efendi ne zaman isterse bacakları havada yatakta bekleyen mükemmel kadın.
Sustukları zaman, gerisingeriye eve, odama koşup hamağımın içine atladım. Ama ne kadar çabalarsam çabalayayım tekrar uyku tutmadı. Beni saran bir tür koruyucu kabarcığın, cadıların evinde olmaktan dolayı hissettiğim büyülenmeyi, keyif duygusunu silip götürerek, patladığını hissettim. Bütün düşünebildiğim, Los Angeles’ta eğleniyor olabilecekken, bu sefer kendi yaptıklarım yüzünden, dedikodu etmekten başka hiçbir şey yapmayan bir grup çılgın yaşlı kadınla Sonora’da çakılıp kaldığımdı.
Öğüt almak için gelmiştim oraya. Oysa bir kadın olduğuna inandığım yaşlı, bunak bir adamın arkadaşlığına bırakılmış, görmezden gelinmiştim.
Bakıcıyla beraber sabahleyin yemek yemek için oturduğumda, kendimi haklı gördüğüm için öylesine öfkeli bir haldeydim ki bir lokma bile yutamıyordum.
Yaşlı adam dikkatle gözlerini bana dikerek, “Sorun ne?” diye sordu. Dosdoğru gözlerime bakmaktan kaçınıyordu. “Aç değil misin?”
Gözlerim ateş saçarak ona baktım. Kendimi kontrol etme çabasından vazgeçerek, içimde hapsolmuş bütün hüsranımı ve kızgınlığımı boşalttım. Şikâyet etmeyi sürdürürken bir an kendime hâkim oldum; kendi kendime bu yaşlı adamı suçlamamam gerektiğini, bana şefkatten başka bir şey göstermediği için ona minnettar olmam gerektiğini söyledim. Ama kendimi tutmak için çok geçti artık. Benim bu ufak tefek yakınmalarımın kendi yaşamları vardı. Son bir kaç günün olaylarını abartıp çirkinleştirdikce sesim daha da tizleşmeye başladı. Kötü niyetli bir hoşnutlukla, kadınların konuşmasına gizlice kulak misafiri olduğumu söyledim ona.
Sesim çınlayarak, “Bana en ufak bir yardım etmek istemiyorlar,” dedim otoriter bir şekilde. “Bütün yaptıkları dedikodu etmek. Kadın rüya görücüler hakkında korkunç şeyler söylediler.”
“Ne söylediklerini duydun?”
Büyük bir zevkle her şeyi anlattım ona. Kadınların söylediği kötü sözlerin her ayrıntısını hatırlamakta gösterdiğim olağanüstü erke kendim de hayret etmiştim.
Hikâyemi bitirdiğim zaman, “Besbelli senden bahsediyorlardı,” dedi bakıcı. “Sembolik bir şekilde, elbette.” Bu sözlerin iyice içime işlemesini bekledi ve daha ben karşı çıkamadan, masum bir şekilde, “Sen de bir parça öyle değil misin?” diye sordu.
“Hem de eşşek gibi öyleyim” diye patladım. “Ve sakın bana psikolojik zırvalar yumurtlama; sen ağzına sıçtığımın amelesi bir yana, eğitimli bir adamdan bile gelse bu tür saçmalıkları yemem.”
Bakıcının gözleri hayretle kocaman açıldı ve zayıf omuzları çöktü. Ona karşı hiç şefkat duymuyordum, sadece kendime acıyordum. Duyduklarımı ona anlatarak zamanımı harcamıştım.
Tam ona bir hiç için bu uzun ve çetin yolculuğu yapmamın büyük bir hata olduğunu söylemek üzereydim ki bakıcı bana öyle bir küçümsemeyle baktı ki bu feveranımdan! utandım.
“Eğer hiddetini tutarsan, bu büyücülerin yaptığı hiçbir şeyin içlerinden gelen dürtülerini salıvermek ya da birisini etkilemek ya da kendilerini eğlendirmek için olmadığını anlayacaksın,” dedi büyük bir ağırbaşlılıkla. “Söyledikleri ya da yaptıkları her şeyin bir nedeni, bir amacı vardır.” Bakışlarını öyle keskin bir şekilde üstüme dikti ki uzaklaşmak istedim, ama yapamadım. “Burada tatilde olduğunu düşünme sakın,” dedi üstüne basarak. “Ellerine düştüğün bu büyücüler için tatil falan yoktur.”
“Bana ne söylemeye çalışıyorsun?” diye sordum kızgın bir sesle. "Lafı dolaştırıp durma, söyle gitsin.”
“Daha nasıl açık olunabilir ki?” Sesinde aldatıcı derecede tatlıydı; benim anlayabileceğimden çok daha fazla bir anlam yüklüydü. "Cadılar geçen gece senin ne olduğunu söylediler zaten. Sana, sen kulak misafirine, gerçekte ne olduğunu, yani büyüklük taslayan bir sürtük olduğunu anlatmak için rüya görücülerin gezegeninden dört kadını sahte bir paravan olarak kullandılar.”
