16

Cvp: Florinda Donner - Rüyacı

15

MEXICALI'DE SINIRI GEÇTİKTEN sonra bir an kararsızlığa düştüm. Isidoro Baltazar'la birlikte Meksika'ya gitme mazeretim, ki o sırada bana pek parlak görünmüştü, şimdi sadece onu beni götürmeye zorlamak için öne sürdüğüm kuşkulu bir bahane olarak görünüyordu bana. Ona söylediğim gibi cadıların evinde sosyoloji teorisi çalışabileceğimden şimdi şüpheliydim.
Orada tıpkı daha önceki gidişlerimde yaptıklarımı yapacağımı biliyordum: bol bol uyuyacak, tuhaf rüyalar görecek, büyücülerin dünyasındaki insanların benden ne yapmamı istediklerini umutsuzca anlamaya çalışacaktım.
“Pişman mıyız?” Isidoro Baltazar'ın sesi beni yerimden sıçratmıştı. Bana yan gözle bakıyordu, ihtimal ki bir süredir beni izliyordu.
Onu temin etmek için, “Tabii ki değilim,” dedim aceleyle, genel duygumu mu yoksa sessizliğimi mi ima ettiğini merak ederek. Havanın ne kadar sıcak olduğu hakkında bir iki anlamsız söz geveleyip dönüp pencereden dışarıya baktım.
Daha fazla konuşmadım, çünkü aslında korkuyordum ve huysuzlanmıştım. Kaygının, bir karınca sürüsü gibi tenimin üstünde süründüğünü hissedebiliyordum.
Oysa Isidoro Baltazar'ın içi içine sığmıyordu. Çok keyifliydi. Şarkı söylüyor, bana anlamsız şakalar yapıyordu. Ezberden İngilizce, İspanyolca ve Portekizce şiirler okuyordu. Her ikimizin de UCLA'da tanıdığı insanlar hakkında yaptığı ufak tefek edepsiz dedikodular bile canımın sıkıntısını geçirmeyi başaramadı. Benim hevesli bir dinleyici olmamam onun için hiçbir anlam ifade etmiyordu. Hatta ona beni rahat bırakması için bağırmam bile keyfini kaçırmadı.
Gülmekten katılırken, “Eğer insanlar bizi seyretselerdi yıllardır evli olduğumuzu sanırlardı,” dedi.
Eğer büyücüler bizi seyretselerdi, diye düşündüm mahzun mahzun, bir şeylerin yanlış olduğunu bilirlerdi. Isidoro Baltazar ile benim eşit olmadığımızı bilirlerdi. Ben kararlarımda ve eylemlerimde olaylara dayanıyordum ve kesin idim. Onun içinse neticeleri ne olursa olsun eylemler ve kararlar akıcıydı ve kesinlikleri, bunlar ne kadar saçma ve ne kadar önemsiz olurlarsa olsunlar, bu kararların ve eylemlerin tüm sorumluluğunu üstlenmesiyle ölçülüyordu.
Dosdoğru güneye gidiyorduk. Cadıların evine gitmek için çoğunlukla yaptığımız gibi dolanmadık. Guaymas'dan çıktığımız zaman—daha önce cadıların evine gitmek için hiç bu kadar güneye inmemiştik— ona, “Beni nereye götürüyorsun?” diye sordum.
“Uzun yoldan gidiyoruz. Merak etme,” diye cevap verdi kayıtsızca.
Navojoa'da akşam yemeği yerken tekrar sorduğumda verdiği cevap da aynıydı.
Navojoa'yı geride bırakıp güneye, Mazatlân'a doğru yöneldik. Endişeden çıldırıyordum. Geceyarısına doğru Isidoro Baltazar ana yoldan çıkarak dar, toprak bir yola saptı. Kamyonet derin çukurların ve taşların üstünden geçerken sallanıp takırdıyordu. Arkamızda ana yol arka lambaların sönük ışığında bir an için göründü, sonra yolu çevreleyen çalılar tarafından yutulup hepten gözden kayboldu. Eziyetli ve uzun bir yolculuktan sonra birden durduk; Isidoro Baltazar farları söndürdü.
Etrafıma bakarak, “Neredeyiz?” diye sordum. Bir an hiç bir şey görmedim. Sonra gözlerim karanlığa alışınca önümüzde bize yakın küçük beyaz noktalar gördüm. Gökyüzünden düşüyormuş gibi görünen küçük yıldızlar. Dama tırmanan ve ramadadan aşağıya dökülen yaseminlerin taşkın kokusu zihnimden öylesine tümüyle çıkmıştı ki birdenbire bunları tanıyınca, sanki bu güzel kokulu havayı daha önce sadece bir rüyada içime çekmişim gibi hissettim. Kıkır kıkır gülmeye başladım. Bütün bunlar bana neredeyse çocuksu bir hayret ve zevk duygusu vermişti. Esperanza'nın evindeydik.
“Delia Flores'le ilk buraya gelmiştim,” diye mırıldandım kendi kendime. Sonra Isidoro Baltazar'ın elini tutup, “Ama bu nasıl mümkün olabilir?” diye sordum. Bir an içinde, duyduğum endişeden boğulur gibi oldum.
Isidoro Baltazar şaşkın bir sesle, “Ne?” dedi. Kaygılanmış ve heyecanlanmıştı; her zaman sıcak olan eli buz gibi soğuktu.
“Bu ev Ciudad Obregon'un dış mahallelerinde, buradan yüz milden daha uzakta, kuzeyde,” diye bağırdım. “Buraya arabayı kendim kullanarak geldim. Ve asfalt yoldan hiç çıkmadım.” Karanlıkta iyice etrafıma baktım; bu evden Tucson'a arabayla gitmiş olduğumu ve hayatımda hiç Navojoa'ya ya da civarına gitmemiş olduğumu hatırladım.
Isidoro Baltazar birkaç dakika suskun kaldı; zihninde bir cevap arıyormuş gibiydi. Beni memnun edecek bir cevabı olmadığını biliyordum. Omuzlarını silkerek bana döndü. Delia'yla beraber Hermosillo’dan çıkıp şifacının evine giderken benim rüya gören-uyanık olduğumdan hiç şüphesi olmadığını söylerken—tıpkı Mariano Aureliano'da olduğu gibi—bir keskinlik, bir güç vardı onda. “Sana bunu burada bırakmanı öneririm,” diye öğütledi. “Kişisel deneyimlerimden, zihnin düzenlenemez olanı düzenlemeye çalışırken nasıl aynı çember içinde dönüp durduğunu biliyorum.”
Karşı çıkmak üzereydim ki sözümü kesti ve bize doğru yaklaşan ışığı gösterdi. Sanki yere vuran bu kocaman, titrek gölgenin kime ait olduğunu biliyormuş gibi güvenle bekleyerek gülümsedi.
Gelip önümüzde durduğu zaman, hayretler içinde, “Bu bakıcı,” diye mırıldandım. Hiç düşünmeden kollarımı boynuna dolayıp yanaklarından öptüm. “Seni burada görmeyi hiç ummuyordum,” diye mırıldandım.
Mahcup mahcup gülümsedi ama hiçbir şey söylemedi. Latin erkeklerinin birbirlerini selamlarken yapmayı âdet edindikleri gibi Isidoro Baltazar'ın sırtına üst üste vurarak onu kucakladı ve mırıldanarak bir şeyler söyledi. Ne kadar işitmeye çalışsam da tek kelime anlayamadım. Sonra bizi eve doğru yöneltti.
Büyük ve ağır olan ön kapıda ürkütücü bir şey vardı. Kapı kapalıydı. Demirli pencereler de öyle. Kalın duvarlardan ne bir ışık ne bir ses sızıyordu. Evin çevresinden dolanıp yüksek bir çitle çevrelenmiş arka bahçeye çıktık; dosdoğru kare bir odaya açılan kapıya doğru gittik. Dört kapıyı tanıyınca artık iyice emin oldum. Delia Flores'in beni getirdiği aynı odaydı bu. Tıpkı hatırladığım gibi içerde pek az mobilya vardı: dar bir yatak, bir masa ve birkaç sandalye.
Bakıcı gaz lambasını masaya koyarak oturmam için ısrar etti. Isidoro Baltazar'a dönerek bir kolunu omzuna attı ve onunla birlikte karanlık koridora doğru yürüdü. Böylesine birdenbire gidivermeleri beni sersemletmişti. Daha ben şaşkınlığımdan ve onları takip edip etmeme konusundaki kararsızlığımdan kurtulamadan bakıcı tekrar göründü. Elime bir battaniye, bir yastık, bir el lambası ve bir lazımlık tutuşturdu.
“Evin dışındaki tuvaleti kullanmayı tercih ederim,” dedim resmi bir şekilde.
Bakıcı omuzlarını silkti ve lazımlığı yatağın altına itti.
“Gecenin bir yarısında gitmek zorunda kalırsın diye.” Gözleri birdenbire büyük bir neşeyle parlayarak, Esperanza'nın dışarı da bir bekçi köpeği tuttuğunu söyledi. “Geceleyin bahçede dolanan yabancılara pek iyi niyetle yaklaşmaz.” Sanki bir işaret verilmiş gibi bir köpeğin yüksek sesle havladığını işittim.
Hayvanın havlayışındaki uğursuz tınıyı duymazdan gelmeye çalışarak kayıtsızca, “Ben yabancı değilim,” dedim. “Daha önce de gelmiştim buraya. Köpeği tanıyorum.”
Bakıcı şaşkınlık içinde kaşlarını kaldırdı, “Bakalım köpek seni tanıyor mu?” diye sordu.
Ona ateş püsküren gözlerle baktım. İçini çekti, masadaki gaz lambasını alarak kapıya döndü.
Yolunu kesmek için çabucak önüne geçerek, “Işığı götürme,” dedim. Gülümsemeye çalıştım, ama ağzımın içi kupkuru kesilmişti. “Herkes nerede?” diye sormayı başardım. “Esperanza ve Florinda neredeler?”
“Şu an buradaki tek kişi benim,” dedi.
“Isidoro Baltazar nerede?” diye sordum paniğe kapılarak. “Beni cadıların evine götürmeye söz verdi. Tezim üstünde çalışmalıyım.” Isidoro Baltazar'la Meksika'ya gelmemin nedenlerini sayıp döktükçe düşüncelerim, sözlerim hepsi birbirine karışmış, karman çorman olmuştu. Bakıcıya çalışmamı bitirmemin benim için ne kadar önemli olduğunu söylerken neredeyse ağlayacaktım.
Bana güven vererek sırtıma vurdu; sanki bir çocukla konuşuyormuş gibi yatıştırıcı sesler çıkarttı. “Isidoro Baltazar uyuyor. Nasıldır bilirsin. Başını yastığa koyar koymaz dünyadan çıkıp gider.” Belli belirsiz gülümseyerek, “Bana ihtiyacın olur diye kapımı açık bırakacağım. Kâbus falan görürsen beni çağır, hemen gelirim.”
Daha ona Sonora'ya son gelişimden beri hiç kâbus görmediğimi söylememe fırsat kalmadan karanlık koridorda kayboldu.
Masadaki gaz lambasının ışığı titremeye başladı, birkaç dakika sonra da söndü. Ortalık zifiri karanlıktı. Üstümdeki giysilerle yatağa uzandım, gözlerimi kapattım. Uzaktan gelen hafif, hışırtılı bir soluma dışında her şey sessizdi. Bu soluma sesine takılarak ve yatağımın sertliği ve darlığı yüzünden bir süre sonra uyumaya çalışmaktan vazgeçtim.
El fenerini alarak Isidoro Baltazar'ı ya da bakıcıyı bulmak umuduyla sessiz adımlarla koridorda ağır ağır ilerledim. Art arda kapılara usulca vurdum. Kimse cevap vermedi. Odaların hiçbirinden ses gelmiyordu. Tuhaf, bunaltıcı bir sessizlik çökmüştü eve. Dışardaki cıvıltılar ve hışırtılar bile kesilmişti. Şüphelendiğim gibi evde yalnız bırakılmıştım.
Bunun için kaygı duymaktansa odalara bakmaya karar verdim. Odaların sekizi de aynı boyutta ve düzende yatak- odalarıydı: oldukça küçük, tam kare şeklindeydiler, ve her birinin içinde sadece bir yatak ve komodin vardı. Her odanın iki penceresi vardı, bütün pencereler ve duvarlar beyaza boyanmıştı; çini yerler girift bir desen oluşturuyordu. Dolapların sürme kapılarının sol alt köşelerini yavaşça ayağımla iterek açtım. Bu noktaya biraz vurmanın ya da hafif bir tekme atmanın kapıları açan bir mekanizmayı harekete geçirdiğini, nasıl bildiğimi bilmiyorum ama, biliyordum.
Dolaplardan birinde yerde yığılı duran katlanmış battaniyeleri kaldırdım ve küçük, gizli bir kapı buldum. Bir duvar prizi gibi görünen gizli sürgüyü oynattım. Artık şaşıracak halim kalmadığı için, kapak şeklindeki bu kapıları nasıl bildiğimi öylece kabul ediverdim, elbet bilinçli zihnime girmeyen bir bilgiydi bu.
Küçük, gizli kapıyı açtım, ufak açıklıktan sürünerek geçtim, ve kendimi yan odanın dolabında buldum. Hiç de hayrete kapılmadan— zira bunu zaten biliyordum— bu gizli açıklıkların içinden çömelip geçerek, birbiri ardına öbür yedi odaya geçilebildiğini keşfettim.
El feneri sönünce mırıldanarak bir küfür savurdum. Pilleri canlandırmayı umarak yerlerinden çıkartıp tekrar taktım. Faydasızdı; bitmişlerdi. Odalardaki karanlık öyle yoğundu ki kendi ellerimi bile göremiyordum. Bir kapıya ya da duvara çarpacağımdan korkarak, yavaş yavaş ellerimle etrafı yoklaya yoklaya koridora çıktım.
Harcadığım çaba o kadar büyüktü ki doğrulup duvara dayandığım zaman nefes nefese kalmış titriyordum. Odamı bulmak için ne yöne gideceğimi merak ederek uzun bir süre koridorda kaldım.
Uzaktan kesik kesik bir ses geliyordu. Sesin evin içinden mi yoksa dışarıdan mı geldiğini anlayamadım. Sesi takip ettim. Beni avluya yöneltti. Taş kemerin ötesindeki, eğreltiotları ve sık yeşillikleriyle, portakal çiçeklerinin ve hanımeli salkımlarının mis gibi kokularıyla, bu yemyeşil, adeta tropikal avluyu canlı bir şekilde hatırladım.
Daha birkaç adım atmıştım ki duvara gölgesi düşmüş kocaman bir köpek silueti gördüm. Hayvan hırladı; alev saçan gözlerini görünce sırtımda bir ürperti yükseldi.
Kendimi korkuya kaptıracağıma, ya da belki de bu yüzden, son kerte tuhaf bir şeyin olduğunu hissettim. Sanki hep katlanmış karton bir heykel ya da katlanmış bir japon yelpazesi gibiydim de, birdenbire açılıvermiştim. Bu bedensel duyumsama neredeyse acı vermişti.
Köpek şaşkın şaşkın beni seyrediyordu. Bir köpek yavrusu gibi inlemeye başladı. Kulaklarını sarkıtıp yere kıvrıldı. Ve ben orada çakılmış kalakaldım. Korkmuyordum. Sadece hareket edemiyordum. Sonra, sanki bu dünyadaki en doğal şeymiş gibi, tekrar katlandım, döndüm ve orayı terk ettim. Bu kez odamı bulmakta hiç zorluk çekmedim.
Bir başağrısıyla, ve uykusuzluk çeken biri olarak çok iyi bildiğim o hiç uyumamış olduğum kuruntusuyla uyandım. Bedenimdeki tüm kaslar birbiriyle bağlantısızdı. Bir kapı açılıp yüzüme ışık vurunca yüksek sesle inledim. Dar yataktan yere düşmeden öbür yanıma dönmeye çalıştım dermansızca.
Esperanza jüponunu ve eteğini sürüyerek, “Günaydın!” diye bağırdı. “Aslında tünaydın,” diye düzeltti, açık kapıdan güneşi işaret ederek. Isidoro Baltazar eski nagualla beraber gitmeden önce kamyonetten kitaplarımı ve kâğıtlarımı getirmeyi akıl edenin kendisi olduğunu söylerken halinde hoş bir şen şakraklık, sesinde keyifli bir erk vardı.
Birden yerimden doğruldum. Tümüyle uyanmıştım. “Neden nagual Mariano Aureliano bana merhaba demek için gelmedi? Neden Isidoro Baltazar bana gideceğini söylemedi?” dedim hiç düşünmeden.
Şimdi asla tezimi tamamlayıp ihtisas yapamayacağımı söyledim ona.
Esperanza yüzünde meraklı bir ifadeyle bana baktı ve eğer tezimi yazmak bu kadar çıkar gözeten bir edimse bunu hiç halledemeyeceğimi söyledi.
Ona ihtisas yapmasam bile şahsen buna aldırmayacağımı söylememe fırsat kalmadan, “Tezini ihtisas yapmak için yapmıyorsun,” diye ekledi. “Bunu yapıyorsun, çünkü bunu yapmayı seviyorsun. Çünkü şu anda yapmayı tercih edeceğin başka hiçbir şey yok.”
“Yapmayı tercih edeceğim pek çok şey var.”
“Ne gibi?” diye sordu meydan okurcasına.
Bir an düşündüm, ama belli bir şey öne süremedim. Bu tez üstünde çalışmaktan hoşlandığım kadar hiçbir tez üstünde çalışmaktan hoşlanmamış olduğumu, sadece kendi kendime bile olsa, itiraf etmek zorunda kaldım. Tezi teslim etme zamanı gelmeden birkaç gün önceye kadar beklemek yerine, ki genellikle böyle yapardım, ilk defa dönemin başında araştırmaya ve okumaya başlamıştım. Bunun benim ihtisas için önkoşul olduğunu bilmekti keyfimi kaçıran.
Esperanza sanki yine düşüncelerime ortak olmuş gibi, ihtisas yapmayı unutup sadece iyi bir tez yazmayı düşünmem gerektiğini söyledi. “Bir kez büyücülerin dünyasının bir parçası olup, rüyaların doğasını kavramaya başladığın zaman, büyücülüğün ne olduğunu anlama yolundasındır. Ve bu anlayış seni özgür kılar.”
Kafam karışmış bir halde ona baktım. Bana ne söyleme ye çalıştığını anlayamıyordum.
“Seni herhangi bir şey istemekten özgür kılar.” Esperanza bu cümleyi sanki sağırmışım gibi çok dikkatli bir şekilde telaffuz etti, sonra bana düşünceli bir şekilde bakarak ekledi, “Hırs senin göbek adın, yine de herhangi bir şey istemiyor ya da gereksinmiyorsun . . .” Masadaki kitaplarımı, kâğıtlarımı ve bir yığın kartoteksi düzenlerken sesi alçalıp kayboldu. Bana bakmak için döndüğü zaman yüzü ışıl ışıldı. Ellerinde bir kaç kurşunkalem tutuyordu. “Bir jiletle senin için bu kalemlerin uçlarını açtım,” dedi. “Körleştikleri zaman uçlarını senin için açarım.” Kurşunkalemleri bloknotumun arasına koydu, sonra da sanki bütün odayı saracakmış gibi kollarını kocaman açarak savurdu. “Çalışman için harika bir yer burası. Burada seni kimse rahatsız etmez.”
“Bundan eminim,” dedim. Gitmek üzere olduğunu görünce ona dün gece Isidoro Baltazar'ın nerede uyuduğunu sordum. “Hasır yaygısında. Başka nerede olabilir ki?” Usulca kıkır kıkır gülerek eteğini ve jüponunu toplayıp bahçeye çıktı.
Taş kemerin ardında gözden kaybolana dek arkasından baktım. Işığa bakmaktan gözlerim kamaştı ve acıdı.
Dakikalar sonra koridora açılan kapılardan biri hızla vuruldu.
“Müsait misin?” diye sordu bakıcı. Daha ona müsait olduğumu söylememe fırsat kalmadan kapıyı itip açtı.
“Beynin için gıda,” dedi masaya bambudan bir tepsi koyarak. Bir çanağa etsuyu döktü ve machaca Sonorense'yi yemem için üsteledi. “Bunu ben kendim yaptım,” dedi.
Çırpılmış yumurta, parça et, soğan ve acılı domates sosunun karışımı nefisti.
“Bitirdiğin zaman seni sinemaya götüreceğim,” dedi.
Bütün bir tortillayı ağzıma tıkarak, “Yemeği bitirdiğim zaman mı?” diye sordum heyecanla.
“Tezini bitirdiğin zaman,” dedi.
Yemeği bitirir bitirmez, köpekle tanışmam gerektiğini söyledi. “Aksi halde dışarı çıkamazsın. Hatta evin dışındaki tuvalete bile gidemezsin.”
Ona köpekle karşılaştığımı ve dün gece dışarıdaki tuvalete gittiğimi söylemek üzereydim ki çenesiyle hızlı bir hareket yaparak onu bahçeye kadar izlememi işaret etti. Büyük siyah köpek kamıştan yapılmış yüksek çitin gölgesinde kıvrılmış yatıyordu. Bakıcı hayvanın yanına çömelerek kulaklarının arkasını kaşıdı ve sonra eğilerek hayvanın kulağına bir şey fısıldadı.
Sonra birden ayağa kalktı; ürkerek geriye doğru bir adım attım, ve sırtüstü yere düştüm. Köpek inledi ve bakıcı inanılmaz bir sıçrayışla, yüksek çite hiç değmeden üstünden atladı. Apar topar ayağa kalktım ve tam oradan hızla koşup gidecektim ki köpek ön pençelerini uzatıp ayaklarımın üstüne koydu. Ayakkabılarımın içinden pençelerinin baskısını hissedebiliyordum. Köpek başını kaldırıp bana baktı ve ağzını kocaman açarak uzun uzun esnedi. Dili ve dişetleri mavi-siyahtı.
“En iyi soydan olmanın bir işaretidir bu.”
Arkamda bakıcının sesini duyunca öyle ürktüm ki, birdenbire geriye döndüm, dengemi tekrar kaybederek köpeğin üstüne düştüm. Önce hareket etmeye cesaret edemedim, sonra yavaş yavaş başımı yana çevirdim. Köpeğin kehribar rengi gözleri üstüme odaklanmıştı. Hırlayarak değil de, son derece dostça, köpeksi bir gülümsemeyle dişlerini gösterdi.
“Şimdi arkadaşsınız işte,” dedi bakıcı yerden kalkmama yardım ederek. “Ve tezine başlamanın zamanı geldi.”
Sonraki üç gün, tümüyle görevimi tamamlama isteği hâkim olmuştu bana. Aralıksız uzun süreler boyunca çalıştım, ama her nasılsa zamanın geçişini hissetmedim. Çalışmaya çok daldığım için saatlerle bağlantıyı kaybetmiş değildim. Daha ziyade, zaman kendisini bir uzay meselesine dönüştürmüş gibiydi sanki. Öyle ki zamanı aralarla, Esperanza'yı görüş aralarıyla ölçmeye başladım.
Her gün, sabahın orta yerinde, kahvaltımı—mutfakta benim için bıraktıklarını—yerken birden ortaya çıkıyordu. Sürekli mutfakta bir bulut gibi asılı duran mavimsi dumandan çıkıp sessizce maddeleşmiş gibi görünüyordu. Her seferinde sert bir tarakla saçımı tarıyordu, ama asla ne o ne de ben tek laf etmiyorduk.