Öylesine şok olmuştum ki bir an sersemleştim. Sonra bütün bedenimden lav gibi kızgın bir öfke aktı. “Seni sefil, değersiz pislik,” diye bağırarak kasıklarına bir tekme attım. Daha ayağım yere inmeden, bu küçük, yaşlı piçin yerde acıyla kıvranırkenki hayali bir şimşek gibi çakmıştı gözlerimin önünde—ne var ki tekmem havadan başka bir yere isabet etmemişti. Profesyonel bir boksör gibi hızla ona ulaşabileceğim alanın dışına zıplayıvermişti.
Oflayıp poflayıp inleyerek beni seyrederken dudakları gülümsüyordu, ama gözleri donuk ve soğuktular. “Nagual Isidoro Baltazar’a cadıların söylediği bütün o oyunları oynuyorsun. Bunun için eğitildin sen. Bunu bir düşün. Sadece öfkelenme.”
Bir şey söylemek için ağzımı açtım, ama hiç sesim çıkmadı. Söyledikleri yüzünden değil de, o ezici derecedeki kayıtsız, buz gibi ses tonu karşısında dilim tutulmuştu. Bana bağırmasını tercih ederdim, zira o zaman nasıl tepki göstereceğimi bilirdim: ben de daha yüksek sesle bağırırdım.
Onunla savaşmanın anlamı yoktu. Haklı olmadığını düşünüyordum. Sadece keskin dilli bir bunaktı. Hayır, onun karşısında çıldırmayacaktım, ama onu ciddiye de almayacaktım.
Daha ben içinde bulunduğum şoktan çıkamadan, “Umarım ağlamayacaksın,” diye uyardı beni.
Bu bunak piç karşısında çıldırmamaya karar vermiş olmama rağmen yüzüm öfkeden kıpkırmızı oldu. “Tabii ağlamayacağım,” dedim sertçe. Bir tekme daha atmaya kalkışmadan önce, ona bu küstahlığı için dövülmeyi hak ettiğini bağırarak söyledim, ama gözlerindeki katı, amansız ifade karşısında hızımı kaybettim. Nasıl olduysa, o nazik ama ifadesiz ses tonunda en ufak bir değişiklik olmaksızın beni ondan özür dilemem gerektiğine ikna etmeyi başardı.
“Üzgünüm,” dedim nihayet, hakikaten gerçeği söylüyordum. “Kötü mizacım ve kötü tavırlarım her zaman beni alt ediyor.”
“Biliyorum; herkes beni senin hakkında uyardı,” dedi ciddi bir şekilde, sonra da gülümseyerek ekledi, “yemeğini ye.” Bütün yemek boyunca huzursuzdum. Yemeğimi yavaşça çiğneyerek gizliden gizliye onu izledim. Dostça davranmak için en ufak bir çaba göstermemesine rağmen bana kızgın olmadığını biliyordum. Kendimi bu düşünceyle rahatlatmak istedim, ama bu düşünce pek rahatlatıcı gelmedi bana. İlgisizliğinin kasten ya da maksatlı olmadığını sezinliyordum. Beni cezalandırmıyordu. Söylediğim ya da yaptığım hiçbir şey onun üstünde herhangi bir etki yapmamıştı.
Son lokmamı da yuttum ve beni hayrete düşüren bir kesinlikle kafamdan geçen ilk şeyi söyledim, “Sen bakıcı değilsin.”
Bana baktı ve, “Peki, kim olduğumu düşünüyorsun?” diye sordu. Yüzünde keyifli bir gülümseme belirmişti.
Gülümsemesi karşısında bütün tedbiri elden bıraktım. Müthiş bir pervasızlık gelmişti üstüme. Ona—bir hakaret kadar doğal bir şekilde—bir kadın olduğunu, onun Esperanza olduğunu söyleyiverdim. Nihayet içimdekini söylediğim için rahatlayarak yüksek sesle içimi çektim ve ekledim, “Aynası olan tek kişinin sen olmasının nedeni de bu; ya bir kadın ya da bir erkek olarak inandırıcı görünmen gerekiyor.”
“Sonora havası etkilemiş olmalı seni,” dedi düşünceli bir şekilde. “Hafif çöl havasının insanları çok tuhaf bir şekilde etkilediği bilinen bir gerçektir.” Bileğime uzanıp sıkıca tutarak, “Ya da belki de hırçın ve sıkıcı olmak, kesin bir otorite havasıyla, kafandan geçen her şeyi söyleyivermek senin tabiatındır?”
Kıs kıs gülerek bana doğru eğildi ve onunla biraz kestirmemi önerdi. “Bu bize çok iyi gelecek. Her ikimiz de sıkıntılıyız,” dedi.
“Demek öyle!” diye bağırdım. Bu önerisi karşısında alınmalı mıyım yoksa gülmeli miyim karar veremiyordum. “Seninle yatmamı istiyorsun, ha?” Esperanza’nın beni onun hakkında zaten uyarmış olduğunu ekledim.
Ensemi ovuşturarak, “Eğer benim Esperanza olduğuma inanıyorsan, neden benimle biraz kestirmeye karşı çıkıyorsun?” diye sordu. Eli sıcak ve yatıştırıcıydı.