Onu öğleden sonra tekrar görüyordum. Mutfakta ortaya çıktığı gibi sessiz bir şekilde, birdenbire bahçede maddeleşiyor, taş kemerin altındaki ısmarlama yapılmış sallanan sandalyesine oturuyordu. Sanki insanın görüş alanının sınırlarının ötesini görebilirmiş gibi, saatlerce gözlerini dikip boşluğa bakıyordu. Kısa bir baş sallamadan, gelişigüzel bir gülümsemeden başka o saatte aramızda hiçbir ilişki olmuyordu. Yine de onun bu sessizliği içinde korunduğumu biliyordum.
Köpek sanki bakıcı tarafından talimat verilmiş gibi hiç yanımdan ayrılmıyordu. Gece gündüz, hatta evin dışındaki tuvalete gittiğimde bile beni izliyordu. Özellikle, köpekle beraber araziler arasındaki ağaç sıralarına doğru tarlalarda yarıştığımız, o öğleden sonra geç saatlerde yaptığımız gezintileri dört gözle bekliyordum. Orada, Esperanza gibi gözlerimizi dikip boşluğa bakarak gölgede oturuyorduk. Bazen bana öyle geliyordu ki uzanıp uzaktaki dağlara dokunabilecektim. Yaprakların arasında hışırdayan esintiyi dinliyor ve batan güneşin sarı ışığının yaprakları altından çanlara dönüştürmesini bekliyordum. Yapraklar maviye, sonunda da siyaha dönüşünceye kadar bekliyordum. Nihayet rüzgârın bu sıcaktan çatlamış toprağın yalnızlığını anlatan belli belirsiz sesinden kaçmak için köpekle birlikte eve kadar yarışıyorduk.
Dördüncü gün ürkmüş bir halde uyandım. Avluya açılan kapının ardından bir ses, “Kalkma zamanı, tembel kemik torbası,” diye bağırdı. Bakıcının sesi uykulu ve kayıtsızdı.
“Neden içeri gelmiyorsun?” diye sordum. “Onca gün nerelerdeydin?”
Cevap gelmedi.
Onun ortaya çıkmasını bekleyerek battaniyeme sarınıp oturdum, nereye saklandığını görmek için dışarı çıkamayacak kadar uykulu ve gergindim. Bir süre sonra ayağa kalkıp dışarı çıktım. Avlu tenhaydı. Bu uykulu hali üstümden atma gayretiyle başımdan aşağıya kova kova soğuk su döktüm.
O sabah kahvaltım farklıydı: Esperanza ortalıkta görünmüyordu. Ancak çalışmaya oturduktan sonra köpeğin de ortadan kaybolduğunu anladım. Kayıtsızca kitaplarımın sayfalarını çevirmeye başladım. Çalışmak için enerjim azdı, çalışma isteğim ise daha da azdı. Açık kapıdan uzaktaki dağlara gözlerimi dikerek saatlerce masamda oturdum.
Sanki halen öğle üzeriymiş gibi mavi ve bulutsuz ışıkta titreşen ağustos böceklerinin içe işleyen ötüşleri ve yem arayarak yeri eşeleyen tavukların belli belirsiz gıdaklamaları ara ara öğleden sonranın saydam sessizliğini bozuyordu.
Tam uyuklamak üzereydim ki avluda bir ses işittim. Hemen başımı kaldırıp baktım. Çitin gölgesinde bakıcıyla köpek bir hasır yaygının üstüne yanyana uzanmışlardı. Uzanışlarında, hasır yaygının üstünde sereserpe yatışlarında tuhaf bir şey vardı. Öyle hareketsizlerdi ki ölü gibi görünüyorlardı.
Merak ve endişe karışımı bir duyguyla parmaklarımın ucuna basarak yanlarına yaklaştım. Köpekten önce bakıcı
varlığımın farkına vardı. Abartılı bir şekilde gözlerini kocaman açtı, sonra hızla, tek bir hareket yaparak bağdaş kurup doğruldu ve “Beni özledin mi?” diye sordu.
“Özledim!” diye bağırdım ve asabi bir şekilde güldüm. Onun bu soruyu sorması tuhafıma gitmişti. “Bu sabah neden odama girmedin?” diye sordum. Yüzündeki boş ifadeyi görünce, “Son üç gündür nerelerdeydin?” diye ekledim.
Cevap vermek yerine, kaba bir ses tonuyla, “Çalışmaların nasıl gidiyor?” diye sordu.
Bu sertliği karşısında öyle şaşırdım ki ne diyeceğimi bilemedim. Tezimin onun işi olmadığını mı söylemeliydim, yoksa tıkanıp kaldığımı itiraf mı etmeliydim, bilemedim.
“Bir açıklama bulmaya çalışarak kendini üzme,” dedi. “Sadece doğruyu söyle bana. Dönem tezinde benim uzman görüşüme ihtiyacın olduğunu söyle bana.”
Bir kahkaha patlatacağımdan korkarak köpeğin yanına çömelip başını kaşımaya başladım.
“Ee?” diye sordu bakıcı. “Ben olmadan şaşırıp kaldığını itiraf edemiyor musun?”
Ruh durumundan emin olmadığım için onunla çatışmaktansa suyuna gitmenin daha iyi olacağına karar verdim. Gerçekten de bütün bir gün tek bir satır yazmadığımı söyledim ona. Sadece onun beni kurtarabileceğini bilerek onu bekliyordum. Benim bir ihtisas öğrencisi olarak kaderimi kararlaştırmanın gerçekten de okuldaki profesörlerime değil, ona bağlı olduğunu söyledim ona.
Bakıcı sevinçle bana bakarak tezimi ona göstermemi istedi. Bir göz atmak istiyordu.
“Tezim İngilizce,” dedim manalı manalı. “Okuyamazsın.”
İspanyolca bile olmuş olsa onu anlayamayacağını eklemek için duyduğum dürtüyü, ne de olsa o kadar terbiyesiz olmadığımı düşünerek bastırdım.
Bakıcı tezi getirmem için ısrar etti. Getirdim. Sayfaları etrafına yaydı, bazılarını hasır yaygıya, diğerlerini de tozlu yere koydu, sonra gömleğinin cebinden metal çerçeveli bir gözlük çıkartarak gözlerine taktı.
“Eğitimli biri gibi görünmek önemlidir,” diye fısıldadı köpeğe doğru eğilerek. Hayvan bir kulağını havaya dikti, sonra da sanki onunla aynı fikirdeymiş gibi usulca hırlayarak yerini değiştirdi. Bakıcı bana kendisiyle köpeğin arasına oturmamı işaret etti.
Yerdeki dağınık sayfaları dikkatle okurken bir baykuş gibi âlimane ve müsamahasız görünüyordu. Diliyle, onaylamadığını gösteren, cık-cık diye sesler çıkartarak başını kaşıyor, sanki gözünden kaçırdığı bir düzeni bulmaya çalışıyormuş gibi sayfaları tekrar tekrar karıştırıyordu.
O pozisyonda oturmaktan boyun ve sırt kaslarım ağrımaya başlamıştı. Sabırsızlıkla içimi çekerek çite yaslanıp gözlerimi kapattım. Gittikçe artan kızgınlığıma rağmen uyuklamış olmalıyım ki birdenbire belli belirsiz, ama ısrarlı bir vızıltıyla ürktüm. Gözlerimi açtım. Yüzü bana dönük, uzun boylu, üstünde muhteşem bir kıyafet olan bir kadın oturuyordu yanımda. Bana bir şey söyledi, ama ne olduğunu işitemedim. Kulaklarımdaki vızıltı arttı.
Kadın bana doğru eğildi ve net ve yüksek bir sesle, “Bana merhaba demeyecek misin?” diye sordu.
“Nelida! Ne zaman geldin buraya? Silkinip kulaklarımdaki vızıltıyı geçirmeye çalışıyordum,” diye açıkladım.
Başını salladı, sonra uzun ve biçimli bacaklarını eteğinin içinde yukarıya çekip kollarını bacaklarına doladı.
“Seni görmek çok güzel,” dedi dalgın dalgın.
Bakıcı kaşlarını çatmış önündeki sayfaları incelerken kendi kendine mırıldanıyordu. Bir süre sonra, “Karalamaların sadece zor okunmakla kalmıyor,” dedi, “pek bir anlam da ifade etmiyor.”
Nelida, sanki 'hadi ona karşı çık da göreyim' dermiş gibi, gözlerini eleştirel bir şekilde kısarak bana dikti.
Kaçmak, onun bu cesaret kırıcı, dikkatli bakışlarından uzaklaşmak isteyerek yerimde huzursuz husursuz kıpırdandım. Nelida öne doğru eğilip sıkıca kolumu kavradı.
Bakıcı cinleri tepeme çıkaracak kertede yavaş yavaş sayfalardan bölümler okumaya koyuldu. Okudukları kulağıma bildik geliyordu, ama gerçekten metni takip edip etmediğini bilmiyordum, çünkü konsantre olamıyordum. Cümleleri, ibareleri ve hatta kimi zaman kelimeleri kaprisli bir havayla kesişine çok kızmıştım.
“Hepsi hepsi,” dedi son sayfayı da okumayı bitirince,
“kötü yazılmış bir tez bu.” Dağınık sayfaları bir yığın halinde toplayıp çite yaslandı. Mahsustan dizlerini Isidoro Baltazar'ın bana öğrettiği şekilde kaldırıp -sağ bacağının bileğini sol bacağının uyluğuna çarprazlama koyarak- gözlerini kapattı. O kadar uzun bir süre sessiz kaldı ki uykuya daldığını sandım, öyle ki yavaş yavaş, ölçülü bir sesle antropoloji, tarih ve felsefeden konuşmaya başlayınca ürktüm. Sanki düşünceleri konuşurken varlık buluyormuş gibiydi ve sözcükleri izlenmesi kolay, anlaşılması kolay bir yalınlıkla, net ve kesin bir şekilde akıyordu.
Dikkatle dinliyordum onu. Ama aynı zamanda da düşünmeden edemiyordum, “Batılı entelektüel eğilimler hakkında nasıl bu kadar çok şey bilebiliyordu? Ne kadar eğitim görmüştü? Kimdi o gerçekten?”
“Bütün bunları yine tekrarlayabilir misin?” diye sordum konuşmayı bitirdiği zaman. “Not almak istiyorum.”
“Söylediklerimin hepsi tezinde var,” dedi. “Bunlar pek çok dipnotun, alıntının ve gelişmemiş fikrin altına gömülmüş.” Neredeyse kafası kafama değecek kadar eğildi. “Tezine yoksun olduğu bir doğruluk verme çabasıyla yapıtları delil göstermek yeterli değildir.”
Afallamış bir halde ona bakakaldım. “Tezimi yazmama yardım edecek misin?” diye sordum.
“Hayır, bunu yapamam,” dedi gözlerinde vakur bir ifadeyle. “Senin kendi başına yapman gereken bir şey bu.”
“Ama yapamıyorum,” diye karşı çıktım. “Daha demin tezimin ne kadar kötü yazıldığını söyledin. Bu benim en iyi hamlem, inan bana.”
Şiddetle karşı çıkarak, “Hayır, değil!” dedi. Sonra dostça bir sıcaklıkla karışık bir hayret ifadesiyle gözlerini üstüme dikti. “Eminim profesörlerin, düzgünce daktilo edilince tezini kabul edeceklerdir. Ama ben etmezdim. Orijinal hiçbir şey yok bunda.”
Üzülemeyecek kadar sersemlemiştim.
“Sen sadece okuduklarını izah ediyorsun,” diye devam etti bakıcı. “Senin kendi fikirlerine daha çok itimat etmeni istiyorum, bu fikirler senden beklenenle çelişse bile.”
“Sadece bir dönem tezi bu,” dedim kendimi savunur gibi. “Bunun daha çok çalışma gerektirdiğini biliyorum, ama profesörlerimi de memnun etmem gerekiyor. Burada ifade edilen görüşleri kabul edip etmemem konunun dışında. İhtisasa kabul edilmem gerek, ve bu da, kısmen, profesörlerimi memnun etmemi gerektiriyor.”
“Eğer büyücülerin dünyasından erk çekmek istiyorsan,” dedi, “artık bu tür bir yaklaşımla çalışamazsın. Gizli amaçlar bizim bu sihirli dünyamızda kabul görmezler. Eğer bir ihtisas öğrencisi olmak istiyorsan, o zaman memnun etmek için eğitilmiş bir kadın gibi değil, bir savaşçı gibi davranmalısın. Biliyorsun, hayvan gibi iğrenç olduğun zamanlarda bile memnun etmek için uğraşıp duruyorsun. Şimdi, yazı yazdığın zamanlarda, yazı yazmak için eğitilmediğin için, yeni bir ruh halini benimseyebilirsin: savaşçıların yaklaşımını.”
“Savaşçıların yaklaşımı derken ne demek istiyorsun?” diye sordum. “Profesörlerimle savaşmalı mıyım?”
“Profesörlerinle değil,” dedi. “Kendinle savaşmalısın. Yolun her santiminde. Ve bunu öyle ustalıklı ve öyle akıllıca yapmalısın ki hiç kimse mücadeleni fark etmemeli.”
Ne demek istediğinden tam emin değildim ve bilmek de istemiyordum. Daha o bir şey söylemeden, ona antropoloji, tarih ve felsefe hakkında bu kadar çok şeyi nasıl bildiğini sordum.
Gülümseyerek başını iki yana salladı. “Bunu nasıl yaptığımı fark etmedin mi?” diye sordu, ve kendi sorusuna kendi cevap verdi. “Düşünceleri havadan topladım. Sadece enerji telciklerimi gerdim ve oradaki o engin düşünce ve fikir okyanusundan, oltayla balık yakalar gibi, o düşünceleri yakaladım.” Sanki çevresindeki havayı sarıyormuş gibi kollarını açtı.
“Düşünceleri toplamak için Isidoro Baltazar bana işe yarar olanlarının hangileri olduğunu bilmek gerektiğini söyledi,” diye karşı çıktım. “Öyleyse tarih, antropoloji ve felsefe okumuş olmalısın.”
Şaşkın bir halde başını kaşıyarak, kararsız bir şekilde, “Belki bir zamanlar okudum,” dedi.
“Okumuş olmalısın!” dedim tumturaklı bir şekilde, sanki büyük bir keşif yapmışım gibi.
Yüksek sesle içini çekerek çite yaslandı ve gözlerini kapattı.
“Neden hep haklı olduğunda ısrar ediyorsun?” diye sordu Nelida.
Onun konuştuğunu duyunca ürkerek, ağzım açık ona bakakaldım. Dudaklarının kenarlarını kıvırarak haylaz, esrarlı bir edayla gülümseyerek, bana ağzımı kapatmamı işaret etti. Zihnim bakıcının tezim hakkında neler söylediğini dinlemekle öyle meşguldü ki, tam önümde oturmasına rağmen Nelida'yı hepten unutmuştum. Yoksa oturmuyor muydu? Ben fark etmeden gitmiş ve geri dönmüş olabileceği düşüncesi beni çok endişelendirdi.
Sanki korkularımı yüksek sesle söylemişim gibi, “Bunun canını sıkmasına izin verme,” dedi Nelida usulca. “Hiç kimse bizi fark etmeden gelip gitme alışkanlığındayızdır bizler.”
Ses tonu, söylediklerinin tüyler ürpertici etkisini silmişti. Gözlerimi bir ona, bir bakıcıya dikerek, acaba gerçekten de tam gözlerimin önünde, hiç algılanmadan ortadan kayboluyorlar mı diye merak ettim. Böyle bir şey yapmadıklarından emin olmak istedim. Bir kedi gibi gerinerek hasır yaygının üstüne boylu boyunca uzandım ve ayağımı yavaş yavaş Nelida'nın yere sürünen elbisesinin eteğine doğru yaklaştırdım; elim de bakıcının ceketine doğru gitti. Bakıcı kol yenini çektiğimin farkına varmış olmalıydı ki birden doğrulup gözlerini bana dikti. Gözlerimi kapattım, ama kirpiklerimin arasından onları izlemeye devam ettim. Hareket etmiyorlardı. Dimdik duruşlarında hiçbir yorgunluk alameti yoktu, oysa ben gözlerimi açık tutmak için mücadele etmek zorunda kalıyordum.
Okaliptüs ağaçlarının güzel kokusunu taşıyan serin bir esinti çıktı. Çizgiler halinde renkli bulutlar gökyüzünde sürükleniyor ve koyu saydam mavi yavaş yavaş dağılıyordu. Saydam mavi öylesine ağır ağır eriyordu ki hangisinin bulut, hangisinin gökyüzü, hangisinin gündüz, hangisinin gece olduğunu ayırt etmek imkânsızdı.
Sanki hayatım buna bağlıymış gibi, ayağım Nelida'nın elbisesinin eteğinde, ve bakıcının ceketini sıkıca tutmuş bir halde uykuya daldım. Yüzüme değen bir el beni uyandırdığında sadece birkaç dakika geçmiş gibi geldi.
“Florinda?” diye fısıldadım. Yanımda oturan kadının başka biri olduğunu içgüdüsel olarak anlamıştım oysa. Kadın bir şeyler mırıldanıyordu. Onun uzun bir süredir mırıldandığını ve ne söylediğini işitmek için yeni uyanmış olduğumu duyumsadım.
Kalkmak istedim. Kadın omzuma yavaşça, fakat sert bir şekilde dokunarak kalkmamı engelledi. Karanlıkta bir yerlerde küçük bir alev kararsızca titreşiyordu. Kadının yüzüne hafif, titrek bir solgunluk veriyor, onu hayalet gibi gösteriyordu. Kadın yaklaştıkça daha da büyüyordu sanki. Aşağıya bakıp gözlerini gözlerimin içine dikince gözleri de büyümeye başladı. Kaşlarının kavsi, siyah bir keçeli kalemle çizilmiş bir eğri gibi çatıktı.
“Nelida!” Rahatlayarak içimi çektim.
Hafifçe gülümseyerek başını salladı.
Ona bakıcı ile dönem tezim hakkında sorular sormak istedim, ama o parmaklarını dudaklarıma bastırarak mırıldanmaya devam etti. Sesi gittikçe alçalıyordu. Sanki uzak bir mesafeden geliyormuş gibiydi, nihayet hepten silinip gitti.
Nelida ayağa kalkarak bana da kalkmamı işaret etti. Kalktım ve dışarıda avluda değil, koridordaki boş yatak odalarından birinde olduğumu fark ettim.
“Dönem tezim nerede?” diye sordum, rüzgârın sayfaları dağıtmış olmasından korkarak. Çalışmama tekrar sıfırdan başlamak zorunda kalabileceğim düşüncesi beni telaşlandırmıştı.
Nelida çenesini buyururcasına devindirerek kendisini izlememi imledi. Benden daha uzun boyluydu, ve tıpkı Florinda'ya benziyordu. O kadar narin olmasa onları birbirinden ayıramazdım. O anda Florinda'nın tamamlanmamış bir uyarlaması gibi—herhalde Florinda da gençken böyleydi—görünüyordu. Nelida'da öyle ince, öyle kırılgan, ama öyle çekici bir hava vardı ki! Şayet erkek olsaydım onun peşinden gideceğimi söyleyerek Isidoro Baltazar'a şaka yapıyordum hep. Isidoro Baltazar Nelida'nın benimle hemen hiç konuşmamasının nedeninin belki de bu olduğunu—ki bunu şaka söylediğini umuyordum— söylemişti.
Odama doğru gidiyorduk. Bütün etrafımda ayak sesleri işitiyordum. Bu Nelida olamaz diye karar verdim, zira öyle sessiz yürüyordu ki, hiç yere değmiyor gibiydi. Kendi ayak seslerimi işittiğime dair saçma bir düşünceye kapılarak, bir kedi gibi sessizce parmak uçlarıma basarak yürümeye başladım. Yine de ayak seslerini işitmeye devam ediyordum. Birinin ayakları, benimkiler gibi, çini döşeli zeminde hafifçe yankılanarak aynı ritimle hareket ediyordu. Birkaç kez arkama göz attım, ama elbette arkamda hiç kimse yoktu. Korkumu geçireceğini düşünerek yüksek sesle kıkır kıkır güldüm.
Nelida birdenbire döndü. Beni azarlayacağını sandım, ama o da gülmeye başladı. Kolunu omzuma koydu. Dokunuşu özellikle sıcak ya da şefkatli değildi. Ama aldırış etmedim. Ondan hoşlanıyordum ve dokunuşu benim için çok güven vericiydi. Hâlâ kıkır kıkır gülerek, tüm çevremizde ayak sesleri olduğu halde odama girdik.
Sanki odanın dört kapısından o anda göremediğim bir sis sızıyormuş gibi duvarlarda tuhaf bir parıltı asılıydı. Sis odanın biçimini değiştirmiş, ona tuhaf şekiller vermiş, adeta yuvarlaklaştırmıştı. Gözlerimi ne kadar kırpıştırıp şaşılaştırsam da, bütün görebildiğim son üç gündür üstünde çalışmış olduğum masaydı. Masaya yaklaştım. Tezimi düzgün bir yığın halinde düzenlenmiş görünce rahatladım. Tezimin yanında kurşunkalemlerim vardı; uçları açılmıştı.
“Nelida!” diye bağırdım heyecanla arkama dönerek. Artık onu göremiyordum. Sis daha da yoğunlaşmıştı şimdi. İçime çektiğim her nefeste sis çevremi kapatıyordu. Beni derin, heyecanlı bir hafiflik ve berraklık duygusuyla doldurarak içime sızıyordu. Görünmez bir kaynak tarafından yöneltilerek masaya oturdum, sayfaları etrafıma yaydım. Tezimin bütün yapısı, tam gözlerimin önünde, bir film şeridi üstündeki ikinci bir poz gibi orijinal taslağımın üstüne eklenerek ortaya çıktı.
Konuların ustalıklı gelişimine hayran kalarak dalıp gittim. Sanki düşünen ve yazı yazan görünmez bir el tarafından yönlendiriliyormuş gibi, paragraflar yeni bir düzen alarak kendilerini tekrar düzenliyorlardı. Bütün bunlar o kadar olağanüstü derecede açık ve basitti ki sevinçle bir kahkaha attım.
“Yaz.”
Bu sözcük odada usulca yankılandı. Merakla etrafıma baktım, ama kimseyi göremedim. Bu yaşadıklarımın kesinlikle bir rüyadan öte bir şey olduğunu bilerek not defterimle kurşunkaleme uzandım—hummalı bir hızla yazmaya koyuldum. Fikirler inanılmaz bir açıklık ve kolaylıkla geliyordu bana. Kafamda ve bedenimde ses dalgaları gibi zonkluyorlardı. Kelimeleri aynı anda hem görüyor hem de işitiyordum. Ne var ki, önümdekileri algılayan kulaklarım ya da gözlerim değildi. Daha ziyade içimdeki bazı teller dışarı uzanıyor ve sessiz bir elektrik süpürgesi gibi, önümde toz zerrecikleri gibi parıldayan kelimeleri emiyorlardı.
Bir süre sonra tezimin üstüne eklenen düzen bulanıklaşmaya başladı. Satırlar teker teker silikleşiyordu. Tek bir iz bile bırakmadan hepsinin kaybolacağını bilerek umutsuzca bu muhteşem yapıtı tutmaya çalıştım. Ama sadece bu harikulade berraklığına ilişkin farkındalığımın anısı kaldı geride. Sonra, sanki bir mum üflenip söndürülmüş gibi, o da yok oldu. Bir iplik kadar incecik bir sis kıvrımı kalmıştı odada. Sonra bu sis kıvrımı da küçük dalgacıklar halinde çekildi; ağır bir karanlık kapladı etrafımı. Öyle tükenmiştim ki bayılacağımı biliyordum.
“Uzan!”
Hiçkimseyi göremeyeceğimi bilerek, zahmet edip başımı kaldırıp bakmadım bile. Büyük bir çaba göstererek sandalyeden kalktım ve sendeleyerek yatağıma gittim.

17

Cvp: Florinda Donner - Rüyacı

16

ÖTEKİ RÜYALARIMIN HİÇBİRİNE benzemeyen bu şaşırtıcı, hayret verici rüyamın belli belirsiz farkında, bir an yatağımda uzanıp kaldım. İlk kez bütün yaptıklarımın bilincindeydim.
Odanın öbür ucundan, dalgınlığımı zorla bozan yumuşak, hışırtılı bir mırıltı gelince, “Nelida?” diye fısıldadım. Yerimden doğruldum, ama oda etrafımda dönmeye başlayınca tekrar yatağa uzandım hemen. Birkaç dakika bekledim, sonra tekrar denedim. Ayağa kalktım ve tereddüt içinde birkaç adım attım. Ama yere yıkılıp başımı duvara çarptım.
“Kahretsin!” diye bağırdım oda etrafımda dönmeye devam edince. “Bayılıyorum.”
“Bu kadar dramatik olma,” dedi Florinda, sonra yüzümdeki şaşkınlığı görünce kıkır kıkır gülmeye başladı. Sanki ateşimin çıkmasından korkuyormuş gibi önce alnıma, sonra boynuma dokundu. “Bayılmıyorsun,” dedi. “Enerjini tekrar doldurmaya ihtiyacın var.”
“Nelida nerede?”
“Beni gördüğüne sevinmedin mi?” Kolumdan tutarak yatağa dönmeme yardım etti. “Açlıktan bayılıyorsun.”
“Hayır.” Buna inanmaktan çok, sırf alışkanlıktan karşı koymuştum ona. Aç olmadığım halde, başımın dönmesine yemek gereksinimimin neden olduğuna emindim. Kahvaltı dışında, bütün gün hiçbir şey yememiştim.
Florinda düşüncelerime cevap vererek, “Neden yemek yemediğini merak ettik,” dedi. “Senin için öyle lezzetli bir güveç hazırlamıştık ki.”
“Ne zaman geldin buraya?” diye sordum. “Günlerdir seni sessizce çağırıyordum.”
Florinda gözlerini kapatarak, sanki hatırlamasına yardım edecekmiş gibi, mırıltılı bir ses çıkarttı. Sonunda, “Sanırım birkaç gündür buradayız,” dedi.
“Sanıyor musun!” İyice şaşırmıştım, huysuzluğum üste çıkmaya başlıyordu. Çabucak kendimi topladım. “Neden bana burada olduğunu bildirmedin?” İncinmekten çok, onların varlığının farkına varamadığım için kafam karışmıştı. Ondan çok kendi kendime, “Nasıl fark edemedim ki?” diye mırıldandım.
Florinda gözlerinde meraklı bir ifadeyle bana baktı. Böyle afallamam karşısında şaşırmış görünüyordu. “Eğer sana burada olduğumuzu bildirseydik çalışmana konsantre olamazdın,” dedi bilgece bir edayla. “Senin de çok iyi bildiğin gibi, tezini yazmak yerine bizim geliş gidişlerimizi bekleyecektin. Bütün enerjin bizim ne yaptığımızı bulmaya çalışmak için harcanacaktı, öyle değil mi?” Sesi alçak ve çatlaktı, heyecanlı bir ışık gözlerini her zamankinden daha fazla parlatıyordu. “Dikkatin dağılmadan çalışman gerektiği için kasten yaptık bunu,” dedi.
Florinda bakıcının, ancak o zamana dek yaptıklarımdan tatmin olduktan sonra tezime yardım ettiğini açıkladı. Bakıcının, notlarımın tabii düzenini rüya görmede bulduğunu öne sürdü.
“Ben de notlarımın tabi düzenini gördüm,” dedim kendimden memnun bir havayla. “Hem de ben de bir rüyada gördüm bunu.”
“Elbette gördün,” diye hemen kabul etti Florinda. “Bizler seni rüya görmeye çektik, böylece tezin üstünde çalışabildin.”
“Beni rüya görmeye mi çektiniz?” diye tekrarladım. Bu söylediklerinde ürkütücü derecede normal bir şey vardı. Yine de aynı zamanda beni kaygılandırmıştı. Nihayet rüya gören-uyanıklığın ne olduğunu anlamaya yaklaştığıma, ama nedense bunu tümüyle kavrayamadığıma dair esrarengiz bir duyumsama uyandı içimde. Bir anlam çıkartma gayretiyle, köpekle bakıcıyı avluda gördüğüm andan itibaren olup biten her şeyi anlattım Florinda’ya.
Anlattıklarımın kulağa tutarlı gelmesi çok zordu, çünkü ne zaman uyanık olduğuma ve ne zaman rüya gördüğüme karar veremiyordum. Şaşkınlık içinde gördüm ki, orijinal taslağımın üstüne eklenmiş olarak gördüğüm gibi tezimin ana hatlarını tam olarak hatırlayabiliyordum. “Konsantrasyonum rüya görüyor olmam için fazlasıyla yoğundu,” dedim.
“İşte rüya gören-uyanık olmak da budur,” diye sözümü kesti Florinda. “Bu kadar iyi hatırlamanın nedeni bu.” Sesinin tonu, geç kavrayan bir çocuğa basit ama önemli bir noktayı açıklayan sabırsız bir öğretmeninki gibiydi. “Rüya gören-uyanıklığın uykuya dalmakla ve rüya görmekle bir ilgisi olmadığını sana söylemiştim.”
Sanki bu söylediklerini hükümsüz kılacakmış gibi, “Notlar aldım,” dedim. Başını olumlayarak salladığını görünce, rüya gören-uyanıkken kendi el yazımla not defterime yazdığımı gördüklerimi bulabilir miyim diye sordum ona.
“Bulacaksın,” diye temin etti beni. “Ama önce yemek yemek zorundasın.” Ayağa kalktı ve elini uzatarak, kalkmama yardım etti. Görünüşüme çekidüzen vermek için gömleğimi kotumun içine soktu ve süveterime batan hasır parçalarını silkti. Karşıma geçip eleştirel bir şekilde bana baktı. Sonuçtan tatmin olmayarak, ele avuca sığmayan saçlarımı oraya buraya kıvırıp çekerek saçımla uğraşmaya koyuldu.
“Her yandan çıkıp kabaran bu saçlarınla pek korkunç görünüyorsun,” dedi.
“Uyandıktan sonra sıcak bir duş almak âdetimdir,” dedim ve onu takip ederek koridora çıktım. Mutfağa yöneldiğini görünce, önce dışarıdaki tuvalete gitmem gerektiğini söyledim.
“Ben de seninle geleceğim.” Yüzümdeki hoşnutsuz ifadeyi görünce, sadece başımın dönüp bok çukuruna düşmeyeceğimden emin olmak istediğini ekledi.
Aslında, avluya doğru giderken onun koluna tutunmam iyi olmuştu. Dışarıya adım atınca az kalsın düşüyordum, dermansız olduğum için değil de, günün ne kadar ilerlemiş olduğunu görünce uğradığım şoktan dolayı.
“Sorun nedir?” diye sordu Florinda. “Kendini bayılacak gibi mi hissediyorsun?”
Gökyüzünü işaret ettim. Güneş ışığından geriye kalan sadece hafif bir parlaklıktı. “Bir gün kaybetmiş olmama imkân yok,” dedim. Sesim daha cümlemi bitirmeden kesilip gitmişti. Gerçekten bütün bir gecenin ve bütün bir günün geçmiş olduğu düşüncesini hazmetmeye çalıştım, ama zihnim bunu kabul etmiyordu. Bilinen tarzda ölçülen zamanın nasıl geçtiğinin hesabını veremeyince az kalsın kafayı yiyecektim.
Florinda düşüncelerime cevap vererek, “Büyücüler zamanın akışını keserler,” dedi. “Büyücülerin rüya gördüğü şekilde rüya görülünce, zaman onu ölçtüğümüz şekilde var olmaz. Büyücüler zamanı istedikleri gibi uzatır ya da kısaltırlar. Büyücüler için zaman, dakika, saat ya da gün meselesi değil, tümüyle farklı bir meseledir.”
Florinda konuşmaya devam ederek, sabırlı, ölçülü bir ses tonuyla, “rüya gören-uyanık iken algı yeteneklerimiz yükselmiştir,” dedi. “Ne var ki, iş zamanı algılamaya gelince tümüyle farklı bir şey olur. Zamanın algılanışı yükselmiş olmaz, hepten iptal edilir.” Florinda zamanın her zaman bir faktörü olduğunu ekledi; yani zamanın farkında olmak, otomatik olarak fiziksel ölçümlere dönüştürdüğümüz psikolojik bir durumdu. Bu içimizde o kadar kök salmıştı ki bilinçli olarak bunun farkında olmadığımız zamanlarda bile, içimizde, bilinçaltında zamanın izini takip eden bir saatin tıkladığını işitebilirdik.
“Rüya gören-uyanıklıkta bu kapasite yoktur,” diye vurguladı. “Normalde zamanı anladığımız ve izah ettiğimiz şekilde olmayan, tümüyle yeni, alışık olmadığımız bir yapı geçer onun yerine.”
“Öyleyse rüya gören-uyanıklık hakkında bilinçli olarak bilebileceğim tek şey zamanın ya uzadığı ya da kısaldığıdır,” dedim söylediklerini anlamaya çalışarak.
“Bundan çok daha fazlasını anlayacaksın,” dedi üstüne basarak. “Mariano Aureliano'nun adlandırdığı gibi, yükseltilmiş farkındalığa girmekte bir kez ustalaşınca o zaman istediğin her şeyin farkında olacaksın, çünkü büyücüler zamanı ölçmekle ilgilenmezler. Onlar zamanı kullanmakla, istedikleri gibi uzatmakla ya da kısaltmakla ilgilenirler.”
“Daha önce hepinizin benim rüya görmeye girmeme yardım ettiğinizden bahsetmiştin,” dedim. “O zaman bazılarınızın bu durumun ne kadar sürdüğünü bilmesi gerekir.”
Florinda kendisinin ve arkadaşlarının çok uzun bir süredir rüya gören-uyanıklık durumunda olduklarını, beni rüya gören-uyanıklığa çekenin ortak çabaları olduğunu, ama hiç bunun seyrini takip etmediklerini söyledi.
“Şimdi de rüya gören-uyanık olabileceğimi mi ima ediyorsun?” diye sordum, ama daha o cevap vermeden yanıtı biliyordum. “Eğer öyleysem, bu duruma ulaşmak için ne yaptım? Nasıl bir adım attım?”
“Tasavvur edilebilecek en basit adımı,” dedi Florinda. “Kendinin bildik kendin olmasına izin vermedin. Kapıları açan anahtar budur. Sana pek çok defa ve pek çok şekilde büyücülüğün hiç de senin düşündüğün şey olmadığını söyledik. Kendini bildik kendin olmaktan alıkoymanın büyücülüğün en karmaşık gizi olduğunu söylemek ahmaklık gibi geliyor, ama değil. Bu erkin anahtarıdır, bu nedenle de bir büyücünün yaptığı en zor şeydir. Yine de anlaşılması imkânsız ya da karmaşık değildir. Zihni ürkütmez ve bu nedenle de hiç kimse bunun öneminden kuşkulanmaz ya da bunu ciddiye bile almaz.
“En son rüya gören-uyanıklığının sonucuna bakarsak, kendini bildik kendin olmaktan alıkoyarak yeterli enerji topladığını söyleyebilirim.”
Omzuma vurdu ve arkasına dönerek, “Mutfakta görüşürüz,” diye fısıldadı.
Mutfak kapısı aralıktı, fakat içerden hiç ses gelmiyordu. “Florinda?” diye fısıldadım.
Bu çağrıma usul bir kahkaha cevap verdi, ama hiçkimseyi göremedim. Gözlerim yarı karanlığa alışınca Florinda ile Nelida'nın masada oturduklarını gördüm. Yüzleri bu solgun ışıkta garip bir şekilde canlı görünüyordu. Birbirinin aynı saçları, gözleri, burunları, ağızları sanki içsel bir ışık tarafından aydınlatılmış gibi parıldıyordu. İki varlığı bu kadar benzer görmek çok ürkütücüydü.
“Siz ikiniz o kadar güzelsiniz ki korku veriyorsunuz,” dedim yanlarına yaklaşarak.
İki kadın sanki söylediklerimi onaylıyormuş gibi birbirlerine baktılar, sonra da son derece tedirgin edici bir kahkaha attılar. Sırtımdan aşağıya doğru garip bir karıncalanma hissettim. Çıkarttıkları bu tuhaf sesten söz açmama fırsat kalmadan, gülmeyi kestiler. Nelida yanındaki boş sandalyeye oturmamı işaret etti.
Derin bir nefes aldım. Otururken kendi kendime sakin olmam gerektiğini söylüyordum. Nelida'da cesaretimi kıran bir gerginlik, bir keskinlik vardı. Masanın ortasında duran büyük çorba kâsesinden bir tabak koyu çorba doldurdu benim için.
“Her şeyi yemeni istiyorum,” dedi, önüme tereyağı ve bir sepet sıcak tortilla iterek.
Açlıktan ölüyordum. Sanki günlerdir yemek yememişim gibi yiyeceklere saldırdım. Harika bir lezzetleri vardı. Çorba kâsesindeki bütün çorbayı içtim ve üstüne tereyağı sürdüğüm tortillaları üç kupa dolusu sıcak kakaoyla beraber mideye indirdim.
Tıka basa doymuş bir halde sandalyeye yığıldım. Avluya açılan kapı ardına kadar açıktı, serin bir esinti odadaki gölgelere yeni bir düzen verdi. Alacakaranlık sanki ebediyen sürüyormuş gibiydi. Gökyüzü kalın renk tabakalarıyla çizgi çizgi olmuştu: parlak kırmızı, koyu mavi, mor ve altın sarısı. Ve havada, uzaktaki tepeleri yaklaştıran o saydam nitelik vardı. Gece, içsel bir güç tarafından zorlanıyor gibi, sanki yerden fışkırıyordu. Rüzgârda sallanan meyve ağaçlarının ritmik ve zarif, gölgeli devinimleri karanlığı yukarıya, gökyüzüne doğru itiyordu.
O sırada Esperanza odaya daldı ve masaya yanan bir gaz lambası koydu. Sanki gözlerini odaklamakta zorluk çekiyormuş gibi, gözlerini hiç kırpmadan bana baktı. Bana hâlâ dünyevi olmayan bir gizle ilgileniyormuş, daha tam anlamıyla orada değilmiş gibi bir izlenim vermişti. Sonra yavaş yavaş bakışları yumuşadı, sanki büyük bir mesafeden döndüğünü o anda anlamış gibi gülümsedi.
Kolunun altındaki not defterimi ve dağınık sayfaları görünce, “Tezim!” diye bağırdım.
Esperanza ağzı kulaklarına vararak notlarımı elime tutuşturdu.
Hevesle kâğıtları inceledim ve sayfaların, yarı İspanyolca, yarı İngilizce, dönem tezimi yazarken nasıl bir yol tutacağıma dair ayrıntılı ve kesin talimatlarla dolu olduğunu görünce yüksek sesle güldüm. El yazısı şüphe götürmez şekilde benimdi.
“Hepsi burada,” dedim heyecanla. “Tıpkı rüyamda gördüğüm gibi.” İhtisası o kadar çok çalışmak zorunda kalmadan kazanabileceğim düşüncesi biraz önceki bütün kaygılarımı unutturmuştu bana.
“İyi dönem tezleri yazmanın hiçbir kestirme yolu yoktur,” dedi Esperanza.
“Büyücülüğün yardımıyla bile. Ön okuma olmadan, not almadan ve tekrar tekrar yazmadan, rüya görmedeki dönem tezinin düzenini ve yapısını asla anlayamazdın.”
Sessizce başımı salladım. Öylesine karşı konulmaz bir otoriteyle konuşmuştu ki ne söyleyeceğimi bilemedim.
“Ya bakıcı?” diye sorabildim nihayet. “Gençliğinde bir profesör müydü o?”
Nelida ile Florinda, sanki cevap vermek ona düşüyormuş gibi, Esperanza'ya döndüler.
“Bilmiyorum,” dedi baştan savma bir edayla. “O sana fikirlere âşık bir büyücü olduğunu söylemedi mi?” Bir an sustu, sonra usulca ekledi. “Bir bakıcıya yaraştığı gibi, bizim sihirli dünyamıza bakıp gözetmediği zamanlarda, okur.”
“Kitap okumanın dışında,” diye açıkladı Nelida, “olağanüstü sayıda ilmi dergi okur. Birkaç dil konuşur, böylelikle en son bilgileri yakalar. Delia ile Clara onun asistanları. İngilizce ve Almanca konuşmayı öğretti onlara.”
“Evinizdeki kütüphane onun mu?” diye sordum.
“Kütüphane hepimize ait,” dedi Nelida. “Gerçi, Vicente dışında, raflardaki bütün kitapları okuyan tek kişinin o olduğuna eminim.” Yüzümdeki inanmayan ifadeyi görünce, büyücülerin dünyasındaki insanların dış görünüşüne aldanmamamı öğütledi. “Büyücüler, bir bilgi seviyesine erişmek için normal insanların iki katı fazla çalışırlar,” dedi. “Büyücülerin sihirli dünya kadar her günkü dünyadan da anlam çıkartmaları gerekir. Bunu başarmak için, bedensel olduğu kadar zihnen de çok usta ve incelikli olmaları gerekir.” Gözlerini kısarak tartarcasına bana baktı ve usulca kendi kendine güldü.
“Tezin üstünde üç gün çalıştın,” diye açıkladı. “Çok çalıştın, değil mi?” Onaylamamı bekledikten sonra, rüya gören-uyanıkken dönem tezim üstünde uyanıkken olduğundan daha çok çalıştığımı ekledi.
“Hiç de değil,” diye karşı koydum hemen. “Çok basit ve kolay oldu.” Bütün yaptığımın, tezimin eski taslağının üstüne eklenmiş olan yeni bir uyarlamasını görmek ve sonra da gördüğümü kopya etmek olduğunu açıkladım.
“Bunu yapmak bütün gücünü aldı,” diye iddia etti Nelida. “Rüya gören-uyanıkken bütün enerjilerini tek bir amaca kanalize ettin. Bütün ilgin ve çaban tezini bitirmeye yöneldi. O anda başka hiçbir şey önemli değildi senin için. Bu gayretinle çatışacak başka hiçbir düşüncen yoktu.”
“Bakıcı benim tezime bakarken rüya gören-uyanık mıydı?” diye sordum. “Onun gördüğünü mü gördüm ben?”
Nelida ayağa kalkarak yavaş yavaş kapıya doğru yürüdü. Uzunca bir süre gözlerini dikkatle dışarıdaki karanlığa dikti, sonra masaya geri döndü. Esperanza'ya bir şeyler fısıldadı. Ne dediğini işitemedim, sonra tekrar yerine oturdu.
Esperanza usulca kendi kendine güldü, sonra bakıcının tezimde gördüklerinin benim gördüklerimden ve yazdıklarımdan farklı olduğunu söyledi. “Farklı olması pek doğaldı, çünkü onun bilgisi seninkinden çok daha engindir.”
Esperanza, bir şekilde yüzünün geri kalan kısmını ölgün gösteren keskin, koyu renk gözlerini bana dikti. “Onun önerilerinin rehberliğinde ve kendi yeteneklerine göre, tezin nasıl okunmalı, onu gördün sen. Yazdığın da buydu.”
“Rüya gören-uyanık iken, genelde hiç kullanmadığımız gizli kaynaklara girebiliriz,” dedi Nelida, ve tezimi gördüğüm anda bakıcının bana vermiş olduğu ipuçlarını hatırladığımı açıkladı.
Yüzümdeki inanmayan ifadeyi görünce, bakıcının tezim hakkında söylediklerini hatırlattı: “Çok fazla dipnot, çok fazla alıntı ve şapşalca geliştirilmiş fikirler.” Rüya gördüğüm ve görünmeye çalıştığım kadar aptal olmadığım için, daha önce tezimin malzemesinde fark etmemiş olduğum her türlü ilişkiyi ve bağlantıyı hemen gördüğümü söylerken Nelida'nın gözlerinden sempati ve keyif yayılıyordu. Bana doğru eğildi, tepkimi beklerken yarım yamalak bir gülümseme dolaştı dudaklarında.
“Orijinal tezinin daha iyi bir uyarlamasını görmeni sağlayanın ne olduğunu bilmenin vakti geldi.” Esperanza doğrulup ayağa kalktı ve sanki büyük bir sır açıklamak üzere olduğunu vurguluyormuş gibi bana göz kırptı. “Rüya gören-uyanıkken doğrudan doğruya bilgiye girebiliriz.”
Uzunca bir süre bana baktı, gözlerindeki hayal kırıklığını görebiliyordum.
“Bu kadar kalın kafalı olma,” dedi Nelida sabırsızca, “rüya gören-uyanıklık, bütün kadınlar gibi senin de bilgiyi doğrudan doğruya alacak eşsiz bir kapasiten olduğunu anlamanı sağlamış olmalıydı.”
Esperanza eliyle susmasını işaret ederek, “Kadınlarla erkekler arasındaki en temel farklardan birinin bilgiye nasıl yaklaştıkları olduğunu biliyor muydun?” dedi.
Ne demek istediği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Esperanza kasten yavaş yavaş not defterimden boş bir sayfa yırttı ve iki insan şekli çizdi. Birinin başına bir koni koydu ve bunun bir erkek olduğunu söyledi. Diğerinin başına da aynı koniyi koydu, ama başaşağı bir şekilde ve bunun da bir kadın olduğunu söyledi.
“Erkekler bilgiyi adım adım kurarlar,” diye açıkladı. Sonra kalemi konili şeklin üstünde tutarak, “Erkekler yukarı uzanırlar; bilgiye doğru tırmanırlar. Büyücüler erkeklerin tine doğru konileştiklerini söylerler; yukarıya, bilgiye doğru konileşir onlar. Bu konileşme süreci erkeklerin ne kadar uzağa erişebileceklerine sınır koyar.” İlk şekildeki koninin üstünü tekrar çizdi. “Görebileceğin gibi erkekler sadece belli bir yüksekliğe erişebilirler. Bilgiye giden yolları dar bir noktada son bulur: koninin ucunda.”
Bana keskin bir bakış attı. “Dikkatini ver,” diye uyardı ve kalemini başında ters dönmüş koni olan ikinci şekle yöneltti. “Göreceğin gibi koni bir huni gibi açık, başaşağı duruyor. Ka dınlar kendilerini dosdoğru kaynağa açabilirler, ya da daha doğrusu, kaynak koninin geniş tabanında dosdoğru onlara erişir. Büyücüler kadınların bilgiyle bağlantılarının engin olduğunu söylerler. Öte yandan erkeklerin bağlantısı oldukça kısıtlıdır.
“Erkekler somuta yakındır,” diye devam etti, “ve soyutu hedeflerler. Kadınlar soyuta yakındır ve yine de somuta düşkünlük gösterirler.”
“Bilgiye ya da soyuta bu kadar açık oldukları halde neden kadınların aşağı olduğu düşünülüyor?” diye sözünü kestim.
Esperanza kendinden geçmiş bir halde, büyülenmiş gibi gözlerini bana dikti. Hızla ayağa kalktı, bütün eklemleri çatırdayana kadar bir kedi gibi gerindi, sonra tekrar yerine oturdu. “Kadınların aşağı olduğunun düşünülmesinin, ya da en iyi tabirle, kadın özelliklerinin erkeğinkinin tamamlayıcısı olarak eşit sayılmasının, kadınların ve erkeklerin bilgiye yaklaşma tarzlarıyla ilgisi vardır,” diye açıkladı. “Genel olarak, kadınlar başkalarından çok kendi üzerlerinde erkli olmayı yeğlerler, ki erkeklerin açıkça istediği bir erktir bu.”
“Hatta büyücülerin arasında bile,” diye araya girdi Nelida. Hepsi gülmeye başladı.
Esperanza konuşmaya devam ederek, esasında kadınların kendilerini engin bir şekilde ve doğrudan doğruya tine bağlama yeteneklerinden yararlanmaya hiç gerek görmediklerine inandığını söyledi. Bu doğal kapasiteleri hakkında konuşmaya ya da bunu bilgece ifade etmeye hiç lüzum görmüyorlardı, zira bu kapasitelerini eyleme geçirmek ve bu kapasiteye sahip olduklarını bilmek yeterliydi onlar için.
“Erkeklerin kendilerini doğrudan doğruya tine bağlama kapasitelerinin olmaması, onları bilgiye ulaşma süreci hakkında konuşmaya itti,” diye vurguladı. “Bu konuda konuşmayı hiç kesmediler. Ve işte tine doğru nasıl çabaladıklarını bilmekte ısrar edişleri, bu süreci analiz etmekte ısrar edişleri, onların ussal olmanın tipik bir erkek hüneri olduğundan emin olmalarını sağladı.”
Esperanza usun yalnızca erkekler tarafından kavramsallaştırıldığının, bunun erkeklerin kadınların başarılarını ve yaradılıştan gelen hünerlerini küçümsemelerine izin verdiğini açıkladı. Daha da kötüsü, erkeklerin, kadın özelliklerini usun ideallerinin biçimlenmesinin dışında tutmalarına izin veriyordu.
“Şimdi de artık, elbette, kadınlar kendileri için ayrılmış olana inanıyorlar,” diye vurguladı Esperanza. “Kadınlar sadece erkeklerin ussal ve tutarlı olabileceklerine inanacak şekilde yetiştirildiler. Şimdi de, erkekler, hazır olup olmadıklarına ya da kapasitelerine bakmadan kendilerini otomatikman üstün kılan, hak edilmemiş kazanımların yükünü taşıyorlar.”
“Kadınlar bilgiyle olan dolaysız bağlantılarını nasıl kaybettiler?” diye sordum.
“Kadınlar bağlarını kaybetmediler,” diye düzeltti Esperanza. “Kadınların tinle hâlâ doğrudan doğruya bağlantıları var. Sadece bunun nasıl kullanılacağını unuttular, ya da daha doğrusu, erkeklerin bu bağlantıya hiç sahip olmamaları durumunu taklit ettiler. Binlerce yıl erkekler kadınların bu bağlantıyı unutmalarını sağlamak için çabaladılar. Mesela, Kutsal Engizisyonu ele al. Kadınların bu dolaysız bağlantıya sahip oldukları inancını kökünden sökmek için yapılan sistematik bir tasfiye idi bu. Bütün organize dinler, kadınları daha aşağı bir yere koymak için yapılan çok başarılı bir manevradan başka bir şey değildir. Dinler kadınların aşağı olduklarını söyleyen tanrısal bir kanunu delil gösterirler."
Nasıl bu kadar geniş bilgi sahibi olabildiğini merak ederek ona hayret içinde bakakaldım.
“Erkeklerin başkalarına hükmetme ihtiyacı ve kadınların da neleri bildikleri, ve bunu nasıl bildiklerini ifade ya da formüle etmedeki ilgisizlikleri son kerte alçakça bir ittifak oldu,” diye devam etti Esperanza. “Bu da kadınların, doğdukları andan itibaren, tatminkârlığın ev kadını olmakta, aşkta, evlilikte, çocuk sahibi olmakta ve kendinden feragat etmekte yattığını kabul etmeye mecbur olmalarını olası kıldı. Kadınlar hâkim soyut düşünce biçimlerinin dışında tutuldular; bağımlı olacak şekilde eğitildiler. Öylesine bütünüyle erkeklerin onlar için düşünmesi gerektiği inancına göre yetiştirildiler ki sonunda düşünmeyi bıraktılar.”
“Kadınlar pekâlâ düşünebiliyorlar,” diye sözünü kestim.
“Kadınlar öğrendiklerini formüle edebiliyorlar,” diye söylediklerimi düzeltti Esperanza. “Ve öğrendikleri de erkekler tarafından belirleniyor. Erkekler bilginin doğasını belirlerler, kadınlara ait olanı da bunun dışında tutarlar. Ya da dahil etseler bile, bu hep negatif bir açıdan olur. Ve kadınlar bunu kabul etmişlerdir.”
“Sen bu çağın yıllarca gerisinde kalmışsın,” diye araya girdim. “Bu zamanda kadınlar yapmaya gönül koydukları her şeyi yapabilirler. Bütün öğrenim merkezlerine ve erkeklerin yapabildikleri hemen her işe girebilirler.”
“Ama bir destek sistemine, bir destek esasına sahip olmadıkça bu anlamsız,” diye karşı çıktı Esperanza. “Kadınların hâlâ başarılı olmak için erkek tavır ve davranışlarını benimsemeleri gereken aşağı varlıklar oldukları düşünülürken, erkeklerin sahip olduklarına girebilmelerinin neresi iyi? Hakikaten başarılı olanlar, bu bağlamdaki inançlarını değiştirmiş mükemmel dönmelerdir. Onlar da kadınları aşağı görürler.
“Erkeklere göre rahim kadınları hem zihinsel hem de fiziksel olarak sınırlar. Kadınların, bilgiye girseler de, bu bilginin ne olduğunun belirlenmesine yardım etmelerine izin verilmemesinin nedeni bu.
“Mesela filozofları ele al,” diye sürdürdü Esperanza. “Arı düşünürler. Bazıları şiddetle kadınlara karşıdır. Bazılarıysa daha incedirler, öyle ki kadınların ussal arayışlarla ilgilenmedikleri gerçeği olmasa, erkekler kadar kabiliyetli olduklarını kabul etmeye isteklidirler. Ve eğer kadınlar ussal arayışlarla ilgileniyorlarsa da ilgilenmemeleri gerekirdi. Zira bir kadının kendi doğasına sadık olması daha yakışık alırdı: yani erkeğini besleyip büyüten, bağımlı eşi olması.”
Esperanza bütün bunları kesin bir otoriteyle anlatmıştı. Ne var ki, birkaç dakika içinde kuşkular üstüme saldırmaya başlamıştı. “Eğer bilgi bir erkek yapısıysa, o zaman neden okula gitmemde ısrar ediyorsunuz?” diye sordum.
“Çünkü bir cadısın sen ve bu nedenle sana neyin çarptığını ve nasıl çarptığını bilmen gerekiyor,” diye yanıt verdi. “Bir şeyi reddetmeden önce bunu neden reddettiğini anlamalısın.
“Görüyorsun ya sorun, zamanımızda bilginin sadece her şeyi usa vurarak sonuca varılmasından çıkartılmasıdır. Ama kadınların, asla ve asla hesaba katılmayan farklı bir yolları vardır. Bu yol bilgiye katkıda bulunabilir, ama bunun her şeyi usa vurup sonuç çıkartmakla ilgisi olmayan bir katkı olması gerekir.”
“O zaman neyle uğraşılacak?” diye sordum.
“Usa vurma ve anlama vasıtalarına hâkim olduktan sonra, buna sen karar vereceksin.”
Kafam çok karışmıştı.
“Büyücülerin öne sürdükleri,” diye açıkladı, “erkeklerin us üstünde özel bir hakka sahip olamayacaklarıdır.Şimdi bu hakka sahip gibi görünüyorlar, çünkü usu uyguladıkları zemin erkekliğin hüküm sürdüğü bir zemindir. Öyleyse usu kadınlığın hüküm sürdüğü bir zemine uygulayalım. Ve bu zemin de, doğal olarak, sana anlattığım ters çevrilmiş konidir. Kadınların tinin kendisiyle olan bağlantılarıdır.”
Ne söyleyeceğini düşünerek başını hafifçe yana eğdi. “Bu bağlantı usavurmanın farklı bir cephesiyle karşılanmalıdır. Daha önce asla ve asla kullanılmamış olan bir cepheyle: usa vurmanın kadına ait yönüyle,” dedi.
“Usun kadına ait yönü nedir, Esperanza?”
“Pek çok şey. Bunlardan biri kesinlikle rüya görmedir.” Soru sorar gibi bana baktı, ama söyleyecek hiçbir şeyim yoktu.
Boğuk bir sesle kendi kendine gülünce şaşırdım. “Büyücülerden ne beklediğini biliyorum. Ayinler, büyüler istiyorsun. Tuhaf, gizemli tapınmalar. Şarkı söylemek istiyorsun. Doğayla bir olmak istiyorsun. Su perileriyle söyleşmek istiyorsun. Putperestlik istiyorsun. Büyücülerin yaptıklarından birkaç romantik manzara. Çok Almanvari.
“Bilinmeyenin içine atlamak için,” diye devam etti, “cesarete ve zihne gereksinimin var. Ancak bunlarla, bulabileceğin hâzineleri kendine ve başkalarına açıklayabilirsin.” Sanki bir sır verecekmiş gibi hevesle bana doğru eğildi. Başını kaşıdı ve bakıcının yaptığı gibi üst üste beş defa hapşırdı. “Sihirli tarafına göre davranman gerekiyor,” dedi.
“O da ne?”
“Rahim.” Bunu, sanki tepkimle ilgilenmiyormuş gibi öyle soğuk ve sakin bir şekilde söyledi ki neredeyse ne söylediğini kaçırıyordum. Sonra birdenbire söylediğinin saçmalığını kavrayarak yerimden doğrulup diğerlerine baktım.
“Rahim!” diye tekrarladı Esperanza. “Rahim nihai kadın organıdır. Kadına bu ekstra üstünlüğü, enerjilerini kanalize etmek için bu ekstra kuvveti veren rahimdir.”
Esperanza erkeklerin, üstünlük arayışları içinde, kadının o bilinmez erkini, rahmini, tek fonksiyonu doğurmak, erkeğin tohumunu taşımak olan, tam anlamıyla biyolojik bir organa indirgemeyi başardıklarını açıkladı.
Nelida sanki bir işarete uyuyormuş gibi yerinden kalktı, masanın çevresinden dolandı ve gelip arkamda durdu. “Cebrail vasıtasıyla Hazreti Meryem'e ulaştırılan haberin hikâyesini biliyor musun?” diye fısıldadı kulağıma.
Kıkır kıkır gülerek ona döndüm. “Bilmiyorum.”
Yine fısıldayarak, sır verir gibi, Yahudi-Hıristiyan geleneğinde Tanrının sesini işitenlerin sadece erkekler olduğunu anlatmaya koyuldu. Bakire Meryem istisna olmak üzere, kadınlar bu imtiyazın dışında tutulmuştu.
Nelida, Meryem'e bir meleğin fısıldamasının tabii ki doğal olduğunu söyledi. Doğal olmayan, meleğin Meryem'e bütün söylediğinin, onun Tanrının oğlunu taşıyacağı olmasıydı. Rahim bilgi değil, daha çok Tanrının tohumu vaadini almıştı. Sırayla başka bir erkek tanrı vücuda getiren bir erkek tanrı.
Düşünmek, bütün bu duyduklarımın yanlış taraflarını ortaya çıkartmak istiyordum, ama zihnim karmaşık bir devaran içindeydi. “Ya erkek büyücüler?” diye sordum. “Onların bir rahmi yok, yine de besbelli tinle bağlantılılar.”
Esperanza gizlemediği bir keyifle bana baktı, sonra sanki duyulmaktan korkuyormuş gibi omzunun üstünden bir göz atarak şöyle fısıldadı, “Büyücüler kendilerini niyete, tine uydurabilirler, çünkü özellikle erkekliklerini belirleyen şeyleri terk etmişlerdir. Artık erkek değil onlar.”