Zayıf bir sesle kendimi savunarak, “Karşı çıkmıyorum,” dedim.” Sadece kestirmekten nefret ederim. Hiç kestirmem ben. Bebekken bile kestirmekten nefret ettiğimi söylüyorlar.” Sözcüklerimi dilim sürçerek telaffuz ediyor ve kendimi tekrarlayarak hızlı ve asabi bir şekilde konuşuyordum. Kalkıp gitmek istiyordum, ama ensemdeki elinin hafif baskısı beni sandalyeye mıhlamıştı. “Senin Esperanza olduğunu biliyorum,” diye ısrar ettim hiç düşünmeden. “Onun dokunuşunu tanırım; seninki gibi yatıştırıcı bir etkisi vardır.” Başımın döndüğünü ve gözlerimin irademe karşın kapandığını hissedebiliyordum.
“Öyle,” diye kabullendi usulca. “Bir an için bile olsa, uzanmak sana iyi gelecek.” Suskunluğumdan razı olduğum anlamını çıkararak gidip portatif bez yatağıyla iki battaniye çıkarttı. Birini bana verdi.
Sonu gelmez şaşkınlıklar yaşıyordum. Neden olduğunu bilmiyorum, ama hiç karşı çıkmadan uzandım. Yarı kapalı göz kapaklarımın ardından, onun bütün eklemleri çatırdayana kadar gerindiğini hissettim. Ayaklarından botlarını silkip attı, kemerini çözdü, sonra portatif karyolada yanıma uzandı. İnce pamuklu battaniyesinin altında, sağa sola kıpırdanarak pantalonunu çıkarttı ve kayıtsızca yere, botlarını yanına attı.
Battaniyeyi kaldırıp kendini bana gösterdi. Yüzüm kızararak şaşkın bir merak ve hayretle ona bakakaldım. Çıplak bedeni, Esperanza’nınki gibi, düşündüğümün tam tersiydi. Bedeni esnek, tüysüz ve pürüzsüzdü. Sırım gibi ince, ama adaleliydi. Ve kesinkes bir erkekti— gençti de!
Düşünmek için bile duraksamadan, nefesimi tutarak ihtiyatla battaniyemi kaldırdım.
Bir kadının belli belirsiz kıkırdadığını duyunca gözlerimi kapatıp uyuyormuş gibi yaptım. Ama odaya girmeyeceğini bilerek gevşedim. Kollarımı başımın altına koyarak, bakıcıyla, koridordan gelen bu belli belirsiz kıkırdamaların bir denge oluşturmuş olduklarına, etrafımdaki sihirli kabarcığı yenilemiş olduklarına dair acayip bir duyumsamaya kapıldım. Bununla tam olarak neyi kastettiğimi bilmiyordum; bedenim ne kadar gevşerse, bir yanıta o kadar yaklaştığımı biliyordum sadece.

15

Cvp: Florinda Donner - Rüyacı

14

CADILARIN EVİNDEN DÖNDÜKTEN sonra artık cesaretlendirilmeye ya da kandırılmaya hiç ihtiyacım yoktu. Kadın büyücüler bana daha önce hiç hissetmediğim bir tür duygusal dinginlik, tuhaf bir tutarlılık aşılamayı başarmışlardı. Birdenbire değişmiş değildim, daha ziyade varoluşumun açık bir amacı olmuştu. Kaderim benim için çizilmişti: enerjimi serbest bırakmak için mücadele etmek zorundaydım. İşte hepsi buydu. Bu kadar basitti.
Ama onların evinde geçirdiğim üç ay içinde, açıkça ya da hatta hayal meyal bile olsa, olan biten her şeyi hatırlayamıyordum. Bütün bunları hatırlama görevi yıllarımı aldı, bütün gücümle ve azimle kendimi verdiğim bir görevdi bu.
Gerçi, nagual Isidoro Baltazar açık seçik hedeflerin ve duygusal anlamda yüklü kavrayışların asılsızlığı hakkında uyarmıştı beni. Bunların hiçbir değeri olmadığını, çünkü bir büyücünün gerçek arenasının günlük yaşam olduğunu ve orada yapay mantık dizgelerinin baskıya dayanamadığını söylemişti.
Kadın büyücüler de aşağı yukarı aynı şeyleri söylemişlerdi, ama çok daha ahenkli bir tarzda. Kadınların idare edilmeye alıştıkları için kolayca kabullendiklerini ve bu kabullenmelerinin sadece baskıya karşı gösterdikleri boş bir uyum olduğunu açıkladılar. Ama kadınlar gerçekten yollarını değiştirmeye ihtiyaçları olduğuna ikna edilebilirlerse, o zaman savaşın yarısı kazanılmıştı; kabul etmeseler bile, kavrayışları erkeklerinkinden çok daha sağlamdı.
Önümde düşünüp taşınacağım iki fikir vardı. Her ikisinin de doğru olduğunu düşünüyordum. Zaman zaman büyücülüğe ilişkin bütün mantıksal dayanaklarım günlük dünyanın baskısı altında ufalanıyordu, ama büyücülerin dünyasına asıl teslimiyetimin tekrar gözden geçirilmeye ihtiyacı yoktu.
Yavaş yavaş rüya görmek için yeterince enerji kazanmaya başladım. Bu, kadınların bana ne söylediklerini nihayet anladığım anlamına geliyordu: Isidoro Baltazar yeni nagualdı. Ve artık bir erkek değildi o. Bunu kavramak, belirli aralarla cadıların evine dönmeme yetecek kadar enerji de veriyordu bana.
Cadıların evi diye bilinen o yer nagual Mariano Aureliano’nun grubundaki bütün büyücülere aitti. Dışarıdan büyük, muazzam bir evdi, o bölgedeki diğer evlerden ayırt edilmiyordu, araziyi çevreleyen duvarlardan sarkan bol çiçekli bougainvillealara rağmen hiç dikkat çekmiyordu. Büyücülere göre, insanların eve dikkat etmeden geçmelerini sağlayan, evi kaplayan, gözün görebildiği ama zihnin fark edemediği, tül gibi ince, hafif bir sisti.
Ne var ki bir kez eve girince, insan başka bir dünyaya adım attığının şiddetle ve kaçınılmaz suretle farkına varıyordu. Meyve ağaçlarının gölgelediği üç avlu karanlık koridorlara ve bu koridorlara açılan pek çok odaya düşsel bir ışık veriyordu. Evin en cezbedici tarafı, son kerte girift motiflerle döşenmiş olan tuğla ve çini zeminlerdi.
Cadıların evi sıcak bir yer değildi, ama dostaneydi. Hayal gücümü ne kadar zorlarsam zorlayayım bir yuva değildi bu ev, çünkü evin amansız sadeliğinde, şahsi olmamasında ezici bir şeyler vardı. Burası eski nagual Mariano Aureliano ve büyücülerinin rüyalarını tasarladıkları ve amaçlarını gerçekleştirdikleri yerdi. Bu büyücülerin meselelerinin günlük dünyayla hiçbir ilgisi olmadığı için evleri de zihinlerinin dünyevi olmayanla meşgul olduğunu yansıtıyordu; evleri onların kişi olarak değil de büyücü olarak bireyselliklerinin gerçek göstergesiydi.
Cadıların evinde nagual Mariano Aureliano'nun grubundaki bütün büyücülerle ilişkiye girdim. Bana ne büyücülüğü, hatta ne de rüya görmeyi öğrettiler. Onlara göre öğretilecek hiçbir şey yoktu. Benim görevimin, beraber olduğumuz ilk zamanlarda onlarla benim aramda geçen her şeyi hatırlamak olduğunu söylediler. Özellikle Zuleica ve Florinda'nın bana söylediği ya da yaptığı her şeyi hatırlamalıydım—ama Zuleica benimle hiç konuşmamıştı ki.
Ne zaman onlardan yardım istemeye çalışsam, bana en ufak bir ilgi göstermeyi dahi düpedüz reddettiler. Hepsi de, gerekli enerjim olmadığı sürece bütün yapacaklarının kendilerini tekrarlamak olacağını ve bunun için zamanları olmadığını ileri sürüyorlardı.
İlk başta bu reddedişlerini hiç de cömert ve adil bulmadım. Ama, bir süre sonra onları irdelemeyi bıraktım, ve sadece mevcudiyetlerinden ve arkadaşlıklarından zevk almaya başladım. Ve genellikle bizim için hiçbir anlam ifade etmeyen, güya kendi ruhumuzun derinliklerine ilişkin sorular sorarak merak duyuyormuş gibi göründüğümüz o pek gözde zekâ oyunumuzu oynamayı reddetmekte de elbette haklı olduklarını anladım. Bu soruların bizim için hiçbir anlamı olmamasının nedeni de, alabileceğimiz cevap konusunda, bunu kabul etmek ya da etmemek dışında hiçbir şey yapacak enerjimizin olmamasıydı.
Gerçi, günlük ilişkilerimiz aracılığıyla onların dünyalarına dair pek çok şeyi anladım. Rüya görücüler ve iz sürücüler, kadınlar arasında olabildiğince farklı iki davranış modeli oluşturuyorlardı.
Başlangıçta, bana rüya görücüler olarak tanımlanan grubun— Nelida, Hermelinda ve Clara— gerçek iz sürücüler olup olmadıklarını merak ettim. Zira, anlayabildiğim kadarıyla onlarla ilişkim tam anlamıyla gündelik, dünyevi bir seviyedeydi. Ancak sonradan, sırf varlıklarının bile benim açımdan— en ufak sezdirilmeden— yeni bir davranış tarzı oluşturduğunu anladım. Öyle ki onlara karşı kendimi göstermek ihtiyacı duymuyordum hiç. Onlarla beraber olduğum zamanlarda, kafamda hiçbir soru, hiçbir şüphe olmuyordu. Varoluşumun anlamsızlığını—bunu sözel olarak ifade etmek zorunda bile kalmadan—görmemi sağlayan eşsiz bir yetenekleri vardı. Yine de hiç kendimi savunma ihtiyacı duymuyordum.