18

Cvp: Florinda Donner - Rüyacı

17

ISIDORO BALTAZAR’IN ODADA dolanıp durmasında, genellikle daha önce dairesini arşınlama şeklinden bir farklılık vardı. Önceleri bu dolanışları beni hep yatıştırmıştı. Oysa bu defa adımları, rahatsız edici, tuhaf bir şekilde tehdit edici bir sesle çınlıyordu. Çalıların içinde gizli gizli dolanan—kurbanının üstüne atılmaya daha hazır olmayan, ama bir şeylerin pek doğru olmadığını hisseden—bir kaplan imajı geldi gözlerimin önüne.
Tezimden başımı kaldırıp ona sorunun ne olduğunu sormak üzereydim ki, “Meksika'ya gidiyoruz!” dedi.
Bunu söyleyiş tarzı beni güldürmüştü. Sesindeki ciddiyet ve hırçınlık şaka mahiyetindeki sorumu kaçınılmaz kılmıştı,
“Benimle orada mı evleneceksin?”
Bana dik dik bakarak birden durdu. “Şaka değil bu,” dedi kızgın bir şekilde. “Ciddi bir şey bu.” Bunu söyler söylemez gülümsedi ve başını salladı. Komik, çaresiz bir hareket yaparak, “Ne yapıyorum ben?” dedi. “Sana kızıyorum, sanki buna vaktim varmış gibi. Ne utanç! Nagual Juan Matus, sonuna kadar saçmalık olduğumuz hakkında uyarmıştı beni.”
Ardından, sanki uzun bir süredir uzaklardaymışım da henüz geri dönmüşüm gibi beni hararetle kucakladı.
“Meksika'ya gitmenin benim için iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum,” dedim.
“Yapmakta olduğun her şeyi iptal et. Fazla zaman yok.” Emirler veren bir subay gibiydi. Bense neşeli bir ruh hali içindeydim. “JawohI, mein Gruppenfuehrer!” diye cevabı yapıştırdım.
Güldü, gerginliğinden eser kalmamıştı.
Arizona'dan geçerken birdenbire son kerte garip bir duygu kapladı içimi. Bedensel bir duyumsamaydı bu, rahmimden tüm bedenime yayılan ve bütün tenimi diken diken eden bir ürperti gibi bir şeydi: bir şeylerin yanlış olduğu bilgisiydi bu. Bu duyguda daha önce karşılaşmadığım yeni bir boyut vardı: doğru ya da yanlışlığına dair en ufak bir tereddüt olmayan tam bir kesinlik.
“Şimdi içime bir şey doğdu. Bir şeyler yanlış!” dedim, istemememe karşın sesim yükselmişti.
Isidoro Baltazar başını salladı, sonra kayıtsız bir ses tonuyla, “Büyücüler gidiyor,” dedi.
“Ne zaman?” Elimde olmadan çığlık atmıştım.
“Belki yarın ya da öbür gün,” diye cevap verdi. “Ya da belki de bir ay sonra, ama ayrılmalarının eli kulağında.”
Rahatlayarak içimi çektim ve koltuğa yığılıp bilinçli olarak gevşedim. “Onlarla karşılaştığım günden beri, ki üç yılı geçiyor, gideceklerini söylüyorlar,” diye mırıldandım. Fakat bunu söylerken gerçekten haklı olduğumu hissetmiyordum. Isidoro Baltazar dönüp bana bir göz attı, yüzü sırf küçümsemeyle dolu bir maskeydi sanki. Hoşnutsuzluğunu silmek için harcadığı çabayı görebiliyordum. Gülümseyerek dizime vurdu, ve yavaşça, “Büyücülerin dünyasında bu kadar emin olamayız bizler. Eğer büyücüler, sen gına getirinceye kadar bir şeyi tekrarlıyorlarsa, bu seni buna hazırlamak istedikleri içindir,” dedi. Gülümsemeyen, sert gözlerini bir an üstüme dikerek, “Onların sihirli yollarını kendi aptalca yollarınla karıştırma,” diye ekledi.
Sessizce başımı salladım. Söyledikleri beni kızdırmamıştı; kızamayacak kadar korkmuştum. Sustum.
Yolculuk hemencecik bitivermişti ya da bana öyle geldi.
Sırayla birimiz uyuyup diğerimiz arabayı sürdük; ertesi gün öğle üzeri cadıların evine vardık. Arabayı durdurur durdurmaz ikimiz de arabadan dışarı fırlayıp kapıları çarparak kapattık, cadıların evine koştuk.
“Derdiniz ne?” dedi bakıcı. Ön kapının yanında duruyordu, bu ani ve gürültülü patırtılı gelişimizden şaşırmış görünüyordu. “Siz ikiniz kavga mı ediyorsunuz, yoksa birbirinizi mi kovalıyorsunuz?” Bir Isidoro Baltazar'a bir bana baktı. “Böyle koşmak da neyin nesi?”
“Ne zaman gidiyorsunuz? Ne zaman gidiyorsunuz?” diye tekrarladım mekanik bir şekilde, gittikçe artan endişeme ve korkuma hâkim olamıyordum artık.
Bakıcı gülerek, güven verir gibi sırtıma vurdu, “Ben hiç bir yere gitmiyorum,” dedi. “Benden bu kadar kolay kurtulamazsın.” Sözleri yeterince içten geliyordu kulağa, ama endişemi hafifletmemişti.
Bir yalan yakalayabilir miyim diye yüzünü ve gözlerini inceledim. Bütün gördüğüm şefkat ve içtenlikti. Isidoro Baltazar'ın artık yanımızda olmadığını anlayınca tekrar gerginleştim. Bir gölge gibi hızla ve sessizce kaybolmuştu.
Bakıcı heyecanlandığımı hissedince çenesiyle evi işaret etti. Isidoro Baltazar'ın sanki bir şeye karşı çıkıyormuş gibi sesinin yükseldiğini, sonra da güldüğünü duydum.
“Herkes burada mı?” diye sordum, bakıcının yanından geçmeye çalışırken.
“İçerideler,” dedi, kollarını açıp geçmemi engelleyerek. “Şu anda seni göremezler.” Sonra, karşı çıkmak üzere olduğumu görüp, “Seni beklemiyorlardı,” dedi. “Kendilerinden önce benim seninle konuşmamı istediler.”
Elimden tutarak beni kapıdan uzaklaştırdı. “Hadi, arkaya gidip yaprak toplayalım,” diye önerdi. “Yaprakları yakıp külleri su perilerine bırakırız. Belki külleri altına çevirirler.”
Öbek öbek yaprak toplarken hiç konuşmadık, ama bu fiziksel hareket ve yeri eşeleyen tırpanın sesi beni yatıştırmıştı. Bana saatlerdir yaprakları toplayıp yakıyoruz gibi gelmişti ki birden avluda başka birinin daha olduğunu fark ettim. Hemen başımı çevirdim, ve Florinda'yı gördüm. Beyaz bir
pantolonla ceket giymiş, zapote ağacının altındaki sırada oturan bir görüntü gibiydi. Geniş kenarlı hasır bir şapka yüzünü gölgeliyordu ve elinde dantel bir yelpaze tutuyordu. Tam olarak insan gibi görünmüyordu, öyle uzak görünüyordu ki hayretler içinde hareketsiz kalakaldım.
Beni tanıyıp tanımayacağını merak ederek ona doğru tereddüt içinde birkaç adım attım. Varlığımın hiç farkında olmadığını anlayınca kararsız bekledim. Onun beni önemsememesine ya da dışlamasına karşı kendimi korumaya falan çalışmıyordum. Daha ziyade, belirsiz ama yine de bilinçsizce anladığım bir kural, onun bana dikkat etmesini talep etmekten alıkoyuyordu beni.
Ne var ki, bakıcı sıraya gidip Florinda'nın yanına oturunca, bir ağaca dayalı olan tırpana uzandım, ve yavaş yavaş onlara doğru yaklaştım. Bakıcı dalgın dalgın gülümseyerek başını kaldırıp bana baktı, ama dikkati Florinda'nın söylediklerindeydi. Anlamadığım bir dilde konuşuyorlardı. Yine de büyülenmiş bir şekilde onları dinliyordum. Dilden mi, yoksa yaşlı adama duyduğu sevgiden mi bilmiyorum, Florinda'nın çatlak sesi alışılmadık derecede yumuşak, tuhaf ve akılda kalacak kertede müşfikti.
Birdenbire yerinden kalktı. Sanki gizli bir yayla çekiliyormuş gibi, her ağacın yanında bir an durup, orada bir yaprağa burada bir çiçeğe dokunarak, bir sinek kuşu gibi zikzak çizerek açıklığı geçti.
Dikkatini çekmek için kolumu kaldırdım, ama havada mavi gölgeler dokuyan parlak mavi bir kelebek dikkatimi dağıttı. Bana doğru uçtu ve elime kondu. Geniş, titrek kanatları yelpaze gibi açıldı ve gölgeleri parmaklarımın üstüne düştü. Ayaklarıyla başını ovuşturdu ve birkaç kez kanatlarını açıp kapattıktan sonra, orta parmağımda kelebek şeklinde üçgen bir yüzük bırakarak tekrar havalandı.
Bunun görsel bir illüzyon olduğundan emin olarak tekrar tekrar başımı salladım. “Bu bir hile, değil mi?” diye sordum bakıcıya titrek bir sesle. “Görsel bir illüzyon mu bu?”
Bakıcı başını iki yana salladı, yüzü kırıştı ve ışıl ışıl bir gülümseme yayıldı yüzüne. Elimi eline alarak, “Çok hoş bir yüzük,” dedi. “Fevkalade bir armağan bu.”
“Bir armağan,” diye tekrarladım. Şimşek gibi bir anlık bir içgörü çaktı içimde, ama beni şaşkın ve afallamış bir halde bırakarak kayboluverdi. Mücevhere bakakaldım: “Bu yüzüğü kim koydu parmağıma?” diye sordum. Üçgeni bölen ince uzun gövde ve antenler telkari işi beyaz altınla şekillenmiş ve ufak elmaslarla süslenmişti.
“Daha önce yüzüğü fark etmemiş miydin?” diye sordu bakıcı.
“Daha önce mi?” diye tekrarladım afallamış bir halde. “Neyden daha önce?”
“Bu yüzüğü Florinda onu sana verdiğinden beri takıyorsun,” diye cevap verdi.
“Ama ne zaman?” diye sordum, hayretimi bastırmak için elimi ağzıma götürerek. Bakıcıya söylemekten çok kendi kendime, “Florinda'nın bana bu yüzüğü verdiğini hatırlamıyorum,” diye mırıldandım. “Neden daha önce fark etmedim bu yüzüğü?”
Bakıcı bunu gözden kaçırışımı açıklamak için ne yapacağını bilmez bir halde omuzlarını silkti, sonra belki de parmağıma mükemmel uyduğu için yüzüğü fark etmediğimi ileri sürdü. Bir şey daha söyleyecek gibiydi, ama kendine engel oldu ve gidip biraz daha yaprak toplamamızı önerdi.
“Yapamam,” dedim. “Florinda'yla konuşmam gerek.” Gülünç ve muhtemelen sağlıksız bir fikir duyan birinin tavrıyla, “Öyle mi?” dedi düşünceli bir havayla, ama beni bunu yapmamam için ikna etmeye çalışmadı. “Yürüyüş yapmaya gitti,” diye açıkladı, çenesiyle tepelere çıkan patikayı imleyerek.
“Onu yakalayacağım,” dedim. Uzaktaki yüksek çalıların içine dalıp çıkan beyaz giysisini görebiliyordum.
“Uzağa gidiyor,” diye uyardı bakıcı.
“Sorun değil,” dedim.
Florinda'nın arkasından koştum ve ona yetişmeden önce yavaşladım.
Son derece güzel bir yürüyüşü vardı; sırtı dimdik, dinç ve atletik bir şekilde yürüyordu.
Varlığımı hissederek birden durdu, döndü ve beni selamlayarak ellerini uzattı. Gözlerini bana dikerek, “Nasılsın canım?” dedi. Çatlak sesi hafif, net ve çok yumuşaktı.
Yüzük hakkında bir şeyler öğrenme hevesiyle onu doğru dürüst selamlamadım bile. Dilim sürçerek, yüzüğü parmağıma onun takıp takmadığını sordum.
“Bu yüzük benim mi şimdi?” dedim.
“Evet,” dedi. “Hak itibariyle senin.” Ses tonunda beni hem heyecanlandıran hem de dehşete düşüren bir şey, bir kesinlik duygusu vardı. Yine de, şüphesiz pahalı olan bu armağanı reddetmek aklıma bile gelmedi.
“Bu yüzüğün sihirli erkleri var mı?” diye sordum elimi ışığa tutarak. Taşların herbiri göz kamaştıran bir ışıltıyla parıldadı.
“Hayır,” dedi gülerek. “Hiçbir erki yok. Yine de özel bir yüzük bu. Değerinden ya da bana ait olduğundan değil, bu yüzüğü yapan kişi olağanüstü bir nagual olduğu için.”
“Bir kuyumcu muydu?” diye sordum. “Bakıcının odasındaki tuhaf görünüşlü figürleri yapan da aynı kişi miydi.”
“Aynı kişiydi,” diye cevap verdi. “Gerçi bir kuyumcu değildi. Bir heykeltraş da değildi. Sırf onun bir sanatçı olduğunun düşünülmesi bile onu güldürüyordu. Ama çalışmalarını gören herhangi birinin, sadece bir sanatçının onun yaptığı bu olağanüstü şeyleri yapabileceğini görmemesi mümkün değildi.”
Florinda benden birkaç adım uzaklaşarak, sanki uzakta anılar arıyormuş gibi gözlerini tepelerde gezdirdi. Sonra tekrar bana dönerek, ancak duyulabilen bir fısıltıyla, bu nagual ne yaparsa yapsın, bir yüzük, bir tuğla duvar, yer için çini, gizemli icatlar ya da sadece karton bir kutu da olsa, bunun her zaman, mükemmel işçiliği anlamında değil de, tarif edilemez bir şeyle dopdolu olduğu için enfes bir parça haline geldiğini söyledi.
“Eğer böylesine olağanüstü birisi yaptıysa bu yüzüğü, o zaman bu yüzüğün bir tür erki olması gerekir,” dedim ısrarla. “Yüzüğün, onu kim yapmış olursa olsun, kendi içinde hiç erki yok,” dedi Florinda. “Erk yapıştaydı. Bu yüzüğü yapan nagual büyücülerin niyet diye adlandırdıkları şeyle öylesine
bütünüyle uyuşmuştu ki bu güzel yüzüğü bir kuyumcu olmasa da üretebildi. Bu yüzük saf niyetin bir edimiydi.”
Aptal görünmek istemeyerek, niyetle neyi kastettiğini zerre kadar anlamadığımı itiraf etmeye cesaret edemedim ve bana böylesine nefis bir armağan vermeye onu neyin ittiğini sordum. “Buna layık olduğumu sanmıyorum,” diye ekledim.
“Bu yüzüğü kendini niyetle uyuşturmak için kullanacaksın,” dedi. Yüzüne şeytani bir gülümseme yayılarak, “Ama, tabii sen zaten kendini niyetle uyuşturmayı biliyorsun,” diye ekledi.
“Böyle bir şey bilmiyorum ben,” diye mırıldandım kendimi savunur gibi ve gerçekte niyetin ne olduğunu bilmediğimi itiraf ettim.
“Bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmeyebilirsin,” dedi soğuk bir tavırla, “ama içindeki bir şey bu kuvvete nasıl sızılacağını seziyor.” Başını bana yaklaştırarak, rüyadan gerçekliğe gelmek için ya da rüyamı— bu rüya her ne ise— gerçekliğe getirmek için hep niyeti kullanmış olduğumu fısıldadı. Hiç şüphesiz benim belli sonuçlara varmamı bekleyerek umutla bana bir göz attı. Yüzümdeki anlamadığımı gösteren ifadeyi görünce, “Hem bakıcının odasındaki icatlar hem de bu yüzük rüyalarda yapıldı,” diye ekledi.
“Hâlâ anlamıyorum,” diye yakındım.
“İcatlar seni korkutuyor,” dedi tatlı bir sesle. “Ve yüzük de keyiflendiriyor. Bunların her ikisi de rüya olduğuna göre, kolayca bunun tersi de olabilir . . .”
“Beni korkutuyorsun Florinda. Ne demek istiyorsun?”
“Bu, canım, bir rüyalar dünyası. Sana rüyaları nasıl kendi başına oluşturacağını öğretiyoruz.” Koyu renk, parlak gözleri bir an için gözlerime takıldı, sonra ekledi, “Şu anda nagual Mariano Aureliano'nun grubundaki bütün büyücüler senin bu dünyaya girmene ve bu dünyada kalmana yardım ediyorlar.”
“Farklı bir dünya mı bu? Yoksa ben kendim mi farklıyım?”
“Sen aynısın, ama farklı bir dünyadasın.” Bir an sustu, sonra öncekinden daha çok enerjim olduğunu söyledi. “Senin tasarruflarından ve bizim hepimizin sana verdiği borçlardan geliyor bu enerji.”
Bankacılık terimleriyle yaptığı bu mecaz benim için çok anlaşılırdı. Hâlâ anlayamadığım ise, farklı bir dünya derken neyi kastettiğiydi.
Kollarını kocaman açarak, “Etrafına bak!” diye bağırdı. “Her günkü dünya değil bu.” Uzun bir süre sustu, sonra alçak sesle, usulca mırıldanarak, “Günlük işlerin döndüğü dünyada kelebekler yüzüğe dönüşebilir mi?” diye ekledi. “Hepimize atfedilen rollerle güvenli bir şekilde sıkı sıkıya planlanmış olan bir dünyada?”
Verecek cevabım yoktu. Etrafıma baktım, ağaçlara, çalılara, uzaklardaki dağlara baktım. Farklı bir dünya derken ne demek istediğini hâlâ çıkartamamıştım. Sonunda, bu farkın yalnızca öznel bir fark olması gerektiğini düşündüm.
“Değil!” dedi Florinda üstüne basarak. Düşüncelerimi okumuştu. “Bu bir büyücünün rüyası. Sen bu rüyaya girdin, çünkü enerjin var.”
Bana oldukça ümitsiz bir şekilde baktı; “Kadınlara rüya görmeyi öğretmenin gerçekten hiçbir yolu yok,” dedi. “Yapılabilecek tek şey, organik yapılarında taşıdıkları müthiş potansiyeli anlamalarını sağlamak için onları desteklemektir.
“Bir kadın için rüya görmek, elinin altındaki enerjiye sahip olma meselesi olduğu için, önemli olan onu, bu enerjiyi kazanmak için bu derin sosyal süreçlerinde biraz değişiklik yapma gerekliliğine ikna etmektir. Bu enerjiyi kullanma edimi otomatiktir; kadınlar enerjiye sahip oldukları anda büyücülerin rüyalarını görürler.”
Sır verir gibi bir ses tonuyla, büyücülerin rüyaları hakkında göz önüne alınacak ciddi bir durumun da, ki bu kendi noksanlıklarından kaynaklanıyordu, kadınları yeni bir işe başlama cesaretiyle doldurmaktaki zorluk olduğunu söyledi. Pek çok kadın—ve kendisi de onlardan biriydi— güvenli prangalarını yeninin dehşetine tercih ediyordu.
“Rüya görme sadece cesur kadınlar içindir,” diye fısıldadı kulağıma. Sonra bir kahkaha patlatarak şöyle ekledi, “Ya da başka bir seçeneği olmayan kadınlar içindir, zira şartları dayanılmazdır—bunu bilmeseler bile çoğu kadının ait olduğu bir kategoridir bu.”
Çatlak sesiyle attığı kahkahanın tınısı üstümde tuhaf bir etki yaratmıştı. Sanki birden, derin bir uykudan uyanmışım da uyurken tümüyle unuttuğum bir şeyi hatırlamışım gibi hissettim kendimi. “Isidoro Baltazar ayrılmanızın eli kulağında olduğunu söyledi bana. Ne zaman gidiyorsunuz?”
“Daha hiçbir yere gitmiyorum ben.” dedi katı bir sesle, ama sesinde ezici bir üzüntü çınlıyordu. “Senin rüya görme öğretmenin ve ben geride kalıyoruz. Öbürlerinin hepsi gidiyor.”
Ne demek istediğini pek anlayamamıştım—kafamın karıştığını gizlemek için şaka yollu bir yorum yaptım. “Benim rüya görme öğretmenim Zuleica üç yıldır bana tek kelime söylemedi. Esasında benimle hiç konuşmadı bile. Sen ve Esperanza gerçekten bana öğreten ve yol gösteren yegâne insanlarsınız.”
Florinda'nın kahkahaları etrafımızda yankılandı. Bana büyük bir rahatlama veren neşeli bir sesti bu, ama yine de kendimi şaşkın hissediyordum.
“Bana bir şeyi açıkla Florinda,” dedim. “Bu yüzüğü ne zaman verdin bana? Nasıl oldu da, bakıcıyla yaprak toplamaktan bu yüzüğe sahip olmaya geldim?”
Florinda keyifli bir yüzle, yaprak toplamanın, eşiği geçmeye yetecek kadar enerjinin olması şartıyla, büyücülerin bir rüyasına açılan kapılardan biri olduğunun söylenebileceğini açıkladı. Elimi ellerinin arasına alarak, “Sen eşiği geçerken verdim sana yüzüğü; bu yüzden zihnin bu edimi kaydetmedi. Hâlâ rüyanın içindeyken, birdenbire parmağındaki yüzüğü keşfettin,” diye ekledi.
Ona merakla baktım. Açıklamasında kavrayamadığım çok belirsiz, ayırt edilemez bir şey vardı.
“Hadi, eve dönelim,” diye önerdi, “ve tekrar eşiği geçelim. Belki bu defa farkına varırsın.”
Eve arkadan yaklaşarak yavaş yavaş geri döndük. Florinda'nın birkaç adım önünden yürüyordum, böylelikle her şeyin pekâlâ farkında olabiliyordum. Değişimi ya da bana bu geçişe dair bir ipucu verebilecek herhangi bir şeyi sezinlemek gayretiyle dikkatle duvarlara, çinilere, ağaçlara bakıyordum.
Bakıcının artık orada olmadığı dışında hiçbir şey fark etmedim. Florinda'ya kesinkes değişim ya da geçişle ilgili hiç bir şey görmediğimi söylemek için döndüm, ama arkamda değildi. Görünürde hiçbir yerde yoktu. Gitmişti ve beni orada yapayalnız bırakmıştı.
Eve girdim. Daha önce de başıma geldiği gibi ıssızdı ev. Yalnızlık duygusu artık beni korkutmuyor, artık terk edilmişlik duygusu vermiyordu bana. Dosdoğru mutfağa gittim ve bir sepette bırakılmış olan tavuklu tamaleleri yedim. Sonra hamağıma gittim; düşüncelerimi bir düzene koymaya çalıştım.
Uyandığımda kendimi ufak, karanlık bir odada portatif bir bez karyolanın üstünde yatar buldum. Neler olduğuna dair bir işaret arayarak umutsuzca etrafıma bakındım. Kapının yanında yükselen hareketli, kocaman gölgeleri görünce dimdik doğruldum yerimde. Kapının açık mı, kapalı mı, gölgelerin içeride mi, dışarıda mı olduğunu anlama gayretiyle lazımlığı almak için karyolanın altına uzandım—her nasılsa orada olduğunu biliyordum—ve onu gölgelere doğru fırlattım. Lazımlık yüksek bir tangırtı sesiyle dışarıya düştü.
Gölgeler kayboldu. Acaba onları sadece hayal mi ettim diye merak ederek dışarı çıktım. Kararsız bir şekilde, açıklığı çevreleyen uzun mesquite dallarından oluşan çite baktım. Sonra nerede olduğum bir anda, şimşek gibi çaktı kafamda: küçük evin arkasında duruyordum.
Bütün bunlar, çite kadar yuvarlanmış olan lazımlığı ararken geçiyordu zihnimden. Lazımlığı almak için eğildiğim zaman çitin arasından sıkışıp geçen bir çakal gördüm. Otomatikman lazımlığı hayvana fırlattım, ama bir kayaya çarpmıştı. Çakal bu yüksek patırtıya, ve orada oluşuma karşı kayıtsız kalarak açıklığı geçti. Bana bakmak için birkaç kez kafasını cüretkârca geriye çevirdi. Tüyleri gümüş gibi parlıyordu. Gür kuyruğu sihirli bir değnek gibi birkaç kayanın üstünü süpürüp geçti. Dokunduğu her kaya canlandı. Kayalar parlak gözleriyle hoplayıp zıplayarak ve dudaklarını oynatarak, işitilemeyecek kadar zayıf seslerle tuhaf sorular sordular.
Bir çığlık attım; kayalar şaşırtıcı derecede hızlı bir şekilde bana doğru yaklaşıyorlardı.
Hemen anladım rüya gördüğümü. “Şu malum kâbuslarımdan biri bu,” diye mırıldandım kendi kendime. “Canavarlarıyla, korkusuyla, her şeyiyle.” Sorunu anlayıp dile getirince üstümdeki etkisini yok ettiğime inanarak teslim olup, oturup uslu uslu bu kâbusun dehşetini yaşayacaktım ki bir sesin, “Rüyaların yolunu test et,” dediğini işittim.
Hemen arkama döndüm. Ramadanın altında çamurla kaplanmış kamıştan yapılmış yüksek bir platformda, Esperanza bir ateşin üstüne eğilmiş duruyordu. Sanki uzayla hiçbir ilgisi olmayan bir mesafeyle benden ayrılmış gibi, ateşin parıldayan, hareketli ışığı altında tuhaf ve uzak görünüyordu.
“Korkma,” dedi. Sonra sesini alçaltarak bir mırıltı halinde, “Hepimiz birbirimizin rüyalarını paylaşıyoruz, ama şu anda rüya görmüyorsun,” dedi. Bütün yüzümü kuşku kaplamış olmalıydı. “İnan bana, rüya görmüyorsun,” diye temin etti beni.
Ona biraz daha yaklaştım. Sadece sesi yabancı gelmekle kalmıyordu, kendisi de farklıydı. Benim durduğum yerden Esperanza'ydı o; ne var ki Zuleica gibi de görünüyordu. İyice yanına yaklaştım. Zuleica'ydı! Genç, güçlü ve çok güzeldi. Kırk yaşından fazla olamazdı. Oval yüzü beyazlaşan, siyah, kıvırcık saçlarla çevrelenmişti. Birbirinden ayrı, koyu renk, berrak gözlerinin dikkati çektiği pürüzsüz, solgun bir yüzü vardı. Bakışları içedönük, muammalı ve çok saftı. Dar ve ince üst dudağı sertlik çağrıştırırken, dolgun, adeta şehvetli alt dudağı bir incelik, hatta tutku anıştırıyordu.
Ondaki bu değişikliğe hayran kalarak büyülenmiş bir şekilde bakakaldım. Mutlaka rüya görüyor olmam gerek, diye düşündüm.
Berrak kahkahasını duyunca düşüncelerimi okuduğunu anladım. Elimi ellerinin arasına alarak, yavaşça, “Rüya görmüyorsun, canım,” dedi. “Gerçekten benim. Senin rüya görme öğretmeninim ben. Ben Zuleica'yım. Esperanza benim öteki özüm. Büyücüler buna rüya görme bedeni derler.”
Kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki göğsüm ağrıdı. Duyduğum kaygı ve heyecandan neredeyse nefesim kesilecekti. Elimi çekmeye çalıştım, ama öyle sıkı tutuyordu ki kurtaramadım. Gözlerimi sımsıkı yumdum. Gözlerimi açtığımda gitmiş olmasını her şeyden çok istiyordum. Ama oradaydı, dudakları ışıl ışıl bir gülümsemeyle ayrılmıştı. Tekrar gözlerimi kapattım ve sanki çıldırmış gibi aşağı yukarı zıplayıp kuvvetle ayaklarımı yere vurdum. Boş kalan elimle de üst üste yüzüme tokat attım, ta ki yüzüm acıdan yanana kadar. Hepsi boşunaydı; uyanamıyordum. Gözümü her açışımda oradaydı.
Gülerek, “Sanırım bu kadarı yeterli,” dedi. Ona, bana vurmasını emrettim.
Hemen itaat etti. Uzun ve sert bir bastonla kollarımın üst kısmına iki şiddetli darbe indirdi.
“Faydası yok, canım.” Sanki çok yorgunmuş gibi yavaş yavaş konuşuyordu. Derin bir nefes alıp elimi bıraktı. Sonra tekrar konuşmaya başladı. “Sen rüya görmüyorsun. Ve ben Zuleica'yım. Ama rüya gördüğüm zaman Esperanza'yım ben, hem de başka bir şeyim. Ama şimdi buna girmeyeceğim.”
Bir şey, herhangi bir şey söylemek istedim, ama konuşamıyordum. Dilim tutulmuştu; sadece köpek gibi, inleyen bir ses çıkartabildim. Bir yoga sınıfında öğrendiğim nefes alış tekniğini uygulayarak gevşemeye çalıştım.
Kendi kendine güldü, besbelli bu maskaralıklarım pek hoşuna gitmişti. Üstümde yatıştırıcı bir etki yapan, güven verici bir sesti bu; öyle bir sıcaklık, öyle derin bir itimat yayıyordu ki bedenim anında gevşedi.
“Sen bir iz sürücüsün,” dedi. “Aslına bakılacak olursa, Florinda'ya aitsin.” Ses tonu hiçbir tartışma, hiçbir çelişki kaldırmayacağını gösteriyordu. “Aynı zamanda bir uyurgezersin, büyük bir doğal rüya görücüsün, bu yeteneğinden dolayı bana da aitsin.”
Bir yanım bir kahkaha basıverip ona kafayı yediğini söylemek istiyordu. Ama öteki yanım bu söylediklerine tam anlamıyla katılıyordu..
“Seni hangi isimle çağırmamı istersin?” diye sordum tereddütle.
“Hangi isimle mi?” diye tekrarladı, sanki bu apaçık ortadaymış gibi gözlerini bana dikerek. “Ben Zuleica'yım. Bunun ne olduğunu sanıyorsun? Bir oyun mu? Burada oyun oynamıyoruz biz.”
Hiddeti karşısında şaşalayarak, “Hayır, bunun bir oyun olduğunu düşünmüyorum,” diye mırıldanabildim ancak.
“Rüya gördüğüm zaman Esperanza'yım,” diye konuşmasını sürdürdü, sesi keskinleşmişti. Yüzü katı ama ışıl ışıldı, samimiydi ama acımasızdı, hepsi bir aradaydı. “Rüya görmediğim zaman Zuleica'yım, ama Zuleica ya da Esperanza ya da başka bir şey olup olmamamın senin için bir önemi olmamalı. Hâlâ senin rüya görme öğretmeninim ben.”
Bütün yapabildiğim budalaca başımı sallamak oldu. Söyleyecek bir şeyim olsaydı da bunu yapamayacaktım. Korkudan yan taraflarımdan yapış yapış, soğuk bir ter akıyordu. Bağırsaklarımın çözülmesine ramak kalmıştı ve mesanem patlamak üzereydi. Banyoya gidip rahatlamak ve kusmak istedim.
Sonunda kendimi daha fazla tutamadım. Ya kendimi tam orada rezil edecek ya da evin dışındaki tuvalete koşacaktım. Sonuncusunu seçebilecek kadar enerjim vardı.
Zuleica'nın bir genç kız kahkahasına benzeyen gülüşü evin dışındaki tuvalete kadar takip etti beni.
Tekrar açıklığa döndüğüm zaman, Zuleica oradaki bir sırada yanına oturmamı istedi. Otomatikman ona itaat ettim— kendimi bütün ağırlığımla sıranın kenarına bırakıverip dizlerimi bitiştirerek ellerimi dizlerimin üstüne koydum.
Zuleica'nın gözlerinde inkâr edilemez derecede sert, ama aynı zamanda da müşfik bir parıltı vardı. Bir anda, sanki bunu daha önceden biliyormuşum gibi, merhametsizliğinin, her şeyden çok, bir içsel disiplin olduğunu anladım. Amansız kendine-hâkimiyeti bütün varlığını hoş bir ele geçmezlik ve gizlilikle, sinsi ve gizli kapaklı davranış anlamında değil de, gizin, bilinmeyenin gizliliğiyle damgalıyordu. Onu her görüşümde bir köpek yavrusu gibi takip etmemin nedeni buydu.
“Bugün iki geçiş yaptın,” diye açıkladı Zuleica. “Biri normal uyanıklıktan rüya gören-uyanıklığa, diğeri ise rüya gören-uyanıklıktan normal uyanıklığa geçişti. Birincisi yumuşak ve fark edilmezdi; İkincisiyse kâbus gibiydi. Bu normal bir durum. Hepimiz bu geçişleri aynen böyle yaşarız.”
Zorla gülümsedim. “Ama ben ne yaptığımı hâlâ bilmiyorum,” dedim. “Hangi adımları attığımın farkında bile değilim. Sadece bir şeyler oluyor bana, ve nasıl olduğunu bilmeden kendimi bir rüyada buluyorum.”
Zuleica'nın gözlerinde bir parıltı vardı. “Genelde yapılan,” dedi, “bir hamakta ya da bir ağaca ya da tavan kirişine kayışla bağlı asılı bir tertibatta uyuyarak rüya görmeye başlamaktır. Bu şekilde asılı kalarak, yerle herhangi bir temasımız olmaz. Yer bizi toprağa bağlar, unutma. Bu asılı pozisyonda rüya görmeye başlayan biri enerjinin uyanıklıktan rüya görmeye, ve bir rüya görmekten rüya gören-uyanıklığa nasıl geçtiğini öğrenebilir.
“Bütün bunlar, Florinda'nın da zaten sana söylediği gibi, bir enerji meselesidir. Enerjiye sahip olduğun anda, haydi uğurlar ola.
“Şimdi senin sorunun, artık büyücüler sana ödünç enerji veremeyecekleri için senin kendinin yeterli enerji biriktirip biriktiremeyeceğin.” Zuleica kaşlarını abartılı bir tarzda kaldırarak, “Göreceğiz,” diye ekledi. “Gelecek defa birbirimizin rüyalarını paylaştığımız zaman sana hatırlatmaya çalışırım.” Yüzümdeki dehşeti görünce, çocuklar gibi kendini vererek gülmeye başladı.
“Nasıl paylaşıyoruz birbirimizin rüyalarını?” diye sordum, şaşırtıcı gözlerine bakarak. Gözleri koyu ve parlaktı, gözbebeklerinden ışıklar yayılıyordu.
Cevap vermek yerine ateşe birkaç dal daha attı. Sönmekte olan ateş harlanıp alevlendi ve ışık daha da parlaklaştı. Zuleica bir an hareketsiz kaldı, gözleri alevlere odaklanmıştı. Sertçe dönüp bana kısaca bir göz atarak çömeldi; güçlü, adaleli kollarını baldırlarına doladı. Karanlığa bakarak, ve çatırdayan ateşi dinleyerek iki yana sallanmaya başladı.
“Nasıl paylaşıyoruz birbirimizin rüyalarını?” diye sordum tekrar.
Zuleica sallanmayı kesti. Başını iki yana salladı, sonra sanki birden uyanmış gibi ürkerek başını kaldırdı.
“Bunu şimdi açıklamam mümkün değil,” dedi. “Rüya görme anlaşılmaz bir şeydir. Bunu tartışmak değil, hissetmek gerekir. Her günkü dünyada olduğu gibi, bir şey açıklanmadan, analiz edilmeden önce onun duyumsanması gerekir.” Yavaş yavaş ve düşünerek konuşuyordu. Kişi yolunda ilerledikçe, açıklama yapmanın önemli olduğunu söyledi.
“Ne var ki açıklamalar bazen zamansız olur. Şimdi de öyle.
“Bir gün bütün bunlar senin için bir anlam ifade edecek,” diye söz verdi, yüzümdeki hayal kırıklığını görünce.
Çabucak, zarif bir hareketle ayağa kalktı ve sanki gözleri ışıktan besleniyormuş gibi sabit bakışlarla alevlere bakmaya başladı. Ateşin yaydığı gölgesi kocaman duvara ve ramadanın çatısına vuruyordu. Başıyla bir selam bile vermeden, uzun eteğiyle yeri süpürerek döndü, evin içine girip gözden kayboldu.
Hareket edemeyerek olduğum yerde kalakaldım. Sandaletlerinin tıkırtısı gittikçe hafiflerken zorlukla nefes alabiliyordum. “Beni burada bırakma!” diye haykırdım paniğe kapılmış bir sesle. “Bilmem gereken şeyler var.”
Zuleica bir anda kapının yanında maddeleşti. “Neyi bilmen gerekiyor?” diye sordu kayıtsız, adeta sıkkın bir ses tonuyla.
Parıldayan gözlerine bir göz atarak, aceleyle, “Affedersin,” diye mırıldandım. Adeta ipnotize olmuş gibi inceliyordum onu. “Bağırmak istememiştim,” diye ekledim özür diler gibi. “Odalardan birine girdiğini sanmıştım.” bir şeyler açıklamasını umarak, yalvararak ona baktım.
Açıklamadı. Bütün yaptığı bana tekrar neyi bilmek istediğimi sormak oldu.
Eğer konuşmaya devam etmezsem gideceğinden korkarak, “Seni tekrar gördüğümde benimle konuşacak mısın?” diye aklıma ilk geleni söyleyiverdim.
“Seni tekrar gördüğümde, daha önceki gibi aynı dünyada olmayacağız,” dedi. “Orada ne yapacağımızı kim bilir?”
“Ama,” dedim ısrarla, “demin sen kendin benim rüya görme öğretmenim olduğunu söyledin. Beni karanlıkta bırakma. Bana açıklama yap. Yaşadığım azap dayanabileceğimden fazla. Parçalanıyorum.”
“Öyle,” diye kabullendi kayıtsızca. “Kesinlikle parçalanıyorsun.” Bana baktı. Gözleri şefkatle doluydu. “Ama bunun nedeni sadece eski tarzlarını bırakmaman. Uyurgezer beyinlerin müthiş bir potansiyeli vardır. Yani . . . eğer karakterini geliştirirsen.”
Ne dediğini zor işitiyordum. Düşüncelerimi bir düzene koymaya çalıştım, ama yapamadım. Zihnimden inanılmaz bir hızla tam olarak hatırlayamadığım bir dizi olayın imgesi geçti. İradem bu imgelerin doğası ya da düzeni üzerinde hiç kontrol sağlayamıyordu. Bu imgeler, kesin olmakla birlikte, belirlenmeyi reddeden, sözcükler, hatta düşünceler halinde bile formüle edilmeyi reddeden duyumsamalara dönüşüyordu.
Besbelli benim bu yetersizliğimin farkında olan Zuleica'nın yüzünü geniş bir gülümseme aydınlattı. “Hepimiz nagual Mariano Aureliano'nun seni ikinci dikkatin içine itmesine yardım ettik,” dedi yavaşça. “Orada da, günlük yaşamdaki gibi akıcılık ve devamlılık buluruz. Her iki durumda da pratik durumlar hâkimdir. Her iki durumda da etkin bir şekilde eylemde bulunuruz. Ne var ki ikinci dikkatle yapamadığımız şey, deneyimlerimizi elde tutabilmek için, anlayabilmek için, kendimizi güvende hissedebilmek için duyumsadıklarımızı parçalara bölememizdir.”
O konuşurken, ben kendi kendime, “Bütün bunları bana anlatarak zamanını boşa harcıyor. Açıklamalarını anlayamayacak kadar aptal olduğumu bilmiyor mu?” diye düşünüyordum. Zuleica kocaman bir gülümsemeyle konuşmaya devam etti, besbelli çok parlak olmadığımı kabul etmemin bir şekilde değiştiğim anlamına geldiğini biliyordu; aksi halde böyle bir savı asla kabul etmezdim, hatta kendi kendime bile.
“İkinci dikkatte,” diye devam etti, “ya da benim tercih ettiğim adlandırılışıyla rüya gören-uyanıkken, insanın rüyanın her günkü dünya kadar gerçek olduğuna inanması gerekir. Başka bir deyişle, insan razı olmalıdır. Büyücüler için, bütün dünyevi ve dünyevi olmayan meşguliyetlere kusursuz edimler hâkimdir ve bütün kusursuz edimlerin arkasında razı olma yatar. Ve razı olma kabullenme değildir. Razı olma dinamik bir öğe gerektirir; eylem gerektirir.” Sesi çok yumuşaktı; konuşmasını bitirirken gözlerinde ateşli bir ışıltı vardı. “İnsan rüya gören-uyanıklığa başladığı anda, önünde cezbedici, keşfedilmemiş bir olanaklar dünyası açılır. En büyük gözükaralığın bir gerçeklik olduğu, beklenmeyenin beklenir olduğu bir dünya. İnsanın nihai macerasının başladığı zamandır bu. Dünya mucize ve olasılıklarla sınırsızlaşır.”
Uzun bir süre sustu; başka ne söyleyeceğini düşünüyor gibi görünüyordu. “Nagual Mariano Aureliano'nun yardımıyla bir kez suremin ışıltısını bile gördün,” diye konuşmaya başladı. Yumuşak sesi özlemle dolarak daha da yumuşamıştı. “Sadece Kızılderili efsanelerinde var olan sihirli yaratıklar olan suremler büyücülerin yalnızca en derin seviyede rüya gören-uyanık oldukları zaman görebildikleri varlıklardır. Başka bir dünyanın varlıklarıdır onlar; fosforlu insanlar gibi ışıldarlar.”
Bana iyi geceler diledi ve dönüp evin içine girerek kayboldu. Bir an uyuşuk kalakaldım, sonra arkasından atıldım. Eşiğe ulaşmadan önce, Florinda'nın arkamdan, “Onu takip etme!” dediğini işittim.
Florinda'nın orada olması o kadar beklenmedikti ki bir duvara yaslanıp kalp atışlarımın normale dönmesini beklemek zorunda kaldım. “Yanıma gelip bana eşlik et,” dedi Florinda. Sıranın üstüne oturmuş ateşi besliyordu. Gözlerindeki anlaşılmaz ışık, saçlarının hayaletimsi beyazlığı bir görüntüden çok bir anı gibiydi. Sıraya yanına uzandım, ve sanki yapılacak en doğal şey buymuş gibi başımı kucağına koydum.
“Senden bunu yapman istenmedikçe Zuleica'yı ya da herhangi birimizi asla takip etme,” dedi Florinda parmaklarıyla saçlarımı tarayarak. “Artık senin de bildiğin gibi, Zuleica göründüğü gibi değil. Her zaman göründüğünden daha fazla bir şeydir o. Hiç onu anlamaya çalışma, çünkü bütün olasılıkları hesaba kattığını düşündüğün zaman bile, en çılgın fantazilerinde bile hayal edebileceğinden çok daha fazla bir şey olup seni ezer geçer.”
“Biliyorum,” diye iç çektim söylediklerine kanaat getirerek. Gerginliğin yüzümden çekildiğini, bedenimi terk ettiğini hissedebiliyordum. “Zuleica, Bacatete Dağlarından bir surem,” dedim kesin bir inançla. “Bu yaratıkları ta başından beri biliyordum ben.” Florinda'nın yüzündeki hayreti görünce cesaretle devam ettim. “Zuleica sıradan bir insan gibi doğmadı. Meydana getirildi o. Büyücülüğün ta kendisi o.”
Florinda karşı çıkarak, “Hayır,” diye vurguladı. “Zuleica doğdu. Esperanza doğmadı.” Gülümseyerek, “Bu senin için değerli bir bilmece olmalı,” diye ekledi.
“Sanırım anlıyorum,” diye mırıldandım, “ama ben çok duyarsızım ve anladıklarımı formüle edemiyorum.”
“İyi gidiyorsun,” dedi kendi kendine gülerek. “Senin normalde olduğun kadar duyarsız olunca, anlamak için gerçekten, yüzde yüz uyanık oluncaya kadar beklemek gerekir. Şimdi sadece yüzde elli uyanıksın. İşin sırrı yükselmiş bilinçte kalmaktır. Yükseltilmiş farkındalıkta hiçbir şeyi anlamamız imkânsız değildir.” Sözünü kesmek üzere olduğumu hissederek dudaklarımı eliyle kapattı; “Bunu şimdi düşünme,” diye ekledi. “Yükseltilmiş farkındalıkta dürtüsel davrandığını, düşünüşünün mükemmel olmadığını hep hatırla.”
Çalıların arkasındaki gölgelerde birinin hareket ettiğini işittim. “Kim var orada?” diye sordum yerimde doğrularak. Etrafıma bakındım, ama hiç kimseyi göremedim.
Kadınların kahkahaları avluda yankılandı.
“Onları göremezsin,” dedi Florinda uykulu bir sesle.
“Neden benden saklanıyorlar?” diye sordum.
Florinda gülümsedi. “Senden saklanmıyorlar,” diye açıkladı. “Yalnızca onları nagual Mariano Aureliano'nun yardımı olmadan göremiyorsun.”
Buna karşılık ne diyeceğimi bilemedim. Bir yerde, pekâlâ bir anlamı vardı bu söylediğinin, ne var ki kendimi başımı iki yana sallarken buldum. “Onları görmeme sen yardım edebilir misin?”
Florinda başını olumlu anlamda salladı. “Ama gözlerin yorgun; çok fazla şey görmekten yorgunlar. Uyumaya ihtiyacın var.”
Dikkatim zayıfladığı anda çalılıklardan kimin çıkacağını kaçıracağımdan korkarak gözlerimi zorlayarak kocaman açtım. Bakışlarımı yapraklara ve gölgelere diktim, artık hangisinin hangisi olduğunu bilmiyordum, ta ki derin, rüyasız bir uykuya dalıncaya kadar.