Belki zorlayıcı ve direkt olmamaları, hiç direnç göstermeden onları kabullenmemi, onlara rıza göstermemi sağlamıştı. Kadın rüya görücülerin benimle dünyevi bir seviyede ilişkiye girerek, enerjilerimi tekrar kanalize etmem için bana gerekli modeli sunduklarını anlamam uzun sürmedi. Benim yemek pişirmek, temizlik yapmak, çamaşır yıkamak, okula gitmek ve hayatımı kazanmak gibi olağan meselelere odaklanış tarzımı değiştirmemi istiyorlardı. Bunların farklı bir şekilde yapılması gerektiğini söylüyorlardı; olağan işler değil, biri diğeri kadar önemli olan ustalıklı çabalar olmalıydı bunlar.
Ama hepsinden öte, onların ne kadar özel olduklarının farkına varmamı sağlayan, birbirleriyle ve kadın iz sürücüler le ilişkileri oldu. Kendi insanlıkları, kendi sıradanlıkları içinde, sıradan insani zaaflardan yoksundular. Çabuk öfkelenme olsun, huysuzluk, zorlu olma, bıktırıcı kertede sevimli olma ya da çılgınlık olsun, bütün bu bireysel karakteristikleriyle tüm farkındalıkları pekâlâ bir arada var oluyordu.
Bu kadın büyücülerin eşliğinde, yanlarındayken daimi bir tatilde olduğum gibi son kerte tuhaf bir duyguya kapılıyordum. Ama sadece bir seraptı bu. Onlar daimi bir savaş halindeydiler ve düşman da öz düşüncesiydi.
Cadıların evinde Mariano Aureliano'nun grubundaki diğer iki büyücü, Silvio Manuel ve Vicente'yle de tanıştım.
Vicente besbelli İspanyol asıllıydı. Anne babasının Catalonialı olduğunu öğrenmiştim. Elleri ve ayakları aldatıcı derecede narin görünen, zayıf, aristokrat görünüşlü bir adamdı. Terliklerini sürüye sürüye yürüyor, gömlek yerine haki renk pantolonunun üstünden sarkan önü açık bir pijama giymeyi tercih ediyordu. Solgundu, ama yanakları kıpkırmızıydı. İtinalı keçi sakalı, aksi halde dalgın bir hava taşıyacak olan tavırlarına bir ayrıcalık veriyordu.
Sadece bir âlim gibi görünmekle kalmıyordu, öyleydi de. Uyuduğum odadaki kitaplar onundu, daha doğrusu bu kitapları toplayan, onları okuyan, onlara bakıp gözeten oydu. Okuyup araştırarak öğrendiği bu geniş bilgisini bu kadar çarpıcı kılan— bilmediği hiçbir şey yoktu— sanki hep öğrenen biriymiş gibi davranmasıydı. Durumun pek böyle olmadığı kanısındaydım, çünkü diğerlerinden daha çok şey bildiği açıktı. Cömert ruhu, bilgisini müthiş bir doğallıkla ve kimseyi daha az bildiği için utandırmadan vermesini sağlıyordu.
Bir de Silvio Manuel vardı. Orta boylu, etine dolgun, sakalsız ve esmer tenliydi. Giz dolu, uğursuz görünüşlü bir Kızılderiliydi, kötü görünüşlü bir brujonun nasıl görünmesini bekliyorsam tam öyle bir imajı vardı. Görünüşteki huysuzluğu beni korkutuyordu; pek nadiren verdiği cevapları bana göre vahşi bir doğayı açığa vuruyordu.
Ancak onu tanıdıkça bu imajı kazanmaya çalışmaktan ne kadar zevk aldığını anladım. Bütün büyücüler içinde en açık, benim için en keyifli olanı oydu. Sırlar ve dedikodu onun tutkusuydu; onun için bunların gerçek ya da yalan olması önemli değildi. Benim için, hatta bu anlamda herkes için, bunları anlatış tarzına paha biçilmezdi. Bitmez tükenmez bir fıkra deposu vardı; bunların çoğu düpedüz açık saçıktı. TV izlemekten hoşlanan bir oydu, bu nedenle de hep en son dünya haberlerini bilirdi. Haberlere iğnelemeler de katarak büyük bir abartıyla diğerlerine anlatırdı.
Silvio Manuel mükemmel bir dansçıydı. Birçok kutsal yerli danslarındaki hüneri efsaneviydi. Vecit halinde kendini vererek hareket ediyor, sık sık benden onunla dans etmemi istiyordu. Bu bir Venezüella joropo dansı, bir cumbia, bir samba, bir tango, bir twist, rock'n roll ya da yanak yanağa bir bolero da olsa hepsini biliyordu.
Nagual Mariano Aureliano'nun Arizona Tucson'da beni tanıştırdığı Kızılderili John'la da ilişki kurmuştum. Onun o değirmi, babacan, neşeli görüntüsü sadece yüzeyseldi. Bütün büyücüler içinde en yanına yaklaşılamaz olanı oydu. Herkesin bir işini yapmak için kamyonetiyle oraya buraya gidip geliyordu. Evde ve evin çevresinde onarıma ihtiyacı olan her şeyi de o tamir ediyordu.
Eğer onu sorularla, yorumlarla sıkmaz da sessiz kalırsam bu gidişlerinde beni de yanına alıyor, bana nasıl tamirat yapılacağını gösteriyordu. Ondan contaların nasıl değiştirilip, bir su sızdırma musluğunun ya da tuvalet sifonunun nasıl ayar edileceğini, bir ütünün, bir elektrik düğmesinin nasıl tamir edildiğini, arabanın bujilerinin ve yağının nasıl değiştirileceğini öğrendim. Onun rehberliği altında bir çekicin, bir tornavidanın, bir testerenin, bir elektrikli matkabın doğru bir şekilde kullanımı benim için tümüyle doğal olmaya başlamıştı.
İçlerinden hiç birinin benim için yapmadığı tek şey, onların dünyaları hakkındaki irdelemelerime ve sorularıma cevap vermekti. Ne zaman onları lafa tutmaya çalışsam beni nagual Isidoro Baltazar'a gönderiyorlardı. Standart reddediş şekilleri, “O yeni nagual. Seninle uğraşmak onun görevi. Biz sadece senin amcalarınız, teyzeleriniz,” demekti.
Başlangıçta, nagual Isidoro Baltazar bir bilinmeyenin de ötesindeydi benim için. Gerçekte nerede yaşadığı hiç de açık değildi. Takvimlerle ve rutinlerle hiç alakasız, her saat dairesinde bir görünüyor, bir kayboluyordu. Gece ve gündüz, hepsi onun için birdi. Yorgun olduğu zaman—ki hemen hiç olmazdı— uyuyordu, aç olduğu zaman da— ki hemen hemen her zaman—yemek yiyiyordu. Deli gibi geliş gidişleri arasında hayret verici bir konsantrasyonla çalışıyordu. Zamanı uzatma ya da kısaltma konusundaki kapasitesi benim için anlaşılmazdı. Onunla saatler, hatta bütün bir gün geçirdiğimden eminken, gerçekte bu sadece, gece ya da gündüz yaptığı bir şeyden— bu her ne ise— orada burada yakaladığım dakikalar olabiliyordu.
Her zaman kendimin enerjik bir kişi olduğunu düşünmüştüm. Ne var ki ona yetişemiyordum. Hep hareket halindeydi— ya da öyle görünüyordu— çevik ve faaldi, her zaman bir tasarıyı üstlenmeye hazırdı. İnanılmaz derecede dinçti.
Çok sonraları Isidoro Baltazar'ın sınırsız enerjisinin kaynağının kendisiyle ilgilenmemesi olduğunu anladım. Benim doğru yolda kalmama yardım eden onun o sürekli desteği, o fark edilmeyen, ama yine de ustalıkla çevirdiği dolaplardı. Onda, yolumu bulmak için kadınsı hilelerimi kullanmaya ya da kullanıyormuş gibi yapmaya ihtiyaç duymadığım ya da artık oyun oynamak zorunda kalmadığım yeni bir yola yönlendirildiğimin farkına varmaksızın değişmemi sağlayan bir gamsızlık, incelikli olmakla beraber baskın etkisinde saf bir keyif vardı.
Onun rehberliğini bu kerte dayanılmaz kılan, hiçbir gizli amacının olmamasıydı; zerre kadar sahiplenici değildi; rehberliği de vaatlerle ya da aşırı duygusallıkla sulanmamıştı.
Beni belli bir yöne itmiyordu. Yani, nasıl bir yol tutturmam gerektiği ya da hangi kitapları okumam gerektiği hakkında öğüt vermiyordu; bu tümüyle bana kalmıştı.
Israrla üstünde durduğu tek bir şart vardı sadece: aydınlatıcı ve zevk verici bir düşünce sürecinden gayrı hiçbir özel hedef için çalışmamalıydım. Ne şaşırtıcı bir öneri! Düşünmeyi asla bu anlamda ya da başka bir anlamda irdelememiştim. Okula gitmek hoşuma gitmemiş değilse de okul ödevlerini özellikle zevk verici olarak düşünmemiştim hiç. Çoğunlukla alelacele ve mümkün olan en az çabayla yapmak zorunda olduğum bir şeydi bu sadece.

Florinda ve grubunun, onlarla ilk defa karşılaştığımda o denli açık bir şekilde söylediklerini, kabul etmek zorunda kaldım: okula bilgi edinmek için değil, iyi vakit geçirmek için gidiyordum. İyi notlar almam çalışkanlıktan çok bir gevezelik ve şans meselesiydi. Oldukça iyi bir belleğim vardı. Nasıl konuşulacağını biliyordum. Ve başkalarını nasıl ikna edeceğimi de biliyordum.
Zihinsel iddiacılığımın bir düzmece olduğu, son kerte sığ bir tarzda düşünmekten gayrı nasıl düşünüleceğini bilmediğim gerçeğini kabullenip itiraf etmek zorunda kalışımın ilk utancını bir kez üstümden atınca rahatladım. Büyücülerin denetimine girip Isidoro Baltazar'ın çalışma planını izlemeye hazırdım artık. Ne var ki, Isidoro Baltazar'ın hiçbir çalışma planı olmadığını gördüm. Bütün yaptığı evin dışında okumayı ve ders çalışmayı kesmem için ısrar etmek olmuştu. Düşünme sürecinin özel, adeta gizli bir tören olduğuna, ve evin dışında, göz önünde olamayacağına inanıyordu. Düşünme sürecini mayalanmış hamurla kıyaslıyordu. Sadece bir odanın içinde kabarabilirdi.