19

Cvp: Florinda Donner - Rüyacı

18

BAKICI, ZAPOTE AĞACININ gölgesindeki sevgili sırasında uyukluyordu. Son iki gündür bütün yaptığı buydu. Artık avluları süpürmüyor ya da yaprakları tırmıklamıyordu, bunun yerine, sanki gizli bir şeyi yalnızca kendisi görüp anlıyormuş gibi gözlerini uzaklara dikerek ya da uyuklayarak saatlerce o sırada oturuyordu.
Her şey değişmişti evde. Onları görmek için gelmekle hata mı etmiştim? Sürekli kendime bunu soruyordum. Her zamanki gibi suçluluk duyan ve kendimi savunan bir ruh haline giriyordum. Ve bütün yaptığım sürekli, kesintisiz bir şekilde saatlerce uyumaktı. Mamafih, uyanıkken, hiçbir şeyin aynı olmadığının tedirgin bir şekilde farkındaydım. Amaçsızca evde dolanıyordum. Ama boşunaydı. Evden bir şeyler uçup gitmiş gibiydi.
Bakıcının uzun ve yüksek sesle içini çekişi zorla düşüncelerime bir son verdi. Artık endişemi daha fazla tutamayarak kitabımı bir yana itip ayağa kalktım ve bakıcıyla aramdaki kısa mesafeyi aşarak, “Bugün yaprakları tırmıklayıp yakmayacak mısın?” diye sordum.
Ürkmüş bir halde başını kaldırıp bana baktı, ama cevap vermedi. Güneş gözlüğü takıyordu. Koyu camlardan gözlerindeki ifadeyi göremiyordum. Kalayım mı, gideyim mi, yoksa cevabını mı bekleyeyim, bilemedim. Tekrar uyuklamasından korkarak yüksek sesle ve sabırsızca, “Artık yaprakları tırmıklamamanın ve yakmamanın bir nedeni var mı?” diye sordum.
Sorumu kendi sorduğu bir soruyla geçiştirdi, “Son iki gündür tek bir yaprağın düştüğünü gördün ya da duydun mu?” Gözlüklerini çıkartınca, bakışları içimi delip geçti sanki.
“Hayır,” dedim. Söylediklerinden çok, tavrındaki ve ses tonundaki ciddiyeti gülünç bulduğum için cevap vermek zorunda hissetmiştim kendimi.
Sıraya onun yanına oturmamı işaret etti. Bana doğru eğilerek kulağıma, “Bu ağaçlar ne zaman yapraklarını bırakacaklarını bilirler,” diye fısıldadı. Sanki işitilmekten korkuyormuş gibi çevresine bir göz atıp, sır verir gibi fısıldayarak, “Ve şimdi ağaçlar yapraklarını düşürmeye hiç gerek olmadığını biliyorlar.”
“Yapraklar hiçbir şeye aldırmadan sararıp dökülürler,” dedim azametli bir sesle. “Bu bir doğa kanunudur.”
“Bu ağaçlar çok keyfidirler,” diyerek karşı koydu. “Kendi zihinleri vardır. Doğa kanunlarını izlemez onlar.”
“Ağaçların hiç yaprak dökmemesini sağlayan nedir?” diye sordum, yüzüme ciddi bir ifade vermeye çalışarak.
Çenesini düşünceli bir şekilde ovuşturarak, dalgın dalgın, “İyi bir soru,” dedi. “Korkarım bunun cevabını henüz bilmiyorum. Ağaçlar bana söylemediler.” Bana anlamsız bir şekilde gülümseyerek, “Sana söylemiştim, bu ağaçların değişken bir mizacı vardır,” diye ekledi.
Daha ona cevap verme fırsatı bulamadan, damdan düşer gibi, “Kendine yemek yaptın mı?” diye sordu.
Böyle birdenbire konuyu değiştirmesi beni şaşırtmıştı. “Yaptım,” dedim, sonra bir an duraksadım. Adeta meydan okuyan bir ruh hali gelmişti üstüme. “Yemek hiç de umurumda değil. Günbegün aynı yemeği yemeye alışığım ben. Eğer sivilcelerim çıkmasaydı, çikolata ve kuruyemiş yiyerek yaşardım.”
İhtiyatı elden bırakarak şikâyet etmeye başladım. Bakıcıya keşke kadınlar benimle konuşsalardı dedim. “Bana neler olup bittiğini anlatsalardı bunu çok takdir ederdim. İçim içimi yiyiyor.” Bütün söylemek istediklerimi söyledikten sonra kendimi çok daha iyi, çok daha rahatlamış hissettim. “Ebediyen gidecekleri doğru mu?” diye sordum.
“Ebediyen gittiler zaten,” dedi bakıcı. Yüzümdeki anlamadığımı açığa vuran ifadeyi görünce, “Ama sen bunu biliyordun, değil mi? Sadece benimle gevezelik ediyorsun, öyle değil mi?” diye ekledi.
Yaşadığım şoktan kurtulmama fırsat kalmadan, gerçekten şaşırmış bir ses tonuyla, “Bu seni neden şoke etsin ki?” diye sordu. Sanki bana düşünmem için zaman veriyormuş gibi bir an durakladı, sonra sorusuna kendi cevap verdi. “Ah, anladım! Öfkelisin, çünkü Isidoro Baltazar'ı da yanlarına aldılar.” Sanki her kelimeyi vurguluyormuş gibi tekrar tekrar sırtıma vuruyordu. Bakışları, benim kendimi kızgınlığa ya da gözyaşlarına bırakmama aldırmadığını söylüyordu bana.
Hiçbir seyircinin olmadığını görünce bir anda kendimi topladım.
“Bunu bilmiyordum,” diye mırıldandım. “Yemin ederim ki bunu bilmiyordum." Sessiz bir çaresizlik içinde gözlerimi ona diktim. Yüzümden bütün kanın çekildiğini hissettim. Dizlerim ağrıyordu. Göğsüm o kadar sıkıştı ki nefes alamıyordum. Bayılmak üzere olduğumu anlayarak iki elimle sıraya tutundum.
Bakıcının sesini uzaktan gelen bir ses gibi duyuyordum. “Geri gelecek mi kimse bilmiyor. Ben bile bilmiyorum bunu.” Bana doğru eğilerek, “Benim kişisel düşüncem, geçici olarak onlarla gittiği, ama geri gelecek; hemen olmasa da bir gün. Benim fikrim bu.”
Benimle dalga mı geçiyor diye dikkatle gözlerine baktım. Neşeli yüzünden sadece iyi niyet ve dürüstlük yayılıyordu. Ve gözlerinde çocuksu bir saflık vardı.
“Ne var ki, döndüğü zaman artık Isidoro Baltazar olmayacak o,” diye uyardı beni. “Senin tanıdığın Isidoro Baltazar çoktan gitti sanırım. Ve en üzücü kısmı ne biliyor musun?” Durdu, sonra kendi sorusuna kendi cevap verdi. “Onun yaptıklarının kıymetini bilmeden öylesine hak diye kabul ettin ki ona gösterdiği bütün ihtimam için, yardımları ve sana karşı duyduğu sevgisi için teşekkür bile etmedin.
“Bizim büyük trajedimiz, kendi maskaralığımız dışındaki her şeyden habersiz maskaralar olmamızdır.”
Tek kelime söyleyemeyecek kadar yıkılmıştım.
Bakıcı birden ayağa kalktı. Sanki benimle oturamayacak kadar sıkılmış gibi, başka bir laf etmeden, öteki eve giden patikaya doğru yürüdü.
“Beni burada böyle tek başıma bırakamazsın,” diye bağırdım arkasından.
Döndü, elini salladı ve sonra da gülmeye başladı.
Çalılıklarda yankılar uyandıran neşeli, yüksek bir sesti bu. Bir kez daha el salladı, sonra sanki çalılar onu yutmuş gibi kayboluverdi.
Onu takip edemediğim için geri dönmesini ya da birden önümde belirip ödümü patlatmasını bekledim. Zihnimde beklemekten çok, bedenimde sezinlediğim bir korkuya karşı hazırladım kendimi.
Daha önce de olduğu gibi, Esperanza'nın yaklaştığını ne gördüm ne işittim, ama varlığını duyumsuyordum. Arkama döndüm, işte oradaydı, zapote ağacının altındaki sırada oturuyordu. Sadece onu seyretmek bile beni mutlu etmişti.
“Seni bir daha hiç göremeyeceğimi sanmıştım,” dedim içimi çekerek. “Neredeyse umudumu kesmiştim. Gittiğini sandım.”
Yapmacık bir hayretle, “Hay allah!” diye azarladı beni. “Gerçekten Zuleica mısın sen?” deyiverdim.
“Yok öyle şey,” dedi sertçe. “Ben Esperanza'yım. Ne yapıyorsun sen? Hiç kimsenin cevap veremeyeceği sorularla kafayı mı yiyiyorsun?”
Hayatımda hiçbir zaman, o anda olduğu kadar tam bir çöküntüye yaklaşmamıştım. Zihnimin bütün bu baskıyı kaldıramayacağını hissettim. Duyduğum ıstırap ve karmaşa beni parça parça edecekti.
“Kendini hazırla, kızım,” dedi Esperanza sertçe. “Daha en kötüsü gelecek. Ama seni koruyamayız biz. Büyücüler için şimdi bu baskıyı durdurmak, zira aklını kaçırmak üzeresin, düşünülemez bir şeydir. Bugün denenmek senin meydan okuyuşun. Ya yaşarsın ya ölürsün. Ve bunu mecazi anlamda söylemiyorum.”
“Isidoro Baltazar'ı bir daha hiç göremeyecek miyim?” diye sordum. Gözyaşlarımdan güçlükle konuşabiliyordum.
“Duygularını korumak için sana yalan söyleyemem. Hayır, geri gelmeyecek hiç. Isidoro Baltazar büyücülüğün bir anıydı sadece. Görüldükten sonra geçip giden bir rüya. Isidoro Baltazar da, rüya gibi, çoktan gitti.”
Dudakları adeta dalgın ve küçük bir gülümsemeyle kıvrıldı. “Benim henüz bilmediğim,” diye devam etti, “o adamın da, yeni nagualın da, ebediyen gidip gitmediği. Dönse bile onun Isidoro Baltazar olmayacağını anlıyorsun tabii. Tekrar karşılaşman gereken başka biri olacak o.”
“Bir yabancı mı olacak benim için?” diye sordum, ama bunu bilmek istediğimden pek emin değildim.
“Bilmiyorum, çocuğum,” dedi, kati olamamanın verdiği bir bezginlikle. “Bilmiyorum işte. Ben kendim bir rüyayım. Yeni nagual da öyle. Bizim gibi rüyalar daimi değildir, zira var olmamıza izin veren daimi olmayışımızdır. Bu rüya dışında hiçbir şey tutmaz bizi.”
Gözyaşlarımdan onu zor görüyordum.
“Acını hafifletmek için, içine daha derinlere dal,” dedi usulca. “Dizlerini kaldırarak otur ve sol elinle sağ bileğini tutacak şekilde, kollarını çarprazlayarak bileklerini tut. Başını dizlerinin üzerine koy ve bırak üzüntü gitsin.
“Bırak yeryüzü acını yatıştırsın. Bırak yeryüzünün şifa veren gücü sana gelsin.”
Aynı tarif ettiği şekilde yere oturdum. Birkaç dakika için de üzüntüm geçmişti. Derin bir bedensel esenlik duygusu aldı ıstırabımın yerini. O anı yaşamak dışında kendimi unutmuştum. Öznel belleğim olmadan hiç acı duymuyordum.
Esperanza eliyle sırada yanındaki yere vurdu. Ben oturur oturmaz, elimi ellerinin arasına aldı ve sanki masaj yapıyormuş gibi bir süre elimi ovuşturdu, sonra elimin böyle kemikli olmasına rağmen çok etli olduğunu söyledi. Avucumu çevirerek dikkatle inceledi. Tek kelime etmedi ve yavaşça elimi kıvırarak yumruk yaptı.
Uzun süre sessizlik içinde oturduk. Öğleden sonra geç bir saatti; esintiyle hareket eden yaprakların ritmik sesinden başka hiçbir şey duyulmuyordu.
Gözlerimi ona diktiğim zaman, son derece acayip bir kesinlik hissettim içimde: Esperanza'yla beraber, cadıların evine gelişim ve büyücülerin ayrılışı hakkında zaten uzun uzadıya konuşmuş olduğumuzu anladım.
“Bana ne oluyor, Esperanza?” diye sordum. “Rüya mı görüyorum?”
Yavaş yavaş konuşmaya başlayarak rüyayı test etmemi önerirken gözlerinde bir parıltı vardı. “Yere otur ve test et.”
Oturdum. Bütün hissettiğim üstüne oturduğum kayanın soğukluğuydu. Hiçbir duygu bana geri gelmiyordu. “Rüya görmüyorum,” dedim. “Öyleyse, neden daha önce konuştuğumuzu hissediyorum?” Bu ikilemime dair bir ipucu bulabilir miyim diye yüzünü inceledim. “Buraya gelişimden beri seni ilk görüşüm bu, ama her gün beraber olduğumuzu hissediyorum,” diye mırıldandım, ondan çok kendime söylemiştim bunu. “Yedi gün oldu.”
“Daha çok. Ama bu bilmeceyi en az yardımla sen kendin çözmelisin,” dedi.
Onaylayarak başımı salladım. Sormak istediğim çok şey vardı, ama konuşmanın yararsız olduğunu biliyor ve kabul ediyordum. Nasıl bildiğimi bilmiyordum, ama bütün sorularım üstünde çoktan konuşmuş olduğumuzu biliyordum. Cevaplardan tatmin olmuştum.
Esperanza, anladığımdan şüphe duyuyormuş gibi düşünceli bir şekilde bana baktı. Sonra kelimelerini dikkatle telaffuz ederek, yavaş yavaş, “Burada edindiğin farkındalık, sana ne kadar derin ve devamlı görünürse görünsün, sadece geçici olduğunu bilmeni istiyorum,” dedi. “Pek yakında saçmalıklarına geri döneceksin. Biz kadınların kaderi bu, yani özellikle zor olmak.”
“Sanırım yanılıyorsun,” diye karşı çıktım. “Beni hiç tanımıyorsun.”
“Kesinlikle seni tanıdığım için bunu söylüyorum.” Bir an sustu, tekrar konuşmaya başladığı zaman sesi sert ve ciddiydi. “Kadınlar çok kurnazdır. Bir hizmetçi olmak için yetiştirilmek kadını son kerte hilekâr ve akıllı yapıyor.” Çınlayarak patlayan kahkahası bütün karşı çıkma isteğimi yok etmişti.
“Yapabileceğin en iyi şey hiçbir şey söylememek,” dedi. Elimi tutarak beni ayağa kaldırdı, uzun ve çok gerekli bir konuşma yapmak için küçük eve gitmemizi önerdi.
Evin içine girmeden ön kapının yanındaki bir sıraya oturduk. Sessizlik içinde, yaklaşık bir saat oturduk orada. Sonra Esperanza bana döndü; sanki beni görmüyor gibiydi. Acaba onunla geldiğimi ve yanında oturduğumu unuttu mu diye merak ettim. Esperenza orada olduğumun farkında olmaksızın ayağa kalktı, benden birkaç adım uzaklaşıp, bir ağaç kümesinin arasına gizlenmiş olan öteki eve dikti gözlerini. Epey bir zaman sonra, “Ben uzağa gidiyorum,” dedi.
Mide boşluğumda tuhaf, kusturucu bir duyumsama uyandıran umut muydu, heyecan mıydı, yoksa korku muydu anlayamadım. Kilometreler anlamında değil, öteki dünyalar anlamında uzaklıktan bahsettiğini biliyordum.
“Ne kadar uzağa gittiğimiz umurumda değil,” dedim, zerre kadar hissetmediğim bir kabadayılıkla. Yolculuğumuzun sonunda ne olacağını umutsuzca bilmek istiyor, ama sormaya cesaret edemiyordum.
Esperanza gülümsedi ve sanki batan güneşi kucaklıyormuş gibi kollarını kocaman açtı. Gökyüzü batıda ateş kırmızısıydı; uzaklardaki dağlar gölgeli pembeydi. Ağaçların arasından hafif bir esinti geçti; yapraklar titreşip hışırdadı.
Sessizlik içinde bir saat geçti, sonra her şey sakinleşti. Alacakaranlığın büyüsü etrafımızdaki her şeyi hareketsiz kılıyordu. Bütün sesler ve hareket kesildi; çalıların, ağaçların ve tepelerin dış hatları öylesine net bir şekilde belirginleşmişti ki sanki gökyüzündeki bir gravür gibi görünüyorlardı.
Gölgeler yavaş yavaş bize doğru yaklaşıp gökyüzünü karartınca Esperanza'ya sokuldum. Işıkları karanlıkta ateşböcekleri gibi parıldayan öteki evin sessiz görüntüsü içimde derine gömülmüş bir duygu uyandırdı. Bu duygu o anki özel bir hisle değil, çocukluğuma gömülmüş üzücü, nostaljik ve silik bir anıyla bağıntılıydı.
İyice dalıp gitmiş olmalıyım; birden kendimi Esperanza'nın yanında yürürken buldum. Yorgunluğum ve önceki endişelerimin hepsi kaybolmuştu. Büyük bir canlılıkla, bir tür vecd, sessiz bir mutluluk içinde yürüyordum, ayaklarım ileri gidiyordu, ama sadece irademle değil.
Üstünde yürüdüğümüz patika birden sona erdi. Yer yükseldi. Ağaçlar yükseklere uzanıyordu. Oraya buraya iri kaya parçaları saçılmıştı. Uzaktan bir yerlerden, yumuşak, rahatlatıcı bir nağme gibi, akan suyun sesi geliyordu. Ani bir bitkinlikle iri kaya parçalarından birine yaslandım, ve bunun yolculuğumuzun sonu olmasını diledim.
“Daha gideceğimiz yere varmadık!” diye bağırdı Esperanza. Çoktan bir kayanın yarısına kadar çıkmıştı bile, bir keçi gibi çevikti hareketleri. Beni beklemedi. Onu takip edip etmediğimi görmek için dönüp bakmadı bile. Bu kısacık dinlenme son kuvvetimi de alıp götürmüştü. Nefes nefese arkasından tırmanırken sürekli taşlara tökezliyordum.
Yolun yarısında keçiyolu büyük bir kayanın etrafından dolaştı. Kuru ve narin bitki örtüsü, akşamın ilk ışıkları altındaki karanlıkta, yerini gürbüzce bir gelişmeye bırakıyordu. Hava da aynı değildi artık; nemliydi, nefes almamı kolaylaştırıyordu. Esperanza dar patikada kendinden emin bir şekilde ilerliyordu; patika gölgelerle, sessizlik ve hışırtılarla doluydu. Esperanza gecenin bütün bilinmedik seslerini biliyordu. Gecenin nabız gibi atan bütün seslerini, hayvan çığlıklarını, bütün ötüşleri ve tıslamaları tanıyordu.
Patika, kayanın içine oyulmuş birkaç basamağın önünde sona erdi. Basamaklar gizlenmiş bir taş yığınına çıkıyordu.
“Birini al,” diye emretti, “ve cebine koy.”
Küçük bir ırmaktaki çakıltaşları gibi düzgün bir şekilde aşınmış olan taşların hepsi aynı göründü gözüme ilk başta. Ama daha yakından inceleyince hepsinin farklı olduğunu keşfettim. Bazıları o kadar düzgün ve parlaktı ki makineyle cilalanmış gibi görünüyorlardı.
Hoşuma giden bir taş bulmak epey vaktimi aldı. Bulduğum taş ağırdı, ama kolayca avucuma uydu. Açık kahverengi ve iri kütlesi kama şeklindeydi, içinden adeta yarı saydam süt gibi damarlar geçiyordu.
Bir gürültüden ürkerek, nerdeyse taşı yere düşürüyordum. “Birisi bizi takip ediyor,” diye fısıldadım.
“Kimse takip etmiyor bizi!” diye bağırdı Esperanza, kuşku ve zevk karışımı bir ifadeyle. Bir ağacın arkasına çekildiğimi görünce usulca kıkırdadı, ve bunun muhtemelen çalılerın içinde zıplayan bir kurbağa olduğunu söyledi.
Ona kurbağaların karanlıkta zıplamadıklarını söylemek istedim, ama bunun doğru olduğundan emin değildim. Alışkanlığım olduğu üzere, bunu son derece kesin bir katiyetle söylememiş olmam beni şaşırtmıştı. “Bana bir şeyler oluyor, Esperanza,” dedim korkmuş bir sesle. “Kendim değilim.”
Dalgın bir tavırla, “Hiçbir şey olmuyor sana, canım,” diye temin etti beni. “Esasında her zamankinden daha çok kendinsin.”
“Kendimi tuhaf . . .” Sesim kesildi. Cadıların evine ilk gelişimden bu yana bana neler olduğunu açıkça görmeye başlamıştım.
“Rüya görme gibi böylesine maddi olmayan bir şeyi öğretmek çok zor,” dedi Esperanza. “Özellikle kadınlara. Bizler son derece çekingen ve akıllıyız. Ne de olsa, hayatımız boyunca köle olduk; herhangi bir şeyin, elde etmek için bu kadar çok çalıştığımız şeyi, yani statükomuzu bozmasını istemediğimiz zamanlarda her şeyi nasıl idare edeceğimizi kesinkes biliriz.”
“Yani erkekler böyle yapmazlar mı?”
“Yaparlar elbet, ama onlar daha açıktır. Kadınlar el altından mücadele ederler. Tercih ettikleri mücadele tekniği kölelerin manevrasıdır: zihni kapatmak. Dikkat etmeden işitirler ve görmeden bakarlar.” Esperanza kadınları eğitmenin övgüye değer bir başarı olduğunu ekledi.
“Senin mücadelenin açık oluşundan hoşlanıyoruz biz,” diye devam etti. “Senin için büyük umut var. Bizim en çok korktuğumuz, yeniye aldırmayan, ve yapmanı istediğin her şeyi yapan, sonra da yenilikten sıkıldığı ya da yorulduğu anda dönüp seni itham eden kabullenici kadınlardır.”
Düşünceye dalmış bir halde, “Sanırım, anlamaya başlıyorum,” dedim kararsızca.
“Elbette anlamaya başladın!” Bunu öylesine komik, muzafferane bir edayla söyledi ki gülmek zorunda kaldım.
“Niyetin ne olduğunu bile anlamaya başladın.”
“Büyücü olmaya başladığımı mı söylemeye çalışıyorsun?” diye sordum. Gülmemi bastırmaya çalışırken bütün bedenim sarsılıyordu.
“Buraya geldiğinden beri zaman zaman rüya gören-uyanıktın,” dedi. “Bu kadar çok uykuya dalmanın nedeni buydu.” Gülümseyen yüzünde hiç alaycılık ya da en ufak bir küçümseme yoktu.
Bir süre sessizlik içinde yürüdük, sonra bir büyücüyle sıradan bir insan arasındaki farkın, ilkinin istediği zaman rüya gören-uyanıklık durumuna girebilmesi olduğunu söyledi. Sanki söylediğini vurguluyormuş gibi tekrar tekrar koluma vurdu; ardından, sır verir gibi bir ses tonuyla, “rüya gören- uyanıksın, çünkü, enerjini bilemene yardım etmek için, buraya geldiğin ilk geceden beri senin etrafında bir kabarcık oluşturduk,” dedi.
Konuşmasına devam ederek, benimle karşılaştıkları ilk andan itibaren bana Fosforito, yani kibritçik, adını taktıklarını söyledi. “Çok hızlı ve yararsız bir şekilde yanıyorsun.” Sessiz kalmamı işaret ederek, enerjimi nasıl odaklayacağımı bilmediğimi de sözlerine ekledi. “Enerjin kendin fikrini ayakta tutmak ve korumak için oraya buraya yayılıyor.” Tekrar sessiz olmamı işaret etti; kişisel özümüz olduğunu düşündüğümüz şeyin, gerçekte, sadece bir fikir olduğunu anlattı. Enerjimizin büyük kısmının bu fikri savunmakta tükendiğini iddia etti.
Kaşları biraz kalkarak, yüzüne neşeli bir gülümseme yayıldı. “Özün sadece, istendiği zaman değiştirilebilen bir fikir olduğu bir kopma noktasına ulaşmak, büyücülüğün gerçek edimidir—ki bütün edimlerin en zorudur,” diye açıkladı. “Öz düşüncesi geri çekildiği zaman, büyücüler kendilerini niyete uydurmak için— ve normal olduğuna inandığımızdan fazla bir şey olmak için— enerjiye sahip olurlar.
“Kadınlar, bir rahme sahip oldukları için, rüya görürken dikkatlerini büyük bir yetenekle rüyalarının dışındaki bir şeye odaklayabilirler,” diye açıkladı. “Senin haberin olmadan yapıp durduğun şey buydu işte. Bu nesne seni niyete bağlayan bir köprü oluyor.”
“Pekiyi, ben hangi nesneyi kullanıyorum?”
Gözlerinde bir sabırsızlık parıltısı belirdi. Sonra bu nesnenin çoğunlukla bir pencere, bir ışık ya da hatta bir yatak olduğunu söyledi. “Sen bunda o kadar iyisin ki bu senin için bir alışkanlık,” dedi. “Kâbus görmenin nedeni bu. Sana bunu derin bir rüya gören-uyanıklık durumundayken anlattım ve uyumadan evvel dikkatini herhangi bir nesne üstüne odaklamayı reddettiğin sürece kötü rüya görmediğini anladın.
“İyileştin, değil mi?” diye sordu.
Tabii ilk tepkim ona karşı gelmek oldu. Gerçi, bir an düşündükten sonra ona katılmadan edemedim. Onlarla Sonora'da karşılaşmamdan sonra kâbuslardan tamamen kurtulmuştum.
“Kendin olmakta dayattıkça, gerçekten o kâbuslardan kurtulamayacaksın asla,” dedi. “Yapman gereken, elbette, rüya görme yeteneklerini bilerek ve zekice kullanmaktır. Bunun için buradasın. Ve ilk ders, bir kadının rahmi aracılığıyla dikkatini bir nesneye odaklaması gerektiğidir. Bu nesne rüyaya ait değil, bağımsız, rüyadan önceki dünyaya ait bir nesne olmalıdır.
“Gene de, önemli olan nesne değildir,” diye belirtti aceleyle. “Önemli olan rüyadan önce de, rüyaya devam ederken de, istendiği zaman bilerek nesneye odaklanma edimidir.” Bunun, basit gibi gelse de, başarılması yıllar alabilecek çok zor bir görev olduğu konusunda uyardı beni. “Normalde, insan dikkatini dışarıdaki bir nesneye odakladığı anda uyanır,” dedi.
“Rahmi kullanmak ne demek?” diye sözünü kestim. “Bu nasıl yapılıyor?”
“Sen bir kadınsın,” dedi yavaşça. “Rahimle nasıl hissedileceğini biliyorsun.”
Ona karşı çıkmak, böyle bir şey bilmediğimi söylemek istedim. Ama daha ben konuşamadan, açıklamasına devam ederek bir kadında duyguların rahimden geldiğini söyledi.
“Erkeklerde,” dedi, “duygular beyinden gelir.” Karnımı dürterek, “Bunu düşün,” diye ekledi. “Bir kadın çocukları dışında kalpsizdir, çünkü duyguları rahminden çıkar.
“Dikkatini rahminde odaklamak için bir nesne al ve göbeğinin üstüne koy ya da cinsel organına sürt.” Gözlerimdeki dehşeti görünce kahkahadan kırıldı, sonra kahkahalarının arasından beni azarladı. “O kadar da kötü değildim. Nesneyi beden salgılarına sürmen gerektiğini söyleyebilirdim, ama söylemedim.
“Nesneyle derin bir aşinalık kurunca,” diye devam etti ciddi bir ses tonuyla, “sana bir köprü hizmeti görmek için her zaman orada olacaktır.”
Bir süre sessizlik içinde yürüdük; Esperanza derin düşüncelere dalmışa benziyordu; bir şeyler söylemek için can atıyordum, ama söyleyecek hiçbir şeyim olmadığını da biliyordum. Nihayet konuşmaya başladığında sesi sertti, talepkârdı. “Harcayacak daha fazla zamanın yok artık,” dedi. “Bu aptallığımızla çuvallamamız çok doğal. Büyücüler bunu herkesten daha iyi bilirler. Fakat onlar ikinci bir şans olmadığını da bilirler. Kontrolü ve disiplini öğrenmen gerek, çünkü hata yapacak daha fazla bir alanın yok artık.
“Çuvalladın, biliyorsun. Isidoro Baltazar'ın gittiğini bile bilmiyordun.”
İçimdeki duygu çığını tutan o pek narin set çöktü. Belleğim eski haline geldi ve tekrar üzüntü doldu içime. Üzüntüm o kadar yoğundu ki oturduğumun da, sanki yer süngerden yapılmış gibi yerin içine gömüldüğümün de farkına varmamıştım. Sonunda yer beni yuttu. Boğucu, klostrofobik bir deneyim değildi bu, zira yüzeyde oturma duyumsamasıyla, yeryüzü tarafından yutulmanın farkındalığı aynı anda, bir aradaydı. Bu ikili duyumsama karşısında, “Şimdi rüya görüyorum!” diye bağırdım. Bunu yüksek sesle ilan etmek içimde bir şey başlattı; değişik anılardan oluşan yeni bir heyelan boşaldı üstümden. Neyim olduğunu biliyordum: çuvallamıştım ve rüya görecek enerjim yoktu. Geldiğimden beri her akşam, o ana kadar unutmuş olduğum aynı rüyayı görmüştüm. Bütün kadın büyücülerin odama geldiklerini ve bana büyücülerin mantık dizgesini öğrettiklerini görüyordum rüyamda. Bana tekrar ve tekrar, rüya görmenin rahmin ikincil işlevi olduğunu söylemişlerdi- birincil işlevi üreme ve üremeye ilişkin şeylerdi. Rüya görmenin kadınlarda doğal bir işlev, enerjinin saf bir sonucu olduğunu söylediler. Bir kadının bedeni yeterli enerjiye sahipse kendiliğinden rahmin ikincil işlevlerini uyandıracak, öylece kadın akıl almaz rüyalar görecekti.
Bu gerekli olan enerji az gelişmiş bir ülkeye yapılan yardım gibiydi: asla ulaşmazdı. Sosyal yapımızın genel düzenindeki bir şey bu enerjinin serbest kalmasını, böylece kadınların rüya görebilmelerini önlüyordu.
Kadın büyücüler bana, bu enerji serbest kaldığı takdirde, her alanda “uygarlık” düzenini yıkacağını söylediler. Fakat kadınların büyük trajedisi, toplumsal vicdanlarının bireysel vicdanlarına tamamıyla hükmetmesiydi. Kadınlar farklı olmaktan korkuyor, bilinenin rahatlığından çok fazla uzaklaşmak istemiyorlardı. Yoldan sapmamaları için kadınların üstüne konan baskı çok kuvvetliydi; kadınlar değişmekten çok, kendilerine takdir edilene razı oluyorlardı: kadınlar erkeklerin hizmetinde olmak için vardılar. Bu nedenle, bunun için gerekli organik yapıya sahip olsalar da, kadınlar büyücülük rüyaları göremezlerdi asla.
Kadınlık, kadınların şanslarını mahvediyordu. Dini ya da bilimsel bir eğilimle renklenmiş olsa da kadınlık hâlâ aynı mühürle damgalıyordu kadınları: ana fonksiyonları üremekti —bir dereceye kadar politik, sosyal ya da ekonomik bir eşitliğe ulaşmış olsalar da nihayetinde önemsizdi bu.
Kadınlar bütün bunları her gece anlatıp durdular bana. Söylediklerini hatırlayıp anlamaya başladıkça üzüntüm o kerte artıyordu. Duyduğum ıstırap artık sadece kendim için değil, hepimiz içindi, bizi kendi yetersizliklerimize zincirleyen bir sosyal düzende tuzağa düşmüş şizofren varlıklardan oluşan bir ırk olan hepimiz içindi. Kendimizi kurtarsak bile, bu sadece anlıktı, isteyerek ya da zorla tekrar karanlığa gömülmeden önceki kısa ömürlü bir açıklıktı.
“Bu duygusal süprüntüleri kes,” dedi bir ses. Bir erkek sesiydi bu. Başımı kaldırıp bakınca, bakıcının eğilmiş, gözlerini kısarak bana baktığını gördüm.
“Buraya nasıl geldin?” diye sordum. Kafam karışmış ve biraz da telaşlanmıştım. “Bizi mi takip ediyordun?” Soru sormaktan çok bir suçlamaydı bu.
Bana yan yan bakarak, “Evet, özellikle seni takip ediyordum,” dedi.
Yüzünü inceledim. Ona inanmıyordum. Benimle alay ettiğini biliyordu; gene de ne kızdım ne de gözlerindeki keskin parıltıdan korktum.
“Esperanza nerede?” diye sordum. Ortalıkta görünmüyordu. “O nereye . . .?” Kelimeleri telaffuz edemeyerek asabi bir şekilde kekeledim.
“Buralarda,” dedi gülümseyerek. “Merak etme. Ben de senin öğretmeninim. İyi ellerdesin.”
Tereddüt içinde elimi elinin içine bıraktım. Bakıcı hiç zorlanmadan, beni büyük, oval bir su birikintisine bakan düz, iri bir kayanın üstüne çekti. Karanlıkta bir yerlerden azar azar akan, çağıldayan bir akıntı besliyordu bu su birikintisini.
“Şimdi üstündekileri çıkart,” dedi. “Kozmik banyo yapmanın zamanı geldi!”
“Ne yapmamın?” Şaka ettiğine kanaat getirerek gülmeye başladım.
Ama o ciddiydi. Tıpkı Esperanza'nın yaptığı gibi koluma tekrar tekrar vurarak üstümdekileri çıkartmam için üsteledi. Daha ben ne yaptığını anlamadan çoktan tenis ayakkabılarımın bağlarını çözmüştü bile. “O kadar çok zamanımız yok,” diye uyardı, sonra da soyunmaya devam etmem için üsteledi. Bakışları soğuk, duygulardan arınmış ve gayrı şahsiydi. Esperanza'nın etrafta zıpladığını iddia ettiği o kurbağa bile olabilirdim pekâlâ.
Sırf bu karanlık, soğuk suya girip, hiç şüphesiz, her türlü yapışkan yaratık tarafından sarılmak düşüncesi bile beni dehşete düşürüyordu. Bu abes duruma bir son verme isteğiyle, iri kayadan yan yan aşağıya indim ve ayak parmaklarımı suya soktum. “Hiçbir şey hissetmiyorum!” diye bağırdım, dehşet içinde geri çekilerek. “Neler oluyor? Su değil bu!”
“Çocuk olma,” dedi bakıcı küçümseyerek. “Tabii ki su. Sadece onu hissetmiyorsun, hepsi bu.”
Bir küfür savurmak için ağzımı açtım, ama tam zamanın da kendimi kontrol ettim. Duyduğum dehşet kaybolmuştu. “Neden suyu hissetmiyorum?” diye sordum zaman kazanmaya çalışarak, oysa beklemenin yararsız olduğunu biliyordum, zira suyu hissetsem de hissetmesem de eninde sonunda suya gireceğimden hiç şüphem yoktu. Ama nazikçe teslim olmaya hiç niyetim yoktu.
“Bu susuz su bir tür arıtma sıvısı mı?” diye sordum.
Tehditkâr olasılıklarla gerginleşen uzun bir sessizlikten sonra, bakıcı buna bir arıtma sıvısı da denilebileceğini söyledi. “Gerçi, insanı arıtabilecek bir ritüel olmadığı konusunda uyarmalıyım seni,” diye vurguladı. “Arıtma içten gelmeli. Özel ve yalnız bir mücadeledir bu.”
Bütün gücümü toplayarak, “Öyleyse, hissetmesem bile yapışkan olan bu suya girmemi neden istiyorsun?” dedim.
Sanki gülecekmiş gibi dudakları seğirdi, ama besbelli kendini bırakmayı istemeyerek yüzünde tekrar ağırbaşlı bir ifade belirdi, sonra da, “Seninle beraber bu su birikintisine dalacağım,” dedi. Ve hiç duraksamadan baştan aşağıya soyundu.
Sadece bir buçuk metre uzağımda, anadan doğma çırıl çıplak önümde duruyordu. Ne gece ne gündüz olmayan bu tuhaf ışığın altında bedeninin her santimini net bir şekilde görebiliyordum. Çıplaklığını kapatmak için utangaç hareketler yapmadı. Tam tersi; erkekliğiyle pek övünüyormuş gibi görünüyordu ve cüretkâr bir küstahlıkla önümde bunun gösterisini yapıyordu.
“Çabuk ol, üstündekileri çıkart,” diye sıkıştırdı beni. “Fazla zamanımız yok.”
“Bunu yapmayacağım. Delilik bu!” diye karşı çıktım.
“Yapacaksın. Kendi başına vereceğin bir karar bu.” Hiç kızmadan, hiddet göstermeden, ama kararlılıkla konuşuyordu. “Bu gece, bu acayip dünyada, tek bir davranış yolu olduğunu anlayacaksın: büyücülerin yolu.” Şefkat ve zevk karışımı garip bir ifadeyle gözlerini üstüme dikti.
Bana güven vermeyi amaçlayarak— ama vermemişti— gülümsedi, su birikintisine atlamanın beni sarsacağını söyledi. İçimdeki bir şey yerinden oynayacaktı. “Bu oynama, sonradan bizim ne olduğumuzu ve ne yaptığımızı anlamanı sağlayacaktır,” dedi bakıcı sonunda.
Yüzünde bir anlık bir gülümseme belirip geçti, ardından, suya atlamanın bana kendi başıma rüya gören-uyanık olmam için enerji vermeyeceğini söyledi aceleyle. Enerjimi biriktirip bilememin kesinlikle çok uzun zamanımı alacağı, ve bunu hiç başaramayabileceğim konusunda uyardı beni. “Büyücülerin dünyasında garanti yoktur,” dedi. Sonra da su birikintisine atlamanın dikkatimi her günkü ilgilerimden uzaklaştırabileceğini söyledi: benim yaşımda, benim çağımdaki bir kadının ilgilerinden.
“Kutsal bir su birikintisi mi bu?” diye sordum.
Bariz bir şaşkınlık içinde kaşlarını kaldırdı. “Bu büyücülerin su birikintisi,” diye açıkladı, gözlerini sabit bir şekilde üstüme odaklayarak. Kararımı verdiğimi anlamış olmalıydı ki bileğimdeki kol saatini çıkarttı. “Bu su birikintisi ne ilahi ne de şeytani.” Zayıf omuzlarını silkti ve kol saatimi kendi bileğine taktı. “Şimdi kol saatine bak,” diye emretti. “Yıllardır senin bu saat. Onu benim bileğimde hisset.” Tam bir şeyler söyleyecekti ki söylememeye karar vererek kendi kendine güldü. “Hadi, üstündekileri çıkart.”
“Üstümdekilerle suya girmeyi düşünüyorum,” diye mırıldandım. Fazla iffet taslayan biri olmasam da, nedense onun önünde çırılçıplak durmak düşüncesine direniyordum.
Bakıcı sudan çıkınca kuru giysilere ihtiyacım olacağını belirtti. “Zatürree olmanı istemem.” Gözlerinde şeytani bir gülümseme parladı. “Sen onu hissetmesen bile gerçek bir su bu,” dedi.
İsteksiz isteksiz kotumla gömleğimi çıkarttım.
“Kilotunu da,” dedi.
Suyun içine dalıverip bu işi bitireyim mi, yoksa hatırladığım kadarıyla Venezüella'da yaşlı kadınların denize girmeden önce yaptıkları gibi suyu avuçlarıma alıp bacaklarıma, kollarıma, karnıma ve en son da kalbime dökerek azar azar mı ıslanayım diye düşünerek su birikintisinin çimlerle kaplı kenarında yürüdüm.
“İşte gidiyorum!” diye bağırdım, ama suya atlamak yerine dönüp bakıcıya baktım.
Hareketsizliği beni korkuttu. İri kayanın üstünde öyle hareketsiz ve dimdik oturuyordu ki sanki taşa dönüşmüştü. Sadece gözlerinde yaşam var gibiydi; gözleri garip, zorlayıcı bir şekilde parlıyordu, bu ışığın kaynağının ne olduğu anlaşılmıyordu. Yanaklarından aşağıya yavaş yavaş gözyaşlarının döküldüğünü görmek beni hüzünlendirmekten çok hayrete düşürdü. Nedenini bilmeden ben de sessizce ağlamaya başladım. Bakıcının gözyaşlarının bileğindeki kol saatime doğru aktığını düşündüm. Onun inancının meşum ağırlığını hissettim, birden korktum; birden kararsızlığım geçiverdi, su birikintisine daldım.
Su yapışkan değildi, ama ipek gibi saydam ve yeşildi. Üşümüyordum. Bakıcının iddia ettiği gibi suyu hissetmiyordum. Aslında hiçbir şey hissetmiyordum; sanki sıvı hissini veren ama ıslatmayan bir su birikintisinin ortasında yüzen, bedeninden ayrılmış bir farkındalık gibiydim. Suyun derinliklerinden ışık yayıldığını fark ettim. Bir balık gibi hız kazanmak için suyun üstüne sıçrayıp ışığı araştırmak için suya daldım.
Hava almak için suyun yüzeyine çıktım. “Bu su birikintisinin derinliği ne kadar?”
“Yeryüzünün merkezi kadar derin.” Esperanza'nın sesi yüksek ve netti; sesinde öyle bir katiyet vardı ki, sırf kendim olmak için ona karşı çıkmak istedim. Ama bana engel olan tedirgin edici bir şey vardı havada. Bütün çevremizi saran keskin, hışırtılı bir ses birdenbire bu doğal olmayan durgunluğu, bu gerginliği bozdu. Bu bir tür uyarı fısıltısıydı, tuhaf bir şeylerin olduğuna dair aceleci, uğursuz bir uyarıydı bu.
Tam bakıcının durduğu aynı noktada Esperanza duruyordu; çırılçıplaktı.
“Bakıcı nerede?” diye bağırdım paniğe kapılmış bir sesle. “Bakıcı benim,” dedi.
İkisinin bana korkunç bir oyun oynadıklarından emin olarak büyük bir kulaç atıp Esperanza'nın üstünde durduğu çıkıntılı iri kayaya doğru yöneldim. “Neler oluyor?” diye sordum, sesim fısıltı halinde çıkmıştı, çünkü güçlükle nefes alıyordum.
Bana olduğum yerde kalmamı işaret ederek, sanki hiç kemiği yokmuş da çözülüyormuş gibi hareket ederek, o karakteristik yürüyüşüyle bana doğru geldi. Bana bakmak için boynunu uzattı, sonra da yanıma yaklaşarak bileğine takılı kol saatimi gösterdi.
“Bakıcı benim,” diye tekrarladı.
Otomatikman kabul ederek başımı salladım. Ama o sırada, tam önümde, Esperanza yerine bakıcı daha önceki gibi çırılçıplak duruyor, bileğindeki saatimi gösteriyordu. Saate bakmadım; bütün dikkatim cinsel organına odaklanmıştı. Belki de iki cinsiyetli (hermaphodite) olduğunu düşünerek ona dokunmak için uzandım. Değildi. Elim hâlâ araştırırken, görmekten çok, bedeninin kendi içine katlandığını hissettim— elim bir kadın vajinasına dokundu. Penisin oralarda bir yerlerde saklı olmadığına emin olmak için vajinanın dudaklarını ayırdım.
“Esperanza . . .” Sesim kesildi, bir şey boğazımı sıkıştırıyordu. Bir şey beni su birikintisinin derinliklerine çekerken suyun yarıldığının bilincindeydim. Üşüyordum. Fiziksel bir üşüme değildi bu, daha ziyade sıcaklığın, ışığın, ses yokluğunun; bu su birikintisinin var olduğu dünyada insan duygusunun yokluğunun farkındalığıydı bu.
Hafif bir horlama sesiyle uyandım; Zuleica yerde serili bir hasır yaygının üstünde yanımda uyuyordu. Her zamanki gibi güzel görünüyordu, genç ve güçlüydü, ama yaydığı erk ve ahenge karşın—öbür kadın büyücülerin tersine—incinebilir görünüyordu.
Bir an onu seyrettim, sonra gecenin bütün olayları zihnimde akmaya başlayınca doğrulup oturdum. Onu sarsarak uyandırıp neler olduğunu anlatmasını isteyecektim ki tepelerdeki su birikintisinin yanında olmadığımızı, daha önce oturmuş olduğumuz aynı yerde, cadıların asıl evinin ön kapısının yanında olduğumuzu fark ettim.
Bütün bunların bir rüya olup olmadığını merak ederek yavaşça omzunu sarstım.
“Ah, nihayet uyandın,” diye mırıldandı uykulu uykulu. “Neler oldu?” diye sordum, “her şeyi anlatmalısın bana.” “Her şeyi mi?” dedi, yüksek sesle esneyerek.
Sert ve sabırsız bir tavırla, “Su birikintisinde olan her şeyi,” dedim.
Tekrar esnedi ve kıkır kıkır gülmeye başladı. Bileğindeki saatimi inceleyerek, içimdeki bir şeyin tahmin ettiğinden daha fazla yer değiştirdiğini söyledi. “Büyücülerin dünyasının, ürkek ruhları caydıran doğal bir engeli vardır,” diye açıkladı. “Büyücülerin bunu aşabilmeleri için müthiş bir güce gereksinmeleri var. Görüyorsun, büyücülerin dünyası canavarlarla, uçan ejderhalarla ve şeytani varlıklarla dolu, ki bunlar, elbette, kişisel olmayan enerjiden başka bir şey değil. Bizler kendi korkularımızla güdülenerek bu kişisel olmayan enerjiyi cehennem yaratıklarına dönüştürürüz.”
“Ama ya Esperanza'yla bakıcı?” diye sözünü kestim.
“Her ikisinin de gerçekten sen olduğunu gördüm rüyamda.”
“Öyleler,” dedi, sanki bu dünyadaki en doğal şeymiş gibi.
“Söyledim sana. Tahmin ettiğimden daha derine indin ve rüya görücülerin bu dünyadan başka dünyalarda rüya görme diye adlandırdıkları şeye girdin.
“Senle ben farklı bir dünyada rüya görüyorduk. Suyu hissetmemenin nedeni bu. Nagual Elias'ın icatlarını bulduğu dünya o. O dünyada ben erkek ya da kadın olabiliyorum. Ve tıpkı nagual Elias'ın icatlarını bu dünyaya getirmesi gibi, ben de ya Esperanza'yı ya da bakıcıyı getirebiliyorum. Ya da daha doğrusu, kişisel olmayan enerjim yapıyor bunu.”
Düşüncelerimi ya da duygularımı kelimelere dökemiyordum. Çığlık çığlığa koşup kaçmak için inanılmaz bir dürtü hissettim içimde, ama yapmadım. Hareket kontrolüm artık iradi bir mesele değildi benim için. Ayağa kalkıp çığlık atmaya çalışarak yere yıkıldım.
Zulieca benim bu halimden en ufak endişelenmiş ya da etkilenmiş değildi. Sanki bir bez bebek gibi yere sere serpe yayılmamışım gibi, sanki dizlerimin bağının çözüldüğünü görmemiş gibi konuşmaya devam etti. “İyi bir rüya görücüsün. Ne de olsa, bütün ömrün boyunca canavarlarla rüya görüyordun. Şimdi büyücüler gibi rüya görmek için, kişisel olmayan enerjinin rüyasını görmek için enerji kazanmanın zamanı geldi.”
Sözünü kesip, Esperanza ve bakıcıyla ilgili rüyama dair kişisel olmayan hiçbir şey olmadığını, esasında bunun kâbuslarımdaki canavarlardan daha beter olduğunu söylemek istedim, ama konuşamıyordum.
Zuleica gırtlağımdan çıkan acayip seslere aldırmadan, “Bu gece kol saatin seni yaşadığın en derin rüyadan geri getirdi,” diye konuşmasına devam etti. “Ve bunu ispatlamak için bir taşın bile var.”
Ağzım açık ona bakakalmış bir halde yattığım yere geldi. Eliyle cebimin içini aradı. Haklıydı. Taş tepeciğinden aldığım taş oradaydı işte.