“Bir şeyi anlamanın en iyi yolu, elbette, yatakta olmaktır,” dedi bana bir seferinde. Yatağına uzanmış, başını bir iki yastığa yaslamış, sağ bacağını sol bacağının üstünden atarak bileğini sol bacağının kabarık diz kısmına dayamıştı.
Bu saçma okuma pozisyonu üstünde pek düşünmemekle beraber, kendi başıma kaldığımda bunu uygulamaya başladım. Göğsüme dayalı bir kitapla derin bir uykuya dalıp gidiyordum. Uykusuzluk eğilimime karşı pek duyarlı olduğum için, bilgiden çok uykudan hoşnut oluyordum.
Gerçi kimi zaman, tam bilincimi yitirmeden önce, sanki birtakım eller şakaklarıma çok hafif bastırarak başımın etrafını sarıyormuş gibi hissediyordum. Daha ben bilincine bile varmadan, gözlerimle açık duran sayfayı otomatik olarak tarıyor, paragrafları bir bütün halinde sayfadan çıkartıyordum. Sözcükler gözlerimin önünde dans ediyordu, ta ki anlam kümeleri beynimde esinler gibi patlayıncaya kadar.
Önüme açılan bu yeni olasılığı açığa çıkarma hevesiyle, sanki amansız bir angaryacı tarafından itekleniyormuşum gibi bu işi devam ettirdim. Ne var ki aklın ve yöntemin böylesi gelişiminin beni zihnen olduğu kadar bedensel olarak da tükettiği zamanlar oldu. Böyle zamanlarda Isidoro Baltazar'a, büyücülerin her şeyden önce geliştirmeleri beklenen bu şimşek gibi ani içgörüler, anlayışlar, ve sezgisel bilgi hakkında sorular soruyordum.
Böyle zamanlarda Isidoro Baltazar bana hep bir şeyi sadece sezgisel olarak bilmenin anlamsız olduğunu söylüyordu. Ani içgörülerin tutarlı bir düşünceye çevrilmesi gerekiyordu, yoksa bunların bir anlamı olmazdı. O ani içgörüleri açıklanamaz olayların görülmesiyle kıyaslıyordu. Her ikisi de geldikleri gibi hızla kaybolurlardı. Eğer sürekli pekiştirilmezlerse ardından kuşku ve unutkanlık gelirdi; zira zihin pratik olmaya, sadece ölçülebilir ve doğrulanabilir olanı kabul etmeye koşullanmıştı.
Isidoro Baltazar büyücülerin us adamı olmaktan çok bilgi adamı olduklarını açıkladı. Bu nedenle onlar—sık sık hakikatle bir tutulan— gerçekliğin ussallık aracılığıyla bilinebildiğini sanan batılı entelektüellerden bir adım öndeydiler. Bir büyücü, ussal yoldan bilinebilen her şeyin bizim düşünce süreçlerimiz olduğunu, ama ancak tüm varlığımızı en incelikli ve karmaşık düzeyde anlayarak, sonunda gerçekliğin ussallıkça tanımlanan sınırlarını kaldırabileceğimizi ileri sürerdi.
Isidoro Baltazar bana büyücülerin, varlıklarının bütünlüğünü geliştirdiklerini açıkladı. Yani büyücüler ussal ve sezgisel yanlarımız arasında mutlaka bir ayrım yapmazlardı. Bunların her ikisini de, sessiz bilgi dedikleri, düşüncenin ve dilin ötesinde uzanan farkındalık âlemine ulaşmak için kullanıyorlardı.
Isidoro Baltazar, insanın ussal yanını sessizleştirmesi için, önce kendi düşünce sürecini en incelikli ve karmaşık düzeyde anlaması gerektiğini tekrar tekrar vurguluyordu. O, felsefenin, klasik Yunan düşüncesinden başlayarak, bu düşünce sürecini aydınlatmanın en iyi yolu olduğuna inanıyordu. Alim de olsak, ilme yabancı da olsak, bizim Batı zihinsel geleneğimizin mirasçıları ve üyeleri olduğumuzu tekrarlıyordu bıkıp usanmadan. Bu da eğitim ve görmüş geçirmişlik düzeyimiz ne olursa olsun, bizim bu entelektüel geleneğin ve bu geleneğin gerçekliği izah ediş tarzının esirleri olduğumuz anlamına geliyordu.