20

Cvp: Florinda Donner - Rüyacı

19

YÜKSEK BİR ÇATIRTI sesiyle uyandım. Gözlerimi kısıp karanlığa bakarak hamağımda doğruldum ve pencereleri kapatan tahta kepenklerin aşağıya inmiş olduğunu gördüm. Soğuk, emici bir rüzgâr girdap gibi etrafımda dönüyordu. Avluda yapraklar hışırdadı; hışırtı arttı, sonra birden yavaşlayarak hafif bir ıslık sesine dönüştü. Odaya sis gibi, çıplak duvarlara yapışan loş bir aydınlık sızdı.
“Nagual!” diye bağırdım. Bir anda, sanki onu büyüyle çağırmışım gibi, Isidoro Baltazar hamağımın ayakucunda duruyordu. Gerçek görünüyordu, yine de sudaki bir görüntü gibi belirsiz bir şeyler vardı onda. Konuşmak için boğazımı temizledim, ama görüntü sisin içinde çözülüp dağılınca dudaklarımdan kurbağa sesi gibi hafif bir ses çıktı sadece. Sonra sis, dışarıdaki rüzgâr gibi huzursuzca ve aniden hareket etti.
Uyuyamayacak kadar gergin olduğum için battaniyeme sarındım ve Isidoro Baltazar'ı aramak için cadıların evine gelmekle doğru mu yaptım diye düşünmeye koyuldum. Gidecek başka bir yer bilmiyordum. Üç ay sabırla beklemiştim, sonra endişelerim o kadar artmıştı ki sonunda beni hareket etmeye zorladı. Bir sabah—yedi gün önce— arabaya atlayıp hiç mola vermeden cadıların evine geldim. O sırada doğru yapıp yapmadığıma dair hiçbir soru yoktu kafamda—hatta evin arkasındaki duvara tırmanıp kendimi kilitlenmemiş bir pencereden içeri bırakmak zorunda kaldığım zaman bile. Ne var ki, yedi gün bekledikten sonra güvenim sarsılmaya başlamıştı.
Çıplak ayaklarla topuklarımın üstüne sertçe basarak hamağımdan çini döşeli yere atladım. Kendimi bu şekilde sarsmak her zaman kararsızlığımı gidermeye yardım etmişti. Ama bu kez işe yaramadı ve tekrar hamağıma uzandım.
Eğer büyücülerin dünyasında geçirdiğim üç yılda öğrenmem gereken bir şey varsa, o da büyücülerin kararlarının nihai olduğu ve benim kararımın da büyücülerin dünyasında yaşamak ve orada ölmek olduğuydu. Şimdi bunu ispat etmemin zamanıydı.
Doğa üstü bir kahkaha beni ürküterek bu derin düşüncelerimden uzaklaştırdı. Bu ses uğursuz bir şekilde evin içinde yankılandı, sonra her şey sessizleşti. Gergin bir şekilde bekledim, ama avludan rüzgârın sürüklediği kuru yaprakların sesi dışında hiçbir ses gelmiyordu. Yapraklar belli belirsiz, hışırtılı bir fısıltı gibi ses çıkarıyordu.
Bu sesi dinlemek beni sadece mahmurlaştırıp uyutmakla kalmamış, son yedi gecedir gördüğüm aynı rüyanın içine de çekmişti.
Sonora Çölü'nde duruyorum. Öğle vakti. Güneş neredeyse görünemeyecek kadar parlak gümüş bir disk halinde gökyüzünün ortasında duruyor. Etrafta tek bir ses, tek bir hareket yok. Dikenli kolları hareketsiz güneşe doğru uzanan uzun saguarolar sessizliği ve dinginliği koruyan nöbetçiler gibi duruyorlar.
Rüzgâr, sanki rüya boyunca beni izlemiş gibi, müthiş bir güçle esmeye başlıyor. Mesquite ağaçlarının dalları arasında ıslık çalıyor ve dalları ritmik bir öfkeyle sallıyor. Kırmızı toprak bütün çevremde tozlu girdaplar halinde fışkırıyor. Bir karga sürüsü havada benek benek dağılıyor, sonra siyah tül parçaları gibi, usulca, benden biraz uzakta yere iniyorlar.
Rüzgâr başladığı gibi birdenbire kesiliyor. Uzaktaki tepelere doğru yöneliyorum. Yerde kocaman, karanlık bir gölge gördüğümde sanki saatlerce yürümüşüm gibi geliyor bana. Başımı kaldırıp bakıyorum. Devasa bir kuş, sanki gökyüzüne çivilenmiş gibi hareketsiz, kanatlarını açmış havada asılı duruyor. Ancak tekrar yerdeki karanlık gölgesine gözlerimi dikince kuşun hareket ettiğini anlıyorum. Gölgesi yavaş yavaş, algılanamaz bir şekilde önümde süzülüyor.
Açıklanamaz bir dürtüyle gölgeyi yakalamaya çalışıyorum. Ne kadar hızlı koşarsam koşayım, gölge benden uzaklaştıkça uzaklaşıyor. Bitkinlikten başım dönerek kendi ayağıma takılıp boylu boyunca yere düşüyorum.
Giysilerimdeki tozu toprağı silkmek için ayağa kalkınca, kuşun yakındaki iri bir kaya parçasının üstünde tünediğini görüyorum. Sanki bana işaret ediyormuş gibi başını hafifçe bana doğru çeviriyor, ihtiyatlı bir şekilde ona yaklaşıyorum. Kalaylanmış bakır gibi parıldayan tüyleriyle, kocaman ve sarı kahverengi. Kehribar rengi gözleri sert, amansız ve ölüm gibi nihai.
Kuş geniş kanatlarını açıp havalandığı zaman bir adım geriye çekiliyorum. Yükseklere uçuyor, ta ki gökyüzünde sadece bir benek oluncaya kadar. Yine de yerdeki gölgesi sonsuzluğa uzanan, çölü ve gökyüzünü bir arada tutan düz, karanlık bir çizgi.
Eğer rüzgârı çağırırsam kuşa yetişeceğime inanarak bir büyü okuyorum. Ama nağmemde hiçbir kuvvet, hiçbir erk yok. Sesim sessizliğin çabucak emdiği binlerce fısıltıya parçalanıyor. Çöl o uğursuz sakinliğini tekrar kazanıyor. Kenarlarından ufalanmaya başlıyor, sonra yavaş yavaş bütün çevremde silikleşip gidiyor . . .
Yavaş yavaş hamakta yatan bedenimin bilincine varmaya başladım. Dönüp duran bir pusun içinden, odanın kitaplarla kaplı duvarlarını ayırt ettim. Sonra tümüyle uyandım ve geçen hafta boyunca da her seferinde olduğu gibi, bunun sıradan bir rüya olmadığını ve ne anlama geldiğini bildiğimi kavrayıverdim.
Nagual Mariano Aureliano bir seferinde bana büyücülerin kendi aralarında konuştukları zamanlarda büyücülükten bir kuş olarak bahsettiklerini söylemişti; ona özgürlük kuşu diyorlardı. Özgürlük kuşunun sadece düz bir çizgide uçtuğunu ve aynı yere asla ikinci kez uğramadığını söylüyorlardı. Bir de özgürlük kuşunu çağıranın nagual olduğunu söylemişlerdi. Kuşu, gölgesini savaşçının yoluna vurması için ayartan oydu. Bu gölge olmazsa yön de olmazdı.
Rüyamın anlamı özgürlük kuşunu kaybetmiş olduğumdu. Nagualı ve o olmadan da bütün umudu ve amacı kaybetmiştim. Yüreğime en çok ağırlık veren, özgürlük kuşunun öylesine hızla uçup gitmesi ve bana onlara doğru dürüst teşekkür etmem için, sonsuz hayranlığımı ifade etmem için zaman vermemesiydi.
Büyücülere, sürekli olarak, onların dünyasını ya da o dünyadaki şahısları asla öylesine hak diye kabul etmediğimi söylemiştim, ama öyle kabul etmiştim, özellikle Isidoro Baltazar'ı. Onun sonsuza dek benimle birlikte olacağını düşünüyordum tabii. Aniden hepsi, bir hava akımı gibi, göktaşları gibi gidivermişlerdi. Ve Isidoro Baltazar'ı yanlarında götürmüşlerdi.
Haftalarca, kendime hep aynı soruyu sorarak sürekli odamda oturdum: Böyle ortadan kaybolmaları nasıl mümkün olabilmişti? Onların dünyasında duyumsadıklarımı ve tanık olduklarımı düşününce, anlamsız, gereksiz bir soru oluyordu bu. Bunun açığa vurduğu tek şey benim gerçek doğamdı: uysal ve şüpheciydim. Oysa büyücüler yıllarca bana nihai amaçlarının yanmak, ortadan kaybolmak, farkındalığın gücü tarafından yutulmak olduğunu anlatmışlardı. Eski nagual ve onun büyücü grubu hazırdı, ama ben bunu anlayamamıştım. Neredeyse bütün ömürleri boyunca kendilerini bu nihai gözükaralık için hazırlamışlardı: ölümü— genelde ölümü anladığımız şekliyle— sıyırıp geçerek enerjilerini, bütünlüğünü bozmadan, arttırarak bilinmeyene geçmek için rüya gören-uyanık olmak.
Her zamanki şüpheci özümün, bunu en az beklediğim zamanlarda, nasıl ortaya çıktığını hatırlayınca pişmanlığım daha da arttı. Onların bu hayret verici, dünyevi olmayan, ama yine de böylesine pratik olan hedeflerine ve amaçlarına inanmıyor değildim. Daha ziyade, bunları izah ediyor, bir bütün haline getiriyor—tümüyle olmasa da kesinlikle benim için normal ve bildik olan—her günkü sağduyu dünyasına uyduruyordum.
Büyücüler beni nihai yolculuklarına tanık olmam için hazırlamaya çalışmışlardı kesinlikle; bir gün ortadan kaybolacaklarının az çok farkındaydım. Ama hiçbir şey beni bunu izleyen ümitsizlik ve ıstırap için hazırlayamazdı. İçinden asla çıkmayacağımı bildiğim bir üzüntü batağına saplanmıştım. Bu sadece benim yalnız başıma halledeceğim bir durumdu.
Hamağımda bir dakika daha kalırsam kendimi ümitsizliğe daha çok kaptıracağımdan korkarak kalkıp kendime kahvaltı hazırladım. Daha doğrusu, geçen geceden kalanları ısıttım: tortilla, pilav ve fasulye -son yedi gündür standart yemeğim buydu, sadece öğle yemeğinde bir kutu Norveç sardalyesi de ekliyordum. En yakın kasabadaki bir bakkalda bulmuştum bunları. Ellerindeki bütün konserveleri satın almıştım. Fasulye de konserveydi.
Bulaşıkları yıkayıp yerleri sildim. Sonra elimde süpürge, oda oda dolaşarak yeni bir toz zerreciği, unutulmuş bir köşede bir örümcek ağı aramaya başladım. Geldiğim günden beri yerleri fırçalamak, camları ve duvarları yıkamak, avlularla koridorları süpürmek dışında bir şey yapmamıştım. Temizleme işi her zaman beni sorunlarımdan uzaklaştırmış, bana hep teselli vermişti. Ama bu defa değil. Günlük ev işlerine ne kadar hevesle sarılırsam sarılayım, içimdeki sızlayan boşluğu, ıstırabı dindiremiyordum.
Yaprakların süratle hışırdaması üzerine temizlik faaliyetime son verdim. Dışarıya çıktım. Ağaçların arasında güçlü bir rüzgâr esiyordu. Rüzgârın kuvveti beni ürküttü. Tam pencereleri kapatmaya hazırlanıyordum ki rüzgâr aniden kesildi. Bütün avlunun üstüne, çalıların, ağaçların, çiçek ve bitki öbeklerinin üstüne derin bir melankoli çöktü. Bu üzüntüye duvarın üstünden sarkan parlak pembe bougainvillealar bile katılmıştı.
Avlunun ortasına yapılmış İspanyol kolonisi dönemi tarzındaki çeşmeye doğru yürüdüm ve geniş taş çıkıntıya diz çöktüm. Dalgın dalgın, suya düşen yaprakları ve çiçekleri topladım. Sonra, öne eğilerek, suyun kıpırtısız yüzeyindeki görüntüme baktım. Yüzümün yanında Florinda'nın o güzel, sade ve üçgen yüzü belirdi.
Hayretler içinde, örgülü beyaz saçlarıyla göz kamaştırıcı bir şekilde tezat oluşturan büyük, ışıltılı, koyu renk gözlerinden ipnotize olarak Florinda'nın yansısını izledim. Yavaş yavaş gülümsemeye başladı. Ben de gülümsedim.
“Geldiğini duymadım,” diye fısıldadım, görüntüsünün kayboluvereceğinden, onun sadece bir rüya olabileceğinden korkarak.
Elini omzuma koydu ve taş çıkıntının üstüne yanıma oturdu. “Sadece bir dakika kalacağım yanında,” dedi. “Daha sonra tekrar geri geleceğim ama.”
Döndüm ve içimde birikmiş ümitsizliği, olanca ıstırabı döktüm.
Florinda bana bakakalmıştı. Yüzü ölçüsüz bir üzüntü yansıtıyordu. Birden gözlerinde yaşlar belirdi, ama gözyaşları geldikleri gibi çabucak kayboldular.
“Isidoro Baltazar nerede?” diye sordum.
Yüzümü öte yana çevirip hapsolmuş gözyaşlarımı salıverdim. Beni ağlatan kendime-acıma duygusu ya da üzüntü değil, derin bir başarısızlık, suçluluk ve kayıp duygusuydu; bu beni boğuyordu. Florinda geçmişte beni bu tür duygulara karşı uyarmıştı.
Florinda o boğuk ve kısık sesiyle, “Gözyaşları büyücüler için anlamsızdır,” dedi. “Büyücülerin dünyasına katıldığın zaman, sana kaderin tasarımlarının, bunlar her ne olursa olsun, bir büyücünün içerlemeden ya da kendine-acımadan karşılaması gereken meydan okuyuşlar olduğu anlatıldı sana.” Bir an sustu, sonra o bildik, amansız tarzıyla daha önceleri bana söylemiş olduklarını tekrarladı: “Isidoro Baltazar artık bir erkek değil, o bir nagual. Eski nagualla birlikte gitmiş olabilir, ki bu durumda asla geri dönmeyecektir. Ama, gitmemiş de olabilir.”

“Ama neden o . . .” Sorumu soramadan sesim kesiliverdi.
“Şu anda gerçekten bilmiyorum,” dedi, karşı koymamı önlemek için elini kaldırarak. “Bütün bunların üstüne çıkmak senin meydan okuyuyacağın zorluktur. Senin de bildiğin gibi, meydan okuma olgusu tartışılamaz ya da onlara içerlenemez. Meydan okuyuşlar aktif bir şekilde karşılanırlar. Büyücüler meydan okuyuşlarını karşılamakta ya başarılı ya da başarısız olurlar. Ve duruma hâkim oldukları sürece bunun gerçekten önemi yoktur.”
“Üzüntü beni öldürürken benden duruma hâkim olmamı nasıl beklersin? Isidoro Baltazar ebediyen gitti,” dedim içerleyerek. Florinda'nın duygularının ve tavırlarının yavanlığından bıkmıştım artık.
“Neden önerimi dinleyip duygularını umursamadan kusursuz bir biçimde davranmıyorsun?” diye karşılık verdi sertçe. Terslenmesi de ışıl ışıl gülümsemesi kadar aniydi.
“Bunu nasıl yapabilirim ki? Eğer nagual gittiyse oyunun bittiğini biliyorum.”
“Kusursuz bir büyücü olmak için naguala ihtiyacın yok,” dedi. “O artık dünyada olmasa da kusursuzluğun seni ona götürmeli. İçinde bulunduğun koşullar içinde kusursuz bir şekilde yaşamak, senin meydan okuyacağın şeydir. Isidoro Baltazar'ı yarın ya da bir yıl içinde ya da yaşamının sonunda görmen senin için fark etmemeli.”
Florinda sırtını bana dönerek uzun bir süre sustu. Tekrar bana döndüğü zaman, yüzü sanki duygularını kontrol etmek için büyük bir çaba harcıyormuşçasma, bir maske gibi, tuhaf bir şekilde donuk ve sakindi. Gözlerinde öyle üzücü bir şey vardı ki bana kendi ıstırabımı unutturdu.
Alışılmadık ölçüde katı bir sesle, “Sana bir hikâye anlatayım, genç bayan,” dedi. Ses tonu sanki gözlerindeki acıyı silmek istiyordu. “Ben nagual Mariano Aureliano ve grubuyla gitmedim. Zuleica da gitmedi. Neden biliyor musun?
Umutla bekleyerek ve korkudan uyuşmuş bir halde ağzım açık ona bakakaldım. Nihayet, “Hayır, Florinda, bilmiyorum,” diyebildim.
“Bizler buradayız, çünkü o büyücü grubuna ait değiliz biz,” dedi; şimdi sesi daha alçak ve yumuşaktı. “O gruba aidiz, ama gerçekten ait değiliz. Bizim duygularımız başka bir nagualla, öğretmenimiz nagual Juliân’la beraber. Nagual Mariano Aureliano bizim işbirlikçimiz, nagual Isidoro Baltazar ise öğrencimiz.
“Senin gibi biz de geride bırakıldık. Sen, onlarla gitmeye hazır olmadığın için, bizler de, daha büyük bir sıçrayış yapıp belki başka bir savaşçı takımına, daha eski bir takıma katılmak için daha çok enerjiye ihtiyacımız olduğu için. Nagual Juliân'ın takımına.”
Tüm çevreme çöken ince bir sis gibi, Florinda'nın yalnızlığını ve tek başınalığını hissedebiliyordum. Konuşmasını kesmesin diye nefes almaya bile cesaret edemiyordum.
Bana uzun uzadıya öğretmenini, herkesçe meşhur nagual Juliân'ı anlattı. Onu tasvir edişi kısaydı, ama öyle bir çağrışım uyandırıyordu ki onu tam gözlerimin önünde görebiliyordum: gelmiş geçmiş en yaman varlık. Komik, hızlı düşünen, cin gibi biri; ıslah olmaz bir oyunbaz. Bir masalcı, algıyı usta bir ekmekçinin hamuru kullandığı gibi kullanan, onu hiç gözden kaçırmadan yoğurarak herhangi bir şekle ya da biçime sokan bir sihirbaz. Florinda nagual Julian'la beraber olmanın unutulmaz bir şey olduğunu söyledi. Onu sözcüklerin ötesinde, duyguların ötesinde sevdiğini itiraf etti. Zuleica da öyleydi.
Uzun bir süre sustu. Bakışları, sanki dağların sivri zirvelerinden güç çekiyormuş gibi uzaktaki dağlara dikilmişti. Tekrar konuşmaya başladığı zaman sesi zar zor duyulabilecek bir fısıltı halindeydi. “Büyücülerin dünyası bir tek-başınalık dünyasıdır, yine de bu dünyada sevgi ebedidir. Benim nagual Juliân'a karşı olan sevgim gibi. Bizi sadece davranışlarımız, duygularımız, hatasızlığımız bağlar, büyücülerin dünyasında kendi başımıza hareket ederiz.” Sanki söylediklerinin altını çiziyormuş gibi başını salladı. “Artık herhangi bir duygum yok benim. Sahip olduklarım nagual Juliân'la beraber gitti. Bana geriye kalan sadece istenç, görev ve amaç hissim.
“Belki de senle ben aynı gemideyiz.” Bunu öyle yumuşak bir şekilde söyledi ki daha ben ne söylediğini anlamadan uçup gitmişti.
Ona bakakaldım ve her zamanki gibi, yılların büyülü bir şekilde bozmadan bıraktığı o muhteşem gençliği ve güzelliği gözlerimi kamaştırdı.
“Ben değilim, Florinda,” dedim sonunda. “Senin nagual Isidoro Baltazar'ın, ben ve anlattığınız bütün öbür çömezlerin var. Benimse hiçbir şeyim yok. Eski dünyam bile yok artık.” İçimde kendime-acıma duygusu yoktu hiç, sadece yaşantımın, şimdiye dek bildiğim şekliyle, sona erdiğine dair yıkıcı bir bilgi vardı. “Nagual Isidoro Baltazar, erkim dolayısıyla, benim. Görevimi bilerek biraz daha bekleyeceğim, ama artık o burada, bu dünyada değilse, ben de olmam. Ne yapacağımı biliyorum!” Florinda'nın artık beni dinlemediğini anlayınca sesim gittikçe alçalıp kesildi. Florinda çeşmenin çıkıntısı üstünden bize doğru gelen küçük bir kargayı izlemeye dalmıştı.
“Dionysos bu,” dedim, cebimde onun için tortilla parçaları arayarak. Ama hiç tortilla yoktu cebimde. Başımı kaldırıp harikulade açık gökyüzüne baktım. Kendi üzüntümle o kadar meşguldüm ki vaktin, bu küçük karganın genellikle yemek için geldiği öğle üzerini geçtiğini fark etmemiştim.
“Bu arkadaş epey üzgün.” Florinda kuşun bozulmuş gibi gaklamasına güldü, sonra da gözlerime bakarak, “Sen ve karga birbirinize çok benziyorsunuz,” dedi. “Kolayca üzülüyor ve her ikiniz de bu konuda epey gürültü yapıyorsunuz.”
Bunun onun için de geçerli olduğunu söyleyecektim ki kendimi zor tuttum. Florinda, sanki ağlamamak için gösterdiğim çabayı biliyormuş gibi kendi kendine güldü.
Karga boş elime kondu ve parlak, çakıltaşlarına benzeyen gözleriyle bana yan yan baktı. Kanatlarını açtı ama uçmadı; siyah tüyleri güneşte mavi mavi parıldıyordu.
Sakin bir tavırla, Florinda'ya büyücülerin dünyasının baskısının dayanılmaz olduğunu söyledim.
“Saçmalık!” dedi, sanki şımarık bir çocuğu azarlıyormuş gibi. “Bak, Dionysos'u korkutup kaçırdık.” Kendinden geçmiş bir halde, başımızın üstünde daire çizen kargayı izledi, sonra dikkatini tekrar bana çevirdi.
Yüzümü başka tarafa çevirdim. Bunu neden yaptım bilmiyorum, zira o parlak, koyu renk gözlerdeki bakışta sert bir şey yoktu. Gözlerinde sakin ve son kerte kayıtsız bir ifadeyle, “Eğer Isidoro Baltazar'a yetişemezsen, o zaman seni eğiten ben ve öteki büyücüler seni etkilemeyi başaramamış oluruz,” dedi. “Sana meydan okumayı başaramamış oluruz. Bu bizim için nihai bir kayıp değildir, ama senin için kesinlikle nihai bir kayıp olacaktır.” Yine ağlamak üzere olduğumu görerek bana meydan okudu, “Hani senin o hatasız amacın nerede? Bizimle beraber öğrendiğin her şeye ne oldu?”
“Eğer Isidoro Baltazar'a hiç yetişemezsem, ne olacak?” diye sordum gözyaşları içinde.
“Bunu öğrenmek için bir çaba göstermezsen büyücülerin dünyasında yaşamaya devam edebilir misin?” diye sordu sertçe.
Gözyaşlarımın akmasını önlemek için gözlerimi kapatarak, “Şu an şefkate ihtiyacım var,” diye mırıldandım. “Anneme ihtiyacım var. Keşke ona gidebilseydim.”
Bu sözlerime kendim de şaşırmıştım, ama gerçekten söylemek istediğim buydu. Artık gözyaşlarımı tutamayarak ağlamaya başladım.
Florinda güldü. Benimle alay etmiyordu; gülüşünde bir şefkat, bir duygudaşlık vardı. Gözlerinde düşünceli, uzak bir ifadeyle, “Annenden o kadar uzaksın ki,” dedi yavaşça, “onu bir daha hiç bulamayacaksın.” Usulca fısıldayarak, büyücülerin yaşantısının etrafımızda aşılmaz engeller kurduğunu söyledi. Büyücülerin başkalarının duygudaşlığında ya da kendilerine-acıma duygusunda teselli bulmadıklarını hatırlattı bana. “Bütün bu yaşadığım azaba kendime-acıma duygusunun
neden olduğunu düşünüyorsun, öyle değil mi Florinda?” “Hayır. Sadece kendine-acıma duygusu değil, marazilik de var.” Kollarını omuzlarıma koyarak beni küçük bir çocukmuşum gibi kucakladı. “Pek çok kadın lanet derecede marazidir, biliyorsun,” diye mırıldandı. “Sen ve ben de onlardanız.”
Ona katılmıyordum, ama ona karşı koymak için hiçbir istek de duymuyordum. Beni saran kollarının arasında fazlasıyla mutluydum. İçinde bulunduğum sıkıntılı ruh halime rağmen gülümsemek zorunda kaldım. Florinda'nın da, büyücülerin dünyasındaki bütün diğer kadınlar gibi, anaç duyguları ifade etme yeteneği yoktu. Ben de, sevdiğim insanları öpüp kucaklamaktan hoşlansam da, birisinin kollarında bir andan fazla kalmaya dayanamıyordum. Florinda'nın kucaklayışı anneminki kadar yatıştırıcı ve sıcak değildi, ama bu kadarını umabilirdim ancak.
Sonra Florinda eve girdi.
Birdenbire uyandım. Yapraklarla beneklenmiş güneş ışığının altında uykuya dalmadan önce Florinda'nın söylemiş olduğu bir şeyleri hatırlamaya çalışarak orada—yerde, çeşmenin alt yanında—öylece yattım bir an. Besbelli saatlerce uyumuştum. Gökyüzü hâlâ parlak olsa da, akşamın gölgeleri çoktan avluya sokulmuştu.
Tam eve girip Florinda’yı arayacaktım ki doğaüstü bir kahkaha yankılandı avluda; gece boyunca duyduğum aynı kahkahaydı bu.
Bekleyip dinledim. Çevremdeki sessizlik tedirgin ediciydi. Hiçbir şey cıvıldamıyordu; hiçbir şey vızıldamıyordu; hiç bir şey hareket etmiyordu. Ortalık çok dingin olsa da, yine de arkamda gölge gibi sessiz, gürültüsüz ayak seslerini hissedebiliyordum.
Arkama döndüm. Avlunun en ucunda, çiçek açan bougainvilleaların arasına gizlenmiş, birinin tahta bir sırada oturduğunu gördüm. Sırtı bana dönüktü, ama hemen tanıdım onu. “Zuleica?” diye fısıldadım tereddütle, sesimin onu korkutup kaçıracağından korkarak.
“Seni tekrar gördüğüme çok sevindim,” dedi yanına oturmam için işaret ederek.
Çöl havasının canlılığıyla titreşen, boğuk, net sesi bedeninden değil de uzaklardan geliyor gibiydi. Ona sarılmak istedim, ama yapmadım. Zuleica dokunulmaktan hiç hoşlanmazdı, onun için sadece yanına oturdum, benim de onu tekrar gördüğüme çok sevindiğimi söyledim. Elimi küçük, narin ellerinin arasına alınca çok şaşırdım. O güzel, bakırımsı-pembe, soluk yüzünde garip bir anlamsızlık vardı. Bütün bir yaşam inanılmaz gözlerinde yoğunlaşmıştı: ne siyah ne kahverengi, garip bir şekilde ikisinin arası bir renkte ve tuhaf bir şekilde berraklıktaki gözlerini uzun bir süre üstüme dikti.
“Ne zaman geldin buraya?” diye sordum.
“Tam şu anda,” diye cevap verdi, dudakları meleğimsi bir gülümseyişle kıvrılarak.
“Nasıl geldin buraya? Florinda da seninle mi geldi?”
“Biliyorsun,” dedi belli belirsiz bir şekilde, “kadın büyücüler fark edilmeden gelir giderler. Hiç kimse bir kadına dikkat etmez, özellikle yaşlıysa. Öte yandan genç, güzel bir kadın herkesin dikkatini çeker. Eğer güzelse kadın büyücülerin her zaman kılığını değiştirip saklanmaları gerekmesinin nedeni bu. Eğer orta karar gösterişsizlerse endişelenecek bir şeyleri yoktur.”
Zuleica birden omzuma hafifçe vurunca titredim. Sanki şüphelerimi gideriyormuş gibi ellerimi sıkıca tuttu, sonra gözlerini sakin ve keskin bir şekilde üstüme dikerek, “Büyücülerin dünyasında olmak için muhteşem bir şekilde rüya görmek gerekir,” dedi. Bakışlarını çevirdi. Uzaktaki dağların üstünde, neredeyse tam bir dolunay asılıydı. “Çoğu insan ne rüya görecek kadar zeki ve anlayışlı ne de yüce ruhludur. Onlar dünyayı sıradan ve tekdüze olarak görmeden edemezler. Ve neden biliyor musun?” diye sordu keskin bakışlarını üstüme dikerek. “Çünkü eğer bundan kaçınmak için mücadele etmezlerse, dünya gerçekten sıradan ve tekdüzedir. Çoğu insan kendileriyle öylesine ilgilidirler ki, ahmaklaşırlar. Ahmakların sıradanlıktan ve tekdüzelikten kaçınmak için mücadele etme arzuları hiç yoktur.”
Sıradan kalkarak sandaletlerini ayağına geçirdi. Uzun eteğinin yere sürünmemesi için şalını beline bağladı ve avlunun ortasına doğru yürüdü. Daha o başlamadan ne yapacağını biliyordum. Fırıl fırıl dönecekti. Kozmik enerji toplamak için bir dans yapacaktı. Kadın büyücüler bedenlerini hareket ettirerek, rüya görmek için gerekli gücü elde edebileceklerine inanıyorlardı.
Çenesini belli belirsiz devindirerek onu izlememi ve hareketlerini taklit etmemi imledi. Koyu kahverengi Meksika çinileri ve kahverengi tuğlalar üzerinde kaymaya başladı. Bu tuğlaları Isidoro Baltazar eski bir Toltec modeli şeklinde, çağlar boyunca rüya görücülerini ve büyücü kuşaklarını giz ağlarında ve erk hünerlerinde tutan bir büyücü motifi halinde döşemişti— Isidoro Baltazar'ın efsanenin ve rüyanın gerçekliğe dönüşmesini dileyerek bütün kuvvetiyle, içine ve çevresine bütün niyetiyle kendisini koyduğu bir motifti bu.
Zuleica genç bir dansçının çevikliği ve kararlılığıyla hareket ediyordu. Hareketleri basitti, ama öyle bir hız, denge ve konsantrasyon gerektiriyordu ki beni tüketti. Tuhaf bir çeviklik ve süratle döne döne benden uzaklaştı. Bir an, sanki onu izlediğimden emin olmak için, ağaçların gölgelerinin arasında duraksadı. Sonra evin arkasındaki araziyi çevreleyen duvarın içine oyulmuş kemerli girişe doğru yöneldi. Duvarın dış tarafında büyüyen ve gür çalıların arasından küçük eve doğru giden patikanın her iki yanında iki nöbetçi gibi duran portakal ağaçlarının yanında bir an durakladı.
Onu gözden kaçırmaktan korkarak karanlık, dar yoldan hızla koştum. Sonra, merak ve heves içinde, onu evin içine, ta arka odaya kadar izledim. Işığı yakmak yerine, çatı kirişlerinden birinde asılı duran bir gaz lambasını yaktı; gaz lambası bütün etrafımıza titrek bir parıltı yaydı, ama odanın köşeleri gölgede kaldı. Odadaki tek eşya olan ve pencerenin altında duran sandığın önünde diz çökerek bir yaygı ile battaniye çıkarttı.
Yaygıyı çini zemine sererek, yavaşça, “Karnının üstüne uzan,” dedi.
Derin bir iç çektim ve yüzükoyun yaygının üstüne yatarken hoş bir güçsüzlük duygusuna bıraktım kendimi. Bedenime bir barış, bir huzur duygusu yayıldı. Zuleica'nın ellerini sırtımda hissettim; bana masaj yapıyor, hafifçe sırtıma vuruyordu.
Sık sık küçük eve gelmiş olsam da, hâlâ kaç odası olduğunu ya da nasıl döşendiğini bilmiyordum. Florinda bana bir defasında bu evin, serüvenlerinin merkezi olduğunu söylemişti. Eski nagual ve büyücülerinin sihirli ağlarını orada ördüğünü anlatmıştı. Büyücüler alışıldığı üzere bilinmeyene, karanlığa ve ışığa daldıkları zaman, görünmez ve esnek bir örümcek ağı gibi tutuyordu onları bu ev.
Bu evin bir simge olduğunu söylemişti. Kendi grubundan büyücüler rüya görme yoluyla bilinmeyene daldıkları zaman bu evin içinde ve hatta civarında bile olmak zorunda değillerdi. Gittikleri her yerde bu evin ruh halini, duygusunu kalplerinde taşıyorlardı. Ve her biri için ne anlama gelirse gelsin, bu duygu ve ruh durumu, her günkü dünyayı hayret ve zevkle karşılamaları için onlara kuvvet veriyordu.
Zuleica sertçe omzuma vurunca ürktüm. “Sırt üstü dön,” diye buyurdu.
Döndüm.
Öne eğilirken yüzünden enerji ve bir amaç duygusu yayılıyordu. “Efsaneler olağanüstü rüya görücülerin rüyalarıdır,” dedi. “Bunları sürdürmek için büyük bir cesarete ve konsantrasyona ihtiyacın var. Hepsinden öte, büyük bir hayal gücüne ihtiyacın var. Saklaman için sana devredilmiş olan bir efsaneyi yaşıyorsun sen.”
Adeta hürmetkâr bir ses tonuyla konuşuyordu. “Eğer kusursuz değilsen bu efsanenin alıcısı olamazsın. Eğer kusursuz değilsen efsane senden uzaklaşıverir.”
Bütün bunları anladığımı söylemek için ağzımı açtım, ama gözlerindeki sertliği gördüm. Benimle karşılıklı konuşmak için bulunmuyordu orada.
Dışarıdaki duvara sürten dalların tekdüze sesleri kesildi ve işitmekten çok hissettiğim, nabız gibi atan bir ses, havada ki bir çarpıntı haline dönüştü. Tam uykuya dalmak üzereydim ki Zuleica tekrar tekrar gördüğüm o rüyanın komutlarını izlemem gerektiğini söyledi.
Korkmuş bir halde yerimden doğrulmaya çalışarak, “O rüyayı gördüğümü sen nereden biliyorsun?” diye sordum.
“Birbirimizin rüyalarını paylaştığımızı hatırlamıyor musun?” diye fısıldadı, beni tekrar yere iterek. “Sana rüyaları getiren benim.”
“Sadece bir rüyaydı o, Zuleica.” Sesim titriyordu, çünkü ağlamak için çaresiz bir arzuya kapılmıştım. Onun sadece bir rüya olmadığını biliyordum, ama bana yalan söylemesini istiyordum. Başını iki yana sallayarak bana baktı. “Hayır. Sadece bir rüya değildi,” dedi usulca. “O bir büyücü rüyasıydı, bir imgeydi o.”
“Ne yapmam gerekiyor?”
“Rüya sana ne yapacağını söylemedi mi?” diye sordu meydan okuyan bir ses tonuyla. “Florinda söylemedi mi?” Yüzünde anlaşılmaz bir ifadeyle beni izliyordu. Sonra gülümsedi, çocuksu, utangaç bir gülümsemeydi bu. “Isidoro Baltazar'ın ardından koşamayacağını anlaman gerek. O artık dünyada değil. Artık ona verebileceğin ya da onun için yapabileceğin hiçbir şey yok. Naguala bir kişi olarak değil, ancak efsanevi bir varlık olarak katılabilirsin.” Yumuşak, ama buyurgan bir ses tonuyla, benim bir efsane yaşadığımı tekrarladı. “Büyücülerin dünyası, her günkü dünyadan rüyalardan ve vaatlerden oluşan bilinmez bir engelle ayrılan efsanevi bir dünyadır.
“Ancak nagual rüya görücüleri tarafından ayakta tutulur ve desteklenirse, onları başka yaşanabilir dünyalara, özgürlük kuşunu ayartıp çıkartabileceği dünyalara götürebilir.” Isidoro Baltazar'ın gereksindiği desteğin dünyevi duygular ve eylemler değil, rüya görme enerjisi olduğunu eklerken sözleri odanın gölgelerinde silikleşti.
Uzun bir sessizlikten sonra tekrar konuşmaya başladı. “Isidoro Baltazar kadar eski nagualın da, sırf mevcudiyetleri ile, kendi büyücüleri olsun ya da sadece yanında bulunanlar olsun, etrafındakileri nasıl etkilediklerine, onların dünyanın, hiçbir koşul altında hiçbir şeyin muhakkak addedilemeyeceği bir giz olduğunun farkına varmalarını nasıl sağladıklarına tanık oldun.”
Onaylayarak başımı salladım.
Uzun zaman, nagualların, sırf mevcudiyetleriyle, nasıl böyle bir fark yaratabildiklerini anlamak için uğraşıp durmuştum. Sonsuz bir içsel gözlemden ve fikirleri birbiriyle kıyaslayarak dikkatli bir inceleme yaptıktan sonra, nagualların etkilerinin dünyevi ilgilerle alakalarını kesmelerinden kaynaklandığı sonucuna varmıştım. Günlük dünyamızda da, dünyevi ilgileri geride bırakan kadın ve erkek örnekleri vardı. Onlara mistikler, azizler, din insanları diyorduk. Ama naguallar ne mistik, ne azizdi, ve kesinkes din adamları değillerdi. Naguallar en ufak dünyevi ilgisi olmayan dünyevi insanlardı.
Bilinçaltı bir seviyede, çevresindekiler üstünde en büyük etkiyi bu çelişki yapıyordu. Bir nagualın çevresinde bulunanların zihinleri onları neyin etkilediğini kavrayamıyordu, gene de bu etkiyi bedenlerinde tuhaf bir kaygı, kopup serbest kalmak için duydukları bir dürtü ya da sanki bir yerlerde deneyüstü bir şey oluyor da ona ulaşamıyorlarmış gibi bir yetersizlik duygusu şeklinde hissediyorlardı.
Ama nagualların içlerindeki bu başkalarını etkileme kapasiteleri sadece dünyevi ilgilerden yoksun olmalarına ya da kişiliklerinin gücüne değil, daha ziyade kınanamaz davranışlarının gücüne bağlıydı. Naguallar o sonu gelmeyen yollarına konan— dünyevi ya da dünyevi olmayan— tuzakları umursamaksızın, duygu ve eylemlerinde kusursuz idiler. Naguallar, kınanamaz davranışlarda bulunmaları için atanmış olan kural ve nizamları izlemiyorlardı, zira böyle kurallar ve nizamlar yoktu. Daha çok, eylemlerini akıcı kılmak için, her ne gerekiyorsa ona uymak ya da onu benimsemek için hayal güçlerini kullanıyorlardı.
Naguallar, sıradan insanların tersine, yaptıkları şeyler için, kendi büyücüleri de dahil hiç kimseden onay, saygı, övgü ya da herhangi bir tür takdir beklemiyorlardı. Bütün bekledikleri kendi kusursuzluk, masumiyet, doğruluk duygularıydı.
Bir nagualın eşliğini alışkanlık haline getiren de buydu. İnsan bir uyuşturucuya bağlanır gibi onun özgürlüğüne bağlanıyordu. Bir nagual için dünya her zaman yepyeniydi. Onun eşliğinde insan dünyaya sanki daha önce hiç olmamış gibi bakmaya başlıyordu.
“Çünkü naguallar kendi-yansılarının aynasını kırdılar,” dedi Zuleica, sanki düşüncelerimin akışını izlemiş gibi. “Naguallar kendilerini, sadece bilinmeyeni yansıtan sis aynasında görebilirler. Artık bizim sürekli yinelemeyle ifade bulan normal insanlığımızı yansıtmayan, fakat sonsuzluğun yüzünü açığa vuran bir aynadır bu.
“Büyücüler, kendi-yansısının yüzüyle sonsuzluğun yüzü birbirine karışıp birleşince bir nagualın gerçekliğin sınırlarını kırıp, sanki katı maddeden yapılmamış gibi ortadan kaybolmak için tümüyle hazır olduğuna inanıyorlar. Isidoro Baltazar uzun bir süredir hazırdı.”
“Beni arkada bırakamaz!” diye bağırdım. “Hiç adil değil bu.”
“Adalet ve adaletsizlik anlamında düşünmek basbayağı aptallık,” dedi Zuleica. “Büyücülerin dünyasında sadece erk vardır. Hepimiz sana bunu öğretmedik mi?”
“Öğrendiğim pek çok şey var,” dedim karamsar bir tavırla. Birkaç dakika sonra, alçak sesle ekledim, “Ama şu anda hiçbir değeri yok bunların.”
“En çok şimdi değerleri var,” diye karşı koydu. “Eğer bir tek şey öğrendiysen, o da savaşçıların erklerini en sıkıntılı anlarında yola devam etmek için topladıklarıdır. Bir savaşçı umutsuzluğa yenilmez.”
“Öğrendiğim ve yaşadığım hiçbir şey üzüntümü ve umutsuzluğumu yatıştıramıyor,” dedim usulca. “Dadımdan öğrendiğim ilahileri bile denedim. Florinda bana güldü. O benim bir budala olduğumu düşünüyor.”
“Florinda haklı,” dedi Zuleica. “Bizim sihirli dünyamızın şarkılarla, büyülerle, ayinlerle ve acayip davranışlarla hiçbir ilgisi yok. Bu dünyaya katılanların yoğun arzularıyla, bir rüya olan bizim bu sihirli dünyamızın var olması istendi. Bu dünya an be an büyücülerin dirençli istençleriyle bozulmadan tutulur. Her günkü dünyanın herkesin dirençli istenciyle bir arada tutulduğu gibi.”
Birdenbire durdu, kendisini söylemek istemediği bir düşüncenin ortasında yakalamış gibi görünüyordu. Sonra gülümsedi. Çaresizmiş gibi gülünç bir hareket yaparak, “Bizim rüyamızı görmek için ölü olman gerek,” diye ekledi.
“Şimdi, tam burada düşüp ölmem mi gerekiyor yani?” diye sordum, giderek boğuklaşan bir sesle. “Hemen şu anda buna hazır olduğumu biliyorsun.”
Zuleica'nın yüzü parıldayarak sanki müthiş bir şaka yapmışım gibi güldü. Olabildiğince ciddi olduğumu görünce, aceleyle, “Hayır, hayır. Ölmek, elindeki bütün değerlerden vazgeçmek, olduğun her şeyi, sahip olduğun her şeyi bırakmak demektir.”
“Yeni bir şey değil ki bu,” dedim. “Sizin dünyanıza katıldığım anda yaptım bunu.”
“Besbelli yapmamışsın. Aksi halde böyle bir karmaşada olmazdın. Büyücülüğün talep ettiği şekilde ölmüş olsaydın, şimdi hiç ıstırap çekmezdin.”
“Ne hissederdim o zaman?”
“Görev! Amaç!”
“Istırabımın amaç duygumla hiçbir ilgisi yok,” diye bağırdım. “Bu ayrı, bağımsız bir duygu. Yaşıyorum, üzüntü ve sevgi duyuyorum. Bundan nasıl kaçınabilirim ki?”
“Bundan kaçınman değil,” diye açıkladı Zuleica, “bunu yenmen bekleniyor. Eğer savaşçılar hiçbir şeye sahip değillerse, hiçbir şey hissetmezler.”
“Nasıl boş bir dünya ki bu?” diye sordum küstahça.
“Boş olan düşkünlük dünyasıdır, çünkü düşkünlük, düşkünlük dışındaki her şeyi dışlar.” Söylediklerine katılmamı bekliyormuş gibi hevesle gözlerini bana dikti. “Yani aksak bir dünya bu. Sıkıcı ve tekdüze. Büyücüler için düşkünlüğün panzehiri ölmektir. Ve sadece bunu düşünmekle kalmazlar, yaparlar da.”
Sırtımdan soğuk bir ürperti yükseldi. Yutkundum ve pencereden parlayan ayın muhteşem görüntüsüne bakarak sustum. “Ne söylediğini gerçekten anlamıyorum, Zuleica.”
“Beni mükemmel anlıyorsun,” diye sürdürdü. “Benimle karşılaştığın zaman başladı senin rüyan. Şimdi başka bir rüyanın zamanı. Ama bu defa ölü rüya gör. Senin hatan canlı rüya görmekti.”
“Bu ne demek?” diye sordum yerimde kıpırdanarak. “Bana bilmecelerle eziyet etme. Sen kendin sadece erkek büyücülerin kendilerini bilmecelerle delirttiğini söylemiştin bana. Şimdi sen de bana aynısını yapıyorsun.”
Zuleica'nın kahkahası duvardan duvara yankılandı. Rüzgârın sürüklediği kuru yapraklar gibi hışırdıyordu kahkahası. “Canlı rüya görmek, umudu olmak anlamına gelir. Yaşamını kurtarmak için rüyana tutunuyorsun demektir bu. Ölü rüya görmek, umudun olmadan rüya görüyorsun demektir. Rüyana tutunmadan rüya görürsün.”
Konuşabileceğime güvenemediğim için, bütün yapabildiğim sadece başımı sallamak oldu.
Florinda özgürlüğün, insanın kendisine dair hiçbir ilgisinin olmaması, içimizdeki hapsolmuş enerji çözülünce erişilen bir ilgisizlik olduğunu söylemişti bana. Bu enerjinin ancak kendimize ilişkin, önemimize ilişkin—ki alay edilmemesi ya da tecavüz edilmemesi gerektiğini hissettiğimiz bir önemdir bu— sahip olduğumuz o yüceltilmiş kavramı durdurabildiğimiz zaman özgür kaldığını anlatmıştı bana.
“Özgürlüğün bedeli çok yüksektir,” diye ekledi Zuleica, sesi netti, ama uzak bir mesafeden geliyormuş gibiydi.
“Özgürlüğe ancak umut olmadan rüya görmekle, her şeyi, hatta rüyayı bile kaybetmeye razı olmakla ulaşılabilir.
“Kimilerimiz için umut olmadan rüya görmek, kafasında hiçbir hedef olmadan mücadele etmek özgürlük kuşundan geri kalmamak için tek yoldu