Isidoro Baltazar'ın iddiasına göre, gerçeklik dediğimiz şeyin kültürel olarak belirlenmiş bir yapı olduğunu kabul etmeyi ancak yüzeysel olarak istiyorduk. Kültürün uzun, işbirlikçi, çok seçici, çok gelişmiş ve son ama aynı derecede önemli olarak da, bizi diğer olasılıklardan koruyan bir anlaşma halinde zirveye çıkan zorlayıcı bir süreç olduğunu mümkün olan en derin seviyede kabul etmeye ihtiyacımız vardı. Büyücüler faal bir şekilde, gerçekliğin aklımız tarafından zorla kabul ettirildiği ve ayakta tutulduğu olgusunu meydana çıkartmak için çabalıyorlardı; akıldan kaynaklanan fikirler ve düşünceler dünyada nasıl hareket ettiğimize, dünyayı nasıl gördüğümüze hükmeden bilgi sistemleri oluyorlardı; belli ideolojileri bizim için kabul edilebilir kılmak için de üstümüze inanılmaz baskı uygulanıyordu.
Isidoro Baltazar, büyücülerin dünyayı kültürel olarak belirlenmiş olanın dışında yollarla algılamakla ilgilendiklerini vurguladı. Kişisel deneyimlerimizin, artı duyularımızın neyi algılayabildiği hususunda paylaşılan bir sosyal anlaşmanın bize neyi algılayacağımızı zorla kabul ettirmesi kültürel olarak belirlenmişti. Duyusal olarak üstünde anlaşmaya varılmış olan bu algısal âlemin dışındaki herhangi bir şey otomatik olarak ussal zihin tarafından örtbas edilir ve itibara alınmazdı. Bu şekilde, insanların sanılarının narin tabakası asla zarar görmüyordu.
Büyücüler, algının duyusal âlemin dışında bir yerde yer aldığını öğretiyorlardı. Büyücüler, duyularımızın algılayabileceğini kabul ettiğimizden daha engin bir şeyin var olduğunu biliyorlardı. Onlar algının bedenin dışında, duyularımızın dışında bir noktada yer aldığını söylüyorlardı. Ama bu önermeye sadece inanmak yetmiyordu. Sadece bunu okumak ya da başka birisinden duymak meselesi değildi bu. Bunu somutlaştırmak için bunun duyumsanması gerekiyordu.
Isidoro Baltazar büyücülerin bütün yaşamları boyunca insan sanılarının bu narin tabakasını kırmak için faal olarak çabaladıklarını söyledi. Ne var ki, büyücüler karanlığa körükörüne dalmıyorlardı. Onlar hazırlanmışlardı. Bilinmeyenin içine atladıkları zaman, iyi gelişmiş bir ussal yöne sahip olmaları gerektiğini biliyorlardı. Ancak o zaman bilinmeyene yaptıkları yolculuklardan ortaya çıkardıklarına anlam verebilecek ve açıklayabileceklerdi.
Isidoro Baltazar büyücülüğü filozofların çalışmalarını okuyarak anlamayacağımı ekledi. Daha doğrusu hem felsefeyi hem de büyücülüğü soyut bilginin çok incelikli biçimleri olarak görmem gerekiyordu. Hem büyücü hem de filozof, bu dünyada var olduğumuz gerçeği üstüne düşünmüştü. Ne var ki büyücü bir adım önden gidiyordu. O, zaten kendiliğinden, kültürel anlamda kabul edilmiş olasılıklarımızın dışında bulduklarına göre davranıyordu.
Isidoro Baltazar filozofların entelektüel büyücüler olduklarına inanıyordu. Ne var ki onların incelemeleri ve arayışları her zaman zihinsel gayretler olarak kalmıştı. Filozoflar, kültürel olarak kabul edilmiş tarzın dışında, bu kadar iyi anladıkları ve açıkladıkları dünyaya göre davranamıyorlardı. Filozoflar zaten var olan bir bilgi birikimine ekleme yapıyorlardı. Var olan felsefi metinlerin anlamını tekrar tekrar izah ediyorlardı. Bu yoğun çalışmanın sonucunda ortaya çıkan yeni düşünceler ve fikirler, belki psikolojik bir anlamda değiştirmek dışında değiştirmiyordu onları. Daha müşfik, daha anlayışlı insanlar— ya da belki de tam tersi— olabilirlerdi. Oysa felsefi olarak yaptıkları hiçbir şey onların dünyayı duyusal algılayışlarını değiştirmezdi, zira filozoflar toplumsal düzenin içinden çalışıyorlardı. Entelektüel anlamda bunu kabul etmeseler de sosyal düzeni ayakta tutuyorlardı. Filozoflar gayretli fakat başarısız büyücülerdi.
Büyücüler de var olan bir bilgi gövdesine dayanıyorlardı. Ne var ki onlar bu bilgiye, zaten başka büyücüler tarafından kurulmuş ve ispatlanmış olanları kabul ederek dayanmıyorlardı. Büyücüler zaten kabul edilmiş olanın gerçekten var olduğunu, gerçekten algılamaya açık olduğunu kendilerine yeni baştan kanıtlamak zorundaydılar. Bu muazzam görevi başamak için, büyücülerin olağanüstü miktarda bir enerjiye ihtiyaçları vardı, ki bu enerjiyi de dünyadan geri çekilmeden kendilerini toplumsal düzenden kopararak kazanıyorlardı. Büyücüler, süreç içinde kendilerini dağıtmadan, gerçekliği belirleyen bu anlaşmayı bozuyorlardı.